Skip to main content

Mehmet Pişkin - Kırım Kurbanları

Page 1

Mehmet Pişkin

KiRiM

--

Mehmet Coşar

KURBANLARI

İKİNCİ BASKI

YAGMUR YAYINEVI No: 201 - 202 Telefon : 27 64 40 - İSTANBUL

Ankara Cad. 123 Kat 2


S U N U Ş._ Valeri Tarsis «YEDİNCİ . KOGU Ş adlı eserine şöyle başlar : «Komünistler vatanımı. . . Vatanımın ruhunu çaldılar. Komünizm, büyük bir felakettir. Yalnız Rus Milleti için değil, bütün dünya için. Biz komünizmi yok edemezsek, bu bütün insanlığın çöküşü olacak­ tır.» Komünizm, henüz yok edilemediği için bütün insanlığın değilse bile komünizm çemberi içinde bu­ lunan ırkların, özellikle Türklerin hayat ve gele­ ceklerirıden söz edilemez. Komünist yönetimi Rus­ 40 milyon Türk ve Müslüman'ı ya da yaşayan 35 Türkler» durumuna getirmişler, bu yiğit soyu «Esir her suretle sömürmekte, onları kale gibi kullan­ ma..lctadırlar. Kitabımız, Sovyet Rusya sınırları içinde bulu­ nan «Esir Türkler» Ü•. problemlerini konu olarak ele almıştır. Bu memlekette yaşayan 35 40 milyon­ luk Türk ırkının, «kurtuluş»u bütün dünyanın prob­ lemi ve kurtuluşu olmalıdır. Komünist dünyası ken­ di sınırları içine hapsedilmedikçe diğer hür dünya milletlerine rahat yüzü yoktur. Bunu böyle bilmeli ve buna göre çalışmalıdır. -

-

Mehmet Pişkin

-

Mehmet Coşar


Ö N S Ö Z Bu kitap, bir roman değil, yaşanmış bir haya­ tın tüyler iirpertici hikayesini anlatmaktadır. Kita­ bın kahramanı, bugün hayatta olmayıp çektiği acı­ ların anılarını anlata anlata bu dünyadan göçüp git­ miştir. Ondan arta kalan işte bu kitaptaki mevcut hatıralardır . Bu kitabı, onun aziz ruhuna ithaf etmek ve in­ sanları sürü haline s·okan komünizm rejiminin bo­ yunduruğu altında bulundurduğu milletlere, özel­ likle Türklere uyguladığı insanlık dışı idareyi bir bir defa daha kınamak için kaleme aldık. Moskof gavurunun Türk düşmanlığı tarihle baş­ lar. «Her kalkınıp silkinmek, her davranıp gelişmek istediğimiz zaman, başucumuzdaki bu çok defa ne yapacağı, neyi nasıl fırsat sayacağı pek bilinmeyen, daha doğrusu çok kere besbelli olan bu komşunun (Türk Milletine) neler yaptığını inceleyip günyü­ züne çıkarmak memleket severliğin kaçınılmaz bir gereğidir. Zira bu komşu millet, 1917 de Komünizm lhtil'dlini yapıp Çarlık idaresini yıktığı zaman, ülke içinde bulunan bütün ırklara hürriyet ve istiklalle­ rini vermişti. Ne yazık ki çok geçmeden bu sözün­ den cayıp, komünist olmıyan veya komünizmin kar­ şısında olduklarını sanan bütün ırklara, özellikle Türklere alçakca tecavüz etmeye başladı. Bugün bi­ le oradaki ırkdaşlarımız kendi öz yurtlarında esaret


8

KIRIM KURBANLARI

zincirleriyle bağlı bulunmaktadırlar. Onlar bu asır­ da Afrika'da yamyamlara tanınan haklardan bile hiç birisine sahip değillerdir. «İnsanlara hürriyet, milletlere istikl'al» prensi­ bini her yerde istismar eden bu Moskof kafiri, ken­ di buyruğu altında bulundurduğu milletlere her tür­ lü eza ve cefayı yapmakta en ufak bir sakınca gör­ memektedir. Prof. Dr. İsmet Giritli «Tarsis Yedinci Koğuşta» adlı kitaba yazdığı önsözünde şöyle der: «Yeryüzünde iyi olan yegtine şey insan hürri­ yetidir. Oysa komünistlere göre insan yok, topluluk var. Yani fert yerine sürü insan kendini sürüden sıyırıp kurtarmak için binlerce sene didinip durdu. >> Hobart E. Burton, Komünizm ve Komünistler hakkında şunları söylemiştir: «Ben hür bir memlekette hür bir insanım. A l­ lah'sız komünistlik beni tehdit ediyor. Ya kendimi koruyacağım veya köleliğe boyun eğeceğim . Y> Komünistlerin elebaşılarının bizden milyonlar­ ca kişiyi imha etmek için planlar yaptığını biliyo­ rum. Onların Allah'sız, imansız ve ruhsuz olduğunu biliyorum. Onların benim elimdeki herşeyi almak istediklerini biliyorum. Onların benim hürriyetimi yok etmek istediklerini biliyorum. Onların hakimi­ yeti altında işsizliğin ortadan kalkacağına inanıyo­ rum. Zira bütün işçilerin köle olduğu yerde işsizlik artık bahis konusu olamaz. Onların benim dinimi yok edeceklerini biliyo­ rum. Onların benim çocuklarımı benden alıp istedik­ leri gibi yetiştireceklerini biliyorum. A ile hayatına son vereceklerini biliyorum. Onların rejiminde on­ ların kendi çocuklarını kendileri büyütme zevkin­ den mahrum kalacaklarını biliyorum. _

. . .


KIRIM KURBANLARI

9

Onlar beni korku ile baskı altında tutup, kor­ ku ile güdeceklerdir. Bunu biliyorum. Onların ida­ resi altında benim insan olarak hiçbir hakkım kal­ mıyacaktır. Bütün bunları biliyorum. Çünkü onlar, bütün bunları ellerine geçirdikleri her yerde yap­ tılar. Ben böyle bir hayata katlanmamak azminde­ yim. Bu sebeple komünistliğe karşı ve bizi bilerek veya bilmeyerek komünistliğe doğru götüren bütün idarecilere karşı savaşacağım. Bu iş'de A llah benim yardımcım olacaktır!» Bir Amerikan vatandaşı olan Hobert E. Bur­ ton'un inancını belirten bu çığlığını, Bolşevik ve Komünist Rusya, sınırları içinde bulunan bütün Türklere fazlasıyla uygulamıştır. Maalesef bu kitapta bunları fazlasıyla görecek­ siniz. Türkistan şairi ÇOLPAN mısralarında, «Esir Türkler» in durumunu şöyle anlatmaktadır: «Külgen (gülen) başkalarıdır A ğlayan benem. Oynağan başkalarıdır, inleğen menem» Erk (hürriyet) erteklerini (masallarını) işitken başka, Kulluk koşuğun (şarkısını) tinleyen menem. Erkin (hür) başkalarıdır, Kamalgan (esir) me­ nem. Hayvan katarında sanalgam menem.» Hala bu asırda Komünizmin çarklarında ezilen soydaşlarımızın davası, Türklüğün haklı davasıdir. Dış Türklerin, Türkiye Türklerinden beklediği: Da­ valarının dünya umumi efkarına duyurulmasıdır.


10

KIRIM KURBANLARI

Komünist yöneticiler, başka ülkelerde kendi hii­ kiımetlerine karşı düşmanca davranışlarda buluna­ rak müesses demokratik nizamı yıkmak, devleti or­ tadan kaldırıp diktatör bir idare şekli kurup kendi ulusunu düşmanlara satmak üzere eyleme geçen ko­ münistlere karşı yapılan kanuni ve haklı işlemler karşısında kıyameti koparmakta, protestolar hatta ültimatomlar yağdırmaktadırlar. Buna karşılık, ata­ larımızın ceddi olan Türklere kendi topraklarında ve yuvasında yapılan zuliim ve işkenceler, katliam­ lar karşısında bizim hükumetlerimiz susmaktadır­ lar. Bu olaylar ve olaylar karşısındaki susuşlar çok hazindir. Fedakô.rlığın ve sabrın destanını dile getiren bu kitapta, esaretten kurtulmak için zulme karşı başa­ rılı bir savaş veren bir'avuç Türk'ün maceraları dile getirilmiye çalışıldı. Ôyle umut ediyoruz ki, bu kitap okunduktan sonra Vietnam, Korıgo, Lumumba. . . ıçın tüketilen nefeslerin, sarfed.ilen mürekkepl'erin bir kısmı da «esir Türkler» için sarfedilecektir. Yine öyle sanıyoruz ki, kim ne olursa olsun, bu kitabı okuduktan sonra esir Türkler'in biraz ·eli, biraz dili ve biraz da gözü olmaktan kendini ala­ mıyacaktır. Yazarlar


K1rım

Kurbanlan

1917 Komünizm İhtilalinden sonra, Çar'ı devi­ rip iktidara geçen Bolşevikler, Rusya'da kıpkızıl bir idare kurdular. Lenin - Stalin - Tuoçki üçlüsünün başında bulunduğu bu Komünist yönetimi, Rusya'da yaşayan bütün Türk soylarına olduğu gibi, Kırım Türklerine de hürriyet ve istiklallerini -İstemiye­ rek- verdiler. Çünkü o tarihlerde bütün ülkeye ta­ mamen hakim olamamışlar; Çar tarafları kuvvetler­ le (Beyaz Ruslar) yer yer savaşmakta idiler. İşte bu durumdan yararlanan Kırım'ın ileri ge­ lenleri, ilk olarak bir «Kurultay» teşkil ettirip hürri­ yet ve istiklallerini ilan ederek derhal seçim yap­ tılar. Yapılan seçim sonunda Türkler, %60 gibi bir çoğunlukla kazandılar. Çelebi Cihan'ın başkanlığın­ da karma bir Hükumet teşkili ile, «Kırım Muhtar Cumhuriyet» i kuruldu. Kırım halkı mutlu, geleceğinden emin sevinç içinde bayram yapıyordu. Herkes işine, gücüne dör t

elle sarıldı. Yıllardır Çar yönetiminden çektiklerini şimdiden unutmuş gibi idiler. Kırım Muhtar. Cumhuriyeti Hükumeti ilk iş olarak askeri bir kuvvet teşkiline koyuldu. O sıra-


12

KIRIM KURBANLARI

!arda Kırım da Çar taraftarı binlerce subay vardı. Bunlar; yarınlarından emin bulunmıyan, yenilmiş, teşkilatsız, dağınık, bir halde şurada burada dolaşıp duruyorlardı. Kırım Türk Hükumeti bunlardan ya­ rarlanmayı düşündü. Sonuç olumlu olmuştu; kısa zamanda askeri nüve teşekkül etti. Bundan sonra Kırım dışındaki Türk askerlerinden faydalanmak du­ rumu ele alındı. Seyidahmet Cafer (Kırımer) in insanüstü çaba­ sı ve fedakarane çalışması sonunda bu konuda da olumlu netice alındı.. Bir süre sonra Bolşevik kuvvetleri ile Kırım Türk Muhtar Cumhuriyeti kuvvetleri arasında sa­ vaş başladı. Sudak'ı işgal eden Kızıl Ordu kuvvet­ leri Türklere karşı canavarca saldırılarda bulundu; harbe iştirak eden gençlerin aileleri, zenginlerimiz, ' aydınlanınız üçer-beşer yakalanıp meçhul yerlere götürülüyordu. Buna karşı koymak isteyen kadın erkek herkes hunharca öldürülüyordu ... Bu kuvvetlerin başında, KANS adında bir ge­ neral vardı. Bu canavar ruhlu adam, yapılan haklı şikayetleri, elinin tersile iterek reddediyordu. İşga! edilen diğer başka şehir ve kasabalarda da aynı ca­ navarlıkların icra edildiğini işitiyorduk. Korku ve heyecan içinde herkes ölümünü bekliyordu. Reisi­ cumhur Çelebi Cihan'ın katledildiğini, birçok bü­ yüklerin yakalanıp Moskova'ya gönderildiğini, Seyit Ali Karabiber'in yakalanıp ensesinden boynu kesi­ lerek öldürüldüğünü Harbiye Bakanı Seyidahmet Cafer Bey'in kaçabildiğini öğrenmiştik. Bu cinayet­ ler ve tevkifler halka pek heyecan veriyordu ... Bir süre sonra Kırım, Alman kuvvetleri ta­ rafından işgal olundu. İşte bu sıralarda, zalim ve ca-


KIRIM KURBANLARI

13

navar ruhlu general Kans'ın (*), birlikleri ile Kırım'ı terk ederken, Osman Karabiber çetesi tarafından pusuya düşürülerek yakalandığı ve ifadesi alındık­ tan sonra kurşuna dizildiğini öğrendiğimiz zaman, yüreklerimizdeki intikam ateşi birazcık olsun söner gibi oldu. Osman Karabiber bu davranışı ile ağabe­ yisi Seyit Ali'nin öcünü, bu arada Sudak halkının intikamını almış oluyordu .... Bir müddet sonra, üstün kuvetlerle saldıran Bol­ şevikler, kısa zamanda galibiyet kazandı ve bu de­ faki katliamları çok insafsız olmuştu. Artık tamamen Kırım'a hakim olmuşlardı. İşte bu yıllarda, ben de ortaokulu bitirmiştim. Bütün amacım okumak, büyüyünce de ulusumun intikamını Bolşeviklerden almaktı. Ayrıca Kırım'ın hürriyet ve istiklali için çalışan gruplar ile işbirliği yapmaktı. Bolşevikler, İslam Dinine de müdahale ederek, ibadeti yasaklamışlardı. Türkleri, özellikle genç er­ keklerden sağ kalabilenleri de komünist partisine girmeğe zorluyorlardı. Bu baskı gün geçtikçe artı­ yordu. Halkın gıda maddeleri insafsızca ellerinden alı­ nıyor, Türk halkı dolaylı yollarla ölüme terkedili­ yordu. Ne pahasına olursa olsun yaşamak isteyen halk, tarlalardan ot toplayarak karnını doyurmaya çalışıyordu. Kedi köpek gibi hayvanları keserek yiyenler oluyordu. Pek az da olsa bir ümitle her sefalete katlanılıyordu. Ancak hür milletlerden ge(*) Bu olaylar, geniş ve tafsilatlı olarak yazar Meh­ met Pişkin'in «AK TOPRAKLAR» adlı basılmakta olan ki,

tabında

anlatılmaktadır.

Yağmur Yayınevi


14

KIRIM KURBANLARI

len gıda yardımı yetiştikten sonradır ki, açlıktan ta­ mamen mahvolmaktan bir dereceye kadar kurtu­ lundu. Hatta önceleri bunları bile almak sefilliğini gösterdiler, fakat Amerikan Hükumetinin müdaha­ lesiyle bundan vazgeçmek zorunda kaldılar. Türklerin ve İslamın ezeli düşmanı Çar'lar gibi, Kızıllar da her türlü kötülüğü yapmaktan geri kal­ mıyorlardı. Bu da Türklerin ileride kendileri için bir tehlike unsuru olacağını sezmelerinden ileri ge­ liyordu. Zulüm ve esaretten kurtulup insan gibi yaşa­ mak Kırım Türklerinin de hakkı idi. Bu hakkı ala­ bilmek için de, yılmadan, usanmadan çalışmak, sa­ vaşmak gerekiyordu. Bu savaş uzun süreceğe de benziyordu. \ Kırım Türkleri ulularından sağ kalabilen Veli İbrahim, Dr. Ahmet, Dr. Halil, Galip beyler, Albay Ahmet Kayserili gibi şahsiyetler, yöneticilere karşı komünist görülmeğe başladılar. Aslında bunların hepsi de koyu milliyetçi kişilerdi. İşte ben de bazı öğrenci arkadaşlar He birlik komünistlerin Akmescit'teki lisesine öğrenci olarak girdik. Amacımız, Rusçayı iyice öğrenmek ve okulu bitirince de NKVD memuru olarak yurtiçinde gö­ rev alarak gizliden gizliye çalışmaktı. Bir süre sonra Veli İbrahim Bey'in başkanlığın­ da (Kırım Türk Milli Mukavemet Teşkilatı) nın kurulduğunu öğrendim. Bu şahsiyetlerin aynı za­ manda mahalli komünist teşkilatına üye oldukları­ nı biliyordum. Ben de onların yolunda yürümeğe ka­ rar verdim ve Akmescit Komünist Partisine kaydı­ mı yaptırdım. Bu açıdan hareket ederek, birkaç genç arkada­ şımla zaman ve zemin buldukça ateşli nutuklar çe-


KIRIM KURBANLARI

15

kerek Rusları memnun ediyor, Türkleri de üzün­ tüye boğuyorduk. Genellikle şu tip, konuşmalardı bunlar: «- Bizler komünizm idaresinden pek çok memnunuz. Devlet büyüklerine, Hü.kfımete, bizlerı Çarlık rejiminden kurtaranlara müteşekkiriz.» «Hükumet kapitalizmi kaldırıp yerine işçi ha­ kimiyetini tesis etmekle pek yerinde ve adil bir ida­ re şekli kurdu.» Bu tip konuşma ve komplimanlar koyu komü­ nistleri son derece memnun ediyor, ancak, işin iç­ yüzünü bilmeyen soydaşlarımızı da rencide etmek­ ten hali kalmıyordu. Elbet, onlara işin içyüzünü fısıldamak da olmazdı, zira aralarından bir vatan haini çıkabilirdi. Halbuki şimdi bizlere soydaşlarımızdan herkes vatan haini gözüyle bakıyordu. Özellikle benim ba­ bam, annem ve kardeşlerim, hatta akrabalarımın üzüntüleri dayanılmaz bir hal almı§tı. Ancak hür­ riyetimiz büyük milletimiz, anayurdumuzun kurta­ rılması onlardan çok daha önde geldiğinden, yakın­ larımın bu üzüntülerine aldırış etmiyor görünerek: - Ben katiyyen Rus uşağı, satılmış bir vatan ve millet haini değilim, diyemiyordum. Yıllar bu hava içinde geçip gitti ve Rus lisesini bitirmiş bulunuyordum. * **

Çalışmalarımız kendi yönümüzden başarılı sa­ yılırdı. Çünkü bütün Ruslar ve hatta Türkler bizi sağlam birer komünist olarak görüyorlardı. Artık gelecek için iyi bir yolda idik ve bu yolda sonuna kadar yürümemiz gerekiyOTdu.


16

KIRIM KURBANLARI

Artık bu ortamdan yararlanmak zamanı gelmiş­ ti. Hemen mahalli komünist partisi merkezine mü­ racaat edip, gizli polis teşkilatına girmeyi arzu et­ tiğimi bildirdim. İsteğim çok olumlu karşılanmıştı ve parti yöneticilerinin aracılığıyla, ilgili merciler­ ce usulen tahkikat yapılıp evrakım kısa zamanda tamamlandı. Böylece bir NKVD teşkilatı memuru oldum. Bundan bir süre sonra Kırım ve çevresinde ça­ lıştım. Görevim, Türklerin 'kurmuş olduğuna kat'i olarak inandıkları gizli yeraltı teşkilatını bulmak, idarecilerini tesbit etmekti. Sonradan ne düşündüler bilinmez, (A) şehrin­ deki NKVD teşkilatı emrine verildim. Belki de ora­ da daha çok yaralı olabileceğim düşünülmüştü.'Zi­ ra nede olsa Kırım kendi öz memleketim idi ve bu­ rada ailem, akrabalarım, tanıdıklarım pek çoktu. Artık maceralarım başlıyordu. Doğup büyüdü­ ğüm memleketimden çok uza'.klara, belki de hiçbir Türk ve Müslüman kardeşimin bulunmadığı yerlere gidecektim. Çok heyecanlıydım. İstikbal neler gös­ terecekti bilmiyorum. Bu uzak ülkelerde soydaşla­ rıma, Kırımlı kardeşlerime nasıl faydalı olabilecek­ tim, bunu da bilmiyordum. • **

YEN! ŞEFiMLE KA RŞI KARŞIYA Yeni Şefim, Mösyö İşperin, 1kırkbeş yaşlarında, sarışın, ince uzun boylu, mavi gözlü, zeki ve ener­ jik bakışlı bir Ru3 idi. Kendimi takdim edip eVI"akı-


KIRIM KURBANLARI

17

mı sunduğum zaman beni dikkatle süzdü. Şefin bu mütecessis bakışından doğrusu çok ürkmüştüm.. . Şef, zarfı açıp evrakı okurken ben de onu tetkik edi­ yordum. . . Nihayet okumayı bitirip başını kaldırarak ikici defa beni süzdü. Sonra da: - Pekala, bize de bir memur çoktan beri lazım­ dı. Senin, çok çalışkan, enerjik, kültürlü, vazifesi­ ne bağlı, sadık bir komünist üyesi olduğun bildiri­ liyor. Umarım ki bize faydalı olursunuz. Şimdi sana oldukça önemli bir ödev vereceğim. Yeni olman, çevrede tanınmaman başarılarına yardımcı olacak­ tır kanısındayım. Konuşmasını kesen Şef İşperin bir süre derin düşüncelere daldı. Gözlüklerinin altındakL mavi göz_ leri pırıl pırıldı. Şef İşperin'in sözlerinden, şehirde rejime ve komünizme muhalif ve sabotaj yapmak için çalışan teşkilat bulunduğunu anlamıştım. Nitekim şefim İşperin, birden aklına parla'k bir fikir gelmiş gibi gözlerini bana dikip yeniden konuştu: - Senin için en uygun yer, bomba fabrikasını görüyorum, dedi. Orada birçok ırklardan ustalar, işçiler ve memurlar çalışıyor. Bunların rejim ve komünizm hakkındaki düşüncelerini, hareketlerini; içlerinde sabotaj yapmak gibi fena niyetli 'kimse­ lerin bulunup bulunmadığını tetkik ve takip ede­ ceksin. En ufak bir şüpheyi davet edecek davranış ve faaliyet gördüğün, hatta sezinlediğin anda ban:ı haber vereceksin! .. Bu tayinden ve şef İşperin'in sözlerinden pek­ çok memnun kalmıştım. Heyecanla şunları konuşa­ bildim; F.: 2


18

KIRIM KURBANLARI

Başüstüne efendim, bendenize güvenebilirsi­ niz, dedim. - Sana güvenim tamdır. Göreceğiz.. Fabrika Müdürü Mösyö Ademenko da en sadık adamlanmız­ dan biridir. Şimdi ben kendisine bir me'ktup yaza­ rak, �enin faal ve gezici bir ödeve tayinini rica ede­ ceğim. Camlı masanın kenarında duran bloknotun üs­ tündeki karalanmış yaprağı koparıp beyazına bir şeyler yazmaya başladı. O, yazısını yazarken, ben de dikkatle onu tetkik ediyordum. Biraz uzağında ol­ duğumdan harfleri iyice seçemiyor, ne yazdığını okuyamıyordum. İçimde sonsuz bir sevinç vardı, fakat bu halt. mi belli etmemek için bir aktör kadar soğukkanlı olmam gerekiyordu. Zaten yaptığımız iş, bir aktö­ rün rolünden daha önemli değil miydi? .. . Mektubunu bitiren Şef İşperin, yazdığı kağıdı, sarı renkli bir zarfın içine koydu, ağzını kapattı, üzerini yazarak bana uzattı ve tok bir sesle: - Bu mektubu Müdür Ademenko'ya verecek­ sin! emrini verdi. İyi işler başarır, bize faydalı olur­ san çabuk terfi edersin! Yükselmek de, yerin dibi­ ne girmek de çalışmana, başarılarına bağlıdır mös­ yö . .. Bunu aklından hiç çıkarma! .. Ben de bir şeyler söylemek, şefimi memnun et­ mek istiyordum. Zoraki bir gayretle şunları söyle­ dim: - Bana karşı göstermiş olduğunuz güvene la­ yık olmaya çalışacağım. Rus Milletine faydalı ola­ bilmek üzere fedakarane çalışmak lazım geldiğin­ den bana tevdi edilen vazifeyi noksansız olarak ye­ rine getirmeyi şeref sayarım. Bu sözleri, bir Rus'unki 'kadar düzgün bir rusç'l


KIRIM KURBANLARI

19

ile söylemiştim. Mösyö İşperinin d e hoşuna gitmiş olacak ki, gayri ihtiyarı gül.ümsediğini gördüm. Bel­ ki de içinden «Satılmış Türk senin de ne olduğunu ileride göreceğiz» demek istemiştir. - Güzel rusça konuşuyorsunuz, dedi. Adeta anadan doğma bir aydın Rus gibi! - Bendeniz rusça tahsil ettim, efendim. Bütün kültürüm rusçadır. Çünkü Rusları, kültürünü çok seviyor ve beğeniyorum. - Pek güzel! Diyen şef İşperin, Türkleri tah­ kir etmekten de geri kalmadı. Belki de benim şu andaki haleti ruhiyemi görmek ve anlamak istiyor­ du. Pek zor bir durumda idim. Hemen kendimi to­ parladım, gayet ciddi duruyordum, pozumu hiç de­ ğiştirmedim. O kadar soğukkanlı idim ki, şunu da söylemeği o andaki müşkül durumumu kurtarmak için lüzumlu hissettim: , - Zaten bizim Türklerin pek öyle meziyetleri yoktur. - Bravo Mösyö! Tam bir komünist gibi konuş­ tunuz. Birgün bir fırsatını bulursam senin komü­ nizm ve faydaları hakkında halka hitap etmeni te­ _ min edeceğim: Umarım ki, o zaman da sıkılmaz, fi­ kirlerinizi aynen söylersiniz. - Bendeniz Kırım'da bu hususta çok konuş­ tum efendim. Biraz da hatibliğim var. - Mükemmel!.. Tam aradığımız adamsın!.. İşlerim yolunda ve tam istediğim şekilde gidi­ yordu. Son günlerde şans yüzüme gülmüştü. Pek çok memnun ve mutlu idim. * **

Birkaç dakika sonra Fabri'ka Müdürü Ademen-


20

KIRIM KURBANLARI

ko'nun huzurunda idim. Müdür Ademenko, yassı burunlu kırk yaşlarında tipik bir Rus idi. Kendisi­ ne uzattığım mektubu açıp okudu. Bitirince gayet tatlı ve nazik bir şekilde: - Mösyö Ahmet, sizi bir memur gibi istihdam edebilmek ve başkalarının şüphelerini üzerinize çek_ memek için fabrikaya giriş işlemi yaptırmanız ge­ rekiyor. dedi. Doğrudan doğruya işe başlamanız I@­ zarı dikkati çeker. - Şüphesiz en makul ve uygun düşeni de bu­ dur. Hemen yaptırayım, efendim. O gün otomatikman fabrikaya giriş muamelem yapıldı. Puvantör olarak alındım. İlk günlerde Türk oluşum işçi, memur ve öte'ki yabancılar üzerinde aksi tesir yapmıştı. Herkes benden uzak kalıyor, hatta kaçıyordu. Bunun nedenini anlamaya çalıştım. Bir Türk oluşum onları benden niçin kaçırıyordu? Bir süre sonra Türklere fena sözler sarfettiklerini de duyar oldum. Acaba böyle bir muameleye mah­ sus mu tabi tutuluyordum? Belki de Şefim, veya müdür bu kimselerin aracılığıyla beni deniyorlardı. Bunlar mümkün olabilecek şeylerdi. Bu düşünce­ lerle en ufak bir şüpheyi davet etmemek için duy­ duklarıma aldırmıyordum. Başkaca yapılacak bir­ şey yoktu zaten.

Bu memlekette rejim ve komünizm aleyhtarı her kim olursa olsun malınd,an, canından, namusun­ dan ve hasılı hiç bir şeyinden emin değildir. ** •

Fabrikaya gireli onbeş gün olmuştu. Fabrika hayatına alışmam güç olmadı. Zaten bizim gibi ide­ alistlerin her gittikleri yere en kısa zamanda alış-


KIRIM KURBANLARI

21

maları lazımdır... Bekarlar lojmanında bana bir oda tahsis ettiler. Rahatım çok iyiydi. Bu arada ya. en ufak bir iş başaramadığımdan veya Türklerden hiç kimseyi göremediğimden olacak, büsbütün ya­ bancısı olduğum bu memlekette cidden sıkılmaya başlamıştım. Memleketime, babama, anneme ve hat­ ta öteki akrabalarıma mektup yazmaktan çekini­ yordum. Arkadaşlara bile henüz yazmamıştım. On­ lar ne oldular, benim gibi NKVD teşkilatına gire­ bildiler mi bilmiyordum. Bunları zamanla öğrene­ cektim. Bütün bunlara rağmen ümitlerimden zerrece yi­ tirmiş değildim. Bir an bile boş dUTmayıp, her fırsattan fayda­ lanarak koca fabrfkanın bütün servislerini dolaşı­ yor, bir çok işçi ve ustalarla konuşmaya, onlardan arkadaşlar edinmeye çalışıyordum. * **

Aradan haftalar geçti. Bizim teşkilattan hiç bir haber alamadığımdan çok üzgündüm. İşte böyle bir anda Allah yardım etti. Fabrikadan çıkıp lojmana giderken eski arkadaşlarımdan hemşerim Abbas ile karşılaştık. Kucaklaştık ve doğruca evine gittik. Orada Osman ile birlikte, daha tanımadığım birkaç Türk vardı. Onlarla da tanıştık. Abbas şunları söy­ ledi : - Sizin burada olduğunuzu bir hafta kadar önce Galip beyden aldığımız mektuptan öğrendik. O günden beri bütün arkadaşlar aramadık yer bırak­ madık. Az daha ümidimizi kesiyorduk. Allah yar­ dımımıza koştu. Ummadığımız bir anda bizi karşılaş­ tırdı.


22

KIRIM KURBANLARI

- Bravo Galip beye! diye gayri ihtiyarı söy­ lendim. Ben de aylardır burada tek başıma sıkıntı­ dan, bir iş yapamamanın üzüntüsünden nerede ise ölecektim. Galip bey benim burada olduğumu nasıl öğrenmiş acaba? - Bilmiyoruz, bu hususta bir malumatımız yok henüz. Mektubunda da böyle biT bilgi yok. Neyse artık biz birbirimizi bulduk ya, ötesi kolay. . - Sizler buraya ne vakit geldiniz? - Çok oldu. Burada Türk yok, sadece beş-altı kişi biz varız. Onun için hiçbir iş başaramadık. Sa­ dece durumu tetkik etmekle meşgulüz. Anladığımı­ za göre halk rejime muhalif, aydınlardan da muha­ lif olanlar çok. Fakat kimse birşey yapamıyor, kim­ senin elinden birşey gelmiyor. Bizim buraya niçir.. geldiğimizi daha doğrusu büyüklerimiz tarafından niçin gönderildiğimizi biliyor musun? - Hayır, bilmiyorum. -- Biz buraya, bomba fabrikasını havaya uçurmak için gönderildik. Fabrikaya işçi, yahut memur olarak. giremediğimizden hiçbir iş yapamadık, bek­ liyoruz. Senin fabrikada çalıştığını öğrenen Galip bey durumu bize yazdı. Şunu da söyleyeyim ki, bu­ raya bizim gibi ayni amaçla başka bir isim altında gelip fabrikada usta olarak çalışan Ayniri'k adında bir Alman olduğunu da öğrendik. Onunla tanışıp dost olduk. Müthiş sabotajcı imiş. Abbas'ın bu haberleri beni pek çok sevindirmiş­ ti, yerimden fırlayarak onu kucakladım ve defalarca öptüm. Aynı zamanda da: - Bundan büyük başarı olabilir mi? diye adet.1 bağırdım. Büyük işler yapmışsınız. Biraz sakinleşerek ilave ettim: - Öyle ise daha ne bekliyorsunuz?


KIRIM KURBANLARI

23

Sonra kendi kendime söylendim: «Demek gele­

cekteki başarılarda benim de payımın oımasını is­ teyen Ulu A llahım, sizlere bu işi yapmak fırsat v e imkı1nını vermemiş. A llahım sana binlerce defa şü­ kürler olsun!» Abbas, ümitsiz cevap verdi: - Bu işi görecek malzeme sağlayamadık. Mese­ la bir tanecik saatlı bombamız olsaydı o koca fabri­ kanın işi çoktan tamamdı. - Bomba ustası olduğunu söylediğin Alman Aynirik orada yapamıyor mu? - Hayır. Buna imkan yok, zira yanında rejime sadık komünistler varmış .. Sonra, fabrikadan çıkar­ ken de aranıyorlar. Zavallının kendi durumu da pek p�rlak değil, öyle sıkı takip ediliyormuş ki. . . İki matmazel peşini bırakmıyormuş.. Biz istiyoruz ki, bir saatlı bombamız olsun, onu ayarlayıp münasip bir yere koyarak gayemize ulaşalım. - Bombanın içeri alınması tabii kolay olur. - Oldukça.. Çünki içeri girenler aranmıyor .. . Bu işlerde Almanın bize yararlı olacağını sanıyo-. rum. Hem o da seni sabırsızlıkla bekliyordu. Yani seninle tanışmak istiyor. - Demek onun da haberi var. - Var, biz söyledik. Fa'kat fabrikada çalıştığınızı hiç birimiz bilmiyorduk. - Biran önce tanışmak isterim bu zatla. Aynirik ile ilk fırsatta tanışmak ve randevu ye­ rini de Abbas'ın tayin ve tesbit etmesi şartiyle söz­ leştik. Daha bir çok şeyler konuştuk. Memleketten bahsettik. Merkezin çalışmaları hakkında bana bilgi verdiler. Bundan sonra sık sık buluşup görüşmek, y{l­ pacağımız işleri, çalı§malarımızı kararlaştırmak üze_


24

KIRIM KURBANLARI

re ayrıldık. Arkadaşlar, benimle buluşmaktan, özel­ likle fabrikada çalışmamdan pek çok memnun kal­ mışlardı. Benim onlara, onların da bana ihtiyacımız vardı ve birbirimize pekala destek olabilirdik. Kal­ bim huzurla dolmuş olarak ve istikbali daha parlak gören bir haleti ruhiye içinde lojmana döndüm. Ak­ şam olmuş, güneş batmıştı. Yollar seyrekleşmişti, tek tük insanlar gelip gidiyorlardı.

MEÇHUL ŞAHIS KİMDİ? Lojmanda bana ayrılan odanın önünden sık sık geçen bir şahsın meraklı bakışı dikkatimden kaçmı­ yordu. Bu meç hul adam 30 yaşlarında, ince, uzun boylu sarışın, enerjik ve hareketli bir kimse idi. Bi!:' Rus'tan çok bir Alman'a hatta Baltık memleketleri insanlarına benziyordu. Onun, benimle ilgilenme­ sinden doğrusu kuşkulanıyordum. Ancak, gözgöze geldiğimiz zaman hafifçe gülümsemesi dost bir in­ sanın yakınlığını anlatıyordu. Bu zatın benimle ta­ nışmak ve konuşmak istediğini anlıyordum. Ertesi sabah işe giderken, aynı kişinin, beş, al­ tı adım kadar önümden ağır ağır yürüdüğünü gör­ düm. Bir beklediği, bir geleni varmış gibi yüz:ümesi ıçimde açıklanması imkansız garip bir duygu ya­ ratmıştı. Daha kar yağmamış olmasına rağmen ortaklıkta buz gibi soğuk vardı. Kuzeyden dondurucu bir rüz­ gar esiyordu. İşçiler, oldukça sıcak olan fabrikaya bir an evvel varabilmek için adeta koşarcasına yü­ rüyorlardı. Önümdeki meçhul adam yürüyüşünü yavaşlat­ tık�a ben de adımlarımı kısalttım. Zira onunla hiç


KIRIM KURBANLARI

25

konuşmak istemiyordum. Bir başka duygu da onun kim olduğunu, benimle niçin ilgilenmek istediğim öğrenmemi teşvik ediyordu. Bir ara almanca olduğunu iyi bildiğim, ancak manasını anlayamadığım birşeyler mırıldandı. Son­ ra da siyah paltosunun yakasını düzeltirken elinde tuttuğu eldivenlerinden birisini yere düşürüverdi ve farkında olmamış gibi de yürümeye devam etti. Eldivenin yanına vardığımda onu, eğilip aldım ve arkasından seslendim : - Mösyö! eldiveninizin birisini düşürdünüz! · Böyle bir çağırıyı zaten bekliyormuş olmalı ki, hemen durdu ve gülümseyerek benim yanına geli­ şimi takip ediyordu. Gayri ihtiyarı ben de gülümse­ dim. Yanına varınca eldivenini uzatıp: - Buyurunuz, dedim. Eldivenini aldıktan sonra, yine gülümseyerek: - Mersi, dedi. Beni 15 rubleden kurtardınız. Sizi rahatsız ettiğim için affınızı rica ederim. - Birşey değil. Bu konuşmalarımız rusça olarak cereyan edi­ yordu. Yanyana bir süre yürüdükten sonra ona sor­ dum: - Galiba siz Almansınız? Yine gülümsedi ve hiç bir heyecan gösterme­ den: - Evet, diye cevap verdi. Siz .. . siz de Türk'sü­ nüz galiba? - Evet, Türk'üm ... - Türk olduğunuzu sezmiştim. Bunun içindir ki, bir kaç gündür sizinle tanışmak ve konuşmak için çeşitli bahaneler aramış, çok ilgilenmiştim. Siz­ den bir karşılık göremeyince de eldiven olayın: pl5.nladım. Bilirsiniz ki, Almanlarla Türkler birbir-


26

KIRIM KURBANLARI

lerini çok severler. Her iki millet de mertliği, yiğit­ liği, muharipliği ile dünyaya ün salmışlardır. - Bu meziyetlerimizle ne kadar öğünsek hak­ kımızdır. Bu konuşmalardan sonra birden Alman'ın ak­ lına parlak bir fikir gelmiş gibi gözleri parladı ve bana sordu : - Siz nasıl oldu da fabrikaya girebildiniz? Hal­ buki Türkleri.. . Ben, birden cevap vermeyince o hemen devam etti: - Yoksa siz? . . . Yine cevap vermedim. Muhatabım her ne kadar Alman olduğunu söylemişse de belki bir başka mil­ letten de olabilirdi. Belki de bir dahili ajan idi. - Ayrılalım mösyö, dedim. O da ümitsiz ve yavaş bir sesle: - Peki ayrılalım, dedi. Birbirimize dostça bakıştık. Neler düşündüğü­ müzü sanki gözlerimizle birbirimize anlatmıştık. Yine o önde, ben arkada yolumuza devam ettik. Alman'ın benimle olan ilgisi ve tanışıp konuş­ mak istemesi oldukça garibime gidiyordu. Aklıma daha çok iyi ümitler ve ihtimaller geliyordu. Bu kişinin Alman Aynirik olduğu inancında idim. Na­ sıl olsa onunla tanışmıştık, ayni lojmanın ayni ka­ tında kaldığımıza göre artık bundan sonra daha çok konuşabilir, birbirimizin kimler olduğumuzu anlar­ dık. Bu düşünce ile müsterih fabrikaya geldim. O gün fabrikadan çıkıp lojmana geldiğim ve tozlanan ceketimi fırçalamakla meşgul bulunduğum bir sırada Alman'ın iki defa kapının önünden geç­ tiğini gördüm. Bu hareketinden anlaşılıyordu ki, be­ nimle konuşmak istiyordu. Ayni zamanda ben de


KIRIM KURBANLARI

27

onunla konuşmak, onun, sözü edilen Alman Ayni­ rik olup olmadığını bir an önce öğrenmek merakı içinde bulunuyordum. Üçüncü defadır ki, oradan geçmekte iken gülümseyip çağırdım. Kapının önü­ ne kadar geldi. - Buyurunuz, içeri giriniz dedim. İçeri girdi. Kapıyı kapattım. Gösterdiğim san­ dalyeye ilişti. Pek çok memnun olduğunu mavi göz­ lerinin pırıltılarından anlıyordum. Elimdeki ceketi ve fırçayı yatağımın üzerine koyarak ben de karyo­ lama iliştim. Zira başka sandalyem yoktu. Almanın konuşmak için konu aradığını düşüncelerinden anlı­ yordum. Neden sonra: - Mösyö, ceketi kaça aldınız? diye sordu. Evet, ceketimi bir hafta önce satın almıştım. Deseni, rengi hiç de güzel sayılmazdı. Fakirdik, da­ ha yeni aylık alabilmiştim. Üstelik giyimden, ku­ �amdan, gezip eğlenmeden çok, yüreğimdeki ide­ alimin gerçekleşmesi için çırpınıyordum. Alman'ın sorusunu cevapsız bırakmamak ıçın: - 1 50 rubleye �atın aldım, Mösyö, dedim . Alman, gayriihtiyari bir ıslık çaldı. Ben de merakla söyleyeceği sözü bekliyordum. Neden sonra: - Çok pahalı almışsınız, dedi. Bu, bizim Al­ manya'da ancak 50 rubleye satılır. Sizi aldatmışlar dostum. Alman pek zeki ve kurnaz bir kimse idi. Çeşitli konular üzerine daha bir hayli konuştuk. Ruslar aleyhinde çok konuşuyordu. Onun bu kö­ tülemelerinde ne dereceye kadar samimi olduğunu bilmiyordum. Şüphe ve 'tereddüt içinde idim. Belki de beni takip eden. rejim hakkında, ödevime kalb­ den bağlı olup olmadığım konusunda Şef İşperin tarafından peşime takılmış bir NKVD memuru da


28

KIRIM KURBANLARI

olabilirdi. Onun için ihtiyatlı hareket ediyordum. Birden Alman'ın adını öğrenmek merakına ka­ pılıp sordum: -- Dostum, saatlerdir konuşuyoruz, dost olduk �ayılır, fakat daha birbirimizin adını bile bilmiyo­ ruz. Lütfen adınızı öğrenebilir miyim? Tereddütsüz cevap verdi: - Aynirik! .. Yerimden kalkıp boynuna sarılmamak için ken­ dimi zor tutabildim. Bir kaç defa: - Aynirik! .. Alman Aynirik! . . . Alman Aynirik siz ha? . . . diye söylendim. Oda hayretler içinde kalmıştı; birden: - Ahmet! .. Beklediğimiz Ah!Jlet sizsiniz ha!? . .. diyordu. Kucaklaştık. Sanki yıllardır birbirini görmemiş iki kardeş gibi öylece bir süre durduk. Neden sonra _ ayrıldık. Bir dakika kadar birbirimize hiç konuşma­ dan bakıştık. Şimdi daha candan ve yürektendi ba­ kışlarımız. İkimizde bir ideal için yola çıkmış, mem­ leketlerimizi, ailelerimizi göz yaşları içine garket­ miş bulunuyorduk. Bu yürekten bakışlardan sonra Aynirik şunları söyledi: - Yanılmamışım, daha ilk gördüğüm an, Ab­ bas'ın geleceğini söylediği Ahmet'in siz olduğunuzu anlamıştım. İlgim de bundan ileri geliyordu. Demek nihayet tanışabildik. Bir kaç gün öncesine kadar sizi görüyor, dikkat etmiyor, ilgilenmiyordum. Amma Abbas durumu anlattıktan sonra şüphesiz ilgisiz ka­ lamazdım. - Demek arkadaşların bana müjdelediği sabo­ taj uzmanı sizsiniz? - Evet, ben'im.


KIRIM KURBANLARI

29

Çok memnun oldum. İnşaallah müşterek ba­ şarılarımızın mutluluğunu görürüz. Gelecekteki çalışmalarımız ve başarılarımız için tekrar kucaklaştık. 'l'esadüf bizi, arkadaşların tavassutuna lüzum kalmadan daha önce tanıştırmıştı. Bu tanışmanın böyle erken ve kolay olmasında Aynirik'in cesareti, girginliğinin payı büyüktü.

iK! RUS KIZI İLE NASIL TANIŞMIŞTIM? . Bazı konularda Şef İşperin'e bilgi vermek üze­ re gittiğim müdüriyette o zamana kadar hiç gör­ mediğim iki Rus kızının, içeri girmek üzere kori­ dorda sıra beklediklerini gördüm. Alman Aynirik'i takip eden bu iki Matmazelin olduklarından şüphem kalmadı. Onları gayri ihtiyari tecessüsten kendimi alamadım. Bunlar; 22, 23'er yaşlarında, uygun en­ damlı, şen ve neşeli görünüşe sahip kızlardı. Uzun boylu sarışın olanı daha çok ilgimi çekti. Ona bir­ den kanım kaynadı. Diğeri, kumral orta boylu balık etinde biriydi. Sevimli değildi, kendini· beğenmiş bir hali vardı ... Üzerlerinde ayni renkte mantoları, ayaklarında ayni biçim ve renkte pabuçlan ilk ba­ kışta göze çarpıyordu. Onların da NKVD ye mensup, siyasi memurlar oldukları şu pervasız ve neşeli hallerinden anlaşıla­ bilirdi. Zira ölüm tuzakları kuran bu meş'um ve uğursuz yere böyle serbestçe gelip, koridorda neşeli neşeli beklemek kimin haddine? Buna asla imkan yoktu. Bir kaç kapının açıldığı koridorda, üçümüzden


30

KIRIM KURBANLARI

başka kimsecikler yoktu. Etraf derin bir sessizliğe bürünmüştü. İki Matmazel aralarında önce fısıltı halinde birşeyler konuştular, ayni zamanda bana bakıp gülüyorlardı. Halleri gösteriyordu ki, bunlar benim hakkımda konuşuyorlardı... Sonra tahrik pozlar, jestlerle ilgim� çekıneğe çalıştılar. edici Birden toplandım, kendime çeki düzen verdim. Böy­ le miskin miskin durmamalıydım. Şimdi onların ba­ kışları daha sıcak ve samimi idi. Özellikle uzun boy_ lu, sarışın olanı sanki bana alıcı gözlerle bakıyordu. Demek ki, o da benden hoşlanmış numarası yapı­ yordu. İşitebileceğim şekilde şunları söyledi: - Ne yakışıklı bir erkek! Acaba bu Mösyö'de bizim memurlardan mı? Bunları yüksek sesle bana duyurmak için ko­ nuşuyordu ki, kendilerinin de NKVD'ye mensup memurlar olduklarını bildirmek istiyordu. Diğeri cevap verdi: - Elbette bizden... Değilse her hangi bir kim­ senin burada böyle serbestçe bekleyebilmesine im­ kan var mı? - Fakat amma şimdiye kadar biz niçin görme­ dik? Kimbilir, belki bu Mösyö daha yeni gelmiştir. Arkada§lar bize söylerlerdi. Beni dikkatle ve tahrik edici bakışlarıyla süzen uzun boylu sarışın olanı, arkadaşına: - Acaba Rus mu? diye yavaşca sordu. Öteki de dikkatle ve yeniden bı?ni süzdükten sonra cevap verdi: - Hiç Rus ı?rkeklerine benzemiyor Marusya'­ cığım, bizim Rus'larda böyle esmer, yakışıklı, atle­ tik yapılı gençler bulunmaz. Genel olarak onların


KIRIM KURBANLARI

31

kimi şişman, kimi pek fazla zayıf, sevimsiz, yakı­ �ıksız, soğuk gençler. Marusya olduğunu öğrendiğim sarışın uzun boy­ lu kız, içten bir sesle: - Ah, ne tipik bir erkek! dedi. Bayılırım böy­ le erkeklere, Anutacığım. Bunları gayet yavaş söylüyorlar ve benim duy­ mayacağımı sanıyorlardı. Ama ben yine de bu söy­ leneleri işitiyordum. Çok memnun ve mesuttum. B u rnrışın Rus kızını elde edebilirsem ondan çok şey­ ler öğreneceğimi, kuvvetle umuyordum. Esasen son günlerde işim yolunda gidiyor, mesut tesadüfler bir­ birini takip ediyordu. Marusya'nın son olarak şunları da söyledikleri­ ni işittiğim zaman cidden çok şaşırmıştım. Bu gü­ zel Rus kızı diyordu ki: - Hele Türk erkekleri... Çok yakışıklı, kibar, centilmen oluyorlar. Belki dünyanın en yakışıklı er­ keği Türklerdir. Cesaretleri, mertlikleri de üstün Türklerin... Marusya'nın biz Türklere karşı olan bu hayran­ lığı ve komplimanları göğsümü kabartmıştı. Türklü­ ğüme bir kere daha hayran oldum. Türk olmakla iftihar ettim. Gururum okşanmıştı, çok mutluydum. Rus kızlarının ağzından böyle öğücü sözler işitmek ne mutluluktu benim için. İşte tam bu sırada, Şef İşperin'in makamından, dostum Çarapkin'in çıktığını şaşkınlıkla gördüm. Bu Rus ile müdüriyete gelişimde tesadüf eder, konu­ şurduk. Mert bir Rus'tu ve beni de cidden seviyor­ du. Onun vicdanlı, merhametli bir genç olduğuna da birkaç defa tanık olmuştum. Beni gören Çarapkin, tercihan yanıma geldi. El sıkıştık.


32

KIRIM KURBANLARI

- Nasılsınız Mösyö? diye hal ve hatırımı sordu. - İyiyim, dedim. Siz nasılsınız? İşler yolunda mı� - Şefi gördüm, bazı bilgiler verdim. Bizim işler malUm. Çarapkin, bana manalı bir göz kırptı, sonra da: - İsterseniz sizi Matmazellerle tanıştırayım, de·· di. - Memnun olurum. Çarapkin onlara seslendi: - Arkadaşım Ahmet Hamdi. Tanıştırayım. İki Rus kızı gülerek yanımıza geldiler. Türk adını işiten Marusya'nın mavi gözleri pırıl pırıldı. Her an gülümseyen pembe dudakları arasından bi­ çimli dişleri iki sıra inci gibi dizilmişti. Şuh v� neş'eliydi; çok şirin ve tatlı bir kızdı. Ona kanım o kadar çok kaynamıştı ki... Bunun nedenini bir türlü şimdilik anlayamıyordum. Marusya yanımıza gelince: - Hayır, tanımıyoruz, dedi. Sesi, adeta hayat çeşmesinin musikisi gibiydi. Tatlı sesi kulaklarımda haz verici nağmeler gibi aksediyordu. Marusya cidden çok güzel bir kızdı. İnce uzun parmakları pürüzsüzdü. Her haliyle gü­ zeldi. Bu kadar güzel ve eşsiz bir kızın NKVD gibi tehlikeli ve esrarengiz bir meslekte çalışması inanı­ lacak şey değildi. Demek ki Marusya maceraperest bir ruha sahipti. Amma ötedenberi görülmüş, tarih­ ler yazmıştır ki, Casus kızlar ve kadınların hemen hepsi de Marusya ayarında güzel kızlar ve kadın­ lardır. Arkadaşım Çarapkin benim için: - Ahmet Hamdi de bizden, daha yeni geldi­ ler. Çok iyi bir arkadaştır, güvene layık, cesur, dü­ rüst, kültürlü bir gençtir, diyerek övgüde bulundu.


KIRIM KURBANLARI

33

Marusya! da: - Türklerin içinde acaba bir tek fert bulunur mu ki cesur, kahraman ve dürüst olmasın, diye bir kompliman yaptı. Çarapkin, iki Rus kızının isimlerini söyleyerek bana tanıttı. Halbuki ben biraz evvel aralarında ko­ nuşurken onların isimlerini öğrenmiş bulunuyor­ dum. Kızlarla el sıkıştık. Marusya'nın uzun biçimli, bembeyaz parmakları sıcaktı ve kadife yumuşaklı­ ğında idi. Onun eli elimin içinde iken duyduğum mutluluk dünyaya bedeldi; içimde ılık birşeyin ta iliklerime kadar aktığını duydum ve ürperdim. Marusya, musikiyi andıran adeta kuş ötüşü se­ siyle: - Biz Ruslar için çalışan sadık bir Türk'le ilk defa karşılaşmaktan sevinç ve heyecan duymakta­ yım. Çok mutluyum. O kadar mutluyum ki, bunu anlatmak için kelime bulamıyorum. İnşallah hep birlikte çalışarak milletimize faydalı oluruz. Anu­ tacığımı bilmem amma, ben, Türkleri pek çok seve­ rim. Marusya'nın sözlerinden manalar çıkarmak za­ manı değildi. Amma anlamıştım ki, bu güzel kızın konuşmaları imalarla dolu idi ve bunu zaman gös­ terecekti. Türklere olan sevgisini açıkça söylemesi beni cidden şaşırtmıştı. Bu sözler beni tuzağa düşür· mek için önceden planlanmış bir oyunun başlangıcı da olabilirdi. Çeşitli ihtimalleri gözden uzak tut­ mamak mecburiyetinde idim. Anuta, Marusya'nın bu sözlerinden, yani Türk­ leri övüşünden sıkılmış olacak ki, adeta çıkışır gibi şunları söyledi: F.: 3


34

KIRIM KURBANLARI

Marusyaciğım, bırak şu akıl hocalığını da, şefi görelim. Türkleri bu kadar övmene, göklere çıkarmana doğrusu şaştım ... Beni darıltmış olmamak için de: - Öyle değil mi Mösyö? dedi. Siz kaçmıyorsu­ nuz ya, önümüzde bir ömür boyu zaman ve imkan var. Uzun uzun konuşursunuz. Marusya, işi tatlılığa bağlamağı daha uygun bulmuş olacak ki: - Doğru Anutacığım, haydi gidip şefi görelim, dedi. İki kız şefin yanına girdiler, biz yalnız kalınca Çarapkin: - Marusya güzel bir kızdır, dedi. Çok samimi­ dir. Bulunmaz bir arkadaş. Ayni zamanda namuslu­ dur da; şimdiye kadar hiç bir macerasına tanık ol­ madık. Anuta'ya gelince mağrur, kendini beğenmiş bir dişi, ayni zamanda kıskanç, haris bir mahluk. Güvenilmez... Müsaadenizle Ahmetciğim, acele iş­ lerim var, hemen sizden ayrılmak zorundayım. * **

Çarapkin gitti. Ben düşünüyordum. Marusya'­ nın güzelliği gözlerimin önünden bir türlü gitmiyor­ du. Onun Türklere karşı olan sevgisini hemen açığa vurması, övgüde bulunması doğrusu beni şaşırtmış­ tı. Bu kız, sözlerinde ya samimi idi, veya benim için bir tuzak hazırlıyordu. Bunu da zaman göstere­ cekti. Ben bunları düşünürken kapı açıldı ve içeriden Marusya çıktı. Hemen yanıma kadar sözü: - Demek Çarapkin gitti? Oldu.

yürüdü.

İlk'


KIRIM KURBANLARI - Evet, gitti. Bir an düşündü. Bana birşeyler soracağını an­ lıyordum. Nitekim öyle oldu, sevgi dolu mavi göz­ lerini gözlerimin içine dikerek: - Nerelisiniz? dedi. Bu samimi ve iyi kalbli kıza yalan söylemeğe lüzum görmemişt im: - Kırım'lıyım, dedim. Gülümsedi ve mavi gözleri büsbütün parladı: - Demek Kırım'lısınız? Ben de Türkistanlıyım. Fakat Türk değilim. Ben sormadan memleketini söyleyen, sonra da Türk olmadığını bildiren Marusya'nın Türk kızı ol­ duğunda asla şüphem kalmamıştı. Türkistanlıydı ve Türk değildi, buna çocuklar bile inanmazdı. Sonra şunları ilave etti : - Amma Anuta olsun, diğerleri olsun beni Mos_ kovalı bilirler. Bu sözleriyle de beni ikaz ediyordu; onların ya­ nında Türkistanlı olduğumu sakın söyleme demek istiyordu. - Bekar mısınız, Ahmet? - Evet. Marusya'nın altın renkli ipek saçları, kavisler çizerek mavi gözlerinin üzerine dökülmüştü. Dolgun göğsü, incecik beli, iri ve tahrik edici kalçaları var­ dı. Şimdi onu daha çok tetkik edebiliyordum. - Demek bekarsınız? diye söylenen Marusya, Anuta'nın kapıdan çıkması ile sözünün arkasını ge­ tiremedi, ve yavaşca : - Anuta geliyor, dedi. Pek mutluydum, Marusya'nın bana, çalışmala­ rımıza faydalı olacağı kanısındaydım. Zaman lehi­ mize çalışıyordu, bunda asla şüphem yoktu.


36

KIRIM KURBANLARI

Tekrar görüşml:k, çalışmalarımızda birbirimi­ ze yardımcı olmak üzere anlaştıktan sonra onlar müdüriyeti terk ettiler. Ben de sonsuz bir sevinç ve heyecan içinde Şef İşperin'in yanına girdim.

ABBAS'!, BULGA R ADI 1LE FABR1KA YA NASIL ALDIRAB!LD!M Şef İşperin beni, her zaman olduğu gibi gülerek karşıladı. İlk sorusu : - Ne haber Ahmet? oldu. Ve ilave etti : - Önemli haberlerin var mı? Önemli haberlerim yoktu amma, Ruslar'dan, Bulgarlar'dan, Romenler'den rejime ve komünizme muhalif bir kaç kişiyi tesbit edebilmiştim. Onların isimlerini bir raporla birlikte yazıp hazırlamıştım. Şefime verip vermemek arasında tereddüt içinde idim. Onların, daha etkili takibi için bir yardımcı vermesini ve böylece de Abbas'ı fabri kaya aldırabil­ me ümidinde idim. Bu düşünce ile raporumu çıka­ rıp şefe sundum: - Bu adamlardan şüpheliyim. Bazıları ustadır. Toplanıp hararetli konuşmalar, müzakereler ediyor­ lar. Bu konuşmalarının çoğunda ücretlerinin azlığın­ dan bahsediliyor. Müdür Ademenko'nun aleyhinde­ ler, diye de ilave ettim. Halbuki raporda isimleri yazılı kişilerin hepsi de -

Komünist Partisi üyesiydiler ve bundan cesaret alıp gerçe kten müdür Ademenko'ya atıp tutuyorlardı. Bu da benim için kaçırılmaz bir fırsattı. Şimdi şefimin vereceği emirleri sabırsızlıkla bekliyordum. Raporu heyecan içinde okuyan Mösyö İşperin,


KIRIM KURBANLARI

37

gözlerini kağıttan ayırarak bana çevirdi ve şunları söyledi : - Bu adamlarla fazlaca ilgileneceksin, Ahmet. Seni daha faal ve daima bunlarla yakından alaka­ dar olabileceğin gezici bir ödeve tayin ettirmek için Ademenko'ya telefon edeceğim. İşçi kontrolu olmak ve bütün servisleri dolaşarak bu hainleri gözetle­ mek lazım geliyor. Eğer icap ederse sana bir yar­ dımcı memur vereyim. Düşüncelerim umduğumdan daha çabuk gerçek­ leşeceğe benziyordu. Benim için kaçırılmaz bir fır­ sattı, her şeyi göze alıp: - Efendim, bilmem ki zatıaliniz uygun bulur musunuz: Benim bir arkadaşım var, güvenilir bir kişidir. İsterseniz onu bana yardımcı olarak veriniz. Arkadaşımı bir Bulgar adıyla fabrikaya aldırırsanız her şey daha çabuk açığa çıkacaktır kanısındayım. Ben, en çok Bulgarlardan şüphe ediyorum. İşperin'in gülümseyişi beni son derece memnun etmişti. - Güvene layık olan bu arkadaşınız kimdir? diye sordu. - Kırım'dan Abbas Kaliyüf, adında birisi. - Nerede çalışıyor bu zat? - Tarım işlerinde. Biraz izahat vererek İşperin'in gönlünü yapa­ bileceğim düşüncesiyle : - Kırım Türklerinden olup memleketinde ko­ münizm propagandası yaptığı için soydaşlarının hü­ cumuna uğradı ve canını zor kurtarıp buraya geldi. Birkaç senedir bu şehirde çalışıyor. Abbas ile kü­ çükten beri bir arada büyüdük, ayni okulda oku­ duk. Şimdi bizi orada ele geçirseler derimizi yü­ zerler.


38

KIRIM KURBANLARI

- Merak etmeyin, onlar, sizleri bir daha göre­ miyecekler; her fırsatta çeşitli nedenler ve bahane­ lerle hepsi Kırım'dan Orta Asya'ya sürülecekler­ dir. Yurdumuzun en güzel ve bereketli bölgesini zap­ teden bu insanları buralardan temizleyeceğiz... Ab­ bas bulgarca biliyor mu? -- Anadili gibi biliyor. Çünkü o, bulgarcaya pek merak ettiğinden bu dili öğrendi. - Pek güzel! Hemen Müdür Andon'a telefon edeyim de Abbas'ın ilişkisini kesip bize göndersin. İçim, tarifi imkansız bir sevinçle dolmuştu. Çok mutluydum, fakat bu halimi belli etmemeğe son de­ rece dikkat ediyordum. - Pek isabetli bir karar vermiş oldunuz efen­ dim, dedim. Öyle sanıyorum ki, arkadaşın bize çok faydası dokunacaktır. Hemen ahizeyi alıp telefon eden Müdür İşperin, Andon adındaki Zirai Kombinalar Müdürüne, Ab­ bas'ı derhal göndermesini bildirdi. Ben ise sevinçten yerimde duramıyordum. İçim, ırmak gibi coşuyor, taşıyordu. Geleceğin başarısı için olaylar birbirini takip ediyor ve engeller kolayca aşılıyordu. - Abbas şimdi gelecek, siz biraz dışarda bek­ leyin Ahmet. Ben de: - Başüstüne, efendim, diyerek dışarı çıktım. Ömrümde daha bu andaki kadar mutlu olmamış­ tım ... Bekleme salonunda dolaşıyorum ve çok sa­ bırsızdım. Kuş gibi kanatlanıp uçmak, Abbas'a müj­ deyi vermek istiyordum. Dakikalar yıllar kadar uzun geliyordu... Belki bir saat kadar zaman geç­ mişti ki, Abbas'ın korku ve telaş içinde geldiğini görüp ta dış kapıda karşıladım. Beni gören arka­ daşım birden şaşırdı, lakin bu şaşkınlığı çabuk geç-


KIRIM KURBANLARI

39

ti. Güzel yüzü sevinç gülümseyişi ile nurlandı. Onu bir an önce meraktan kurtarmak için: - Oldu kardeşim, dedim; seni fabrikaya aldı:rt­ tım. Şimdi hemen Şef İşperin'in yanına gireceğiz. Sevinçten çılgına dönen Abbas, boynuma sarı­ lıp yanaklarımdan öptü. - Şaka yapmıyorsun ya? dedi. Ne kadar kork­ tum anlatamam. - Farkındayım. - Hayatımda bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. - Hemen şefin yanına girelim, sabırsızlıkla o da sizi görmek istiyor. İkimiz birlikte İşper'in yanına girdik. İşperin, ber-mfıtad Abbas'ıda dikkatle süzdü. Onun sevimli yüzü Müdür İşperin'e güven vermişti. Nitekim: - Mösyö Ahmet Hamdi, seni tavsiye etti, bu­ nun üzerine ben de seni fabrikaya aldırmaya söz verdim. Gördüm ki sen de fena bir adama benze­ miyorsun. İkinizden de çok işler beklerim, göreyim sizi. Abbas cevap verdi: - Bizler de Rus Milletine faydalı olmak kara­ rındayız, efendim. Böyle düşünmeseydik ta buraJar­ da ne işimiz vardı. Bizim de anamız, babamız, kar­ deşlerimiz var. Onları bırakıp buralara k_adar seve seve geldik. Bayrağı altında yaşadığımız devletimi­ zin düşmanları ile mücadele etmek kararındayız. Verilen vazifeyi de seve seve yapmaya hazırız. Arkadaşım çok güzel ve yerinde konuşmuştu ki, İşperin'in ağzı açık kaldı. Bir Türk soyundan böyle sözler ve hizmetler beklemediği için şaşırmış­ tı. Hemen mektup yazmaya başladı. Mektubu alınca, teşekkür edip hemen oradan


40

KIRIM KURBANLARI

çıktık. Binadan biraz uzaklaş ınca bir düzlükte Sta­ lin'in heykelini gördük. Yanı ndan ge çerke n Abbas küfürü bastı ve şunları söyledi : - Şu suratsız kaatilin işte böyle İşperin gibi idrak sız maiyeti olur . Hayvan herifi bir kaç kelime­ lik övgü adeta sarhoş etti. Bu kaz kafalıların çoğu böyle .. Abbo.s·ın b u sözleri ne dereceye kadar isabetli bilemem , gerçek ola n bir şey varsa, i nsanl ür a zulü m ve işkence yaptırmakta n sonsuz zevk duyan Stalin'in habis ruhu b izler için ne gibi tuzaklar haz ırlamak­ tadır bunu da şimdiden keşfetmemize imkan yoktur.

MA RUSYA İLE İKİNCİ KARŞILAŞMA Birkaç gündür aralıksız yağan kar, her tarafı beyaz tül perde gibi örtmüştü. Dağlar , ovalar ve ko­ caman şehir bembeyazdı. Ortalığa dondurucu bir soğuk hakimdi. Evlerde n, fabrikalarda n duman sü­ tunları göğe doğru yükseliyordu. Her tarafta amele sesleri, demir, çelik ve teneke tıkırtıları, motor ho­ murtuları; kadın ve çocuk gürültüleri vardı ... * **

Bir Cumartesi günü, saat 9 sıralarında M üdür Ademenko'dan izin alarak fabrikayı terkettim. Dü­ şüncelerime hakim olan Marusya'yı gö rmek arzusu ve isteği ile dolu o larak Lenin Caddesinden şehire doğru ağır ağır yürüyordum. Etrafta buz gibi soğu k vardı. Aklımda Marusya'nın adı, gözlerimde hayali


KIRIM KURBANLARI

41

dola�ıyordu. Onu bir müddet için de olsa unutama ­ mıştım. Yeni satın aldığım siyah pa ltomun yak asını ku­ laklarıma kadar çektim . Ellerimde meşin siyah eldi­ venim takılıydı. Etrafımla hiç ilgi lenm iyordum. Dalgındım, zir a kafamda hem Marusya, hem d e muazzam Bomba F abrik asının havaya uçuru lması p lanı vardı. O mutlu günün h ayaliyle yürüyordum . Mutlu bir hayal ve rüya aleminde yürüyüp gidiyor­ dum. K imbilir belki de şu meşum fabrikanın imal ettiği bombalar ne kadar cana kıyacak , n ice şehir­ leri, asker i tesisleri, fabrikaları m ahv ve harap ede­ cekti. Dün Aynirik bana, Hitlerin, ge leceğin zafer dolu h arbi için müthiş ve hummalı bir hazırlıkla meşgu l olduğunu, Rusya 'dan intikam almak için za · man ve fırsa t beklediğini söyledi. Bu harbe Türkie­ rin de mecburen katılacağını an latmak istemişti. Yürüyorum ... Sağımdan, solumdan gelip giden pejmürde kıyafetli, cılız ve miskin insanların far­ kında değild im. Du rmadan gelip giden otoların ku­ lak tırmalayan gürültülerini dahi işitmiyordum. O kadar dalmışım ki ... Sank i uyurken gezen b ir insan­ dım. Bu esnada meçhu l bir elin arkamdan, palt.o­ mun kuşağından tutup kuvvetle çekmesiyle hayalle ­ r imden uzaklaştım. Birden durdum ve şaşkınca dö­ nüp baktım. Şimdi Marusya ile karşıkarşıya idik . Onun uçsuz bucaksız denizler kadar engin ve ber­ rak, binbir ışıkla tutuşan göz leriyle karşı karşıya ge ldim. Sevgi ve aşk dolu bir halde bana bakıyor­ du. Adeta büyülenmiş gibiydim, ne yapacağımı, ne söyleyeceğim i bilmiyordum. O, mus ikiyi and ıran se­ siyle : - Ohh.. ne tesadüf! dedi. Ben hala sarhoş gibiy �im, fikren de perişan-


KIRIM KURBANLARI

42

dım. Onunla böyle 8niden karşılaşıvermek beni çok sevindirdiği için nerede ise aklımı da kaybedecek­ tim. Bereket versin zamanla heyecanım geçmeye, aklım başıma gelm eye başladı. Nihayet güçlükle şunları söyleyebildim :

- Tesadüfler çok zaman insanların mutluluğu­ nu tayin eder. Şunu da belirteyim ki, bazı ruhl'ar, daha doğrusu biribirini seven ruhlar her zaman ir­ tibatlıdır. lnsanın sevdiğini sık sık rüyada görmesi gibi. Yavaşca karşılık verdi : - Öyle mi? İçimi neş'e ile d olduran kendine has o tatlı gü­ lümseyişiyle : - Hava soğuk , yürüyelim, diye de ilave etti. Bir süre konuşmadan yanyana yürüdük. Öyle mutluydum ki, bunu anlatabilmek için kelime bula­ mam. Hele Marusya'nın şu şairane sözleri de beni adeta büyülemişti. Marusya diyordu ki: Ahmet, öyle dalgın ve fakat hoş bir yürüyü ­ şünüz vardı ki, . ke ndinizi sanki dünya �leminden uzak ilahi alemde mes'ut bir insana benzetebilirdi­ niz. Gidişiniz nereye böyle ? Kimbilir hangi işi dü ­ şunuyor veya hangi kızın hayaliyle yaşıyordunuz. - ·

Sizi bu mesut halinizden uzaklaştırdığım için özür dilerim. Irmaktan akan berrak ve billuri suların musi­ kiyi andıran hazin ve hoş nağmeleri, gül bahçele­ rinde terennüm eden kuşların şiir misali tatlı ses­ leri gibi Marusya'nın, gönülleri okşayıcı sözleri i çi­ mi garip zevk verici bir hisle doldurmuştu. Çok iç­ lenmiştim. - Sizinle böyle umulmadık bir anda ve yerde karşılaşmak benim için güzel bir sürpriz oldu, diye


KIRIM KURBANLARI

43

c evap verdim. Hiç beklemiyordum. Esasen ben de ner ey e gittiğimin farkında d eğilim. Güzel gözleri­ niz gibi engin ve sonsuz d enizde fırtınaya tutulmuş r: otasız bir kotra gibi k · uzey rüzgarlarının önüne ka tılmı ş, bir hayal alemind e iradesiz yürüyordum. Kimbilir bu suretle n ereye kadar gidec ek tim. Bel­ ki d e başımı bir yere çarpacak, ancak o zaman, ha­ yal al eminden uyanabilec ektim. Sustum . O konu şmayınca ilave ettim : - Düşüncelerime g elince, dedim. O zaman Marusya gülümsedi : - Evet, düşüncel erinize gelince? diye sordu . Ben de çekinm eden düşünc elerimi söyledim : - Sizi düşünüyordum Matmazel . İçimden bi r duygu, sizinl e karşılaşacağımı müjdeliyordu . Ürperdi ve bird en duruverdi; bir ceylan kadar ürk ek, fakat s evgi dolu gözlerle bana bak tı. B en de durmu ş yüzüm kızararak ona bakıyor, c evabını sa­ bırsızlıkla b ekliyordum. Susmasının bana u �ut ve c esaret v erdiğini anlayan Marusya yürümeye baş­ ladı . Ben de yürüdüm. Adeta gölg esi ve esiri olmuş­ tum. Artık bu kadar açılabildik ten sonra g eri dönü­ lemezdi , ondan s evindirici bir cevap almadıkça içim rahat ed em ezdi. T ekrar konuşmaya başlad ım : - K endi kendime diyordum ki, o eşsiz kız, aile haya tını bırakıp, kolay kolay içinden çıkılamaz ka­ rışık ve tehlikelerle dolu bu mesleği niçin s eçti?. . Bu mesl ek sizin gibi bir güzel e hiç d e yakışmıyor doğrusu. Bu sözl erim e Marusya, evvela acı acı güldü, -onun şu p ek manalı ve ac ı gülüşünde derin g er­ çekler gi zliydi.- Sonra kendinden umulmayan bir cesaret ve güven dolu bir insan haliyle: - Kadın-erk ek h er insanın vatanın _'.1, milletine


44

KIRIM KURBANLARI

karşi borçlu olduğu bir çok vazifeleri vardır. İnsan başkalarına faydalı o lamadan ya şar ve ölürse bu dünyadaki va zifesini yapmamı ş demektir. İnsani va­ zifelerimiz, v ecibelerimiz bize çal ışmayı, birşeyler yapmağ ı emrediyor. - Bir kad ın evinde çocuğu ile ilgile nip pek ala vatanına da , milletine de hayırlı evlatlar yetişt ir­ mek su re tiyle faydalı olabilir. Marusya , yine hazin tebessümleriyle ba na bakt ı ve şu ac ı gerçekleri söylemekten çekinmedi: - Kuzum siz Allah aşkınıza hangi aileden, çoluk çocukta n bahsediyorsunuz? Rusya'da mutlu aile m i var sanıyorsunuz? Birkaç dakikalık evlenmek ve mesut olmak bu koca memleketi bir baştan öbür başa kapladı. Bütü n iş yerleri, i şçilerin gece mes­ kenleri birer fuhuş yuvas ı oldu. Rusya'da çoluk ço­ cuk sahibi olarak aile hayatı yaşayan mahdut bir zümrediT. İşçi ne kaza nıyor? Aldığı yevmiye nedir? Karınlar ın ı bile doyuramıyan bu bahtsız insanlar evlenip bir de başlarına kar ı ve çocuk mu bela ede­ cek? Bunlar ı söyledikten sonra gözlerinin yaşard ığ ını gördüm. Marusya'nın yüreği yaralı idi, şu haliyle kızıl potanın , içinde erittiği ve insan hakları nı ayak­ lar altında çiğnediği şu Bolşevik idare sinden hiç de memnu n olmadığ ını anlatmış oluyordu. Genç k ızı n i çi dolu idi, vicdanını i stila eden zehiri boşaltmak i çin ya nıyordu. Şuursuzca bilmediğimiz bir yere doğru gidiyor­ duk. İkimiz de ne yaptığımızın farkında değildik. En sonunda Marusya beni ikaz etti : - Allahaşkı na söyler misiniz, böyle serseri gibi nereye gidiyoruz? Münasip bir yeriniz varsa oraya gidelim , rahat rahat ve serbestçe konu şalım.


KIRIM KURBANLARI

45

Yemin ederim ki, Marusya bir Rus kızı değil­ di. İ-kinci defadır ki, Allah tan bahsediyordu. Böylece de kendisinin bir Rus kızı olmadığını ima ediyor­ du. En kısa zamanda bunu da öğrenecektim.

MATMAZEL MA RUSYA KlMDİ? Birlik te Domgristiyanin'e gittik. Patron Mişon bize 52 numaralı odayı tahsis etmişti. Bu oda pek basi t döşenmişti; bütün mefruşatı da şunlardan iba · retti : Yer yer boyaları dökülmüş iki karyola, üze­ rinde pek eski şilteler, kirli çarşaflar; yine eski bir tahta masa, çarpuk çurpuk bacaklı eski iki sandal­ ye, duvarda beneklenmiş orta büyüklükte kirli bir ayna ; pencerede kirli bir bez perde ... Marusya yor­ gun bir insan haliyle kendini karyoladan birisinin üzerine attı. Ben kapıyı kapatıp arkas ından sürgü­ ledim. Paltomu çıkar ıp kapının arka tarafındaki as­ kıya astım. Şapkamı da üzerine koydum. Marusya'­ da önce başlığın ı çıkardı, altın renkli ipek sarı saç­ lar ı bukle bukle omuzlarına döküldü. Şimdi onu da · ha güzel buluyordum. Bir peri kızından farkı yok­ tu... Birden kalkarak çantasından çıkardığı tarağı ile aynanın karşısında saçlarına biraz şekil verdi. O bu i şlerle meşgul iken, ben de onu süzüyordum. İşini bitirince : - Mantomu çıkarsam acaba üşür müyüm? di­ ye sordu. Sonra da: - Her halde uşumem, diyerek paltosunu kapı­ nın arkasındaki boş askıya as tı. Başlığını da üzerine koydu ... Şimdi karşımda 20 yaşlarında levent ya-


46

KIRIM KURBANLARI

p ıl ı çok şık ve yak ı ş ıkl ı bir delikanlı vardı. Çünk i Marusya erkek elbisesi giymi şti. Birer sandalyeye oturdu�. Genç k ız hemen aile­ sinden laf açtı. O bu haliyle bana geçmi şini anla­ tacağa be nziyordu. Çok k ızlar ve kad ınların, sev­ dikleri erkeğe ilk önce ailesinden söz ettikleri çok görülmüştür. Marusya da bunlardan biri olabilirdi. Dokunakl ı ve acıklı olan maceralarını şöyle an ­ lattı: - Aile m çok zengindi, k ızıllar iktidara geçip her tarafta idareyi ell erine ald ıktan bir hayli sonra, komünizmi şiddetle reddeden babac ığ ımı öldürdü­ ler. Bütün mallar ımıza, servetimize el koydular. Sonra da annemi, beni, küçük oğlan kardeşimi Urallara sürdüler. Ah, ne s ık ıntılar, ne yoksulluk­ lar g ördük, anlatmak için kelime bulamam : Aç kal­ dık, susuz ka id ık, çıplak kaldık. Varlıklı, görgülü bir ailenin sonradan böyle feci şeylerle karşılaşma­ s ın ın ne demek olduğunu herhalde bilirsiniz. Marusya ağlıyor du. Çantasından ç ıkard ığ ı men­ diliyle gözlerinin yaşını kuruladıktan sonra hikaye­ sine devam etti : - Buraya sizinle vazifemiz d ışında görüşmek, konuşmak üz ere gelmiştim. Olayların cereyan şekli beni istemediğim bir konuya sürüklüyor... Geçen konuşmamızda bahsettiğiniz gibi bu meslekten sa­ dece bir bakıma me mnunum. Bunun d ışında şika­ yetciyim. - Sizi memnun eden bu husus nedir Marusya ? diye sordum. Cevap vermedi. Tekrar sordum : Yine cevap vermedi. Bu defa soruyu biraz de­ ğiştirerek:


KIRIM KURBANLARI

47

- Şimdi a nnenizle, karde şinize ne oldu? diye sordum. Hıçkıra hıçkıra ağlarken : Bilmiyorum, sağ mıdırlar, öldürüldüler mi, benim için meçhul. - Kardeşinizin adı ne idi ? Marusya belki aklından geçmeyen bir soru kar­ şısında kaldığı için birden şaşırdı ve ağlaması dur­ du. c:Mun bu hali bir çok bakımlardan beni şüp­ helendirmi şti. Zira birden «kardeşimin adı şudur, veya budur» diyebilirdi. Neden sonra: - Galiba Mihailoviç olacaktı, dedi. Bu cevap beni tatmin etmemişti. Gerçek duru­ mu, pek yakında nasıl olsa açıklayacağından umut­ lu olduğum için ısrar etmedim. Hem onu zor bir durumda bırakmak da istemezdim. Bu sefer o, hiç aklımda olmayan, hatta hayalim­ den bile geçirmediğim bir mevzua girdi : - Buraya kapanmamız acaba dedikodu olur mu? - Mişon yoldaş ahbabım olur, müsterih olunuz. Bizi başka kimse de tanımadığına göre, endişeye lü­ zum yok. Matmazel Marusya pencereden, kirli camların arkasından lapa lapa yağan karlara baktı. Müthiş bir tipi başlamıştı. Şu anda kimbilir neler hatırla­ mıştı. Kadın kalbi hassastır ; böyle olağanüstü tabi­ at olayları karşısında tahrik olup elinde olmadan içlenir. O, dışarıyı sey.rederken, ben de bakışlarımla onu kucaklıyor dum. Birden başını bana çevirdi ve kendi­ sine dikkatli bir şekilde baktığımı gö rünce güze l yüzü pembeleşti. Güya bu halini belli etmemek ve


48

KIRIM KURBANLARI

benden sa klayabil me k için bazı aşı rı je stle r yaptı, sonra da : - Ailenizden k imleriniz var? diye so rdu. - Şu anda Ru sya'da hiç kimsem yok, diye cevap verdim. Bu cevabım tabii ki yalandı. Bunu kasten söyle miştim. O tekrar: - Demek kimseniz yok? dedi. - Evet , yok. Türkiye'deler. Marusya şaşırarak sordu: - Siz Tü rkiyeli misiniz? - Değiliz amma, Türkiye, bütün dünya Türkle rinin Anayurdu değil mi? Onlar komünizmi ve bugünkü idareyi beğenmediler, Türkiye'ye geçtiler. . Bu sözle rim d e yalandı ve MaTusya'nın düşün­ cele rini anlayabilmek gaye siyle uydurduğum ger­ çe k dışı şeyle rdi. Düşünmeden söylediğim bu yalan­ la r biraz sonra beni zor bi r duruma sokacaktı. Zira Marusya sormuştu: - Peki ya siz? Bu rejimi ve komünizmi beğe­ niyor musunuz? Bu idareden memnun musunuz? - Ben şimdili k hayatımdan ve rejimden şik a­ yetçi değilim. Bu cevab ı beğenmeyen Marusya esefle yüzünü buruşturdu. Şu andaki halini gören, yapmacık ol­ madığını hemen an lardı. Ben de pekgüzel anlıyo­ rum ki, genç kız rejimden, komünizmden ve haya­ tından memnun değildi. Ailenizle mektuplaşıyor musunuz? Hayır. Zi ra onlar beni evlatlıktan reddetti ler. Ma rusya acı ve elemli ·konuştu: - Yazık, pek yazık. İkimiz de garibiz ve siz kendi a rzunuzla onlardan ayrılmışsınız, ben i se mec-


KIRIM KURBANLARI

49

buren, el imde olmayarak ailemden mahrum bırakıl­ mış durumdayım. Yüzüm kızardı: - İki garib in hayatlarını birleştirmesi pek ori­ jinal olacak, dedim. Yi ne yüzü pespembe olan Marusya , hafifçe gü­ lümsedi. Bu ndan ce sare t alıp devam ettim : - Sizi ilk gördüğüm günden beri sevdim Ma­ rusya-. Düşü ncel erime siz hakimsi niz . Öyle sanıyo ­ rum ki, biz ideal bir aile olabiliriz. Marusya yavaşça, fıs ıldar gibi: - Siz neler söylüyorsu nuz Mösyö? dedi. Irkları_ mız ayrı, idealimiz ayr ı, birgün beni bırakıp Tür·· kiye'ye gider siniz . Bu nu n içindir ki size hayrım ol ­ maz. Hem ben şimdiye kadar evlenmeyi hiç düşün­ medim. B u m esleği aile hayatına tercih ediyorum. Belki de p ek yakında yeni bir ödevle memleke t d ı ­ şına da gönderilebil irim .. Gezmek, memleke tler gör­ m ek istiyorum. Bu sıralarda Hitlerin mü thiş bir harp haz ırl ığı i le meşgul olduğu haberleri geliyor. S talin ve arkadaşları nın bü tün korkusu Alma nya'­ dır. Avrupa'da Almanya, Asya'da Türkiye onları r.. gece uykularını kaçırıyor . Şimdilik Türk Ordusu endişeyi mucip olmıyabilir. Ancak, gelecek te Al­ ma n Ordusu kadar mühim bir mevkie ulaşabilir. Bu sözleri bir Rus kızının ağzından dinleme k pek çok e nteresandı doğrusu. Daima Rusları kötü­ leyen, Türkleri ve Türkiye'yi her vesile ile öve n Marusya'nın maksad ının ne olduğunu da tam mana­ siyle anlayamamıştım henüz. Amma yakın bir za­ manda onun gerçek hüviye tini öğrenecek tim. Nite­ kim benden çekinmeden, en küçük bir endişe eser i göstermede n konuşmasına devam e tti: F. : 4


50

KIRIM KURBANLARI

- Bir Rus kızı, olarak, bu milleti idare eden hükumetin siyasi bir memuru olarak çekinmeden söyleyebilirim. ki, hiç bir memlekette bizim Rusya'­ da olduğu kadar haksızlık, adaletsizlik, hürriyetsiz­ lik yoktur. ·

Ona bir çıkış yaparak dedim ki: - Sizi Rus milleti ve rejim aleyhinde konuş­ maktan menederim Marusya. Şüphesiz bu, yapmacık bir çıkıştı. Mavi gözlerini bana dikip acı acı güldü. Ba ­ kışlarında, gülümseyişinde derin bir istihza ve is­ tihfafın bariz nişanesi görünüyordu. Sert bir tonla : - Siz Türk müsünüz? diye sordu. Elbette Türk'üm. - Müslümansın ız da.. - Şüphesiz Müslümanım .

- Şu halde Türk ve Müslüman olan siz, Allah'a, Peygambere, Kur'an'a iman etmiyen insanların kur­ duğu bir rejime körükörüne bağlı bulunmanızla di­ ninize, ve ırkınıza ihanet ettiğinizin farkında olmı­ yacak kadar akıldan noksan bir kimse misiniz? Otuzbeş, kırk milyon Türk ve Müslümanın nasıl bir hayat şartı altında yaşadıklarını da bilmiyor musu­ nuz? Şimdiye kadar hiç bir Türk, Türk Millef'i aleyhinde çalışmamış, ona ihanet etmemiştir! Irkına ihanet ve o ırkın maddi ve manevi haklarını haya­ sızca gasbeden şu bir avuç gaddar ve kötü ruhlu insanlara sadakat gösteren bir erkekle de hayatımı birleştiremem! M;ırusya 'nın bu sözlerine karşı söyleyebilecek sözüm, savunabilecek bir fikrim yoktu. Mecbure :ı. sustum. Ama o çok heyecanlı idi, sinirliydi , yüzü al al olmuştu. - Rica ederim buraya böyle münakaşalar yap-


KIRIM KURBANLARI

51

mak için gelmedik, diye ilave etti. Ne derseniz de­ yi niz, sizin nasıl bir duygu ile hareket ettiğinizi, ailenizden uzak buralarda hangi gaye ile çalışt ığı­ n ızı bilmiyor sanmayın. Sizin sadık bi r Rus ajanı olmadığınız ı da biliyorum. •Yapmacık bir davranışla : - Yeter Marusya! diye bağırdım. Şimdi birde böyle suçlamalarda bulunmayın, buna asla müsaade ed emem. Tabancamı ç ıkarıp ona doğru çevirerek ihtar ettim : - Bu konuda bir kelime daha konuşu rsanız ateş ederim! Bu çık ışımın, davran ışımın ciddi olmadığını, sa­ dece bir blöften ibaret bulunduğunu anlamış gibi hiç endişe duymayan Marusya, birden ayağa kalktı. Ama bana içerlemiş olduğunu da anlıyordum. İçeri­ de sini rli sini rli dolaşmaya ve bazen de pençereden d ışarıya bakmaya devam ederken ben onun her ha­ lini ve hareketini takip ediyordum. Bir ara bana dönen genç kız: - Şu tabancanızı lütfen yerine koyunuz ! dedi. Beni tabancanızın ku rşunu değil, ancak sizin aşkı­ n ız öldürebilir! Bu memlekette milyonlarca günah­ sız açlık, sefalet ve hürriyetsizlik içinde inler, milli ku rtuluşları için savaşırken; bu acıklı durumu kö­ tüleyen beni siz ku rşununuzla temizlemeye çal ış ı­ yorsun uz. Babam Moskof askerinin kurşunu ile öl­ dü onun mert kızı ben de, sevdiğim bir e rkeğin k ur­ şunile ölürsem ne çıkar! Rejime, komünizme muha­ lif olan kimsele rle kamplar doldu , yeni yeni kamp­ lar açılıyor. Orada yaşayan insanla rın yürekler ac ıs ı halini bi r .gö rsen bu insanlardan nefret ederdin. Halk esaret zinciri altında inim inim inliyor. Bin-


52

KIRIM KURBANLARI

lerce ve yüzbinlerce günahsız evinden, yuvasından­ alınıp gö türülüyor, bir daha geri dönmüyor. Neler olmuyo r; genç kızların, kad ınlar ın, ırzlarına teca­ vüz olunuyor , zulüm ve işkence altında öldürülü­ yorlar. Irz, namus, şeref, haysiyet bolşevi k uşak­ larının zevkine terk ediliyor. Marusya hem bunlar ı söylüyor, ayni zamanda da h ıç k ıra h ıçk ıra ağ lıyordu. Göz yaşlarını kurula­ d ık tan ve bir süre sustuktan sonra konuşmasına de­ vam etti: - Biliyorum benden şüphe ediyorsunuz. Şunu iyice biliniz ki, ben, ve ailem k ız ıl idarenin felake­ tine uğramış bir soyun fertlerindeniz. Babacığım ı gözlerimizin önünde öldüren, annemin namusunu kirleten ! sonra da bütün mal ım ıza, mülkümüze, ser­ ve timize el koyan , bizi yerimizden , yurdumuzdan ederek süren ; aç ve sefil bırakan bir rejimin sadık memurları olup onun lehinde çal ışmak için insanın deli olmas ı laz ım... Şerefli, namus lu insanlar bunu yapamaz. Yaparsa ırk ına ihane t etmiş olur. Ben ise hain olamam. Sen de hain olamazsın, zira aklı ba­ şında, şerefli bir insansın ; ben sizi böyle sanıyo­ rum, yan ılmad ığıma da eminim ...

Konuşacaklarım bitmedi. Yıllardır içimde biri­ ken kini, acıyı sevdiğim bir adama dökmek, ferah­ lamak istiyorum. Ondan sonra da yapacağımız işi kararlaştırırız. Mademki beni sevdiğini itiraf ettin, hayatımızı birleştirmemizi istiyorsun benim kim ve ne old.uğumu bilmen gerek. Türkistan'ı ; Özbek, Türkmen, Tacik, Kırgız, Ka­ zak gibi cumhuriyetlere ayırarak parçalayıp zarars ız hale getirmek için her türlü hileye baş vurdular. Çü_nkü kuvvetli ve birleşmiş Türkistan Devletin­ den çekiniyorlardı. 1 927 yılında «Bolşevik İnkılabı»


KIRIM KURBANLARI

53

yıl dönümünde yapılan Özbek Ülkes i Komünist Par ­ tisinin üçüncü kongresinde, hükumet müesseselerin­ de ne kadar Özbek olduğu hakk ında şu mallımat veril�şti :

«Hükumet müesseselerinde: -iş yerleri- Öz­ bekler bir yılda 'lc 22'ye kadar indi. Harazem'de bir vakit %85 yerlilerdi bu yıl ise %37'ye d.üştü.» işte bu rakamlar bize Özbekistan Türklerinin kısa bir zaman içinde yarı yarıya imha edildiklerini gösteriyor. On senedenberi belki onlar da kamilen mahvolmuşlardır. Şimali Türkistan'ın hali ise yü­ rekler acısıdır. Bu memlekete vali tayin edilen Ga­ laşçokin adındaki bir Rus'un Komünist Partisinin al_ tıncı kongresinde okuduğu rapora göre 1 927 senesi içinde merkezi hükumet müesseselerine Moskova'­ dan (137) , diğer vilayetlerden (140) , mekteplerden (36), Kazakistan dışındaki vilayetlerden (333) Rus memur getirilmiştir. Bu memurların ödevi Türkleri imha etmek, Kazakistan'ı Ruslaştırmaktı. Mahalli komünistlerin protestoları da fayda vermemişti. Çünkü onlar (Stalin ve hempaları) akıllarına ne ko­ yarlarsa mutlaka onu sonuna kadar icra eden za­ limlerdi. Yapılan haklı §"ikayetlere Molotof gibi ikinci ve üçüncü derecede idareciler şöyle cevap veriyorlardı: - «Galaşçokin bir parti katibi umumisi d eğil, Sahra Vilayetlerinin Genel Valisidir. Her iş onun elinde ve emrine bağlıdır; o, bölgenin -hıişa- A l­ lahıdır!» İnşaası kararlaştırılan Türkistan - Sibirya de ­ miryolu hattı da Kremlin idarecileri için bir is ­ tismar oldu. Bu hattın inşası ikmal edilince :ye ka­ dar en mühim noktalar ında yeni Rus kasabaları ve köyleri vücuda ge tirmek için merkezi Rus dahili


54

KIRIM KURBANLARI

muhaceret ve İskan Müdürlüğü faaliyete geçti. Muh­ telif noktalarda (200.000) hektar arazi Rus muha­ cirleri için Türklerin elinden zorla ve bedels iz alın­ dı. «Cayma » mevkiinde de bir Rus şehri inşasına başlandı. Buralarda arazi Türklerin kendilerine yet­ mezken şimdi bir de Rus halkı yerleştiriliyordu. Gaye, Türkleri rahatsız etmek, bezdirmek, aç ve sefil b ırakmak, yok etmekti. Türklerle meskun her bölgeye yapılması kararlaştırılan inşaat ve tesisler onları n menfaatına olmayıp, bilakis zararına ve o yerlere Rusları yerleştirmek için p lanlı çalışma­ lardı. İşte biz de ayni bölgede, ayni haksızlığa ve Bol­ �e vik_ idarecilerinin gadri ne uğramış günahsızlardan b ir iydik. Ve aslımız Türk, dinimiz de lslamdı. Kulaklarıma inanamıyordum. Adeta çılgın gib i yerimden fırlayıp sevgili Marusya'yı kollarımın ara­ sına aldım, göğsüme bastırdım, heyecandan boğula­ cak gibiydim. Alt ın rengi saçlarını, hafifçe pembele­ şen yanaklarını öptüm , öptüm ve sonra : -- Demek siz de Türk sünüz! diyebildim. Türk ve Müslüman! Allahım sana binlerce defa şükürler olsun ! Bunu çoktan anlamalıydınız, Ahmet. Bir Rus · -

kızı Tiirkü övmez, bir Türk kızı kendi idarecileri aleyhinde bulunmaz. Bunu bilmeliydiniz. Şunu da söyleyeyim ki, sizin komünizme ve rejime sadık ve samimi olup olmadığınızı, vazifenizi tam manasiy­ le yapıp yapmamak hususundaki fikrinizi öğrenmek için beni ve Anuta'yı memur ettiler. Size tatlı dil, güler yüz gösterdiklerine bakmayınız onların. Siz­ den e l'an şüphe ediyorlar. - Sizin bi r Türk k ız ı olduğunuzu biliyorlar mı ? - Biliyorlar ancak, benim kendi soyumu b ilme ·


KIRIM KURBANLARI

55

diğimi zannediy orla r. O acıklı olaylar sırasında altı yedi yaşı �a idim. Büyüdükçe herşeyi daha iyi kav­ rayabildim. Ruslara karşı içimdeki kin gün geçtikçe arttı ve birgün mutlaka intikam alabilmek ben de ihtiras halini a ldı . Allah karşıma sizleri çıkar dı. Umarım ki, iler ide arzularımın bir kısmı gerçekle­ şecekt ir. Zira biliyorum ki Ahmetler, Abbaslar, Ay­ nirikler burada babalarının hayrına beklemiyorlar. Birşeyler söylemek istedim, Marusya susturdu ve devam etti : - İşperin tilki gibi kur naz, içinden pazarlıklı bir Rustur. Size itimat gösterdiğine bakmayın, size bir ödev verir, peşinizden de sizi takip ettirir. Ci ­ billiyetinin ve vazifesinin icabı dır bu. Türkleri n kendilerine sadakat göstermiyeceklerini de bilirler. Fabrikada ustabaşı Polonyalı Aynirik'in bazı Türk­ lerle temas ettiklerini biliyorlar. Bunların, kendi­ lerine muhal if bazı Rus subay ve sivil aydınlarla da münasebet kurmalarından e ndişe ediyorlar. Emin

olunuz ki şu koca şehirde gerçek komünist 100 ki­ şiyi bulmaz. Bütün halk idareye muhalif, fakat ellerinden birşey gelmiyor. Bu kadar i fşaatında n sonra Marusya'dan nası ı şüphe edebilirdim? Hatta kendisi bizimle çalışmaya hazır olduğu nu da ima etmişti. Başarılarımıza bü­ yük yardımları doknucağından emindim. - Bir Türk kızı olmanız, gelecekte hayatımızı birleştireceğimiz müstakbel hayat arkadaşım olma­ nız dolayısiyle sizden bir ricada bulu nacağım sev­ gilim, dedim. Sizin kıymetli yardımlarınıza muh­ tacız. Büyük ihtiyacımız ola n bir istekte buluna ­ bilir miyim? - Be nce mümkün olan yar dımı esirgemiyece­ ğimde n emin olabilirsiniz. Sa dece emrediniz. Sizi n


56

KIRIM KURBANLARI

ve Türklerin uğrunda ölüme g itmeye hazırım, şere f duyarım. - S izden r icamız, bize, b ir, ik i ayarlı (saatlı ) bomba temin ı::d ebilir m isiniz? Sevinçle el çırptı ve: - Ondan kolay ne var, dedi; hemen yarın te­ min eder im . B irden kapı vuru ldu. Ka lktım kapıyı açtığım zaman hayre tler iç inde kaldım, Anuta karşımda s ı­ rı tır gib i gülüyordu. - Buyurunuz matmaze l Anuta, ded im. İçer i g ird i ve Marusya'ya : -- Onları Albay Maskovoç'in ev ine kadar tak ip ettim, dedi. Şu anda oradalar . Avukat M ihailoviç'te beraber. Be ş k işi oldu lar. - Güzel! Her ha lde orada b ir müddet kalırlar. - Ben de ayni kanaattayım. İsterseniz hemen gidelim. Ben, müdahale ettim : - Bakınız durmadan kar yağıyor, ortalık buz gibi soğuk , üşür hastalanırsını z. B iraz ısınınızda ondan sonra g idersiniz. Israr ım üzerine Matmazel de oturdu: - Gerçekten müthiş soğuk var, ded i. İnsan do­ nacak adeta.. G izli ve önem li bir şey konu şmalarına fırsat vermek düşünces iyle onlan haşhaşa bırakmak için dı şarı çıktım. Çeyrek saat kadar sonra geri döndü­ ğüm zaman Anuta'nın g itmek üzere hazırlanmış ol­ duğunu gördüm : - G id iyorsunuz galiba, dedim. -- G itmek mecburiyet indeyim, dedi. Haydi hoşça ka lınız ! Marusya g eç ka lma. Marusya tem inat verdi:


KIRIM KURBANLARI

57

Üzülme şekerim ge ç kalmam , bir saate ka­ dar gelmeye çalış ırım. Seni müdiriyette bulacağım, değil mi ? - Evet.. Tabii. Anuta gittikten sonra bir süre birbirimize ba­ kıştık. Artık Marusya'yı kendi eşim ve müstakbel hayat arkadaşım olarak görüyordum. Ondan ayrıl­ mak benim için cidden işkence ve azap olacaktı.

M UTLU BİR ANLAŞMA Marusya ile o anda evlenmeye karar verdik. Sabotaj işini haşan ile sona erdirdikten sonra ka­ çıp Türkiye'ye geçecektik. Sevgilimle sık sık bulu­ şuyorduk. Onun ge rçekten Rusya ve rejim düşman ı bir Türk kızı oluşu ve ayni za manda bizimle birlikte çalışmaya karar verişi cephemizi kuvvetlendirmiş bulunuyordu. Şimdi Marusya 'yı çılgınca seviyor­ dum. Bir gün görmesem deli gibi oluyordum. Onun da beni ayni derecede sevdiğinden emindim. Marusya , her buluşmamızda bana idarecileri n hakkımızda neler düşündüklerini bildiriyor, fakat ben bu haberleri kimden öğrendiğimi Alman Ay­ nirik ile arkadaşlarıma bildirmiyordum. Marusya'­ nın bana anlattığına göre ; tekmil memleket dahi ­ linde old uğu gibi, bulunduğ umuz şehirde de reji­ me , komünizme muhalif ve düşman yüzlerce su­ bay ve yüksek memur varmış . .. Bolşevizmi yıkmak, eski Çar rejimini ihya etmek gayesiyle çeşitli nam­ lar ve te şekküller gizli faaliyet gösteriyorlarm ış . Buna rağmen, bugün i çin başarı sağlamalarının mümkün olmayacağını da sözlerine ilave ediyordu. Aradan epeyi bir zaman geçti, k lşın ortaların-


58

KIRIM KURBANLARI

da idik . Marusya , hakkımda iyi ve lehime rapor verdiğini bildirdi. Ondan sonra da buluşmamız sey­ rek leşmeye başladı. Zi ra ona daha önemli ödev­ ler verilmişti. Eskisi gibi sık sık buluşam ıyorduk.

TOPAL HASANOF İŞLERİMiZl ALTÜST ETTİ Bir gün akşam fabrikad an çıktım, içimde belir­ siz bir sıkınt ı vardı. Nereye gideceğimi bilmiyor­ dum ; birden lojmana gidip Alman Aynirik i le gö­ rüşmek ak lıma geldi. Bunun üzerine ben de o ta­ rafa doğru giden işçilerin arasına kar ışmıştım ki, bir elin , kolumda n tutup çektiğini gördüm dönüp baktım . Bu, Maru sya idi, yüzündeki solgunluk , göz ­ lerindek i ıslaklık ve halindeki garip hal ve endişe beni, m üthiş korkutmuştu. - Ne haber Marusya? diye sordum. Kolumdan tutup beni geri döndürdü : - Gel, şehire doğru yürüye lim, dedi. Yürüdük . Biraz ilerleyince yavaşça : - Sana önemli bir kara haberim var, dedi. Sev­ gilim mahvolduk ! Ağ lıyorpu . Halbuki Mar �sya, öyle küçük endi­ şeler ve haber ler i çin ağlayacak kadar zayıf ruhlu, bir k ız deği ldi. Demek ki, kötü bir haber vard ı . Üzüntüden ölecek gibiydim. Yü rüyorduk . Tenha bir yere varınca durdu ve korku ile bana bak ıp : -- Çok fena sevgilim , çok fena dedi. Topal Ha­ sanof haini (K.) şehrindeki teşkilatın ız ı ve gaye­ lerini NK VD merkezine bildirmiş. Öyle sanıyorum ki önümüzdeki birkaç gün i çinde yine temizlik baş-


KIRIM KURBANLARI

59

!ayacak ! En fenası bu teşkilata sizin de dahil oldu­ ğunuz meselesi. Kara listede sizin adınızın da bu­ lunduğunu öğrendiğim zaman çıldı racak gibi oldum. Bu müthiş haber bana d ehşet ve rmişti , öldürü­ cü bir darbe oldu. Hi çbir başarı gösteremeden ya­ kayı ele vermek ve pi sipi_sine ölmek felaketti. Eğer Ma rusya koluma girmemiş olsaydı yere 2-üşecektim, bu kadar berbat v e perişandım. Şimdi ikimizde ko­ nuşmuyor, başımıza gelecek kötü günleri düşünü­ yo rduk. Bir a ra Marusya konuştu : - Ahmet sevgilim, metin ol, elbet bir çare dü­ şünürüz. Artık yarından tezi yok hemen buradan uzaklaşmalıyız. Öyle sanıyorum ki, biz ka çıp k ur­ tulacağız, bunu bana içimdeki b i r hi s müjdeliyor. Eğer Marusya m etin olma sa, insanüstü cesaret gö stermeseyd i ben o racığa yığılıverecektim. Bir de­ fa dizl erimd e en ufak bir kuvvet kalmamıştı , ade­ ta bacakları fel�li bir hasta gibi olmuştum. O, d urmadan : Sabırlı ol, metin ol, elbette bu badireden kurtulmanın da bir çaresini düşünü r buluruz, di­ yordu. O alçak, o millet haini, Rus rubleleriyle bir ı rkı mahvedecek ! - Etti bile Marusya ! Yine yüzlerce soydaşımız toplanac ak, kimi öldürülecek, kimi Sibirya kampla­ r ına sürülüp orada insanlık dışı bir hayat sürmeye mahkum olunacak, öldürülüp yok edilecekler. İşte bir tarafta bir vatan ve millet haini, ala­ cağı rublelere tamah edip asil, kahraman ve şerefli bi r ırkın , kendi öz ırkının en mühim ve hayati öne­ mi haiz sırlarını, teşkilatını ifşa ve ihbar ederek yüzle rce genç aydının hapishanel erde, kamplarda �üründürülme sine, öldürülüp mahvolmasına sebep olurk en ; diğer tarafta komünizm terbiyesi ve Rus -·


60

KIRIM KURBANLARI

kültürü ile yetiştirilmiş olduğu halde hala asil Türk ka nını muha faza ederek bu iha neti zararsız hale getirebilmek içi n hayatı pahasına çalışan bir TüTk kızı!.. Marusya'ya : -- Bana izi n veri nizde gidip arkadaşları haber­ dar edeyim , bir tedbir düşünelim , dedim. Abbaslara m ı ? - Evet. - Beraber gidelim. - Hayır, olmaz, be ı;ı yalnız gitmeliyim. Bizimle bir likte senin de mahvolmanı istemem. Be nden da­ ha iyi bilirsin ki bu memlekette her partili bir ca­ sustur , yaba ncıları adım adım takip etmektedirler . - Sana ve arkadaşlar ına bir felaket geldikten sonra be nim yaşayabileceğimi mi sa nıyorsunuz. - Amma yaşaman lazım. Gelecek ve milleti­ miz senin yaşamanı emrediyor. - Be n yaşasamda tek başıma ne yapabilirim?. - Karşına daha çok Ahmetler , Mehmetler çıkaT, dava nı ve mücadeleni onlarla yürütürsün. Fakat ne söyledimse , ne kadar yalvardım , dil döktümse ik na edemedim. Israrı üzerine birlikte git­ tik. Konuşa konuşa yürüdük. Akşam olmuş, sır do­ lu gece her tarafı karanlığa gömmüştü. Yarınının ne olacağ ını kimse ni n tahmi n edemediği bu mem­ lekette bu kara nlık gece de, insa nların yarı nı ve ruhlar ı gibi k ara nlıktı. Abbas'ın evinin önüne gelince: - Artık se n dö nmelisin, sevgilim, dedim. Marusya oldukça memnu n: - Şimdi gö nlüm ferah, müsterih olarak döne­ bilirim , dedi. Çü nkü senin arkadaşları nı n yanına kadar sağ sal i m geldiğini görüyorum.


KIRIM KURBANLARI

61

Karanlıkta, ıssız, soğuk gecede kollar ım ı onun incecik beline sard ım. Belki bu son kucaklayışım olabilirdi , belki de hayatım kadar sevdiğim bu eş­ siz k ız ı bir daha göremezdim. Yar ının ne olacağı belli değildi çünkü; belki de bu gece toplanabilir , hücrelere doldurulurduk. Maru sya'dan ayrılmak benim için �ok zor ol­ du. Etin kemikten ayrılması kadar acı vermişti iki­ mize de. O göz yaşları içinde benden ayrıldı ve ben yaşayan ölüden fark sız Abbasın evinin kapısına doğru yürüdüm. Maru sya karanlıklarda kaybolur­ ken ben mecalsiz parmaklarımla Abbas'ın evinin kap ısın ı vuruyordum. Bir ara içeriden ayak sesleri duydum. Sonra kapı aç ıldı ve kapının iç kısm ında Abbas ve eşi Ayşe ile karşılaştım. İki si birden: - Aaa ... Ahmet geldi, dediler. - Evet, ben geldim, diye fısıldadım. Abba s : - Hayır ola, kötü bir haber mi var yok sa? diye sordu. - İyi tahmin ettin, Abbas, dedim. Arkadaşla r nerede? Abbas, kork u ve telaş içinde: - Evlerinde olacak, dedi. Yalvanrım içeri gir de anlat. Nedir bu halin? Bu telaşın niçin? İçeri girdim, sürüklenircesine yürüyerek ken­ dimi bir sandalyeye zor attım. Korku ve endişe do­ lu gözlerle bir Abbas'a bir Ayşe'ye bak ıyordum. Bu halimden ve bakışlar ımdan onların da ne kadar korktuklarını görüyordum. - Ahmet kardeşim neler oluyor lütfen söyler misin? Görüyorum ki durumun berbat. Mutlaka kötü birşeyler var ortada, çabuk bize de söylede felake� timizi öğrenelim.


62

KIRIM KURBANLARI - Neler yok Abbas. Ne kada r korksanız y erin­

dedir. Kendime m etanet vererek Marusya'nın bana anlattıklarını ben de onlara nakle ttim. Ve sonra da: - Hemen şimdi arkadaşlardan birisini çağıralım da Galip beye gönderelim diye ilave e ttim. Hain topalın hesabını görsün ve onlar da icap eden ted­ bir ve tertibatı alsınlar; gafil avlanmasınlar. Ama arkadaşım, anlattıklarıma inanmak is te­ medi, haberi kimden öğrendiğimi sordu. Çünkü ben ona Marusya'dan bahse tmemiştim. � Ahmet, bu bilgiyi sana veren kimse itimad ::t şayan mıdır? Gerçek olduğuna inanmak için eliniz ­ d e n e gibi delilleriniz var?

Yani Abbas, bir Türkün kendi öz ırkına ihanet etmiş olabileceğine inanmak tstemiyordu. Arkada­ şımı mazur görüyord.um. Evet, bir Türk'ün ayni ırktan olan t'e komünizm esaretinden kurtulmasına çalışan binlerce aydının geleceği ile ve hayatiyle oynamasına imkan ve ihtimal verilemezdi. Ama ol­ muştu işte. - Abbas, yalvarırım bana inan, başka birşey de sorma. Haberi veren kimse içimizden biridir ve bu ismi şimdilik sizlere açıklayamam, ama önü­ müzdeki günlerde bunu elbette anlayacak, görecek­ siniz. Zira hiç birisi Marusya ile olan münasebetimi­ zi bilm iyordu ve ben onlara bu konuda asla bir ke­ lime bile söylememiştim. Marusya'dan bahse tmeyi ilerisi için, Maru sya'nın hayatı için mahzurlu gö­ rüyordum. Abbas inanır gibi göründü ve bir daha birşey, sormadı:


KIRIM KURBANLARI

63

- Sen mektubu hazırla, ben gidip Seyit AI: Ağayı çağırayım, dedi. Bir kaç dakika sonra, Rüstem, Osman ve Seyit Ali Ağa geldiler. O zamana kadar ben mektubu hazırlamış, zarflamıştım bile. -- Abbas, tren var mı? diye sordum. Kolundaki saate bakan arkadaş ım: - Yarım saat sonra var, diye cevap verdi. Vakit geçirm emek lazımdı, hemen Seyit Ali ağayı göndermeliydik. Şimdi Seyit Ali Ağa, Topa l Hasanof hainine küfrü basıyordu. Öyle kızıyordu ki, şu anda eline geçmiş olsaydı onu parça parça eder­ di. - Orada görürsem o haini boğarım, diyordu. Utanmaz, hayasız topal, yine bir çoklarımızın haya­ tına mal olacak, kanlarımızı akıtacak! - Sak ın ha! diye uyardım. Onun hakkından Galip bey gelir, sen elini kana boyama. - Ben yaşımı yaşamış, başını almış bir ihtiya­ rım oğlum. Asıl Galip bey ve arkadaşları ellerini onun pis kanile boyamamalıdırlar. Çıldıracağım ço­ cuklar; bir Türk nasıl oluyorda kan ve din kardeş­ lerini ihbar e derek onlara ölüm ve sefalet hazırlı­ yor? Onda Türk kanı yok! Abbas müda hale etti: -·

Vakit geçiriyorsunuz, Ahmed !

Seyit Ali Ağanın eline elli ruble sıkıştırdım . Almak istemedi, zorla kabul ettirdim. Dönüş mas­ rafını da G al ip beyin ödemesi için mektuba yaz­ dım. Mektubu da ve rdim. Ak sakalı, gözlerinden dolu gibi akan yaşlarla ıslanmıştı. O koca adam kahrından a ğlıyordu. Titrek elleriyle zarfı alıp be­ line sardığı bez kuşağının arasına adam akıll ı yer-


64

KIRIM KURBANLARI

leştirdi. Ondan so nra da ellerini tavana doğru kal­ d ır ıp:

- Rabbim biz Müslüman Türklerinin yardım­ cısı o l! diye dua etti. Allah ım bizleri Bo lşeviklerin kan lı orak , çekicinin �errinden koru , bu dinsizlerin e linde esir gibi yaşamamıza imkan ve f ırsat verme, b izlere bir kurtuluş, bir hürriyet yo lu göster ! Seyit Ali Ağa coşmuştu, daha çok konuşacak, çok dualar okuyacakt ı. Ama buna zaman yoktu, se­ �ini keserek onu hemen yolcu e ttik. Buz gibi so­ ğukta s ırdolu gecenin korkunç karanlıklarında o, kaybolup gitti. Arkasından ona hayır ve duada bu lunduk. Biz de Abbas i le eşini ve arkadaşlar ı ora ­ da bırakıp lojmana döndük. Alman Aynirik'i hal.i yatmamış bu ldum. Asab i asabi koridorda dolaşı­ yordu . Beni görünce sevinçle gülümsedi. Birlikte odama girdik. Alman' ın i lk sözü: - Vakit epeyi i ler lediği halde mutad d ış ı böy­ le geç kalışınıza pek üzüldüm ve uyku tutturama­ dım, dedi. Ben de : - İlginize çok teşekkür ederim, dostum, diye karşılık verdim. Abbas'ın yanında olduğumu söyle­ dim. Marusya'n ın bana verdiği malumatı ona açma­ d ım, şimdilik lüzumsuz görüyordum. Çünki söyle­ mek doğru olmazdı, paniğe kap ılabilirdi. - Dostum , şu fabrikanın berhava edilmesin i görmek mutlu lu ğuna ne zaman nail olabileceğiz? dedim. A lman Aynirik , gülümsedi: - B ir tanecik saatli bombanın teminine bağlı . Bunu bul, size ertesi günü fabrikayı havaya uçura­ yım, yerle bir olsun.


KIRIM KURBANLARI

65

- Bu saatlı bomba kimlerde bulunabilir, siz bana onu söyleyiniz. - En çok subaylarda bulunur. Öyle sanıyorum ki her tarafta olduğu gibi, bu şehirde de rejime ve komünizme muhalif yüzlerce subay, avukat, dok­ tor gibi aydınlar mevcuttur. Bizler gibi onların da birşeyler yapmak istediklerini anlatan bilgim ve duygum var. Er tesi günü Alman Aynirik'e bir değil, hem de iki adet bomba ge tirdim. O kadar sevindi ki, şaşır­ dım kaldım ; bir çocuk kadar seviniyor, ve beni ku­ caklayıp yanaklarımı öpüyor, ayni zamanda da : - N ereden buldun bunları arslan Türk ! diye soruyordu. Nerden bul duğumu söylemedim, söyleyemez­ dim. Bana bombaları Marusya temin etmişti, hay­ ranlarından yüzbaşı Amunkin'den almıştı. Bu su­ bay da muhal if gruba dahil komünizm düşmanı bir subaymış ve ayni zamanda şehirde bazı tesisleri bir­ den sabotajla harap e tmek için çalışmalarda bulu­ nuyorlarmış. Bu haberi de verince Aynirik tekrar boynuma sarıldı ve harare tle kucakladı. Sonra da şu takdir­ kar sözleri s ıraladı : - Kahraman Türk, ırkına has asaletin ve cesa·

retinle aylardan beri yapmak istediğim tasavvur ve idealimizin gerçekleşmesini ve başarımızı sağladı­ ğın için sana, sana yardımı dokunanlara binlerce defa minnetarım! Sa.na şu hususu da açıklayayım

ki; ben buraya, bu gibi tahrip edici maddeleri imal eden fabrikaları sabotajla zararsız bir duruma ge­ tirmek üzere bizzat Hitler tarafından gönderildim. Öyle sanıyorum ki, önümüzdeki bir, iki sene içinF. : 5


66

KIRIM KURBANLARI

de Almanya, Rusya'ya taarruza geçecektir! Şimdi söyleyiniz bakalım fabr ikayı ne zaman berhava etmemi arzu ediyorsunuz? - Bundan önce bazı tedbirler almamız gereki­ yor, dostum. Şu Bulgarla Romen'in meselesini ne yapacağız? Şüpheyi üzerimizden başkalarına çeke­ bilmek için bazı hilelere baş vurmamız da gerekmez mi? - Gerekir. Yapacağız. Şimdi ilk yapılacak iş, Bulgarla Romen hakkında şefinize rapOT vermekten ibarettir. İkincisi de, bu iki sabotajcıyı uygun görü­ lecek mühim bir tr en yolu üzer!ne dinamitleri yer­ leştirmek üzere Abbas ile birlikte göndermektir. Bu iş bittikten sonra FabTikanın berhava edilmesi za­ manını kararlaştırırız. Fabrikaya yapılan sabotajla tren güzergahına yerleştirilen dinamitlerin patlatıl­ masına başlanılma saati aynı zamanda olmalıdır . Böylece bütün şüpheler bu iki kişi üzerinde topla­ nacaktır. Bul.garla Romen derhal öldürülmelidir. Alman Aynirik ile bu hususta mutabakata var­ dıktan sonra, Abbas, Bulgar Slavço, Romen Revan i. dinamitleri, şehire yirmi dakika kadar bir mesafe de bulunan küçük bir köprü altına yerleştirdiler. B om­ baları götilTecek ilk trenin dönüşünde ateşlenmek üzere harekete geçilmesine karar verildi. Bu karar üzerine Aynirik ile biz de trenin geleceği günü ve dönüş saatini hesaplayarak fabrikanın iki gün son­ ra gece saat 23 de berhava edilmesi için anlaştık.

VAY, KOCA FABRİKA MAHVOLDU! İki gün sonra faaliyete geçtik: T.ren tahmin et­ tiğimiz zaman da geldi. Aynirik'in pek yakında cere-


KIRIM KURBANLARI

67

yan edeceğini haber verdiği Rus - Alman harbin­ de, Türkiye ve Almanya üzerine yağdırılması muh­ temel onbinlerce muhtelif cins bomba, vagonlara yerleştirildi. Bulgar Slavço ile Romen Revani, ak­ şam saat 1 9 sıralarında, dinamitl eri ateşlemek üze­ re harekete geçtiler; gece saat tam yirmi üçte fitil­ ler ateşlenecekti. Çünkü trenin ayni saatte oradan geçeceği kat'i olarak öğrenilmişti. Saat 23'de ayni yere varıp Bulgarla Romen'i suçüstü yakalamak üzere, ben, Marusya, ÇaTapkin ve teğmen Nikola komutasında bir manga askerle Abbası n klavuzluğunda yola koyulduk. Şef İşperin ile Müdür Ademenko'da fabrikaya gelmişlerdi. Ayni zamanda trenin beş dakika tehiri sağlanmıştı. Buz gibi geceyi açık gökteki ay aydınlatıyordu. Her taraf kar yığınlarıyla doluydu. Şehrin kuzey doğusunda yiırmi dakikalı k bir mesafede bulunan iki sabotaj cının bulunduğu yere doğru sessizce ve dikkatle yol alıyorduk. Abbas'ı, sabotaj cılar tara­ fından tanınmaması için makyaj yapmış, ihtiyar bir dedektif kılığına sokmuştuk. Kararlaştırdığımız dakikada iki sabotaj cının bu­ lunduğu yere yaklaşabildik. Artık küçük kıyametin kopacağı zamanın yaklaşması, heyecanımıza son haddine vardırmıştı. Marusya'nın yanında titriyor­ dum. Benim soğuktan üşüdüğümü sanıyordu. Bir ara yavaşça sordu: - Üşüyor musun? - Hava çok soğuk. Aksilik acele ile içime yünlü giymeyi unuttum. Saat tam 23'e beş dakika kala köprüye 100 met­ re bir mesafeye varabildik. Bulgar ve Romen gö­ rünürlerde yoktu. Biraz daha ilerledik. Teğmen Ni­ kolanın, bir onbaşı komutasındaki yedi kişilik müf-


68

KIRIM KURBANLARI

rezesi derecikten faydalanarak köprünün diğer ta­ rafına geçtiler. Bir müddet daha ilerledik, köprüye yirmi beş, otuz metre kadar sokulduk ve hay.retle sabotaj cıların fitilleri ateşlemek üzere olduklarını gördük. Hemen harekete geçerek onları suçüstü ya­ kaladık. Kollarını bağlamıştık ki, korkunç ve müt­ hiş bir gümbürtü ile bulundu� uz yerde mıhlanıp kaldık. Ortalık adeta sarsılıyor, yıkılıyordu. Patla­ malar birbirini takip ediyordu. Sanki tüyler ürpe­ tici bir yer sarsıntısı oluyormuş gibi bulunduğu­ muz yerde sallanıyorduk. Korkudan bana sokulan Marusya: - Neler oluyor, Ahmet? diye soruyordu. Bu gürültüler, bu yer sallanmaları da nedir? Yavaşça kulağına fısıldadım: - Korkmayınız, birşey yok. Fabrika tarafına baktığımız zaman, alevlerin ve alevlerin ışığıyla görülen kesif duman sütunlarının göğe doğru yükseldiğini gördük. İnfilak aralıksız de­ vam ediyordu. Hepimiz bulunduğumuz yerde taş gibi kesilmiş, alevleri ve göğe yükselen duman sütunlarını seyre­ diyorduk. Teğmen Nikola'nın gür sesini işittim: - Muhakkak bunların şebekesinin işidir bu! Yazık koca fabrika mahvoldu! Şu pis köpekleri şu­ racıkta geberteyim, diyerek tabancasını kılıfından çıkardı. İşlerimiz yolunda gidiyordu, teğmen Nikola'yı teşvik ettim : - Gebert köpekleri ! Sanki sözleşmişiz gibi Çarapkin'in de şunları söylediğini duydum : - Vur alçakları! Pis ruhlarını ceheneme gön­ deriver!


KIRIM KURBANLARI

69

Teğmen Nikola makineli tabancasını önce Slav­ ço'ya tevcih edip onu cansız yere serdikten sonr:ı ardından da Revani'yi öldürdü. Sonra muzaffer bir komutan edasıyla: - İşleri tamam, haydi şehire dönelim, dedi. Ben derin bir nefes aldım. Fakat Marusya: - Yazık oldu! dedi . Fakat hiç de yazık değildi, onun kadın kalbi acı duymuştu ama ben ve Abbas çok sevinmiştik. Bir ara Abbas'ın omuzuma dokunduğunu ve bu hareketiyle izhar etmek istediğini anladım.

AHMET! BU MELEG!N ADINI DEGIŞT!RSENE Fabrikanın önüne gelmiştik. Etraf mahşeri bir kalabalıkla dolmuştu ; tabiri caizse iğne atılsa yere düşmezdi : Ana-baba günüydü. Binalar yanıyor, du­ man sütunları göğe yükseliyordu. Şehirden resmi ve özel arabalarla yüzlerce kişi fabrikaya akın ediyor­ du. Kalabalığı yararak içeri girdik. O ka:rışıklık anında yürümek pek zordu. Etrafımızda bazı kim­ selerin yüksek sesle şef İşperin ile Müdür Ademen­ ko'nun da öldüklerini söyleyip sevinçlerini açıkça ve korkmadan izhar ediyorlardı . Hastahane a:raba­ ları durmadan yaralı taşıyordu. Tam manasiyle an­ latılmasına imkan olmayan sahneler serisiydi bu du­ rum .. Yüz kadar işçi ancak kurtulabilmişti. 300 kadaı· da yaralı olduğu söyleniyordu ve bunlann da kur­ tulup kurtulamayacaklarının belli olmadığı şayiası dolaşıyordu. Diğer işçilerin tümü ölmüşlerdi. Koca


70

KIRIM KURBANLARI

fabrika binası, etrafındaki lojmanlar ve daireler tamamen harap bir hale gelmişti. Bu dehşet verici manzara cidden yürek acısıydı, lakin bizim gibi ide­ alistler ve Rus düşmanı milliyetçiler için bu eşsiz bir başarı idi. Şimdi Marusya ile ikimizdik. Abbas ile �ynirik ne oldular bilmiyordum. Yıkılan, harap olan bina­ ların içinde Marusya ile dolaşırken bu muazzam zaferimizi kucaklaşarak kutlamak üzere virane ha­ line gelmiş bir binanın içine girdik. Gerek bu bina­ nın, gerekse yakın binaların enkazları arasından iniltiler iştiyorduk. Demek daha buralara müdahale 'i!dilip yaralılar kurtarılamamışlar. Kolumda yürü­ yen Marusya bir ara : - Yüzlerce masum insan öldü! diye sızlandı. Bununla beraber memnunum Ahmet. Hele şu İşpe­ rin ile Müdür Ademenko'nun gebermelerine öyle sevindim ki . . . Yalnız günahsız işçilere acıyorum; İçlerinde Rus idarecilerine düşman olanlar o kadar çoktu ki. . . Onlar da bizim gibi bir avuç idareciden hiç de memnun değillerdi. Sevgili Marusya'yı teskin edebilmek için şun­ ları söyledim: - Hayatım, bu gibi mes'elelerde gayeye erişe­ bilmek için son derece hassas olmak, masumunu, suçlusunu ayırt edebilmek imkansız. Düşün Ma­ rusya, bu fabirkada imal olunan ölüm vasıtası bom­ balar onbinlerce günahsızı öldürecek, şehirleri, as­ keri üsleri, fabrikaları, köprüleri, resmi ve özel bi­ naları yıkacak harap edecekti. Bizimkilere birşey olmadıya sen ona bak. O, şaşkın şaşkın bana baktı : Bizimkiler de kim? - Bu işi yapanlar!


KIRIM KURBANLARI

71

- B u büyük başarıyı bizimkiler m i yaptı? Doğ­ ru mu söylüyorsun Ahmet? - Elbette doğru söylüyorum. Sizin verdiğiniz iki bombacığın eseridir bu meleğim. Marusya, hayretle söylendi : - Vay canına be! Ben neden haberdar olama­ dım? Dernek bana güveniniz yoktu, sakladınız. Ya­ zık, pek yazık, üzüldüm. - Öyle birşey düzünmüş değilim, hayatım, sa­ rlece size güzel bir sürpriz hazı:rlarnak istedim. Ön­ ceden haberin olsaydı büyük heyecanlar geçirecek­ tin, belki de rahatsız olacaktın, böyle düşündüğüm için haber vermedim. Zafer sarhoşluğu içinde olduğumuzdan kulak­ larımız birşey duymuyor, gözlerimiz kimseyi gör­ müyordu. Sevgili Marusya'mı kucaklayıp kolları­ ma aldım defalarca öptüm. O anda artık birbirimiz için yaşıyorduk, birbirimiz için vardık ve var ol­ malıydık. Binlerce insan ölmüş, milyarlık fabrika mahvolmuş umurumda değildi. Şimdi başta gelen emelimiz bu memleketten ayrılmak, Anavatan Tür­ kiye'ye geçmekti. Bunu nasıl başarabilecektik, bu­ nu düşünüyorduk. Böyle derin düşünceler anında iken, birden omuzurna bir elin dokunduğunu hissettim. Ürpere­ rek dönüp baktığım zaman dostum Aynirik'i yanı­ başımda buldum. Dudakları zafer halesiyle . çevrilı olduğu halde : - Korkmayınız, dokunan dost elidir, dedi. Halbuki ben kendisini çoktan tanımıştım. Eli­ mi uzatarak: - Sizi tebrik ederim, dostum ! dedim. Hararetle el sıkıştık. O da beni tebrik ettik­ ten sonra:


72

KIRIM KURBANLARI

- Çok başarılı oldu, dedi. Daha ömrümde böyle muazzam bir başarı elde edememiştim. Sayeleriniz­ de oldu bu . . . Marusya dudaklaTını kulağıma dayayıp sordu: - Kim o?! .. Halbuki Marusya onu tanıyordu, bulunduğumuz yer oldukça loş olduğundan seçememişti. - Dostum Alman Aynirik! diye cevap verdim. Aynirik devam ediyordu: - Sizin, Matmazel Marusya ile buraya geldi­ ginizi görmüştüm. İçimde zabtedemediğim bir me­ rak saikiyle ve ayni zamanda şu karışık anda her­ hangi bir tehlikeden koTUmak düşüncesiyle peşinizi adım adım takip ettim. Dakikalardır şuradan hem sizi seyrediyor, ayni zamanda hem de muhafızlığı­ nızı yapıyorum. Keyfinizi kaçırdığım için affınızı rica ederim. Bu derin alakasından dolayı dostum Aynirik'e teşekkür ettim ve: - Bu muazzam başarımızda Marusya'nın da sizin kadar hissesi vaTdır: Saatli bombaları temin eden odur ve bu melek bir Türk kızıdır. Aynirik şaşkınlıklar içinde kalmıştı. O şu ana kadar Marusya'yı bir Rus kızı olarak biliyordu ve bir Rus kızını elde edebildiğim için de bana gıpta ediyordu. - Türk kızı mı dediniz? .. Bu nasıl olur? Şim­ diye kadar bize niçin bunu söylel!lediniz, Ahmet?. Az mı korkular çektik, bunun vebali sizin boynu­ nuza azizim. - Sizi tanıştırayım, isterseniz. Marusya atıld ı : - Kendilerini aylardır tanıyorum. Bir Polan­ yalı değil, Alman olduğunu da biliyorum. Arkadaş-


KIRIM KURBANLARI

73

!arla olan münasebetlerinden de malumatım var. Ben olmasaydım çoktan yakayı ele vermişlerdi. Mösyö Aynirik'i benim takibe memur edilmekliğim hepimizin lehine oldu. Damarımda dolaşan asil Türk kanı bu fedakar, takdire şayan insanları ele vermekliğime mani oldu. - Ona şüphe mi var Marusya. Çok teşekkür ederim. Alman Aynirik beni ikaz etti: - Ahmet, bu meleğin adını nıçın değiştirmi­ yorsunuz? BİT Türk kızına, Rus kızı adıyla hitap etmeğe gönlün nasıl razı oluyor? O zaman birden aklım başıma geldi ; o zamana kadar bunu düşünemediğim için kendi kendime esef ettim. Gerçi Marusya'da bana böyle bir teklifte bu­ lunmamıştı. Aynirik'e teşekkür ederek sevgilime sordum : Eski adınız ne idi hayatım? O, kuş ötüşünü andffan sesiyle : - HÜSNA, diye cevap verdi. Bundan böyle şimdilik aramızda adınız «H Ü S N A» olarak söylensin ancak resmiyette bir süre içirı daha Marusya olarak kalsın, çünki buna mecburuz. Alman Aynirik, merakla surdu: - Ahmet, «Hüsna» Türkçede ne anlam ifade ediyor? İyi bir isim olacak, insanın dudaklarından musiki gibi akıyor. Hüsna'nın sözlükte neleri ifade ettiğini rusça olarak izah' ettim.

- Güzellik, iyi amel, düşmana feyz, zafer bul­ mak, şahadet nimeti, mutluluk, ziyade güzel olan demektir. Alman dostum pek çok memnun kaldı. Duygu­ lanmıştı :


74

KIRIM KURBANLARI

Hüsna'da bunların hepsi mevcut, sizi tebrik ederim. Gıpta ediyorum. Mutluluğunuz için daima dua edeceğim. Haydi Allaha emanet olunuz dostum. Ben şöyle fabrikanın enkazları arasında dolaşarak durumu bizzat gözlerimle göreyim . Ona göre rapor hazırlayacağım. İkimiz birden: - Güle güle, dedik. O, yanımızdan ayrılıp ha­ rabeler arasında kaybolduktan biraz sonra orayı terk ettik. Daha fazla kalmamıza da zaten lüzum yoktu.

ALLA H YARDIMCINIZ OLSUN HURRtYET MÜCAHlTLERl Abbas' ın evindeyiz . . . Odanın ortasında beyaz örtülü bir masa, üze­ rinde sürahi, su bardakları, tabaklar, çatallar var. Masanın etrafına konmuş sandalyelere oturmuş altı erkek neş'e içinde kahkaha atarak zaferlerini kut­ luyorlar. Herkes coşkun herkes mutlu, geleceğin felaketini unutmuş gibi sevinçli. . . Genç ve güzel bir kadın, hizmetçi kılığında bu mutlu insanlara çay ve pasta ikram ediyor. Eski Türk geleneğine uygun bir şekilde başına beyaz bir baş örtüsü bağlamış .. Bu kılık onu daha güzel ve cazip gösteriyor. İşte bunlar Abbas, eşi Ayşe, dostum Aynirik, Rüstem, Osman ve Seyit Ali ağadır. Sanki kıtlık­ tan çıkmış insanlara has iştah ile pastalarımızı atış­ tırıyor, çayımızı da yudumluyorduk. Melek kadar tertemiz bir kadın olan Ayşe, hepimize birden ses­ leniyor : - Çay, pasta nasıl olmuş beyler? Tadı iyi mi?.


KIRIM KURBANLARI

75

Susuyor ve cevap veren olmayınca devam edi­ yor : - Gönül isterdi ki, şu mutlu anımızda sizlere nefis ve mükellef yemeklerle ziyafet çekeyim. Bu günkü Rusya'<la bu arzumuzu gerçekleştirmemıze maalesef imkan yok. Ayşe'nin türkçe olan konuşmasını Alman Ay­ nirik'e tercüme ettim. Dostum şu karşılığı verdi : - Merak etmesinler, gönlümüz tok. Bana öyle geliyor ki hiçbir şey yemesek de günlerce durabilir­ dik.. Bu nefis pasta, şu şurup renkli leziz çay da kafi bize. Yalnız bir eksiğimiz var, arzu ederdim ki şu anda aramızda Hüsna'da bulunsun. «Hüsl).a» adı, odada bulunan herkesin şaşkın şaş­ kın ve birbirlerine soru soran gözlerle bakışmaları­ na sebep oldu. Hepsinden önce Ayşe atıldı : - Allah aşkınıza söyleyiniz, Hüsna'da kimdir. Ben cevap verdim: - Senin gibi bir melek, mutlu anımızın ortağı. - Kimin nesi? Türk mü? - Elbette Türk ve nişanlım. Ayşe sitemle: - Aşkolsun ağabey! Vallahi bunu sizden bek­ lemezdik. Yazık ne kadar üzüldüm. Burada nişanlı­ nız bir Türk kızı oluyor ve siz de bize sık sık geli­ yorsunuz da birgün onu bize söylemiyor, hatta ge­ tirmiyorsunuz. Bu hatanızı ölünceye kadar affet· miyeceğim. Ayşe'nin yerden göğe kadar hakkı vardı. Am­ ma ben de haklıydım. Hüsna nihayet bir Rus kızı olarak biliniyordu, üstelik devletin en önemli bir kolunda memurdu. Bunu Ayşe'ye izah etmeye ça­ l;şsam ikna edemezdim. Keza bu arada Abbas ve «rkadaşları da şaşkınlık içindelerdi. Çünkü Hüsna'-


76

KIRIM KURBANLARI

elan hiç bir zaman onlara da bahsetmemiştim. - Bana ne kadar gücenseniz haklısınız, ne ka­ dar sitem ederseniz bunda da haklısınız. Amma Hüsna'nın durumu sizlere açıklayacak gibi basit bir �ey değil ki. Eğer bugün o olmasaydı hepimiz çok­ tan işkence hücrelerinde idik, hatta Aynirik dostum da dahil. Bu derece önemli bir ödevi olan bir kişiyi size söyleyemezdim, bu hususta beni mazur görü­ nüz. Arkadaşların düşüncelerini başka konuya çek­ mek isteyen Alman Aynirik ayağa kalktı, yumruk­ larını tavana doğru uzatarak şu konuşmayı yaptı : - Arkadaşlar! Müstakbel bir harpte Türkiye ve Almanya üzerine havadan dolu gibi yağdırılacak olan onbinlerce ve çeşitli bombaları imal eden fab­ ırikayı bir anda nasıl tahrip ettiğimizi bir düşünü­ nüz ! Bu harikulade başarıyı sağlayan sizler ve ben Türk - Alman ulusları için büyük bir hizmette bu­ lunduğumuz inancı ndayım. Bu olayda baş rolü oy­ nayan da Hüsna'dır. Keza bugüne kadar onbinlerce günahsıza ölüm, sefalet ve azap hazırlayan Mösyö İşperin fabrikanın Müdürü Ademenko ile birlikte yüzlerce amelenin geberdiğini öğrenmek cidden övü­ nülecek bir olaydır. Sustu. Derin derin düşündü. Bizler onun daha neler söyleyeceğini bekliyorduk. Konuşması çok ho­ şumuza gitmişti, daha birşeyler söylesin istiyor ve söze karışmıyorduk .. Alman yine yumrukları n ı sıktı, bu defa daha canlı, daha heyecanlı şunları söyledi:

- Rusya'da zulüm, işkence, sefalet ve ölüm ya­ ratan, her türlü insani hakları ayaklar altında çiğ­ yen bir rejimin kurucusu Lenin, Stalin ve onların gönüllü U§akları hiç bir zaman umduklarına erişe­ miyeceklerdir. Diktatörya idarelerin ömürleri uzun


KIRIM KURBANLARI

77

sürmez, er geç yıkılmaya mahkumdur. Bunu bize uzak ve yakın tarih öğretmektedir. Belki bizler bu mutluluğa eremiyeceğiz, umarız ki evlatlarımız bu günü göreceklerdiT. İşte tam bu esnada kapı vuruldu. Ayşe koşarak açtı. Perişan bir halde Hüsna'nın içeri girip bize doğru koştuğunu dehşetle gördük. Kendini kolları­ mın arasına atarak adeta feryat eder gibi şunu söy­ leyebildi : - Çabuk hepiniz kaçın! Sizleri yakalayacaklar, kaçınız! .. Bunları söyledikten sonra etrafı tecessüse baş­ ladı. Ayşe, büyümüş gözlerle, heyecan içerisinde ona bakıyordu. Keza hepimiz endişeden boğulacak gi­ biydik; ne yapacağımızı bilmiyorduk. Hüsna'nın ise sevimli yüzü sapsarı kesilmişti, dudakları uçuktu, ağlamaktan güzel gözleri şişmiş, kızarmıştı. Birden fenalaştı, narin kolları, altın renkli saçlarının taç · ladığı eşsiz başı yana düşmüştü. Sırtını göğsüme yasladı . Gözlerinden boşanan yaşlar yüzünü yıkı­ yordu. Hepimizden daha cesur ve basiretli olan Ayşe: - Galiba bir fenalık geçiriyor, diyerek yanımız­ dan ayrıldı ve birkaç saniye sonra elinde bir kolon­ ya şişesi olduğu halde döndü. Kolonya şişesinin ka­ pağını açtı, dökmeğe başladı. Halbuki şişe bo�tu, içinde bir damla bile yoktu. Kocası Abbas: - Hanım bilmiyor musun ki şişe de kolonya yok, birkaç gün evvel doldurmak için gittiğimde bulamam ıştım. Ayşe, esefle şişeyi bir köşeye fırlattı. Bir süre hafif baygın duran Hüsna, zamanla açıldı, yine etrafta gözlerini gezdirdi. Güzel gözleri Aynirik'e ilişince:


78

KIRIM KURBANLARI

- Aaa .. Mösyö'de burada ! dedi. Sonra hepimize birden: - Sizleri yakalamaya geliyorlar ! Ne duruyorsunuz? Haydi hepiniz buradan uzaklaşın! Ben sordum: - Bizleri ikim yakalayacak, Hüsna? Hüsna adını duyan Ayşe'nin gözleri büyüdü, Se. yit Ali ağaya yavaşça şunu söyledi: - Biraz önce bahsettikleri Kahraman Hüsna bu imiş demek? - Evet ta kendisi. Hüsna, benim soruma şu cevabı verdi : - Kim olacak? Komünistler! Şimdi gelip sızı götürecekler, daha ne duruyoırsunuz? Moskova'd.an yıldırım telgrafile emir geldi, isimleriniz zaten bu­ rada çoktan tesbit olunmuştu. Bu emre göre bütün muhalifleri Türk, Rus hepsini toplayıp temizleyecek­ ler. Hain topalı sizinkiler temizlemişler. Bu satıl­ mış millet haini için binlerce aydım öldürecekletr! Sizleri «Ölüm Kuyusuna» atacaklar! Yarabbi! alıık alıık yüzüme bakıyorlar. Allahım şu insanlara sen akıl ve basiret ver! Deli gibi ayağa kalkarak kolumdan tuttu, be­ ni de ayağa kaldırmak için çekiyordu. Ayni zaman­ da da : - Ne duruyorsunuz, Ahmet? Ölüm kapınıza geldikten sonra mı harekete geçeceksiniz? Haydi kalk biz gidelim. Ayağa kalktım. Hüsna'nın verdiği haber hepi­ mizi şaşkına çevirmişti. Dehşet içinde ne yapaca­ ğımızı, ne yapmamız gerektiğini bilemiyorduk. Ka­ falarımız, vücudumuz uyuşmuş gibiydi. Alman Ay­ nirik kendine hakim olmaya çalışarak bizleri ikaz dti :


KIRIM KURBANLARI

79

- Abbas, Osman, Rüstem, Ahmed ile Hüsna'­ gizleyiniz. yı hemen emniyetli bir yere götürüp Çünki bu iki kahraman aranızda, sizlerle beraber olmamalıdırlar. Anlıyorsunuz ya, ikisi de devletin resmi memurudur. Sizler için bunlar kadar tehliıke yok, kurtulmanız ihtimali mevcut. Bu ikisini bura­ da bulurlarsa o zaman hepimiz için sürünmek, öl­ mek mukaddes olur. Artık ben gidiyorum . Geleceğin önemli işleri, benim daha yaşamamı gerektiriyor. Sizlerle daha fazla meşgul olamıyacağım için beni mazur görü­ nüz. Bunları söyleyen Aynirik, hemen bizden ayrıl­ dı. Ondan ilham alan Ayşe de şu uyarmada bulun­ du : - Sahi burada eli kolu bağlı aciz insanlar gibi ne duruyorsunuz? Gelip yakalamalarını mı bekli­ yorsunuz? Aklınızı başınıza alınız, kendinize bir kur­ tuluş yolu seçerek o yolda hareket ediniz. Haydi çabuk olun! Sonra Hüsna'ya seslendi : - Kardeşim Hüsna, kendine haklın ol ! Oh Hüs­ nam haydi gel seni buradan salim bir yere götüre­ yim. Gavurlar gelseler bile orada bulamazlar. Giz­ li yollarımız var bizim; senelerdir bu yolun açılma­ sı için geceleri hep çalıştık. Seni böyle perişan ve üzgün görmek bunları da etkiliyor. Mösyö Aynirik doğru söyledi Ahmet ağabeyle senin burada görün­ men hepimizin hayatına mal olur. Hüsna, itiraz ediyordu: - Hayır, sizler ne olursanız ben de olacağım: Ya hep birlikte kaçar Türkiyeye geçeriz veya hepi­ mize bu asil odacık mezar olur. - Türk.iye'ye geçmek kolay mı sevgilim? de-


80

KIRIM KURBANLARI

dim. P aramız yok pulumuz yok. Yollarda ne yer, ne içeriz? - Ben de hep imize yetecek kadar p ara var. - Öyle ise, şimdi sen hemen git, 2 saat k adar sonra Domgiris tiyanin'de buluşalım ve ondan sonra yapılacak işi orada kararlaştıralım. Arkadaşların da seninle birlikte gelecekler mi? Gelecekler. Ölmek var, ayrılmak yok . Fakat Abbas itiraz etti : - Hayır. Hüsna hanım, bizler sizinle gelemiye­ ceğiz. Çokluk olunca çabuk yakalanırız. Bizim yü­ zümüzden sizlerin de feci bir duruma düşmenize gönlüm razı olmuyor. - Siz bilirsiniz.. Ben de, hepimizi Türkiye'ye geçirecek kadar para var. Gerektiği yerlerde rüş­ vet verir kurtuluruz. Bu şehirden uzaklaştıktan sonra yakalanmak korkusu azalıyor . - Ne olursa olsun, bütün bunlara rağmen si­ zinle gelemiyeceğiz . Sizler kaçıp kurtulunuz ve on­ lardan (komünistler) bizim öcümüzü alınız. Ben söze karıştım: - Sevgilim sen şimdi hemen git, ben arkadaş­ ları iknaya çalışırım. Dediğim gibi 2 saat sonra 52 nci odada bulu.şalım. - Vakit geçiriyorsunuz, şimdi nerede ise gele­ cekler. Gelmezler, gelemezler. Haydi heme n ayrıl bakayım buradan. - P ek'i, Ahmet. Hüsna ile kucaklaştık, saçları ndan öptüm, kok­ ladım. Bu ayrılık b el.ki de bir hayat boyunca devam edecekti, onu, bir daha göremiyeceğim endişesi için­ de idim. Göz yaşlarımı içime akıtıyordum. Hüsna


KIRIM KURBANLARI

81

ise acıda n perişandı. Zavall ı sevgilim i ki saat son­ ra Domgiris tiya ni n'de buluşabileceğimiz umudiyle biraz ferahlamış gibi görü nüyordu . Bu umutla hepi­ mize birden : - Allaha ısmarladık, hepinizi 52 inci odada beklerim! diyerek o dadan çıktı. Dışarı zifiri karan­ lıktı, dondurucu soğuk vardı . Hüsna gibi _ ge nç ve güzel bir kızı, kalbimde tah t kuran sevgilimi bu karanlık gecede yalnız başına sokağa bırakmak mec­ buriyeti nde kalıyo rdum. Ama yaşamak, mücade­ lemize devam edebilmek için bu şarttı. H aklı idi k, ha klı bir dava için savaşıyorduk, Allah o nu elbe tte koruyacaktı . Şimdi arkadaşları i nadından vaz geçirmek içi n dil dökmeye başladım. Amma Abbas'ı bir türlü i k­ na edemiyordum. Son olarak o nlara şunları söyle­ dim: - Şunu iyi biliniz ki, sizl er gelmedikçe ben de bu odadan bir adım dışarı a tm am. Ö lürsek de, kalır ­ sak da hep beraber olacağız. Hapishane hayatı nı, kamp hayatı nı birli kte yaşayıp çile dolduracağız. ÖliiTsek mezarımız bir çukur olsu n. Sizi burada Moskof askerleriyle karş rkarşıya b ırakıp başımı n çaresine bakmayı Türklüğürne, erke kl eiğime yedire­ miyorum. Bu kat'i kararım üzerine hep beraber gitmeğe karar v ermiş, haz ırlığa başlamıştık ki, kap ı vuruldu. Gelenin bir dost olduğu nu sanan Ayşe (sanki bu memleke tte dos tumuz varmış gibi ), h emen kap ıya koştu. Amma zeki kadı n kapıyı birden a çmadı, «Kim o?» diye sordu. Yarabbi ne oluyordu? Böyle geç vaki t gelen kimdi? F.: 6


82

KIRIM KURBANLARI

Kapının açılmadığını gören meçhul ziyaretçinin kuvvetli yumruğu ile vurduğu kapı nın gümbürtü­ leri sır dolu gecenin karanlıklarında �kisler yapı­ yordu. Bu devamlı gümbürtülere Ayşe içeriden ce­ vap veriyordu: -- Kimsin, ne istiyorsun? Ayşe'nin ısrarlı sorularına Rusça cevap verildi­ ğini işittiğimiz zaman, nihayet felaketin, kapının eşiğine geldiğini anladık, işte o zaman aklımız ba­ şımıza geldi fakat neye yarardı ? Bununla beraber her birimiz birer kaplan çevikliğiyle sıçrayarak bi­ rer köşeyi, kapı arkalarını tuttuk. Ölmedikçe teslim olmıyacak, sonuna kadar savaşacaktık. Tabancaları­ mız yoktu ama, hepimizin birer adet kamaınız var­ dı. Bunlarla kendimizi pekala ağıı- satabilirdik. Dışarıdaki meçhul adam rusça tehdit savuru­ yordu: - Kapıyı açın, yoksa karışmam, hepinizi mah­ vederim ! - Kocam evde yok. . . Hem bu saatte işiniz ne evimizde? Beni ne hakla rahatsız ediyorsunuz? - Madam, kapıyı açın diyorum size. Açın da hakkımız var mı yok mu görürsün ! Biraz yavaşla­ yarak ilave ediyordu.: - Aklınız varsa hemen kapıyı açarsınız. Hem birşey yok ki, Abbas'tan soracaklarımız var o kadar. Mösyö Abbas'ı şef İşperin istiyor. Ahmet'de orada. - Yalan söylüyorsun, Şef İşperin fabrikada ge­ berdi, Ahmet falan bilmiyorum ben . . . Seyit Ali ağa, Ayşe'nin yanına kadar giderek: - Ne istiyor o alçak? diye gürledi. Fakat Ay­ şe'nin cevap vermesini beklemeden d ışardaki Rusa seslendi: - Kimsiniz, ne istiyorsunuz?


KIRIM KURBANLARI

83

- - Bir Rus askerıyim, Abbas'ı istiyorum. - Abbas yok evde. -- Siz kimsiniz? - Bir Türk eri. - Kapıyı aç, Türk eri cesur olur. - Sizin gibi kahpe çocuklarına cesaret sökmez. Cesaret harp meyda'1larında söker. Kapıyı açamam, haydi defolup gidin buradan. Bizim kapımız düş­ manlara açılmaz, dosta açılır. - Biz de dostuz. - Sizden dost olmaz, haydi defolup gidiniz. Bu sözün cevabı, şiddetli bir tekme oldu. Kapı sarsıldı fakat kırılmadı ancak ikinci, üçüncü sad­ meden sonra kilit bozularak yuvasından çıktı ve kapının kanadı Seyit Ali ağaya çarparak açıldı. Açı­ lan kapıdan Teğmen Nikola önde, bir onbaşı ve bir er onun arkasında içeri girdiler ve sağa sola baka­ rak bizim bulunduğumuz odaya doğru hızla yürü­ ler. Biz, kamalarımız ellerimizde kapının arkasında onları bekliyorduk. Teğmen Nikola bulunduğumuz odaya girerken gümüş saplı kamamın kabzesini bü­ tün kuvvetimle başına indirdim. Fikrim onu öldür­ memekti. Rus subayı sendeleyerek kapının eşiğine yığıldı. İçeri çektik, kapıyı kapatıp bir anda makine­ li tabancasını aldım. Giriş odasında Seyit Ahm�t ağa ile Rus onbaşısı ve eri arasında da mücadele oluyordu. Kapıyı açtım ve Teğmen Nikola'nın ta­ bancasını onbaşının üzerine taradım. Er koktu dı­ şarı kaçtı. O zamana kadar Ayşe kapıyı yine kapat­ tı, Seyit Ahmet Ağa da kapının arkasına dayandı. Onbaşının silahını, cephanesini de Abbas aldı. Şim­ di oldukça kuvvetli bir duruma gelmiştik. Bu sahne birkaç saniye içinde cereyan etmişti.


84

KIRIM KURBANLARI

Ellerimizde tabanca, silah, kama olduğu halde dışarıdan gelecek hücumu bekliyorduk. Zira gece vakt'i evimizi basıp bizi tevkife gelen bu insanlar üç kişiden ibaret olamazlardı. Bir kaç dakika kadar sonra dışarıda ayak ses­ leri, rusça konuşmalar işittik. Bunların hayli kala­ balık oldukları anlaşılıyordu. Birisi kızgın kızgın: - Açın kapıyı, diyordu. Teğmen Nikola, kapıyı açsanıza. Halbuki kapı iölitli değildi, şöyle kuvvetlice birisi dayansa açılacağı şüphes<izdi, zira arkasında Seyit Ali ağa vardı, bu yaşlı adamın desteğinden ne olurdu? Ama Rus askerleri korkmuştu, dışarı kaçan er onlara içeride olup bitenleri anlatmış ola­ caktı. Teğmen Nikola ile onbaşının da içeriden bir cevap vermediklerine göre . . . Dışarıdan birisi: - Kapıyı kıralım, diyordu. Bir kaçı birdert : - Kıralım, diye destekledi. Ben, Osman'a yavaşça seslendim: - Söyle kapıyı Seyit Ali ağa açsın, Abbas şu heriflerin üzerine ateş etsin. Bir kaçını gebertebili­ riz. Dediklerim oldu, içeriden dışarıdaki askerlere yaylım ateşi yapıldı ve onlar can korkusuyla bir­ birlerini ite kaka kaçtılar, bir kaçının da kapının önünde sürüklendiklerini gördük. Demek ki yarala­ nanlar vardı. Bir süre sonra dışarıdan eve karşı yay:­ lım ateşine geçildi. Makineli tüfekle ev taranıyor­ du. Biz içeri odaya çekilmek mecburiyetinde kal­ mıştık. Seyit Ali ağa, eline geçirdiği bir makineli tüfe-


KIRIM KURBANLARI

85

ği bir çocuk gibi sevip okşayarak bize şu fedakara­ ne sözleri söylüyordu: - Evlatlarım ben çok yaşamış, çok şeyler gör­ müş bir ihtiyarım ! Haydi bakalım sizler gizli yolu­ nuzdan kaçın, durmayı n çabuk olun! Ben onları şu silahımla saat]erce oyalarım. Moskof uşaklarından korkum yok, �imdiye kadar hiç korkmadım, bun­ dan böyle de korkmam, diyerek makineli tüfeğini ateşledi. Arkası�dan da şunları ilave etti : - Burada yaşlı halimle beni görünce bütün bu işleri benim yaptığıma inanacaklar, sizler yakalan­ sanız bile, Rus askerlerini öldürmekten suçlu duru­ muna d üşmeyeceksiniz. Haydi çocuklarım kaçın bu­ radan . . Bu kahraman ve fedakar ihtiyarın teklifi cid : den pek parlaktı . Gizli yolumuzdan kaçıp beliti kur­ tulabilirdik. Onun cesareti, fedakarlığı, bizim kur­ tulmamız için hayatını feda edişi damarlarımızda dolaşan asil Türk kanını, Türk erliğini coşturmuştu, bu ihtiyar kahramana çok şeyler borçlu · olacaktık. Seyit Ali Ağanın fikrini pek makul buluyorduk. Zira içeride olup bitenlerden Rus askerlerinin ha­ beri ve malfunatı yoktu. Bir kişinin, hele bir Türk'­ ün bu kadar kişiy� saatlerce karşı koyabileceği mantıkan kabul edilmese bile, elde delil oıniayınca bizler bu konuda suçlu duruma düşürülemezclik. Arkadaşlara : - Kaçalım, dedim. Fakat Abbas yine itiraz etti : - Siz kaçın, kurtulun fakat ben buradan kat'iy­ yen ayrılmam. Nasıl olsa dışarıda yakalanınm. Olay evimde cereyan ettiğinden durum benim için vahim olur. Ayşe'ye kötülük ederler, buna hiç dayanamam. Bu sırada teğmen Nikola'nın başını kaldırıp bi-


86

KIRIM KURBANLARI

ze baktığını gördük. Yanına yaklaştım, sağ ayağımla karnına dokunarak: -- Yoldaş Nikola, nasılsınız? diye sordum. Nefretle beni süzdü, fakat cevap vermedi. - Beni tanıyabildiniz mi? Başını sallayarak tanıdığını bildirdi. - Bir diyeceğiniz var mı? Yine cevap vermedi. Zaman geçirmeye gelmez­ di ve şimdi mağlup düşmanımızla alay etmenin sı­ rası değildi. Şu canavarın işini bitirmeli, öcümüz ü almalıydık. Bu kararla kamamı kılıfından çıkarıp Nikola'nın kalbine sapladım, çırpınarak geberdi. Artık onun da işini bitirmiştik. Gözlerimle Abbas' ı aradım bir köşecikte Ayşe'sini kolları arasına almış öpüyor, okşuyordu. Ben bu sahneyi acıyarak ve me­ rakla seyrediyordum. Arkadaşım böyle karışık, teh­ likeli ve ölüm ile kalım arasında bir savaşın de­ vam ettiği bir zamanda sevgili Ayşe'ciğiyle niçin ilgileniyordu. Bu sevgisinin, şefkatinin, okşamaları­ nın nedeni ne olabilirdi? Pek merak ediyordum. Bir çok Rus askeri durmadan içeriye ateş edi­ yordu. Duvarlar, kapı delik deşik olmuştu. Amma hiç birisi içeri girmeye cesaret edemiyordu. Hani bizimkilerin de boş durdukları yoktu, hepsi de ka­ pının arkasından dışarıya ara sıra ateş ediyorlardı . Düşman, her n e sebepten ise, içeriye birkaç el bom­ bası atıp bizim işimizi bitirmek istemiyordu. Her halde teğmen N�kola ile onbaşının esir olduklarını sanıyodardı . Bir ara Abbas'ın, belinden kamasını çıkarıp sev­ gili eşinin sırtına dayadığını dehşetle gördüm, ve ne yapmak istediğini işte o zaman anladım. Mani olmak için koşmadım, en isabetli karar onun düşünce­ siydi. Sevgili eşini düşman askerlerine bırakmaktan-


KIRIM KURBANLARI

87

sa, kendi eliyle öldürmeyi tercih etmişti. Bu, na­ muslu insanların yapabileceği bir işti. Ayşe için yapılacak başka bir kurtul� yolu kalmamıştı artık. Onlara arkamı çevirdim. Bu müthiş sahneyi görmek istemiyordwn. Buna dayanabilmek için in­ sanın taştan kalbi olmalıydı, ama dayanıyorduk işte. Abbas melek k4adar temiz, onbeş yılını bir yastıkda geçirdiği, canından çok sevdiği eşini kendi eliyle öldürüyordu. Bir ara Ayşe'nin : - Ah ! Abbas ne yaptın?. Nasıl bana kıydın? dediğini işittim. Yüreğim sızladı, içimde bir bulantı oldu ve ba­ yılacak gibiydim, o tarafa bakmadan gizli yolun üzerine serili olan kilimi kaldırmak için yürüdüm .. Bunları yapıp gizli yolun ağzından aşağıya sallan­ dım ve arkadaşlaTa : - Haydi gidiyoruz, arkadaşlar dedim. Seyit Ah­ met Ağaya söyleyin, biz ayrıldıktan sonra bu yolun kapısını kapatmayı ihmal etmesin. Abbas bana seslendi: - Ahmet bekle, sevgili karım öldükten sonra benim yaşamam bir kıymet ifade etmez. Artık yapı­ lacak iş şu: Biz Seyit Ahmet Ağa ile ölünceye ka­ dar burada döğüşerek bütün bu suçu üzerimize ala­ cağız ve sizler kaçıp kurtulacaksınız. İtiraz yok Ah­ met, ben böyle istiyorum. Sizin daha çok yaşamanız, bu insanlarla sonu.na kadar savaşmanız gerekiyor; Bana Rüstem ile Osman'ı da çağır. Kapıya kadar gelerek Osman ile Rüstem'i işa­ ret ettim. Geldiler. Abbas, onlara da karar ve düşün­ cesini açıkladı ve şiddetle ısrar ederek bize evini terk etmemizi söyledi. Dediğini yaptık.


88

KİRiM KURBANLARI

Emekleyerek bir süre gittiğimiz gizli yoldan tahta merdivenle bir odaya çıktık. Bu oda, Rüstem, Osman ve Seyit Ali Ağanın ikfunetgahıydı. Pence­ reden etrafı şöyle bir gözden geçirdik, mahalle ara­ larından sağa, sola koşanların ayak sesleri ve heye­ canlı bağrışmalarını duyuyorduk. Karşı mahalleler­ den tüfek sesleri korkunç gecenin karanlıiklarında aksediyordu. Bu durum cidden bir ihtilali andırı­ yordu. Demek ki, bizlerden başka muhalif teşekkül­ ler de vardı onlar da faaliyete geçmişlerdi . Artık şimdi bunları düşünmeni n zamanı değil­ di, bir an önce Domgiristiyanin'e ulaşmak, Hüsna'­ yı bulmak icap ediyordu. Amma kararlaştırdığımız 2 saat geçeli çok olmuştu, ve sevgilim oraya çoktan gelip dönmüş olabilirdi. Bununla beraber yine de oraya uğramamız gerekiyordu. Şu koca şehirde bil­ diğimiz en emin yer orasıydı. Sokak tenhalaşınca �endi�izi dışarı attık. Ka­ ranlıklara gömülerek bu uğursuz mahalleden uzak­ laşabildik. Gökyüzü kapalıydı, hava hiç de soğuk sayılmazdı. Ama, her an yakalanmak endişesiyle sanki buz gibi soğuk varmış gibi titriyorduk. Diğer mahallelerden silah sesleri işitiyordu . Bizim mahalledeki �ilah sesi ise susmuştu. Her hal­ de Abbas ile Seyit Ali Ağayı şehit etmiş olacak­ lardı. Domgristiyanin'e geldik. İçeri girdik. Mişon o­ rada imiş, beni görünce ilgilendi, ve şunlarrı söyle­ di: - Matmazel gelmişti, sizi sordu, ben de gelme­ diğinizi söyledim, ağlayarak gitti. - Ne kadar bir zaman oldu? - İki saat kadar.


KIRIM KURB_ANLARI

89

Demek ki biz, dört saattır Rus askerleriyle mü­ cadele ediyorduk. Mişon bize bir oda ayırdı. Bu oda, Hüsna ile ilk buluştuğumuz 52 numaralı oda idi. Hatıralarla dolu bu oda da kimi bekliyecektik, ne için burada zaman geçiriyorduk, bilmiyorum. Arkadaşlar hemen burayı terk etmemi:,ı;i söylerken yakayı ele verdik.

ENGiZ!SYON BAŞLAMIŞTI Sorguya çekilmeden birer birer hücrelere atıl­ dık. Hatta yatacak yeri bırak, oturacak yeıri bile bulunmayan hücrem, tabuttan başka birşey değildi. Devamlı olarak ayakta durmak mecburiyetinde idim . En yüksek bir yerinde camlı deliği bulunan bu «Ölüm Odası» nı hafif bir ışık aydınlatıyordu. İçerisi kirli, havasız, rutubetli ve pek sıkıcı idi; burada bir insanın üç-beş günden fazla yaşayabilmesine imkan yoktu. Kendi hayatımdan, geleceğimden başka bir d� Hüsna'yı düşünüyordum. İki gündür ne o, ne Anu­ ta, ne de Çarapkin uğramam ışlardı. Hüsna'ya ne olmuştu, Çarapkin niçin gelmiyordu? Bunlar da ka­ famı meşgul ediyordu. Açtım, susuzdum, uykusuzdum, soğuktan titri­ yordum, kımıldamaya takatım kalmamıştı. Bu hai bir iki gün daha böyle devam ederse bu «Ölüm Oda­ sı»nda pisipisine ölmem hiçten bile değildi. Şu an­ daki hayatım cehennem azabından beterdi. Abbas'ı, Seyit Ali Ağayı gıpta ediyordum. Keşke onlar gi'bi olabilseydim ; Rus :ıskerleriyle savaşa savaşa şehit olabilseydim.


90

KIRIM KURBANLARI

Şimdi gece ile gündüzü, zamanı da unutmuş­ twn. İşte böyle ümitsizlikı içinde kıvrandığım �ir an­ da kapı kilidinin deliğine bir anahtar sokulduğunu gördüm ve kapı açıldığında karşımda Çarapkin du­ ruyordu. Koridorun loş aydınlığı gözlerimi kamaş­ tırmıştı , ama Çarapkin'i iyice görebiliyordum . Onun dostça gülümseyişi içimi sevinçle doldurdu. Hele Çarapkin'in: -- Özür dilerim Ahmet, işlerin çokluğundan geç kaldım, deyişi yüreğimi ümit ışı ğıyla aydınlattı . --'- Emin ol oturup yemek yemeğe bile fırsat bulamıyoruz. Beş gündenberi dur durak yok, uyku­ suzluktan sarhoş gibiyim. Demek ki ben bu «ölüm hücresi» ne atılalı be� gün olmuştu ve beş gündenberi bir damla su iç­ memiş, bir lokma yemek boğazımdan geçmemiş, bir dakika uyuyamam ıştım. İşte bu hücrede geçen beş günüm benim hayatımın unutulmaz anları olacaktır, tabii ki sağ kalırsak. - Ben buraya Dtı lalı beş gün oldu ha! Bu an­ lar benim için unutulmaz hatıralar olacak! - Ahmet neler getireyim sana? Benim bekleye­ cek zamanım yok azizim. - Açım, ne getirirsen yerim. Çarapkin gitti. Biraz sonra gelecek, açlığımı gi­ dereceğim. Her halde bir iki gün sonra da buradan sevk edi leceğiz. Durum bunu gösteriyor. Rejime v2 komünizme karşı olanları n topl anılması bitmek üzere. Hüsna nerede? Yoksa onu da mı fare gibi bir deliğe tıktılar. Çapapkin gelince ilk işim onu sormak olacak. Ben böyle bir düşünce içinde iken Çarapkin


KIRIM KURBANLARI

91

elinde bir sürü paketle geldi. Kapıdan girer girmez ilk sözüm: - Marusya nerelerde, hiç görünmüyor? oldu. Çarapkin paketleri bana uzatırken: - Onun da işi başından aşkın. Yorgun, bitkin bir halde, beş günden beri o da bizim gibi hep ayak­ ta. Gelecek, belki biraz sonra uğrar. - Dostum Çarapkin, benim ne suçum var da buraya tıktılar? Bunu şefe söyleseniz olmaz mı? - - Herife laf söylenmiyor ki. Çok sert bir adam, İşperin'i şimdi arıyoruz emin ol. Başka bir isteği­ niz var mı? Şimdilik bir ricam yok. Yiyecek, içecek var. Benim için bundan iyisi can sağlığı. - Metin ol, sabret, her halde kurtulacaksı nız. Kanaatimiz bu. -- Kurtulmam lazım, çünki ben suçsuzum. Çarapkin kapıyı kapatıp kilitledikten sonra, paketin birisini açtım, çok acıkmıştım kara arpa ek­ meğiyle pastırmayı atıştırmaya başladım. Gözlerim a çılmış, aklım başıma gelmişti . Allah kimseyi aç­ lıkla terbiye etmesin! Karnımı doyurmuş, suyumu içmiştim ki, yine kapının açılmakta olduğunu gördüm. Heyecanla ge­ lenin kim olduğunu bekliyordum. Kapı açıldı ve dişlerini sırıtarak Anuta içeri girdi. Benim şu feci durumuma memnun olmuş bir hali vardı . Zira ağ · lanacak halime gülüyordu bu Rus kızı. . - Nasılsınız? soran Anuta'ya. - Çok iyiyim, diye cevap verdim. - Rahat mısınız? -· Oldukça. - Üzülmeyiniz hak yerini bulacaktır. Biliyorum siz buraya hak.sız yere getirildiniz. Bu fırtına .


92

KIRIM KURBANLARI

elbet dir:ecek, suçlular, nankörler layık oldukları cezaya çarptırılacaklardır. Bu sözlerini de kinayeli, özellikle beni kızdır­ mak için söylemişti. Bedbaht kız, kızıl cehennemde haktan, adaletten bahsediyor. Bütün cihanın bildiği Rusya'da hak adalet varmış gibi. . . Bu memlekette

r.uçlunun kim olduğv.nu ayırt etmek maalesef müm­ kün değildir. Asıl mçlu, (200) milyona yakın insa­ nın her türlü maddi ve manevi haklarını cebren elinden alan, koca bir kitleyi esaret altında yaşatan bir avuç insandı. Konuşalım diye : - Belki doğru söylüyorsunuz, Anuta, dedim. ___.:_ Belki değil, dosdoğru söylüyorum. - Öyle olsun . . . Marusya nerelerde? Hiç görünmüyor. - Burada. - Niçin gelmiyor? - Gelecek. . . İşlerimiz o kadar çoktu ki; beş gündür bir an bile gözlerimizi yummadık, karnımızı bile hep ayakta doyurduk. -- Ne işler yaptınız? - Takip . . . Takip . . . Takip . . . Karnınız açtır, birşeyler getireyim mi? - Hayır. İstemem. - Niçin? Aç değil misiniz? - Değilim. O gitti. Bir süre sonra da Hüsna geldi. Yüzü solgun, dudakları kuru ve çatlaktı, adeta bitkin bir hali vardı. Üzüntü, yorgunluk, uykusuzluk o gü­ zel kızı bitirmişti. İlk sözü: - Ah, sözümü tutmadınız da ! oldu. Sesini biraz daha yavaşlatarak ilave etti:


KIRIM KURBANLARI

93

- İkimiz de mahvolduk işte. Beni dinleseydi­ niz şimdi bu hallere düşmeyecektik. Cidden ikimiz de mahvolmuştuk. Onun şu pe­ rişan hali benimkinden hiç de iyi durumda değildi. Ağlamamak için kendini zor tutabildiğini görüyor­ dum. Zaten ağlamaktan, uykusuzluktan gözleri şiş­ mişti. Bir kelime ile Hüsna bitmişti, onbeş yaş yaş­ lanmıştı. - Ben de maddeten olmasa bile manen ölmüş sayılırım. Sen böyle ölüm hücrelerinde cehennem azabı yaşarken ben bu faciaya nasıl dayanabilirim? - Dayanacağız, dayanmaya çalışacağız. Biz bu yolculuğa başlarken bunları zaten göze almıştık. Ben bu şekilde konuşurken, Hüsna yanıma iyi­ ce sokulup yavaşca şunları söyledi : -- Kaçmak için bir plan hazırlıyorum, sabret. Nasıl olsa öldürüleceğiz, pek zayıf bir ihtimal de ol­ sa belki kurtulabiliriz. Onu kucakladım ve her tarafını öpmeğe başla­ dım. ---.,... D ışarıda nöbetçi var, görür, dedi. Kapının aralığından baktım, nöbetçi ta uzakta duruyor ve göz altından da bize bakıyordu. Bizim arkadaşları sordum. - Buradalar ama, gidip göremedim. Şimdi onlara da yiyecek gönderdim. - Bana da Çarapkin getirdi. - Ben gönderdim onu. Daha fazla kalmanın mahzurlu olduğunu söyle­ yerek gitti. Ben, kaçıp kurtulacağımız mutlu saatleri bek­ lerken, ertesi günü gece yarısı kara vagonlara dol­ durulup belirsiz ve bizim için bilinmeyen bir yere doğru yola çıkarıldık.


94

KIRIM KURBANLARI

MARUSYA'YA NE OLDU? NİÇİN ONDAN HABER VERM!YORSUN? Harkof şehrindeyiz. Rüstem, Osman bir arada­ yız. Büyükçe bir koğ�ta balık istifi (65-70) ki�i kadar karışık ırklardan komünizm ve rej im düşma­ nı diye temizliğe tahi tutulanlar hep bir binada ya­ tıyoruz. Karyola, ranza ve bunların üzerine konul­ ması icap eden şilte gibi yatılacak hiç bir şey yok. Hatta hasırdan, kilimden dahi mahrum bırakılmı� biz zavallıların halimiz yürekler acısı . . . Herkes pal­ to, pardesü gibi nesi varsa çıplak beton üzerine se­ ri yor, öyle yatıyordu. Gündüzleri yanındaki arka­ daşla yavaş sesle kon�mak müsaadesi vardı. Gece­ leri ise ses çıkmıyordu. Tanıdıklara gidip konuşmak cesaretini gösterenlerin vay hallerine, onların ba�­ larına geleceği Allah bilirdi. Bulunduğumuz bina pek eski, yer yer sıvaları dökülmüş, rutubetli, havasız ve pek sıkıcı idi. İki insan boyu yükseklikte küçük pencereleri vardı ve pencereler sanki asırlardan beri ıslak bez yüzü gör­ memişti; o kadar kirli ki, adeta Stalin'in habis ru­ huna benziyordu. Bu gayri sıhhi yerde bu kadar kişinin balık istifi bir kaç gün kalması bile hastala­ nıp ölmelerine yeterdi. Zaten bir çoklarımız has · talanmıştık bile. Muayene ve tedavi için yapılan müracaatlar nazarı itibare alınmıyordu. Hastayım, doktora gitmek istiyorum diyenlere: - Geber! diye cevap veriliyordu. Havasızlık, gıdasızlık en sağlam bünyeli insan­ ları bile kısa zamanda hastalandırmaya yeterde ar­ tardı bile .. Allahın insanlara bahşettiği bütün nimet­ lerden mahrum idik. Sabahları, kahvaltı yerine bol kaynar su, öğle·


KIRIM KURBANLARI

95

yin ve ak�am yemekleri 100 gram kara arpa ekmeğL darı ya r m a sından lahana ve patatesten yapılan çor­ balardan ibaretti. Allahın her günü bunlardan bi­ risi çıkıyordu ve hei· biri suyun içinde yüzen balık misali kaşıklarımızın önünden kaçıyordu. Herkese ikişer üçer parça sebze ya düşer, ya düşmezdi. Bir hafta içerisinde erimiş, solmuş insanlıktan çıkmı ş tık. Sefaletimiz devam ettiği takdi rde bir kaç gün sonra belki bir çok kimselerin ölmesi mukadder ola­ caktı. Günden gün� umutsuzluğa düşüyorduk. Hüsna'yı düşündüğüm bir anımda gardiyan Puşkin'in kalın ve tok sesi beni titretti. Ölüm anı­ mın geldiğini dehşetie ve ürpererek duydum. - Ahmet Hamdi ! . . Yavaşca yerimde oturdum. Karanlıkta beni göremiyen gardiyan: - Ahmet Hamdi ! . . . Yok mu burada? Ayağa kalkarak : - Ahmet Hamcii benim, diye cevap verdim. - Ne duruyorsun? Sağır m ısın be adam? Hayd: çabuk gel! Bir sarhoş sallanışı ile, yatan mahkumların ara­ sından yavaş yavaş kapıya doğru yürüdüm. Ah, ölü­ mün yüzü ne kadar soğuktu, yarabbi! İçinde yaşa­ dığımız feci hayata rağmen ölüm korkunçtu . Hele benim gibi ideali uğruna memleketini, ailesini terk eden; soydaşları ve onların hakları için çalışan a_n­ cak hiç bir hizmette bulunamadan yakalanıp böyle feci bir akibete düç&r olan ve hiç bir başarı sağla­ yamadan ölüp gitmek cidden acı idi. Kapıya, Puşkin'in yanına vardığım zaman, beni dikkatle süzen gardiyan: - Ulan Ahmet, bir madam geldi, seni görmek ister, dedi. ,

,

­

·


96

KIRIM KURBANLARI

Birden şaşırdım. Beni arayan madam kim ola­ bilirdi? Hüsna çok uzaklarda idi, vazifesinden ayrı­ lıp buralara kadar nasıl gelebilirdi? - Madamın adı nedir Mösyö? diye sordum. Gardiyan Puşkin kızgın kızgın cevap verdi. - Ne bileyim ben madamın ismini? - Sormadınız mı? - Ulan ben hakim miyim ki sorayım. Geldi bi!" madam seninle görüşmek için izin almış. Bu sözleri duymamazlıktan gelip: - Puşkin yoldaş madamın siması nasıl? diye sordum. Cevap vermedi, birşeyler söyleyerek gitti. Ona zorluk çıkardığım için pişman olmuştum. Hey�canla sonucu bekliyordum. Puşkin koşarak geldi, kızgın­ lığı geçmişti. Sakin bir sesle: -Mösyö, madam adını söylemedi, muhakkak gelsin diyor, dedi . İşi varmış acele gidecekmiş. Hem ben seni zorla, sürükleyerek götüreceğim. Emir böyle. O zamana kadar ziyaretçisi gelip görüştürmek üzere izin verilmiş böyle bir olay cereyan etmediğin­ den bizim ziyaretçi madam ve gardiyan Puşkin'in beni zorla götürmek tehdidi garibime gitti. Bu da anlaşılması zor bir §eydi. - Peki yoldaş, geleceğim, dedim. Kapıyı açtı. Dışarı çıktım. Dışarının aydınlığı birden gözümü kamaştırdı, temiz hava içimi ferah­ landırdı. Yeniden dünyaya gelmiş gibi olmuştum. Puşkin önde, ben arkada yürüdük. İçinde sadece birkaç eski ve boyası dökülmüş kanepe bulunan ge­ nişçe ve salonumsu bir yere girdik. Galiba burası görüşme yeriydi. Orada, benimle konuşmak istedi­ ğini söyleyen ve isim vermeyen madamı n Anuta


KIRIM KURBANLARI

97

olduğunu hayretler içinde gördüm. Koşarcasına ya­ nına gittim . Kılık kıyafetimden, suratımın berbat­ lığından sıkılmayıp bu düşman kızın yanına nas ıl gidebildiğime sonradan şaştım. Onun ta (A) şehrin­ den, günlerce uzaklardan buraya kadar zahmet et­ mesini, sırf benim akibetimi öğrenmek, benimle alay etmek için geldiğini sanıyordwn. Belki de yanılıyor­ dum. Beni perişan, solmuş, berbat bir halde gören Anuta ürpererek doğruldu ve; - Aaa . . . Bu hal ne mösyö? diye acıyarak sor­ du. Sizi tanıyabilmek için şahit lazım. Nedir bu ha­ liniz? - Facia! diye cevap verdim. Ve kendimi kane­ peye zor attım. - Günlerden beri herşeyden mahrum olan bir insanın hali bundan başka türlü olabilir mi? - Çok değişmişsiniz! Müteessir oldum. Sizi bu şekilde görmek istemezdim. Anuta'nın sözlerini alaylı ve iğneli buldum: - Ölmedim, daha yaşıyorwn, bu da benim için bir nimet, dedim. Göreceksin kolay kolay da ölmi­ yeceğim. Zamanla ı:. ıkıntılara, açlık ve işkencelere alışıyoruz. Şimdi siz beni bırakınız da, Marıisya'dan haber veriniz. O nasıl? Marusya adı Anuta'nın yüzünün sararmasına, renkten renge girmesine sebep oldu. Yoksa sevgilim canına mı kıymıştı ? Belki de benimle olan ilgisini öğrenip tevkif etmişlerdi. Anuta'nın haleti ruhiye­ sinden Marusya'nın iyi durumda olmadığını anlı­ yordum. Ondan cevap bekliyordwn. - Marusya'yı Moskova'ya aldılar! - Niçin Moskova'ya aldılar. F. : 7


98

KIRIM KURBANLARI

Anuia, şu müthiş haberi verdi: - Sizinle olan ilgisinden. - Yani tevkif mi edildi? Yoksa memuriyetini mi orada yapacak? - Şimdilik göz altında. Ama kurtulur o. Derin bir üzüntü içinde : - İnşallah! diyebildim. Anuta da pek i.ı.zgündü. Onun bu hali, Marus­ ya'ya pek çok acıdığını gösteriyordu. Şimdiye kadar ona şüphe ile baktığımdan kendimden utandım. Şimdi ise bu Rus kızına minnet borçlu idim. - Marusya'cığımı kucağımda uçağa bindirdim. Sevgili arkadaşımın göz yaşları içinde bana söyledi­ ği bu sözler hala kulaklarımda akseder: «Anutacı­ ğım, seven bir kızın, sevdiği erkek uğruna her tür­ lü işkenceye maruz bırakılışı inan ki tatlı bir ızdı­ rap oluyor. Onun için ölüme bile razıyım. Yolun Moskova'ya düşerse A hmed'i ara bul, benim iyi ol­ duğumu söyle, hiç üzülmesin. Onu bir daha göre­ meden ölürsem beni affetsin!» İşte Mösyö, çok sevdiğim bu arkadaşın, pek sı­ kışık bir zamanında bana yüklediği bu kıymetli va­ zifeyi yerine getirebilmek. üzere izinsiz olarak uça­ ğa binip buraya geldim. Şimdi beni şefim, arkadaş­ larım vazifemin başında sanıyorlar.. Biz bir kaç arkadaş, Marusya'nın sizi sevdiğini biliyorduk, fakat bu derece tutkun olduğunu sanmı­ yorduk. Bunları söyledi ve birden çantasını açarak, için­ den elli ruble çıkarıp bana uzattı: - Bu parayı, rastladığım zaman size vermek üzere Marusya bıraktı, diye ilave etti. Harçlık ya­ parsınız. Almayacaklarını bilsem daha fazlasını bı­ rakabilirdim. Gittiğiniz yerlerden bana mektup ya-


KIRIM KURBANLARI

99

zarsanız, ben size hem para gönderir, hem de Marus­ ya hakkında malumat veririm. Ayağa kalkarak kolundaki saate baktı, sonra, benim birşeyler söylememi b eklemeden: -- Ooo . . . vakit geçiyor; dedi. Uçağı kaçırırsam durumum sizinkinden beter olur. Kusura bakmayı ­ nız Mösyö, hemen ayrılmak zorundayım. Şunu da unutma ki, bu günler de geçer. Bu sefalet, bu iş­ kencelerin de sonu gelecektir. Belki birkaç yıla mah­ kum olursunuz, yaşayabilirseniz sonuç iyi olacaktır. sabırlı olunuz, metin olmaya gay;ret ediniz. - Teşekkür ederim. Bu iyiliklerinizi hiç bir zaman unutmayacağım. Marusya'nın durumu hak­ kında ileride bilgi yerirseniz pek çok memnun ola­ cağım. Kendimden c;ok onun için acı çekiyorum. Bu sırada Gardiyan Puşkin içeri girdi. Anuh çantasından yirmibeş ruble çıkarıp ona verdi, nazla­ narak alan gardiyanın çakır gözleri pırıl pırıldı. Zi­ ra bir gardiyan için Rusya'da yirmibeş ruble bahşiş az bi.T para sayılmazdı. Matmazel Anuta : - Mösyö Puşkin, dedi; Ahmet Hamdi hiç de suçlu değildir. Yakında kurtulacaktır. Rica ederim, burada kaldığı sürece kendisine iyi muamele ediniz, kolaylık gösteriniz. Gardiyan Puşkin'de : - İcap eden kolaylığı göstereceğimden emin olabilirsiniz, madam. dedi. Anuta bana döndü : Ahmet, mektuplarınızı sabırsızlıkla bekleye­ ceğim, diyerek elini uzattı. El sıkıştık. Sonra da : Sıhhat ve saadetler dilerim, diyerek kapıya doğru yürüdü. Ben arkasından : - İmkanını bulabilirsem, yazarım, diyordum. Marusyacığıma selam ve sevgiler. ·--


100

KIRIM KURBANLARI

YÜZLERCE ÇOCUK: «EKMEK», «EKMEK» DİYE BAGIRIYORDU Ertes i günü traş olmak üzere gardiyan Puşkin'l � aşağıya, tuvalet salonuna inmişük. Musluklardan akan sular lavabolarda hoş sesler ç ıkarıyordu . Du­ varda esk i, k irlenmiş b 1r ayna vardı. İçinde traş ta­ kımları bulunan kutuyu lavabonun bir kenarına koydum, mak ineye bıçağ ı taktım, yüzümü sabun­ lamaya başladım. Bu sırada bağırışmalar «açlıktan ölüyoruz! Ekmek! ... Ekmek! ... Ekmek ! ... » d iye fer­ yat eden çocuk sesleri iş itt im. B irden yüzümü sa­ bunlamayı bırak tım, pencereden seslerip geldiğ i ta­ rafa başımı çevirdim. G ördüğüm manzara, c idden yürek parçalayıc ı, dehşet vericiydi : Bulunduğum ye ­ re 30 metre ka dar b ir mesafedek i basık tavanlı, dış kısm ının sıvaları dökülın tlş eski ve harap b ir b ina­ nın zemin katın ın dem ir parmaklıklı pencerelerine abanan k ızlı oğlanlı, irili ufaklı çocuklaT gördüm . Zavallı yavrular a çıktan pencereler in demirlerini kem iriyorlardı.

-- Açız, ekmek getirin! diye feryat ediyorlardı. Çok üzüldüm, çok duygulandım. Dayanılacak b ir manzara değild i bu . Gözlerim doldu, ağladım . Ken­ di kaderime, çocukların kaderine ağladım... Bu za­ vallı yavruların ne günahları vardı da böyle zulme işkenceye, açlığa, sefalete mahkfun ediliyorlardı .

Stalin'i ve arkadaşlarını ldnetledim. Gardiyan Puşkin yanımda, memnun ve müte­ bessim, çocukların şu acıklı haline bakıp adeta zevk alıyordu . Ona b irden kızdım, eski kuvvetli zama­ nım olsaydı her şeyi göze al ıp b ir yumrukta ora­ cığa yığıverirdim. Fakat şu mecalsiz halimle, bunu ya pamad ım.


KIRIM KURBANLARI

101

- Mösyö Puşkin, bu yavrular da kimin nesi? diye sordum . Ne istiyorlar bu çocuklar? Cevap vermeyip alık alık güldü. Sonra da : - Hainlerin çocukları, dedi. Rejime, komüniz­ me, Stalin babamıza karşı olanların çocukları . Ba­ baları, anneleri öldürülmüş, sürgün edilmişlerdir. İçimden, şu Puşkin denen gaddar herifi boğmak geldi. Ama bunu yapamazdım. Kendime hakim ol­ maya çalıştım. Hem, daha ölmek i�temiyor, yaşa­ mak istiyordum, ileride herhalde bu sıkıntılar, bu sefalet devam etmiyecek, ferahlayacaktık. - Bunların kabahatleri nedir ki bu sefalete mahkum ediliyorlar? - Yarın, büyüdükleri zaman onların da baba­ ları gibi hiiin ve nankör olmayacakları nı nasıl bile­ lim? Şimdiden hükumetimiz onları komünizm ter­ biyesiyle, Rus kültürü ile yetiştirip vatana, millete yararlı birer insan olmaları için çalışıyorlar. Bizleri, zenginlerin uşağı, kölesi olmaktan kurtardıkları için büyüklerimize mi nr.ettarız ! İşte bu çocuklar, bu­ günkü rej imden memnun olmayanların piçleri! - Bu yavrular Rus değiller mi? - Her ırktan var. Çoğunluğunu Türkler teşkil ediyor. Eğer senin de varsa şimdi onlar da böyle bir yerde çile doldurmaktadır. Dünkü madam sizin ka­ rınız değil miydi? - Hayır. NKVD memuru arkadaşım. - Siz de orada mı çalışıyordunuz? Evet. Bu cevabıma Gardiyan Puşkin inanmak istemedi. Büyümüş gözlerle bana bakıyordu. Galiba bir Türk'ün NKVD gibi önemli bir devlet memurluğun­ da çalışamayacağını sanıyordu .. - Bir Türk'ü nasıl olur da NKVD ye memur --


102

KIRIM KURBANLARI

olarak alırlar? Sen o yalanı senin gibi akılsızlara yuttur! Biz Ruslar, sizlerin yalanınıza inanacak ka­ dar budala değiliz. Duymamazlıktan, anlamamazlıktan geldim, hiç renk vermedim. Münakaşaya üzum yoktu, hatta aleyhimde bile olurdu. Artık esirdik, mahkUm.duk, onlar ne derse körükörüne kabul etmek durumunda ve zorunda idik. - Bu çocukar ıslah olurlar mı dersiniz, Mösyö? - Neden olmasın . . . Tabii olacaklar. Şimdiye kadar milyonlarca komünizm düşmanı kimseler te­ mizlendi, onların çocukları okutuldu, hepsi de bire r koyu komünist oldular. O zaman Hüsna'yı düşündüm, onun anlattığı aile hayatı, babasının, annesinin feci akibetleri; ken­ disinin okul hayatı ve sonucunu düşündüm, ve Puş­ kin'in umudunun boş olduğunu anlayarak sevindim. Türk olduğunu bilen bir çocuğun kat'iyyen kömü­ nist olmayacağına inandım. - 1',akat bu çocuklara iyi bakılmıyor, Ne istiyorlar onlar?

dedim.

- - Ekmek, yemek . . . Şimdi nerede ise yemeklerı gelir. - Nereye gönderilecek bu çocuklar? - Yurtlara gönderilecekler. Orada iyi bak ı lırlar kendilerine. B u kadar bir bilgi aldıktan sonra traşımı olma­ ya başladım. Yavrucakların feryadı dayanılmaz bir haldeydi. Oradan biran önce uzaklaşabilmek için acele ediyordum. Aç ve sefil çocukların «Ekmek! Acımızdan ölüyoruz, yemek!» diye bağırmaları ku­ laklarımda hala çınlar, bu sahneyi ömrümün sonu­ na kadar unutamıyacağım. -


KIRIM KURBANLARI

103

Dr. AHMED AGA YEF ÖLÜM ODASINDA CAN VERDİ

Şimdi Moskovo'nın Pütürge Cezaevindeyit:. Onar kişilik koğuşlara yerleştirildik. Osman, Rüs­ tem ve ben aynı koğuşa verildik. Bu, bizim için bü­ yük şanstı. Meşhur Pütürge Cezaevi muazzam bir site gi­ bi . . Bütün mahkumlar ve zanlılar önce bu pavi­ yonlarda toplanıyor ve oradan başka taraflara sevk olunuyorlardı. Her mahkum için birer portatif de­ mir karyola vardı ve bu karyolalar gündüzleri du­ varlardaki hususi kancalarına asılıyor, akşam oldu mu indirilip yerine kuruluyordu. Pek pratikti.. Yal­ nız bunların üzerine yatacak, ot vesair şeylerden ya­ pılmış şilte konmuyordu; herkes palto, kilim gibi nesi varsa onu serip sert demirlerin üzerine yat­ maya mecbur oluyordu. Yemekler, Harkof'takinin ayni ydi. Yemeğimizi koğuşlarda yiyorduk. Diğer koğuşlardaki mahkum­ larla gidip konuşmak serbestti. Kış müthiş soğuk olduğundan koridorda yanan beton ocak koğuşları ısıtamıyordu. Normal gıdamızı da alamıyorduk. Bu sebepten vücudumuz şoğuğa karşı mukavemet ede­ miyordu; tir tir titriyorduk. Dört günümüz bu şekilde geçip gitmişti; kim­ se bizden birşey so.c!Ilamıştı. Fakat beşinci günü ak­ şamı otomobillerle 14 ncü Lüpiyanka'ya götürdüleı· ve orada hepimizi :,üyük bir koğuşa doldurup soy­ dular. 100 kişi kad:ır vardık ve çoğumuz Kırıml ı Türklerdik. Adı okunanları askerler alıp götürüyordu Ne oluyordu?


1 04

KIRIM KURBANLARI

Gidenler bir daha niçin gelmiyorlardı? Öldürü­ lüyorlar mıydı, bilmiyorduk. Herkes korku ,. e heyecan içindeydi. Ölüm canavarı nihayet gelip çatmış mıydı yoksa? Götürülüp öldürülmemizi bekliyorduk. Ümitsizdik, moralimiz tamamen bozulmuştu. O zamana kadar işittiklerimiz, birer efsane olduğunu sandığımız korkunç temizlik işte bizim de başımıza gelmişti. Dehşete kapılmamak mümkün değildi. Tüfekleri nin uçlarına takılı pırıl pırıl sün­ gülü, cehennem zebanileri gibi başımızda bekleyen iri yarı Moskof askeı leri bizi ite kaka içeriye götür­ mek için emir bekliyorlardı. Galiba otuzuncu çağırılış olacak, bir askerin : - Ahmet Hamdi ! diye çağırması kulaklarımı tırmaladı. İşte ölüm saati gelmişti, bunun acısını yavaş y<:ıvaş tadıyordum. Cehennem zebanisi Moskof askeri gelip kolum­ dan tuttu ve sürükler gibi çekerek içeri götürdü. Orada elbisemi giymem emredildi. Odanın içinde arkadaşların elbiselerinin arasından, 1 50 rublelik elbisemi buldum. Kirli, ütüsüz, berbat bir hal al­ mıştı . Elbisemi giymeye çalışırken düşünüyordum ; benden önce götürülenler neredeydiler? Halbuki ben bu odaya ya i fadem alınmaya, veya öldürülmey � getirildiğimi sanıyordum. Bunların hiçbirisi olmadı, elbisemi giyince iki süngülü asker beni bir başka kapıdan alıp götürdüler. Dışarı çıkarıldım, buz gibi soğuk kanımı dondurmuştu. Şaşkınlık içindeydim, nereye götürülüyordum, ne yapılmak isteniyordu? Gece vakti bu işkencelerin manası neydi? Çok uzak gitmemiştik, yakın bir pavyonun kapı­ sından itile kakıla içeri sokuldum. Orada iki sivil


KIRIM KURBANLARI

105

memurun bulunduğu büyükçe bir odaya alındım . Hiı: bir kelime konuşmaksızın anadan üryan çırıl­ çıplak olmak üzere yine soydular. Bu defa Arama­ dık yer bırakmadılar. Birisi, Anuta'nın verdiği ell: rubleden kalan 30 rubleyi alıp benden önce aranan arkadaşlardan alınan para ve diğer bıçak çakmak, saat gibi öteberilerin bulunduğu masanın üzerine koydu. Traş takımlarımı birer birer tetkik edip on­ ları da aldılar. Bu işler bittikten sonra ben de, evvelce götü­ rülen arkadaşların bulunduğu büyük bir koğuşa ge­ tirildim. Onları görünce yüreğime su serpildi, bu defalı k da ölümden kurtuluduğumu anlayıp çok se­ vindim. Arama gece yarısına kadar devam etti. Bu iş de bittikten sonra yine her tarafı kapalı polis araba­ larına doldurulup hu sefer de ikinci Lüpiyankaya götürüldük. Orada da onar kişilik koğuşlara yerleş­ tirildik. Bu defa yalnız Rüstem yanıma düşmüştü: Osman, bize bitişik 0lan başka bir koğuşa verilmişti. Burada da tıpkı Pütürge cezaevinde olduğu gi­ bi herşey ayni usul ve şekilde cereyan ediyordu. Pek yakında akibetimizin tayin edileceği yer de iş­ te burasıydı. Nitekim sabahleyin şu feci havadisler gelmiye başladı : - General Petroviç bu gece götürüldü, geri dön­ medi! - Albay Kreko b u gece götürüldü, geri dönme· dı .ı - Doktor Ahmet Agayef bu gece götürüldü , «Ölüm Odası»nda kurşuna dizildi ! - Avukat İşitnov'dan hiç bir haber yok! Bunlar tuvaletten dönen arkadaşların verdiği müthiş haberlerdi. Kimler tarafından yazıldığı an-


106

KIRIM KURBANLARI

!aşılamayan yazıları okuyanlar gelip koğuş arkadaş­ larına bildiriyorlardı. Artık ne dereceye kadar doğ­ ru olduğu bizce karanlıktı. Dr. Ahmet Agayef, bizim şefimizdi, Kırımlı va­ tansever ve Milli Mukavemet Teşkilatının başkanıy­ dı. Demek ki Kırımlı vatanseverler de bulunduğu­ muz paviyonlardan birisindeydiler. Kırım gençleri ve aydınları için de kırım başlamıştı . İlk kurbanımız başımızdı demek. Dört geceyi, öltim korkusu ve azabı içinde ge­ çirdik. Yediğimiz kara arpa ekmeği, içtiğimiz kay­ nar su, lahana, patates çorbası burnumuzdan gel­ mişti. Canın ne kadar tatlı olduğunu bir kere daha anlıyorduk. Beşinci günü kapının deliğinden bakan bir as­ kerin korkunç suratı, pırıl pırıl yanan mavi gözle­ ri içimi titretti . Hele Ahmet Hamdi ! diye seslenişi dehşetli ve tarif edilmez bir azapla bütün vücudumu yaktı. Acaba korktnğum başıma mı gelmişti?. Ölüm ne korkunç bir şeydi. Hele başlanılmış bir işi tamamlayamadan ölmek! Hayatım kadar sev­ diğim Hüsna'nın hayat ve ölümünden bir haber ala­ madan ölmek! Askerin daha sert ve tok sesini tekrar işitince ka1ktım ve sende1.eyerek kapıya doğru yürüdüm. Kapı açıldı ve bir asker kolumdan tutup çekerek dışarı çıkardı . Bir it kadar kıymetimiz yoktu. Şere­ fimiz, haysiyetimiz, insanlığımız, hatta türklüğümüz dinsiz Moskof askerinin ayakları altında çiğnen iyor­ _ du. Onbaşı önüme geçti ve : - Beni takip et, dedi. Onbaşıyı takip C!ttim. Arkamdan da süngülü bir asker geliyordu. Nereye götürüldüğümü tabii ki bil-


KIRIM KURBANLARI

1 07

miyordum. Bu defa yalnız bendim. Belki öldürecek­ ler; belki de ifademi alacaklardı. Bu ani ve zamansız götürülüşüm hiç de lehime değildi; bu defa mutlaka ya «Ölüm Odası»nda, ya «Ölüm KuyusU>> nda veyahut da «Ölüm Makine­ si>>nde can verecektim. Sabahleyin erkenden kal­ kan arkadaşlardan biri hela duvarına «Bu Gece Ah­ met Hamdi götürüldü, bir daha gelmedi» diye ya­ zacak ve bu paviyonda bulunan Kırımlı tanı dıklar ile koğuş arkadaşları ve öteki yakınlarımız benim hayatımın da ortadan kaldırıldığını öğreneceklerdi. Bunları düşünürken buz gibi ter döküyordum. Alt kata indik, kapıdan dışarı çıkarken bir bin­ başıya rastladık. Binbaşı onbaşıyı kenara çekerek, işitemediğim kadar yavaş sesle birşeyler fısıldadı. Şimdi endişem büsbütün artmıştı . Her halde suçu­ mu itiraf hususund:ı şiddetli bir işkenceye tutulma­ mı emrediyordu. Bütün düşüncelerim asıla kuruntu değildi, başıma nelerin getirileceği ni tahmin edi­ yordum. Başka bir pavyona doğru yürdük. Ortalıkta. yine buz gibi soğuk vardı, gökyüzü aydınlıktı. Zi­ ra nurlu ay, tutuşturulmuş bir meşale gibi bembe­ yaz karlar üzerine perde perde dökülüyordu. Mos­ kova pırıl pırıldı. Gökyüzündeki milyonlarca yıldız­ la adeta istihza ediyordu. İlk vardığımız bir pavyonun kapısından içeri girdik ve merdivenleri zoraki çıkarak yukarı doğru tırmandırıldım. Ç-:ık endişeliydim. Bacaklarımda adım atmaya takat kalmamıştı. Adeta sürükleni­ yordum. Zoraki yu·K arıya çıkabildim. Bir çok kapı­ ların açıldığı genişçe bir koridorda yürümeye baş­ ladık. Artık herşeyi n sona ereceğini ve bu dayanıl­ maz acıdan, üzüntüden kurtulacağımı umuyordum ...


108

KIRIM KUR.BANLAR!

Koridoru bitirince bu defa yine aşağıya inmeye başladık. Bu komik ve esrarengiz inip çıkma canıma yetmişti. Ama itiraz etmek, mukavemet göstermek derhal insanın hayatına mal olabilirdi. Şimdiye kadar anlattıklarım da komünistlere uygun bir işkence idi. Daha ne kadar sürecekti bu işkenceler bilemezdim . . . Ama tırnaklarımı sökme­ diklerine, vücudum üzerinde maddi işkenceler yapma­ dıklarına yine de memnundum. Yalnız gelecekte ne gibi işkencelere tabi tutulacağımı da bilmiyordum. Eski engizisyon usulü işkencelerin tatbik edilip edil­ meyeceğini önümfödeki günlerde görecek, tadacak­ tım. Nihayet alt kat..ı indik. Yorulmuştum, adımları mı atabilmek için insan üstü gayret harcıyordum. Düşe kalka, adeta sürüklenerek bir kapının önüne geldik. Dıµ-duk. Onb�şı zile bastı, bir süre sonra ka­ pı açıldı . İçeride iki sivil mösyö vardı: Birisi masa­ nın önünde koltukta oturuyordu. Kırk yaşlarında şişmanca, kırmızı suratlı, göbekli bir adamdı. Öbü rü ayakta duruyordu, o daha gençti ve ince uzun boylu, yakışıklı bir Rus'tu. Katip olduğunu sandığım bu genç adam birden: - Gel bakalım Kırım'ın efesi ! diyerek alay et­ mek istedi. Masanın başında oturan da: - Kırımlı Ahmet Hamdi siz misiniz? diye sordu. - Evet, benim � diye cevap verdim. Önündeki kalın evrak tomarını alarak içinden bir kağıdı tetkike başladı. Galiba bu kağıtta benim ölüm emrim yazılıydı. Tetkikini bitirdikten sonra :


ı or,

KIRIM KURBANLARI

-- Sen, (K.) ve (A.) şehirlerindeki NKVD teş­ kilatında çalıştın m ı ? diye sordu. - Evet, çalıştım. - Ayni şehirlerdeki

«Türk

Milli

Mukavemet

Grupları» n da? - Hayır, katiyyen! -- İnkarınız bir fayda vermez, mukadder akibetinizden kurtulamazsınız. Herşeyi dosdoğru söy· leyiniz de sizi hafif bir ceza ile kurtaralım. Elimiz­ de kuvvetli delillerimiz var!

- O delillerin hepsi de düzme! Ah, şimdi şef İs.perin sağ olsaydı ben böyle haksız yere sorguya çekilmez, günlerden beri de sürünmezdim. Bu iş de bir yanlışlık var, bendeniz masumum ! Sorgu başlamıştı. Karşımdaki zatın da bir ha · kim olduğunu anlıyordum. Hiç korkmuyordum şim­ di, akibetim burada belli olacaktı. Son ümidim de işte burasıydı . Beni sorguya çeken zat alaylı b i r tavırla : - Demek siz masumsunuz ha? ! . . . Dedi. Bomba fabrikasına yapılan sabotaj da, Abbas adlı bir Türk'­ ün

evinde

cereyan

eden selfilılı çarpışmada senin

de bulunduğun tesbit edilmiştir. Bir NKVD memuru olan sen böyle karışık bir zamanda Domgiristiya­ nin'de iki Türk ile ışin neydi? Son soru beni

;:.i rpertmişti. Şimdiye kadar bu

ciheti hiç düşünıpemiştim. Fakat renk vermek ha­ yatıma mal olurdu, bir aktör kadar soğukkanlı dav­ ranmam geleceğim lçin gerekli idi. Bu ciheti idrak ederek birden kendjmi toparladım. - Bendeniz Domgristi:y anin'e vazife ile gitmiş­ tim ve orada iki he-mşerimle karşılaştım, onlarla konuşurken askerleı· gelip beni de aldı merkeze gö ­ türdüler.

Diğer

ithamlar

ise,

tamamen

saçma

ve


1 10

KIRIM KURBANLARI

hayal mahsulüdür. Bana isnat olunan bütün bu suçları şiddetle reddederim. Ben sadık bir komü­ nist ve vazifesine bağlı, dürüst bir memurdum. Bomba fabrikasına sabotaj yapanları yakalatan ben­ dim. Ne yazık ki, suçluları yakaladıktan sonra teğ­ men Nikola öldürdü. Bulgar ile Romen şimdi sağ ol­ salardı suç oratklarının tümü yakalanacaktı. Suç üstü yakalanan iki sabotajcıyı ifadesini almadan öl­ dürdüğü için suçlu teğmen Nikola'dır, onu yakala­ yın, herşeyi itiraf edecektir. - Teğmen Nikola'nın öldürüldüğünden haberi­ niz yok mu? - Yok. Öldürüldü mü? - Ah seni Türk, bilmemezlikten geliyorsun. Abbas'ın evinde öldüren sen değil misin? - Hayır, asla. Abbas'ın evinde olup bitenler­ den haberim yok. Bu sözlerime kahkahalarla gülen hakime ma­ sum bir halde bakarak ilave ettim: - Birgün haklı ve haksız nasıl olsa meydana çıkacak. Elinizdeyiz, istediğiniz cezaya çarptırmakta geniş yetkiniz var. Fakat ben vicdanen müsterihim. Bu dünyada belki haksız yere cezaya çarptırılır, acı bir hayat yaşarım, ı.ıncak ukbada herşey tecelli eder, zira orada haksızlık olmaz. «UKBA» kelime:;:i Rus'u yine kahkahalarla gül­ dürmüştü. Allaha dahi inanmayan bu heriflere böy­ le bir kelime kullanmak hata idi ama, ben bu hata­ yı, dinsizlerin Allah hakkındaki düşüncelerini öğ­ renmek üzere özellikle yapmıştım. Hakim, dedi ki: - Bütün deliller mevcut iken, suçlu olduğun şahitlerin beyanlariyle tesbit edilmişken inkarda hala ısrar ediyorsun öyle mi? Biz, senin masum ol-


KIRIM KURBANLARI

11 1

duğun inancında değiliz. Bunun içindir ki ağır ceza­ lara çarptırılacaksı n ! Sizin için biricik kurtuluş yo­ Size bir teklifim var Mösyö,

lu itiraf etmenizdir.

madem ki NKVD de çalışmışsınız, mutlaka bir çok sırlara vakıfsınızdır. Eğer bize bu hususta faydal! olursanız, namusum üzerine söz veriyorum ki, seni bu işden kurtarırım ! - Nasıl faydalı olmamı isıiyorsunuz, efı:: ndim·• -

Fabrikaya

Türk'ün evinde

sabotaj

cereyan

yapanları,

Abbas

eden çarpışmanın

adl ı

tafsila­

tını bize bildirmen:zdir. Orada kaç kişi idiniz? Biz bu evde sadece iki Türkün ölüsünü bulabildik. Bizim sekiz on askerimizi öldürdüler, halbuki

bu

işi iki

kişinin yapabilmesine mantıkan imkan yoktur. - Bilmiyorum,

benim böyle işlerle bir ilgim

yok. Bilmiş olsaydım bu olay olmadan haber verir, yakalatırdım.

Kanaatim şu ki, sabotaj ı

yapanlar

Türk ırkından olmayan rejim düşmanlarıdır. - Suçunuzu i t i raf etmiyorsunuz demek? - Suçlu değilim ki.. Bilakis masumum, serbest bırakılmamı istiyorum. Katibine döndü : - İnkar ediyo r inkar etmekle de layık olduğu ,

cezadan kurtulacağını sanıyor. İfadesini zaptedelim. Beni dışarı çıkardılar. On dakika kadar sonr:ı tekrar içeri alındığım zaman, ifadem yazılmış, im­ za etmem için önüme sürülmüştü. - Lütfen okuyabilir miyim, dedim. Katip : - Biz okuyalım da siz dinleyin, dedi. Ve okumaya başladı. Heyecanla

dinliyordum.

Bitince derin bir nefes aldım. Çünkü NKVD memu­ ru olduğum halde Türk Milli Mukavemet Grubu üyeleriyle teşriki mesfıi ederek bütün sırları bu grup


KIRIM KURBANLARI

112

üyelerine ifşa etmekle itham olunuyordum. Fabrika­ ya yapılan eden

sabotaj dan,

çarpışmadan

hiç

Abbas'ın

evinde

bahsedilmemişti.

cereyan

Buna

pek

çok memnun oldum. Demek ki Topal Hasanof bizi ih ­ bar etmemiş, adlarıır ızı vermemiş olsaydı o başarılı sabotaj dan,

elimizi

suya

sabuna

dokundurmadan

kurtulacakmışız ve Kırım Türkleri için bir temizlik mevzu

bahis olmıyacaktı

ve

yüzlerce

kurban

da

verilmeyecekti. - Efendim, suçların

yazdığınız

hiç birisini

ifademde

bahsi

geçen

kabul etmiyorum. Ben masu­

mum, günahsızım ; tu şekildeki bir yazıya imzamı koyamam bu tamamen iftiradır! Rus hakim müthiş kızdı, birkaç kere ayakların ı hızlı h ı zlı yere vurdu. Sonra sert bir sesle: -- İfadenizi imza etmemekle layık cezadan kurtulacağ:nızı

olduğunuz

umuyorsanız şaşarım

aklı­

nıza' Kanaatımız senin, ayni suçları irtikap ettiğin­ dir. İster imzala, ister imzalama, karar ve kanaatı­ mız değişmeyecektir. - Nasıl uygun bulursanız öyle hareket etmek­ te hürsünüz, efendim. Vicdanınıza sığınırım. Karar ve hüküm sizindir. Yalnız şunu öğrenmek istiyorum kararınıza

bir

yüksek

mahkemede

temyiz

etmek

hakkım var m ı dır? Adam alaylı alaylı güldü : - Sen bu memlekete dışardan yeni mi geldin ki, temyiz var m ı d ı r, yok mudur bilmiyorsun. Bu­ rada temyiz memyi3 yoktur. Karar karardır, o ka­ dar. Bay hakim, katibine : «-

İfadesini imza etmekten çekinmiştir)) notu­

nu yazarak biz tasdik ederiz. dedi.


KIRIM KURBANLARI

1 13

Ve dediklerini yaptılar. Hakimin, onbaşıya

şu

emri verdiğini dehşetle işittim: - Bu adamı iki nci pavyondaki 50 numaralı oda­ ya götürüp hapis ediniz!

ÖLÜM TUZAGI BİR ODA Onbaşı emri tekrnrladı. Dışarı çıktık ve emredi­ len pavyona doğru yürüdük. Ölüm zamanımın gelip çattığını,

bu sefer l�urtulmanın imkanı

olmadığını

götürüldüğüm odanın mutlaka «Ölüm Odası» olduğu­ nu düşünüyordum. yudum ve

Zalimler bizlere ölümü yudum

tattırıyorlardı

komünistlere

hv.3

ve

galiba

bu

usul modern

işkencelerdi. İfadem

alın � ık­

tan, hüküm verildikten ve cezam yüzüme karşı teb­ liğ edilmeden bir odacığa hapsedilmemin başka bir anlamı olamazdı. Bu düşünceler �çinde bocalarken

50 numaralı

odadan içeri itilere]<: yere düşürüldüğüm zaman ilk işim, duvarlara, tav:ma ve zemine birer birer göz _ atmak oldu. Gözlerim ile kan lekeleri, kurşun izleri arıyordum. Buna dair izleri göremeyince biraz fe­ rahladım, içime serin bir su serpilmiş g_ibi oldum. Kapı

kapanını�.

askerlerden

eser

kalmamıştı .

Bu esrarengiz odada şimdi yalnızdım. E trafı daha iyi ve salim kafa i!e gözden geçiriyordum. Odanın

tam ortasında dört metre kare kadar bir sahada ;raf­ lar vardı. Diğer yerleri betondu. B i r köşede de kire­ mitler bulunuyordu. Etrafı beton, ortası tahta dö­ şeli tabanlı bir odanın manası ne olabilirdi? Yine korkudan soğuk terler dökmeye. başladım.

Beton

üzerinden kendimi tahta kısma çektim. Çünkü be-

F. : 8


KIRIM KURBANLARI

1 14

ton çok soğuktu, ü�i:yordum. Birden motor gürültü­ sünü andıran korkunç bir homurtu işittim . Kulak verdim. Bu makine sesi alt kısımdan geliyordu. Ah ! Ölüm makinesi çalışmıştı. Bir süre sonra altımdaki tahta zemin sarsıldı ve harekete geçmişti ki, kendi­ mi beton kısma zor attım. Arkama baktım, orada bir kuyu açılmış, tahta zeminden eser kalmamıştı . O müz'iç ve korkunç motor homurtusu kulaklarımı dolduruyordu. O an neler çektiğimi, ne korkunç an­ lar yaşadığımı anlat:.ıbilmek için kelime bulmaktan acizim. Motor sesini daha hafif ve daha az duymaya başlamıştım,

zaman

geçtikçe

de

benden uzaklaşı­

yordu. Sonra hiçbir şey duymaz oldum. Sabahleyin aklım başıma gelip gözlerimi açtı­ ğım zaman, kendimi kapının arkasında, yığılmış kire­ mitlerin üzerinde huldum. Hayret, tahta zemin de gece gördüğüm gibi yerinde duruyordu. Bu gördük­ lerim gerçekten olmuş mu idi, yoksa ben mi rüya görüp bunları hayal mi etmiştim hala bilmiyordum.

BIRAK BEN!, B!R DAHA SANA ÇATMAM Hakimin tanzim ettiği ve benim tasdik etmedi­ ğim düzme ifademe göre, Ceza Kurulunca verilen onyıl hapis cezamı «SALOVGA ADASI» nda çek­ mek üzere,

bir gece trene bindirilerek,

yüzlerce

mahkum arkadaşlarla birlikte hareket ettirildik. Üç gece üç gündüz aravenneden gitmek suretiyle PO­ POVOSTUROV'a ulaştık. Rüstem, Osman ve daha bir çok Kırımlı gençier, aydınlar da vardı ve onlar da benim gibi on'ar yıla mahkfun edilmişlerdi. Bü-


115

KIRIM KURBANLARI

tün kader arkadaşlanm benim gibi ayni manevi iş­ kencelere

tabi tutulmuşlardı. Ayni safhaları, ayni

korkuları onlar da tatmışlardı . Kırımlı arkadaşım ve hemşerim

Ali'den baba­

mın, annemin ve akrabalarımın sağ ve salim olduk­ larını, rahatlarının iyi olduğunu, eski kötü günlerin biraz düzeldiğini

öğrendim.

Babam

benim

gerçek

gayemi öğrendikten sonra baJJ.a karşı olan kırgınlığı ve kızgınlığı geçmiş, bunun yerini sevgi, takdir his­ leri almış. . . Ah, acaba onları bir daha görebilecek, kucaklayıp hasretliğimizi giderebilecek miydik? Bu­ nu, zaman gösterecekti ... On yıllık cezamızı Sibir­ ya'nın . soğuk ikliminde yarı aç, çıplak nasıl geçire­ bilecektik? Hüsna ne olmuştu? Ondan hiçbir haber alama­ mıştım. Anuta da mektup yazmamıştı. Moskova'da haftalarca kalmıştık, şayet Hüsna serbest olsaydı, ne yapar yapar beni arar bulurdu. Zira herkes gibi o da temizlik için Moskova'da toplanan rejim düş­ manlarından elbette haberi olacaktı. Demek ki sev­ gili Hüsna'm ya Moskova'da değildi veya bir hapis­ hanede mevkuftu. * **

Beyaz deniz donduğu için sefer de durmuştu. Denizin buzu çözülüp sefere açılıncaya kadar bu li­ man kasabası

Popovosturov'da bekleyecektik. Mu­

vakkat koğuşlarımıza yerleştirildik. Burada da koğuşumuz on kişilikti. Lakin mah­ kum kesafetinden bu on kişilik yere tam _ onbeş kişi verildi. Çekilen kurada ben ve binbaşı Mumankin'e (galiba

Hüsna'nın

iki saatli bomba

zemine kakılan tahta

aldığı

subay)

kazıkların etrafına firdolayı


KIRIM KURBANLARI

1 16

çakılmış tahtalardan meydana getirilen ve üzerinde yemek yenilen sanduka

şeklindeki

yerin içi

düş­

müştü. Burada yatmak, ölmeden mezara gömülmek demekti. . .

Osman,

Rüstem, Ali ayni koğuşta idik.

Bu tesadüf bizim için büyük bir şanstı. Popovosturov,

küçük bir kasaba, fakat şirin,

zengin ve pek işlek bir limand ı . Beyaz

Deniz

donduğu

zamanları

Kış mevsiminde nakliyat

yalnız

trenle yapılıyordu. Yazın ise gemilerle de seferler oluyordu. Bu şirin kasaba çam ormanlariyle sera­ pa kaplıydı. Mahkumlardan başka ücretli binlerce işçi de çeşitli işlerde, özellikle kereste işlerinde çalı­ şıyorlardı. Mahkumları, cezalarının azlığına veya çokluğu­ na,

suçlarının çeşidine göre ayrı, ayrı yerlerde ve

işlerde çalıştırıyorlardı. Bizleri, siyasi mahkum ol­ duğumuz ve asıl infaz yerimizin Salovga Adası iş kampı

bulunduğu

cihetle

dışarda

çalıştırmıyorlar.

kamp içinde hafif işler gördürüyorlardı. Bu husus d a bizim için güzel bir şans eseriydi, çok memnunduk. * **

Haftalardır aynı koğuşta, aynı arkadaşlarla yatıyo­ ruz. Ruslardan bir general, iki binbaşı, iki yüzbaşı bir avukat, bir doktor; Türklerden dört biz Kırımlı Kazan

Türklerin qen de beş kişi olmak üzere tam 16 kişi­ yiz. Yediye karşı dokuz kişi oluşumuz da bizim için iyi bir şans. Herhangi bir münakaşa ve bPyle bir münakaşanın

kavgaya

i ntikali halinde onlara

ye­

nilmiyeceğimiz şüphesizdi. Zira Rus subaylan ile re­ j im konusunda, genel meselelerde bazı defa müna­ kaşalarımız

oluyordu.

Hatta

bu

münakaşalarımı­

zın döğüşe ramak kalmışken önlendiği de vaki ol-


KIRIM KURBANLARI

117

muştu. Zı ndıklar, kendilerini tarik-i haktan sayarak Müslümanlığa

hatta Türklüğe

alenen

ve

uluort:ı

hakaretten çekinmiyorlar, Hıristiyanlığı, Rus mille­ tini öğe öğe bitiremiyorlardı . İşte o zaman kafam atıyor ve bu domuz herifleri boğmak istiyordum. Bir sabah erkenden uyanmıştım, sevgili Hüsna'­ mın

hayali, gözlerimin

önünde bütün

güzelliğiyle

canlanmıştı . Buna bir mana verememiştim. Hemen yerimden çıkmak istedim, zira sıkıntıdan boğulacak gibiydim. Ama kapı

tarafında

binbaşı

Mwnankin

bulunduğundan dışarı çıkamıyordum. - Binbaşım, lütfen yol veriniz de ben çıkayım ,

!

siz rahat rahat yatınız, diye r ca ettim. Herif sarık� sağırdı. DuYll]. a mazlıktan geldi. Bu mağrur Rus su­ bayına o kadar çok içerlemiştim ki, nerede ise pat­ layacaktım . Sert bir tonla: -- Binbaşı müsaade ediniz d tr ben çıkayım, d;y e rica ettim. O, yine duymamaz�ıktan geldi,

tekrar

yol vermek şöyle dursun, bir kelime cevap verne­ diği gibi, kımıldamadı bile.

Kafam

iyice kızm;ştı,

nerede ise çıldıracaktım. O dapdaracık yerde vücu­ dum tir tir titriyordu. Ona son olarak bir d efa daha rica ettim. Yüksek sesle : - Binbaşı, binbaşı, dedim; kaç defadır rica edi­ yorum, anlamıyor, duymuyorsun. Yolumdan çekili­ niz ben çıkayım. Sonra, siz ne haliniz varsa görü­ nüz. Size kaç defadır rica ediyorum. Canım size yol vermek istemiyor, dedi. - Yani canınız kavga etmek mi istiyor? - Gerekirse olabilir. Kendini beğenmiş bu Rus subayına haddini bil­ dirmeliydim. Zaten en çok da sinirlendiğim bu he­ rifti. İkide bir, Türklüğümüzü,

Müslümanlığımız1

hor görüyordu. Bu vesile ile ondan güzel bir öc


118

KIRIM KURBANLARI

alabilirdim. Artık her şeyi göze almıştım. Yerimde yarı doğrularak sıktığım yumruğumu kuvvetle bin­ başı Mumankin'in omuzuna indirdim. Kerata neye uğradığını bilemedi ve şaşkın bir halde acı ile doğ­ rulmak isterken, ayni kuvvette ikinci yumruğu da sandukanın tavanından yed i : Bu, komik birşey ol­ muştu, gülmeye başladım. Rus subayı şimdi başırı: kaşıyordu. Ters ters bana baktı ve sonra yumruğunu sıkarak bana vurmak istedi. Ben ondan daha çabuk davranarak uzun saçların ı yakaladım ve birkaç kere mezarımızın tavanına çarptım, çarptım. Tuhaf güm­ bürtüler çıkarıyordu. Uyanan bazı koğuş arkadaş­ ları : - Ne oluyorsunuz, efendiler! - Bu gümbürtüler de nedir? - Bina mı başınıza yıkılıyor? Diyorlardı. Müthiş canı yanan, bir Türk erının çelik yumruğunun ne olduğunu tadan mağrur bin­ başı Mumankin, bu defa da bana yalvarıyordu: - Ahmet bırak, rica ederim bırak, bir daha sa­ na çatmam ! Bir taraftan bunları söylüyor, öbür taraftan da kardeşi ·-

yüzbaşı

Amunkin'i

çağırıyordu:

Amunkin ! . . . Koş, şu Türk beni öldürüyor!

Koğuşta mevcut bütün arkadaşlar uyanmışlar­ dı, bizi ayırmaya, daha doğrusu Mumankin'i elim­ den almaya koştular. Binbaşıyı dışarı çıkardılar. G ü ­ ya Rusların bir kaçı beni döğmek istiyorlard ı ; yum­ ruklarını

sıkmışlar,

dişlerini birbirine

çakmışlar,

içerden çıkmamı bekliyorlardı . Bir Yahudi olan Doktor Manato müdahale etti: - Yoldaşlar, sakin olunuz, Ahmet Hamdi kabahat

yok!

Binbaşı

Mumankin'e

y ol _

de

vermesi


119

KIRIM KURBı'.NLARI

ı ç ı n çok rica etti, fakat anlatamadı. Yol verse idi bu olay çıkmayacaktı . Doktor Manato'nun bu müdahalesi tesirini gös­ termişti, o zamana kadar gardiyan da kapıyı açmış, içeri girmişti. Böylece büyük bir arbede ve sonucu felaket olacak bir olay önlenebildi. Bu olaydan sonra Binbaşı Mumankin bir daha benimle münakaşa etmedi. Türklüğe ·ve m üslüman­ lığa hakarette bulunmadı.

TÜRKLERDE NE ÇIKMAZ CAN VA R? Haftalar, aylar geçip gidiyordu. Bizlerde bu se­ fil hayata alışmıştık. Şimdilik eskisi gibi acı çekmi­ yorduk, belli süreyi bitirip bu acıklı hayattan kur­ tulmaktan başka düşüncemiz yoktu.

Nisan ayın n :.

ortalarında idik. Böyle bir atmosfer içinde öğle zamanı , ıkamp dahilinde şöyle bir gezinti yapmağa karar vermiş­ tim. Güneş, erimeye başlamış Beyaz Denizi, yer yer alacalanan

zemini

adeta

yaldızlıyordu.

Kamp

i­

çinde o zamana kadar hiç görmediğim bir yere doğ­ ru yürüdüm. Yine Hüsna'nın hayali gözlerimin ö­ nünde canlandı, özlemi

içimi yaktı. Aylardır he.c

türlü mahrumiyet ve minnete göğüs geren ben, o­ nun kalbimi

tutuşturan aşkına karşı mağlup olu­

yordum. Onu bir daha göremeden ölmek endişesi içinde kıvranıyordum. Bu duygu içinde büyükçe bir binanın önünden geçerken, açık olan kapıdan şöyle bir içeri bakmak­ tan kendimi alamadım ve tüyler ürpertici manza­ radan ürpererek olduğum yerde kaya gibi kaldım .


120

KIRIM KURBANLARI

Gözlerime inanamıyordum. İçeride gördüğüm, in­ san ölüleriydi. Ağaç kütükleri gibi birbirleri üze­ rine yığılmışlardı. Bu sırada beyaz gömlekli, hasta­ bakıcı olduğu anlaşılan genç bir kadın yanıma gel­ di. Benim şaşkın halim merakına gitmiş olacak ki: Mösyö, galiba içeride gördükleriniz sizi ür­ pertti? dedi. Bu sahne sizin gibi ilk defa görenleri cidden korkutur, şaşkınlık içine bırakır. Siz bu insan Clülerinden korkmuyor musunuz? Yoo.. Ölülerin nesinden korkacakmışım. - Bu yüzlerce insan ölüsü böyle burada ağaç kütüğü gibi niçin yığılmış? Rus kadını zerre kadar acı duymadan: - Yakılmak için bekletiliyor, diye cevap verdi. -- Bu ölüleri buraya nereden topladınız? - Bunlar çam ormanlarında çal ışırken soğuktan ölenlerdir. Şimdi karlar eriyince cesetler mey­ dana çıkıyor ve ekipler toplayıp getiriyorlar. Bu gördüklerin üç, dört gün içinde toplananlardır. Bir kaç .gün sonra özel surette kazılan çukurlara atılıp orada yakılacaklardır. Ürpererek bir kaç adım geri çekildim. Genç k'l­ dın benim bu halime alaylı bir şekilde gülüyordu. Ona m üthiş kızmıştım. İçimden, gırtlağına sarılıp boğmak gelmişti, kendimi . zor tuta biliyordum. O, alaylarına devam etti : - Merak etmeyiniz, sizin olacağınız da bunlar gibidir. Ama bu yıl, siz bu tehlikeyi atlattınız, ge­ lecek yıla hazırlanın. Kolunuza işaret bağlayın da sizi tanıyabileyim. - Tanırsanız ne olacak? - Hiç .. Merak bu ya .. Şöyle kapıya kadar ge-


KIRIM KURBANLARI

ı�ı

!iniz de size, içeridekilerin hepsini göstereyim. Gö­ receksiniz ne kadar çok, şaşıracaksınız. Çekinerek kapıya doğru yürüdüm. Madam en üstteki yarı çıplak adamı gösterdi : - Şu gördüğümüz Mösyö, bundan iki ay kadar önce buraya gelmiş ve tesadüfen onunla buradH ayni şekilde konuşmuştuk. Yine burası ölülerle do ­ lu idi. Ba·kınız şimdi zavallı adamı bu defa ölü ola­ rak görüyorum. Madamı kızdırmak istedim. - Merak etmeyiniz, o bahtsız c.dam gibi benim ölümü görmek size zevk vermeyecektir. Zira bir iki ay sonra buradan ayrılıyoruz. Eski şaşkınlığım, perişanlığım geçmişti. İçeri­ de birbiri üzerine yığılmış kimi çıplak, kimi pej ­ mürde elbiseleri . üzerinde bulunan ölülere bakabili­ yordum. Siz kaç yıldır buradasınız? diye sordum. - Beş yıldır bu gördüğün hastahanede hasta­ bakıcı olarak çalışıyorum. Öyle tüyler ürpertici sahnelerle karşılaştım ki, insan aklını oynatır. A­ ma ben bunlara alıştım hiç acı duymuyorum şim­ di. Bunları söylerken beyaz gömleğinin içindeki tombul vücudu hafifçe titriyor, dik göğüsünün tah­ rik edici manzarası bütün hatlariyle göze çarpıyor­ du. Gözlerini çapkınca oynatarak bana öyle bir ba­ kışı vardı ki, adeta rahatsız olmuştum. Madam konuşmasına devam etti : - Beş senedir burada çok sıkılıyorum. Hergün ayni iş, ayni insanlar ayni manzaralar. Ne yapayım geçim derdi, katlanıyorum. Bu ölüler arasında Türkler de bulunuyor mu?


KIRIM KURBANLARI

122

- Yoksa sizde mi Türksünüz Mösyö? Pek az. - Evet, Türküm. Bu cevabım üzerine madam yanıma sokulmak­ tan kendini alamatlı. Dostça olduğuna inandığım bir . gülümseme ile!

- Türkleri ben çok severim, dedi. Çünkü cesur, mert, metin, kuvvetl'i insanlar. Türklerden çok ah­ baplarım vardı. Şimdi ne oldular bilmiyorum.

- Çünkü Müslüman olan Türkler'de iman kuv­ veti var, madam. Sizin Rusların koyun sürüsünden farkları yok. Hepsi de uşak, köle! - Doğru söylediniz, Mösyö. Bir Türk olmayı ne kadar isterdim ! - Duymasınlar, Rusluğa hakaret ettiğin için ipe çekerler. Arzulu gözlerle beni süzen hastabakıcı kadın: -

Bir inanç ve ideal uğruna ölmek saadettir,

dedi. Keşke bir Türk olabilseydim de beni de böyle kamplarda çalıştırsalardı ! Yahut ipe çekselerdi, s i­ zi burada sık sık beklerim, bir Türkle konuşmak , dost olmak şerefini bana çok görmeyiniz rica ede­ rim ! Fırsat buldukça geleceğimi vaad ederek Rus kadı­ nının yanından ayrıldım. Ben kampa dönerken kö­ peklerin çektiği kızaklar üzerinde daha birçok in­ san ölüsünün getirilmekte olduğunu .gördüm. Birgün ayni akibete bizlerin de maruz kalacağımız endişe­ siyle tüylerim ürperdi. O müthiş sahne hala gözleri­ min önünden gitmez.


KIRIM KURBANLARI

1 2�

SALOVGA ADASINDA BEŞ YIL Popovosturov'un bir kaç aylık sefil ve acı dolu geçen hayatını geçmişe terk ederek geleceğiP bilinmez sefalet ve azabıyla haşhaşa kalacağımız Salovga adasına 24 Mayıs 1 938 tarihinde bir sabah parakutlara doldurulup hareket ettirildik. 30 mil mesafeyi tam beş saatta alabilmiştiık. Çam orman­ ları ile serapa kaplı bu m eşhur (! ) ada bembeyaz ve billuri sular içinde yemyeşil, zümrüt gibiydi. Ta­ biat bakımından zengin bir manzaraya sahip bu şi­ rin ada maalesef onbinlerce bahtsız ve günahsız in­ sana azap ve işkence olmakta belki de Rusya'daki bütün iş kamplarına oranla başta gelirdi. İnsan gii­

nül huzuru içinde olmazsa ne tabiat zenginliği, n e de hayatı kadar sevdiği bir varlık doyurucu ola­ mazdı. İskelede bizi, bir kaç memurla on kadar asker ve hayli kalabalık olan eski mahkumlar karşıladılar. Bu mahkumların her biri kader birliği yapmış ar­ kadaşlarının idari işlerinde görev almışlardı. Tabii onlar da, birkaç komünist uşağı kızıl sultan ve mis­ li bulunmaz kaatil Stalin'in her emrine körü körü­ ne amade memurların emrinde idiler. Bizleri alıp doğruca karantina pavyonlarından birisine götürdüler ve orada tam bir hafta kaldık. Sonra oradan alınıp bize ayrılmış olan yerimize ve­ rildik. Biz yeni gelenleri, eski mahklımların arası­ na vermediler: onar kişilik gruplara ayırdılar. Bil üç Kırımlı hemşehri arkadaşlarla, yüzbaşı Amua­ kin, binbaşı Mumankin, binbaşı Petroviç ve daha bir kaç Rus, ayni koğuşa düşdük. Ali bir başka ko­ ğuşa öteki Kırımlı hemşehrilerimle beraber ayrıl··


1 24

KIRIM KURBANLARI

dılar. Birbirimizi her zaman görebilmemiz müın­ kündü. Bütün pavyonlar, bütün evler keresteden inşa edilmişti . Şimdiye kadar kaldığımız muvakkat c:?­ zaevlerindeki gibi, burada da karyolalar ayniydi ve burada ottan şiltelerimiz vardı. Bizlere ayni cins­ ten ve renkten mahkum işareti bulunan elbiseler vermişlerdi. Burada da sabah kahvaltısı olarak k ay­ nar su; öğle ve akşam yemekleri için de yine pata­ tes, lahana, balık çorba ve yemekleri gibi mahdut gıda maddeleri verirlerdi. Bir i nsana yetecek kadar kaloriye sahip olmayan bu yiyecekler ölmeyecek miktarda olup bizim gibi genç, çalışan insanlar içi a pek azdı . Haftada bir kere de darı yarmasından la­ pa veriliyordu. Ağır ve hafif tatlılara hasrettik. Yal­ nız burada ekmek günde 250 gramdan, 400 grama çıkarılmıştı . Aklı eren eski mahkumların bize anlattııklarma göre, ada, 60 KM. kutrunda, her tarafı gümrah çam ormanlariyle kaplı Beyaz Deniz ortasında zilin­ rüt gibi yemyeşil ve şirin bir kara parçasıydı. Sanki Tanrı bütün güzellikleri bu adaya bahsetmişti. Siyasi mahkumların bulunduğu pavyonları çev­ releyen kale, beş asır kadar evvel papazlar tarafın ­ dan inşa edilmişti. 3000 metre kutrunda, 5 0 metre yüksekliğinde ve 20 metre eninde olan kalenin suru adeta şaheserdi. Her yüz metrede bir burçları var­ dı. Onbini aşkın siyasi mahkumlar bu kale içerisin­ deki çeşitli atelyelerde sanatına göre çalıştırılıyor­ du. Onbeş bin kadar adi mahkum da kale dışındaki çam ormanları içinde kereste işlerinde çalıştırılıyor­ du. Sanatım olmadığından bana bekçilik görevi .ı; verdiler. İşimden pek çok memnundum. Bizden bir-


KIRIM KURBANLARI

1?.5

kaç sene önce gelmiş Kırımlı hemşehrilerden, Azer­ baycanlı soydaşlarımdan her türlü yardımı ve ko­ laylığı görebiliyordum. Bunların bir kaçı pek önemli idari işlere bakıyorlardı. Burada kış mevsimi 22,30 . gece, 1 .30 saat gün­ düz ; yaz mevsimi 1 ,30 saat gece, 22,30 saat gündüz­ le geçer. Kışın sema ekseriya bulutlu ve sisli, yazın açık, berraktır. Yağmur pek az yağar, Yaz ayların­ da ay'ı ve yıldızları görmek mümkün olmaz, ziı:-a güneş herşeye hakimdir. Bununla beraber kat'iy­ yen bunaltıcı sıcaklar yoktur; bütün yaz ilkbahar mevsimi gibi geçer. Ot, pek az büyür. Kuvvetli rüz·· gar da esmez, kışın en şiddetli anlarında soğuk 55 dereceye kadar düşer. Beyaz Deniz coşmaz. Bir genç kız edasiyle naz­ lı nazlı dalgalanır. Kışın tamamiyle donar ve kara -

ile ada arasındaki irtibat, kuvvetli köpekler ve eh­ lileştirilmiş kurtların çektiği kızaklarla yapılır. * **

Zaman geçtikçe buranın hayatına da alışıyor­ duk. Vazifem icabı, her zaman yemeklerde hazır bu · lunamadığımdan iaşe istihkakım çiğ olarak çıkmay..t başlamıştı . Nöbetten çıkıp yemeğimi bizzat kendi.il! pişirir ve bu da benim için zevkli bir meşgale olur­ du. Normal gıdamı alabiliyordum. Şimdilik hayatımdan şikayetçi değildim.

CANIMIN iSTEDlGlNl YAPAB!LlRlM BEN Soğuk ve tipili bir gündü. Vazifemi başka bir bekciye teslim ederek pavyona dönmüştüm. Ogün


1 26

KIRIM KURBANLARI

elime geçen az etle güzel ve nefis bir patat�s yf'· meği pişirmeyi düşünüyordum. Nefes nefese odamı­ za girdim, ve ilk işim tavamı aramak oldu. Yerin­ de bulamayınca etrafa göz attım, kapının arkasında yerde gördüm . Aldım ve tetkik edince, bir tarafının içine doğru yuğrulmuş olduğuna şahit oldum. Beni sevmeyen, şu mütevazi hayatımı kıskanın birisinin kasten bu işi yaptığına kanaat getirmiştim. Ortal ı­ ğa bir küfür savurdum. Maksadım suçluyu bulmak ona iyi bir ders vermekti. En çok Rus subayların­ dan şüphe ediyordum. Nitekim şüphemde yanılma­ dığım hemen ortaya çıktı: Binbaşı Petroviç birden parladı : - Ulan sersem Türk, sen küfürleri kime savu­ ruyorsun? Beynim attı . Hemen yumruklarımı sıktım. Pet roviç'in üzerine yürüdüm. - Tavamı kim yere çarptı ise ona, dedim. - Tavanı ben attım. - Niçin attınız? . . . battı mı? Anlaşılıyor ki, kavga etmek için bahane arıyorsun. Artık sen çok oluyorsun binbaşı ! Burada size canınızın istediğini yaptırmazlar, kızıl ordu karargahı değil, mahkum­ lar kampıdır bu gördüğün yer. Göğsüne var kuvvetimle şiddetli bir yumruk indirdim. Sendeleyerek birkaç adım geri geri gitti. Bu anda onun tenceresi gözüme ilişti, koşup aldırr. ve olanca kuvvetimle kapının arkasına fırlattım. Bomba patlamasını andıran müthiş bir ses çıkardı. Kafam adam akıllı kızmıştı, gözüm hiç birşey gör­ müyordu. Bu hali gören Rus subayları harekete geç­ tiler: Yüzbaşı Amunkin, gençliğine ve kuvvetine gü­ venerek en önde geliyordu, onu, ağabeysi Mumankirı takip ediyordu. Yumruklarını sıkmışlar sanki bır,


KIRIM KURBANLARI

127

iki yumruk darbesile beni yere serecekler! Genç yüzbaşının ya•kasını topladım ve ayni za­ manda kendime doğru çektim ve akebinde de bütün kuvvetimle iterek birkaç adım geriye sırtüstü yu. varladım. Binbaşı Mumankin, Popovosturov'da ye­ diği yumruğun acısının öcünü alabilirim ümidiyle böyle bir olayı fırsat bilerek sıkılı yumrukları ile üzerime hücum etti. Onu da 1kardeşinin yanına gör.dermekte zahmet çekmedim. Üç subayı birer yumrukta yere serdikten sonra muzaffer bir kaplan azametile koğuşun ortasında durdum . Yumruklarımı havaya kaldırdım ve mey­ dan okuyan bir eda ile, yüksek sesle şunları söyle­ dim : - Ulan Çar artıkları ! Ulan davar sürüleri ! Siz­ ler kim oluyorsunuz da Türk'e el kaldırıyor, dil uza­ tıyorsunuz. Oturun bakayım yerlerinize! Bir daha Türklere çatmayacağınıza, Türkler aleyhinde, di­ nimiz aleyhinde atıp tutmayacağınıza yemin edirı bakayım ! Bir Türk'ün yumruğu, sizin bir işe yarü.­

maz bombalarınızdan daha çok tesirlidir. Yumruklarım sıkılı olduğu halde üzerlerine yü­ rüdüm. Geri geri çekilip birer köşeciğe büzüldüler. O zamana kadar olayı duyan diğer koğuşlardaki Türkler de içeri dolmuşlardı. Rus subayları ve diğer Ruslar, korkularından sinecek yer arıyorlardı. Azerbaycanlı Mehmet adındaki bir yiğit, Rus subaylarına hitaben: - Ulan zındıklar! Ulan karı gibi korkak herif­ ler! diyordu. Sizin onunuz bile bir Türk'e vız gelir! Siz kör gözlerinizi bir açıp karşınızdaki şu arslanlara baksanıza. Vallahi bir yumrukta otuz iki dişinizi kökünden sökerim. Türk arslanına söz yok. Bu sırada General Yorgi içeri girdi, bana doğ-


1 28

KIRIM KURBANLARI

ru yürüdü ve elini omuzuma koyduktan sonra: - Ne oldu kahraman Türk? diye sordu. Köşelerde büzülen subaylara gözü takıldı, her­ şeyi anlamıştı. Kızgın kızgın subaylara baktıktan ,;cınra : - Ulan korkak köpekler! Koruyamayacağını� şeref i çin neden meydana atılırda Rus'un, Ruslu­ ğun haysiyetiyle oynarsınız? Şu gördüğünüz Türk üçünüzü de bak ne hale getirmiş! Bu durum karşı­ sında kendinizi öldürmelisiniz ! Rus subaylarından hiç bir itiraz olmuyordu , başları önlerine düşmüş, sessiz, sedasız yere bakı­ yorlardı. Bu mağlubiyet onlar için pek acı ve ölüır.­ den beter olmuştu. General ayni kızgınlıkla devam . etti : - Haydi buradan defolup gidiniz ! Her üçüde, başları önlerine eğilmiş olduğu hal­ de çıkıp gittiler ve ondan sonra bir daha ne bana, ne de diğer Türklere ağızlarını açıp birşey söyle­ yemediler. Bu olay onlara güzel blr ders olmuştu.

R US SANILAN BlR TÜRK'ÜN SÖZLER/ Rus subayları ile aramızda cereyan eden olay ­ dan birkaç gün sonra, kamp içinde dolaşırken genç bir adam ile, yanında çok güzel genç bir kadın önü­ mü keserek bana dostça selam verdiler. Kendilerini tanımıyordum ve o güne kadar da hiç görmemiştim. Bu dostça ilgiyi soğuk karşılamıştım, zira karşm�­ dakileri Rus sanıyordum. Bana elini uzatan Mösyö'­ ye : - Sizleri tanımıyorum, dedim.


KIRIM KURBANLARI

129

Bununla beraber istemiyerek ben de aynen mu­ kabele ettim. El sıkıştık. Nefret ettiğim Rus'un eli­ nin temasından sıkılmıştım. O, gülümseyerek ve hayran bakışlarla beni süzdükten sonra : - Siz beni tanımıyorsunuz ama, ben sizi çok iyi tanıyorum, dedi. İti:raf edeyim ki sizi takdi ı edenlerdenim. Karım Mariya'ya da birkaç defa sizi anlattım, o da görmek istiyordu. Geçen günkü olay size bu kamp dahilinde şöhret sağladı. Tebrik ede­ riz. Karısına dönüp: -- Mariya'cığım sana sık sık bahsettiğim Mösyc Ahmet Hamdi bu zattır, deyip karısiyle bizi tan!Ş­ tırdı. Genç kadın memnun ve gülümseyerek elini uzattı. - Sizinle tanıştığımız için pek çok sevinçliy!m. Vanetzov daima sizden bahseder, gurur duyar. Türklere ve İslam dinine uluorta küfreden o z ın· dıkların hakkından ancak sizin gibi kahramanlar g�­ lebilir! Buna çok memnun oluyoruz. Madamın bu sözleri beni şaşkınlık içinde hını k­ mıştı, bir kadına, bir erkeğe bakıyordum. Bu Rus ailesi nasıl oluyordu da kendi ıırkı olan Rusları k0tülüyordu? Biz Türklere hayranlıklarını alenen iz­ har edebiliyordu. Yavaş bir sesle : - Siz, Rus değil misiniz? diye sordum. Mösyö Vanetzov gülerek : - Hayır, Rus değiliz, diye cevap verdi. Cedcli ­ miz Türkoğlu Türk'tür! Damaırlarımızda asil Türk kanı dolaşmaktadır! - Ah, bu işittiklerim gerçek olabilse! Hiç san · mıyorum Mösyö, siz benimle alay ediyorsunu:?'. ! -- İnanınız doğru söylüyoruz. Tarihini şu anda F. : 9


130

KIRIM KURBANLARI

bir zamanda General Pakaço hatırlayamadığım adında birisi memleketimizi istila ettiği zaman bin­ lerce Tiiırk'ü yerlerinden, yurtlarından alıp Yakut·a sürmüş ve orada zorla o devirde makbul olan Rus dini «Provoslavn»ı kabul ettirmiş. Şimdi her ne ka­ dar Rus olarak kayıtlı isek de gerçekte Türküz! Ne yapalım kardeşim, ekmek, geçim derdi bu herifler arasında yaşamağa ve Rus göırünmeğe bizi mecbur ediyor. Pek çok sevinmiştim, hararetle tekrar el sıkı�­ tık. Vanetzov beni evine götürdü, misafir ederek mükellef bir yemek ziyafeti verdi. O günden son­ ra onunla dost ve kardeş olduk; fırsat buldukça giz­ li gizli buluşuyorduk. Kendisi iki nci pavyonun idare amiri bulunuyordu ve bizim Rus subayları ile geçen hadisemizde benim haklı çıkmam için elin­ den gelen gayreti göstermiş olduğunu anladım.

BİZ TÜRKLER! N!Ç!N KALE DIŞINA SÜRMEK İSTEM!ŞLERDİ? O kışı ve gelen yazı ayni şekilde geçirmiş ve ikinci kışa girmiştik. Allah'tan o yıl kış mevsimi her senekinden çok şiddetli geçiyordu. Dondurucu soğukların bütün şiddetiyle devam ettiği Ocak ayı­ nın birinci haftasında, biz Türklerden mümtaz ve seçkin altmış ağır cezalı mahkumu, kale dışında, kereste işlerinde çalıştırılmak üzere karar verilmiş ve bu karar tebliğ olunmuştu. Bunlar arasında ben de vardım. Siyasi mahkum olan biz Türkleri niçin kale dı­ şına sürmek istemişlerdi? Elbette bunda özel bir bir maksatları vardı. O zamana kadar hiç böyle


KIRIM KURBANLARI

131

vak'anın cereyan ettiğini bilen yoktu. Bu, bize özel bir oyundu. Biricik amaçları da, biz Türkleri, özel­ likle Kırım Türklerini ortadan kaldırmaktı. Bunu, adımız gibi biliyorduk. Artık bu heriflere eyvallah etmeyecek, emirlerini yerine getiırmekle alay konusu olup kendimize güldürmeyecektik. Hepimiz toplan­ dık ve hararetli münakaşa ve tartışmalardan sonra onbeş günlük açlık grevine karar verip yetkililere bildirdik. Bu kararımızı hiç iürazda bulunmadan kabul ettiler. Bu da gösteriyordu ki, gayeleri biz­ leri çalıştırıp faydalanmak değil, sadece temizlemek­ ti. 15 günlük açlık grevinde, nasıl olsa bir kaçımı­ zın öleceğini kuvvetle umuyorlardı. Greve başladık. Hepimizi büyük bir koğuşa dol­ durdular, başİmıza süngülü nöbetçiler diktiler. On­ beş gün sonra, sonuç bizim başarımızla neticelendi . Yemeden, içmeden v e hiç birimizin burnu kanama­ dan grevi bitirdik ama, bizler de insanlıktan çıktık. Aradan biraz zaman geçip kendimizi biraz top­ layabilmiştik · ki, ikinci defa olarak kale dışında ça­ lışmamız konusu ortaya yeniden atıldı. Şimdi mak­ satları gerçekten iyice anlaşılmıştı ki, bizleri açlık­ la, soğukla v.s. sebeplerle temizlemek niyetindeydi­ ler. Bu bir komünist taktiği idi ve Rusya'da yaşaya� Türkler ve rej ime karşı olanlar çeşitli usullerle böy­ lece yok ediliyorlardı. Eğer bugün Rusya'da yaşa­ yan Türk ve Müslümanların mevcudu yarıya, hatta üçte bire inmiş ise, bunlar kurşuna dizilerek yok edilmemişler, bize tatbik ettikleri usullerle temiz­ lenmişlerdir. * **

Bir karar vermek üzere derhal toplandık. Her-


KIRIM KURBANLARI

132

kes düşünce ve görüşlerini

açıkladı,

hararetli

ko­

nuşma ve tartışmalar oldu fakat maalesef bizi kur­ tuluşa çıkaracak bir yol ve çare düşünüp bir karara varamadık.

Fakat birden Dr. Ahmet Bey

imdadı­

mıza yetişti : Onun bir kurtuluş yolu tavsiye ede­ ceğinden emindik. Bize şunları söyledi: - Arkadaşlar, bu heriflerin gayesi, sizleri dı­ şardaki iş yerlerinde çalıştırıp faydalanmak değil, orada soğuktan ölmenizi sağlamaktır. Her gün bir çok mahkum ya ölü olarak, veya hasta olarak has­ tahanemize geliyor. Hasta olarak gelenlerin çoğunu n soğuktan ayakları donuyor ve kangr�n oluyor. Bun­ ları kesiyoruz ve malül kalıyorlar. Sizleri böyle gör­ mek

istemem.

Türke yakışır bir şekilde

şereflice

ölmeyi tercih etmelisiniz. Bir kaç arkadaş birden sordular: -- Ne yapmamız gerekiyor? -·

Şerefli ölmeyi, rezilane ölmeye elbette ter-

cih ederiz. - Kurban vermeden kurtuluş tavsiye ediniz. Ahmet bey, bu sözlere şu cevabı verdi: -- Yine açlık grevi yapacaksınız. Grev süresi­ ni bir iki gün arttırınız ve bu defa istediğiniz kada r sıcak su içmeyi de şart koşunuz. O zaman başarılı bir grev yapmış olursunuz, o zamana kadar da ha­ valar ısınmaya başlar ve sizin kale dışında çalışma­ nızı bu sene bir daha teklif etmezler. Gelecek sene için ise Allah büyük. Yine bir kaç arkadaş biırden: -- Kabul ediyoruz!

- 17 gün için kabul ediyoruz ! - Onların isteklerini yapıp soğuktan ölmektense, açlık grevi yaparak burada ölmeği tercih ediyo­ ruz!


KIRIM KURBANLARI

133

İstediğimiz kadar sıcak su içmek şartiyle 1 7 günlük açlık grevini yine itiraz etmeden kabul etti­ ler. Derhal tatbik edilmek üzece eski koğuşa doldu­ rulduk ve yine kapıya nöbetci dikildi. 10 günü, birinci greve nazaran daha sıhhatli geçirebildik. Cidden sıcak su içmemizin faydası olu­ yordu. Fakat bundan sonraki günlerde sıhhattan düşüyorduk. Esasen evvelki grevden sıhhatımız nor­ mal hale gelemediğinden bu defa açlıktan çok sı­ kıntı çekiyorduk. Her geçen saat ve gün bizi eriti­ yordu. Bütün gün hiç kımıldamadan yatıyorduk, za­ ten hareket etmeye takatımız kalmamıştı. 14 ncü günü Kazanlı Abdülaziz'i kaybettik. İlk ölen arkadaşımız o olmuştu. Onu, Türkistanlı Abdül­ kadir takip etti. Aramızdan ebediyen ayrılan arka­ daşlarımız moralimizi müthiş bozuyordu. Bizim iaşe­ ci Rüstem bir hayli göbek bağladığı için yemek ihti­ yacını biriktirdiği stokundan i htiyatla harcıyor, ona birşey olmuyordu.

Yüreğimize ölüm korkusu adam akıllı işlemi§t i . Günlerimizin sayılı olduğunu görüyorduk. Durma­ dan dualar mırıldanıyor, helallaşıyorduk. Bu feci ölümün bize faydası ahirette dokunacaktı elbette. Ogün akşama kadar beş arkadaşımızı kaybet­ miştik. Eırtesi günü sabahı sevgili arkadaşım ve hemşerim Kırımlı Ali'yi de kaybettik. Onu yine Kı­ rımlı Halil İbrahim, Yakup Kadri, Moskova'nın Meşcan ınahallesi_nden Yusuf Baran, Kazanlı Musa, Abdulvahap, Şerafettin, birer ikişer saat ara ile ebediyen aramızdan ayrıldılar. 16 ncı günü sabahı ölü zayiatımız on ikiye yük­

seldi. Ogün akşama kadaır ve gece 5; sabaha kadar da dört kişimiz daha aramızdan sessiz sedasız göçüp


134

KIRIM KURBANLARI

gittiler. 17 nci günü dört kişinin daha hayatı sona erdi. Toplam 2l'e yükselmişti. Her ölen arkadaşın ölüm haberi nöbetçi tarafın­ dan ilgililere bildiriliyor ve alıp götürülüyorlardı. Bu heriflerin çok memnun olduklaırını görüyorduk. Zalimler, bu şekilde manevi işkencelerle hayatımıza son vermekten adeta sonsuz zevk duyuyorlardı. - Buradan sağ çıkacağınızı mı sanıyorsunuz, diyorlardı . Hepiniz gebereceksiniz. Ogün akşama kadar 5, yarı geceye kadar da 3 kişi olmak üzere tam sekiz kişi daha kaybettik ve süremiz dolduğu zaman 60 kişiden 29 kişi ölmüş, 31 kişi de ölmek üzere sadece nefes ve iskeletten ibaret sağ kalabilmiştik. Bizim Kırımdan ben ve Rüstem hala yaşıyorduk. :q iğer 20 kadar Kırımlı genç, aydın, milliyetçilerin hepsi de ölmüşlerdi. Za­ vallı arkadaşlarımız, hürriyetimiz, bağımsızlığımız ve şerefli insanlar olarak yaşayabilmemiz uğruna gi­ riştikleri mücadele sonunda hayatlarını kaybetmiş­ ler ve bu ülkülerinin kurbanı olmu�lardır. İşte Demirperde diye isimlendirilen kızıl cen­ nette ( ! ) Türklere, Müslümanlara reva görülenler. Keza rejime, komünizme karşı olan diğer ırkların da başlarına gelenler bunlardan daha az hafif de­ ğildir. Eğer kaderde yaşamak ve daha çile doldurma� varsa, sürüm sürüm süründürüldükten sonra kur­ tulmak da vardır. Sizlere i�te Salovga adasının bir köşeciğinin feci, yürek acısı bir sahnesini naklet­ tim . . . Fakat bu geniş ülkede bunun gibi daha yüz­ lerce, binlerce Salovga Adası, Popovosturov olduğu­ nu, buralarda da, tatbik edilen çeşitli işkence usul­ leriyle can veren milyonlarca komünizm düşmanı ülkücülerin, hürriyet ve adalet uğruna hayatların ı


KIRIM KURBANI.ıARI

1 35

feda eden kahramanları düşününüz ! Tanrı onların ruhlarını şad etsin!

ADEMOGLUNA TAPILMAZ İki gündenberi, kale içindeki siyasi mahkfırr.­ l ara ait hastahanede yatıyorum. Ateşler içindeyim. Daha hastalığımın teşhisi bile konmadı. Doktor Ahmet Bey, sık sık gelip ilgileniyor ve muayene ediyordu. Fakat tecrübesiz, yeni mezun olmuş bir hekim olduğundan pek faydalı olamıyordu. Diğer Rus doktorları ise hiç ilgilenmiyorlardı. Adeta ka­ derimle başbaşa bırakılmış bir durumdaydım, ne ilaç var, ne tedavi,. . . Üçüncü günü, Doktor Ahmet Beyin ,rica ve teş­ vikiyle muayeneye gelen Rus doktoru, hastalığıma tifo teşhisi koyarak, başka bir koğuşa kaldırılmamı emretti. Ateşim çok olduğundan normal olarak aklım başımda olmadığı gibi, kimse ile de ilgilenecek, soh­ bet edecek halde değildim. Kendimden tamamen umudumu kesmiştim. Artık Rus zulmünün, Rus iş­ kencesinin alamadığı canımı, minicik bir hayvanın beni yatağa sermesi, aklımı başımdan alması, şaşı­ lacak şeydi. Ateşim dayanılamıyacak derecede şid­ detli olduğundan, bazan sapık supuk konuşuyor­ dum. Bazan da dualar okuyor, kelimei şehadette bulunuyordum. Bu zalimler elinde yaırdım Allahtan­ dı, kuldan bir fayda, bir kurtuluş yoktu artık. Koğuş arkadaşlarımdan birisinin: - Ulan geveze Türk, ne konuşup duruyorsun? dediğini işittim. Aldırış etmedim, duamı okumaya devam ettim.


136

KIRI� KURBANLARI

Ne felaketler, ne korkulu günler atlatmıştım da kimseden korkmamıştım, şimdi şu hastahanede öl­ mek üzeTe iken mi korkacaktım. - Sus ulan, pis herif kes sesini ! - Şimdi senin Allahını da, Peygamberini de, duanı da . . . Ulan Türkmüsün, Müslüman mısın? Sus be! Bir başkası ise şu teklifte bulundu: - Bu baş belasını buradan aldıralım. Kendi der­ dimiz kendimize yetiyor birde bunun gevezeliklerini dinlemeyelim. Yoldaş Vasil'e söyleyelim aldırsın bu­ nu başka koğuşa . . . Dinsizlerin bu ağır hakaretlerini ve aleyhimde­ ki teşebbüslerini biliyor, işitiyordum. Ancak onlara karşı kendimi savunacak aklı ve kuvveti bulamıyor­ dum. Onlar ne derse desinler, ben bildiğimden şaş­ m ıyor, dua okumaya, Allaha yalvarmaya devam edi­ yordum. Bir başk_a Rus: - Sıkıntıdan bayılacağım yahu. Ne söylenip duruyor şu herif. Çağırın Vasil'i aidırsın bu herifi, dedi. İyi adam sözün üzerine gelir derler, bizim has­ tabakıcı Vasi! de o anda içeri giriverdi. Hastabakıc ı Vasil'i gören Rus Hastalar, hep birden beni şika­ yette bulundular. - Vasil yoldaş, bu Türk bizi ırahatsız ediyor! - Durmadan Allah'tan Peygamberden bahsediyor! - Şu geveze adamı buradan aldırt! - Kendi derdimiz bize yetiyor, onun gevezelik · !erini çekemiyoruz ! - Mösyö Vasi! bizi bu heriften kurtar!


KIRIM KURBANLARI

137

- Bu Türk'ün bizim aramızda işi ne? Hem de bizim subayları döven adam. Her ne kadaır dinsiz, komünist de olsalar, on­ ların arasında da iyi kalplileri, insaflı, helal süt emenleri bulunuyor. Bütün ' .u şikayetlere rağmen hiç ummadığım bir şey oldu: Hastabakıcı Vasi! b; r kaç sözle o serserilerin laflarını ağızlarına tıkadı : - Rahatınızı çok seviyorsanız işte kapı, çıkar gideırsiniz ! Ötekilerin, ikisi hala söylenip duruyordu. On­ lara da: - Öff.. çok laf istemem, yeter artık! diyerek susturdu. Şu Rus çok hoşuma gitmişti, kalkabilecek du­ rumda olsaydım gidip kucaklayacak, tebrik edecek­ tim. Kendi ırkına karşı bir Türk'ü koruyan şu Rus'a çok minnet duymuştum. Teşekkür ettim. Hastabakıcı Vasi! koğuştan çıkarken: - Ona sataşmayın, bak karışmam sonıra hepi­ nizi taburcu ettiririm! diye korkuttu. Ve sonra ka­ pıyı hızla suratlarına çekerek çıkıp gitti. Hastabakı­ cının bu dürüst ve adil hareketi dinsizlere yerinde ve güzel bir ders olmuştu. * **

Kainatın yaratıcısı, tekmil mahlukatın Tanrısı Ulu varlığa ve onun sevgili Peygamberi Resıllü Ek­ rem'e küfür eden, hakarette bulunan bir kimsenin hiç bir suretle affı caiz olamazdı. Lakin ben onlara hak ettikleri cezayı verebilecek durumda ve takatte\ değildim : Acizdim, elimden hiç birşey gelmiyordu. Zındıkların bir, ikisinin küfür ettiğini duyan,


138

KIRIM KURBANLARI

o zamana kadar hiç karışmamış olan bir papaz, ani­ den kızarak bağırdı: - Dinsiz herifler! Kafirler ! . . Allah'tan kork­ mazlar! .. Susun artık, çok oluyorsunuz ! Sonra bana rica etti: - Mösyö Ahmet, ırica ederim sen de sus. Alla­ hını, Peygamberini seversen sus, bu dinsizlerin ya­ nında Allahına yalvarıp mağfiret dilerken öbür ta­ raftan günah kazanıyorsun. Takdir edersin ki bun­ ların hepsi Allah'a, Peygambere inanmayan sapıklar, gafillerdir. Ben o anda ölümle pençeleşiyor, beni bu has­ talık musibetinden kurtaracak varlığın Tanrı oldu­ ğunu bil iyor ve ona niyazda bulunmakla kulluk va­ zifemi ifa ederek, yardımı O'ndan bekliyordum. Yoksa Rus doktorlarının lütfen verecekleri ilaç be­ ni iyi etmez, belki daha çabuk ölmemi sağlardı. Çünkü onlar için biz Türklerin ölmemiz, yok olma­ mız arzulanan birşeydi. - Papaz efendi, sen din adamısın, İslam Dinir.! belki de benden daha iyi bilirsin. Hayatımın iade­ si için tek umudum Allah'tır. Böyle olunca, Allah'a yalvarmayıp da kızıl kaatil Stalin'e mi yalvaıraca­ ğım, yardımı ondan mı umacağım? Papaz bağırarak : - Onun da Allah belasını versin ! dedi. Biz de onun kurbanlarıyız! Sonra hasta Ruslara çıkıştı : - Ulan sersem herifler, dinsiz olduğunuzu bi­ lirdim ama bu kadar zı ndıklaşacağınız aklımdan geç­ mezdi. Ben; bu Salovga adasında şu çileyi, Allah'ı inkar eden kızıl rejime karşı açtığım savaşta yakay ı ele verdiğim için dolduruyorum. Sizin gibi bir kaç Bolşevik uşağının kurbanı oldum ! Allah hepinizi


KIRIM KURBANLARI

139

kahretsin! Sizin gibi dinsizleri Mesihe şikayetci­ yim! Bir Rus : - Biz kızıl değiliz, diye itirazda bulundu. Bi� de kızıllara karşı açtığımız hürriyet mücadelesinde yakayı ele vererek buraya düştük! Çile dolduru­ yoruz. Papaz alaylı bir eda ile : -Hıırsızlık yaptığınız için buraya düştüğünü­ zü söyleseniz daha doğru bir laf etmiş olursunuz. Mücadele kim, siz kimsiniz, hürriyetten ne anlar­ sınız. Diğerlerinden cevap alamayan Papaz, devam etti : - Şimdi sizlere soruyorum, cehennemden hıç bir farkı olmayan şu Salovga adasındaki dayanılmaz hayata hangi ülkünüzün kurbanı olarak katlanıyoı ­ sunuz? Allah'sız bir millet olur mu ulan eşekler! Ademoğluna tapılır mı? Şu gördüğünüz tabiat, gök­ yüzü, yıldızlar, ay, güneş; yağmur, soğuk, sıcak ve bütün tabiat olaylarını Stalin yönetebilir mi? Bir insan bunları yapmaya, idare etmeye muktedir mi­ dir? ..

A llah, eşi, benzeri olmayan, herşeye kaadir olan bir kudrettir. lsa da A llah olamaz, çünkü o da biT insandır. Meryem de Allah'ın anası olamaz, zira o da bir insan ve kadındır . . . Bırakınız da şu Müslüman Türk kulluk ödevini yerine getirsin, belki onun yü­

zünden Allah sizlere de acır da hastalığınız iyi olu... Papaz'ın bu sert çıkışından, makul sözlerinden sonra hiç bir Rus bana çatmadı, hepsi de iyi mua­ melede bulundular; hatta ufak tefek işlerimi bile görenler oldu. Bir süre sonra da taburcu edildim.


140

KIRIM KURBANLARI

Kampta istirahatım bitinceye kadar dinlendir.,. Aradan haftalar, hatta aylar geçtiği halde bacakları­ mın kuvvetinde bir salah görülmüyordu. Hala ikı koltuk değneğiyle ancak yürüyebiliyordum. Bu şart­ lar altında çalışamazdım. Tekrar muayene ve teda­ vimi istedimse .de aldırış eden olmadı . Tedavimin daha büyük ve teşkilatlı bir hastahanede yapılma­ sı için yaptığım müracaat da sonuç vermedi; Ahmet beyin tavassutundan da olumlu sonuç alınamadı . Bu hal ve şartlar altında çalışamazdım. Benim durumumda olan insanlara bu memleket­ te yaşama hakkı da yoktu. Burada yiyip içip yat­ mak yok, iş vaır, çalışmak vardı ve ölmi:recek kadar da ekmek, yemek . . . Biz Türkleri ise kurbanlık koç gibi besledikleri görülmüş şey değildi. Bir gün mut­ laka bir tarafa sürülecek, orada kaderimle başbaşa bırakılacaktım. Nitekim çok geçmeden düşüncem oldu, korktu­ ğum başıma geldi : İlkbaharda işe yaramaz raporu ile Salovga'dan alınaırak, Beyaz Denize yakın bir sa­ hil şehri olan «KEM»e gönderildim. Burada da mahkumlar kampı vardı ve işe yaramayan mah­ kı1mlar burada aç susuz çile dolduruyorlardı. Allah'ın öldürmediğini kaatil Stalin'in ve onun uşaklarının yok etmelerine imkan var mıdır? Tanrı yüzüme baktı ve bu kampta da bin- Kırım'lı Türk ve hemşerimi karşıma çıkardı. Zaten Rusya içinde hangi mahkı1mlar kampına giderseniz gidiniz mu­ hakak bir çok Kırım'lı vatan ve hürriyet sever Türk'le karşılaşırsınız, ve bu kamplardaki zavallı insanların çoğunluğunu da Türk ve Müslümanlarıı: teşkil ettiğini yüıreğiniz parçalanarak görürsünüz. Burada, gerek Kırımlı hemşerilerimden, gerek diğer bölgelerden gelmiş her Türkten azami saygı


KIRIM KURBANLARI

141

ve yardım gördüm. Verildiğim pavyon amiri de, Kı­ rımlı bir Türk hemşarimin ahbabı ve dostu idi. Bektaş'ın tavassutu ile bana ekmek tevzi işini ver­ di. Bu iş kolay ve rahattı. Gıda hususunda da hiç sıkıntı çekmiyordum. O yazı ve kışı da orada geçirdim. Hastalığımda en ufak bir salah eseri görülmüyordu. Yakın yer­ lere bir tek bastonla, uzaklara da iki koltuk değneği ile gidebiliyordum. Koltuk değnekleri üzerinde zah­ metle yürürken pek acındırıcı bir durumda idim. Ertesi - İlkbahar da yine Salovga adasına nakle­ dildim. Altı ay yazı burada, çalışmadan, yiyip içip yatarak geçirdim, ve sonbaharda, Beyaz Deniz don­ madan o uğursuz adadan alınıp, bu sefer de SEN­ NUKA kampına sürüldüm. Burası diğer kamplara nazaran her bakımdan berbattı; açlıktan yüzlerce zavallı mahkumun öldüğünü söylemişlerdi. Zaten artık ikinci dünya harbi de başlamıştı ve her taraf­ ta Rus ordusunun ricat ettiği duyulmakta idi. Popovosturov'da hastabakıcı kadının gösterdigi ölüler gözlerimin önünde canlanıyor, korku ile ür­ periyordum. Bilhassa benim gibi mefluç, elindHı bir iş gelmeyen zavallıların böyle bir zamanda hazır yedirilmesi onların (komünistlerin) insani görüş­ lerine ve ilkelerine aykırı düşüyordu. Esasen bu kampa da son çare olarak öldüırülmek, üzere gön­ derilmiştim. Ama umdukları olmadı; burada da Allah yar­ dımıma koştu; mutbak işlerinde çalışan Azerbay­ canlı bir Türk beni korudu: yemedi yedirdi, içmedi içirdi; her türlü fedakarlığı yapmaktan kaçınmadı. Bugünkü hayatımı işte bu Seyfullah ile Dr. Ahmet beye borçluyum. O kışın bir kısmını da ayni kampta geçirdir.'.'.


142

KIRIM KURBANLARI

O zamana kadar mahkumiyet süremin tam beş y ı ­ lını bitirmiştim. Yarı mahkumiyetini çekenlerin, geri kalan sürelerini serbest mahkum olarak bitir­ meleri usuldendi. İşte yakında ben de serbest mah­ kfım olarak bir yere sürülecek, orada kendi halime, ve kaderime terk olunacaktım. Ve işte bizi kara vagonlara doldurup belirsi1; bir i stikamete doğru götürdüler. SALOVDA şehri­ ne gelindiği zaman, 1 00 kadar mahkumun indirile­ ceği söylendi. İsimleri okunanlar istasyona indi­ ler. Bunlar arasında Kırımlı hemşerilerim de var­ dı. Rüstem Salovga Adasında ·k aldığından onun ne olduğunu bilmiyordum. Geri kalan mahkumlar yine meçhullere doğru götüıiilüyordu. Ve şimdi yanımda bir tek hemşerim ve bir tek Türk ve Müslüman yoktu, Türk ve Müslüman ola­ rak yalnız ben vardım. Üzüntülüydüm, umutsuz­ dum, ne yapacağımı da bilmiyordum. Zira sıhhatım normal değildi ve cebimde bi.r tek manat ve rublı:­ bile yoktu. Bu durumda yaşamak i.çin ne yapabilir­ dim?

KAROVİSKi'DE

İKl TÜRK

Ortalık da buz gibi soğuktu. Her taraf karla do­ lup taşmıştı. Kuşluk zamanı küçük bir kasabaya ge­ lindi ve benimle birlikte on kadar mahkum buraya indirildik. Burası Karoviski kasabasıydı. Birkaç as­ ker bizi alıp doğruca polis karakoluna götürdü ve orada birer birer isimlerimiz okundu. Komiser geri kalan beş yıllık mahkumiyet süremizi burada dol­ duracağımızı ve her ayın birinci, onuncu ve 21 inci


KIRIM KURBANLARI

143

günleri karakola gelip bu kasabada olduğumuzu is­ bat edeceğimizi bildtrdi. Bu emre uymayacak olan­ ların cezalandırılacaklarını da söylemekten zevk duydu. Karakoldan çıktık. Benim için en büyük fela­ ket işte şu anda başlamış bulunuyordu. Burada kcı­ labilmek için yapılacak iki şey vardı: Ya intihar edip cehennemi boylamak veya dil.enerek şeref VP haysiyetimi dinsiz komünistlerin ayakları altına at­ maktı. İkisi de feci ve acı idi. Ve bir Müslüman için intihar etmek zordu, bu yapılamazdı, ikincisi de bir Türk için kolay değildi. Üçüncü ve son şık vaırdı ki, en makulü idi. Allah'a tevekkül olmaktı. Bu düşün­ ce ile istasyona doğru yürüdüm. Trenden inerken istasyonda tahmil ve tahliye işleri ile meşgul olan bir çok gençler görmüştüm. Belki birkaç Türk bu­ rada da bulunabilirdi. İstasyona geldim. Birkaç amele ile konuştum, maalesef hiç bir Türk işçiye rastlamadım. Müthiş umutsuzluğa düşüycxr, şanssız­ lığıma esef ediyordum. Mahzun, müteessir ve bed­ bin daha Herdeki vagonlarda kereste boşaltan işçi­ yürüdüm. Yanlarına . varınca lerin yanına doğru Rusca olarak: - Nerelisiniz? diye sordum. Cevap alamadım, Rus dili bu gençleri ilgilen­ dirmemişti. Acaba Avrupalı mı idiler, yoksa Türk müydüler? Bu defa da Türkçe sordum: - Nerelisiniz, efendiler? Birden ikiside işlerini bırakıp bana baktılar. Yanılmamıştım. Bu gençler Türktüler. Gülerek yan­ larına sokuldum. Uzun boylu, kumral biır genç: - Kırım'lıyız! diye cevap verdi. Sevinçten çıldıracak gibiydim. - Kırım'ın neresinden siniz?


144

KIRIM KURBANLARI

- Sudak kasabasından! - Ooo ! .. hemşeriyiz. Ben de Sudak'lıyım. di:rerek kucaklaştık. Doğup büyüdüğüm o yerlerin sıcak havasını taşıyan bu gençleri öptüm. Şu an için yılların özlemini bu genç hemşerile rimde gidermeye çalışıyordum. Sonra adlarımızı, ailelerimizi birbirimize söy­ ledik. Bu gençlerin babalarını biliyordum. Uzun boy­ lu olanı Mehmet Ali, orta boylu olanı da Seyit Ah­ met idi. Altı ay kadar evvel serbest mahkum olarak bu kasabaya gelmişlerdi. 3 senelik mahkfuniyetlerin­ den bir seneleri kalmıştı. Daha fazla konuşamadık. Ben biır köşeci ğe çeki­ lip oturdum, onlar da işlerine koyuldular. Öğle ye­ meğini beraber yedik. Sonra onlara altı aydır me­ zar olan tahta kulübelerine geldik. Kapıyı Seyit Ahmet açtı. İçeri girdik. İlk gözüme çarpan şey, or­ tadaki saç soba oldu. Sonra da yanlarda karşılıklı iki tahta kanepe. Mehmet Ali'nin ilk sorusu : - Evimizi nasıl buldunuz? demek oldu. - Mükemmel! diye cevap verdim. Hem dünya mekanı, hem de ahiret mezarı! Rusya gibi bir mem­ lekette bundan daha iyi birşey bulamayız. Bizler za­ ten ölmeden mezara gömülen insanlarız! Benim ay­ larca yattığım sandık mezarımın yanında kulübenjz saraydır. Hiç olmazsa hürsünüz, karışanınız :yok. Kanapeleırden birisine oturdum. Mehmet Ali, önce gaz lambasını yaktı, sonra içi ağzına kadar kci­ mür dolu sobayı ateşledi. Sobanın çıtırdayarak ya­ nışı yıllardır ateşe, ısıya hasret vücuduma tatlı bir rehavet verdi. Oh! keyfime diyecek yoktu. Şu a;�­ da hayatımdan memnundum. İçi su dolu küçük tencere sobanın üzerine koı;-


KIRIM KURBANLARI

145

du. Su kaynayınca içine üç avuç pirinç atıldı. Bu arada biz de konuşmaya başladık. Ben kısaca beş yıllık mahkumiyet hayatımı anlattım; nasıl mah­ kum olduğumu ve ondan önceki çalışmalaırımızdan da bahsettim. Onlar da başlarından geçenleri nak­ lettiler. Kırım'da geçen olaylar hakkında anlattık­ ları gözlerimi yaşarttı. Topal İfasanof'un ihbarı üzerine yapılan temiz­ lik hareketinde yüzlerce Kırım'lı aydın tevkif ed: l ­ miş, karşı koyanlar öldürülmüş, kuırşuna dizilmiş. Bu yetmiyormuş gibi üstelik bir de bu insanların eşlerine, çocuklarına, annelerine yapmadık zulüm ve işkence bırakılmamış .. Memleketlerinden alınıp meç­ hul yerlere sürülmüşler. Canavar ruhlu heırifler ka­ dınlara, kızlara en şeni ve insan aklının alamıyaca­ ğı çirkin hareketlere tevessül etmişler .. Bunları din­ lerken yüreğim mengeneye sıkıştırılmış gibi acı duydum. Aile efradımın da ayni akibete maıruz bı­ rakılması endişesiyle içim yandı. Bol yağlı pirinç pilavı ile kuru soğan bana ze­ hir oldu, o güzelim plavı hiç de ağız tadile yiyeme­ dim. Halbuki uzun yıllardan beri pirinç pilavınm özlemini çekiyordum. Zira annem, babam, karde�­ lerim gözlerimin önünden bir türlü gitmiyordu. Ka­ �ı bir cisim boğazıma tıkanmış gibiydi, nefes alacak halde bile değildim. Ağlayamıyorum da . . .

SENlN GlBlLERlN YAŞAMASI CAiZ DEGlLDlR Şimdi benim insanüstü bir fedakarlıkta bulun­ mam gerekiyordu. Harb bütün şiddetiyle devam edi ­ yor, Rus Orduları bütün cephelerde ricat ve hatta F. : 10


146

KIRIM KURBANLARI

bozgun halinde bulunuyordu. Memleketi bir baı;­ tan öbür başa istila eden gıda maddesi buhran ı ve yokluk içinde olan bu koca memlekette düşünce ve tasavvurlarımı nasıl gerçek alanına koyabilecektim? Halk açlık ve sefalet içinde. Kimse başkasına el ka­ dar ekmek, bir kaşık çorba verebilecek durumda de­ ğildi. Gönlüm bu iki hemşerime de, yük olmama bir türlü .razı olmuyordu. Ne yapacağımı şaşırıp kal ­ mıştım. Bütün gece hiç uyumadan bunları düşündüm. Çocuklar bana, buradan gidinceye kadar bakacak­ larını söylemişlerdi. Ama gönlüm bu iki genç hem­ şerime yük olmayı istemiyordu. Benim için en kes­ tirme iş, şeref ve haysiyetimi ayaklar altına alıp köyleırde dolaşmaktı . Bazen köylerden, bazen kırlar­ dan ot toplayarak karnımı doyurmaktı . Türk oldıı­ ğumu bildirmeden bu süfli işi yapabilirdim, ba§ka çare yoktu. Bir süre sonra, onların işe gittikleri bir sabah koltuk değneklerime dayanarak bir saat mesafedeki bir Rus köyüne gittim. Aylaırdan beri traş olmadı­ ğım için saçım sakalıma karışmış, normal gıdayı ala­ madığımdan da çok zayıf düşmüştüm. Elbiseleriln de lime lime ve kirli idi. G�leceğin ne olacağı en­ dişe ve üzüntüsü de beni bitirmişti. Tam manasiyle i nsanlıktan çıkmıştım. Bin bir sefalet içinde geçen beş senenin acısı, üstelik malül ve beş parasız kalı­ şıma, şimdi bir de yeni sanatım eklenince ne hale düşeceğimi kestirmek zor değildi. Köyün giriş yerinde ilk rastladığım evin kapı­ sına vurdum. Bir süre cevap . veıren olmadı. Kapıyı bir kaç defa vurunca içeriden homurdanarak bir kadının geldiğini ve kapıyı açtığını gördüm. Bana nefretle, tiksinti ile baktıktan sonra sert bir sesle:


KIRIM KURBANLARI

çup:

147

Ne istiyorsun, moruk? diye çıkıştı . Yüzüm kızararnk, boğuk bir sesle mahçup malı-

- Açım, lütfon karnımı doyurur musunuz! diye cevap verdim. - Ekmek nerede, biz çocuklarımıza bulamıyoruz ! - Stalin size yardım etmiyor mu? - Allah onun da belasını versin, sizinde .. defo lun buradan ! - Bir bardak suyunuzda mı yok? Susuzluktan ölüyorum. - Geber! Senin gibilerin yaşaması caiz değildir. Seni ancak ölüm temizler mezar kaçkını ! Allah, Peygamber, kitap ve nihayet din nedir bilmeyen, şefkat ve merhametten, insanlık duygu­ larından yoksun bu zındıkların birbirlerine yardım ellerini uzatmalarını düşünmek bile hata idi. Bu madam hele benim Türk olduğumu bilseydi, belki de yüzüme tükürür, iter düşürürdü. Elim boş, karnım aç, mahzun, . mahçup, umutsuz ' evi terk ettim. Uğra dığım ikinci evden de kovuldum. «Açım Allah rızası için karnımı doyurun» diye rica ettikçe bazıları: - Şuna bak hele, bir de Allah'tan bahsediyor, diyorlardı. Allah şimdi çok darda, ne yapacağını bilmiyor. Hem sen bu durumda hala yaşamak mı istiyorsun. Yüzbinlerce gençlerimiz harp meydanla­ rında can verirken senin gibi moruğun yaşaması ne gerek. Geber de kurtul! Bizim kendi karınlarımız açlıktan tın tın ötüyor. Bir kadına : - Madam Stalin'in başı için b irşeyler ikram et! dediğim zaman madam kızgınlıktan küplere bindi.


148

KIRIM KURBANLARI

- Git karşımdan! Bize kendisini Allah diye bH­ diıren o alçağın da yalanları meydana çıktı. O da yalancının birisi imiş, başımıza b u felaketler onun yüzünden gelmedi mi? Yakında Almanlar memle­ ketimizi işgal edecek! Bu evden de elim boş olarak döndüm. Demek ki Allah bana dinsizlerin lokmalarını nasip etmeye· cekti. Son bir ümitle başka bir eve uğradım. Kapıyı, yaşlıca bir mösyö açtı. Ona: - Mösyö açım, biraz birşeyler ikram edemez misiniz acaba? dedim. Mösyö beni, başımdan ayağıma kadar acıyarak süzdü: - Hasta mısın? diye sordu. - Hastayım, diye cevap verdim. Sakatım, çalışamıyorum. Açlıktan ölmemek için sizleri rahats!Z etmek mecburiyetinde kaldım. Derdimi dinlemek tenezzülünde bulunan şu mösyö cidden iyi bir adamdı. Galiba Allahını, insan­ lığını, başkalarına acımanın büyüklüğünü idrak edi­ yordu. İçeriye seslendi : - Evita biraz gelir misin! Genç bir madam koşarak geldi. Galiba mösyö­ nün kızı olmalıydı. - Yazık, bu mösyö açmış, ona bir parça ek­ mek bulamaz mısın, kızım, diye adeta yalvaırdı. Haydi yavrum koş, bir parça birşeyler bul getir. Kapıya .gelenleri geri çevirmek insanlığa yakışmaz. Genç kadın yanımızdan ayrılınca adam bana dedi ki: - Mösyö harp bizleri yokluk ve mahrumiyet içinde kıvrandırıyor. O kadar sıkıntı çekiyoıruz ki , anlatmak için kelime bulamam. Şu harb bir an önce bitse de ne olacaksa olsa .. İki oğlum silah altında,


KIRIM KURBANLARI

149

aylardır haber alamıyorum. Sağ mıdırlar, öldüler mi bilmiyorum. Çok merak ediyoruz. - İnşallah birşey olmamışhr, mösyö. Bizimki­ lerin bütün cephelerde ricat halinde oldukları riva­ yet ediliyor. Bu harb böyle devam ederse galiba mağlup olacağız ! Bunları karşımdaki Rus'un, rej im v e Stalia hakkında ne düşündüklerini anlamak i çi n söylemiş­ tim. Şu köye gelmekle hani çok şeyler de öğreniyor­ dum. Fena değildi, hiç olmazsa işittiklerimden ma­ nen zevk duyuyordum. - Mağlup olmaları isteniyor. Ekseriyetin dü­ şüncesi ve isteği budur. Yeni bir rej im, her halde Stalin'in kurduğu terör idaresinden çok daha kö­ tü olmayacaktır. Keşke şu harbi İngiltere, A111erika ve Türkiye ile yapsaydık da onlara mağlup olsay­ dık, o zaman milletimizin seneleırdir özlemini duy ­ duğu hürriyet ve demokrasi rejimi gerçekleşirdi. Bizler . de insanlara layık bir şekilde yaşardık. Konuşmalarına bakılırsa kültürlü bir zattı şu Rus. Daha birçok şeyler konuşacaktı fakat kızı, elin­ de kocaman bir parça arpa ekmeği ve iki haşlanmış patates ile gelince sustu. Genç kadın babasına : - Ancak bunları bulabildim, dedi. Ekmekle patatesi bana uzattı. Aldım ve teşek­ kür ettim. Bazı evlere daha uğramağı uygun bularak dolaş­ maya başladım. Bir evin hanımı bana pişmemiş ik; patates verdi. Bir başka evin hanımı, Allah'tan bah­ settiğim için hakaretle kovdu. Besbelli idi ki, bu aile Stalin'ci idi, ama bu köyün insanları Allah olarak Stalin'i tanıyorlardı. Şimdi Almanlara yenilmek üzere bulunduğunu öğrenince onun Allahlığından şüpheye düşmüşlerdi.


150

KIRIM KURBANLARI

Daha birkaç evi ziyaret ettim. Bazısı birşeylcc ikram ettiler, bazısı da kovdular. Torbamda iki, üç günlük yiyeceğim vardı, bunu daha fazla bir zaman için idare edebilirdim. Ölmeyecek kadar yemem ge­ leceğim için gerekliydi. Köylerde dolaşıp sanatımı ( ! ) i cra etmek yani feci hayata devam etmek bir bakıma da olduk-sa zevkli oluyordu. Din düşmanı, hak ve hürriyet kaa­ tili Stalin'in kullarının acıklı durumlarını bizzat gör_ mek, onlarla görüşüp, acılarını dinlemek bana is­ teriki bir zevk veriyordu. Ve görmüş, şahit olmuş­ tum ki, bu koca Rus Milletinin şu andaki duırumıı bizim yıllardır çekdiklerimizden daha iyi değildi. * **

İlkbahara kadar, ü ç dört a y bu şekilde idare e t­ mek, bahar gelip havalar ısınınca bir fırsatını bu­ lup buradan kaçmak düşüncesinde ve kararında idim. Bu kararımı ne pahasına olursa olsun gerçek­ leştirecektim.

BlR RUS AlLESlNlN lNSANLIGI BEN! MlNNETTAR BIRAKTI Yine köylerden döndüğüm bir gündü. Yeryüzü kar yığınlarıyla dolu idi. Müthiş bir soğuk vardı ve çok üşümüştüm. Zorlukla, binbir zahmetle demir­ hattı üzerine kadar gelerek b�r bekçi kulübesinin di­ bine, yığılır gibi çöküverdim. Bir kaç saniye sonra yanımda resmi kıyafetli bir bekçi peyda oldu. Gü­ zel yüzlü, sempatik, 45 yaşlarında gözüken orta boylu şişmanca bir adamdı. Dostça gülümseyişi ha-


KIRIM KURBANLARI

151

na, ümit ve cesaret vermişti. Bir Rusun bu kadar sevimli bu kadar temiz yürekli olabileceğini hiç dü­ şünmemiştim. - Ne oldu yoldaş? Yoruldunuz mu? Sesi hoş ve güven verici idi: - Çok yoruldum, diye cevap verdim. Müsaad e ederseniz şuracıkta biraz dinleneyim. - Yok, yok, hava çok soğuk üşürsünüz ! İçeri giriniz de biraz ısınınız. - Teşekkür ederim yoldaş, sizi rahatsız ederim. - Bilakis memnun olurum. İnsanlık öldü mü yahu ! Haydi kalkınız içeri girelim . . . İsterseniz yar dım edeyim. Demirhattı bekçisinin yardımı ile ayağa kalk­ tım ve kulübenin içine girdik. İçerisi sıcaktı, küçük bir soba yanıyordu. Bir kanepeye oturdum . İyi yü­ rekli bekçi: - Nereden geliyorsunuz? diye sordu. - Köylerden, cevabını verdim. - Adınız? Bu güvendiğim adama adımı söylemekten çekinmedim. - Ahmet Hamdi! Şaşkınlıktan gözleri irileşen bekçi: - Ya . . . Türksünüz demek? dedi. - Türküm Mösyö! - Buralarda bir Türk'e rastlamak ne şaşılacak şey. İlk defa bir Türk görüyorum . . . Şimdi size da­ ha çok acıdım işte. Karoviski'de oturuyorsunuz öyle:: mi? .. - Evet.. Ben, serbest mahkumum. Hasta oldu­ ğumdan çalışamıyorum, aç kalıp ölmemek için de mecburen köylerde dolaşıyorum . Bu iyi kalbli Rus, köyleri dolaşmamı hiç de fe -


152

KIRIM KURBANLARI

na görmedi, hatta bu hususta teşvik edici sözler söyledi: - İnsanlar birbirlerine yardım etmeye mecbur ­ durlar. Sizin gibi çalışma gücü olmayan insanlar içlll başka ne yapılabilir. Bilhassa gurbette mahkum da olunca böyle davranmanız hoş görülebili;r. Eskiden iyi ve sıhhatlı iken ne biçim bir adamdınız kimbi­ iir. Neden mahkum olmuştunuz, mösyö? Adam fala01 öldürmediniz ya? . . . - Siyasi mahkumum ben. Kırımlıyım. Milleti­ min ve memleketimin hür olması, insan gibi yaşa­ yabilmemiz için mücadele edenlerden birisiydim. İşte sonunda yakalandım ve on seneye mahkum edil­ dim. Beş senemi Salovga adasında açlıkla, soğukla, zulüm ve işkence ile savaşa savaşa bu hale geldim; ölüm ile dirim arasında bir iskeletten farksız olarak yaşıyorum. - Yaşamak lazım Mösyö, yaşamak için de he: · zorlukla mücadele etmek gerekiyor. Biliyorsun mem ­ leketimiz bir baştan bir başa harb sahası haline gel­ di. Ölüm dirim harbi yapıyoruz. Sonucun aleyhimi­ ze olacağı söyleniyor, yani maglup olacağız inanc: içinde halkımız.. Çokları mağlubiyetten memnun olacaktır, zira bu rejimden bıktık, usandık; bizlere hiç de iyi bir hayat geti.rmediler. Halk sıkıntı için­ dedir. * **

Daha bu konuda çok şeyler konuştuk ve o gfüı­ den sonra yoldaş Dimitri il� ahbap olduk. Köylere giderken, ve dönerken bir nefes onun yanında din­ leniyor, Stalin'i ve o;nun kurduğu rej imi çekiştiri­ yorduk. Bu iyi adam beni evine kadar davet etmek


KIRIM KURBANLARI

153

insanlığını bile göstermişti. Israrı üzerine gittim. Eşi Mari ve kayınvalidesi Şasa ile tanıştırdı. Bu iki ka­ dın da pek fazla iltifat ve insani muamelede bulun­ dular. Onlardan memnun ve minnettardım . İşte böylece haftalar, hatta ayları geçirdim. İlk­ bahar gelmişti, ortalık ısınıyor, kışın soğukları aza­ lıyordu. Yer yer kaırlar erimeye başlamıştı . Aylar­ dır hasreti çekilen miskokulu topraklarda yeşil ot­ lar her geçen gün biraz daha büyüyor, zemin yeşil­ lere bürünüyordu. Bahar kokusu her tarafa sinmişti Güneşli ve ılık bir gündü, yine bir köye gidi­ yordum. Ber-mutad dostum Dimitri ile selamlaşıp konuşmaya başlamıştık ki, iyi kalbli adam birden şunları söyledi : - Mösyö Ahmet, bugün bize gideceğiz. Ricamı sakın reddetme. Karım Mari de bunu istiyor, zira bugün onun doğum günüdür. Sizi bunun için isti­ yor. Yoldaş Dimitri'nin bu teklifine hiç de memnun olmadım. Onları sık sık rahatsız etmekten utanç duyuyordum. Hem bugün ortalık günlük güneşlikti -- Şu güzel havada köyleri dolaşsam hiç de fena olmıyacak, dedim. - İtiraz yok dedikya .. Hem Mari emin ol güce· nir. Şimdi siz doğruca bizim eve gideceksiniz, bir sü­ re sonra ben de gelirim. Mecburen yönümü değiştirerek, ağır ağır dos­ tum Dimitri'nin evine doğru yürüdüm. İçeri giJrer­ ken güzel Mari beni sevinç heyecanı içinde · karşıla­ dı. Evde yalnızdı, annesi yoktu. Beni sedire oturt­ tu. Kendisi de gelip karşıma bir sandalyeye ilişti. Konuşmayı çok seven Mari hemen söze başladı : - Ahmet, bugün yirmi yedinci yaş günümü kutluyorum, dedi. Bu mutlu günümde sizin gibi bir


154

KIRIM KURBANLARI

dostumuzun aramızda bulunması bizim ıçın buiun­ maz bir mutluluk oluyor! Fakat yıllardır devam eden harbin etkisiyle bir çok bakımlardan mahru­ miyet içinde bulunduğumuzdan böyle mutlu bir gü­ nümüzü istediğimiz gibi kutlayamıyoruz. Ne demek istediğimi anlamışsınızdır. - Anlıyorum Mari. - Siz kültürlü bir insansınız, elbette anlarsın ız. Maceralarınızı Dimitri'ye anlatmışsınız, birgün ben de dinlemek isterim. Boş bir zamanda bize gelip an­ latıl'sanız memnun olurum. Şu konuşmalarıyla Mari'nin de kültürlü bir ka­ dın olduğu anlaşılıyordu. Ama, cahil bir bekçi ile evlenmesine şaşmamak mümkün değildi. - Bizler de Stalin rej iminden memnun değil i?. İnsan hür olarak doğar, hüır olarak da yaşamalıdır. Bizim Rusya'da maalesef bu yok, halk esir hayatı yaşıyor. Hürriyet, insana hava kadar, su kadar.., g ı ­ da kadar lüzumludur. Hürriyeti olmayan, mal, mülk ev bark sahibi olma hakkı vermeyen bu rej imin n ,_.­ sini seveceğiz? Hiç kimse beğenmediği bu rej imı fikren takbih edemez, edenler olursa sizin akibeti­ nize uğrar. Siz bu rej imle uğraşmışsı nız. Sizi tak­ dir ediyorum! Bu son cümleyi kullanan Mari, davetkar hare­ ketlerle çapkınca gülümsedi. Yanıma daha fazla so kulmaktan da çekinmedi. Tahrik edici bazı yerler: ­ ninde görünmesine aldırış etmiyordu. Şimdi dolgun bacakları bütün güzelliğiyle açıkta idi. Ma.r i'nin şu sözleri beni büsbütün şfipheye dü­ şürmüştü. - Annem komşulara gitti, ben, sen gelecek diye evde yalnız kaldım. Bu ima değil, açıkça bir davetti. İçimden «La-


KIRIM KURBANLARI

155

havle» çekiyordum. Kör şeytanı kovmak lazımdı, zi­ ra şu kasabada minnet hisleriyle bağlı olduğum bir dosta ihanet etmek aklımın kıyısından bile geçe­ mezdi, geçmemeliydi. Kendi kendime: «Ah şu anda madam Şasa bir gelse» diyordum. Mari : - Öfff . . . içeri çok sıcak, bunaldım, diyerek, bi­ raz daha açıldı. Şimdi dekolte kıyafette bulunuyor­ du. - Yine baharı getirdik, ömrümüzden bir yıl da­ ha geçip gitti, diye ilfıve etti. Birkaç gün sonra Ka­ roviski yeşillere bürünecek ! Tıpkı yeni bir gelin g> bi ! O zaman kırlarda gezmeye doyum olmaz. Ba· harı çok severim Ahmet. - Ben de çok severim, Mari. İlkbahar yeşil­ likleri genç bir kadın kadaır güzel iç açıcıdır; insana yaşama azmi ve zevki verir. Kendim ihtiyarım ama gönlüm daha gençtir. - Kaç yaşındasınız? - Elli beş. Sizin yarı yaşınız. - Yok canım, o kadar yrujlı değilsiniz. Otuzbeş yaşlarında ancak varsınız. Şu sakalınızı niçin traş etmiyorsunuz? O zaman sizin gerçek çehrenizi g:>­ rebileceğim ve yaşınızı tahmin etmek de zor olına­ yacaktır. Ne dersiniz bugün mutlu günüm, berber getirip kestirelim mi_? - Yoo, olmaz Mari. Sakalı bırakmamın sebebi var. - Nedir? Gülerek cevap verdim : - Yüzüm çok çirkin de ondan. Mari, mavi iri gözlerini çapkınca süzerek: - İnanmam! dedi. İnanmam. Bilakis senin yi.ı-


1 56

KIRIM KURBANLARI

zün çok güzel ve sevimli. Ne olursa olsun rica ede­ rim şu sakalınızı kestiırelim ar�ık. Emin olunuz yü­ zünüzü pek merak ediyorum. - Traş olunca, ne olacak? Genç olsam başka­ sına ne canım? Ben hem ruhen, hem de bedenen öl ­ müş bir insanım. - Bu aşağılık duygusu nereden geliyor? Daha yarı yaşınızdasınız, önünüzde uzun seneleriniz var. Yaşamak, dünya zevklerinden tad almak varken niçin böyle umutsuzluğa kaptırıyorsunuz kendinizi anlamıyorum? - Mari, Stalin'in esaıret zinciri altında yaşamak­ tansa ölmek daha iyi değil midir? Hem kimin için yaşayacağım? Hayatta kimim var ki? . . . - Neyin sonu var? Ne saadet, ne de ızdırap de­ vamlıdır. Sen çok bedbinsin, bu da nereden ile!'i geliyor? Yoksa bir sevgilin vardı da onu mu kay­ bettin? Bu soru bana, Hüsna'yı hatırlattı, yüreğimin sız­ ladığını hissettim. Off! şimdi bunun sırası mıydı"? Çok saygı duyduğum bu genç kadına yalan söyle­ yemezdim, doğruyu söylemek de bana karşı göste •··· miş olduğu ilgiyi azaltmak için gerekliydi. - Bir nişanlım vardı, beş buçuk senedir onu görmüyorum, hayatta olup olmadığını bilmiyorum. Bunun içindir ki, acım derin, kederim çok. İşte bi!" umutla bütün bu acılara, sefalete, her türlü zorluğa katlanıyorum. Mari'nin güzel yüzü pespembe oldu, tuhaf j est­ lerle şaşkınlığını ve içinde bulunduğu haleti ruhi ­ yesini belli etmemeğe çalışıyordu. Zira Mari beııi seviyordu ve şimdi bir nişanlım olduğunu öğrenince pek fena bir duruma düşmüştü. Gülümsemeye ça­ lışarak :


KIRIM KURBANLARI

157

- Çok sevdiğiniz o bahtiyar nişanlı şimdi nerede? diye sordu. - Bilmiyorum. - O da Türk mü? - Evet! - Ah keşke ben de biır Türk kızı olsaydım! O bahtlı kızın yerinde olmayı ne kadar çok isterdim. Sevmek iyi şey, sevdiği tarafından sevilmek ondan daha iyi.. O da seni çok seviyor mu idi? - Hem de nasıl. - Niçin evlenmediniz? - Tam evleneceğimiz bir zamanda bu iş başımıza geldi. - O da senin gibi suçlu olarak tevkif edildi öy­ le mi? - Öyle gibi birşey. Bu bilgiden sonra temiz kalbli Mari'nin gözler! sulandı. Şu hali de gösteriyordu ki bize çok acımış­ tı. Kendi kendine bir kaç kere: «Acaba nerede? Bul­ mak mümkün değil mi?» diye söylendi. Madam Şasa geldiği zaman biz, hararetli bir k şe ilde işte bunları konuşuyorduk. Ben Hüsna i l :­ olan maceramı -bir çok sahnelerini değiştirerek­ anlatıyor ve Mari'de dikkatle, zevkle dinliyordu. Ma_ ziye geçiş iyi olmuştu. Şasa, samimi ve dostane bir gülüşle bana doğ­ ru gelerek elini uzattı ve yüksek sesle: - Nasılsınız Mösyö? diye sordu. - Çok iyiyim Madam Şasa. Sizlerin müşfik ve sıcak misafir sevediğiniz, Mari'nin arkadaşlığı bir çok sıkıntılarımı gideriyor, beni hayata bağlıyor. Dimitri'den de pek çok memnun ve minnettarım. Sizin gibi dostlar arasında mutlu olma:ya çalışıyo­

rum.


158

KIRIM KURBANLARI

Bir süre sonra da Dimitri geldi. Öğle olmuşt ı. Bir kaç dakika sonra yemeğe oturuldu. Sabahın e.ı ·­ ken saatlerinde Şasa'nın hazırladığı yemekler pek nefisti. Altı seneye yakın bir zamandan beri etli patatesi ilk defa yiyordum. Şasa'nın sebze çorbasına da bayılmıştım. Tabii önce çorba içilmiş, sonra etli patates yenmiş, üzerine de hafif tatlı alınmıştı . Yemekten sonra, dostwn iyi kalbli Dimitri'ye düşüncelerimi açtım·: - Azizim Dimitri, üç ayd�r nasıl bir mahrwni­ yet ve sefalet içinde yaşadığımı herkesten iyi sen biliyorsun. Bu hayata uzun müddet dayanamam ar­ tık. Şimdi sizlerden bir ricam var: Eğer bu ricamı yerine getirir, bana bir kurtuluş yolu gösterirseniz en büyük iyiliği yapmış olacaksınız. Açıkca söyleye­ yim ben buradan kaçmak, uzaklaşmak istiyorum ! İyi kalbli Dimitri : - Size elimizden gelen ve mümkün olan yardı­ mı yapacağımıza emin olabilirsiniz, dedi . İşte o anda içimi tatlı, wnut dolu bir şey kap­ ladı . Daha şimdiden kendimi kurtulmuş sandım. Şu Dimitri ne insancıl bir kişiydi. Mari gülerek şaka yaptı : - Dimitri, Ahmet'in hakkı var, sevdiği kızın özlemine dayanamıyor. Dimitri güldü: - Öyle mi? Mari doğru mu söylüyor, Ahmet? - Evet, Mari doğ;ru söylüyor, ?ostu� . - Ahmet size çok alışmıştık, emin ol arayacağız, hem de pek çok arayacağız. Ama biz bencil insanlar değiliz, kendimizden çok dostlarımızın iyi ­ liğini, mutlu olmasını isteriz. Ama yakalanırsanız sizi kurşuna dizerler. -Ben herşeyi göz'e aldım. Ya kaçıp kurtulaca-


KIRIM KURBANLARI

159

ğım, veya yakalanıp kurşuna dizileceğim. Beniaı için her ikisi de birdir. Mari yine çapkınca göz kırparak : - O kıza yazık olur sonra, dedi. Yalvaran nazarlarla gözlerinin ıçıne baktım. Hassas kadın ne demek istediğimi anlamıştı, başın ı önüne eğdi, ağlamamak için kendini zor tuttuğunu görüyordum. - Ey iyi kalbli insanlar! dedim. Sizlerden ri­ cam, bana yardım etmenizdir. Ben mutlaka kaçma­ lıyım, bu rezalete uzun süre dayanamam! Mari'ye döndüm: - Beni kıymetli fikirlerinizden mahrum et · meyiniz, dedim. -- Kaçıp kurtulamazsınız ki . . . Sizi şuracıkta ya­ kalarlar, kurşuna dizerler, yok yere hayatınızd.ı.n olursunuz. Biz, bir dostumuzun ölümüne sebep olur­ sak, çok acı çekeriz. Anladım ki, Mari, benim buradan ayrılmamı istemiyordu. Bana adam akıllı tutulmuştu, bir sürt­ den beri de çok fena alışmıştık birbirimize. Dostum Dimitriye : - Medet sizden, dedim. Bana yardım edecek, bir yol ve çare göstereceksiniz değil mi? - Elimizden geleni esirgemiyeceğimizden emin olabilksiniz. Paranız var mı? - O ciheti düşünmeyiniz siz, çaresine bakarım . - Nereye kadar gitmek istiyorsunuz? - Buradan doğruca Moskova'ya. Oradan da yolunu bulabilirsem Akmecit'e.. Bir defa Akmecit'e varabilirsem ondan ötesi kolay; memleketimdir beni himaye edecek kimseler bulunur. Maksadım ; Türk­ lerin Anayurdu olan Türkiye'ye geçmektir. Belki. de buna lüzum kalmayacak. Zira Alman Orduları


KIRIM KURBANLARI

160

bütün o bölgeyi işgal etmiş durumdadır. Pek yakırı.­ da Moskova kapılarına kadar dayanacağını ve belki de Moskova'nın da düşeceğini gazeteler yazıyor. Bu­ nu açıkça yazmaları da Stalin idaresinde disiplin ve korku havasının kalkmasıdıır. - Halkı Almanlara karşı birliğe davet etmek için uyarma mahiyetinde yazıyorlar. Bilmiyorlar ki Rus milleti Stalin rej iminden bıktı, usandı. Sizin planınız ise fena değil, gerçekten sizin kaçma za­ manınıza kadar Alman Ordulaırı Kırım'ı, Kafkas­ ya'y ı, Sivastopol'u işgal ederek, bir kol Kafkasya'­ _ dan, bir kol da Harkof bölgesinden Moskova'ya mü­ teveccihen yıldırım hızıyle ilerleyerek b u _bölge­ leri de işgal edebilir. Şu andaki durum bunu göste­ riyor. Zira bizim ordunun morali müthiş bozuldu, hiç biır cephede tutunamıyor. Alman ordusuna kitll' halinde teslim olduklarını işitiyoruz. Açlık, hasta­ lık, bakımsızlık askerin harb etme gayretini sarstı. Bir daha toplanıp bir kudret teşkil edebilmesi için zaman lazım. Lakin bu zamanı bulabilecekler mi bilinmez. İşte böyle bir zamanda yaşlı ve sakallı bir insandan kimse şüphe etmez. Herşeyden önce paraya, yiyeceğe ihtiyaç var. Birkaç günlük yiyecek temin edip bir dağ başm­ da günlerce kalabilirim. İş Moskova'yı geçebilmekte, icap ederse bir mağarada günlerce aç da kalabili­ rim. Açlığa, sefalete nasıl olsa alıştım. Mari gülerek : Salovga Adasında olduğu gibi, dedi. - Salovga'da herşey yasaktı, başımıza süngülü nöbetci dikilmişti, halbuki bir dağ başında hürüm! Hürriyetin ne olduğunu bilmiyorsunuz galiba. Ot, yabani meyveler yiyerek de yaşayabilirim. - Bunları yapabiliırseniz mükemmel! -·-


KIRIM KURBANLARI

161

Dostum Dimitri ayağa kalkarak : - Bana müsaade, Ahmet, dedi. Sana şunu söy· leyeyim· ki aklın nasıl yatıyorsa öyle yap. Bizim elimizden gelecek yardımı esirgemiyeceğimizi de unutma. Haydi şimdilik hoşça kal, ben, vazifemin başına gidiyorum. Siz akşama kadar oturunuz, Ma· ri'ciğimin canı sıkılmasın.

fyj OL URSUN, BEN SEN!

TEDA Vl ETTiRiRiM Bu, Rus ailesinden gördüğüm iyi muamele ve büyüklüğü ömrüm boyunca unutamam. Mari'nin ya· nında geçirdiğim doyum olmaz mutluluğu hiç bir zaman bir daha yaşayamam. Şimdi Mari bana dilen­ ciliği de bıiI"aktırdı . Benim için karne temin etmiş . . Ben de Rusya'da bir insan yerine ve sırasına dahil olup bir Rus gibi her türlü gıda maddesini alabili· yorum. Tabii bedelini sevgili Mari ödüyor. Mari, Karoviski'de kalrpam için devamlı ola ­ rak ısrar ediyor. - Ahmet, burada kal, ben sana bakarım. Senin hastalığında hiç birşeycik yok! tedavisi pek basit, seııin iyi olmanı istemediklerinden tedavi etmemiş· Jer. Bildiğim iyi bir doktor var, onu getirip muaye­ ne ettiririm. İşinin ehli bir hekim seni çabucak şi· faya kavuşturur. Bir ara annesinin dışarı çıkmasından faydalanıp yanıma geldi, güzel biçimli elini omuzuma koydu. Aşk dolu, sevgi Cıolu, yalvaran g?zlerle gözlerimin içJ ne baktı, soma da: - Kalıyorsunuz değil mi? dedi. Kalacaksınız F. : 1 1


162

KIRIM KURBANLARI

dt'ğil mi? Ben böyle istiyorum, gitmiyeceksiniz! Müthiş üzüntülü idim, cevap veremedim : - Beni bırakıp gidemezsin Ahmet. Yemin ede­ rim ki kendimi öldürürüm. Dizdize divana oturduk. Onu teselliye çalıştım: - Mari sen kocalı bir kadınsın, ben de nişanı· yım. Sonra ben sakat, senden çok yaşlı, hayatta h: çbir şeyi kalmamış bir zavallıyım. Sonra Dimit�i çok iyi bir insan, bana yaırdımları çok, ben böyle bir kimseye ihanet edemem, karakterim buna müsa!t. ı:lPğildir. Sen de kocana vefakar ol Mari, bırak yolu­ mu da ben gideyim. Ağlayarak : - Dimitriyi sevmiyorum ! dedi. O benim em­ salim değil, hiç bir suretle bana denk olmayan bir erkekle hayatımı devariı ettiremem. Hem bizde, ka­ rı-koca arasındaki bağ pamuk ipliğiyle bile bağlı değildir. Herkes canı kimi isterse onunla yaşayabi­ bilir. Ben seni seviyorum! Hüsna'yı da bulmana imk:m olmadığına göre mesele yok. - Yani hayatımızı birleştirebiliriz. Yani müm­ kün değil mi? - Hayır, buna imkan yok! Ağlamaya başladı. Bu sırada annesı ıçeriye gi­ riverdi. Kızının ağladığını görünce yanına geldi, kucakladı, niçin ağladığını sordu. Mari cevap ver­ medi, göz yaşlarını silerek diğer odaya geçti. Şasa yanıma gelerek : - Madam Katarinala;ra gitmiştim, dedi; Alman Orduları yıldırım sür'atiyle ilerliyormuş. Böyle gi­ derse önümüzdeki bir kaç ay içinde buralar Alman kuvvetlerinin işgali altına girecek demektir. Galiba yeni bir rej im kurulacak, ama Stalin ifej iminden iyi


KIRIM KURBANLARI

163

mi olur, daha beter mi olur onu da zaman göstere­ cek? Göz yaşlarını kurulamış olan Mari içeri girerek: - İnşallah bu havadis gerçekleşir de bizlerde hünriyetimize kavuşuruz. 180 milyon insanın diz­ ginleri habis ruhlu dinsiz Stalin'in elinde, canının i stediği gibi insanları kullanıyor. Sanki o ayıcı, Rus milleti ayı, zilli tef elinde türkü çalıp oynatarak alay ediyor! Mari'nin buluşu ve benzetişi çok hoşuma git­ mişti. Elimi uzatıp: - Bravoo !. Çok güzel tasvir ettiniz Mari'ciğim! dedim. Siz çok zeki, makul, alicenap bir kadınsınız! -- Ama, kıymetimiz bilinmiyor ki. Madam Şasa, bir sandalyeye oturup: - Sizin buradan ayrılma işiniz ne oldu? Neye karar verdiniz? - Sizlerin yardımlarınızı bekliyorum. - Bize kalırsa burada kalmalısınız. Çünkü biz, sizin, ayrılmanıza katiyen razı değiliz. Korkuyoruz. Sizi yakalayacaklar ve öldiiırüleceksiniz. Sonra kızına döndü: - Öyle değil mi Mari'ciğim, Ahıned'i çok ara­ yacağız. Genç kadın, göz pınarlarında biriken yaşları zor zabtederek, içli, mahzun bir sesle cevap verdi : - Öyle anneciğim, çok arıyacağız, ben de ken­ disine saatlardir bunu söylüyorum ama söz dinle­ temedim. Bu Türkler ne kadar inatçı insanlarmış yarabbi! - Bizden söylemek kızım, ötesini kendisi bilir. Ben yine ber-mutad şu sözleri sıraladım: - Sizlere çok yük oluyorwn. Yanınızda mah­ cubwn, kimseye zerre kadar faydam yok, bu hayat


164

KIRIM KURBANLARI

bana zehir, günlerim zından oluyor. Ah neler dü­ şündüğümü bir türlü anlatamayacağım için müte­ essi.rim ! - Ama biz sizden çok memnunuz, damadım da memnun, sizi çok seviyor. Kanaatime göre sizin ki sadece kuruntu Mösyö. * **

Bütün iyi ve güzel sözlere rağmen Mari'ye, annesi Şasa'ya kanmamıştım. İlk fırsatta hemşehri­ lerimin yanına yeniden geldiğimde bu kaçma fik­ rini beni bağırlarına basıp Türklüğe has misafir­ perverliklerini gösteren bu çocuklara, Mehmet Ali ile Seyit Ahmed'e de açtım. Onlar hemen muvafa­ kat ettiler, ve ellerinden gelen yardımı yapacakları vaadında bulundular. Benim sakat halimle bu gur­ bet illerinde perişan ve sefil hayatım onların Türk­ lüklerine çok dokunuyordu. Ne kadar yardım eder­ lerse etsinler onların da bir çok ihtiyaçları vardı. Sabahın altısından akşamın onsekizine kadar bi­ lafasıla çalışıyorlar ve akşam kulübelerine yorgun ve bitap dönüyorlardı. Herşeyin karneye tabi oldu­ ğu bu memlekette iki kişinin istihkakı üç kişiyi do­ yurmaz, aç bırakırdı. Yatak meselesinde de çok sı­ kıntı çekiyorduk. Mehmet Ali : - Biz, beş-on ruble biriktirebildik, dedi. Bu paranın bir kısmı ile size Moskova'ya kadar bir bi­ let almz. Tek siz bu uğursuz yerden kaçıp kurtu­ lunuz. Biz sizinle birlikte gelemeyiz, zira çok az bir zamanımız kaldı. Bu kısa zamanı Allah izin verirse çabuk getirebiliriz. Hem o zamana kadar belki de Ruslar mağlup olurlar ve Almanlar işgal ettikleri


KIRIM KURBANLARI

165

topraklarda yeni bir rej im kurarlar. Kimbilir? bel­ ki de biz Kırımlılara da hürriyetimizi iade ederek Kırım Cumhuriyetini yeniden kurarız. Bu defa da Seyit Ahmet konuştu: -- Ağabey, bizim şurada 3-4 ayımız kaldı. Biz günümüz bitince buradan ayrılacağız, bunu biliyor­ sun. Biz buradan ayrıldıktan sonra sizin durumunuz ne olacak? En makul hal çaresi, sizin hemen ilk fır­ satt:ı buradan kaçmanızdır . • **

Aramızda geçen b u konuşmalardan sonra Alman ordularının geri çekilmekte olduğu haberi geldi. Be­ nim iG;in gitme, buralardan kaçma en iyi yol olduğu kararına varıldı. Bence bunlar ne .güzel temenni­ leırdi Allahım! Ah, o mutlu günü bir görebilse idi m de ondan sonra Tanrım canımı alsaydı ! Ama be­ nim hiç umudum yoktu ve Ruslar kolay kolay yeni­ lecek gavurlardan değildi. Mağlup edilemezlerdi, zira kitle halinde teslim olan Rus askerlerinin, Al­ manlar tarafından insafsızca öldürülmesi, yakılma­ sı, ka.mplarda aç ve sefil bırakılmasının rolü büyük olacaktı. Kanaatımca, Almanların yerinde Amerika, İngiltere orduları olsaydı Rusya çoktan dize getiril­ miş olurdu. Stalin rejiminden el'aman diyen asker­ ler VE halk, Hit]er rej iminin ondan beter olacağı inancında idiler. Fakat mağr.,ur Alman generalleri kendi kuvvetlerini her şeyin üstünde görerek ko­ münizme ve rejime karşı olan Ruslardan, özellikle diğer ırklardan faydalanmak yolunu ve çaresini aramadılar. Ve sonunda işte böylece acı biır şekilde yenildiler. Halbuki Kı rım'da, Ukrayna'd_a� Türki$tan'da


166

KIRIM KURBANLARI

derhal yeni cumhuriyetler ilan ederek, eli silah tu­ tabilen erkekleri silahlandırıp Rus ordusuna karşı harbe soksalar ve niyetlerinin Rusya'yı daimi ola­ rak işgal altında tutmak, kendi topraklarına katmak olmayıp sadece komünizmi yıkarak milletlerin kendi mukadderatlarını tayin hususunda serbest bırakıla­ cağını bütün dünyaya ilan etmiş olsalardı, bu tutum­ ları dünyaca takdir edilecek, belki de Amerika, İn­ giltere kendilerini sıkıştırmayacak, cihan onları al­ kışlayacaktı. Bu görüşlerimi arkadaşlarım da kabul etm �ş­ lerdi. _

* **

Gerek Mehmet Ali ve gerekse Seyit Ahmet, her türlü yardımı vaad ettikten, Moskova'ya kadar bile­ timt de alacaklarını söyledikten sonra artık tereddüt edecek bir durum kalmamıştı. Mari'nin sözleri ba­ na vız gelirdi. Onunla kötü bir durumumuz yoktu, olmamıştı, olamazdı da . . . İliklerime kadar işleyen Türk ruhu, temiz soyluluğum, iyilik yapana kötü­ lük yapma alçaklığı OL'llayan bir milletin ferdi olan benden böyle deni işler beklenemezdi. Mari istediği kadar kendi kendine hayaller kurabilirdi, onun ha­ yalleri, aşkı beni zerre kadar ilgilendirmezdi. Ama Karoviski'den ayrılıncaya kadar da onu kızdırmamak, aleyhime çevirmemek gerekliydi; ka­ dın kısmına güven olmazdı, hislerinin tesiri altın­ da kalarak gider polis karakoluna şikayet ederek beni yakalatabilirdi. Bu düşünce ile ona biraz ümit vermek, oyalamak lazımdı. İşte ben de böyle yapmaya karar verdim.


KIRIM KURBANLARI

167

AHMET, SENİ NE KADAR ÇOK SEVDlGlMl BlLlRSlN Artık ortalık ısınmış, karlar tamamen eri!Ilişti, Karoviski yeşillere b ürünmüştü, her taraf şen v� şirin, parlak ve gönül açıcı idi ; bahar kokuları in­ sana yaşama aşkı ve şevki veriyordu. Arkadaşlarla hareket günümü kararlaştırdık. Bu kararımı dostum Dimitri vefakar eşi Mari ve an­ nesi Şasa'ya bildirmek üzere yeniden evlerine git­ tim. Daha erken olduğu için Dimitri henüz ev dönmemişti. Madam Şasa'da komşulara gitmiş. Mari yine evde yalnız .. Bu hassas ve aşk için yaratılmış kadından ayrılmak, onu kalbinin acılariyle başbaşa bırakıp gitmek pek insafsızlık olacaktı ama, buna mecburdum, bir çok sebeplerden mecburdum. Bir defa kaçıp kurtulabilirsem uğruna bunca zahmetlere katlanmaya mecbur olduğwn hürriyetime kavuşa­ caktım; belki Hüsna'mdan bir haber alabilecektim; dah:ı kötüsü Mari'nin ısrarlı yalvarmalarına daya­ namayıp büyük bir hata ve günah işleyebilir ve ölünceye kadar vicdan azabı çekerdim. Beni görünce pek sevinen Mari hemen ayağa kalktı. Yanına sokuldum. Gözlerinin içine baka­ rak: Ah, keşke seninle karşılaşmasa idim, Mari, dedim. O sadece: - Gitme, kal, mademki acı çekeceksin, gitmekte israr etmenize lüzum var mı? dedi. Seni zorlayan kim? Yakında harb de unutulacağına göre, belki de affedileceksin. Ahmet, seni ne kadar çok sevdiğimi bilseydin, vallahi dayanamaz kalıırdın. Ama aşkıma


168

KIRIM KURBANLARI

inanmıyorsun, aklın fikrin Hüsna'da .. Zavallı baka­ lım yaşıyor mu, öldürdüler mi ? - Şu saçı sakalına karışmış 55 lik moruğu ne sanıyorsun bilmem. Korkunç ve iğrenç halimle kaç­ mam, hem de bucak bucak kaçmam gerekirken sen munis bir kedi yavrusu gibi bana sokuluyorsun. Şu­ nu bil ki Mari, ben çalışıp kazanamadıktan, başka­ larının s1rtından geçindikten sonra böyle yaşamayı istemem. Bu soğuk memleketlerden sıcak ülkelere gitmeye kararlıyım. Bunun için beni mazur görece­ ğine inanıyorum. Şuna da inanıyorum ki, sen, ma­ kul, aklı başında müşfik ve merhametli bir kadın­ sın. Kaçıp kurtulabileceğimi kat'i olarak bilseydim birlikte gidelim derdim. Böyle bir teklifte bulunsay­ dım benimle gelir miydiniz? - Seve seve geliırdim. Ama sanmıyorum ki ka­ çıp kurtulabilesin. En çok buna üzgünüm, yazık ob­ cak sana! Sonra kendisini birdenbire yere bıraktı, çırpın­ dı, saçlarını, üstünü başını yoldu, param parça etti. Ben bu dayanılmaz sahneye seyirci kalmaktan baş­ ka birşey yapamadım . . . Eğilip Mari'nin koltuk alt­ larından tuttum, kaldırıp sedire oturttum. Heır tarafı açılmıştı ve beni bırakmıyordu. Sinir krizi geçiri­ yordu. Doktor getirmeyi düşündüm, sonradan vaz geçtim, zira onun doktoru bendim. Eğilip yavaşca kucakladım, Allah günah yazmasın, içimde en ufak kötü bir niyet geçmeden .<2.n u bağrıma bastım, saç­ laırını kokladım. Biraz açılır gibi oldu, bana baktı ve gülümsedi. O da kollarını boynuma doladı, sa­ kalımı yüzümü kokluyordu. Ben içimden annesi Şasa gelse diye yalvarıyordum. Allah duamı kabul etmişti, dışarıda ayak sesleri duyunca hemen ayrıl­ dık. Kızının değişmiş halini gören annesi :


KIRIM KURBANLARI

lik.

169

- Ne oldu yavrl1ffl , hasta mısın yoksa? Mari, yavaşca cevap verdi : - Hasta değilim anneciğim. Çok iyiyim, üste-

Artık bu evde, hatta Karoviski'de daha fazla kalamazdım. Bir an evvel bu uğursuz yerden ayrıl­ malıydım. Mari'nin hazin ve acıklı hali beni zaafa uğratıp onun isteğine ram olabilirdim. Buradan uzaklaşmalı, kendi milletimin arasında, öz yurdum­ da yaşamalıydım. Bu küffar diyarında bir kadın için nasıl kalabilirdim? Bu sırada Dimitri'de geldi. Tam zamanıydı, ar­ kadaşlarla kararlaştırdığımız gün ve saati onlara a:;ıkladım. Dostum Dimitri hazin bir sesle: - Demek bizleri bırakıp gideceksiniz? dedi. - Öyle dostum, ama sizler daima kalbimde iyi insanlar olarak ebediyen yaşayacaksınız! Siz sevgili dostlarımdan ayrılmaya beni olaylar mecbur ediyor. Allah hiç bir kimseyi ye.rinden, yurdundan, aile yu­ vasından ayırmasın ! Uzun yıllar çektiğimi ben bili­ ı i m . Bu memlekette milyonlarca insan sefil ve ze­ lil bir haldedir. Kızını anasından, oğlunu babasın­ d,m, karısını kocasından; nişanlısını sevgilisinden ayıran, genç kızlara, genç kadınlara her türlü şeni muameleyi reva gören ırz, namus düşmanlarının ha­ kim olduğu bu topraklarda yaşamak zilletine daha fazla dayanamayacağım! - Mademki öyle, yolun açık olsun! Sana birkaç günlük yiyecek hazırlayalım. Yol paranı da arkadaş­ ların temin edeceklerine göre işler yolunda demek­ tir. Ertesi günü akşamı Mari'yalara gittiğim zaman Dimitri'de henüz vazifesinden dönmüştü. Hepsini bir arada görmek iyi olmuştu. Beni hararetle kar-


170

KIRIM KURBANLARI

şıladılar. Mari, pek mahzun ve kederliydi; bir, iki gün içinde zayıflamıştı. Onun şu muztarip hali bana dokundu, pek çok üzüldüm. Ona çok acıdım, lakin elimden birşey gelmiyordu. Birlikte son olarak yemek yedik. Benim gibi, Mari'nin de boğazından lokmalar gitmiyordu, o, ye­ mek yemiyor, lakin yer gibi görünüyordu. Bunun sadece ben farkında idim., Yemekten sonra çok durmak istemedim. Bura­ da bulunmak bana azap veriyordu. İzin istedim, ba­ na hayırlı yolculuklarda bulundular. Ayağa kalkmış­ tık Mari birden diz çöktü, el ve kol hareketleriyle birlikte birşeyler homurdandı . Onun, kurtulmam için bana dua ettiğini anladım. Şu Rus kızı cidden misli bulunmaz vefakar ve muti bir varlıktı. Onu çok takdir ettim; onun yerinde bir başka kadın ol­ saydı gizlice polise gider, kaçacağımı ihbar ederek beni yakalatır, kırılan gururunun intikamını bu su­ retle almak isterdi. Fakat Maıri aşkının acısını içi­ ne gömerek bana en son ödevini yapıyordu. İ�te gerçek aşk, bu idi. İşte aşk için yaratılan kadın Ma­ ri idi. Duasını bitirince ayağa kalkıp yanıma geldi: - Ahmet, Ulu Tanrı yardımcın olsun! diye dua etti. Allah seni sağlıkla memleketine, ailene kavuş­ tursun ! Güzel parmaklarını hafifçe birleştirerek sağ eli­ ni bana uzattı. Sevgiyle ve saygıyle hararetle sıka­ rak öptüm. - Çok teşekkür ederim Maıri ! dedim. Sizleri ebediyen unutmayacağım. Pek çok minnet duygula­ riyle bağlıyım sizlere ! Hayatımda hiçbir kimsenin yapmadığı insanlık ve iyiliği sizlerden gördüm!


KIRIM KURBANLARI

171

Cenabı Hak sizleri de bu kızıl rej imden biran önce kurtarsın! Bu sırada Mari koynundan çıkardığı sarı renkli bk zarfı bana uzatarak: -- Liıtfen şunu kabul ediniz! dedi . Sonra açar­ sınız. İtiraz edip kabul etmemek, onun aşkına, vef:ı­ sına saygısızlık olur, onu çok incitirdi. Memnuniyet­ le alarak öptüm ve eski, yırtık çeketimin iç cebine yerleştirdim. Sonra Madam Şasa ve dostum Dimitri ile;: vedalaştık. Onlar bana, kaçıp kurtulmam husu­ sunda canı gönülden temennide bulundular. Ben de onlara iyi günler, sıhhat ve mutluluklar diledim. Dimitri elime bir torba sıkıştırdı : - İçinde, size birkaç gün yetecek kadar yiye­ cek var! dedi. Aldım, mahzun, üzgün ve perişan bir halde on­ ] ;ı rdan ayrıldım. Hemşehrilerime geldiğim zaman, arkadaşlar beni yemeğe bekliyorlardı. Onları daki­ kalardır beklettiğim için üzüldüm. Özür diledim: - Sizler buyurunuz, ben karnımı doyurdum, dedim. Darı çorbasıyla patates haşlamasını afiyetle ye­ diler, ben de onları seyrettim .. İşte Bolşevik Rusya'­ da o tarihlerde Rus halkının yeyip içtikleri bunlar­ dan ibaretti. Basit bir hayat, hürriyetsizlik ve her türlü gayri insani tutum ve davranışın hüküm süır­ diiğü komünist rej imi.. Yemekten sonra kaçışım ve takip edeceğim plan hakkında konuştuk. Moskova'dan daha ilerilere ge­ çebildiğim takdirde yakalanmak endişemin azala­ cağında hem-fikirdik. Esasen Alman Ordularının Moskova'ya pek yakın mesafelere kadar olan böl­ geleri ellerinde tuttukları haberleri gelmekte idi.


1 72

KIRIM KURBANLARI

BEN/ POLlSlN ELlNDEN KURTARAN MA TMA ZEL A CA BA KlMD/? Üçüncü mevkide pencere onune yakın bir yere büzüldüm. Koltuk değneklerim elimde, yiyecek torbam boynumda asılı derin düşüncelere dalmış , geleceğim hakkında planlar kuruyordum. Şu halimle hiç kimsenin dikkatini çekmeyeceğim inancı nday­ dım zira ihtiyar, saçı sakalına karışmış, pejmürde kıyafetli, eli asalı bir kimse ile niçin ilgilensinlerdi? Böyle bir piri faniden kime ne zarar gelebilirdi?. Yolcu arkadaşlarım kadın-erkek olmak üzere on kişilerdi. İkinci kattan bir, iki kadın sesi geliyor­ du . . . Herkesin yüzünde umutsuzluk, üzüntü okunu­ yordu. Yani herkes yarının ne olacağı endişesi için­ de idi. Gökyüzü açıktı. Yıldızlar pırıl pırıldı. Ay yoktu ve pencereden, çok uzaklarda bazen yanan, bazen sönen ışıklar gözüme ilişiyordu. Galiba buralarda ya şehi.r vardı veya nakil vasıtası işliyordu. Tren, orta karar bir sür'atle yol alıyordu. Bir kısım yol­ cular oturdukları yerde kestiriyorlar. Ben, daima mütereddit ve düşünceli olduğumdan gözüm uyku tutmuyor, her an için yakalanmak korkusu içinde bulunuyordum. Şuradan bir polis: - Kalk bakalım, sen bir hapishane kaçağısın ! dese korkudan bayılacaktım, çünkü buraya kadar gelebildikten ve cezamı n yarısından çoğunu çek­ tikten sonra yakalanıp yeniden kamplardan birine sürülmek ölümlerden beterdi. Adını şimdi hatırlayamadığım bir istasyonda bir kaç yolcu indi, onların yerine yenileri bindi. Sabah olmuştu, güneş her yarafı ışıtıyordu. Şimdi kompar­ tıman arkadaşlarımı daha iyi görebiliyordum. Üst


KIRIM KURBANLARI

173

kattan uvıl cıvıl kadın sesleri geliyordu. Fakat yüz­ lerini gÖıremiyordum. Yine gündüzü gecenin korkulu havasına terk ettik. Tren alabildiğine uçuyor. Yine istasyonlarda inenler yeniden binenler oluyordu. Uykusuzluktan adete bitap haldeydim. Bir süre kestiriyor fakat bu şekerleme çok sürmüyor.du. Gözlerim kapalı ya­ rı uykulu bulunduğum sıralarda da istasyonlarda olduğunu duyuyor, inenlerin, yeniden binenlerin, fakat gözümü açıp bunların kim olduklarına bakmı­ yorum bile, zira onların hiç birisi beni ilgilendirmi­ yordu. Bir öğle vaktiydi . Kaç gece ve gündüz yolculuk ettiğimizin bile farkında değildim, ama bana hafta­ lar kadar uzun gelmişti bu geçen günler.. Yolcular karınlarını doyurmak için neleri varsa ortaya koy­ muşlardı. Bu memlekette ne yiyecek olurdu, pate­ tes haşlaması, yumurta konserve domuz eti vesaire den başka? .. Ben de torbamın ağzını açarak içinden haşlanmış patatesle haşliınmış yumurta ve el kadar ekmek çıkarıp yemeğe başladım. Çok acıktığım hal­ de lokmalar boğazımdan geçmiyordu. Bereket ver­ sin bir şişe de suyum vardı sık sık su içerek lok­ maları yutmaya çalışıyordum . • ••

Tren yol aldıkça arazi daha da değişi�ordu. Her taraf yemyeşil zümrüt gibiydi. Bazı kasaba ve köy­ lerin yakınından geçerken çelimsiz, yarı çıplak se­ fil çocuklar, anlaşılmaz sesler çıkararak bağrışıyor­ lardı. Koyunlar, kısraklar, domuzlar köylerin kıyısın­ da otluyorlardı . İşte Sovyet Cennetinin ( ! ) görebil­ diğim yerleri bunlardı. Ve Sovyet Rusya halkının


1 74

KIRIM KURBANLARI

1943 yıllarındaki durumu ve rej ime olan bağlıhk­ ları şimdiye kadar anlattıklarımdan ibaretti. Nihayet parlak, günlük güneşlik bir günü, sır dolu geceye terk ettik. Yine her tarafı zulmet kap­ ladı. Tıpkı Rus halkının ruhu gibi.. Bir an göz ka­ paklarımın gayri ihtiyarı kapandığını sezdim. Uyku iyice bastırmıştı. Oturduğum yerde köşe duvarına yaslanıp başımı dayadım. Hemen kendimden geçmi­ şim. Neden sonra boynumun dayanılmaz derecede ağ­ rımasıyla uyandığım zaman hayli bir zaman geçtiği­ ni anladım, uykumu almıştım. Bir iki yolcu da ya­ vaşça fısıldadı. - Moskova'ya yaklaştık galiba! :-- Evet, üç istasyon kaldı. Nihayet Moskova'ya gelebilmiştik. Birden bu koca şehirde nereye gideceğimi düşündüm. İlk aklı­ ma gelen, Türk ve Müslümanların sakin bulunduğu «Meşcan Mahallesi» oldu. Yirmi günlük açlık gre­ vine dayanamayarak feci bir şekilde ölen Ali Ba­ ran ailesi bu mahallede oturuyordu. Adresini de biliyordum. Onlara gitmeyi uygun bulup içim fe­ rahladı. Ali'den o talihsiz ailesine haber verirdim ve onların yardımıyla da yeniden bir kaçış planı hazırlardık. Onların bana yardım edeceklerini umu­ yordum. İkinci istasyonda da ber-mfıtad on dakika mo­ la veren trenden bir kaç yolcu indi, yine yenileri bindiler. Bu sırada iki res;Di üniformalı polisin kompartımanımıza girdiğim görünce birden benzi­ min sarardığını hissettim. Bereket versin sakalım bu aybımı örtüyordu. Pejmürde kıyafetim, saçı sa­ kalına karışmış malül halimle kimsenin ilgisini çek­ mem sanıyordum. Polis benim neyimi soracak zira benden kime zarar gelebilirdi? ·


KIRIM KURBANLARI

du.

175

- Herkes seyahat kağıdını çıkarsın ! Bu ihtar, polislerin birisi tarafından yapılıyor-

Demek ki Moskova şehrine giriş esnasında yok­ lamalar yapılıyor, şüpheli görülenler tutuklanıyor­ du. Eyvah yakalanmıştım ! Şimdi ne yapacaktım, elimde böyle bir belge yoktu. Polislere ne cevap ve­ recektim? Ne yalanlar uydurmalıydım. Allaha te­ vekkül olmaktan başka elimden birşey gelmeyecekti . Şu anda Moskova, dünyanın en önemli siyasi merkezlerinden biriydi. Liderler, askeri erkan daima toplantı halinde, harbi nasıl kazanacaklarını, cep­ helerde ricat halinde bulunan kızılordunun bu çe­ kilişini nasıl durdurup kuvvetli düşmana karşı etkili savaşa girişebileceklerini düşünüp fikri münakaşa­ ların olduğu şehir .. Benim gibi bir zavallıdan ne isteyecekler? .. Bunları düşündüm ve kurtuluş umuduyla yüre­ ğim ferahladı. Biraz cesaretlendim. Sonra, her yol­ cunun beyazlı, sarılı kağıtlar çıkarıp polislere uzat­ tıklarını gördüm. O zaman yine ümitsizliğe kapıl­ dım. Şimdi ne cevap verecektim? Slira bana gelince salak salak yüzlerine baktım. Güya kulağım işitmi­ yonnuş gibi bir tavır takındım. Bana bakıp sesle­ n ince de, elimi kulağımın arkasına koyup, ne isti­ yorsunuz der gibi bir hal aldım. Polislerden birisi: - Galiba sağır ve dilsiz, dedi. Öteki ise: - Rol yapıyor diye söylendi. Sonra bana hitaben: - Senin seyahat kağıdın nerede? diy_e sordu. Yine sağıırlık rolü oynadım: - Kulağım ağır işitiyor, ne söylüyorsunuz? de­ dim.


1 76

KIRIM KURBANLARI

Biletimi çıkarıp uzattım: - Bunu mu istiyorsunuz? - Bizim biletle işimiz yok, kondoktör değiliz. Seyahat kağıdını çıkar hele. Yanıma kadar gelerek ağzını kulağıma dayadı ve yüksek sesle: - Seyahat kağıdın yok mu? diye sordu. - Yok. - Niçin almadın? - Bilmiyordum. - Nasıl bilmiyorsun? Bu memlekette harb var . Seyahat kağıtsız kimsenin bir yerden başka yere gi­ demeyeceğini nasıl bilmiyorsun? Sen bir kaçaksın haydi kalk bakalım, düş önümüze! - Hayır, asla ben bir kaçak değilim, dedimse de dinletemedim. - Kalk diyorum sana, diye ısrar ediyordu Rus polisi. Ben kımıldamayınca da kolumdan tutup kal­ dırmaya çalıştı. İçimden kendi kendime: «Yarabbi beni şu zalimlerin elinden kurtar» diye Allaha yal­ varıyordum. Bununla beraber emirlerine itaat edip, koltu� değneklerime dayanarak yavaşça kalktım. Azık torbam boynumda asılı idi ve ben şu halimle dünyanın en zavallı, en bedbaht ve en aciz bir insanı durumunda idim. Titreyerek iki, üç adım atabilmiştim ki, yukarı­ dan kuş ötüşünü andıran tatlı ve güven veren bir �adın sesi kulaklarımı doldurdu: - Aaa .. yazık! .. O ihtiyara ben bakıyorum . . . Bı­ rakın onu, baksanıza ölüyor zavallı ! .. Polisler gözlerini sesin geldiği tarafa çevirdiler. Bir süre baktılar. İkisinin de kalın dudakları zevkle yayılmıştı. Bu gülümseyiş onları ne kadar çirkin­ leştirmişti. Goril suratlı herifler sanki kızcağızı ba­ kışları ile yiyeceklerdi. ·


KIRIM KURBANLARI

1 77

Koruyucu meleğim şunları ilave etti: - O zavallıyı götürüp de ne yapacaksınız? On­ dan bir zarar gelmez, zaten çoktan ölmüş! .. Gidini z zararlı olabilecekleri bulunuz! Kadın, her ye.rde emreden ses, zamanın ruhu, hadiselerin kaynağı, her şeye hükmeden bir varlıkt• . İşte burada da tesirini göstermişti ; iki Rus polisi­ nin durumları birden değişiverdi. Birisi : -- Otur! .. Otur! .. Dedi. Sevinçten çıldıracaktım. Bk, iki adım gerileye­ rek yerime oturdum. Biletimi cebime koY.arken şun­ ları düşündüm: - «Acaba şu süfli ve mefluç hayatımı muhak­ kak olan ölümden kurtaran bu koruyucu meleğim kimdir? Nasıl bir varlıktır? Beni, bu iki Rus polisi­ nin elinden niçin kurtarmıştı? Bir Rus kızı bu fed q­ ka.r lığı ya par mıydı? Yoksa bu, Mari olmasın?. Bu esrarengiz memlekette herşey olabilirdi : Gizlice tre­ ne biner, üst kata çıkar, bana görünmeden seyahat ederek sıkıldığım yerde imdadıma koşabilirdi.» Bu düşünceler içinde çeşitli yorumlar yaparken tren birden hareket etti ve Moskova'ya doğru yol almaya başladı . Son İstasyon Moskova Garı idi. Trenin acı acı, insanın içine türlü ürpertiler veren düdük sesleri arasında Moskova göründü. İçimde, izahı imkansız hisler vardı. Oldukça sevinçliydim ve ar lık yakalanmak korkusu geçmişti, koruyucu mele­ ğimin he.r sıkıldığım yerde beni kurtaracağından emin bulunuyordum. Nihayet Başkentin varoşlarından geçerek istas­ yona ulaşıldı. Koca peron hıncahınç dolmuştu, insan seli sağa sola hafif hafif sallanıyor, dalgalanıyordu. İğne atılsa yere düşmezdi. Bununla beraber bu muF. : 12


178

KIRIM KURBANLARI

azzam kalabalık sessizdi . Adeta bir yas havası sezi­ liyordu. Benim gibi malülün bu kalabalığı yarıp çı­ kabilmesine imkan yoktu. Ayak altında kalıp ezilip ölmem işten bile değildi. Bununla beraber mecburen onla:r ın arasına katıldım. Yürümüyor, adeta sürük­ leniyorduk. Artık şimdi hiç endişe duymuyordum, bu insan kalabalığı arasında yakalanmak korkusu yoktu. Ancak bir elin omuzumu tutup yavaşça çek­ tiğini hissettiğim zaman tüylerim ürperdi, titredim. Durup, beni omuzumdan tutup çekenin kim olduğu­ nu öğrenmek için arkama baktım, ve o zaman şaş­ kınlıktan bayılacak hale geldim ; zira onu derhal ta­ nımıştım, Deli gibi bağırdım: - Hüsna ! ! ! . . . O , kamış kadaır zarif ve düzgün işaret parmağını güzel, pembe renkli dudaklarına götürüp: - Sus ! . . Dedi. Ve beni kucakladığı gibi kalabalık arasından sürdü çıkardı. O anda hissettiğim memnuniyeti ve saadeti tarif etmekten acizim. Sevinçten dilim ade­ ta boğazımda kalmıştı, konuşamıyordum. Kalabalıktan bir meydanlığa çıkıp bir kanepeye iFştik. Hüsna'nın da heyecandan titrediğini görü­ yordum. Belki de o, benden daha çok memnun ve mutluydu. Cebinden çıkardığı elektrik feneriyle ba­ na biır müddet baktı ve: - Yarabbim ne hale gelmişsin! dedi. Altı yıl bir insanı bu kadar nasıl değiştirebilir! Benim konuşmadığımı görünce meraka kapıl­ mış olmalı : - Niçin konuşmuyorsunuz? Ne oldu size? diye sordu. - Birşeyim yok, ben kaçağım, buradan uzakla­ şalım!


KIRIM KURBANLARI

179

Biliyorum. Merak etmeyiniz şimdi gideriz. H€m korkmayınız artık, yanınızda ben varım; eski korkulu günler geçti ! Bunları söyledi ve hemen yanımdan uzaklaştı . Bir dakika kadar sonra yeşil boyalı bir taksi ile gel­ di. Taksiye atladık. Şoföre: - Meşcan mahallesine! emrini verdi. Taksi, düz ve geniş asfalt yolda, o zamana ka­ dar hiç gitmediğim bir yere doğru adeta uçuyordu. Biz, Hüsna ile konuşmuyorduk, bu sükutumuz n e kadar mutlu olduğumuzun bir işareti idi . . . Bir süre sonra dar bir sokağa sapıldı. Bu dar sokakta da bir süre yol aldıktan sonra iki katlı eski bir binanın önünde duruldu. Taksiden önce Hüsna indi, sonra ben . O, şoförün hesabını verdi. Genç şoför dikkatle bir bana bakıyor, bir Hüsna'ya . . . derken, şoför yanı­ mızdan uzaklaştı. Biz de bir kapıya doğru yürüdük ... Hiisna kapıyı çaldı. Bir dakika kadar sorura yaşlı bir kadın kapıyı açtı. Hüsna'yı gören bu yaşlı ka­ dın, sevinç çığlıkları atarak kucakladı, yanakların­ dan öptü .. Ben bu sahneyi huşu' ile seyrediyordum. İhtiyar kadın, bir kaç defa: - Kızım . . . Yavrum ! diye tekrarladı. Kaç gün­ dür seni bekliyoruz, nerelerdesin? Ben bu yaşlı kadını Hüsna'nın bedbaht ve baht­ sız annesi ve benim müstakbel kaynanam sanarak o kadar çok sevinmiştim ki, az daha ellerine sarılarak, minnetle öpecektim. Hüsna'nın şu sözleri beni ikaz etti: .....- Şimdi bunları sorma Fatma hanım teyzeci­ ğim. Bu çilekeşi istirahata kavuşturalım da sonra an. latırım. İçeri girdik. Her taraf zifiri karanlıktı. Taş mer­ divenlerden çıkarken bizi, elinde bir gemici feneri 13 . .


180

KIRIM KURBANLARI

yaşlarında çok güzel, bebek gibi bir kız çocuğu kar­ şıladı. Altın ı .renkli saçları dalga dalga omuzlarına dökülüyordu. Gecelik kıyafetiyle idi ve hemen uyku­ dan kalktığı mahmur halinden anlaşılıyordu. Tıpkı Hüsna'ya benzeyen bu ywnurcağı önce nişanlımın çok yakını sandım. Fatma hanımın: - Yavrum Elmascığım ! demesi üzerine yine yanıldığımı anladım. Üst kata çıktık. Beni küçük bir odaya aldılar. Pencerelerde siyah perdeler vardı. Hüsna elektriği yakınca içeri bol ışıkla doldu. Odanın içinin güzel­ liğiyle, üstümün başımın pejmürdeliği arasında ne kadar büyük fark vardı. Kendimden utandım. İhtiyar kadınla Elmas, birbirlerine bakarak be­ nim kim olduğumu, kim olabileceğimi gözleriyle so­ ruyorlardı. Hüsna: - Teyzeciğim, işte sana sık sık bahsettiğim ni­ şanlım Ahmet! dedi. Tesadüf bizi trende . karşılaştır'." dı. Birden kadının gözleri büyüdü, her halde be­ nim gibi bir ihtiyarın güzel yeğeni Hüsna'ya nişan­ ı� olabileceğini sanmıyordu. Elmas i se, bir bana ba­ kıyor, bir Hüsna'ya . . . Sonra da dudak büküyordu... Hüsna, sanki bu iki insanın içini okwnuş gibi : - Siz onun böyle saçlı sakallı ihtiyar görünüşlü o!masına bakmayınız, dedi. Mahkumiyet hayatı, aç­ lık, sefalet bir insanı kısa zamanda nasıl bir duru­ ma sokuyor gözlerinizle gördünüz işte. Halbuki Ah­ met daha çok gençtir. Benden beş yaş büyüktür. Birkaç gün yesin, içsin, istirahat etsin o zaman gö­ rün siz onu . . . Salovga adası kampının ne olduğunu si� bilmezsiniz teyzeciğim. Fatma .hanımdan önce ben söze karıştım:


KIRIM KURBANLARI

181

Siz benim Salovga'da olduğumu nereden bi­ liyorsunuz? - Burada öğrendim, dığım mektuplara cevap dimi kesmiştim. Resmen dım. Allah bizi tesadüfen

ama bu çok geç oldu. Yaz­ alamayınca tamamen ümi ­ aramağı da doğru bulma­ karşılaştırdı.

Fatma hanımla Elmas çıkıp gitmişlerdi . Bir ara Hüsna'da peşlerinden gitti. Ben oda da yalnız kalın­ ca içeriyi tetkike başladım : Karyola, masa, sandal­ ye, koltuk, yatak çarşafları, perdeler ve herşey genç bir kızın zevkine göre döşenmiş mutluluk veren bir oda . . . Hüsna yanıma gelince sordum: - Bu hanım ve kız çocuğu neyiniz oll:J.yor? - Teyzem olur. Adı : Fatma, Elmas'da kızıdır. Çok iyi insanlardır. Mutlu bir tesadüf bizi burada karşılaştırdı . - Önce anneniz sanmıştım. Yaşlı gözlerini bana çeviıren Hüsna, şunları an­ lattı : - Anneciğim, Fatma hanım teyzeciğimin kolları anısında ruhunu teslim etmiş! Erkek kardeşimin ne­ rede olduğunu onlar da bilmiyorlar .. Bunlar koca­ sıyla gelip buraya yerleşmişler. Şimdi kocası yok, ölmüş .. İki oğlu askerde, onlardan da çoktan beri mektup alamıyoruz. Belki esir düştüler. Belki Al­ manlara teslim olup Rus ordusuyla çarpışıyorlar. Ama bunlar hep tahminden ibaret. Kendilerine ben bakıyorum.. Şimdi bir de seni bulduktan sonra çok mutluyum, dünyada yalnız sa­ yılmam artık. Sabaha kadar konuştuk. Hüsna, beş yıllık haya­ tım ve itham edildiği suçtan nasıl kurtulabildiğini


1 82

KIRIM KURBANLARI

anlattı. Ben de bütün maceıralarımı, çektiğim acı­ ları naklettim . . . Onun suçlanmasına sebep bendim; yani benimle olan ilgisinden şüphe edilerek, Türklere bazı s ırlar ifşa etme nedeniyle bir süre için işinden olmuş, son­ ra ellerine hiç bir delil geçiremeyince yeniden vazi­ fesini iade etmişler. Hepsi bundan ibaret. * **

Kuşluk zamanı çarşıya çıkan sevgilim bir müd­ det sonra kucağında bir kaç paket ve yanında, elin­ de bir çanta bulunan bir gençle döndü. Bu genç adam, berberdi. Ona saçlarımı kestirdi. Sakalımı traş ettirdi. Sonra da beni güzelce yıkadı, yeni ça­ maşırlar, yeni elbiseler giydirdi. Artık şimdi genç­ leşmiş, ayni zamanda da medeni bir insan olmuş­ tum. Şu anda Mari beni görseydi belki de tanıya­ mazdı. Şimdi Elmas bana dudak bükmüyor, Fatma hanım tiksinti ile bakmıyor, her ikisi de müşfik, mültefit. Birkaç gün sonra Hüsna bir doktor getirip gü­ zelce muayene ettirdi. Bir Türk doktoru olan Musa Bey, memnun gülerek: - Hiç de korktuğunuz kadar değilmiş Hüsna hanım dedi. Tedavisi mümkün bir kaç hafta içinde şifa bulur inancındayım, zira hastalığı Polynevritee. Yani sinirlerinde hafif apse var, Strichnine ve B Vit tedavisiyle \yileşir bu hastalık. Bir çok sebep­ lerden meydana gelir, başlıca nedeni «TİFO» has­ talığıdır. Hüsna'nın güzel yüzü sevinçten halelenmişti. Onun . bu coşkun sevinci beni de memnun ediyordu. Şu anda bütün çektiklerimi unutmuş gibiydim. Tan-


KIRIM KURBANLARI

183

rı'ya bu mutlu günü bize bahşettiğinden minnet­ tardım. Doktor Musa bey: - Hiç merak etmeyiniz, çocuklar! diye temi­ nat verdi. Ahmet biır, azami bir buçuk aya kadar tamamen iyileşecektir. Boğazına iyi bakacaksın Hüs­ na, ben de her hafta gelir, durumunu gözden geçi­ ririm. Yazacağım ilaçları muntazam olarak tatbik edeceksin. Musa bey gittikten sonra Hüsna'nın, Fatma hanımın ve Elmas'ın sevinçleri görülecek şeydi, la­ kin ben onlar kadar ümitli değildim, inşallah iyi­ le�ir, çektiğim ızdırabın mükafatını görürdüm. Zil"a kısa zaman sayılabilecek beş-altı yıl içinde hayvan­ dan beter muameleye tabi tutulmuştuk, insanlığı­ mızı bile unutmuştuk. * **

Aradan bir hafta, on gün kadar bir zaman geç­ mişti, Hüsna iğnelerimi muntazaman enjekte edi­ yor, boğazıma iyi bakıyor, yemiyor bana yediriyor­ du. Kendimde bir kuvvet, enerj i hissetmeye başla­ mıştım; şimdi asa kullanmadan serbestçe içeride do­ la�abiliyordum. Hüsna'da bendeki bu bariz durumu görüyor gel eceğe daha ümitle bakıyordu. Yakalan­ mazdan önce tasavvur ettiğimiz kaçış planını belki önümüzdeki haftalarda veya aylarda tatbik edebile­ cektik. Nitekim sevgilim: - Ahmet, bir an önce iyi olmaya bak, diyordu. Şu cehennem yerden kurtulalım, varsın Stalin'in kı­ zıl cenneti onun olsun. Yirmi gün sonra asamı tamamen attım, aşağıya kolayca inip çıkabiliyordum. Çarşıya da gidip gele-


1 84

KIRIM KURBANLARI

bi!ecek duruma gelmiştim. H�_r geçen gün kendim­ de iyilik ve kuvvet hissediyordum. Toplanmış , genç­ leşmiş, şişmanlam ıştım bile. Bir, iki hafta sonra eski halimi bulabileceğimi umuyordum. Bir hafta sonra Meşcan Mahallesi hocasını bulup dini nikahla evler.­ dik.

A H NE OLURDU AMERİKA LILA RLA HARP ETSEYDİK Pek iyi bilmiyorum ama, Hüsna'nın hatı rı sa­ y:lır bir parası vardı. Her gün hayli yekun tutan para harcaması bunu gösteriyordu. Herşeyin ateş pahasına karaborsadan zor temin olunabildiği böyle bir zamanda onun harıl harıl rubleler sarfı ve dört nüfusun her türlü ihtiyacını fazlasıyla karşılaması, bunu gösteriyordu. Fedakar ve cesur Hüsna şimdi bana , pek yakın bir gelecekte Moskova'yı terk ederek Rus toprak­ ları dışına çıkmağa teşebbüs edeceğimizi söyledi. Al­ man Ordusunun yeniden harekete geçip bir, iki haf­ taya kadar Moskova'yı muhasara edebileceğini de müjdeledi. Bolşevik liderlerinin bugünlerde pek sı­ kı�ık ve zor durumda olduklarını belki de yakında hükfunet merkezinin daha gerilere alınabileceğini söyledi. Bu haberlere o kadar sevinmiştim, ki . . . De­ mek ki Büyük Allah, bize yaptıkları nın cezasını çektiriyordu ve inşallah pek yakınd� Stalin'in kızıl rej imin mukadder akibetini görecektik. Sevgilim eşim bana, sık sık: - Aman Ahmet, kaçma kararımızı Fatma Ha­ nım teyzeye ve Elmas'a söyleme hatta ima dahi et­ mP, diye tenbih ediyordu. En küçük bir hareketi-


KIRIM KURBANLARI

185

mizi sezerlerse emin ol mani olmaya kalkairlar. Şüp­ hesiz onlar da bizimle gelmeye kalkışacaklardır, kalabalık olunca da kaçıp kurtulmamız mümkün ol­ maz. Ben de : -- Onları burada bırakıp gitmek ölmeleri demek olmaz mı? diyordum. Paraları yok, kendilerine el kadar ekmek verecek bir kimsesi olmayan yaşlı bir kadınla genç bir kızın halleri nice olur? - Ben onlara, yıllarca yetecek kadar para bı:r.,a ­ kacağım! Zaten önümüzdeki birkaç ay zarfında bir şeyler olacak, harp mutlaka bitecek, belki de yeni ve hür bir rej im kurulur. , Hayatlarını Hüsna'ya borçlu olan bu insanlar, velinimetleri fedakar eşimin kendilerini bırakıp bu­ radan ayrılacağını bilselerdi hiç şüphesiz mani ol­ mak için ellerinden gelen herşeyi yaparlardı . El­ mas'ın, Hüsna'nın boynuna sarılıp içli içli ve hazin bir sesle: - Benim güzel, b�r tanecik ablacığım! deyişi yürekler acısıydı. Onu ne kadar çok sevdiğinin bi­ ricik deliliydi. Böyle bir insanın ilgi ve korumasın­ dan yoksun kalmak ölmek demekti. Elmas, Hüsna'yı kucaklayıp şöyle konuşuyordu: - Ah ablacığım, şu harp biran önce bitse de seninle her tarafı gezsek ! Eniştem bizi her yere götürürdü değil mi? O zaman ağabeylerim de gelir­ lerdi. Ne iyi olurdu, çoğalırc'l.ık, kuvvetlenirdik. Hüsna'da Elmas'ın, altın renkli ipek saçlarını okşar, gül goncasını andıran yanaklarını öper öper şöyle derdi : - Merak etme Elmas'ım, pek yakında bütün bunlar olacak ! Harbin böyle karışık ve tehlikeli bir zamanın-


186

KIRIM KURBANLARI

da bizim, onları bırakıp gitmemiz hiç de insani bir davranış olmayacaktı. Açlığın ve sefaletin ne demek olduğunu yıllarca göiI'mek, acısını çekmiş bir insan olarak müthiş bir vicdan azabı çekiyordum. Nihayet onları böyle kaderleriyle başbaşa bırakmaya ben sebep olacaktım ki, bu da benim için ölünceye kadar üzüntü olacaktı. Haziran Ayı sonlarında Alman Yıldırım Or­ dusunun, Kırım'ı işgal edip bir kolu Kafkasya'yı istila ederek Stalingrad'a, diğec bir kolunun da Har­ kof cihetinden Moskova'ya müteveccihen sür'atle i lerlemekte oldukları ve Kızıl Ordunun perişan bir halde bütün cephelerde «PANİK» halinde çekil­ diklerini bana Hüsna haber veriyor ve bu sevindi­ rici haber, mutluluğuma sebep oluyordu. Keza ga­ zeteler de bu habeıri teyit edici mahiyette yazılar yazıyor, halkı, kuvvetli düşmana karşı birlik olma­ ya, dayanışmaya teşvik ediyordu Moskova boşaltıl­ maya bile başlanılmıştı . Bütün Rusya'da korku ve endişe olduğu gibi, bu arada, Kızıl Ordunun mağ­ liı.biyetini isteyenler de pek çoktu ve belki de ço­ ğunluğu teşkil ediyordu. Demek ki, pek yakında Rusya mağlup olacak, Stalin ve onun Kızıl partisi, terör idaresi de tarihe karışacaktı. Bu mutlu günü görmek inşallah bizlere nasip olacaktı. Gazetelerin hep birden, halkın moralini yükselt­ mek, kırılan umutlarını iade edebilmek için yaptık­ ları neşriyat ve propagandanın hiç bir semere ver­ mediği görülüyordu. Stalin'den ve onun kurduğu Kızıl rej imden şiddetle nefret eden Rus halkının ço­ ğu, Kızıl Ordunun biran önce mağlup olup Rusya'­ da yeni bir rej imin kurulmasını, Rus Milletinin re­ fah ve mutluluğa kavuşmasını temenni ediyorlard ı. Her gün devamlı olarak vagonlar dolusu �aralı-


KIRIM KURBANLARI

187

lar, hastalar, cephelerden Moskova'ya taşınıyordu. Bunlar için ilave hastahaneler açılıyordu. Bunları bizzat müşahede eden Stalin ve rej imine karşı olan ha lk memnun ve mesut oluyordu. Kötümser bazı Rus halkının birbirlerine şun­ ları fısıldadıklarını Eşim bana söylüyordu: - Ah ! . keşke Almanların yerinde Amerikalılar olsaydı ! . . . Almanlar sanki kızıllardan daha mı iyi? Diktatörün birisinden kurtulup daha belalısını n eli­ ne düşeceğiz. - Alman Nasyonalizmi sanki Bolşevik idarP.­ sinden daha mı refah ve hürriyet getirecek? Ha o, ha öbürü; ikisi de ayni. Bize, Amerika, İngiltere ve Fransa gibi hür ve demokratik bir rejim lfızım, b u­ nu istiyoruz! - Kızıl :rej im yıkılsın, kaatil Stalin ve onun şerikleri yok olsun da, yerine nasıl bir idare tarzı ihdas edilirse edilsin, razıyız. Her halde bugünkü idareden daha 'kötüsü olmaz ya . . . Bolşevizm, dünya­ da eşi, emsali bulunmaz berbat bir idare şeklidir. - Yeni rej im hiç olmazsa dinimize dokunmaz! Bizim de evimiz, malımız, mülkümüz olur, çocuk sahibi oluruz. Bu konuşmalar, Rus ırkından olan kimselerin aralarındaki konuşmaları idi. Onlar bütün Rus mil­ letinin düşüncelerine tercüman oluyorlardı.

AHMET, BEKLEDlôlN GÜNLER YAKLAŞTI Son günlerde evde kapanıp kalmak beni müthiş sıkmaya başlamıştı. Artık tamamen iyileşmiştim. Maddi huzur, refah; gençlik heyecanları, biran ön-


1 88

KIRIM KURBANLARI

re kızıl cehenemden kaçıp kurtulma emeli ve ümi­ di içimde coşkunluklar yaratıyordu. Çarşıya çıkı p gezemiyordum. Harbin en şiddetli olduğu bir za­ mcı nda Kızıl Ordunun mağlUbiyetle karşı karşıya bul unduğu şu günlerde benim gibi bir genç erkeğin şurada, burada başıboş, avare dolaşabilmesine im­ kan yoktu. Bunun içindir ki, bütün günlerimi evde geçirmek mecburiyetinde kalıyordum. Çok zamanla­ rımızı Elmas'a ders vermekle geçiriyordum. Zeki bir genç kız olan Elmas, epeyi birşeyler öğrendi. Ru sçayı ana dili gibi biliyor. Bana da çok alıştı, şimdi de, Hüsna kadar seviyordu.

* **

Hüsna, eve bazen gündüzleri ve çok zaman da geceleri mutlaka geliyor! Pek önemli ödevler veril­ diği zamanlarda ise geceleri de eve gelemediği gün­ ler oluyordu. Bu da pek seyrek vaki oluyordu . . . Fatma Hanım Hüsna'nın üzerine adeta titriyor, bir kadının öz kızı olsa bu derece ilgi duymazdı . Ona birşeyler oluver1r diye heyecandan bayılacak hal­ lere geliyordu. Fedakar eşim o iki zavallı insanın h&yatı, velinimetiydi. . . Moskova'da münteşir bütün gazeteler, Rusya'­ daki azınlıkları da, Alman ordusuna karşı ' harbe davet ediyorlardı. Ne vaadetlerde bulunmuyorlar yüzsüzler; 1917 İhtilalinden sonra olduğu gibi, şim­ di de milletlere ayrılma hakkının tanınacağını, muh­ tar cumhuriyetler kurulacağını, sıkılmadan, utan­ madan vaad ediyorlardı. Bunun için de herşeydPn önce Alman Ordusunu mağlup ederek memleketten çıkarmanın şart olduğunu bildiriyorlardı.


KIRIM KURBANLARI

189

Bunları okudukça kendi kendime söyleniyoc­ dum : «- Yalan, hepsi yalan! Bir zamanlar çocuklu­ ğumda bunları yine duymuş, büyük umutlara kapıl­ mıştım. Sonu ne oldu: Ölüm, açlık, sefalet! .. Kafir­ ler zora geldimi milleti tatlı dille uyutmaya ve avut­ maya bakarlar. Ellerine fırsat düştü mü yapma­ dıkları kötülükleri, zulmü bırakmazlar. «Ahmet bu gavurların sözlerine kanma, bekle­ diğin mutlu günler yakın artık! Göreceksin pek ya­ kın bir gelecekte zulmetten n ura çıkacak, sefalet ve . rn::ıhrumiyetle geçen o kara günleri unutacaksın! Bir iki hafta sonra . . . B u konuda ayrıca Hüsna'da sevindirici haberler gE-tiriyordu. B hr akşam nefes nefese geldi, heyecandan adeta boğulacak gibiydi. Ona ne olmuştu? Yoksa aleyhi­ mizde müthiş bir haber mi vardı yine. Dehşetli me­ raka kapılmıştım. Çok da korkmuştum. Sevgili eşimi kollarımın arasına aldım: Bir şeyden çok korkmuş kedi yavrusu gibi titriyordu. Neden sonra biraz heyecanı dinmişti. Gözleri­ min içine bakarak: - Müjde sevgilim diye yüksek sesle konuştu. Alman Ordusunun yıldıırım hızile ilerlediğini emin kaynaklardan öğrendim. Kızıl Ordu perişan bir hal­ de çekiliyormuş. Alman kuvvetlerinin Moskova'ya gelmesi gün meselesi. . . Ben, coşkun bir heyecan içinde eşimi kucakla­ dım. O: - Yakında kurtulacağız artık! diye ilave et­ ti. Hem de pek yakında . . . Kızıl generallerin, aşılma­ smı imkansız gördükleri bir kaç kaleleri düştü. Sta­ lingırat'da düşmek üzere . . . Orada kan gövdeyi gö-


190

KIRIM KURBANLARI

tüı üyor . . . Bolşevik liderler telaş ve endişe içinde . . . D.ı rmadan Orta Asya'dan taze kuvvetler getirtip cepheye sürüyorlar ise de, şimdilik bir başarı sağ­ layamıyorlar. Halbuki bütün umutları bu taze kuv­ vetler idi. Bunların da Alman ordusuna teslim ol­ duklarını işitiyoruz. Bu durum karşısında bizim de Moskova'yı terk etmemiz icap edecek. Kim bilir belki de pek yakında benim, yeni bir ödevle Moskova dışına gön­ derilmem gerekir. Gerçi şimdilik bir şey yok ya . . . Biliyorsun şimdiki ödevim de oldukça önemli. Evet, o sıralarda Hüsna, Moskova'ya sokulma­ sı pek muhtemel Alman casuslannın takibi ve tet­ kiki ile meşguldu. Bunlar da, bizzat Alman ırkın­ dan olmayıp Türk ve Müslümanlardan Rus düşmanı, Alman lehine çalışan kimselerdi. Nitekim Alman­ lar'a teslim olan Türk subaylarından bir kaçının Moskova'ya casus olarak girdiklerini ve bunların olağanüstü işler başardıklarını bana, Hüsna fısılda­ mı§tı. Sevgili eşime: - .Bu durum kaırşısında ne yapmamızı düşünü­ yorsunuz? diye sordum. O, omuzlarını silkerek yavaşça: - Bilmem ki ne yapsak, dedi .. B ununla bera­ ber en tehlikeli günlerimiz geliyor. - Doğru .. Evet, en kritik anlar bizi bekliyor. Bana kalırsa bizim için yapılacak iş, şu olmalıdır: İkimiz de subay kıyafetine girmeli, bir askeıri ara­ ba veya motosiklet temin edip, cepheyi teftiş edi­ yormuş gibi görünmeli, Alman ordusuna teslim ol­ malıdır. . . Bu konuda senin fikrin nedir? - Pek parlak bir fikir bu! Ben de ayni fikir­ deydim. Lakin bu hareketimiz bizim için yüzdeyüz


KIRIM KURBANLARI

191

kurtuluş olmayabilir. Zira, bu gibi olaylar pek çok zuhuir ediyor, ona göre tedbir almışlardır. Ama şim­ di durum biraz değişti. Büyüklerin her emri harfi­ yen yerine getirilmiyor. Herkes can kaygusunda, disiplin kalmadı. Bir süre sustu ve sonra aklına bir fikir gelmiş gibi : - Cepheye kadar tehlikesizce sokulmak pek mümkündür ama, madan ötesi oldukça tehlikeli. Şansımız yardım ederse, eğer daha yaşamak mu­ kadderse burnumuz kanamadan kaçıp kurtulabiliriz. Korkum, birer kızıl kurşunuyla şehit olmaktır. Fa­ kat bizim için şehadet nimetini tatmak da . . . - Hayırlı sözler konuş, güzelim, diyerek sözünü keE:tim. Eğer bu planı, geleceğimiz için tehlikeli bu­ luyorsanız bir başka yol takip edelim. Mesela, yine kıyafet değiştirerek bir askeri araba ile içerilerden «SARATOV» bölgesinden Stalingrat'a doğru hare­ ket edip o taraflardan müsait bir yerden Almanlara teslim olmamız mümkün olmaz mı? Kimbilir? Be1ki de bu bölgeler pek sıkı değildir . . Sevgili Eşim, başını sallayıp: - Olmaz! diyerek reddetti. Oraları çok uzak, yolda çabuk yakalanırız. Benim durumum kötü, kaybolduğumu görünce ararlar beni . . . Tehlikeli ol­ mnkla beraber yapılacak iş, yine de buradan, kısa ve ke�tirme yoldan kaçıp kurtulmaya bakmalıyız. Da· ha fazla burada beklemek çok tehlikelidiır. Artık ta­ lihimizi buradan deneyelim. - Öyle yapalım güzelim, _ diyerek kucakladım . . Bu kararımızı n e zaman tatbike başlayacağız? - En müsait bir anda!


1 92

KIRIM KURBANLARI

KAÇIŞ HAZIRLIGI Eve akşam geç vakit neş' e içinde dönen eşi min elinde birkaç irili ufaklı paketler vardı. Paket­ leri masanın üzerine fırlatarak bana koştu ve coş­ kun bir heyecan içinde kucaklayıp: - Yakında hareket var! dedi. Hayatım senin için bi.r subay elbisesi buldum; yarbay üniformal ı . Ayrıca benim için d e bir kat asker elbisesi temin ettim. Tabii ben senin şoförün olacağım için er ol­ mam icap eder .. Yarbay rütbesi yaşına pek uygun düşecektir. Bir kurmay Yarbay ise, hiç bir şüpheyi d5.vet etmeksizin teftiş için cepheye kolayca gide­ bilir. Ne kadar çok sevinmiştim bu habere; daha öm­ rtimde bu derece coşkun bir anım olmamıştı. Mem­ n uniyetten ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bile­ miyordum. Hüsna devam etti: - Bir yüzbaşı da motosiklet verecek. Ona, bir arkadaşımla cephede dolaşacağımızı söyledim . Ken­ disi de gelmek istedi, çok ısrar etti. Bir başka gü­ ne bıraktık aptalı kandırdım. Ne } aparsın işimizin hatırı için güler yüz, tatlı dil göstermek icap ediyor. Eşimi kollarımın aaasına aldım, sıktım. O fısıltı hal inde : - Bir de dürbün buldum. O da lazım çünkü. Paketleri açtı. Elbiseler yepyeni idi. Ceketi giy­ dim, tam bana göre diktirtilmiş gibiydi. Hüsna'da kendisi için temin ettiği er elbisesini giydi. Kahka­ halarla gülüyordu. Onun bu coşkun neş'esi beni de mutlu ediyordu. - Biraz saki n ol güzelim, dedim, şimdi Fatma ho.nım veya Elmas gelir. Bu vaziyette görünce şüp­ helenirler.


KIRIM KURBANLARI

1 93

Sustu. -- Sahi bunu hiç düşünmemiştim, dedi. Lütfen kapıyı arkasından kilitleyivariniz. Sonra dürbünü, tabancayı gösterdi ve: - Herşeyi düşündüm, hayatım, dedi . Herşev tamam, şimdi hareket gün ve saatimizi kararlaştıra­ lım .. Ha, bak unuttum, şurada birşey daha olacak! Küçük bir paketi daha açtı ve içinden Ay Yıl­ dızlı Kırmızı Türk bayrağı çıktı . Şaşkınlık içinde kalmıştım. Heyecanla sordum: - Şekerim, bu bayrağı ne yapacaksınız? O şöyle izah etti: - Kızıl ordu birliklerinin ateşinden kurtulma­ yı başardığımız anda ve Almanlar3. teslim olurken bu bayrağı motosiklete asarak dalgalandıracağım � Beyaz kağıttan harfler keserek bayrağın uç kısmı­ na yapıştıracağım. Bu yazı ne olacak biliyor musu­ nuz? - Hayır . . . Bilmiyorum . . . - Pek orjinal bir levha olacak hayatım! - Pek merak ettim, Allah aşkınıza çabuk söyleyin. - Söyleyeyim : Bu yazı «KIRIM KURBA�LA_Rh olacaktır. Biliyorsun ki, Kırımlı kardeşlerimiz hür­ riyetleri, insani hakları, şeref ve hasiyetlerini elde edebilmek için pek çok kurbanlar verdiler. Sevinçten btr çocuk gibi ellerimi çırpıyordum. Minnet duyguları ile dolu olarak ona bakıyordum. - Fevkalade bir buluş! Pek orij inal bir bu­ luş ! . . . Eşim, düşüncelerini açıkladı : - Hayatım, artık sana bütün sırları ifşa etme zamanı geldi : Bende oldukça önemli, ve Almanları n F. : 13 ·


194

KIRIM KURBANLARI

ışıne pek yarayacak, fevkalade sırları muhtevi ve­ sikalar var! Bu evrakları belime sardım ipekli ku­ şağın içine koyacağım. Şayet ben şehit olacak olur­ sam, sen onları buradan alır, Almanlara teslim eder­ sin. Şu anda yanımda seksen bin ruble kadar da pa­ ramız vardır. Bunun bir kısmını mesela, onbin ka­ darını Fatma hanım teyzeme bı;rakır, üst tarafını da biz aramızda taksim ederiz. Ne olur ne olmaz tedbirli hareket etmemiz menfaatımız icabıdır. - Böyle fena şeyler konuşma, diyerek sözünü kestim. Ve: Fatma hanım teyzelere bırakacağımız miktar bence azdır; onlara mümkünse daha çok bı­ rakalım. Biz kaçıp kurtulal;ıiliırsek çok şükür genciz, tahsilli insanlarız, aç kalmaz, nerede olsa iş bula­ biliriz. Lakin onlar . . . Bu uyarmam, müşfik ve merhametli eşimi duy­ gulandırmıştı : - Onları düşündüğünüz için teşekkür ederim Ahmet. Çok doğru söylediniz. En azından paramızın yarısını onlara bırakalım. Ve kırk bin rubleyi Fatma hanıma bırakmağa karar verdik. Artık kaçışa hazırdık, uygun bir za­ manı ve zemini kolluyorduk.

BU FECJ SAHNEYE DAHA FAZLA DAYANAMIYACAGIM Güneş nurlu . ışıklariyle Moskova şehrini aydın­ latıyor. . . Artık bugün bizim ıçın ölüm veya kalım saatiydi. Kimbilir? Belki de son saatlerimizi yaşı­ yorduk., Hüsna'nın Getirdiği sepetli motosiklete binmek üzere aşağıya indik. Fatma hanım, Elmas yanımız-


KIRIM KURBANLARI

195

dalar . . . Etraf yüksek duvarla çevrili olduğundan bi­ zi kimse göremiyor . . Şimdi alt kattayız. Elmas, Fat­ ma hanım, yaşlı gözlerle bize bakıyorlar, bu bakış­ lariyle ne yapmak istediğimizi anlamak istiyorlar. Ben onların bu mehil ve mahzun bakışlarından de­ rin acı duymaktaydm� , yüreğim bir cisimle sıkıştı­ rılmış gibi sızlamaktadır. Çünkü boynu bükük El­ mas'ın hali yürekler acısı. Motosiklete binmek üzere iken, Hüsna, önce Fatma hanımın elinden, sonra Elmasın yanakların­ dan ve gözlerinden öptµ. Aynı şeyi ben de yaptım. O talhisiz kadın da bizim gözlerimizden öptü... Ağ­ lıyordu. Bir kenara çekildi umutsuz ve mahzundu. Bu sırada bizi çok seven Elmas, bir Hüsna'ya sa­ rılıp ellerini öpüyor, bir bana sarılıp yalvaran göz­ lerle bakıyordu. Nihayet dayanamayıp: - Ben de sizinle geleceğim ! Ne olur beni de götürünüz, dedi. ve kendini yere atıp çırpınmaya başladı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Cidden pek acı, pek hüzün verici bir sahneydi bu.. Bu uğursuz yer den bir an önce gitmek, kurtulmak, bu dayanılmaz acıyı görmemek için sabırsızlanıyordum. Lakin on­ laırı bu şekilde bırakıp gitmek de insafsızlık olur­ du. Elmas'ın göz yaşları içinde yüksek sesle söyle­ diği şu sözleri hala kulaklarımda çınlar: - Beni burada Rus askerlerine bırakıp nereye gidiyorsunuz? ! . . . Buna vicdanınız nasıl dayanabi­ liyor? Beni öldürün de sonra gidiniz! Dünyada bı­ rakmam, ben de sizinle birlikte geleceğim ! Eşim, zavallı kızı iknaya çalıştı : - İnan Elmas akşama kalmadan döneceğiz! Enişten çok sıkıldı, onu biraz gezdirip hava aldıırta­ yım diyorum.


196

KIRIM KURBANLARI

Bu kıyafet ne? .. Siz kaçıyorsuı;ıuz, vallahi kaçıyorsunuz. - Bunu da neceden çıkarıyorsun, Elmas? Ah­ met gibi bir genci sivil kıyafetle görseler biran bi­ le bekletmeksizin yakalayıp asker ederler. Bunu hiç düşündün mü? - Ama siz bir daha dönmemek üzere gidiyorsu­ nuz. Ben, biliyorum siz kaçıyorsunuz! Eşim, elini, yumurcağın ağzına kapatıp çıkıştı: - Elmas, seni böyle konuşmaktan men ederim. Bir daha işitmeyeyim. Beni incittiğinin farkında mısın? Daha birçok şeyler söyledi, fakat ne söylediyse bir türlü inandıramadı. Zeki kız, seziş kuvveti, ya­ ni önsezisi pek fazla.. hareketlerimizden, kendileri­ ne pek çok para bırakışımızdan, bizim bir daha dön­ memek üzere gittiğimizi pekala anlamıştı. Israrına devam ediyordu: - Ne söyleseniz inanmam abla, diyordu. Siz, bir daha gelmemek üzere gidiyorsunuz. Ne olur bf'­ ni de birlikte götürünüz ! Beni burada Rus canavar­ larına bırakmayın ! Yavaşça Hüsna'ya fısıldadım: - İsterseniz Elması da yanımıza alalım. - Olmaz! Biz nereye gidiyoruz ki, yanımıza bir de kız çocuğu alacağız. Bu sırad:i gözlerim gayri ihtiyarı Fatma hanıma ilişti. Bulunduğu yerde hala taş gibi, sessiz ve ha­ reketsiz duruyordu. Yüzü kül rengini almıştı. Sa­ bit nazarlarb biteviye bize bakıyordu. Vakit de git­ tikçe ilerliyor ve sabah güneşi solgun ışıklarını üze­ rimize döküyordu. Elmas, Hüsna'ya sarılmış yalvarıyor:


KIRIM KURBANLARI

1 97

- Ne olur ablacığım beni de götür! . . . Beni bu­ rada bırakın�.. Siz gidince Rus askerleri evimfai basar, aç kurtlar gibi beni parçalar! Şimdiye kadar siz vardınız da gelememişlerdi. Yarabbi Benim ca­ nımı al, bana bu acıyı gösterme! Elmas'ın bu sözleri ne kadar hazindi ! Zavallı yavru başına gelecek felaketi daha şimdiden bili­ yor, görüyordu . . . Dayanamadım, benim de gözlerim yaşlarla doldu. Biran Hüsna'ya isyan edecek oldum. fakat susmayı tercih ettim. Sevgili eşime yavaşça: - Arkadaşlarınız lar mı? diye sordum. O da yavaşça :

burada kaldığınızı

biliyor-

- Hiç birisi bilmiyor, diye cevap verdi. Bu cevap beni biraz sevindirdi, fakat sevincim kayboluşu nasıl yersizdi; zira Hüsna'nın ortadan olsa bir iki gün içinde duyulacak ve şüphesiz kal­ dığı ev tesbit edilerek Fatma hanım ile Elmas yaka­ lanıp götürülecek, sorguya çekilecek, onlar da her şeyi itiraf edeceklerdi. Elmas'ın son sözleri şu oldu: - Ben adım gibi biliyorum, siz bir daha dön­ memek üzer� gidiyorsunuz . . . Kaçıyorsunuz siz! Kendini yere attı, çırpındı, çırpındı; başını yere vura vura kan içinde bıraktı. Bu müthiş sahneyi gö­ ren Fatma hanım taş gibi kaldığı yerden birdenbire yere düştü. Koştuk nabzını kontrol ettik. Hafif hafif atıyordu. Bir süre sonra nabzının atışı durdu ve Fat­ ma hanım kalb sektesinden bir dakika içinde ruhunu teslim etmişti Bu durum karşısında Elmas'ı oradR tek başına bırakamazdık. Bir iki dakika daha gec kalmak belki de yakalanmamıza sebep olacaktı. El­ mas'ı da yanımıza alarak d�rhal harekete geçtik.


198

KIRIM KURBANLARI

YARBA YIM GERJ DÖNÜNÜZ, sız BlR KIYMETSlNlZ

Elmas'ı n elbisesini değiştirdik, yüzündeki kan­ larını temizledik. Tamamen aklı başına gelmişti. Onu motosikletin bir köşeciğine oturttuk. Hüsna yerine geçti, ben de, belimde tabanca, göğsümde ası­ l ı duran dürbün sepete oturup Elmas'ı kucağıma aldım. Fedakar eşim motoru çalıştırdı. Gürültü i]P. dışarı çıktık. Çoğunlukla Türk ve Müslüman olan mahalle halkı ve komşuların bakışları altında «Meş­ can Mahallesi»ni terk ettik: Geniş bulvarda son sür'­ atle uçuyorduk. Motor gürültüsü kulaklarımızı tırmalıyordu. Moskova'dan uzaklaştıkça top sesleri işitmeye baş­ ladık. Her taraf askerle dolu. . . Şehir dışına durma­ dan taze kuvvetler sürülüyordu. Hüsna'rıın asker şapkasından taşan altın sarısı ipek saçları n ı sabah güneşinin solgun parıltıları yal­ dızlıyordu. Bir bildik tarafından tanınmamak i çin gözüne gözlük takmıştı. Tabancasının ucu, ceketinin kenarından c,:ıkıyoırdu. Bu halimizle bizden kimse şüphe edemezdi. Bir süre daha yol almıştık. Gökte, sayılamıya­ cak kadar çok uçak vardı . Arka hatlarla cephe hattı arasında mekik dokuyorlardı. Yolda karşılaştığımız askerler ve subaylar, motosikleti maharetle süren çok güzel bir kadın ere bakmaktan beni farketmi­ yorlardı bile. Bu ise, şüphesiz bizim işimize yarı­ yordu . . . Geniş asfalt yolda son hızla uçuyorduk . Kimse bize nereye gittiğimizi sormaya cesaret edemiyordu. Ben, iş olsun diye bazan dürbünle sağa, sola, ileriye bakıyordum.


KIRIM KURBANLARI

199

Bir ara eşim: - Yirmi yedinci kilometredeyiz! dedi. - Daha çok gidecek miyiz? - Alman kuvvetlerini buluncaya kadar . . . Elmas ti triyordu. Yüzü solgundu. Yavaş biı­ sesle: - Nereye gidiyoruz enişte? diye sordu. Ona düşüncemizi bildirdim. O zaman mahzun ve üzüntülü bir sesle: - Yaa :rnnem? ! . . . diye inledi. Onu Rus asker­ leri öldürür. Zavallı yavru · annesinin ölümünü bilmiyordu. Bu içli ve pek ince kıza annesinin ölümünü bildire­ mezdik. İnandırıcı bir kaç söz söyledim. Üzülme Elmas, annen yaşlı bir kadındır, ona birşey yapmazlar. Parası da var, h'.lrp sonuna kadar yeter. Hem, Hüsna ablanın sizin yanınızda kaldığını arkada�ları bilmiyormuş Sevgili e:şim haber veriyordu: - Kırkbirinci kilometredeyiz! - Pek güzel ! Yolumuza devam ! - Korktuğum gibi değilmiş, inşallah sağ salim Alman kuvvetlerine teslim olmayı başarabileceğiz! - İnşallah hayatım ! Ellinci k! lometreye varmıştık k i gökte sayılamı­ yacak kadar çok uçağın birbirine girdiğini, bir kaçı­ ııın alevler içinde tepetaklak yere yuvarlandığını gördük. Müthiş bir hava savaşı cereyan ediyordu. Bir süre sonra, bir çok uçağın Moskova'ya doğru kaçtığını ve peşleri nden, bir o kadar uçağın onları takip ettiğirıi müşahede ettik. Kendi kendime: - Almanlar, Rusları yendiler, dedim. Elmas heyecanla :


200

du.

KIRIM KURBANLARI

- Biz A)manlara mı teslim olacağız? diye s�...r· - İmkanını bulabilirsek. -- Onlar bize dost mu? - Dost. Oradan da Türkiye'ye gideceğiz.

Harp ne tuhaf şey Yarabbi ! Kilometrelerce yol aldık, kimse bizden birşey sormadı. Bu gidişle Hüs_ na'nın dediğı gibi kılımıza bile hata gelmeden Al­ manlara te,;iime muvaffak olacağız inşallah. Her geçen an biraz daha umudumuz kuvvetleniyordu. Rus askerlerı ise bezgin, umutsuz, bitap; tatlı carı­ larını k urtarmaya bakıyorlardı. 110 kilometre daha yol almıştık Rus artçı kuv­ vetleri olduğu anlaşılan yüzlerce çeşitli motorlu va­ sıtanın geri çekildiğini gördük. Başlarında bir bin­ başı vardı. Galiba bu kıtanın komutanı idi. Ona fe­ sih bir rusı;::ı. ile:

- Bu perişan vaziyet ne binb<ışı? dedim. Baş­ komutan nerede? Binbaşı müstehzi ve manidar bir tebessümle: - Hangi komutandan bahsediyorsunuz yarba­ yım? dedi. Ne ordu kaldı, ne komutan! Hüsna'nın bana ezberlettiği komutanın adını söyledim. Ve sonra ilave ettim: - Kendi.lerini görmek için emir alpı ıştım. Baş­ komutanlığın mühim bir emrini tebliğ edecektim t Ayni zamanda cepheyi de teftişe memur edildim. Binbaşı yine acı acı güldü: - Cephe falan kalmadı ! .. Sahte bi.r hiddetle çıkıştım: - Bu ne kepazelik yahu! Herkes kendi bildiğin­ de hareket ediyor! Hani nerede düşman. Bu gidiş­ le mahvolacağız demektir! Kabahat komutanlarda,


KIRIM KURBANLARI

201

askerin moralini sarsan onlar! Korkak herifler! Hal­ buki geriden takviye kuvvetleri geliyor .. Rus binbaşısına baktım, onun cevap vermesini beklemeden eşime: -Sür! emrini verdim. Biz hareket ederken herif: - Yarbayım geri dönünüz. Siz, Rus ordusu için bir kıymetsiniz, daha çok lazımsınız, yazık olacak diyordu. O zamana kadar eşim motosikleti sürmüş belki 100 metre kadar uzaklaşmıştık. Bu sırada arkama baktım, onlar da haıreket etmek üzereydiler. Biz, son sür'atle ilerliyorduk, kurşun atsalar yetiştire­ mezlerdi. Artık şimdilik tehlikeyi atlatmış sayılırdık. Başka hiç bir Rus birliğine tesadüf etmememiz bize umut veriyordu . . . Bir süre daha yol alınca, bir sıırta sapıp orada bir süre durduk. Motordan indik. Ben dürbünle etrafı tetkik ve kontrol ediyordum. İleri­ de hiç bir canlı varlık yoktu. Ama sağımızdan, so­ lumuzdan beş altı yüz metıre kadar uzağımızdan Rus piyadelerinin darmadağın bir durumda çekildikle­ rini gördük. Hüsna'ya: - Bunlara ne oluyor Allah aşkına? dedim. Ga­ liba Alman &skerlerinin adından kaçıyor bunlar, zi­ ;ra gölgeleri bile yok. Şaşılacak bir şey bu . . . Burada bir süre kalmamamız için bir sebep yok şu halde. Şu askerler çekilsin, ondan sonra yolumuza devam ederiz. - Evet öyle yapalım canım. Dürbünü:> ileriye baktım, 3 kilometre kadar bir mesafede tozu dumana katarak süratle ilerleyen bir topluluk gördüm. Eşime seslendim : . - Geliyorlar ! Almanlar geliyorlar! diye haber verdim.


202

KIRIM KURBANLARI

Dürbünü ona verdim, alıp baktı. O da görmüş­ tü. Sevinçle: - Evet geliyorlar! dedi. Kurtulduk haya tım, _ kurtulduk! Biraz daha bekledik, Alman öncü birliği bir ki­ lometre kadar ilerlemişti. Onları da daha büyük kuvvetler takip ediyordu. Eşim, sevinçle el Çbrpıyor­ du. Elmas da onun neşesine iştiraktan geri kalmı­ yordu. Hüsna ayni sevinç heyecanı içinde: - Gidelim hayatım, dedi. Onları karşılayalım. Motosiklete bindik. Eşim, motoru yavaş yavaş yola doğru sürdü. Yola çıktığımız zaman geriye çe­ virdi ve bütiın hızile ileriye doğru atıldık. Motosik­ letimiz sanki kanatlanmıştı, uçuyordu. Elmas kuca­ ğımda titriyor, Hüsna'nın da heyecandan titırediği.ni görüyordum. Beşyüz metre kadar ilerleyebilmiştik, sol taraf­ taki bir tepecikten makineli tüfek ateşine tutul­ duk. Kurşun.lar önümüzden, arkamızdan ve başımı­ zın üstünden vızlayıp geçiyordu. Ben içimden dualar okuyordum. Elmas yüksek sesle: - Allahım ! Bizi koru! Ablama sen yardı � et Ulu Tanrım � diye dua ediyordu. Birden e�;imin acı bir sesle: - Ahmet vuruldum, bacağımdan yaralandım ! dediğini işittim. Derin bi!' üzüntü ve umutsuzluk içinde: - Ne? Vuruldunuz mu? diye sordum. - Yaralandım .. Bacağımdan.. Ayağıma doğru ılık birşeyler akıyor. Ayakkabımın içi doldu. Elmas �ğlamaya başladı. Ben : -- Motı:ıı:u s top ettir de ben süreyim, dedim. - Olmaz . . . O zaman hepimizi vururlar.


KIRIM KURBANLARI

203

- Fazla kan kaybedeceksiniz, hayatınız tehli­ keye girer. - Merak etme birşey olmaz. Sen bayrağı çek, başka şeye bakma. Bayrağı açıp elime aldım. Ay yıldızlı Türk bay­ rağı, hürriyet yolunda can vermeği göze alan biz bahtsız Rusya Türklerinin iki ferdinin başı üstünde dalgalanıyordu. Beşyüz ır.etre daha ilerlemiştik, cesur ve kahra­ man eşimin yarası bacağından olduğu için telaş et­ mi yordum. Ateş sesleri de kesilmişti. Artık kurtul­ duk diyordum. Alman kuvvetlerinin süratle bize doğru gelmek­ te olduğunu görüyorduk. O anda hiç beklenmedik birşey oldu Motosiklet birden yoldan çıktı, sağ ta­ raftaki hendeğe yuvarlandık. Gözlerimi açtığım za­ man, bili" çbl� Alman subay ve askerinin etrafımızı çevirdiğini hayretle müşahede ediyordum. ilk aklı­ ma gelen Hüsna oldu. Üzüntü içinde: - Eşim ... Karım nerede? diye sordum. Oturdugum yerde merakla etrafımı halka çe­ viren insanlara bakınca, hepsininde Alman olduk­ larını, kıyafetlerinden anladım. Bulunduğumuz yer, hafifçe düzlüktü. Bir Alman kurmay binbaşısı ko1 umdan tutarak kaldırdı ve fasih bir rusça ile : - Madam burada, geliniz sizi yanına götüreyim , dedi. Kolumdan tutup, etrafımızı halka şeklinde çe­ viren subay ve erlerin arasından geçirdi, hendı;:ğe pek yakın bir yere götürdü. Sevgili eşim boylu bo­ yunca orada yatıyordu. Elmas'da baş ucunda, iki gö­ zü iki çeşme ağlıyor ve başına toplanan onbaşı ve erleır in sorusuna:


204

KIRIM KURBANLARI

Biz Türk ! .. Biz size teslim için geliyorduk! . . diyordu. Beni görünce birden hıçkırdı ve sonra ablasının üzerine kapandı: - Ablacığım gitti ! Moskof gavuru ablamı öl­ dürdü! diyor, ağlıyordu. Yarabbi şimdi biz ne ya­ pacağız? Nereye gideceğiz? .. Bet). ablamsız yaşaya­ mam ! .. Ah hainler, zalimler, dinsiz canavadar, dahr.t hayatının baharında olan civan ablama nasıl kıydı­

nız? . . . Bunları söylüyor, çarpınıyor, �açlarını, üstünü başını yoluyordu. Eşimin solmuş bir güle benzeyen yüzünü öperek göz yaşlariyle yıkayan bu civanmert kızı kucaklayıp kaldırdım. - Metin ol Elmas, dedim. Beşbuçuk yıl binbir sefalete, işkencelere, açlık susuzluğa, hertürlü insan dışı hareketlere göğüs geren ve bi r damla göz yaşı dökmeyen ben bile iç­ lendim. Bu ı,;<;hneye dayanamayarak ağlamaya başla­ dım. Benim bu aczim Elmas'ı daha çok tahrik etti, kızcağız yüksek sesle ağlamaya başladı. Melek kadar temiz, faziletli, müşfik ve mültefit �sil bir Türk kı­ zını daha kaybetmek bizim için pek acı, pek hazindi. Göz yaşlarım Elmas'ın hıçkırıklarını boğmuştu. Bir kaç kere boşuna : - Hüsna! .. Hüsna! .. diye inledim, feryat ettim. Sonra sinirlerime hakim olamayarak daha yüksek sesle devam ettim: - Meleğim, hayatımı n ışığı, bizi bırakıp nereye gidiyorsun? .. Seni bize mahrum eden o Moskof ka­ firlerine Iant-t olsun ! . . Müsterih ol, Türkün dostu Alman ordusu sen ve biz «Kırım Kurbanlarının» in­ tikamını bu gavurlardan almaya gidiyor işte ! . . Fedaka�· eşimin, altın renkli saçlarının taçladığı


KIRIM KURBANLARI

205

güzel başını göğsüme bastırdım. Güzel ve seviml[ yüzünden ilahi nur fışkırıyordu. Uzun kirpiklerinin gölgelediği mavi güzel gözleri açıktı, sanki bana bakıyor, çok sevdiği Elmas'ı himayeme terk ediyor­ du. O anda pek perişandım, pek bitaptım; sanki şu­ ursuzdum. Ben de ölmek istiyor, onun gibi şehadet nimetine kavuşamadığıma esef ed iyordum. H r ·m . Hüsna olmadıktan sonra bu fani dünyanın binbir meşakkatini çekmek değer miydi? Bundan böyle ki­ min için, hangi gaye ve emel uğruna yaşayacaktım? Artık neşe, saadet benim için sözden ibaret kala­ caktı. Hemen tabancama sarıldım, fakat . . . nafile, her hareketimi titizlikle tetkik eden Alman binbaşısı elime sarıldı; sanki düşüncelerimi anlamıştı : - Mösyö yapmayınız ! diye rica etti. Siz mukad­ deratı değiştirebilir misiniz? Bu melek kız (Elmas için söylüyor) pekala eşinizin yokluğunu size unut­ turabilir. Artık metin olmanız lazım. Binbaşının :yardımıyla doğruldum. Elmas Hüs­ na'ya sarılmış, ayrılmak istemiyordu. - Ah yarabbi ! diye inledi. Nasıl dayanacağım? ! .. Annem orada Moskof askerlerinin elinde kaldı! Ab­ lam burada kafir kurşuniyle can verdi! Ne olur, eniş­ te beni de siz öldürünüz! .. Yalvarırım size öldürünüz beni de! . . B i r yüzbaşı, ay yıldızlı, kan renkli bayrağımızı eline almış, sallıyor dalgalandırıyordu. Beyaz kağıt­ tan kesilip yapıştırılan harflerin teşkil ettiği yazıyı boş yere okumağa çalışıyor. Sonra bana dönüp: - Mösyö, lütfen bu yazı okuyup anlatırmıs ı­ nız? dedi. Pek merak ettim. Türkçe c.ıjarak okudum : - (Kmm Kurbanları) .


206

KIRIM KURBANLARI

- Bu ne demek yani? Kısaca izah ettim: - Biz Kırım �ürklerinin hürriyeti, hak ve ada­ leti için mücadele eden iki Türküz. Eşim NKVD de memurdu fakat Kırım Türklerinin ve diğer Türk­ lerin kurtuluşu için bizimle çalışıyordu. Kendisi Türktür. Bu uğurda çok kurbanlar verdik. İşte Son kurbanımız da kendisidir. (K.) şehrindeki bomba fabrikasını, Aynirik adlı bir Alman . ile birlikte biz havaya uçurduk. Bu sözüm üzerine benimle çok ilgilenen binbaşı : - Demek siz ve madam, Aynirik'in bize sık sık bahsettiği o iki kahraman Türklerdiniz? ! . . . Ah, siz­ lere şimdi daha çok acıdım! Kahraman Hüsna ile bu şekilde kaırşılaşmak, onun şehadetine şahit olmak çok acı oldu. Allah size sabır ve metanet versin ! Alman l:inıbaşısına teşekkür ettim: - Şimdi Dostum Aynirik nerede? diye sordum. Binbaşı : - Stalingrat'ta cevabını verdi. O; bir Alman su­ bayı idi ve benim de dostum ve arkadaşımdı. Ah, şu anda Aynirik'in de burada olmasını ne kadar is­ terdim. Esefle cevap verdim: - Burada olmadığı daha iyi oldu. Hiç olmazsa dostlarının başına gelen felaketi göırmemiş oldu. Birden, eşimin belindeki ipek kuşağına sarıldım ve orada sarılı olan Moskova'nın askeri planını havi vesikayı alarak binbaşıya uzattım. Binbaşı planı, şöyle gözden geçirirken ben de merakla om. bakıyordum. Adam sevinçten gülüyor­ du, heyecanlıydı. Galiba işlerine pek yararlı bir plandı bu!. - Ala, mükemmel ! diye söylendi. Böyle bir


KIRIM KURBANLARI

207

plan, komutanlığın milyon sarfıyla elde edemediği kıymette bir vesikadır! Şu anda Moskova'nın da kolayca fethedildiğini görür gibi oluyorum! Bu muhavereden sonra acele ile bize bir sıhhiye arabası tahsis ettiler. Bir kuş kadar hafif eşimin na­ aşını bu arabaya aldıktan sonra göz yaşları içinde biz komutanlık karargahına doğru götürülürken , on­ lar da Moskova'ya doğru ilerlemenin . hazırlıkları içinde bulunuyorlardı.

-

S O N

-


B e l g e l e r


T.

C.

GllNi:LKt1y RllA BAŞKANLlCI A N K A ll. A

muı:

: 3443- 30 -69/İllCL- YYJI.

XONU :

"

'j

ıı::ı.rı.oı Iurbanlar:ı. " eser.

adl.ı

TtlRKİYE lılAL!JLLER İ KALKIRDIRllA DERHE!ıİ Gl!NBL :BAŞK:ARLI!ıIRA GAZİ LİSESİ ARKASI,

PALA

SOKAlr,

40 �

• KIRllıl KURllAN LARI • a4lı eseriniz, Askeri Yayın Yö­ nerge si esaslnrı &•reğinoe 1.Doelet1l.m1Q ve yararlı görUldU­ gUnden, Kuvvet Komut anl ıklar:ı.yle Jandarma Genel Kamu"anl:ı.­

ğ:ı.na eatık verilmişt ir .

ll1lgilerini r i o a ederia.


T.

C.

Gl!:NEUrulUY U. lüŞl[ANLIGl A N K A R A

/Jllart

1969

KONU : :ıı:ırı• lrur9anları aıilı kitap

SAYIM JlEllKET PİŞXİM Tt!HırİYE 11.ALtJl.J,lrn!.

KAJ.KINDIRMA

DEllNEIH GENEJ,

JIAŞUNI

İLGİ : .14 . 2 . 1969 gilıı. ve 1/22 aayılı

yazını z ,

Genellrunıay TeşkilAt Eğitia Daire Başkanlıtımın 7 Mart 1969 giln ve llRK : 3443-30-69/İNCL.YYN.63 sayılı yazı larıyle, "KIRI1'. KURBANJ.ARI" aıilı ki tebınız KuYVet Ko•utenlıklerı ile Jander:ıoe Genel Koautenııgı •na taveiye e d i l•iştir. llilgilerini rica ederia.

Vehbi AIJ>OGAN Tuğgeneral Gnlrur.Prot .Hlk ,1�ün. Dıı. ire llaşkanı


HRK

5411-33-69

·

IŞR .

14 llart 1969

K1 tap tan1yH1.

KONU

!Dıud:YE

llALOLLIRİ

liLKIIDillJll DBlllB1İ

GH1 I4aea1 Arbaı Pala Belııllc

A I X: A B A

( a ) Gnkur,Hrk.Bşk.ll�ı� 29 Aralık 67/ETU'l'-YYll . sayılı allll'i .

(b)

B1ŞXABLI!JIU

Ioı 40

1967

Gnkıır .Hrlıı. Bşk.l:ı.�n 7 Jlart 1969 İllCL-YYll .62 say:ı.h emri.

1 . A q ağı d a adları cunda 5il9hlı Kuvvetlere le bildi rilmiştir .

gUn

Ye !IRK: 034.4:5-29-69/

yazılı k1tapl•r:ı,ıı �ptırılan yararlı gilrUl.. dia� Ilgi (a)

2. Adı geçen kitapların tıda gösterilmiştir.

Bilgil erini

gün Ye !IRK: 3493-74-

!iatlar�

ile

ineelame aonu­ ve (b) emirler­

eaAlanaealJ.

adrealar aşa­

rica edel"im.

KARA !CUVVETI.ER! KOlılJTAJII EMRİYLE

�'İTABI!/ ADI VE Pİ.U'I lı la.eılar

4 ,00 TL.

Kı'.!'ım Kurbanları

6 . IO TL.

DA�ITrn

J.1 1 Slll.T Devrim Orta Oku1tt ıılrlrça Öğretmeni �

Türkiye

Malülleri Kıılkın­ dnma Demeği Beşlaınlığı Gezi Lisesi Arıaıaı , Pela Sakak ıre : 40

�

Gereği

l!ild

A Ye D Pıtın:ı.na gör e .

J.11 Slll.T Devrim Orta Okulu

...!ııaD. Türkiye Jlal .Kalk.Der .!!şk.na Gazi Lia ,Arlııuıı Pala illa�


T. C .

İÇİŞLERİ BALUILI�I

jAND.lRJU GBlll!L B:OllU'Ul'I LICII" .1. N B: .1. R .1. 11111: :

21 . Ekim. 1961

3442-17-68 II .Ş . NŞB.

B:Clllu ı Bir kit8lıın tavei7e•i .

••hmet Pişkin

�ıı.zi Lieesi Arkası Pala S o k . N o : 40

�

ve

1LGİ ı· .t. İati9ara Kurulu 3442-�8 ·�ılı yıı.zısı .

Başke.nl.ığının

3

Ekim 1968 tarih

1. Kehmet PİŞB:İl'I ·u llahmet COŞAR taraflarından yazılan isimli kit ap , birliklerimiz i ç in faydalı olduğu jandarma İ s ti9are va Araştırma Kurulu Başkanlığının ilgi yazısına ili9ik alıDllD kurul raporundan aı:ılaşılmıştır. "IIRDI B:URBANL.l.BI"

2. Kitap faydalı bir eser olduğu personele tavsiye edilerek aşağıdaki adresten 6 lira ücretle temin edilebileceğine bi lgilerini rica ederim.

110'1' : jJ.NDARKA

GENEL KOMUTANI EllR İLE

Zalı:i ERBAY Tümgeneral Kurmay Başkanı

.l.d :

•ehmet Pitkin Gazi Lisesi Arkası Pala Sok. N o : 40 A.NK.1.RA Da«tıa

l no . lu pllne göre

Bilgi

Yazarın adrasina Aslının Ayllıdır

10/1/1970

Ganel Başkan •,ıımet Pi9kin

I . ıl ./J'f �,,a.

fi-' ·'1 ; (


YAGMUR

YAYINLARI

(Mevcut Olanlar) Fikri Eserler :

Günün Meseleleri Demokrasi Yolunda Gençlerle Başbr..şa. Yarınki Türkiye Var Olmak ( * ) Kavgam Doğu - Batı Sentezi Peyam!i Safa - Nazım Hikmet Garplılaşmanın Neresindeyiz

(*)

Üniversite Problemi Rasül-i Ekrem'in örnek Ahlakı Hz. Peygamberin Yolu Hz. Peygamberin Savaşları Kur'an-ı Kerim Tarihi Modern İktisat ve İslam İslam Şahsiyetçiliği İslamda Din ve Devlet İslamda Kııdın ( Ciltli ) İslamda Sosyal Dayanışma İslamda Siyasi ve İtik.adi Mezhepler Tarihi İslam Davası Kur'an-ı Kerim Mucizesi Cezayir'de İslama Yeniden Doğuş İmam-ı Rabbani ve İslam

Ali

Fuad

750

Başgil

Krş.

))

))

))

1000

))

))

))

it

500

))

2000

))

Nurettin Topçu »

))

»

Adolf Hitler Peyami Safa Ergun Göze

»

750

))

1 500

))

Mümtaz Turhan

)) 2J50

»

A. Azzam Ebul Hasan Nedevi Muhammed Hamidullah

it

600

))

300

))

1 250

))

))

))

500

))

))

)1

3()0

)1

aooı 300

»

1500

»

750

»

M. Aziz Lahbabi Mustafa Sibai Bekir Topaloğlu Muhammed Ebu Zehra ))

))

))

Malik Binnebi ))

))

))

))

M. - Hayrettin Karaman

»

1500

))

5C-O

»

750

»

750

»

500

»


insan ve İnsanötesi Türk - İslam Sentezi Altın Nesil Allah Vardır Türk Oğlu Düşmanını Tanı Papaların Tarih Boyunca İslam - Türk Düşmanlığı Abidler Yolu Kuğular Komünizmin Anatomisi (*) İdeal Milliyetçilik Vietnam Çıkmazı Yunus Emre ( • ) Melunet Akif (• ) Moskova N otlan Sohbetler Dua

Roman

ve

M. Abdurrahman İmam-ı Gazali Ali Nihat Tarlan B.B.C. Yayınlan Cahit Okurer Refik Özdek Gökhan Evliyaoğlu Sezai Kara.koç Tarık Buğra M. Halil Yınanç Alexis Carrel

500

J)

1000

))

1000

))

800

))

1000

J)

300

))

1000

))

500

)) »

300

))

300_ » )) )) 250 )) 250 )) 150

))

Hikaye

M. Pişkin - M. Coşar Tarık Buğra Muhammed Esed E. Işınsu Okçu Georges Duhamel

Kırım Kw·banlan Küçük Ağa Mekkeye Giden Yol Küçük Dünya Satodaki İkizler Piyes

S. Ahmet Arvasi Yılmaz Boyunağa Abdülhalim Abbas H. Hilmi Bilse! Cevat Rıfat Atilhan

1000

))

1000

J)

1250

))

50-0 350

)) ))

:

Ya Şehit Ya Gazi Büyük Otmarlar Bekleyenler

Melunet Rıfat M. N. Sepetçioğlu Remzi Özçelik

50()1

))

600

»

600

))

Şiir : Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor Dualar ve Aminler ( * ) Kökler ve Dallar ( • ) Sesler Na't.ı Şerifler Sessiz Gürültü Kıbrıs Şii:ı:leri Antolojisi Gönül Diyarından Deyişler (*)

Yeni

baskısı

Arif Nihat Asya » » » » » » Sezai Karakoç Abdullah öztemiz H. » » Fahri Ersavaş Aşık Hüdai

hazırlanrnaktadJr.

300

))

)) »

400

))

500

)) ))

250 500

J)

500

J)


TÜ R K O G L U D Ü S M A N I N I TA N I •

YAZAN :

Cevat

R ifat Ati l h a n

(Kuvayi Milliye Kumandanlarından)

,10 LİRA

5. BASIM

YAGMUR YA YINEVİ P.K. 72 İSTANBUL


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook
Mehmet Pişkin - Kırım Kurbanları by Türkçü Betik - Issuu