Skip to main content

Adil Yakubov - Uluğ Beyin Hazinesi

Page 1

ULUGBEYIN HAZINESI -

.

•

•

ADİL YAKUBOV

Türkiye Türkçesi D. Ahsen BATUR

Selenge Yayınları İstanbul - 2003


Selenge Yayınları No: 6 Edebi Eserler No: 1

Dizgi-Sayfa Düzeni Mehdi Ali Seçkin

Kapak

Nüans Ajans

Baskı-Cilt Matsan

ISBN 975-8839-12-8

Selenge Yayınları

Ticarethane Sok. No:41/24 Cağaloğlu I İSTANBUL Tel-Fax: 0.212 514 45 73 e-mai 1 :selenge@hotma il .com


SUNARKEN

Elininizdeki bu roman, Türkistan klasikleri arasında yer alan eserlerin başında gelir. "Uluğbey ' in Hazinesi"ni Türkiye Türkçesine aktarırken, bir tarihi romanda bulun­ ması gereken özelliklerin yansıtılmasına dikkat edilmiştir. B u yüzden, o dönemin hitap şekilleri, saray konuşmaları, örf ve adetleri yansıtılmış; zamanın kelimeleri bilhassa ko­ runmaya çalışılmıştır. Günümüzde Türkiye Türkçesi ile Türkistan lehçelerini birbirine yakınlaştırma, bir orta-dil geliştirme yönünde bazı çalışmalar yapıldığını düşünürsek, bizlerin de yavaş yavaş o bölgede kullanılan kelimelere aşina olmaya çalışmamız gerekmektedir. Bu düşünceyle. Orta Asya Türk lehçesinde kullanılan ve bugün de canlılı­ ğını koruyan bazı kelimeler, aynen muhafaza edilmiş; an­ cak, çoğu yerde dipnotlarda karşılığı gösterilmiştir. Elinizdeki eser, 1999 yılı itibariyle tam 27 dile çevril­ miş; Cengiz Aytmatov' un dahi yastık altı kitabı olmuş bir Özbek klasiğidir. Esasen, romanda anlatılan olaylarla, Osmanlı'daki taht kavgaları arasında bir farklılık yoktur. Türkiye'de tarihi ro­ mancılığın can çekiştiği gözönünde bulundurulacak olursa, elinizdeki bu kitabın, sahasının en iyi örneklerinden birini teşkil edeceği şüphesizdir. Çünkü, bir tarihçimizin de dedi­ ği gibi, iki tane ansiklopedi maddesi okuyarak tarihi roman yazılamaz. Bu romanın Sovyetler B irliği döneminde yazıldı_ğını. o


6 / ADİL YAKUBOV

y üzden dine sataşmanın moda olduğu bir dönemde, yazarın da buna ayak uydurduğunu göz önünde bulundurmalıyız. Hatta Adil Yakubov, Özbekistan'ın bağımsızlığından sonra eserinin yeni baskısında bir takım değişiklikler yapmış, Uluğbey 'le Nakşibendi şeyhleri arasında bir "ilerici-gerici" kavgası havası yansıtan bölümleri yuınuşatmışsa da, b i z bu değişiklikleri almayı uygun göi medik. Çünkü gerçek, her zan1an gerçektir. D. Ahsen Batur


BİRİNCİ BÖLÜM


-1 -

Vakit gece yarısını aşmış; rasathane, derin bir sessizli­ ğe gömülmüştü . Her gece olduğu gibi, yine gök yüzünü incelemeyi sür­ düren Mevlana Alaaddin Ali ibni Muhammed Kuşçu , bir ara içinde hissettiği bir isteksizlikle ayağa kalktı. Elindeki aletleri yerlerine yerleştirmek üzere iken, yukarıdan, birin­ ci kattan ayak sesleri duyuldu. B unlar, rasathanede kalan öğrencilerin hafif ayak seslerine benzemiyor, daha ziyade sipahilerin pervasız çizme seslerini andırıyordu. Mevlana, üst katın oymalı küçük penceresine bakarak, kulak kabart­ tı. Yarı karanlık rasathanede, gür bir ses işitildi: - Mevlana Ali bin Muhammed Kuşçu hazretleri! Şeh­ riyar-ı felek iktidar Mirza U luğbey Köregani hazretleri derhal Köksaray 'da hazır bulunmanızı emir buyurdular! Ali Kuşçu, elini kaşları üzerine siper edip gelen saray muhafızlarının çehrelerini seçmeye çalıştı. Fakat muhafız­ lar meşaleleri başları üzerinden yükseğe kaldırdıklanndan, sakallı çehreleri ancak yarım yamalak seçilebiliyordu. - B ir dakika müsaade edin. Aletleri toplayayım,- dedi Ali Kuşçu. Yarı aydınlık rasathanede, yine biraz önceki tehditkar ses yankılandı: - Vakit zuk' mevlana. Atlar şay !2 1 2

Zuk:

Dar. Şay: Hazır.


1 0 / ADİL YAKUBOV

Nevkarlar, demir bentli ağır çizmeleriyle mermer basa­ maklara lap lap basarak, geri dönmeye başladılar. Ellerin­ deki meşalelerin ışığı, duvarların altın suyuyla boyanmış nakışlarını son kez yalayarak kaybolunca, rasathane tekrar karanlığa gömüldü . Sadece tavandaki tuynuktan 3 , gökte pı­ rıl pırıl parlayan yıldızların ışıkları göze çalınıyordu . B u tuynuk, aşağıya yerleştirilen bir sekstant vasıtasıyla gök yüzünde seyreden yıldızları gözlemek için yapılmıştı. Ali Kuşçu, kısa, sivri sakalını sıvazlayarak, bir süre bu tuynu­ ğa dikilip kaldı. Mirza Uluğ bey, daha dün sabaha doğru rasathaneye teşrif buyurmuş; kaplan postuyla kaplanmış kendi koltuğu­ na oturarak, kapkara gökyüzüne gözlerini dikip, derin dü­ şüncelere dalmıştı. Ali Kuşçu, bu yıl, sahipkıran4 Emir Timur'un dünyaya geldiği yılda olduğu gibi, Jüpiter yıldızının Venüs yıldızına yakın düşmesinin beklendiğini biliyordu. Gönlü huzursuz olan devletpenfilı5 ise, nedense buna garip bir ümit bağlar, birşey ler beklerdi. Nitekim, birkaç yıl önce, uzak Herat'dan Hakan-ı S aid adıyla bilinen Ş ahruh M irza' nın vefat ettiği yolundaki uğursuz haber geldiğinden bu yana, Maveraünnehir ve Ho­ rasan semalarına kara bulutlar y ığılıp kalmış; Timur'un oğulları taht ve saltanat uğruna kıyasıya bir kavgaya tutuş­ muşlar, birbirlerinin gırtlağını kesmeye başlamışlardı. Fa­ kat sonunda, Mirza Uluğbey' in kılıcı öbürlerinden baskın çıkmış ve doğudan batıya uzanan geniş topraklar üzerinde yeniden asayiş sağlanmıştı. Ş imdilerde ise, tahtın varisi Şehzade Abdullatif, velinimeti öz babasına karşı isyan bay3 4 5

Tuynuk: Tavan deliği. Sahipkıran: Jüpiter ile Venüs'ün birbirine yakın geldiği zamanda doğan padişahlara "bahtlı" anlamında verilen bir ünvan. Devletpenah: Devletin koru yucusu; kendisine sığınılan güçlü kişi.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 1

rağı açmıştı. Hatta Recep ayının başlarında, şah hazretleri asker toplayarak Ceyhun nehrini geçmiş; fakat, başkentte çıkan karışıklıklar, onu tekrar Semerkand' a dönmeye mec­ bur bırakmıştı. Şu günlerde ise, şehir bazı dedikodularla çalkalanıyordu: Güya şehzade askerleriyle Ceyhun'u ge­ çip. Keş'e doğru yaklaşmakta imiş. Şah hazretleri önceki gün seher vakti rasathaneye gel­ diğinde, Ali Kuşçu'ya bu konudan hiç bahsetmemişti. Sa­ dece teleskopunu eline almış, bir süre yıldızları inceledik­ ten sonra hayallere dalmış; daha sonra yerinden kalkıp, ağır adımlarla mermer merdivenin dik basamaklarından çı­ karak, üçüncü kattaki kütüphaneye girmişti. Benzi solgun, kafası karmakarışık bir vaziyette, işlemeli raflara sıra sıra dizilmiş kitapları, yaklaşık kırk yıllık saltanatı boyunca topladığı nadir el yazmalarını bir bir gözden geçirmişti. Gönlüne ü stad Kadızade Rumi düşmüş, onun "Riyaziyat" isimli eserini şöyle bir gözden geçirmiş, bir süre düşün­ müş; başını sağa sola salladıktan sonra ağır adımlarla çıkıp gitmiş, hatta Ali Kuşçu ile dahi sohbet etmemişti. Ali Kuş­ çu, onu avluya kadar uğurlarken, sanki üstad rasathaneyle vedalaşmaya gelmiş gibi yüreği cız etmişti. İki gündür, üs­ tadın bu mahzun çehresi gözünün önünden bir türlü gitme­ miş, kaç defa Köksaray' a gitmeye niyetlenmiş; fakat, bir türlü cesaret edememişti. Şimdi ise, bizzat üstadı kendisini saraya çağırıyordu. Ali Kuşçu, siyah kadife takkesinin üstünden müderris­ lik destarını bağladı. Sırtına dar, sim işlemeli yeleğini, onun üstüne de beyaz çakmanını6 giyip, dik basamaklardan çıkarak, yukarı doğru yürüdü.

6

Çakman: Orta-Asya'da kullanılan cüppe, pelerin.


- 2-

Gökyüzü seramik gibi berrak, yıldızlar pırıl pırıl parlı­ yordu. Fakat Şaban ayına girildiği şu günlerde, dağdan esen, sert soğuk rüzgarın etkisiyle, ağaçlar deniz gibi dal­ galanıyor; yaşlı dut ağaçları ve karaağaçlar, feryad ediyor­ muş gibi uğulduyor, sağa sola yalpa yapıyorlardı. Ali Kuşçu avluya ulaşınca, sağ taraftaki binadan pat di­ ye dışarı çıkan birisi yolunu kesip: - Durun üstad! Bu nevkarların7 amacı ne? Sizi nereye alıp götürüyorlar?- diye sordu. Ali Kuşçu, sevgili öğrencisi Miram Çelebi 'yi tanımıştı. Omuzuna elini koyarak: - Korkma inim8 , al3. hazretleri çağırmışlar. Hemen dönerim,- dedi. Ali Kuşçu, rasathanenin anahtarını M iram Çelebi ' ye verip, avludan dışarı ç ıktı. Nevkarlardan biri, karanlıkta huysuzlanıp duran atı ü stadın karşısına getirip, kolundan tutarak binmesine yardımcı olmak istedi. Fakat Ali Kuşçu, ayağını üzengiye geçirerek, tepinip duran ata bir hamlede · binip, dizgini eline aldı. Ona boşuna "kuşçu" dememişler­ di. A la hazretleriyle ava çıktıkları zamanlarda, nice azgın atları dizginleyip, kısa sürede uysallaştırmıştı. Gecenin sessizliğini bozan at nallarının gürültüsünden başka, etrafta çıt çıkmıyordu. Nevkarlardan biri önde, diğe7

8

Nevkar: Saray muhafızı; hassa askeri, nöker. İni: Küçük kardeş.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 3

ri Ali Kuşçu' nun yanı başında ilerliyordu. Siyab'ı geçip te­ peliğe çıkınca, "Şah-ı Zinde" mezarlığının korganı ve kor­ gan gerisinde sıra sıra dizilen mezarların yüksek kubbeleri göze çalındı. Ay çıkmamış olmasına rağmen, yıldızların şavkı, firuze renkli kubbeleri serapa mavimtırak bir renge boyamış, etraf tatlı bir görünüm almıştı. Uzaktan, belki de Kösem bin Abbas' ın türbesi tarafından, yaşlı bir ihtiyarın içli sesiyle okuduğu Kur'an nameleri kulaklarına çalınıyor­ du. Hazin bir ağıta benzeyen bu ses, sanki başka bir dünya­ dan gelen içli bir feryadı andırıyor; yaşlı ağaçlar arkasında­ ki sessiz mezarlığa ve karanlıkta oldukça heybetli görünen kubbemsi türbelere ilahi bir ruh bahşediyor; etraf, esraren­ giz ve ürkütücü bir görünüm arzediyordu. Mezarlıktan geçip camiye yaklaştıklarında, köşelerde ateş yakıp oturmakta olan nöbetçiler, nal seslerini işitince, hemen ayağa fırladılar. Fakat, önden giden nevkann em­ riyle kenara çekilerek, atlılara yol verdiler. Registan önün­ deki geniş meydanda toplanan askerler, onarlı gruplar ha­ l inde ateş yakıp oturmuşlardı. Mirza Uluğbey Medresesi karşısındaki dergfilılardan ise, yüksek sesle zikir yapan ka­ lenderlerin sesleri işitiliyordu: -Ya Allah dost, y a Allah! Hak dost, y a Allah! Şehir üzerine çöreklenen korku dalgası sebebiyle olsa gerek, kalenderlerin ahenkli "hu" sesleri, endişeli bir tarz­ da çıkıyor; bunlar, sanki Allah'a hamd-ü sena etmiyorlar, birilerine tehdit savuruyorlardı. Dar ve karanlık sokaklardaki sıra dükkanlardan sorıra, derin hendeklerle çevrelenen Köksaray ' ın mazgallı surları, karanlıkta sessiz dev kaya parçaları gibi ürkütücü bir görü­ nüm arzediyordu. Surlar arkasında yükselen sarayın kub­ beleri, eski türbeler gibi kararıp duruyor; saray, adeta bir kabristanı andırıyor, tıpkı bir mezarlık gibi sessiz ve asude dikiliyordu. S arayda, tek bir ışık bile yanmıyordu. Nöbetçi­ ler dahi ateş yakmadıkları için, etraf alabildiğince karanlık­ tı. Ancak, Gfir-i Emire bakan meydana vardıklarında, elle-


1 4 / ADİL YAKUBOV

rinde fanuslarla bekleyen nöbetçiler, yollarını kestiler. Ka­ ranlıkta parlayan kalkanları ve ucu tuğlu mızrakları göze çarptı. Nöbetçileri geçip, iki tarafındaki yüksek kulelerine topların yerleştirildiği ana giriş kapısının önüne vardıkla­ rında, bu defa da silahlı sipahiler tarafından yolları kesildi. Önden giden nevkar, borazanla işaret verip, elindeki fer­ manı gösterdikten sonra içeri girdi. Az sonra, ana kapının kilit ve iri halkalı zincirlerinin şakırtıları işitildi. Gfir-i Emir'e bakan çift kanatlı devasa kapının yan kanadı, gıcır­ dayarak açıldı. İçerden, elinde fanusla, aşina simalı salah­ dar9 dışarı çıktı. Eyerden atlayan Ali Kuşçu, atın dizginini sipahilerden birine verdikten sonra, kapıdan içeri girdi. Salahdar, elin­ deki fanusu yüksekçe kaldırarak, karşıdaki kapıyı açıp, ona yol verdi. Uzun ve kalın duvarlarla çevrilerek, yüksek burçlarla tahkim edilmiş geniş avlunun her tarafında, taş fanuslar ya­ nıyordu. Sol taraftaki dizi dizi uzanan basık binalar, divan olarak kullanılıyordu. Yine divan binasının gerisinde, yük­ sek duvarlarla çevrili harem binası görünüyor; ön taraftaki iki veya üç katlı köşklerin altın suyuyla bezenmiş kubbele­ ri, pırıl pırıl parlıyordu. Avlu da mezarlık gibi sessizdi. Sa­ dece yer altından gürs gürs tuhaf sesler işitiliyor; saray al­ tındaki depolardan, silah yapımcılarının gürültüleri geli­ yordu. Salahdar, köknar ağaçları ile çevrelenmiş ve ortasına gümüş fıskiyeler omatılmış mermer havuzun yanından ge­ çerek, uzun peştaklı köşke yaklaştı. Rıhları altın tokalı, oy­ malı kapının iki yanında nöbet tutan muhafızlardan biri, seri bir hareketle kapıyı açarak, onlara yol verdi. Dar ve loş koridordan geçtikten sonra, altın şamdanlar­ la aydınlatılan bir odaya girdiler. Tabanı kırmızı Türkmen halılarıyla döşenmiş, duvarları firuze renkli yuvarlak per9

Sarayın ana giriş kapısının emniyetinden sorumlu çavuş.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ ! 1 5

çinlerle kaplanmış olan b u odanın yukarı tarafında, üst kata çıkan mermer bir merdiven görülüyordu. Onları kapıda karşılayan asık suratlı, tanıdık saray­ ban, ıo Ali Kuşçu 'yu alarak, yukarı çıkardı. İkinci kattaki geniş salon da bomboştu. Sarayban, Ali Kuşçu 'ya burada beklemesini işaret ederek, karşıdaki kapı­ dan şah hazretlerinin selamlığına geçti. Kapı açıldığında, Ali Kuşçu bir ara üstadının asabi sesini işitir gibi olduysa da, kapının kapanmasıyla ses birden kesildi. Ali Kuşçu, odada yalnız kalınca, gönlü bir hoş oldu. Yere Şiraz halıları döşenmiş; tavandaki altın kandilde ya­ nan sayısız mumlarla aydınlatılmış olan bu geniş odanın bütün duvarları, şah hazretlerinin av maceralarını tasvir eden tablolarla ve avladığı bazı hayvanların postlarıyla süslenmişti. Karşıdaki kubbemsi küçük pencerenin üstün­ de, lal ve inciyle süslenmiş, boyu bir kulaçtan uzun bir ge­ yik boynuzu asılmıştı. Şah hazretleri, bu geyiği, birkaç yıl önce çıktığı av partisinde, H isar dağlarında avlamış ve onunla uzun süre övünmüştü. Boynuzun yan tarafına, içi oklarla dolu, kızıl deriden yapılmış bir sadak; onun üzerine de bir kaplan derisi asılmıştı. B u kaplan ise, üstad Horasan seferinden dönerken Ceyhun boylarında avlanmıştı. Uzak ve meşakkatli seferden yorgun düşen şah hazret­ leri, Semerkand' a haber göndererek, Ali Kuşçu 'yu Ceyhun boylarına çağırtmıştı. Ali 'nin ayağı, uğurlu gelmişti. Çün­ kü av sırasında, deve boyu yüksekliğindeki sazlar arasın­ dan aniden fırlayan bir kaplan üstada saldırmış, o an yayını hazır tutarak yanı başında ilerleyen Ali Kuşçu, hemen oku­ nu fırlatmış ve ok, havadaki kaplanın gözüne isabet edip, ala hazretleri mutlak bir tehlikeden kurtulmuştu. o günden bu yana şah, ne zaman Ali Kuşçu ile beraber olsa, ona "ha­ laskarım"'' diye takılırdı. 1 O Sarayban: Mabeyinci; hükümdar sekreteri. 1 1 Halaskar: Kurtarıcı.


16 / ADİL YAKUBOV

Ali Kuşçu, bu muhteşem, pırıl pırıl odayı seyrederken, aklına düşen bir düşünce ile mahzun bir şekilde gülümsedi. Şah hazretleri kendisini saraya ilk çağırdığı zaman da aynı şekilde heyecanlanmış, biraz önceki mermer havuzun ke­ narından yürürken, ayakları birbirine dolaşmıştı. B u gör­ kemli muazzam sarayı sahipkıran ünvanı alan Emir Ti­ mur'un yaptırdığını, duvarları altın suyuyla cilalanan şaşa­ alı odalarda, bir zamanlar dünyayı zir titreten fütih-i mu­ zafferin gezindiğini, onun, şurada oturup, bütün yeryüzünü fethetmek için gizli planlar yaptığını düşününce, vücudunu mukaddes bir titreme ve ürperti sardı. Fakat heyhat ! Şimdi yine o muhteşem sarayda, o büyük cihangirin saltanat evinde oturuyordu; ama, ne kalbinde bir korku, ne de bir heyecan vardı. Şu an, sadece gönlüne çöken bir hüzün ona arkadaşlık ediyordu. Hayır, bu mahzunluk, çocukluk çağla­ rında bu muhteşem sarayları gördüğünde hissettiği korku­ nun verdiği bir mahzunluk değil; aksine, üstadın başına çeğmelenen kara bulutların meydana getirdiği bir buruk­ luktu. Neden, niçin böyle olmuştu? Astronomi ilmini yu­ tan, ileri düşüncesiyle kainat sırlarına vakıf olan ve yeni yeni yıldızlar keşfeden bu allame-i cihan, neden ü stünde oturduğu bu tac-u tahtın vefasızlığını idrak etmezdi? B ütün devirlerde olup biteni, tüm taht sahiplerinin başlarına gelen olayları her yönüyle bilen bu büyük bilge kişi, tac-u tahtın hiç kimseye yar olmadığını niçin düşünmezdi? Düşünse bi­ le, neden onu terketmeye yanaşmazdı? Niçin hükümdarlık denilen bu sahte şan ve şöhretten vazgeçip, bütün bilgisini, ileri görüşlülüğünü ve kabiliyetlerini ilim ve teknoloji için, insanlığa ışık saçmak amacıyla kullanmazdı? Niçin? .. Ali Kuşçu'nun hayalleri, kapının açılmasıyla sona erdi. İçeriden, tanıdık ince bir ses, Şeyhülislam Burhaneddin' in sesi geldi: - Essalatin zıllullahi fil ard.12 A n hazretleri şer'i sul12

Sultanlar yeryüzünde Allah'ın gölgesidir.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 7

tanımızdır. Sultanımızın fermanı, herkese emr-i vaciptir. İ çerideki uğultu, onun sesini bastırmaktaydı. Ü stadın boğuk ve öktem sesi yankılandı: - Elbette ferman-ı hümayun emr-i vaciptir! Emir Sul­ tanşah B arlas ! Öncü süvarilerle derhal yola çıkın ! Emir Sultan Candar Tarhan ! S iz, sağ kanat kuvvetleriyle sipahi­ lerin arkasından yürüyün ! Nasip olursa, Fergana'da bulu­ şuruz. Tavsiyeleriniz için teşekkürler. Meşveret bitmiştir. Kapıda, önce başkent darugasıt3 Miranşah, arkasında kı lıç ve hançer kuşanmış komutanlar; kırmızı çuha elbise giymiş divanbeyi ile saray mahremleri göründü. Hepsinin kaşları çatık, çehreleri asıktı. Altın işlemeli elbise üzerine bağladığı kemerine altın kabzalı bir kı lıç takmış olan baş­ kent darugası M iranşah, dışarı çıkarken kaş altından Ali Kuşçu 'ya şöyle bir bakıp, ekmek sacı gibi geniş yüzünü yana çevirerek, mermer basamakları sert adımlarla çıkıp gitti. Arkasından, kapkara sakalıyla Emir Candar, eğri gü­ müş kılıcını çizmesine şak şuk vurarak, dev haşmetiyle Miranşah' ın peşinden yürüyüp gözden kayboldu. Ondan sonra kırmızı, yeşil, mavi renkli kadife ve pelüş elbiseler giymiş, siyah kunduz derisinden tepelik ve börklerini baş­ larına geçirmiş diğer komutanlar da mahmuzlu çizmeleriy­ le mermer basamaklara rap rap basarak aşağı indiler. Hiç­ biri, Ali Kuşçu 'ya selam bile vermedi. Sadece Şeyhülislam Burhaneddin, elinde tesbihiyle çıkarken, şöyle bir durup, selam mahiyetinde el salladı. Şeyhüluslam da gittikten sonra, salon tekrar sessizliğe gömü ldü . H atta selamlıktan bile ses gelmiyordu . Acaba, üstad bunca hengame arasında Ali Kuşçu 'yu çağırttığını unutmuş muydu? .. Neyseki, o anda selamlığın kapısı ara­ landı ve üstad göründü. S ırtında, genelde sarayda giydiği altın işlemeli harmani yerine türkuaz çuha çakman, başında rasathane ve medresede giydiği sivri uçlu siyah kadife kal1 3 Daruga: Vali


1 8 / ADİL YAKUBOV

pak, ayağında içi muflonlu, geniş konçlu çizme bulunan üstad, eşikte dunnuş, sevgili talebesini imtihan edercesine süzüyordu. Sivrilip çıkan endamında, bakır gibi kararıp du­ ran çehresinde, kalın kaşları altından dikilen nigahında, hem kişiyi kendine rfuneden Timurlara has sertlik, hem de nedense gizli bir mahzunluk vardı. Ali Kuşçu, ona yaklaşarak, tevazu ile selam verdi. M ir­ za Uluğbey, sağ elini kaldırarak onu durdurup, aşağıdan çı­ kıp gelen saraybana yüzlendi: - Aşçılar istirahatteler, değil mi? - An hazretimin hizmetine muntazırlar,- diye cevap verdi sarayban. - Yemek ve içecek bir şeyler getir! - dedi Uluğbey onun sözünü keserek. Sonra elini Ali Kuşçu ' nun omuzuna koyup, ilerdeki işlemeli koltuğa doğru yürürken: - Yürü oğlum,- dedi,- yapılacak işler var. · Mirza Uluğbey, diğer zamanlar da öğrencisine "oğ­ lum" derdi. Fakat bugün üstadın sesinde bir başka samimi­ yet, bir minnet duygusu ve yumak yumak olmuş bir hüzün havası vardı. Ü stad, gözlerini yarı yumup, başını eğerek hayallere daldı. Esmer yüzü solgun; geniş alnı ve kıygır burnunun iki yanındaki çizgiler derinleşmişti. Genel görünüşünden, iri yalpak ellerini dizlerine yorgun bir şekilde koyup oturu­ şundan dahi derin bir ızdırap, tarifi zor bir dert seziliyordu. Ali Kuşçu ' nun yüreği parçalanıyor, üstadına teselli ba­ bından birkaç söz söylemek istiyordu. Fakat M irza U luğ­ bey kendi kendine mırıldanarak: - Bu gece . . bu gece rüyamda üstadı gördüm, - dedi ve yine dalıp gitti. Ali Kuşçu da dalmıştı. Ilık bir bahar günüydü. Uluğbey Medresesi'nin avlusunun mermer kaplı sahanlığına ve he­ nüz kozalak çıkarmış gür çınar ağacının etrafına, ıpıl ıpıl parlayan kırmızı koltuklar konulmuştu. En güzel elbiseleri­ ni, öğrencilik cüppelerini giyen genç mollalar, bugün son


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 19

derece heyecanlıydılar. Çünkü bugün, Eflatun dönemi he­ sap sistemlerini ken d ileri ne izah edecek olan Selahaddin Musa bin Mahmud Kadızade Rumi' den ders dinleme bah­ tiyarlığına, hazretle tanışma şerefine nail ol ac aklardı Ali Kuşçu, Kadızade Rumi hakkında çok garip rivayet­ ler işitmiş, onun, komplike matematik problemleriyle ilgili yazdığı risalelerini mütalaa etmiş ve ona hayran kalmıştı. Belki bu yüzden olacak, hikmet sahibi, genç bir ilim ada­ mıyla karşılaşacağını umuyordu. Halbuki Kadızade Rumi, saç sakal ı ağarmış, hasta görünüşlü bir ihtiyardı. Sadece saç sakalı değil, bütün elbiseleri de tepeden tırnağa bembe­ yazdı. İşte o ılık bahar günü, Mevlana Kadızade Rumi onu al­ nından öpmüş, Mirza U l uğbey ise kendisinden Köksaray'a lütfen teşrif buyurmasını rica etmişti. Hey gidi günler.. Bu olay üzerinden kaç yıl geçmiş, nice günler birbirini kovala­ mıştı. Ne var ki, Ali Kuşçu ne zaman gözünü yumsa, o mü­ barek zatın nurlu çehresini görmüş, alnında onun busesinin sıcaklığını, yüzünde sakalının yumuşak dokunuşunu hisset­ mişti . M irza Uluğbey, başını hafifçe sallayarak gülümsedi: - Rüyamda cennetmekan üstad bana kaşlarını çatıp, bu vefasız saltanat yüzünden ilm-i irfandan yüz çevirdin, dedi. - Sen taht sahibi olamazsın, şu kabiliyetlerini boşuna harcıyorsun diye söy lend i Ali Kuşçu , yerinde şöyle bir toparlanıp, "Ya Rabbi ! " diyerek i ç geçirdi. M irza Uluğbey, pat diye başını kaldırıp baktı. Yuvala­ rına çekilmiş dalgın gözlerinde, soru sorarmış gibi bir hal vardı - Velinimet üstad affetsinler,- dedi Ali Kuşçu utana­ rak. - Fakat bir iki saniye önce, zaten ben de sizin bu düşü­ nüzde gördüklerinizi gönlümden geçiriy ord u m . · Mirza Uluğ bey , yakut kaşlı altın yüzük takılı orta par­ mağı ile işlemeli masayı birkaç kez tıkırdatıp, yine sessizli.

.

..

.


20 / ADİL YAKUBOV

ğe gömüldü. Basık kaşları çatıldı ve kaşları arasında bir çizgi belirdi. Ali Kuşçu, onu teselli etmek yerine, elemli kalbini daha fazla üzdüğü düşüncesiyle utanarak yutkundu. - Mev lana Ali ! - dedi Mirza Uluğbey gözlerini bir noktaya dikerek. - Benim gibi bir aciz, yaklaşık kırk yıl Maveraünnehir'de hükümdarlık yaptı. Bu arada, bütün ça­ lışmalarım boşa gider diye hiç düşündün mü? İlim yolun­ da, M averaünnehir' de asayişin sağlanması uğrunda hiç emeğim geçmedi, faydam olmadı diye aklından geçirdin mı'?. .. Mirza Uluğbey ' in hüzünlü konuşmasında öylesine ür­ kütücü bir hava vardı ki, Ali Kuşçu üstadına karşı küstah­ lık yaptığını zannedip, dudaklarını ısırdı. Ü stadının başında bunca kara bulutlar dolaşırken, bir de böyle sözler söyleye­ rek onun gönlünü incitmek, derdini ağırlaştırmak insafa sı­ ğar mıydı? Hatasını düzeltmek istercesine: - Afedersiniz üstadım, - dedi. - Zat-ı alilerinizin bu yönde verdikleri hizmetler öylesine büyüktür ki, bunda en ufak şüphe yoktur. Mirza Uluğbey halsizce başını salladı: - Ben de öyle düşünüyorum, Ali! Fakat hadiseler öyle gelişti ki, ilim ehli buna idrak edemiyor. Hayır! B ilge kişi­ ler padişahlardan daha az akıllı değiller. Aksine Tengri Ta­ ala sizlere öyle bir temizlik nasip etmiş ki, hiç olmazsa, saltanat sahiplerinin meclislerindeki rezaletlere bulaşmı­ yorsunuz ! Mirza Uluğbey, kuruyan damağını ıslatmak için yut­ kunduktan sonra, sanki talebesiyle münakaşa ediyormuşça­ sına elini sallayarak: - Hayır! - dedi. - Ben saltanattan ayrılmaktan kork­ muyorum. Fakat burada verdiğim kırk yıllık hizmet süre­ sinde kurduğum medreseler, rasathaneler ve gerek kendi yazdığım ve gerekse sağdan soldan topladığım eserlerin, elhasıl, bu nadir hazinemin yokolup gitmesinden korkuyo­ rum. Evet, tek korktuğum bu. B ir başka endişem ise, gele-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 21

cek nesillerin, benim gibi bir acizden sitemle söz etmeleri­ dir. Kainat sırlarına ulaşmak isteyen, fazilet davası güden Mevlana M irza Uluğ bey, diğer hükümdarlar gibi, elinin al­ tında bulunan tahtı için kendi öz oğluyla boğuştu demele­ rinden korkuyorum, Ali ! . . Ali Kuşçu, yüreğine diken saplanmış gibi: - Gelecek nesiller tarihe bakarak hüküm verecekler üstad ! dedi. -Tarihi ise, ilim adamları yazar. Onlar da si­ zin bilim yolunda verdiğiniz değerli hizmetlerinizi gönülle­ rinden çıkarmazlar. Bundan şüpheniz olmasın, üstad ! . . Mirza Uluğbey, başını aheste sallayarak, hüzünlü bir gülümsemeyle: - Teşekkürler Ali,- dedi. Bu sırada, koridor tarafından, sert ayak sesleri duyuldu. Kapıdan, önce sarayban, arkasından ava çıktıkları dönem­ lerde kendilerine hizmet eden tombul bekavul 14 içeri girdi. Bekavulun elindeki gümüş tepsi üzerinde, göz kamaştırıcı süslemelerle işlenmiş bir sürahi ile Çin işi zarif kaseler vardı. Arkasından gelen yamakları, ellerindeki tepsilerle içeri girip, nefis kızartmalar ve mis gibi kokan bıldırcın ke­ babını masa üzerine bıraktıktan sonra çıkıp gittiler. Beka­ vul ve y amakları çıkıp gidene kadar, Mirza Uluğbey bir noktaya dikilip kaldı. Sonra saraybana dönerek: - Mevlana Muhiddin'e haber gitti mi?- diye sordu. - Haberciler döndüler bile, an hazretim. - Eee? .. - Mevlana Muhiddin ağır hasta imiş, an hazretim. - Hmm . . -Mirza Uluğbey, saray bana "gidebilirsin" der gibi bir işaret yaptı. Kaşları çatık bir şekilde, kenarları süslü, narin kaselere şerbet koyarken: - Hastaymış . . - dedi. - Senin bundan haberin var mı, Ali? - Yok üstad .. - Neden? . . -

1 4 Bekavul: Aşçı, aşçıbaşı.


22 / ADİL Y AKUBOV

Ali Kuşçu, sıkllarak, yerinde şöyle bir doğrulduktan sonra: - İ şittiğinizi sanıyordum üstadım, - dedi. - Bu yıl ba­ harda, şu bizim mevlananın acizesini 1 5 Kalender Kamaki denilen genç müderrise istemek için dünürlüğe gitmiştim. Mevlana ve özellikle babası Hacı Salahaddin Zerger, son derece sert karşıladılar.. Sonrasını siz de biliyorsunuz, üs­ tad . . Mirza Uluğ bey, bil lur kaselerde pırıl pırıl duran içe­ ceklere gözlerini dikip, sessizliğe dalmıştı. Elbette olayın ondan sonraki kısmını biliyordu. Ali Kuşçu 'nun dünürlük olayından bir süre sonra, Mevlana Muhiddin kızını Emir İ brahimbey Tarhan ' ın genç oğluna vermiş, hatta M irza Uluğbey bile yapılan şaşaalı düğüne teşrif buyurmuştu. Fa­ kat aradan çok geçmemiş; Mirza Uluğbey Ceyhun boyları­ na doğru, oğlu Şehzade Abdullatif' e karşı sefere çıktığı bir sırada, babasının Semerkand ' da olmay ışını fırsat bilen Şehzade Abdülaziz, Emir İbrahimbey' in oğlunu öldürtüp, genç karısını kendi haremine kaldırmış ve bu olay, diğer komutanlar arasında müthiş tepkilere yol açmıştı. Mirza Uluğbey, birden, bir iki hafta önce haremde gör­ düğü genç dilberi hatırladı. Kızı, pembe ipek perdenin ar­ kasında başını eğip otururken görmüşse de, onun dillere destan güzelliği, çatık kaşlarının nefaseti, kavisli burnunun yan tarafındaki siyah beni, dalga dalga uzanarak beyaz ipek bluzunun üzerinden eteğine kadar inen düz saçlarının şahane güzelliği karşısında adeta dili tutulmuştu. - Kızım, - demişti ona, gözlerini onun kederli ve ke­ derli olduğu kadar da masum çehresinden ayırmadan.- Bi­ liyorsun, olanlar olmuş bir defa. Şimdi karar senin: İ ster sarayda kalırsın, ister babanın evine dönersin.. Bu genç dilber, dudaklarını belli belirsiz aralayarak: - İ zin verirseniz ben gideyim, efendim, - diye cevap 15

Acize: Genç kız.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 23

vermiş; ama cevabıyla birlikte, elleriyle yüzünü kapatarak, pık pık ağlamıştı. Mirza Uluğbey, bu nazendenin fildişi gibi beyaz elleri­ ne, kınalı nazik parmaklarına gözü dikilince, babası Mev­ lana Muhiddin' in kendisine vaktiyle söylemiş olduğu şu sözleri hatırlamıştı: - Acizem hattatlıkta eşsizdir, an hazretleri. Dilerse­ niz, risalelerinizi temize çeksin. Mirza Uluğbey, o zaman Muhiddin'in bu sözlerine pek inanamamışsa da, nazendeye risalelerinden birini vermişti; bir ay. sonra, ipek kağıtlara orj inalinin aynısı yazılmış, U luğbey hayretler içinde kalmıştı: Bir risale, böylesi bir nefasetle ve özenle yazılamazdı ! . Mirza Uluğbey, bu nazendenin baba evine dönmesine izin vermiş, sonra şehzadeye bir güzel zılgıt çekmişti . . Ama ne çare? Artık, iş i;ten geçmişti .. Uluğbey, sanki bir rüyadan uyanırmış gibi silkinerek, Ali Kuşçu 'ya baktı: - Hak Taala şahit, bu uğursuz olayda benim bir su­ çum yok, Ali, - dedi. - Fakat et tırnaktan ayrılmazmış, ne edersin? .. Kendi belimden düşen bu oğlum .. - Biliyorum, üstad. - Kalender Karnaki ne yaptı? Medreseyi terkedip, dervişliğe soyunmuş .. Doğru mu? - Doğru, üstad. Çok kabiliyetli bir gençti. Ne kötü ki, düğünden sonra medreseyi terkedip, sırtına bir heybe, başı­ na bir külah geçirdi. Ş imdi sokaklarda gedalık t6 yapıyor­ muş . . Mirza Uluğ bey, sinirinden dudaklarını ısırıp, sessizliğe gömüldü. İ şlemeli kaselere konulan içeceklere el sürülme­ miş, altın tepsideki kebaplar soğumuş; üstad ise, bütün bunları unutup hayal ummanına dalmıştı. Nihayet derin bir iç çekerek: 1 6 Geda: Kelime anlamı dilenci demekse de, tavassutta ila­ hi tecellilere muhtaç salik anlamındadır.


24 / ADİL YAKUBOV

- Ah, şu asi çocuklar ! . Asi çocuklar! . . - dedi. Arkasın­ dan : - Öğrenciler arasında güvenilir çocuklar var mı? - di­ ye sordu. - Vardır, üstad . . - Varsa, davamıza katalım, mevlana ! Mirza Uluğbey, elini Ali Kuşçu ' nun dizine koyarak, gözlerine baktı. - İ htimal , işitmişsindir: Maveraünnehir semalarını ka­ ra bulutlar kaplamakta; Şehzade Abdullatif Ceyhun 'u aşa­ rak Keş ' e yaklaşmakta. Bugün darussaltana ı 7 Semerkand korku içinde . . Duymuş muydun? - Duydum üstad. Ama . . Niçin bir uzlaşma, bir barış sağlanmıyor? Eğer siz, şehzadenin hatasını affetseniz .. Mirza Uluğ bey, canı sıkılmış gibi: - Ne gezer!..- diye karşı lık verdi. - Eğer mesele şeh­ zadenin hatasını affetmekle bitse, vatanın selameti için ba­ rıştan kaçmazdım. Fakat sen, şehzadeyi tanımazsın, Ali. Bilmiyorsun ! - Mirza Uluğbey, birden ayağa kalkıp, odada şöyle bir dolaştı.- Maksat neydi? - dedi durarak. - Seni bu­ raya çağırtmaktan maksadım şudur ki, kırk yıllık saltana­ tım boyunca topladığım eserler, y aptırdığım rasathane, kurduğum kütüphane ve henüz yazımı bitmemiş kitaplar.. Hepsi senin kontrolünde. Hülasa, bu hazineyi cahiller or­ dusundan, mutaassıplardan korumak yalnız sana kaldı . . Amma. . - Mirza Uluğbey ellerini göğsüne kavuşturarak, öğrencisini imtihan etmek istercesine: - Amma aklında bu­ lunsun, çok tehlikeli bir iş bu ! - dedi. - B iliyorum, üstad. - Bilsen bile iyi düşün, Ali ! Ali Kuşçu, hafifçe kızararak gülümsedi: - Yoksa bu fakirden de mi şüpheleniyorsunuz, üstad? - Yok ! .. Eğer şüphe etsem, bu sırrı açmazdım, Ali. Fakat.. senin hayatını tehlikeye atmak da istemem. Çünkü 17

Darussaltana: Başkent, saltanat şehri.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 25

kafası çalışmayan ilim dalkavuklarının gerçek alimlere diş bilediklerinden herhalde haberin vardır. - Var, - dedi Ali Kuşçu ve o an, vaktiyle mezarlıkta meydana gelen bir olay aklına geldi. Uluğbey medresesinde eğitim gören talebelerden, yir­ mi yaşlarında genç bir molla, vefat etmişti. Defin merasimi için mezarlığa gitmişlerdi. Tabutu mezarlığa getirdikleri sı­ rada, Şeyh Nizameddin Hamuş hazretleri, bir grup derviş ve müridiyle birlikte kapı tarafından gelerek, işlemeli bas­ tonunu havaya kaldırmış ve: - Defol ! . . - diye bağırmıştı. - Allah' ı unutan dinsiz yüzsüzlerin cesedi, bu mukaddes toprağı pis eder! Pis ! .. Merasimin başında bulunan Ali Kuşçu, Şeyh Hamuş'a cevap vermek istemiş; fakat şeyh, ona da bastonunu kaldı­ rarak: - Sen de defol hayasız! - diye bağırmıştı. -Aklında bulunsun Mevlana Alaaddin Ali ! Allah'a hamd-ü senayı bırakıp, kafirliğe yönelen bütün allamenin akıbeti böyle olur işte .. Böyle ! .. - Niye daldın gittin, Ali? Ali Kuşçu, birden silkinip kendine geldi. Mirza Uluğ­ bey kollarını kavuşturmuş, dalgın gözlerini kısmış vaziyet­ te tepesinde dikiliyordu. Ali Kuşçu, yüreğini burkan bu so­ ğuk hatırayı hayalinden kovarak: - Ü stadın fermanı talebesi için eınr-i vaciptir! - dedi. - İ yice düşündün mü? Sonra pişman olmayasın . . - Ü stad ! - Peki ! M irza Uluğ bey' in gözlerindeki kılı kırk yaran ifade, ılık bir takdir duygusuna yerini bırakmıştı. - Peşimden gel. Sana söyleyecek birkaç çift sözüm daha var! Mirza Uluğbey, karşıdaki selamlığın kapısını açıp, içe­ ri girdi.


-3Yukarı tarafında dökme altından yapılmış işlemeli tah­ tın bulunduğu selamlık, yarı karanlık bir haldeydi. Tavan­ daki altın kandilde, nedense sadece birkaç mum yanıyor, onların ışığı altında lacivert lambrilerle kaplanmış duvar­ lar, kubbemsi tavandaki ince bezekler hazin bir görünüm arzediyor, salona esrarengiz bir hava veriyordu. Ali Kuş­ çu'nun hatırına birden sahipkıran Emir Timur geldi. Yuka­ rı taraftaki dökme altından yapılmış şu işlemeli tahtta bir zamanlar Emir Timu� 'un oturduğunu düşünerek hafifçe tit­ redi. Sanki onun bedbin ruhu odada duruyor ve Ali Kuşçu gibi fakir bir bilginin bu odaya girmesine razı olmuyordu. Mirza Uluğbey tahtın arkasına geçip, duvara gerilmiş olan gri ipek perdeyi sıyırıp aldı. Perdenin arkasında bir ki­ şinin zor girebileceği, rıhları bakır halkalı küçük bir kapı göründü. Uluğbey, belindeki kemere bağlı anahtarlardan birini alıp, kapının kilidini açtı. S onra, kubbemsi takadan bir mum alıp, Ali Kuşçu 'ya uzattı. Kendisi de ikinci bir mum alarak yakıp, avuç içiyle kapıyı itti. Ağır çelik kapı, gıcırdayarak açıldı ve karanlık boşluk gözüktü. Mirza Uluğ bey, hafifçe eğilerek, kapıdan içeri daldı. Arkasından da Ali Kuşçu girdi. Fakat karanlık bir kuyuda olduklarını anladı. Ağır bir küf kokusu burnuna çalındı. Mirza Uluğbey, bir eliyle mumu tutuyor, diğer e liyle du­ varları sıvazlayarak dik basamaklardan aşağı doğru iniyor-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 27

du. Nihayet zemine ulaşınca, başka bir kapıyı açıp, kilere benzer bir odaya girdi. Bu odanın tavanı basık, duvarları siyah mermerlerle kaplanmıştı. İçerisi oldukça dar, bir hayli de soğuktu. Oda­ nın dört köşesinde dört demir sandık vardı ve her biri kalın zincirlerle demir kazıklara bağlanmıştı. Soğuk bir mezarı andıran bu taş odada, sanki aynı gizli ruh, şu sandıklar arkasına saklanmış, mumun uzayıp kısa­ lan ışıkları altında sessizce onları gözetliyordu . . Mirza Uluğbey, gözlerini yumdu. Başını eğerek bir an durakladı. Kıpır kıpır oynayan dudaklarıyla bir fatiha oku­ duktan sonra, karşıdaki sand ıkların kilitlerini açmaya çalı­ _ şırken, Ali Kuşçu' ya bakıp "yardım et!" der gibi işaret etti. Sandığın kapağı öyle ağırdı ki, ikisi bir olup güçlükle kaldırdılar. Kapağın açılmasıyla birlikte oda bir şangırtı ile çınladı. Sandık, ağzına kadar ışıl ışıl yanan elmas, lal, ya­ kut, inci, zeberced ve daha bir sürü kıymetli taşlarla doluy­ du. Mirza Uluğbey, taşlardan bir avuç alarak, hayretle bir süre seyretti. Taşlar, mavi, yeşil, kırmızı ve firuze renk ışıklar saçıyor; bu ışıklar birbirine karışıyor ve ahenkli bir parıltı meydana getiriyordu. - B ağdat ve Kahire hazinelerinden, - dedi Uluğbey. Dedem Emir Timur' un Sultan B ayezid'i yendikten sonra alıp getirdiği mücevherler. Fakat korkma. Aslını sorarsan, fakir halkın malıdır bunlar. Ondan bir torba al. Ali Kuşçu, hayretle üstadın yüzüne baktı. - Bunları ne yapacağım velinimetim? - Senin malda mülkte gözün yok bilirim. Fakat bu inci ve mücevherleri, benim sana anlatacağım yolda harcaya­ caksın. M irza Uluğbey, sandık üzerindeki taşları bir kenara it­ ti. Yarı karanlık oda, bir kez daha ışık cümbüşüne boğuldu. Taşların altındaki kalıp kalıp altınlar par lamaya başla­ dı. Yuvarlak kalıplar halindeki altınlar, ters çevrilmiş kase-


28 / ADİL YAKUBOV

ler gibi, sandık dibine sıra sıra dizilmişti. M irza Uluğ bey, kalıplardan birini eline alıp, tartar gibi salladıktan sonra: - Nah üç kadak gelir, - dedi. - Bunlar, cennetmekan dedemden bana kalan hissemdir. Ben de bu hisseyi savaş yapmak için deği l, saltanatı abad kılmak, medreseler aç­ mak, ilim irfan yuvaları kumıak niyetiyle harcamak düşün­ cesindeydim. Şimdi sen bunları bu amaçla kullanacaksın. Sandık dibinden kalın kırmızı bir deri torba alıp, kase şeklindeki kalıplardan on tanesini say ıp yerleştird ikten sonra, beş altı avuç dolusu da mücevher koyup Ali Kuş­ çu 'ya döndü: - Al ! Ali Kuşçu, deri torbayı sandıktan çıkarıp, yere koydu. Bayağı ağırdı. Mirza Uluğbey, sakalını sıvazlayıp, bir an düşündükten sonra: - Aslında sen bu altınları işletme yolunu bilmezsin, dedi. B ir an sustuktan sonra konuşmasını sürdürdü: - Fakat bunları paraya çevirmek gerekirse, Hacı Salahaddin Zer­ ger' e git. Ona ve oğlu Mevlana Muhiddin'e selamımı, ayrı­ ca özür dileklerimi ilet. Çünkü bu zor işte güvendiğim iki kişi vardı: Biri sen, diğeri Muhiddin. Ş ehzadenin hatasını affetsin. Selamımı iletesin, Ali. - Başüstüne, üstad .. Mirza Uluğbey, sandığın kapağını kapatırken: - Kalanlar Şehzade Abdulazizin'dir, dedi ve sanki bu sözü için Ali Kuşçu ' dan özür dilermiş gibi şöyle bir baktı. - Bilesin ki, şehzade sakat ve kalbi yaralıdır .. Şah hazretleri Ceyhun boylarında sefere çıktığı sırada, Semerkand' da kalan Şehzade Abdulaziz' in yaptığı pis işle­ ri hatırlayan Ali Kuşçu: "Ah üstad, ah ! - dedi içinden. -Neden şu oğlunuza bu kadar değer verirsiniz? Başınıza gelen şu belalara sevgili oğlunuz sebep olmadı mı? Siz onu, vücudu sakat, kalbi ya­ ralı dersiniz . . O ise, sizin yokluğunuzda Semerkand' daki askerlerinize baskı yaparak Emir İ brahimbey ' in oğlunu öl-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 29

dürtüp, bütün komutanlarmızı size karşı tahrik etti . . Mirza Uluğ bey, içini çekerek, sanki Ali Kuşçu 'nun ka­ fasından geçenleri okuyormuşçasına: - Kendim için korkmuyorum, Ali, - dedi. - Hak Ta­ alanın ihsan ettiğ i ömrümü iyi kötü tamamladım sayılır. Şu fani dünyanın lezzeti bu kadar olur. Ama öz bel imden dü­ şen şu oğlumun akıbeti ne olacak? Ağabey kardeş birbirine ne yapacak? B unu düşündükçe yü reğ im parçalanıyor. Onun vücudu sakat, kalbi yaralıdır, Ali ! . Ali Kuşçu, sanki üstadına karşı küstahlık yapmış duy­ gusuna kapılıp, bakışlarını onun hüzünlü çehresinden ka­ çırdı. - Tamam ! Hak Taala yard ımcımız olsun ! - Mirza Uluğ bey, sandığı kilitleyip, mumu eline aldı ve dışarı çıktı. Selamlığa geçerken, kapıları açıp öbür odaları tek tek göz­ den geçirerek, kimse olmadığından iyice emin olduktan sonra Ali Kuşçu ' ya döndü : - B u mücevherleri Köksaray 'dap alıp çıktığını kimse­ nin bilmemesinde fayda var. Beline iki kat kuşakla sar çı­ kar. Ali Kuşçu üstadın sözlerini başıyla tasdik edip: - B aşka emriniz var mı, üstad? - diye sordu. Mirza Uluğbey'in gözleri kısılıp, çehresinde elemle ka­ rışık bir ifade belirdi. - Söyleyeceklerimi biraz önce söyledim. İçim rahat. Gözüm tacda, saltanatta değil. İlim yolunda verdiğim hiz­ metleri, yazdığım eserleri, topladığım ilmi kitapları bilirim ben. Bu paha biçilmez hazinenin kaderi senin elinde, Ali. Bu hazine, bütün Maveraünnehir, ihtimal ki bütün insanlı­ ğ ın malıdır. Bundan sonra Hak Taala benim gibi bir acizi tahttan uzaklaştırıp, her tarafı hurafeler kaplarsa, bu hazi­ neyi bulacak nesiller için muhafaza etmek senin omuzları­ na yüklenmiş bir vazife, Ali. İhtimal ki, onu dağlarda emin bir yerde saklayacaksın. Tedbir şart. Ş imdiden bir usta ayarlayıp, on onbeş demir sandık yaptırıp bir kenara koy"


30 / ADİL YAKUBOV

mak en iyisi. - Anladım, üstad. Mirza Uluğbey, elini Ali Kuşçu 'nun omuzuna koydu : - Şükürler olsun ki, Tengri, öz belimden düşen evlatlarımdan olmasa da, senin gibi değerli bir öğrenci ihsan etti bana . . Sonra kollarını açıp, Ali Kuşçu 'yu kucaklayarak alnın­ dan öptü. Ali Kuşçu, yine o ılık ilkbahar gününü hatırladı. Ak saçlı o halsiz ihtiyar, cennetmekan Kadızade Rumi gel­ di gözleri önüne. Onun Mirza Uluğbey gibi alnından öpü­ şü, yüzüne temas eden bembeyaz sakalı yadına düşünce, içinde ılık bir şeyler akıp gitti. - Billah, bu fakir, Allah' a şükür ki, sizin gibi kadirşi­ nas bir ataya sahip oldu ! .. - Ali Kuşçu' nun gözleri doldu. Kader beni başka bir yola sevketseydi, benim halim o' olur­ du? Mirza Uluğbey altın yüzük takılı şehadet parmağı ile göz yaşlarını silip, ağlamaklı bir sesle: - Ben senden ebediyyen razıyım, - dedi.- Eğer bir daha görüşmek nasip olmazsa, hakkını helal edesin, oğlum! Bugün ikinci defa Ali Kuşçu'ya "oğlum" demişti. Fakir de sizden razıdır, üstad .. Üstad ile talebesi, göz yaşlarından dilleri tutulmuş gibi, sessizce bir süre birbirleriyle kucaklaşıp kaldılar. -


-4Mirza Uluğbey, Ali Kuşçu 'yu aşağı kata kadar uğurla­ dıktan sonra, avcılık hatıralarıyla dolu odaya girdi. Şu mu­ azzam saraydaki anlı şanlı odalar arasında, en çok bu geniş oda hoşuna giderdi. Selamlıkta oturup yorulduğunda, salta­ nat işlerinden takatsiz düştüğü anlarda, bu odaya bağdy. ş kurup oturur, tefekküre dalardı. Odanın yukarı kısmındaki masa üzerine gümüş tepsile­ re konulan kızartmalar ve pideler, ince bir zevkle süslen­ miş kaselerdeki badeler nasıl konulmuşsa öyle kalır, elini bile sürmezdi. Mirza Uluğ bey, koltuğa oturup, bir yudum bade içmek isteğiyle kaseyi eline aldı; fakat o anda mermer basamak­ lardan gelen ayak seslerini işitip, kaseyi yerine koydu. Asık suratlı sarayban içeri girip, tazim kıldıktan sonra: - B aba Hüseyin B ahadır geldiler, - dedi. Nerde ?. s··oy 1e gırsın · · .1 . . Mirza Uluğbey daha sözünü bitirmemişti ki , dün Keş ' e haber götüren sevgili mahremi Baba Hüseyin Bahadır ka­ pıda göründü. Genç, yakışıklı ve uzun boylu olan Hüseyin B ahadır eşikte durdu. Kollarını kavuşturup, dizlerini bükerek selam verdi. Başındaki sivri miğferin altından akan ter damlacık­ ları, şakaklarından aşağı süzülüp sakal ve bıyıklarını ıslat­ mıştı. Geniş göğüsleri, pusatın altından demirci körüğü gi­ bi kalkıp kalkıp iniyordu. Kötü bir haber getirdiği belliydi. Mirza Uluğbey ' in birden benzi soluverdi. Hemen ayağa -


32 / ADİL YAKUBOV

kalktı. - Niye dilsiz gibi susuyorsun? Anlat ! - Ata hazretleri affetsinler. Siz şehriyar-ı felek iktidarı hoşnut kılacak bir haber getiremedim . . - Konuş! - diye bağırdı Mirza Uluğbey. - Keş ' i kaybettik, velinimet! Kale kumandanı Emir Kemaleddin, Keş ' in anahtarını şehzadeye savaşsız teslim etmiş ! - Emir Arslan nerdeymiş? - Emir Arslan kendi askerleriyle Fergana'da bekliyormuş .. Mirza Uluğbey ellerini arkasına atarak odada dolaşma­ ya başladı. Gözleri kısılmış, burun ketekleri şişip inmeye başlamış, elmacık kemikleri dışarı fırlamış, esmer çehresi­ ne ümitsiz bir ifade yayılmıştı. S arayban Hüseyin B aha­ du' ı yavaşça dürttü. Hüseyin Bahadu yutkunarak: An hazretlerinin emirlerini bekliyorum, - dedi. Mirza Uluğbey başını çevirip, uykusuzluktan kızaran gözleriyle mahremine baktı, fakat onu göremedi. Çünkü kafası başka yerlerdeydi. - Ne dedin? Evet, sabahleyin askerleri toplayıp yola çıkalım. Atlar ve asker hazır olsun! - Ferman-ı hümayun emr-i vaciptir, an hazretleri. Fakat bir arzum var .. - An lat! - Arzum şu ki, gönüllü toplasak . . - Gönüllü? - Fukara ıı� size sadıktır, velinimet! İ cazet verirseniz, beş on bin gönüllü toplayalım. Mirza Uluğbey, sakalını sıvazlayıp, bir süre düşündü. Sonra yavaşça başını sallayarak: - Hayır! - dedi . - Askerin yapamadığı yerde gönüllü­ nün ne işi var? Git istirahat et, Baba Hüseyin . . -

1 8 Fukara: Halk.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 33

S arayban ile B aba Hüseyin, geri geri çekilerek dışarı çıktılar. Mirza Uluğbey, bade dolu kaseyi eline alıp, bir di­ kişte bitirdi .. Heyhat ! . . Son ümidi de sönüp gitmişti. Şehzade Abdul­ latif' in binlerce askerle Ceyhun' u aşıp Keş ' e yaklaştığını bilse de, bu müstahkem kalenin ona savaşsız kavgasız tes­ lim edilişini kabullenemiyordu. Emir Kemaleddin'e güve­ nir, onun kale anahtarını kayıtsız şartsız şehzadeye teslim edeceğini aklının uçundan bile geçirmezdi. Onun için "be­ nim en sadık adamlarımdan biridir" diye düşünürdü ! . . Ama Emir Kemaleddin de satılmışsa, artık kime güvenir, kime dayanırdı? Gayr-ı ihtiyari gönlüne dedesinin bir sözü takıl­ dı. Emir Timur, Herat'da "Bağ-ı Cihan"da Şahruh Mirza ile sohbet ederken, oğlunun kumandanlardan hangisinin daha güvenilir olduğu yolundaki sözlerine alaylı bir şekil­ de gülmüştü. - Bu kumandanlara inanma, oğlum! - demişti. - Onla­ rın sadık olmalarını istiyorsan, kılıcını elinde sıkı tut! .. Esasen kendisi Maveraünnehir'de yaklaşık kırk yıl sal­ tanat sürmüş; mürüvvetli, fakir babası bir padişah olmak için elinden geleni yapmış, bütün güç ve kabiliyetini devle­ tin ve milletin huzuru için kullanmıştı .. Ama bugün başı dertteydi. Ne derdini anlatacağı bir dostu, ne yarasına mer­ hem sürecek bir doktoru vardı .. Kaderin bir cilvesi midir nedir, başı bir türlü dertten kurtulmuyordu. Yoksa bu Al­ lah'ın bir kısası m ıydı? Dedesi Timur'un döktüğü kanların, yaktığı canların intikamı kendisinden mi alınıyordu? Aca­ ba başarısız Horasan seferi sırasında dökülen kanlar için Allah onu merhametinden mahrum mu kılıyordu? Bunları düşünürken, babası Şahruh Mirza 'nın vefatın­ dan sonra Herat ' a varışı sırasında meydana gelen bir hadi­ seyi hatırlayıp, adeta titredi. B ir cuma günüydü. Mirza Uluğbey ' in Herat' a gelişi münasebetiyle, şehrin bütün din adamları, komutanlar ve devlet erkanı camide toplanmıştı.


34 / ADİL Y AKUBOV

Mirza Uluğ bey , bey ve beyzadeler arasında Ş ahruhiye Medresesi ' nden çıkıp babasının yaptırdığı kalenderler tek­ k e s in i n önünden geçerken, saç sakalı birbirine karışmış, de l i ler g i bi hareket eden bir derv iş yolu n u keserek, akla ha­ ya l e ge l m edi k hareketlerde bulunmuş, ağz ını gözünü oyna­ tıp durmuştu. Ö nden g iden süvariler, derv i ş in üstüne at sürüp, onu yolun kenarına itmek istemişler; fakat U luğbey onları dur­ du rarak , dervişin arzusunu dinlemek istediğini beli rt m i şti. Mecnun derviş, heybesindeki zilleri ş ıngırdatarak yavaş yav a ş U l uğbey ' i n önüne gelmiş ve "Ya Allah dost, ya Al­ lah, Hak dost ya Allah ! " diyerek smıki zikir yapıyormuş gi­ bi bir şeyler mırıldanmıştı. Mirza Uluğbey derv iş in ne s öy­ lediğini anlar gibi ol muştu. Mecnun derviş, Uluğbey' in askerlerinin Herat civarın­ daki köyleri ve hatta yoksullar ve dilencilerin evlerini dahi t alan ettiklerini, bu yüzden bütün Timur oğu llarının Al­ lah ' ın gazabına uğrayacağını söylemek istiyordu .. M irza Uluğ bey, bu sözleri duymazlıktan gelip, atını sürüp gitmiş­ ti. Fakat o günden beri mecnun dervişin s ö yled i kl eri bir türlü aklından çıkmamışt ı . i şte, yine o anı h at ı r lamış ve tü yleri diken diken olmuştu. Evet, bu uğursuz Horasan savaşı, onun başına çok işler açmıştı. Başlangıçta onu bu savaşa te ş vik eden komutanlar, zafer kaz an ı lamay ı n c a ondan yüz çevirm işler, gizli h esap­ lar peş inde koşmaya başlamışlardı. Fak at ne çare? B abas ı Şahru h Mirza'nın -Allah onun mekanını c e nne t etsin- vefa­ tı ndan sonra anne s i Gevherşad B e g ü m ' ün kırd ıkaçtı tu fey­ l i l eri H era t s ar ay ında fitne fesatla uğ raş ın ı � , saltanatta terör hakim o lmuş t u. Mirza Uluğ bey , gözle r i n i yumup, hafif hafi f ba ş ın ı sal ­ l ad ı . V al ide - i m i hribanına karşı g ö n l ünde ı l ı k bir duygu me ydana g e l me s i n i i sterd i . Fakat göz önüne g e l e n uzun boylu; gen iş mavi ipek b İ u z g i yen, baş ına mavi tü rban çe­ ken v e el inden tesbihi ek s ik ol m ay an bu i r i yarı kadın, ka p-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 35

kara kaşı gözü , kıygır bumu ve güzel cemaline rağmen yü­ züne nur damlası düşmemiş, soğuk çehreli bir kişiydi. De­ desi Emir Timur Köregfıni şehadet şerbetini içtiğinden heri sırtındaki mavi ipek bluzunu, başından mavi türbanını hiç çıkarmazdı. Güya sahipkıran için ölünceye kadar yas tut­ maya karar verm iş, dünya işlerinden el etek çekmişti. Hey­ hat ! . . Tim ur Allah ' ın rahmetine kavuşup tahta oğlu Şahruh Mirza oturunca, Gevherşad Begüm hemen d izginleri eline geçirmişti. Ne kadar cahil ve küstah varsa, Şahruh M ir­ za 'yı hiçe sayan ne kadar bedhah varsa saraya doldurmuş, Herat fitnenin içine düşmüştü. Şahruh Mirza'yı saf dışı bı­ rakıp, komutanlarım katlettiren, şehzadeler arasına nifak sokan, sevgili torunu Alauddevle i le Abdullatif' i birbirine karşı kışkırtıp kati-ti kırgınlar çıkaran kişi, maalesef ki, bu valide-i mihribanı Gevherşad Begüm olmuştu ! . . Bu fitne hareketlerinden netice alamayınca, oğlu Uluğbey 'e "Şah-ı Şerif' unvanı verip Şehzade Abdullatif' i saf dışı bırakmış­ tı. Şehzade i se Nakşibendi tarikatının lideri Şeyh Nizamed­ din Hamfiş gibi kişilerin yanıltmasıyla din adamlarının göl­ gesine s ığınmıştı.. Ah, hurafe bataklığına saklanıp kalan bu cahil alimler! .. Mirza Uluğbey tahta oturduğu zaman bun­ lar diş gıcırdatmaktan başka bir şey yapamamışlardı. Fakat Horasan seferinden zafersiz dönünce pusuda bekleyenler ortaya çıkmış; Mirza U luğbey'e bağlanan komutanlar ise, yüksek rütbe, şan-u şöhret peşinde koşmuşlar, hakanları güç durumdayken ellerini böğürlerine koyup olaylara se­ yin:i kalmışlardı. Taht biraz sallanmayı görsün, bunlar he­ men yüz çevirip. kimin kılıcı kuvvetliyse onun safına geçi­ verirlerdi ! . Evet, Horasan seferinden pekçok rütbe ve şan şöhret bekleyen komutanların bütün hayalleri yıkılmıştı. Ü stüne ü stlük, Mirza Uluğbey öz oğlu Abdul latif'e karşı Ceyhun boylarında sefere ç ı k t ı ğ ı s ırada. Semerkand " da kalan Şeh­ zfük A bd ü laziz pekçok halt karı�t ınnış, genç komutanları ona karşı kış kırtmış. savaştan h a l siz düşen halk ise kendisi-


36 /

ADİL YAKUBOV

ne karşı soğumuş ve neticede kırk yıllık saltanat yok olma­ ya yüz tutmuştu. Bu düşüncelerle içi kararan M irza Uluğbey, elinin ter­ siyle alnını silip, bir kase bade daha içti ; fakat bu da canını sıkan dertlerden uzaklaşmasını sağlayamadı. Ö ğrencisi Ali Kuşçu 'nun herkesten daha dürüst olduğuna bütün ben liğiy­ le inanır; fakat yine de söylediği sözleri zaman zaman ha­ tırlayınca yüreği burkulurdu. Nihayet kendisinin bu kadar h izmetleri , ilim yolunda çektiği zahmetleri, sarf ettiği gay­ retleri , halkı için yaptırdığı hanlar, hamamlar, yollar . . bun­ ların hiçbirinin değeri yok muydu? Gelecek nesiller onu di­ ğer hükümdarlardan ayırt etmeyecekler miydi? Ali Kuşçu, saltanatı bırakarak tac-u tahtı şehzadelere terkedip, ilim yo­ luna yönelse, şehzadelerin onu kendi hallerine bırakacakla­ rını, ona "git sevdiğin işlerle uğraş ! " deyip, rasathane ve medreselerinin kapısını açık tutacaklarını sanıyordu. Hey­ hat! Eğer fani dünyanın işleri Ali Kuşçu ' nun zanne ttiği gi­ bi kolay olsaydı, Mirza Uluğbey bu tac-u tahtı hemen ter­ kedip, kendini sevdiği işlere adamaz mıydı? B aşındaki taç, altındaki tahtın ilim ve fen için faydalı olduğunu düşünme­ se, bu soğuk sarayı, büyük günahlar işlenen şu haremi, şan ve şöhret uğruna burunlarına kadar rezil liğe batan şu ko­ mutanları, nevkarları , saray ağalarını, hurafe ve taassup deryasına gömülmüş şu din düşmanlarını yüzüstü bırakır, sevgili talebeleri arasına karışıp, ilim dergahına gitmez miydi? Ama ne çare? Bu iğrenç tac-u taht, bu saltanat, in­ sanlara hükmetme isteği bu kadar tatlıyken, onun niyetinin temiz olduğuna kim inanırdı? Onun samimi olduğuna, sal­ tanatını kendi isteği ile oğullarına bıraktığına inanacaklar mıydı? Eğer ona inansalar, ilm-i idrak ile kendi işleriyle uğraşmaya bıraksalar, bu tac-u tahttan feragat etmeye çok­ tan razıydı Bu düşüncelerden dolayı başına ağrılar giren , eleml i gönlündeki fırtınalar b ir türlü dinmeyen, geceleri bile uy­ kusu kaçan Mirza Uluğ bey , aslında şehzadenin bu arzusu-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 37

na saygı duyması halinde tahtı hemen terkedip, ilim derga­ hına kapanmaya can atıyordu . . Sabaha doğru sarayın bahçesinde toplanan komutanlar, onu bu hayallerinden uzaklaştırdılar. Mirza Uluğbey, altın kemerini beline sıkıca bağlayıp, dedesi Emir Timur' un he­ diye ettiği çelik kılıcı takarak, zırhını kuşandı. İradesi dı­ şındaki bir güç, zorla onu taht uğruna savaşa davet ediyor, o da bu güce boyun eğiyordu ..


-5 Ali Kuşçu , atının dizginlerini kapıda bekleyen nöbetçi­ ye verip, av luya girdi. Dışarıdan, kendi sine refakat edip hemen geri dönen sipahilerin atlarının nal sesleri gel iyor­ du. Ali Kuşçu rasathaneye doğru yaklaşırken ihtiyar nöbetçı: - Anneniz gelmiş, mevlana, - dedi. - Nerede? - Kitapçının odasında. Kitapçı dedikleri Miram Çelebi idi. Gece gündüz kü­ tüphaneden çıkmadığı için ona bu ismi vermişlerdi. "Gecenin bir yansında anamın burada işi ne?" Ali Kuşçu ' nun kafası Köksaray ' daki ü stadındaydı. Kendine kalsa hemen kütüphaneye girip orada, üstadının söylediği sözleri bir defa daha düşünmek için yalnız kal­ mayı tercih ederdi. İ ster istemez, rasathanenin arka tarafın­ da talebelerin yatıp kalktıkları tek katlı binaya yöneldi. Miranı Çelebi binanın en arkasındaki dar bir odada ka­ lırdı. Odada bir mum yanıyordu; fakat Miram Çelebi yerin­ de yoktu. Anası ise odanın karşı tarafında bir yere bağdaş kurup oturmuş, uyuklamaktaydı. Ali Kuşçu, kapıyı yavaşça kapatıp geri çekilmek üze­ reyken, uyanan anası Tillebibi usul usul yerinden kalkıp, bir kuş gibi kanat çırparak geldi ve oğlunun boynuna sarı­ lıp. kucakladı.


ULUG BEY'İN HAZİNESİ / 39

- Nerelerde dolaşırsın, butalakım? l 9 Mangıt Sahrası ' nda yaşayan bir kabi leden olan Tillebi­ bi ' nin en sevdiği kelime, "bu tam" ve ''butalakım" idi . Ali Kuşçu . gülümseyerek anasının sırtını sıvazladı. - Nerden gel iyorsun böy le, anacan? Vakit gece yarısı­ n ı a�mak üzere. - Bırak şi mdi ananı , butalakını . Sen anlat : Ne yaptın, neler oldu? - N 'olduki , anacan? -- Her tarafta kötü haber. Sultan U l u ğbe y tah ttan düşüyonnuş. B ütün mahremleri , bütün öğrencileri öldürülü­ yormuş . . Elmacık kemikleri börtleyip dışarı fırlamış olan Tille­ bibi, şakaklarından aşağı süzülen yaşları eliyle si lerek, dertli gözlerle oğluna baktı. Saçları bembeyaz olmuş, yü­ zündeki ecinler iyice artmış, sırtı iki büklüm hale gelmiş bu dertli kadının bakışları, ızdırap ve endişe doluydu. Birden içine dolan hüzünle canı sıkılan Ali Kuşçu, ana­ sını tepeden tırnağa süzdü. Endişelerini dağıtmak ümidiyle zoraki gülümsedi . - B u yalanları hangi boşboğaz uydurmuş, anacan? - Niye gülüyorsun? Bütün mahalle söylüyor, butam. Rahmetli baban söylerdi : Sultanlardan uzak durmakta fay­ da varmış. Kırk yıl cihangirlik yapıp, onun karargahına ya­ pışıp kalmakla ne elde ettim, başıma beladan başka ne al­ dım der d u ru rdu . . - Korkma, anacan . - K orkmayayım da ne yapay ı m ? S u ltan U l u ğ bey ' e şakirtlik ediyorum ded i n de, n e elde e t t i n , butam? K it ap mı? K i t ap kitap dey ip, çoluksuz çocuksuz tek ba ş ı na bu dünyadan . . - Nasipse o d a olur, ana . .

.

19

Buta: Deve yavrusu. Butalak: Sevgili yavrum anlamında mecazi bir deyiş.


40 / ADİL YAKUBOV

- Ne zaman? Anan öldükten sonra mı?. Genelde Tillebibi'nin bu sözleri Ali Kuşçu' nun canını sıkar, hatta bazan zavallı kadının sözünü ağzında bırakırdı. Fakat bu defa nedense içi burkulmuştu . . Ali Kuşçu, anasının uyuması için yere yatak serip, dı­ şarı çıktı. Şafak sökmek üzereydi. Abu Rahmet tarafından horoz sesleri, köpek havlamaları geliyor; fakat gökte hala yıldız­ lar parlıyordu. Hızlı adımlarla yürüyüp, rasathaneye girdi. Kapı üstün­ deki raftan bir mum alıp yaktı ve dik merdivenleri adımla­ yarak üçüncü kata çıktı. Eyvah ! .. O kütüphanenin kapısını açışıyla birlikte içi öyle bir sıkıldı, yüreği öyle bir kabardı ki, üzüntüden nere­ deyse kalbi duracaktı. Sanki burası bir kütüphane değil, şu çirkin dünyadan tamamen ayn, pırıl pırıl bir dünyaya açı­ lan pencere idi . . Cami-ul Ulum denilen b u hazine, üçüncü kattaki iki büyük salonu dolduruyordu. İ nce işlemelerle süslü, zemin­ den tavana kadar uzanan raflar, kitap ve el y azmalan ile ağzına kadar doluydu. Ali Kuşçu, belindeki iki kat kuşağa sarılı altın ve mü­ cevherleri ortadaki koltuğa "şırraak" diye boşalttı. Eline mum alıp, rafları tek tek gözden geçirdi. S ağ tarafta, sedef süslemeli raflarda, üç sıra halinde dizilmiş siyah deri kaplı, ağır kalın kitaplar vardı. Bunlar Kahire'den getirilmişti. Ti­ mur Şah, Sultan B ayezid'e karşı sefere çıktığı suada ora­ lardan toplanmıştı. Fakat henüz gözden geçirilip, şerh edil­ memişti. Ü stad Mirza Uluğbey, asayiş berkemal olursa, Kahire, Bağdat ve Şam' dan ilim adamları getirip, bu kitapları şerh ettirmeyi düşünüyordu. Mısır gibi uzak diyarlardan getirilen bu el yazmaları yanında, Bağdat' tan hikmet hazinesi diye bilinen "Beyt-ül Hikme"den getirilmiş kitap ve el yazmaları vardı. Onların


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 41

yeşil, kırmızı ve lacivert renkli derilerle kaplı ciltlerine al­ tın suyuyla yapılmış, bezekler mum ışığında pırıl pırıl par­ lıyordu. Bunların yanında ise hayvan ve kuş resimleriyle süslenmiş raflarda, Çin ve Hindiçin 'den getirilen ve henüz kapakları açılmamış kitaplar yerleştirilmiş; her biri lacivert ve sarı ipeklere sarılmıştı. Bundan beş altı yıl önce, yani Şahruh Mirza henüz ve­ fat etmeden, Hindistan ve Çin ' den iki büyük bilgin çağırt­ mıştı Mirza Uluğbey. Bunlardan Hintli olanı, çok geçme­ den vefat etmiş, hatta Hint astrologlarının yazdığı meşhur "Sidhayta"nın tercümesini dahi tamamlayamamıştı. . Çin Maçin 'den gelen geveze köse bilgin ise, Uluğbey medrese­ sinde birkaç yıl Farsça ve Türkçe öğrenmiş, biraz Arapça okumuştu. Türkçe'yi bayağı konuşurdu. Daha sonra Çin'­ den getirilen bir çok kitabı Türkçe ve Farsça'ya tercüme etmeye başlamış; fakat görevini tamamlamadan vatanını özlediğini ileri sürerek, Çin'e giden bir ticaret kervanına katılıp, ülkesine dönmüştü. Ondan geriye sadece Çin-Ma­ çin 'den getirilen üç ciltlik astroloji kitabının Farsça tercü­ mesi kalmıştı. Odanın karşı tarafında, altın kopçalarla tutturulan raf­ larda, Maveraürınehir alimlerinin kitapları ve nadir el yaz­ maları sıralanmıştı. B u kitapların her biri, yeşil ve firuze renkli deri ile ciltlenmiş, her cildin üzerine yazarının ismi altın suyu ile yazılmıştı. Mum ışığı altında bu yazılar sön­ meyen birer yıldız gibi parlıyordu. En tepede Ebu Abdullah Muhammed bin Musa Harez­ mi' nin altı cilt halinde hediye ettiği kitapları vardı. Rivaye­ te göre, bunların üç cildini Al-Harezmi kendi mübarek el­ leriyle yazmıştı ve bunlar Bağdat'taki Beyt-ül Hikme'den alınıp getirilmişti. B unların yanında, İ l;m-i S ina hazretleri­ nin tıpla ilgili y irmi ciltlik "Kitab-uş-Şifa" ve on ciltlik "Kitab-un Necat" isimli eserleri ve nihayet üç ciltlik şiir kitapları vardı. Onların hemen bitişiğinde, Farabi'nin onaltı .ciltlik padişah koleksiyonları, yanında Ebu Reyhan B irli-


42 / ADİL YAKUBOV

ni'nin bütün kitapları deri kaplı, altın suyuyla bezenmiş olarak raflarda duruyordu. B in1ni 'nin kitaplarından sadece .. Kanun el-Mesudi" isimli eseri, firuze renk deri ile ciltlen­ misti. Ü s tad B in1ni' nin bu eserini sık sık mütalaa ederdi Di ğer kitaplar arasından kolayca seçilebilmesi için de firuze renk deri ile kaplatmıştı.. Onun altında, büyük bilgin Ahmed bin Abdullah Mervezi, matematik ilminin piri Ah­ med bin Muhammed Ferguni ve Mevlana Ebu ' I Vefa es­ Semerkandi, astrologlar serveri Giyaseddin Cemşid Nası­ ruddin Tusi, onun yanında ise cennetmekan üstad Kadıza­ de ROmi'nin hikmet dolu eserleri sıralanıyordu. Kadızade Rumi hazretleri, -Allah onun mekanını cen­ net eylesin- bu kütüphaneye her gelişinde, kendi kitapları­ nın önünden geçerken bir süre durur, içinden bir tanesini almadan önce dualar okur, kitabı başına koyar, öper okşar; daha sonra başka kitapları mütalaaya başlardı. Ü stad, sade­ ce kendisi böyle yapmakla kalmaz, diğer öğrencilerden de bu dergaha her girişte bu şekilde hareket etmelerini talep ederdi. Ali Kuşçu, yine o ılık ilkbahar gününü hatırladı Mev­ lana Kadızade Rumi ile Mirza Uluğbey, y anyana geliyor­ lardı. O sıralar şah hazretleri genç bir yiğitti. Sırtındaki al­ tın i ş lemeli elbise, baş ı ndaki krem rengi sarığı ve bütün göz alıcı kıyafeti ile yanındakiler arasında dikkat çekerdi. Bu yüzden midir nedir, K adızade Rumi, üstadın yanında hasta bir aciz gibi görünürdü. Fakat bu hasta görünüşüne rağm en bembeyaz elbiseleri içinde çehresinden bir nur ya­ y ı l ır kişiyi kendine bağlayan bir erdem fı şk ırırdı . Mirza U l u ğ bey ile Kadı zfide R u mi, çınar ağacının göl­ gesi altına hazırlanan koltuklara oturm u ş lardı. Sonra Kadı­ zade Rumi, üstadın ricası üzerine sim iş l eme l i kumaşa sa­ rılm ı ş olan kitabını açıp, matematik ve onun astronomi ile ilişkisi konusundaki dersini anlatmaya başlamıştı. Ali Kuş­ çu, matematikle ilgil i bu kitabı kütüphanede defa larca mü­ talaa etmişti; fakat kendi kendine incelemesi ile üstadın ağ.

.

.

.

,

.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 43

zmdan d inlemek arasında çok fark vardı. Ü stad, kompleks matematik problemlerini öylesine tatlı bir ses, öylesine in­ ce bir mantıkla izah ediyordu ki, Ali Kuşçu sanki ders din­ lemiyor, büyüleyici bir müziğe kulak kabartıyordu. Sadece o değil, üstad Uluğbcy ve ilimden, fenden anlamayan diğer devlet erkanı dahi huşu içinde, başlarını öne eğip, onu din­ liyorlardı. Ü stad dersini bitirince, kitabı kapayıp, şah hazretlerine bakmıştı. Mirza Uluğbey, üstada teşekkür ettikten sonra, orada bulunan ileri gelenlere ve talebelere dönüp, gür saka­ lını eliyle sıvazlayarak, dersin iyi anla�ılıp anlaşılmadığını sormuştu. Hiç kimseden bir cevap çıkmamıştı. Medrese sa­ hanlığında oturanlar, başlarını öne eğmişler, hatta üstad bi­ le heyecanlı bir bekleyişe geçmişti. Bu sırada Ali Kuşçu ıkına sıkıla ayağa kalkmış ve üstadın dersi çok güzel anlat­ tığını belirtmişti. B undan sonra Mirza Uluğbey matematik, geometri ve çeşitli ilim dallarıyla ilgili sorular sormuş, Ali Kuşçu ise bütün sorulara tek tek cevap vermişti. B unun üzerine Mirza Uluğbey onu yanına çağırmış, kimlerden ol­ duğunu, hangi medreselerde eğitim gördüğünü sormuş, üs­ tad Kadızade Rumi ise yanına gelip, yanağını okşayarak, alnından öpmüştü . . A l i Kuşçu, bu hatıralarını yadederken nedense göğsü doluverdi. Ayağa kalkıp, karşı taraftaki odaya geçti. Bura­ daki işlemeli raflar da tavana kadar kitap doluydu. Sadece kıble tarafındaki duvar boştu. Orada, üstadın astroloji şe­ maları asılıydı. Kahire ' den getirilen kalın ipek kağıt üzeri­ ne yazılan notlar ve çizilen yıldızlar, karanlıkta bakıldığı zaman görünen gökyüzünü ve gezegenleri tasvir ediyordu . . Şemanın altına altın suyuyla düşülen notlar ve oklarla işaret edilen yıldızlar, pınl pırıl parlıyordu. Odanın yukarı tarafına her boyda teleskop yerleştiril­ miş, yanlarına ise iki adet yüksek yumuşak koltuk konul­ muştu. Mirza Uluğbey geceleri burada oturur, incelemeler ya-


44 / ADİL YA KUBOV

par, sonra da gözbebeği gibi koruduğu şema üzerine notlar düşerdi. Ya Ali Kuşçu? Şüphesiz, sağdaki duvarda garip bir görünüm arzederek duran uzay şemasının meydana ge­ tirilişinde, üstad kadar onun da emeği geçmişti. Yalnız bu şemada değil, dünyanın dört bir yanından binbir zahmetle toplanan bu değerli hazinenin meydana getirilmesinde de Ali Kuşçu 'nun çok hizmeti olmuştu. Şemanın yanında, kö­ şedeki rafta Mirza Uluğbey ' in altı ciltlik tarihi eserleri, on­ ların yanında ise Ali Kuşçu 'nun yazmış olduğu kitaplar vardı. Acaba şimdi, bütün dünya zevklerini bir tarafa bıra­ kıp, ömrünün en mesut, en mutlu günlerini geçirdiği, astro­ nomi alemine daldığı şu nurlu yerden, şu paha biçirmez ha­ zineden ayrılacak mıydı? Ü stadın buyurduğu gibi, bid' at ve hurafe meddahları, onun sapık fikirler deryasına düşmüş asi bir kişi olduğunu düşünürlerdi. Halbuki o, şu dergah, şu ilim dürdaneleri di­ yerek dünya zevklerinden el etek çekmiş, hatta mürüvveti­ ni görebilmek için çırpınan zavallı anacığını bile göz yaşla­ rına boğmuştu . Kırkını çoktan aştıktan, en güzel yıllarını su gibi akıtıp gittikten sonra bu nur saçan yerden ayrılacak mıydı? Ayrılırsa ne yapacaktı? Şu y aşlı çağında nereye gi­ decekti? İ çini ince bir sızı kapladı. B u sızı, bu üzüntü kalbini burkmuş, ne zamandır gönlünde yatıp duran duygularını ayağa kaldırmıştı. Kendini şu dünyada yapayalnız, herkes tarafından terkedilmiş, herkes tarafından dışlanmış hissedi­ yordu .. B ir an damağında ekşi bir tad hissetti. B ayağı hoşu­ na gitmişti bu tad. Elindek� mumu yükseğe kaldırıp, çevre­ ' sine bakındı: Kitaplar, kitaplar, kitaplar ! . Yok, bu kitaplar öyle on onbeş sandıkla taşınamazdı. Belki yüz kadar san­ dık gerekecekti. Halbuki üstad, paha biçilmez bu eserler arasından en değerli olanların alınmasını istemişti. Fakat bu sandıkları kime yaptıracaktı? Altın ve mücevherleri ne­ rede bozduracaktı? Bu kıymetli hazineyi nereye saklayacaktı? B ir süre düşündükten sonra Mevlana Muhiddin' in '

.


ULUGBEY' İN HAZİN ESİ ! 45

yanına varıp, babası Salahaddin Zerger' den fikrini sorma­ ya karar verdi. Sakin adımlarla yürüyerek, birinci odaya geçti. Kuşağa sarılmış altın ve mücevherleri koltuğun üzerinden alırken, kase büyüklüğündeki külçe altınlar elinden kayarak halı üzerine yuvarlanıp gitti. Yere saçılan lal ve mücevherler yarı karanlık odada yıldız gibi parıldadı.. Ali Kuşçu, bu serveti nereye saklayacağını bir süre dü­ şündü. Sonunda, onları kapı üzerindeki kalın kitapların ar­ kasına saklamaya karar verdi. İ şini bitirdikten sonra dışarı çıkıp, abdest alarak sabah namazını kıldı. Nöbetçiye anne­ siyle ilgilenmesini tenbih ederek, çakmanını giyip rasatha­ neden ayrıldı.


-

6

-

Ufuktaki dağların ü stü sisle kaplı olmasına rağmen, gökteki seyrek bulutlar arasından hata ışıl ışıl yanan yıldız­ lar göıünüyordu. Hafif hafif esen soğuk sabah ayazı, insa­ nın yüzünü üşütüyor; yol boyunca uzanan ağaçlar. gece ol­ duğu gibi, sağa sola yalpa yapıyor; karşıdaki "Bağ-ı Mey­ dan", denizin dalgaları gibi rüzgarın kolları arasında kıvra­ nıp duruyordu. Şaban ayı, genelde pek bu kadar soğuk olmazdı. Se­ merkand bahçeleri kızıl bir renge boyanır, ılık sonbahar güneşi altında alev alev yanardı. Hergün bu yollardan ka­ vun karpuz y üklü arabalar üzerinde oturan köylüler, sepet­ lere envai çeşit üzüm doldurarak eşeklere vuran bahçevan­ lar, pür neşe şarkılar söyleyerek mallarını pazara götüren delikanlılar sıra s ıra geçer, bazan da şangır şungur öten zil sesleriyle deve kervanları şehre doğru yol alırdı. . Fakat bu­ gün nedense bağlarda bahçelerde kimseler görünmüyor, kö yle rden ve evlerden çıt çıkmıyor, yollarda kimseye rast­ l a nm ı yo rd u Sanki başkent Semerkand ' ın tehlike altında oluşuna s ad e c e insan l ar deği l , kuşlar ve kuzular da üzül­ müş gibi, ne bir meleme, ne de bir cıvıltı duyuluyordu. Hatta havlamaları eksik olmayan köpekler bile bugün sus­ muştu. Ali Kuşçu Kösem bin Abhas türbesini geçip, yan tarafa kıvrıldığında, önündeki Registan yönünde, hay ır, ondan da geride. Köksaray mey d anın da çalınan nekkarclere davulla­ rııı gümbürtüsü karı�ıp yeri göğü inletmekteydi. .


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 47

"Han hazretleri ata biniyor herhalde" diye düşünen Ali Kuşçu , iç i nden ona başarılar di ley i p bir fatiha okudu. Ta� döşeli sokaktan ç ı kıp, camiye doğru yürürken, arkadan ,

Şah-ı Zinde Mezarlığının karşısındaki evler tarafından "Ya Allah dost, ya Allah ! " diyerek zikir kllan bir grup derviş göründü . S ırtlarında heybe, başlarında keç i postundan di­ ki lm iş sivri külah, ellerinde buhurdan bulunan dervişler, gözlerini yumup, başları yla tempo tutarak cezbe halinde zi­ kir y a p ıy o rlard ı :

Ya Allah dost, ya Al l ah ! Hak dost, y a Allah ! . Fani dünya digenler Takvanı terk etkenler Hamd-ü se na d imesdin20 Keyf-ü sefa di genler Günahınga2 ı aded yok Tangla mahşer22 meded yok, Ya Allah dost, ya Allah! Hak dost, y a Allah ! ,

Ellerindeki buhurdanlardan üzerlik kokusu y ay ı l an ve cezbe halinde sallanıp "hu" çeken kalenderler, Ali Kuş­ çu ' n u n önünden geçip gidiyorlardı. B ir kenara ç ek i li p , önünden geçenleri temaşa etmekte olan Al i Kuşçu, simsi­ yah sakalı göğsüne yığılmış, gözleri ışıl ışıl parlayan peri şnı1 kılıklı bir dervişi görünce yüreği '·cız" etti. B u zavallı, gece üstadın so rdu ğ u de rv iş Kalender Karnaki idi. Kalen­ der, başını önüne eğip, bel l i be l i rs i z bir şekilde selam verip geç t i Ali Kuşçu, bir Karnaki ' nin uzun boyuna, heybet l i , güç­ l ü kuvvetli endamına, bir de sırtmdaki lime lime olmuş hır­

.

20 Demeden , etmeden. 2 1 Günahı na. 22 Mahşer günü.


48 !

ADİL YAKUBOV

kasına bakıp, bir süre dikildi kaldı. Sonra caminin yanmda· ki dar sokağa dalıp, ağır adımlarla yürüdü gitti. Kalender­ lerin ··ya Allah dost, ya Allah" nidaları giderek uzaklaşır­ ken, Ali Kuşçu Karnaki 'nin saç sakalı birbirine karışmış, alabildiğine dertli görünüşünü hayalinden bir türlü kovamı­ yordu. Kalender, uzak Yessi şehrinden, daha doğrusu Yess i yakınlarındaki Karnak kasabasındandı. Yaklaşık yirmi yıl önce Kıpçak hanı B arak Han, S ığnak ve Yessi ' y i bastığın­ da bir grup y iğitle beraber gelip, Mirza U luğbey 'den yar­ dım istemişti. O yıl Barak Han'a karşı girişilen savaşta Ka­ lender büyük kahramanlıklar göstermiş, üstadı ölümden koruyan bir kalkan olmuştu. Fakat savaş sırasında Yessi ve Sığnak 'tan en yakın silah arkadaşlarım kaybettiği için mi, yoksa Mirza Uluğbey'in savaşı kaybedip, Yessi düşmanın eline düştüğü için mi nedir, Kamaki askerliği bırakıp, ken­ dini ilim irfan yoluna adamıştı. Askeri elbiselerini medrese öğrencilerinin elbiseleriyle değiştirip, başına sarık çekip, U luğbey Medresesi 'nde Ali Kuşçu ve Mevlana Muhiddin'den ders almış; ilmi yönde hayli başarılı olmuş ve üstadın takdirini kazanmıştı. Ö zel­ lilde Türk dilinde bir birinden güzel şiirler yazmış; fakat kaderin bir cilvesi midir nedir, hocası Mevlana Muhid­ din' in kızı Hurşide B anu'ya gönlünü kaptırmı ştı .. Mevlana Muhiddin, insanlık y apıp, kızını öğrencisine nikahlamaya rıza göstermiş; fakat babası S alahaddin Zer­ ger, sevgili torununu bu fakir öğrenciye münasip görme­ mişti. Bu olay üzerine dünyaya küsen Kalander K arnaki, medreseden ayrılıp bir zahide bağlanmış, dünyayla ilişkisi­ ni kesmiş; fakat bir süre sonra gedalığa başlamıştı. Bu ha­ diseden sonra Ali Kuşçu zaman zaman ona yollarda rastlar; fakat Kamaki onu görmezlikten gelip, gözlerini yumar; kü­ lahını kulaklarına indirir, zikre dalar giderdi. Nedense bu­ gün başını eğip selam vermişti. Acaba bu selam bir hürmet işareti mi, yoksa bir tehdit miydi?


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 49

Uzak.tan, Köksaray tarafından nekk.are sesleri geliyor, davullar çalınıyordu. Sokak ve caddeler bomboştu. Tek bir insan bile gözükmüyor, bir tek kuş kanat çırpmıyordu. Hal­ buki diğer zamanlar buralarda deri kırbalarını boyunlarına takan meşkerler, sokaklara su serper; farraşlar, yerleri yağ döksen yalanacak şekilde muntazam olarak süpürür; sonra sokağın iki tarafmda sıra sıra dizilen dükkanlar açılır: de­ mirciler, kömür ateşini körükleyerek güm güm demir dö­ ğer; kırmızı suratlı, iri yapılı nalbantlar, şaha kalkan atlan uysallaştırıp nal çakar; taş ustaları, çekiçleriyle tık tık vura­ rak mermer yontar; işlemeciler, kılıç ve hançerlere çok kıymetli süsler nakşeder; çarkçılar bıçak ve balta bileler; kilimciler ve dokumacılar, sandıkçı ve beşikçiler, kakmacı­ lar, çilingirler, enfiyeciler ve bakırcılar bir hareket, bir can­ l ılık içinde koşuşturup, işleri güçleriyle uğraşırlardı . . Pide­ ciler pide, helvacılar helva, samsacılar samsa, kebapçılar kebap yapar; sıcak havada bunların kokuları birbirine karı­ şır, dalga dalga etrafa yayılırdı. Şimdi ise dükkanlar kapalı, her taraf su basmış gibi ıssız ve sessizdi . . Ali Kuşçu, bu sokağı çok sever, boş olduğu zamanlar veya mütalaadan yorulduğu sıralar genellikle buralara ge­ lir; milletin çalışmasını seyreder, ustaların yaptıkları işlere merak salar, onlarla konuşur, sohbet ederdi. Denizin dalga­ ları gibi aheste akan bu yaşantı şimdi sona mı erecekti? B irbirine u lanıp giden şu sıra sıra dükkanlar, hünerli ellerin işlediği şu tezgahlar kapalı mı kalacaktı? .. Ali Kuşçu, içini kemiren endişe ile adımlarını sıklaştır­ dı. Dar sokağın sonunda, önüne küçük bir geçit çıktı. Geçi­ din ortasında, dalları kurumuş bir kara dut vardı. Ağacın sağ tarafında, balkonu sokağa bak.an sağlanı bir bina görü­ nüyor, balkonun yan tarafında, iki kanatlı ağır bir kapı bu­ lunuyordu. Meydanın dört bir yanında, kerpiçten yapılmış sıra evler vardı. B unlar Salahaddin Zerger'in dükkanlarıy­ dı; fak.at hepsi kapalı, hepsinin kapısında at nalı büyüklü­ ğünde kilitler asılıydı.


50 / ADİL YAKUBOV

Ali Kuşçu, giriş kapısının altında durup, ağır bakır tok­ mağı birkaç kez vurdu. İçeriden: - Bugün çalışma yok. Dükkanlar kapalı diyen boğuk, cırtlak bir ses işitildi. - Hayır. ben, Uluğ bey Medresesi ·nden Mevlana Mu­ hiddin 'i ziyarete gelmiştim. Gidip kendisine biraderiniz Ali Kuşçu geldi deyin. İçerden lap lup ayak sesleri işitildi. B iraz sonra kapı hafifçe açıldı . Belinde kılıç asılı karayağız bir delikanlı gö­ ründü. Ali Kuşçu, üstü kapalı karanlık tünel gibi bir yerden geçip, dar koridoru aştıktan sonra. top sahası gibi geniş bir avluya çıktı. Avlunun dört bir yanında, önü eyvanlı, birbi­ rine bitişik evler vardı. Açık lacivert ve pembeye boşanmış olan kavisli terasın oymalı sütunları, bezekli kapı ve pen­ cereleri, tepede dikilen serin bahar güneşi altında parıldı­ yor ve adeta loş avluya ışık saçıyordu. Ali Kuşçu, avluya girince sağ taraftaki evin kapısı ya­ vaşça açıldı. B aşında koyu mavi ipek türban, sırtında, to­ puğuna kadar uzanan açık mavi ipek bluz, ayağında ucuna yakut boncuk takılmış pahalı bir pabuç bulunan uzun boy­ lu, ince yapılı bir kız göründü. Kız, Ali Kuşçu ' yu görünce yüzünü türbanı ile kapattı. Dışarda kalan ahu gözlerini yere dikip, elini göğsüne bastırarak başını eğdi. - Selam üstad.. " Y a tövbe ! Bu ne hal ki, birkaç dakika içinde hem aşığı, hem maşuğu görüyordu?" Nedense bir tuhaf olan Ali Kuşçu: - Ömrün uzun olsun, kızım - dedi.- B aban evde mi? - Lütfen üstad .. Hurşide B anu, ellerini göğsüne koyup, ona yol verdi. Sesi de yüzü gibi yumşak; fakat gönlü yaralıydı. Ali Kuşçu, eyvana çıkıp, koridora girdi. Daha sonra da sol taraftaki aşina salona geçti. Yere ipek Çin halıları seril­ miş, tavana altın kandiller asılmış olan kare şeklindeki ge-


ULUGBEY'İN H AZİN ESİ / 51

niş salon, Mevlana Muhiddin'in istirahatgahı olarak bili­ nirdi. Odanın karşı tarafında, kat kat şahl2 3 minderler üstün­ de, başını kuş tüyü ya st ı ğa koyup uzanmakta olan Mevlana Muhiddin, Ali Kuşçu ' yu görünce, hemen doğruldu . - Keyfin i ze bakın azizim, rahatsız olmayın ! . Ali Kuşçu, yavaşça varıp biraderinin yanına oturdu. Mevlfi.na Muhiddin, kırkbeş yaşlarında, kaşı gözü kızınınki gibi simsiyah, beyaz tenli, narin , boylu poslu bir ki­ şiydi. Alnına ipek bir şerit bağlamış, basmadan diki lmi ş sivri siyah takke giymiş, çuha haşiyeli , pahal ı sansar kür­ küne bürünüp ot urm u şt u. Mevlana, altın kaşlı yüzükler ta­ kılı u zu n ince pannaklarını çıtlattıktan sonra, minder üze­ rinde yanlamasına u zan d ı - Allah şifalar versin ! . - Ali Kuşçu bir fatiha okuyup dostunun yüzüne üfledi. - Hasta mısın? Doktora göründün mü? - diye sordu. Mevlana Muhiddin "evet" der gibi başını salladı. Gözlerini yumdu. İçeriye medrese talebesine ben­ zeyen genç bir uşak girdi. Ortaya sofra açıp, üzerine gü­ müş kaplarda sıcak ekmek, samsa; soğan zarı gibi ince se­ ramik tabaklarda bal, badem ve yeşil soğan koydu. Ali Kuşçu, epeydir gelmediği bu salonu incelemeye başladı. B aşladı ama gördükleri karşısında şaşırıp kaldı. Daha önce iki taraftaki raflar ağzına kadar kitaplarla doluydu. Şimdi ise ne bir kitap, ne bir elyazması. Yerlerine değerli Çin porselenleri, altın suyuyla bezenmiş kaseler. gül de­ senli altın tabaklar, oymalı narin helkeler, rengarenk sürahi ve te stiler d i z i l m i ş ti Bunl arın saçtıkları renk renk ı şık akisleri, odaya değişik bir g örün ü m veri yord u Şaşkına dönen Ali Ku şç u, Mevlana Muhiddin 'e baktı . . Mevlana ise gözlerini yummuş, kolunun üzerine yanla­ masına uzanmıştı . Kalbindeki amansız fırtınayı ba s tırm aya çalışan Ali Kuşçu: .

.

.

23 Şahi: İpek.


52 I

ADİL YAKUBOV

- Gece geç saatlerde üstad çağırtmıştı. Köksaray ' a gittim,- dedi. Mevlana Muhiddin, yerinde doğrulup, şöyle bir silkindi. - B ana da haber göndermişler. Ne yazık ki , hastalık sebebiyle bağlılığımızı izhar etme imkanımız olmadı. Mevlana Muhiddin, nedense kıpkırmızı oldu. Ali Kuş­ çu 'yu sofraya buyur etti; fakat üstad hakkında bir soru sor­ ma cesaretini gösteremedi. - Üstad size selam söyledi. - Ebedi selamet bulsunlar. Lütfen bir şeyler yiyin, azızım . . Mevlana Muhiddin, utana sıkıla pideleri parçalara ayı­ rarak, Ali Kuşçu 'yu sofraya davet etti. Fakat o, donuk bir gülümsemeyle: - Üstad selamlarıyla birlikte bir de rica da bulundu­ lar,- dedi. Mevlana Muhiddin ' in pide bölen parmakları birden cansızlaşıp, havada asılı kaldı. - Ne rica etti? - Haberiniz vardır, azizim, bugün sabaha doğru şah hazretleri, Maveraünnehir boylanna ulaşan şehzadeye karşı asker toplay ıp sefere çıktı. . İnşaallah kırk yıl rahmetini esirgemeyen Hak Taala, bu defa da yardımını esirgemez. Fakat.. - Ali Kuşçu, üstadının mahzun çehresini hatırlayıp içini çekti. - Fakat benim gibi bir gafil, Hak Taala' nm tak­ dirini bilmekten acizdir. Şayet huma kuşu şehzadeninin ba­ şına konar da vatanın dirliği bozulursa . . rasathanedeki bü­ tün nadir kitaplar, kıymet biçilmez elyazmalarını koruyup gözetmek, sen ben gibi acizlere düşer, aziz biraderim . . Mevlana Muhiddin, yutkunarak A l i Kuşçu ' ya baktı. - Koruyup saklamak mı? .. Bunun için ne yapmak ge­ rek? Aklım almıyor. - B unun için en kıymetli kitapları ve nadir el yazma­ larını bir yere gizlemekte fayda var. Rasathaneden alıp,


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 53

emin bir yere koymak gerekir. - Emin yer burası mı?. Mevlana Muhiddin' in yüzünde garip bir ifade belirdi. Ali Kuşçu , gülümseyerek başını salladı: - Yok, birader, burası uygun olmaz .. Mesele bir kitap, on kitap meselesi değil. Ben, beş altı deve yükünden fazla tutacak kitapla;dan bahsediyorum. Mevlana Muhiddin, altın yüzüklü ince parmakları ile sofrayı toplayıp sustu. - Bizim burası uygun değilse, ben ne yapabilirim? Maksadınızı anlamadım . . - Niye anlamadın? - diye sordu Ali Kuşçu hafifçe si­ nirlenerek. - Üstad sizle benim için en yakın talebelerim deyip bu işi bize havale etti. Fakirin size geliş amacı, sade­ ce danışmaktı. Mevlana Muhiddin' in beyaz çehresi kıpkırmızı oldu. - Mazur görün, - dedi şaşkınlıkla.- Çok zor bir görev bu. Babama danışmadan bu işe giremem ben. İzin verirse­ niz, bir sorup geleyim. Ali Kuşçu, "makul" der gibi başını salladı. Şaşkın vazi­ yette ayağa kalkan Mevlana Muhiddin, ufacık siyah deri papuçlarını ayağına geçirip, şıp şıp yürüyerek salondan çıktı. Ali Kuşçu ise elindeki kaseyi evirip çevirerek düşün­ meye başladı.. Mevlana Muhiddin U luğbey Medresesi 'ne müderris ta­ yin edildiği gün, babası Salahaddin Zerger bu avluda bütün Semerkand ileri gelenlerine yemek vermiş; cennetmekan üstad Kadızade Rumi ile Mirza Uluğbey bile teşri f buyur­ muşlardı. Hatta Salahaddin Zerger, nadide el yazmalarını oğlu Muhiddin' in önüne sıra s1ra dizmiş, bu hareketi Mirza Uluğbey tarafından takdirle karşılanmıştı. Şah hazretleri, Mevlana Muhiddin 'e o kadar güvenir, onun bilgi ve kabili­ yetlerini öyle çok överdi ki, sonunda ona genç yaşına rağ­ men müderrislik payesi verip , yüksek bir maaş bağlamıştı.


54 / ADİL Y AKUBOV

Oğluna duyu lan bu saygı ve iltifata binaen, S alahaddin Zerger de bedavadan "tarhan" nişanı almıştı. Mirza Uluğ­ bey, hiçbir tüccara vermediği imtiyazları ona vermiş, hatta damga vergisinden bile muaf tutmuştu. Kısacası Salahad­ din Zerger bütün Maveraünnehir'in en nüfuzlu kişilerinden birisi olmuş, en büyük işlere soyunmuştu. Şimdi ise . . Hey­ hat.. Ali Kuşçu , ayak sesleri işitip başını çevirdi. Karşısında, fil dişi kaplamalı beyaz bastonuna dayanıp duran Salahaddin Zerger, Ali Kuşçu ' yu süzmekteydi. S ır­ tında kırmızı çuha don, başında sim işlemeli sivri sarığı vardı. Yetmişine ayak dayamış olan, boylu poslu, beyaz yüzlü bu ihtiyar, hata oldukça yakışıklı, halsiz görünüşüne rağmen hala sağlığı sıhhati yerinde, heybetli bir endama sahipti. Ali Kuşçu, ayağa kalkıp tevazu ile selam verdi. İh­ tiyar, kabzası inci ve yakut kakmalarla işlenmiş fildişi bas­ tonunu duvara dayayıp, tördeki minderin üstüne oturdu. Ali Kuşçu ve oğluna iki yanına oturmalarını işaret etti. Biraz önce sofra seren genç uşak, ortadaki altın tepsiyi alıp çıkıp gitti. Az sonra ise aynı tepsiye meyve doldurup getirdi. Uşak hizmetini tamamlayıp dışarı çıkıncaya kadar Salahaddin Zerger ağzını açmadı. S onra keskin gözlerini Ali Kuşçu' ya dikip: - Çok oldu fakir kulübemize ayak basmadınız. Şimdi hoş gelmişsiniz, mevlana! - dedi. Ali Kuşçu , onun "fakir kulübemiz" sözüne için için güldü. - Teşekkür ederim . Huzurunuza bir niyetle gelmiş bu­ lunuyorum, taksir.24 Mevlana Muhiddin size açıklamışlar­ dır herhalde .. Salahaddin Zerger, "açıkladı .. " der gibi başını salladı. Sonra elindeki kaseden bir yudum alıp sakin bir tavırla: 24 Taksir: Orta-Asya'da büyüklere hitaben "efendim" anla­ mında kullanılan bir sözcük.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 55

- Bu meseleyi - dedi, - muhakeme kılmadan önce size söylemek istediğim bir iki çift sözüm var, mevlana. . Sizin Mirza Uluğbey hazretlerinin tahtından ayrıldığından habe­ riniz var mı? İhtiyarın kalın kaşları altına gizlenen çakır gözleri, di­ ken gibi sivrilmişti . - Yok ! . . Daha bu gece ala hazretlerinin huzurunday­ dım. Devletpenah bugün şafakta asker toplayıp . . Salahaddin Tarhan sabırsızlanıp omuz silkti: - B i lginiz olsun, şehzade-i civanbaht Mirza Abdulla­ tif, şu anda Fergana'da beklemekte. Şah hazretlerinin bü­ tün askerleri Abdullatif' e bağlılıklarını bildirmekte . . Ali Kuşçu , dün gece üstadın üzüntülü çehresinden bu­ nu anlamıştı. Fakat Salahaddin Zerger'in saltanat s ırlarını bu kadar yakından bilmesi onu şaşırtmıştı . Kaş altından Mevlana Muhiddin 'e baktı. Muhiddin, başını elleri arasına almış, güya duyduğu haberlerden dolay ı üzülmüş gibi ye­ rinde zorlukla oturuyordu. - Şimdi size bir sorumuz var, mevlana: Bu zor gün­ lerde üzerinize aldığınız vazifenin ne denli tehlikeli oldu­ ğunu hiç düşündünüz mü? Salahaddin Zerger, kasesini oğluna uzatırken Ali Kuş­ çu ' ya dik dik baktı. Ali Kuşçu "evet düşündüm" diyecekti ki, ihtiyar hayli yüksek bir sesle: - Yine aklınızda bulunsun ki, - dedi - sizin alıp götür­ meyi üzerinize vazife edindiğiniz bu ilim dürdanesi kitap­ ların yakılması konusunda fetva çıkarıldı ! . . Ali Kuşçu neye uğradığını şaşırmıştı. - Hangi cahil verdi bu fetvayı? - Bu sözden netice şoldur kim, - dedi Salahaddin Zerger onun sorusuna cevap vermeden, - kütüphaneyi başka bir yere taşıyan, kitapları saklamaya niyetlenen asi kişi de o kitapların ateşinde yanacaktır! Bunun hesabını da yaptın mı, og""1 um '). İhtiyar son sözlerini öylesine bir tehditle söyledi ki, Ali


56 / ADİL Y AKUBOV

Kuşçu gayr-ı ihtiyari titredi . Hayatında çok şey görmüş, hem dünya zevklerini tadmış, hem bu zevkler uğruna çek­ mediği kalmamış bu yaşlı ihtiyarın söylediklerinde samimi olduğu şüphesizdi. Fakat bu sözler niçin Ali Kuşçu 'nun yüreğine korku salmıştı? Dün gece üstad bu işin tehlikesin­ den bahsederken tınmayan bu insan, neden şimdi endişeye kapılıyordu? Yoksa bu işin bu kadar tehlikeli olduğun� bil­ miyor muydu? Bilseydi ne yapardı? Tehlikeden kaçar mıy­ dı? İlim ve fen yolunu terkedip, kendini ahiret işlerine mi verirdi? U luğ bey Medresesi 'ni, rasathanesini bırakıp, ca­ miye post mu sererdi? Müderrislik takkesini çıkarıp, başına imame mi sarardı? Onun tereddüt içinde bocaladığını gören Salahaddin Zerger: - Oğlum Ali, - dedi sesini yumuşatarak. -Allah Taala şahit. Ben sizi kendi öz oğlumdan daha üstün görürüm. Si­ zin başınıza gelecek bir felaket, öz belimden düşen oğlu­ num başına gecelek felaket sayılır. Kısacası bu işte her tür­ lü tedbiri almanızı bir baba olarak tavsiye ederim . . İhtiyarın sözlerindeki samimiyet, Ali Kuşçu ' nun yüre­ ğine güp diye oturdu. Minnettar olduğunu söyleyecekti ki, yine üstadı gözünün önüne gelince, fikrini değiştirdi. - Hikmet incisi nasihatlarınıza teşekkürler, taksir dedi. - Fakir sizin söylediklerinizin samimiyetinden şüphe etmez. Amma. . - Ali Kuşçu heyecanlanıp bir an sustu. Amma söz konusu olan bildiğiniz mücevher değil, ilim mücevherleridir. Sözü edilen şey, insaniyeti en yüksek mertebeye çıkaran mücevherlerdir. S izce malumdur, üstad bu hazineyi toplamak için tam kırk yılını verdi. Fakir ise üstad Mirza Uluğ bey ' in gölgesi altına sığınan tufeyli bir ademdir. Üstadın ekmeğini yiyip suyunu içen, verdiği ilmi unutan talebe kör olur, taksir! Kendi başımı kurtarmak için üstada karşı nankörlük etmektense, sizin sözünü ettiğiniz hurafe ateşinde yanmayı tercih ederim ! .. Heyecandan nefesi boğulan Ali Kuşçu , bir süre susup,


ULUGBEY'İN HAZİN ESİ / 57

Mevlana Muhiddin' e baktı. Mevlana Mühiddin, hiç sesini çıkarmadan oturuyor, kadi fe takke takmış olduğu başını öne eğip duruyordu. - Mevlana Ali Kuşçu, - dedi ihtiyar kaşlarını ovalaya­ rak. - Siz çok büyük laf, çok ulu sözler söylediniz. Siz bu asi bendenizi affediniz; fakat bu sözleri sizin gibi çok gör­ müş zeki birinin değil, ilim dergahına yeni ayak basmış on­ beş yaşındaki genç talebelerin söylemeleri gerekirdi . . - Sa­ lahaddin Zerger, Ali Kuşçu 'nun bir şey söylemeye çalıştı­ ğını hissederek elini salladı . - Sözümün gerisini tamamla­ mama müsaade buyurun, mevlana ! S iz, ala hazretlerinin iyiliklerinden söz ettiniz. Doğru. Ol mübarek zatın iyilik ve ihsanlarını unutmak nankörlüktür. Amma, size bir sorum var.

- Lütfen, taksir. . - S iz . . Sevgili torunum Hurşide B anu ' y u Emir İbrahim bey ' in genç oğluna nikahlayıp verdiğimden haberiniz var değil mi? - Haberim var, ama .. - Ama tufeyli Şehzade Abdulaziz' in bu acizenin alnına çaldığı kara lekeden de haberiniz var mı? - dedi Sala­ haddin Zerger ve hemen gözleri doldu. - B ilmiyorsanız bi­ lin, mevlana! Mirza . Uluğbey ' in sevgili oğlu Şehzade Ab­ dülaziz, damadımızı öldürtüp, bir müslümanın nikahlı karı­ sını zorla çekip aldı. Hem de Peygamber aleyhisselamın mekruh dediği haremine cariye yaptı. B iz devletpenfill Mir­ za Uluğbey 'den iyilik görsek bile, onun saygı değer zürri­ yetinden benzeri görülmemiş eziyet çektik, mevlana Ali ! İhtiyar h üngür hüngür ağlarken, ipek mend ilini alıp gözyaşlarını sildi. Mevlana Muhiddinin ' in de gözlerinin dolduğunu gören Ali Kuşçu, bakışlarını başka bir yöne kaydırdı. Yadına üstadının sözleri düştü: "Onun vücudu sa­ kat, kalbi yaralıdır, Ali .. Lanet olsu n ! "Vücudu sakat, gönlü yaralıymış . . " Bu şehzade, ulu pederinin başına ne i şler açtı? B ir iki ay Se"


58 / ADİL YAKUBOV

merkand'da kalınca, bütün komutan lan tazyik altma alıp, han hazretlerine karşı geldi. Üstad ise baba olduğu için ol­ sa gerek, vücudu nagiran, kalbi yaralı deyip affetti. - Üstad, şehzadenin bu rezil işlerinden haberi olmadı­ ğını belirtip, özür dilediler, - dedi Ali Kuşçu. Salahaddin Zerger, yüzünü buruşturup elini salladı. - Özür dilemek ne kazandırır? İ ş işten geçmiş, mevlana... ,. . . Ali Kuşçu , yolda gelirken rastladığı Kalender Karna­ ki'yi hatırlayınca yüreği cız etti. - Evet.. Ne çare ki et tırnaktan ayrılmaz. Fakat. . Şeh­ zadenin bu çirkin hareketi için üstaddan yüz çevirmek in­ safa sığmaz, taksir .. Salahaddin Zerger, birden asabileşip, sert sert baktı. - Mevlana Ali ! Her koyun kendi bacağından asılır. Siz bu tehlikeli işe kalkışıyorsanız, tercih sizin. Ama ben, sizin paha biçilmez hazine dediğiniz şeyler için varımı yo­ ğumu, çoluğumun çocuğumun hayatını tehlikeye atmaya lüzum gömüyorum vesselam ! .. "Nihayet bu yaşlı tilki eteğindeki çakılı döktü ." Ali Kuşçu, vücudunu saran titremeyi zar zor bastırarak, ihtiyara döndü: - S iz bu tehlikeli işten kaçınmasanız da olurdu, taksir. Benim size gelmekten amacım, biraz para almak ve fikir danışmaktı.. o kadar! - Para? - Korkmayın, taksir! - dedi Ali Kuşçu, para lafını işiten Salahaddin Zerger' in renginin uçtuğunu görüp. - Üstad bu işte lazım olur diyerek biraz altın ve kıymetli mücevhe­ rat verdiydi. Kuyumcu S alahaddin irkilerek: - Kıymetli taşlar mı? - diye sordu. - Hangi taşlar? - Ben esasen bu taşların değerinden anlamam. Ama üstad, bu taşların dedesi Emir Timur'dan kaldığını söyledi. Salahaddin Zerger' in yüzüne birden renk gelip, yuvala-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 59

rına çekilen titrek gözleri canlanıverdi. - Cennetmekan Emir Timur'un taşları . Siz bu taşları y anını zda mı getirdiniz, yoksa sakladınız mı? S ak l ad ım N ereye? - dedi ihtiyar fısıltılı bir sesle. - Emin bir yerde mi? Ali Kuşçu, kitaplarla dolu rafları gözünün gönüne geti­ re rek içinden kıs kıs güldü. - Evet, - dedi. - Emir Timur ' un taşları .. Tedbir gerek. Zinhar ve zin har tedbir gerek. Zira, sonra M irza U lu ğbey 'in dede s i Emir Timur'un bu taşlarının yerinde yeller eser! .. Amma. . - İhti­ yar tekrar Ali Kuşçuya dönüp yavaş bir sesle: - Bu sözünü­ zü sadece ben duydum, mevlana. Başkaları duymasın. Hat­ ta şu oğl u m bile,- dedi. Sadece Salahaddin Zerger değil, oğlunun da renginin uçup gözlerinin fal taşı gibi açıldıını hisseden Ali Kuşçu, içinden, "Bu sırrı açmakla iyi etmedim galiba! " diye geçir­ di. Bu sözle rden mi, yoksa Salahaddin Zerger' in tehditkar konuşmalarının katı tesirinden mi, her ne ise yüreği burku­ larak apar topar ayağa kalkıp onlarla vedalaşırken içine bir kurt düştü. O an, odada sızlanıp oturan anasını hatırlaya­ rak, ka lbinin s ı k ı ş tı ğ ını hissetti. .

-

..

-

,

-


-7 Mirza Uluğbey, geçen yıl Bağdat halifesinin hediye et­ tiği beyaz atın üzerinde hayallere dalıp gitmişti. Emir Can­ dar ile Emir Sultanşah B arlas ' ın komutasındaki birlikler ileri hareket ederken, birkaç bölük yan ve orta kanat kuv­ vetleri arkadan geliyor; onları silah ve çadırları taşıyan de­ veler, katırlar, aşçılar ve mahremlerin sayebanlı arabaları takip ediyordu. Bütün ordu bir iki iki tümenden fazla olma­ sa da, koca çöl asker seli altında kalmış gibi görünüyor, si­ pahilerin sayılamayacak kadar çok olduğu sanılıyor; at kiş­ nemeleri, eşek ve katırların anırmaları, develerin böğürtü­ leri yeri göğü inletiyordu.. Genellikle bu gibi seferlerde şah hazretlerini yalnız bı­ rakmayan ve onun çevresinden ayrılmayan komutanlar, bölük başları ve saray eşrafı, nedense bugün biraz arkadan geliyor ve sanki Mirza Uluğbey' i hayalleriyle haşhaşa bı­ rakmak istiyorlardı. Sadece Şehzade Abdulaziz, semerine kaplan derisi çekilmiş olan bedevi atını kamçılayıp gah öne, gah sol taraftaki kırlara sürüyor, ortalarda dolaşıp gös­ teriş yapıyordu. Fakat alabildiğince hastalıklı gözüken göz­ leri korku içinde görünüyordu. Kalbinin güp güp attığı, kansız solgun çehresinden belli oluyordu . Düştüğü hayal deryasında çırpınıp . duran Mirza Uluğbey ' in ise oğluna al­ dırdığı bile yoktu. Ceyhun seferinden beri ahırda semirip duran beyaz at, gümüş gemini çiğneyip durmadan tepini­ yor, geniş çölde kuş gibi uçmak için can atıyordu . O tepin­ dikçe alnına bağlanan altın ziller şangur şungur ötüyor, gü-


ULUGBEY'İ N HAZİNESİ / 61

müş eğerine bağlanan narin halkalar ahenkli sesler çıkara­ rak şangırdıyordu. Ne var ki Mirza Uluğbey bu sesleri duy­ muyor, çok sevdiği atının sağa sola zıplamalarını hissetmi­ yor, elindeki ipek kamçıyı sımsıkı tutup· daldığı hayal ale­ minde yüzmeye devam ediyordu. Önceki gece kederinden uykusu kaçtığı için, eski kitaplarını karıştıran Mirza Uluğ­ bey, garip bir hikayeye takılmıştı : Günlerden bir gün, dünya çapında nam salmış Hint pa­ dişahlarından birisi, mahremleriyle birlikte ava çıkmış. Re­ fakat edenler arasında kendi oğlu da varmış. Sırtına çok sevdiği şahinini konduran padişah, nehir kenarında at koş­ turup gidermiş. Komutan ve muhafızları ise arkadan gelir­ lermiş. Padişahın uzaklaşıp gittiğini gören muhafızlardan birisi, "Durun padişahım, buralar tehlikeli. Saz lar arasında kaplan var" demiş. Fakat padişah, onun sözünü dinleme­ miş ve fırlayıp gitmiş. B irden önünden iki tilki fırlamış. Padişah onların peşine takıl ıp giderken, biraz sonra tilkiler önce altı, sonra sekiz tane olmuşlar. Fakat onlar padişahtan kaçmazlar, sanki onunla dalga geçermiş gibi, yol üstünde durup, başlarını sağa sola çevi­ rir, kaşlarını gözlerini oynatırlarmış. Padişah atından inip onların üzerine yürümüş; fakat bu arada şaha kalkan çok sevdiği atı, ayaklarının altındaki tilkilere değil, padişaha saldırırmış .. Canı yanan padişah, hançerini çekip atına sal­ dırmış; fakat at yan dönüp öyle bir çifte savurmuş ki, tek­ melerden birisi padişahın bir gözüne isabet etmiş . . Ama padişah öbür gözüyle dikkatli bakınca onun sevgili siyah atı değil, onun şekline bürünmüş kendi öz oğlu olduğunu görmüş . . İ ki gündür b u hikaye bir türlü aklından çıkmamıştı. Ş imdi bu hikayeyi düşünüp dururken, ne işse bundan çey­ rek asır önce Kıpçak hanı B arak Han'ın kendisine karşı aç­ tığı savaşla ilgili gördüğü bir rüyayı hatırladı. Bu rüyayı Seyhun nehri boylarında Yessi ve Sığnak şehirlerine saldı­ ran Kıpçak hanına karşı giriştiği savaştan önce görmüştü . .


62 / ADİL Y AKU BOV

Çeyrek asır geçmesine rağmen, hala dün gibi hatırlıyordu. Yaşı henüz onbeşini doldurmadan Maveraünnehir tah­ tına oturan Mirza Uluğbey, güya Yessi şehrinde Şeyh Ah­ med Yesevi türbesinin tepesine çıkıp oturmuş, hiç sevme­ diği kansı Ü gebegüm 'den kaçıp buraya sığınm ış. İ pek el­ biseler giymiş. kulaklarına Hint küpeleri, k ol l a rı na Bağdat bi lezikleri takmış olan yayvan burunlu Ü gebegüm Mirza Uluğbey · i takip edip, türbenin tepesine çıkmış, ayaklarına kapanmış, kendisiyle aşk yapmaya davet edermiş. Bunun üzerine Mirza Uluğbey lacivert türbenin tepesinden aşağı atlamış. Fakat yere düşmemiş. Birden iki kanat peyda ol­ muş ve kuş gibi uçup gitmiş. Ama Ü gebegüm de bir kartal şekline bürünüp, onu takip edermiş . . Mirza Uluğ bey, kendini Y essi bağlarına atmış. Fakat kartal suretindeki Ügebegüm, peşinden gelirmiş. Uluğbey, yine ondan kaçıp tekrar lacivert kubbenin tepesine kon­ muş. O sırada, türbe ortasındaki Şeyh Ahmed Yesevi 'nin mezarı yarılıp, içinden sakalı göğsüne kadar inmiş iri yarı bir kimse ç ıkmış. Onu Şeyh Ahmed Y esevi zanneden Mir­ za Uluğ bey, tevazu ile selam vermiş. Fakat o an mezardan dedesi Emir Timur'un haykıran sesi yankılanmış: - Hey ! Veliahdını şehzade Muhammed Taragay ! Ne­ reye kaçıyorsun? Dur! . . - Mirza Uluğbey, başını kaldırıp, yukarı bakmış. Tepesinde duran Şeyh Ahmed Yesevi de­ ğil, dedesi Emir Timur'muş! S ırtında siyah kadife çakman, başında ucu süngülü bakır miğfer, belinde altın saplı kılıç varmış. Kaşlarını çatıp öfkeli bir vaziyette duruyormuş. - Sultan Muhammed Taragay ! demiş çehresini mü­ laimleştirerek. - Ben seni ondört yaşında Maveraünnehir tahtına oturturken ne ümit etmiştim? Söyle bakalım Mave­ raünnehir sultanı ! Ben bu büyük çölde Şeyh Ahmed Yese­ vi' ye bu muazzam türbeyi niçin yaptırdım? Amacım ne idi? Durmadan yüksek sesle konuşan dedesinin ses tonun­ daki bu kahır, Mirza Uluğbey' i titretse bile kendine hakim -


ULUGBEY'İN HAZİNESİ ! 63

olup cevap vermiş: - Bu muazzam türbeyi yaptırmaktan amacınız, ol za t ı muhteremin temiz ruhunu şa de tm ek ti kıblegfilıım. - Temi z ruhunu şadetmek ha! - d i yere k onu az arl am ış Emir Timur. B u türbeyi yaptırmaktan maksadım, evvela senin hal k ın ı , ikinci olarak da Altın Orda ile K ı pça k ve Deşt-i Kı p çak halkını t itretmekti ! Senin halkın bu muaz­ zam t ü rbe yi görüp dehşete ka p ı lsı n , gece gündüz diz çöküp ziyaret etsin; eski dü şm an l ar ı m olan Altın Orda ile Kalmak hakanları ise bu heybetli türbeyi benim sınırım olarak bilip defolsunlar, onu çiğneyip geçmesinler diye yaptırdım ! Al­ lah kahretsin ! Altın tahtımı sana güvenip bırakdım da n ·ol­ du? Aha, aşağıya bak ! K ızgın B arakbey süvarileri şeh ir le rini zaptediyor, bu mukaddes dergahı çiğneyip, talan edi­ yorlar! Dedesi hıçkırıklı bir hal alıp, çekik gözlerinden yaş damlarken şehri ima edermiş. Mirza Uluğbey aşağıya bakmış. Çevredeki şehir sokak­ larında iki sıra halinde ilerleyen Kalmak süvariler, yeri gö­ ğü kılıçlarıyla inleten sipahiler, ok atıp, at oynatır, evleri yakar, her tarafı ateşler içine atarlarmış. - Maveraünnehir ateş içinde kaldı ! - diye bağırırmış · dedesi. - Sense burada şu hayasız hanımınla utanılacak i ş­ ler yapıyorsun ! B i l ki, başına bu tacı ben koydum, ben alı­ rım ! Ya bu bedhahları sınırımdan defet, ya da tacımı geri ver ! . . Emir Timur kahrederek ona doğru yürürmüş. Mirza Uluğbey korkuya kapılıp geriye doğru çekilirmiş. Güya es­ fel-i safiline düşmek üzereyken rüyasından uyanmış .. Fa­ kat o an kendisini hayrete düşüren bu rüyadan sonra, aynı gün şafak vakti Yessi 'den on kadar yiğit huzuruna gelmiş. Seyhun boylarını yağmalayan B arak Han ' m Yessi ve Sığ­ nak şehirlerini zapt edip, civardaki köyleri tarumar ettikle­ rini haber vermişlerdi. Hemen asker toplayan Mirza Uluğbey , B arak Han 'a ­

-

­


64 ! ADİL Y AKUBOV

karşı sefere çıkmıştı. İşte rüyasında gördüğü şeyler, şimdi gerçekten vuku buluyordu. Eğer dün Ali Kuşçu 'nun sözü­ nü ettiği Kalender Kamaki silah arkadaşlarıyla Kıpçak saf­ larını yarıp, atının dizgininden tutup kurtarmasaydı , belki de Mirza Uluğbey dünkü düşmanı B arak Han ' ın eline esir düşüp, dünyaya rezi l olurdu .. Ya Rabbi! .. Önce o rüya, şimdi de bu hikaye ! Hem de önceki rüyadan daha korkunç bir hikaye ! Bir gözünü çıka­ rıp, ikinci gözüne saldıran kara küheylan ! Sen beni koru ya Rabbi ! Bir haftadır, yıldızları gözleyip kaderini öğrenmek iste­ miş; fakat kesin bir kanaata varamamıştı. Daha önceleri süt gibi bembeyaz görünen şeyler, ş imdi tozlu dumanlı görü­ nüyordu. Ya gök ona sırrını açmak istemiyordu, ya da ken­ di akl-ı basireti bağlanmıştı. Dalıp dalıp giden Mirza Uluğbey , başını kaldırıp etrafı­ na baktı. Gökyüzü bulutlarla kapl anmış , güneş görünmü­ yordu. Çevredeki buğday tarlalarında, yakınlardaki bağlar­ da bir tek kişi bile yoktu. Meralarda otlayan tek bir hayva­ na bile rastlanmıyordu. Sanki gelenler Uluğbey ordusu de­ ğil, her yeri tarumar eden çapulcu sürüsüymüş gibi, herkes köşe bucak saklanmıştı. Gerçi halk, dedesi Timur döne­ minde savaştan savaşa koşmaktan bezmişti; ama şu gelen Uluğbey ' in ordusu değil de, çapulcu sürüsüymüş veya şeh­ zadenin askerleriymiş gibi kaçışıyordu. H alk, gelenlerin kim olduğunu bilmek bile istemiyordu. Çünkü onlar, sa­ vaşmaktan yorulmuş , padişahların didişmelerinden gına getirmişti. Mirza Uluğbey, derin derin iç çekerek, başını kaldırıp yükselen sisler arasından hayal meyal görünen dağlara baktı. En önde ilerleyen askerler tozdan görünmüyor; yal­ nız önündeki kır ve bayırlarda at oynatan süvariler güruhu gözüne çalınıyordu. Mavimtırak sisler arasında bölük pörçük gözüken dağ­ ların ardında, atalarının yurdu uzanıyordu. Gerek dedesi


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 65

Emir Timur' un ve gerekse kendisinin nedense köhne Keş ' e karşı bir sevgileri vardı. Keş 'e Emir Timur' un emriyle ya­ pılan Aksaray türbesinde, Barlas kabilesi hakanlarının ruh­ ları yatıyordu. Dedesi Emir Timur, evvela başkent Semer­ kand' ı abad etmiş, arkasından da öz yurdu Keş ' i imar ettir­ mişti . S is arasında zar zor görünen dağ yamacında ise gö­ renlere parmak ısırtan Cennet Bağı 'nı diktirmişti. Öyle ki, adeta bir cenneti andıran bu yerde, Mısır' dan hurma, Çin' den elma, Hindistan'dan ise ismini bile bi lmedikleri meyve ağaçları getirilip dikilmişti. Bahçenin dağ eteğine kadar uzanan köknar ağaçlarıyla kaplı alanında, boynuzları iki kulaç uzunluğunda geyikler, oynak antiloplar, masum göz­ lü fill u lar, salına salına dolaşırlardı. Pırıl pırıl akan berrak çeşmelerde, beyaz renkli mermerlerle döşenmiş havuzlar­ da, altın renkli küçük süs balıkları yüzerdi . Dedesi Emir Timur, savaşlardan yorgun argın döndüğünde, bu bahçede yorgunluk atar, dağ eteklerindeki mis kokulu köknar ağaç­ ları arasında avlanır, yabancı ülke temsilcilerini hayrete düşüren şahane ziyafetler verir, gösteriler düzenlerdi. Aca­ ba şimdi, onun bu bahçedeki köşkü yerinde duruyor muy­ du, yoksa şehzadenin ordusu burayı ele geçirip, her tarafı yakıp yıkmış mıydı? Kuşluk v akti Emir Sultanşah 'tan haber getirmeye gi­ den sevgili yaveri B aba Hüseyin Bahadır, hala dönmemiş­ ti .. Arkadan birisi gelerek dizine elini koyup: - A ıa hazretleri affetsinler, - dedi.- Mola vermekte fayda var. Akşam namazı kazaya kalacak . . Güneş batmaya iyice yaklaşmış olmalıydı k i , ortalık kararmış, hava soğumuş, yine gece ayazı çıkmıştı . . Mirza Uluğbey, bir ara Şehzade Abdülaziz'e baktı. Bi­ raz öncesine kadar at oynatarak sağa sola gidip gelen şeh­ zade, şimdi sansar yakalı kürküne bürünmüş ve at üzerinde büzülüp kalmıştı. Oldum olası, hazan şen şakrak, hazan ela üzgün ve süzgün, deli dolu biriydi.


66 / ADİL YAKUBOV

- Sarayban nerede? - diye sordu oğluna. - Durmaları için ferman ver! Biraz sonra ortalığı bir gürültü kaplad ı . Asker, yolun iki yanında durup, mola hazırl ığın a başladı. Onluk ve yüz­ lük gruplar halinde istirahata çekilen ordu , ateş yakıp, ye­ mek piş irmeye g irişti. Y ükselen tezek ve keven dumanı , ayazın etkisini biraz olsun kırmıştı. Mirza Uluğbey ' in yüz kişilik ipek otağı yolun sol tara­ fındaki Karakçı Tepe denilen yere kurulmuş, onun altında bir yere ise saray mahremlerinin çadırları dikilmişti. Aşçı­ lar ve yamakları, uzun şişlere taktıkları butları kızartmaya başladılar. Genell ikle şimdiye kadar yapılan savaşlarda, bütün komutanlar, bey ler, sefere katılan sergerdeler ve devlet ileri gelenleri şah hazretlerinin çadırına davet edilir­ di. Aşçılar sofraya en iyi yemekleri çıkarır, altın kaselerde bade ve kımız ikram edilir; hazan çalgıcılar ve rakka seler getirilir, bezm-i cemşid tan atıncağa kadar devam ederdi. Ama bugün Mirza Uluğbey' in canı bir şey çekmiyordu. Akşam namazından sonra, çadırına yalnız Şeyhülislam Burhaneddin'i çağırdı. Şeyhülislam Burhaneddin, kırk yaş­ larında, saç sakalına henüz ak düşmemiş, cılız görüntüsüne rağmen oldukça dinç biriydi. B üyük babası Şeyhülislam İ sameddin gibi bilgin ve zeki deği lse de, her zaman Mirza Uluğbey' in yanında yer alıp, onu mutaassıp şeyhlerin fitne fesatlarından korurdu. Şeyhülislam Burhaneddin, çay ır üstüne döşenmiş halı­ nın üzerine usul usul basarak geçip sağa oturdu. Altın kan­ dilde yanan mumların ışığında, baba oğu l yalnız başlarına oturmuşlar, her ikisi de başlarını önlerine eğip düşüncelere dalmışlardı. Şeyhülislam, Mirza Uluğbey ' in yanına otururken: - Neyiniz var, devletpenah? - dedi, onun mahzun çeh­ resine bakarak. Mirza U luğbey, başını kaldırıp, soru sorarmış gibi bir tavırla şeyhülislama baktı.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 67

- Essalatin zıllullahi fil ard ! - dedi şeyhülislam. -Yani sultanlar Allah ' ın yeryüzündeki gölgesidir. İnşaallah, işler umduğunuz gibi olur. Bu mahzun duruş sizin gibi bir hü­ kümdara yakışmıyor, an hazretleri ! "Bunlar benim aciz düşmemden değil, kendi mevkile­ rini kaybetmekten korkarlar. Ah .. çiğ süt emmiş insanlar, ah ! . . Mirza Uluğbey , kaş altından oğl u Abdü laziz'e baktı. Sanki ondan saklamaya çalışırmış gibi : - Ü zülmeyeyim de ne yapayım, efendi'? - dedi. Bu aciz bende, kendi belinden düşen öz oğluyla savaşmakta, saltanat mücadelesi vermekte . . Şeyhü lislam, sarığının ağır püskülünü arkaya doğru atıp, sakin sakin başını salladı. - B abanın arzusu, evlat için farz-ı ayındır. Onun ira­ desine baş eğmeyen evladın yokedilmesi için emir çıkar­ mak, babaya hem farz, hem karzdır, devletpenfilı! Gerçi bunu Mirza Uluğbey de düşünürdü; ama bunları şeyhülislamın dilinden duymak gönlüne su serpiyordu. Ba­ bası Ş ahruh Mirza' dan dinlediği bir hikaye, gayr-ı ihtiyari yadına düştü. Dedesi Emir Timur, pirim diyerek bağrına bastığı cihangir Said Bereke hazretlerini savaşlarda hiç ya­ nından ayırmazmış. Said Bereke hazretleri, Timur' la sevi­ n ir , Timur ' la ü z ü l ü rm ü ş . Ural s ah i l lerinde Tohtamış Han ' la savaşa giren Emir Timur, Altın Orda karşısında ba­ şarı kazanamamış, hatta hayli zor duruma düşmüş. İ şte o anda, S aid Bereke hazretleri yerden bir avuç çakıl alıp, bir sıçrayışta atına binmiş, tekbir getirip nara atarak. elindeki çakılları ileri doğru fırlatıp, hışımla düşman saflarına dal­ mış. B unu gören askerler "düşman kaçıyor" diyerek yeni bir saldırıya geçip, düşmanı darmadağın etmiş . . Şeyhülislam, guya onun kafasından geçenleri okuyor­ muşçasına: - Tac-u taht elinizdeyken, sağlam durun, devletpenfih. Seherde yola çıkacağız, henüz Keş ten haber yok. Süvari"

-

'


68 / ADİL YAKUBOV

lerin durumu nedir bilmiyoruz,- dedi. Şeyhülislam henüz sözünü tamamlamamıştı ki, dışar­ dan at kişnemeleri ve muhafızların tehditkar sesleri işitildi . Sonra kim olduğu bilinmeyen birisi, içeri girip yere kapan­ dı. Onu ilk anda tanıyamayan şah hazretleri , şeyhülislamın: - Emir Candar Tarhan, dediğini işitince hayretten do­ nakaldı. Şeyhül islam yanılmıyordu. Yalınbaş; belindeki kı­ lıcı bir kenara kayıp gitmiş olan Emir Sultan Candar yere kapanmıştı. Mirza Uluğ bey , ayakları titreyerek yerinden kalktı. Kendi sesini kendisi bile tanıyamıyordu : - Askerler mi? - diye bağırdı. - Süvarilere ne oldu? Emir Candar doğruldu, fakat Mirza Uluğbey ' in yüzüne bakmaya cesaret edemedi. Kılıç yarası bulunan kalpaksız kel başını saklarcasına: - A la hazretleri bir kaşık kanımdan geçsinler,25 - de­ di. - Süvariler tuzağa düştü. - Anlat ! . - Devletpenah ! - dedi Emir Candar. - Şehzade onbin süvarisini pusuya yatırıp, dağın eteğine çekilmiş. Bizim as­ kerleri tuzağa düşürüp aniden bastırdı .. - Emir Sultanşah nerde? - Ö lümden haberim var, velakin emirden haberim yok, an hazretim . . Mirza Uluğbey, kara kunduz derisinden sivri tepel ik bulunan Laşını önüne eğip, kaskatı kesildi. Tepedeki mum­ ların ışığı altında, başındaki ucu ince kakmalı kunduz tepe­ liği, elmacık kemikleri çıkmış esmer yüzü, kıygır bumu ve hatta kalın simsiyah sakalı ile sanki bir taş heykeldi. - Kütük gibi domalıp durma, ayağa kalk, kumandan ! - dedi Emir Candar'a. - Başındaki kumandanlık tuğun nerde? Belindeki kılıcını düzelt! Maşaallah senin gibi kuman­ dana! Mirza Uluğbey konuşmasını kesip, derin bir nefes aldı. 25

Bir kaşık kanından geçmek: Affetmek.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 69

Damarlarında dedesinin kanı, yüreğinde onun duygulan dolaşmaya başlamıştı: - Koyun yürekli kumandanlar! Eğer ki sizler şehzade­ den korkuyorsanız, onunla ben çarpışırım! Emir Candar, geri geri çekilip çadırdan çıktı. Mirza Uluğbey, sert bir şeki lde oğluna döndü. Şehzade Abdüla­ ziz ' in beti benzi solmuş, gözleri yuvalarından fırlayacak­ mış gibi bir hal almış, bacakları tir tir titriyordu. Mirza Uluğbey yüreğine saplanan acı ile: - Git muhafız bölük komutanına söyle ! Bütün komu­ tanlara, üst ve alt rütbelilere emir versin. Derhal çadırımda toplansınlar ! -dedi. Mirza Uluğ bey, gidip yerine oturdu. Kesik kesik solu­ yor, burun ketekleri şişip şişip iniyor, gözlerinden adeta ateş püskürüyordu. Çehresinde kesin bir kararlılık ve hır­ çınlık vardı. Şeyhülislam B urhaneddin, hafifçe eğilip, elini onun dizine koyarak: - Aıa hazretleri ne yapmaya karar kıldılar? - diye sor­ du. - Urışmak! - dedi Mirza Uluğbey sakin bir tavırla. - İ nşaallah işler dilediğiniz gibi olur! - dedi şeyhülislam. - Amma . . Benim gibi bir acizin görüşüne kalırsa, bir iki tümen askeri emin kumandanların komutasına bırakıp, diğer kalan askerlerle Semerkand'a dönmek makuldür. Ka­ le sağlam, halk size sadıktır, an hazretim .. Mirza Uluğ bey, bıyık altından gülümsedi. - Güvenilir komutanlar .. Kim bunlar? - Emir Sultanşah var, Emir Candar var, an hazretim . . - Başka? - Düşünmek gerek. . Bu mesele benim gibi acizlere düşmez, an hazretim. M irza Uluğbey, cevap vermedi. Az sonra kumandan­ lar, tümen komutanları, binbaşılar ve saray mahremleri, bi­ rer ikişer çadıra gelmeye başladılar. Saray protokolü gere-


70 / ADİL YAKUBOV

ğince, herkes rütbesine göre yer alıyordu. İ lk önce sağ ka­ nat komutanı Emir İdris Tarhan girdi. Bıyığı andıran çatlk gür kaşlarıyla sert bir görünüm arzeden Emir İdris, kaşları­ nı süzerek saygıyla selam verdikten sonra. şeyhülislamın yanına geçti. Ondan soma, aşırı kilosundan dolayı güçlükle nefes alan tombul görünüşlü Emir İ skender B arlas girel i . Ellerini göğsüne kavuşturup selam verdikten sonra, çadırın kuytu bir yerinde durdu. Emir İ skender B arlas 'tan sonra Emir Candar içeri girdi. Başına altın suyuyla cilalanmış ve kumandanlık tuğu takılmış çelik miğfer geçirmiş, kırmızı çuha bir pelerin giymiş, beline ise altın kabzalı bir kılıç ku­ şanmıştı. Hal ve hareketlerinde, biraz önceki tedirginlik ve korku alametleri görülmüyor; komutanlara has bir heybetle duruyordu. Mirza Uluğbey ' in işaretiyle şeyhülislamın ya­ nında yer aldı. Kimseden çıt çıkmıyordu. Mirza Uluğbey, uykusuzluk­ tan kıpkırmızı olmuş gözleriyle, kumandan ve emirleri tek tek süzdü. İ şte kendisinin güvendiği dağlar! Hepsi sansar ve tilki derisinden pahalı kürkler giymişlerdi. B aşlarında lal ve inci kakmalı kunduz derisinden kalpaklar, altın su­ yuyla cilalanmış çelik miğferler; bellerinde gümüş ve altın kemerler, fildişi kılıflı, inci kakmalı kılıç ve hançerler var­ dı . Bunların hepsi, U luğbey tarafından makam ve mevki sahibi yapılmışlardı. Fakat bugün başı dertteyken hangi bi­ rine güvenebilirdi? Hangi birine inanabilirdi? .. Bunu ken­ disi de bilmiyordu . . Nihayet Mirza Uluğ bey, bir kez yut­ kunduktan sonra: - Şevketmaab zat-ı aliler! - dedi her bir sözünü tek tek, söyleyerek. -Sizleri bu toplantıya çağırmaktan ama­ cım, uğursuz bir haberi iletmektir. Ö nden giden süvari bir­ liği dağda pusuya yatmış olan şehzadenin ordusu tarafın­ dan tuzağa düşürüldü . - Mirza Uluğbey, bu sözlerin komu­ tanlar üzerinde nasıl bir etki yaptığını görmek için hepsini tek tek süzdü. Fakat hiçbiri, onunla göz göze gelmedi. Hepsi başını yere eğmişti. -Bu zayiatın sebebi, güvenilen


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 71

komutanların, rezalet deryasına gömülüp şehzade tarafına geçmeleridir.. Bu kötü haberi sizlere iletmekten diğer ama­ cım şudur ki , yüreğ inde korku ve ş üph e olanlar varsa . . sa­ vaşı bırakıp şehzade tarafına geçsin ! . Vallah i , yedirdiğim ekmek. içi rdiğim su, verdiğim mevkiden dolayı hakkımı helal ederim!

Kimseden ses çıkmadı . Mirza U luğbey alay l ı bir gülümsemey le: - Malumunuz olsun ki, - dedi - Şehzade Abdullatif' in ordusu kırk bin kişiden fazladır.. B u söz üzerine Emir Candar' ın kesik kesik nefes aldı­ ğını gören Mirza Uluğ bey , hemen ona döndü:

- Emir Candar ! Sizin görüşünüz ne? Emir Candar, iri gövdesinden beklenmeyen bir çevik­ l ikle ayağa kalkıp, başıyla selam verdikten sonra: - Devletpenah neyi uygun görürlerse, başımız üzerine - dedi. - Emir İ skender Barlas? Emir İ skender, ellerini göbeği üzerine bağlayıp: - Emir Candar doğru söylediler. Emriniz başımız üzerine, an hazretim! - dedi. - Emriniz başım üzerineymiş ! Kendi başın nerede? - Başımız sizin elinizdedir, dev l et penah . . "Evet başınız elimde, ama kalbiniz kimbi lir kiminle? Ne yazık ki bunu bilmiyorum ! " Mirza U l u ğbe y , kaş altından bir Emir İ dris Tarhan ' a, bir şeyhülislama bakt ı . - Benim d i leğim şudur k i ,- dedi kaşların ı çat ara k . ­ Hak Taala ' dan medet di ley ip s ava ş a l ı m ! B aş k a n e ça re var?

Kimseden ses çıkmadı. Şeyhülislan1,, oturduğu yerden şöyle bir bakıp, bir şeyler söylemek istedi, fakat sonradan vazgeçti. Mirza Uluğ bey, sert bir şekilde elini sallayarak: - Toplantı bitti, - dedi. - Asker hazır olsun. Gidebilir-


72 I ADİL YAKUBOV

siniz şerefli beyler.. Kumandanlar sanki bu sözü bekliyorlarmış gibi, "gürr" diye ayağa kalkıp, koyun sürüsü misali birbirini itekleye­ rek dışarı çıktılar. Az sonra çadırda sadece şeyhülislam ve Şehzade Abdulaziz kalmıştı. Mirza Uluğ bey , çadır içinde bir tur attıktan sonra yeri­ ne oturmuştu ki, dışardan gelen n a l seslerini işitip, minder üzerinde doğruldu. Baba Hüseyin B ahadır içeri girip, diz çökerek yere ka­ pandı. Elbiseleri üzerine dikilmiş olan halkacıklar, birbiri­ ne vurup ş ıngır şıngır ses çıkardı. Be lindeki kı lıcın yere sert bir şekilde çarpmasından şırak diye bir ses geldi. Ba­ şındaki miğferi yere yuvarlandı. Srrma gibi kap kara sakal ve bıyığı, karayağız çehresi ter içindeydi. Kesik kesik solu­ yordu. Mirza Uluğbey, uzun adımlarla sevgili mahreminin yanma gelip: - N 'oldu? Anlat! - dedi. - Devletpenah .. Emir Sultanşah Tarhan ve iki oğlunu öncü birlikleri şehzadeye götürürken yakaladık.. - Neredeler? - Yolda geliyorlar. Kaçmaya kalkıştılar, fakat yakaladık. Emir ağır yaralandı.. Mirza Uluğ bey, "işte kırdıkaçtılığının meyvesi" der gi­ bi oğluna baktı. Sultanşah Tarhan, Emir İ brahimbey ' in kaynatası, şehzadenin öldürttüğü beyzadenin de amcasıydı. Şehzade Abdulaziz, babasının kahırlı bakışları karşı­ sında adeta titredi. Fakat bir şey söyleyemedi. Mirza Uluğ bey, bir of çekerek, mahreminin yorgun çehresine baktı. - Madem emiri yakaladınız, öldürelim. Güzel.. Fakat bunun ne faydası olacak? B irçok asker pusuya düşmüş­ ken .. Şimdi ne yapmak lazım? Söyle Baba Hüseyin ! Baba Hüseyin, başını kaldırıp Mirza U luğbey 'e baktı. - Başkente dönmekte fayda var, an hazretim, - dedi tok bir sesle. -Şehzade kabiliyetli bir komutandır. Yine bir


ULUGBEY'İN HAZİNESİ ! 73

hile yolu bulmuştur. Böyle giderse hepimiz mahvoluruz, velinimet. - Başkente dönersek oraya saldırmaz mı? - Başkent sağlam. Gerekirse kale yanında savaşırız. Allah ' ın inayetiyle galip gelirsek, fevkalade bir şey olur. Yeni lirsek, kaleye sığınır, kapıları kapatırız, devletpenah. . Mirza Uluğbey, kaş altından şeyhülislama baktı. Şey­ hülislam, Hüseyin Bahadır'ın sözleri makul manasında ba­ şııu eğdi. Şehzade Abdulaziz ise elini kaldırıp: - Makul bir görüş, - dedi mırıltılı bir sesle. Mirza Uluğbey içinden '"Ağabeyinden korkuyor! " diye geçirdi. Kafasında birbirine zıt fikirler oynaşıyor, fakat bu fikirler kibrit alevi gibi yanıp yanıp sönüyordu. Yaverine bakarak el salladı: - Peki, askere bildir geri dönüyoruz ! B aba Hüseyin, miğferini dogrultup, eline göğsüne ko­ yarak dışarı çıktı. Arkasından şeyhülislam ayağa kalkıp gitti. Şehzade ise yüzüstü uzandı. Bunu gören Mirza Uluğ­ bey , içi burkulup dışarı çıktı. Şafak atmak üzere olmasına rağmen gökyüzünde hata yıldızlar ışıl ışıl yanıyordu. Gece boyu alev alev y anan ateşler sönmeye başlamış, askerler sanki karanlıkta gizlenmiş gibiydi. Alaca karanlıkta çadır­ lar gölge gibi görünüyor, dağ yamacında otlayıp duran at­ lar, develer ve katırlar göze çarpıyor, hazan kişneme sesle­ ri, deve homurtuları uzaktan yankılanarak kulağa çalını­ yordu . Mirza Uluğbey, kollarını göğsüne çaprazlayarak, gökyüzüne dikildi kaldı. Yıldızlar . . Ah yıldızlar ! . . E l l i yıl onlarla yattı kalktı. Geceleri geç saatlere kadar her bir yıldızın hareketlerini gözlerdi. Fakat heyhat ! Kırk yıl boyunca yıldızların, kaina­ tın sırlarını öğrendi de, yeryüzünün, insanların sırrını öğre­ nemedi. Uzayın sırlarını öğrensem, insanlığın ve yeryüzü­ nün sırlarını da öğrenmiş olurum der dururdu. Yok, yan ıl ­ mıştı ! Elini uzatıp yıldızların sır perdesini araladı da, in-


74 / ADİL YAKU BOV

sanların, şu nankör insanların, hatta kendi bel inden düşen evlatlarının kalp perdesinden içeri giremedi. Amaçları ney­ di? Ö ğrenemedi ! İ şte şafağın söktüğü yerde doğru sevgili yıldızı Venüs parlayıp duruyordu. Onun hemen yukarısın­ da Jüpiter yıldızı adeta sönmek üzereydi. Müneccimler, bu iki yıldızın birbirine yaklaştığı sırada doğduğu için dedesi Emir Timur'un başına huma kuşu konduğunu söylerlerdi. İ şte, yine birbirbirine yakındı bu iki yıldız. Ama münec­ cimlerin sözünü ettiği şu huma kuşu nerede kaldı? Yoksa şehzadenin başına mı kondu? . . Mirza U luğbey ' in hayali , at kişnemeleri , deve homur­ tuları ve askerlerin bağırışmalarıyla yarıda kesildi. Ağar­ maya başlayan çölde, askerler bir yandan çadırları sökü­ yor, bir yandan atları eyerliyorlardı. Mirza U luğbey abdest alıp, çadıra girdi .. Çok geçmeden hazırlanan ordu , Semerkand' a doğru yola koyuldu.


-8Şeyh Nizameddin Hamuş, Kalender Kamaki'yi ta sa­ bah namazında çağırtmıştı . Halbuki akşam namazı yaklaş­ mış olmasına rağmen, Kalender hata huzura alınmamıştı. Şeyhin oturduğu evin dış avlusu, "Mezar-ı Şerif'e ya­ kın; iç avlusundaki köşkler ise caminin hemen yanı başın­ daydı. Fakat şeyh hazretleri, bugün camiye çıkmamışlardı. Çünkü gün boyu huzurundan insan eksik olmamıştı. Haber üzerine haber geliyor, din ve devlet adamları, ayanlar ve komutanlar teşrif buyuruyor; çift kapılı, ağır giriş kapısı bir türlü kapanmak bilmiyordu .. Kalender Kamaki, dış avlunun ortasındaki mermer ha­ vuzun kenarına oturmuş, gelip gidenleri gözlüyordu. B ir­ kaç gündür Semerkand' ı kolları arasına alıp sallayan sert tipi, bugün biraz olsun yumuşamış, fakat akşama doğru tekrar şiddetlenerek, havuz kenarındaki çınar ve akkavak yapraklarını silkelemeye başlamıştı. Yere düşen yapraklar, havuzun kuru sathına, yanındaki gül bahçesine ve avluya adeta bir kilim gibi yayılmıştı. Başlarına sivri yuvarlak kal­ paklar geçirmiş olan genç müritler, bir an bile durup din­ lenmeden, gazelleri süpürüyorlar, misafirlerin gelip geçtiği yolu yağ dökülse yalanacak şekilde pırıl pırıl tutuyorlardı. Ziyarete gelen misafirlerin büyük bir çoğunluğu, don­ ları altından pusat giyip, kemerlerine kılıç ve hançer tak­ mış, kasıla kasıla yürüyen süvariler, bey ve beyzadelerdi. Onların ziyaretinden sonra ise sırtlarına zerduz kırmızı pelerin, başlarına sansar börk ve siyah kunduz derisinden


76 I ADİL YAKUBOV

tepelik giymiş olan bir grup asilzade arasında başkent da­ rugası Miranşah çıkıp geldi. Altmış yaşlarında, kilolu ve uzun boyluydu. Tıknaz, kırmızı yüzünde ve cıldır cıldır parlayan gözlerinde, alabildiğine bir tereddüt gözleniyor­ du. Miranşah 'dan sonra, postalları üzerinden beyaz şahi cellabiye giymiş, başlarında bembeyaz ipek takkeler bulu­ nan bir grup din adamı, kuğular gibi salına salına gelip içe­ ri girdi. Aralarında Semerkand kadısı Hace Miskin de var­ dı. Titrek gözleri ve geniş suratıyla y üzünden k ara kan damlayan kadılar kadısı, kendisini karşılamaya çıkan mü­ ritlerin selamlarına bile karşılık vermeden, bastonunu tık tık vurup iç avluya geçti gitti. Kadı cenaplarının ziyareti, bir hayli uzamıştı. Kalender Kamaki ise y ine yalnız başına havuz kenarında oturup, içeri alınmayı beklemeye devam ediyordu. Acaba şeyh hazretleri, kendisin i çağırmayı unut­ muş muydu? Kalender Karnaki, şeyhle bir yıldır tanışıyordu. Hurşi­ de B anu ' dan ümidini kestikten sonra, Şah-ı Zinde dergahı­ na girip, dervişler arasına karışmıştı. Ama girip gireceğine bin pişman olmuştu. Medresede eğitim gördüğü yıllarda, dünya zevklerini terkedip, ahirete gönül veren bu dervişlere imrenir, bir lok­ ma ekmeğe, bir yudum suya kanaat edip, sokak s okak hamd-ü sena okuyarak dolaşan bu gedalar gözüne melekler gibi görürıürdü. Gündüzleri başlarında takke, sırtlarında heybelerle so­ kaklarda, pazarlarda, kırda bayırda "hu" çekip ilahiler oku­ yarak dolaşan bu dervişler, akşamdan sonra dergaha dö­ nünce, tamamen başka insan olurlardı. Kenevir kokusu ya­ yılmış olan dergahta kara güğümler kaynar, bazıları haşhaş ezer, baziları eski kuşaklarının arasından afyon yaprağı çı­ karırdı. Ondan sonra keyfü sefa, fitne fücur, dedi kodu baş­ lar; bazan da bir kavga kopardı. Olanları hayretle seyreden Kamaki, bir yolunu bulup buradan kaçmayı düşünmüş, fa­ kat "Bu Allah'ın bir imtihanıdır" diyerek vazgeçmişti. Der-


ULUGBEY'İ N HAZİN ESİ / 77

gahın en halveti yerlerine girip çıkmış, tarikatla uğraşmıştı. Şeyhle tanışmaları da yine böyle bir ortamda gerçek­ leşmişti. O gün Kalender, basık tavanlı dergahın en kuytu yerine çekilmiş, sessizce Kur'an okumakla meşguldü. B irden, bu patırtı gürültü kesilmiş, dergahı su basmış gibi kimseden ses çıkmaz olmuştu. Kalender, bu durumu sezmekte birlik­ te gözlerini açmadan tilavete devam ediyordu. o an, birisi kendisini sert bir şekilde dürterek: - Bu ne gümrahlık? Bu ne edepsizlik? - diye bağır­ mıştı. Kalender, sakin sakin başını kaldırıp bakmıştı. Derga­ hın kapısında, beyaz uzun cellabiye giymiş müritler arasın­ da, ak sakalı göğsüne düşmüş, uzun boylu, oldukça yaşlı bir ihtiyar, gözleriyle onu süzüp duruyordu. Onu kolundan dürten kalenderbaşı "Kaşkir" lakablı şaşı derviş, gözlerini ağartarak bağınnı ştı: - Edepsiz küstah! Ayağa kalk! Velinimetimiz pirimiz Şeyh Nizameddin Hfunuş, fakir dergahımıza kadem renci­ de kıldılar .. Kalender Kamaki, hemen ayağa kalkm ış, kalkmasıyla birlikte başı dergahın tavanına çarpmış, iki büklüm olmuş­ tu. Şeyh, gözlerini ayırmadan onu tepeden tırnağa süzmüş, adını, kimin nesi olduğunu sormuştu. - Dergah-ı ilahinin bir gedası ! - diye cevap vermişti Karnaki gönülsüz bir şekilde. Kalender' in güçlü kuvvetli bünyesini tepeden tırnağa süzen şeyh hazretleri, dergahtan ayrılmış; ertesi gün ise onu Bağdat köyü yakınlarındaki yazlığına çağırtmıştı. Berrak kaynak başındaki ağaçların, salkım söğütlerin gölgesi altında Şiraz halılarıyla döşenmiş divan üzerinde oturan şeyh, Kalender' le uzun uzadıya soh­ bet etmiş, başkente ne zaman ve ne amaçla geldiğini, arıne­ sinin babasının kimler olduğunu, soyunu sopunu soruştur­ muştu. Gedalığı seçmesini makul bulmuş, elinden geldi­ ğince izzet ikramda bulunmuştu. Daha sonra ise Şah-ı Zin-


78 / ADİL YAKUBOV

de dergahından Mezar-ı Şerif yanındaki dervişler tekkesine naklini emir buyunnuş, ondan etrafa göz ku lak olmasını i s­ temişti. Çünkü ona göre, fütursuz şah yüzünden şehirde di­ y ane t s iz kimseler türem işti. Bundan bir iki ay önce tekrar çağırtmış, bu defa Mezar- ı Şerif dergahından GıJr-i Emir yakınlarındaki dervişler dergahına geçmesini, oradan Kök­ saray 'da dönen işleri kontrol etmesini talep etmişti. Şeyhinin bu istekleri onda hem hayret, hem de v icdan azabı me y da n a getirmişti. Heyhat ! Onun amacı zahidliğe yüz tutup, dünya işlerinden el etek çekmek , gece gündüz ibadetle uğraşmakt ı . Ama şimdi şeyhi tarik atı bırakıp, ayakçılık yapmasını istiyor, fütursuz padişahın peşine düş­ mesini emrediyordu. Kalender, medreseyi terketmiş olsa bile. Mirza Uluğbey ' e k arşı içinde en ufak bir kin tutmaz, aksine yüreğinde ona karşı daima bir sevgi ve saygı besler­ di. Zaten ayakçılık düşüncesi bile ona çok ters geliyordu. Buna rağmen dergaha gidip yerleşmiş, fakat geceleri şeyhi­ nin dediği gibi casuslukla değil, zikirle uğraşmıştı. B ir gü­ ne bir gün Mirza Uluğbey ' in sarayına kimin girip çıktığıy­ la ilgilenmemişti bile . . Şimdi havuz kenarında oturup, gelip geçenleri gözler­ ken, şeyhin kendisini niçin çağ ırttığını düşünüyordu. Ya şeyh ondan memnun değildi, ya da son iki ay içinde neler yaptığını soracaktı. Peki sorarsa, ne diyecek, ne cevap ve­ recekti? Nihayet iç avlunun kapışı açıldı . Tepeden tırnağa be­ yaz elbiseler giymiş ulema arasında, başkent kadıl-kudatı H ace Miskin cenapları göründü. Fakat kadı hazretlerini uğurlamaya çıkan müritler, içeri g irip tekrar dış kapının sürgüsünü vurunca, Karnaki yine dı şarıda kaldı. S inirli bir şeki lde kapıya doğru baktı. Ancak gördükleri karş ı sında şaşkına döndü. Çünkü kapıdan bu defa giren kişi Salahad­ din Zerger'd i ! Sırtında sincap kürkünden şerit çekilmiş simli bir kürk, başında ucuna inci takılmış tilki derisinden tepelik bu lunan Zerger, çelimsiz, fakat dimdik boy u y l a


ULUGBEY'İN HAZİNESİ J 79

elindeki fil dişi bastonunu yere tık tık vurarak yürüdü gitti. Karnaki 'yi görmedi. Zaten onun olduğu tarafa bakmadı bi­ le. Hoş , baksa bile, karanl ıkta saç sakalı birbirine karışmış, sırtında heybe, başında eski bir külahla oturan bu fakir der­ vişi tanıyacak mıydı sanki? Karnaki, Mevlfina Ali Kuşçu 'nun dünürlüğe gidişini, bu kibirli ihtiyarın söylediği acı sözleri hatırladı : "Bu misa­ fir şair medresede eğitim görüyorum deyip, akl ını oynat­ mış . . Salahaddin Zerger' in torununu i stemeden önce aç karnını doyursun ! " Doğru . O , bu sözleri Ali Kuşçu' nun ağzından değ il, başkalarından i şitm işti . Ü stadı, dünürlük olayından sonra öylesine üzülmüştü ki, Kalender' i teselli edebi lmek için çeşitli bahanelerle oyalama yoluna gitmiş, fakat o, hocası­ nın çehresindeki ü zgün ifadeden herşeyi anlamıştı . . . Ya Mevlfina Muhiddin? Günlerce öğrencisinin yüzüne baka­ mamış, bir süre kimseyle görüşmemişti. Fakat ne fayda? İş bu noktaya geldikten sonra artık onu kendisine talebe kıl­ masına ne gerek vardı? Evde kızlar için açtığı dersanede Hurşide B anu 'nun eğitimini kendisine verip de ne yapa­ caktı? Hey gidi günler ! Mevlfina Muhiddin ' in ağzına kadar kitapla dolu asude hanesinde geçirdiği mutlu dakikalar! Hurşide Banu, yüzüne altın tozu serpilmiş ipek peçe çeker, bicirim Afgan işi terliği ile yere filıeste aheste basarak içeri girerdi. Ortaya gerilen koyu ipek perdenin öbür tarafında oturur, ders başlamadan önce ipek peçe ile kapattığı yüzü­ nü öbür tarafa çevirir, sessizce beklerdi. Fakat ders başla­ yınca, ipek peçesini yüzünden çıkarır; utangaçlıktan ve he­ yecandı.m kızaran yüzü, süzülen filıu gözleri, bütün gençlik letafeti, iffeti, dillere destan güzelliği ile bütünleşirdi . . Ka­ lender Karnaki, hayatının ilk ş iirini bu evde yazmış, onu ilk defa Banu 'ya okumuştu. Zaten onu şair yapan da Ba­ nu 'nun ahu gözleri ve dillere destan güzelliği, henüz to­ murcukları açılmamış bir gonca gül fidanı oluşu değil miy-


80 / ADİL YAKUBOV

di? . . Ve bu gonca gül, kırkına merdiven dayamış, hayatta çekmediği dert kalmamış Kalender'den daha cesur çıkmış­ tı. Kalender, ona gönlünü açıp, dünür göndereceğini söyle­ diği gece, ondan kısa bir mektup almıştı: Banu da onu isti­ yordu .. Mevlfina Muhiddin'in bahçesindeki dere boyunda, yaş­ lı ceviz ağacının altında buluş m uşl ardı Urgut Dağlarından argın argın gece rüzgarının estiği ılık bir bahar akşamı idi Ayağında gonca güllü , kırmızı deri ç izme, sırtında pembe bir bluz vardı. Basmadan yapılmış Tibet işi beyaz bir türban örtmüştü. Kararlaştırdıkları saatte gelmişti. Ü ste­ lik, evden kararlı bir şekilde ayrıldığı için, bohçasını da ya­ nına almıştı. Kamaki, onun gelmiş olduğuna bir türlü ina­ namıyor, heyecandan titriyordu. B anu, ıkına sıkına derhal kaçmayı, Semerkand 'dan başını alıp gitmeyi teklif etmişti. Kalender ise .. (Koca çölde Allah ' ın boy pos verip, akıl ver­ mediği aptal ! ) Kalender ise hocasını düşünmüş, onun, ho­ cayı rencide etmek öz babayı rencide etmekle aynı şeydir şeklindeki sözlerini dikkate almıştı. Önce dünür göndeririz, vermezlerse kaçarız demişti. B anu onun bu sözlerini ses­ sizce dinlemiş, sinirlenerek küçük tepeyi aşıp avluya doğru yürümüştü. Fakat üç dört adım ya atmış ya atmamış, bir­ den yere yığılıp kalmıştı. Yerinde donup kal an Kalender, B anu'ya doğru koşmuş, yakındaki ağaç dalları arasına gi­ rip sarmaşıklar üzerine uzanan Banu 'nun türbanı yere düş­ müş, saçları dalga dalga yayılmıştı. Kalender y anına gelip diz çökmüş, onu belinden tutup çekmek istemişti. Fakat B anu "dokunma ! " diyerek sessizce ağlamaya başlamıştı. - Banu ! - Dokunma! Banu, kolundaki ziynetlerini şangır şungur sallayarak, ceylan gibi sekip avluya doğru yürümüş, biraz sonra da bahçe kapıs ı şırrak diye kapanmışt ı . Kalender, yine bir ümitle kapıya doğru varmıştı. İ çeriden B anu ' nun hıçkırık.

. .


ULUCBEY'İN HAZİNESİ / 81

lan geliyordu. Bu hıçkırıklar. hakaret yağdıran birinin hıç­ kırıkları değil, adeta inleyen bir abunun feryatlarıydı. Ka­ lender, kuruyan dudaklarını kapının anahtar deliğine yapış­ tırıp: - Banu ! Azizem ! - demişti. Cevap yerine iç kapının şırrak diye kapandığını işit­ mişti. Mest olmuş bir vaziyette yavaş yavaş yerine döner­ ken, B anu 'nun biraz önce yığılıp kaldığı sarmaşıklar ara­ sında duran bir şeye gözü takılmıştı. Eğilip bakmıştı . . Kü­ çük bir not defteriydi bu . . Kırmızı kadifeyle kaplanmış defterin kapağına -ki Ka­ lender bunu daha sonra medreseye döndüğünde görmüştü altın suyuyla şu mısralar yazılmıştı: Nigiihım yoldadur, kelgeymi deb zinhar bilmeysen Köngil ahın bilur mi deb kutarmen yar bilmeysen Tapıb yalgız dilim razın beyan etmakka acizmen Uzun tün/er haya/ingde öter bidar bilmeysen!26

Kalender, Banu 'nun küçük defterini koynuna koyup, iki elini başının arkasına kenetleyerek, başka bir aleme da­ lıp g itmişti. Fakat ne çare? Ok yaydan çıkmıştı bir defa . . Önce dünür gönderecek, reddederlerse, sonra. . . Red cevabından sonra, Salahaddin Zerger' in kapısı Ka­ lender' e ebediyen kapanmış; Hurşide Banu da bir daha onun ayak izlerine rastlayamamıştı. Sonra ne mi olmuştu? Sonra Semerkand sokaklarını inleten nekkarelerin. davul ve zurnaların gümbürtüsü altında Emir İbrahimbey'in oğlu at oynatıp, Salahaddin Zerger' in kapısına dayanmıştı. . O akşam köçekler nara atıp, İbrahimbey 'in oğlu debde26 Gözlerim yoldadır, gelir mi deyip, zinhar bilmezsin Gönül derdini bilir mi deyip beklerim yar, bilmezsin Yalnız bulup gönlümün rızasını söylemekten acizim Uzun geceler hayalinle geçer çaresiz bilmezsin!


82 / ADİL Y AKUBOV

be ve alayiş ile Salahaddin Zerger' in evine gelip, gelin al­ mak için at oynatırken, Uluğ bey Medresesi 'nin sessiz bir odasında yüzüstü uzanmış olan Kalender Karnaki, müder­ rislik cüppesini çıkarıp, sırtına eski bir yelek, başına bir külah geçirerek, di lenciler dergahının yoluna koyulmuştu. Bütün bun ları bir çırpıda hayalinden geç iren Karna­ ki 'nin içinde ılık bir şeyler akıp gitti. Ayağa kalkıp, etrafa şöyle bir bakındı ve tekrar yerine oturdu. İ şte aylar sonra nihayet şu avlunun kapısında görünen Salahaddin Zerger, müritler arasında, oklava yutmuş gibi dimdik yürüyerek, altın kabzalı bastonunu yere tık tık vura vura önünden geçip gidiyordu. Altın suyunda boğulasıca bunak ! Hem Kamaki 'nin ko­ lunu kanadını kırdı, hem sevgili torununun dünyasını ka­ rarttı. Eğer o, Hurşide Banu 'yla evlenmiş olsaydı, sevgili­ sini geri zekalı şehzadenin hare mine kaptırmazdı. Hayır! Banu'nun kollarında can verir, y ine de sevgilisini başkala­ rına kaptırmazdı ! .. - Hey ! Gözünü aç deli! Hayalini dergahta kurarsın. Şeyh hazretleri seni çağırıyor! Başına keçe kalpak, ayağına çarık giymiş bulunan genç bir mürit, onu iç avluya götürdü. İ ç avlunun yukarı kısmında, önü teraslı muazzam bir köşk vardı. Avlunun tam ortasında, ortası göbekli bir ha­ vuz bulunuyordu. Havuzun çevresine yerleştirilen gümüş fıskiyelerden fışkıran sular, seramik arklara dökülüyor, sıra sıra sütunlara asılan fanusların ışığında fıskiyelerden fışkı­ ran su, havada eğriler çizerek yere dökülürken nefis bir manzara meydana getiriyordu. Kalender Karnaki ' ye reh­ berlik eden genç mürit, onu pencerelerine ipek perdeler ta­ kılmış bir eve götürdü. Koridora girince, sağ taraftaki oy­ malı kapıyı göstererek "Gir ! " dedi. Kalender, yüreği ağzında içeri girdi. Şeyh Nizameddin Hamuş, duvarları kırmızı Türkmen halılarıyla süslü geniş odanın yukarı tarafında, kat kat pelüş m inderler üzerine


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 83

konulmuş kuş tüyü yastıklar üstüne yanlamasına uzanmış­ tı. B aş ınd a açık, külrengi bir sarık, sırtında siyah kadife ·yelek, üzerinde bembeyaz bir çakman, elinde ağır bir tes­ bih vardı. Gözlerini yummuş, bir şey ler mı rıl danı y ord u . Kalender kapıda durup selam verince, birden doğrulup oturdu. Seyrek kaşlarının altından imtihan ediyormuş gibi Kalender' i süzdükten sonra, gözlerini ondan ayırmadan: - Gel Allah ge dası - dedi. - Çekinme balam, otur! Şeyhin sesi, nurlu çehresi gibi sakindi. Kalender, elleri göğsünde, ayak içine basarak bir iki adım ilerleyip, şeyhinin karşısına diz çöktü. Kapı tekrar açıldı, içeriye birinin elinde sofra, diğerininkinde gümüş tepsi üzerinde sıcak ekmek, bal ve meyve bulunan iki mü­ rit girdi. Şeyh yine gözlerini yumup, müritler çıkıp gidin­ ceğe kadar hiç konuşmadı. S onra: - Nasılsın derviş? - diye sorudu. - Bir arzun varsa söyle! Kalender başını sallayıp: - Allah ' a şükür, pirim, - dedi.- Allah gedasının ne ar­ zusu olur? Sırtım pek, karnım tok, pirim .. - Barekallah butam ! İnşaallah niyetine nail olursun. Al balam, Allah'ın verdiği nimetlerden faydalanasun! Kalender, teşekkür ederek başını eğdi .. Şeyh, bir yandan tesbih çekiyor, diğer yandan göz ucuyla Kalender' i süzüyordu. Her taraf ı p ı l ıpıl parlayan halılar, penc ere lerde bir kat ipek üstünden kadife kaplı ağır perdeler, ince süslemelerle bezenmiş mangallar üstünde tavand an aşağı doğru s arkan kandiller; oymalı kubbemsi takalar, işlemeli tabaklar ve al-· tın tepsilerle doluydu .. "Vay canına ! Bütün gedaların pirim deyip taptıkları şeyh hazretleri n e bu kürkler, bu yalancı dünya zinetleri ne gerek?" ,


84 / ADİL YAKUBOV Dünya mening digenler Cehan maim a/ganlar Herkes kuşdek holuban Ol haramga hatmışlar21

- Ne mırıldanıp duruyorsun derviş? Şeyhinin sesiyle kendine gelen Kalender: - Allah 'a hamd-ü sena ediyorum, pirim ! - dedi, ama içinden "Şu asi kulunu affedesin Perverdigar" diye yalvar­ dı. - Balam, - dedi şeyh y ine sakin bir tavırla. - Seni bu­ raya çağırtmaktan müddeam28, sana bir görev vermektir. Ama bundan önce sana bir sorum var Allah gedası. Kalender, kalbinin sıkıştığını hissetti. " Önceki verdiği vazifeyi sorarsa, ne cevap veririm ben?" diye geçirdi için­ den. - Balam Kalender! Sen, fani dünya zevklerini terket­ mekle doğru bir iş yaptın. Dergah-ı ilahinin gedası , Al­ lah' ın sevgili kuludur. Amma, doğruyu söyle bana: Bu yo­ lu seçmekle doğru yaptım mı diye gönlünden hiç geçirdi­ ğin oldu mu? Kalender, sanki önünde zehirli bir yılan peyda olmuş gibi irkildi. Şeyh, gönlündeki şüpheleri sezmekteydi. - Niye susarsın, derviş? Kalender, başını hafifçe yukarı kaldırdı. Şeyh, başını önüne doğru eğip, pamuk gibi beyaz kaşlarını birbirine çat­ mış duruyordu. Kıpkırmızı mülaim çehresinde bir gergin­ lik, insanı kendisine bağlayan bir güç vardı. Kalender, ba­ kışlarını şeyhin nigfill ından kaçırıp, başını salladı. - Hayır pirim, gönlümde şüphe yok. Fakat.. 27 Dünya benim diyenler Cihan malın alanlar Herkes kuş gibi olurken Ol harama batmışlar 28 Müddea: Amaç, maksat.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 85

- Sözle! 29 - Fakat zahitlerin rezaletleri diz boyunu aştı. Çoğu gedalığa soyunmuş, ama gedatıkla ilgileri yok. Günah işle­ mekten çekinmiyorlar, dedikodu yapıyorlar, kumar oynu­ yorlar, pirim .. - İnnallahe maassabirin ! Yani kim Allah sabredenler­ le beraberdir. Sabredeceksin derviş ! Şeyh, derin bir iç geçirip, yerinde şöyle bir kıpırdaya­ rak. - Gönlündeki bu yanlışı düzeltip Allah' a tövbe ede­ sün, - dedi. - Çünkim günah işleyenleri Allah kıyamet gü­ nü cezasız bırakmaz. Hak Taala'nın katında padişah ile ge­ da aynıdır, butam. Aha, şah-ı şerir Mirza Uluğbey ! Essala­ tin zıllullahi fil ard hükmüne sığınıp, ben Allah' ın yeryü­ zündeki gölgesiyim deyip, gururlandı. Dedesi Emir Timur. . -Hak Taala onu b u dünyada taç sahibi yaptığı gibi, filıirette de mukarrabinden kılsın ! . Dedesi sahipkıranın vasiyetin­ den yüz çevirip, d in adamlarını ayağa düşürdü. Ahireti unutup, fani dünya lezzetlerine bel bağladı. Sonunda dün­ yası da, ahireti de mahvoldu .. Evet balam, Hallfilc-u atem hiçbir kulunun günahını cezasız koymaz. Çünkim. . Essava­ bu bifad l i h i vel ukubu biadlihi vela yuhcebu aleyhi şey ' un . . Y ani kim sevab onun fazlı ile ve ceza da onun adaletiyledir ve ondan hiçbir şey gizlenmez .. Dinsiz şahın askerleri y okedildi. Tahtımızın veliahdı Mirza Abdulla­ tif'in askerleri, bugün yarın darussaltana Semerkand'a gel­ mek üzeredir, balam .. Şeyh ona bakıp konuşmasını sürdürürken, en azından ondan bir tasdik işareti bekliyordu. Kalender, hiç oralı ol­ madı. Çünkü kendisi ne söylediğini, şeyhin ne cevap verdi­ ğini bile bilmiyordu. Gerçi Şehzade Abdullatif' in asker toplayıp geldiğini duymuştu, ama şeyhin anlattıkları yüre­ ğini burkmuştu. Acaba M irza U luğbey' e acıyor muydu? 29 Sözle: Söyle, anlat.


86 I ADİL YAKUBOV

Beni affedesin Allah' ım. Fak.at bu şeyh ne dedi? Asi kulla­ rının hangisinin dinsiz, hangisinin müslüman olduğunu sen daha iyi bilmez misin. ya Rabbi? .. - Niye cevap vermezsin, derviş? - Sözlerinizi düşünüyordum, pirim. Gerçekten de Allah' ın katmda padişahla geda aynıdır. . - Kema hüve hakkuhu 30 - dedi şeyh. - İnşaallah bun­ dan böyle dinsiz şahın günah işlerine bir son verilir. Dinsiz allameler, inşaallah Maveraünnehir sınırları dışına çıkarı­ lır. Maveraünnehir' de İ slam dini hakim olur! İ lahi amin ! Şeyh, fatiha okuyup elini yüzüne çaldıktan sonra, Ka­ lender' e baktı. - Butarn Kalender! - dedi yarı hayale dalmış bir şekil­ de. - Mirza Uluğbey'in ön ayak olduğu işlerden biri, rasat­ hane ve oradaki mecfisiler ve bidinlerirı3 I yazdıkları kitap­ lardır, balam. B ize kati olarak haber verilmiştir kim, ol di­ yanetsiz şah, bu küfür dergahında bulunan din düşmanı ki­ tapları kaçırmaya niyetlenmiş olup, bu v azifeyi ol dinsiz şakirdi Ali Kuçu' ya yüklemiş! Bazıları haber verdiler kim, Mirza Uluğbey, bu iş için Ali Kuşçu 'ya altın ve cevahir vermiş! Bundan haberin yok mu? Kalender, birden başını kaldırıp baktı. Şeyh hazretleri, dikkatlice kendisirıi süzüyordu. - Hayır pirim ! Ölümden haberim var, amma billah, bundan haberim yoktur! Şeyh Nizameddin Hamuş, gözlerini ondan ayırıp, başı­ nı salladı. - Seni buraya çağırtmaktan müddeam, bu feriştesiz32 dergaha ve imansız Ali Kuşçu ' ya göz kulak olmanı söyle­ mekti. Zira kim cennetmekan Emir Timur'un altınlarını şol mekruh kitapların kaçırılmasında kullanmak günah-ı azim­ dir. İ şte .. - Şeyh hazretleri yastığın altından ikiye katlanmış 30 Aynen öyle. 31 Bidin: Dinsiz. 32 Melek girmeyen anlamında.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 87

bir kağıt çıkardı. - Mürşid-i mukteda işan Hace Ahrar haz­ retleri, Şeş 'ten mektup yollayarak bu kati emri vermekte­ dirler. Ol şeyh 'ul meşayih bugün yarın darussaltanaya doğ­ ru yola çıkac aklardır. Niçün konuşmuyorsun? Şeyhin sesinde öylesine soğuk bir kararlılık, yüzünde öyle bir sertlik, ateş gibi parlayan gözlerinde öyle bir sihir vardı ki, Kalender kekeler bir vaziyette: - Benim gibi bir aciz ne desin? Pirimin emri başım üzerine! - diye cevap verdi. Şeyh hazretleri, baş eğerek tasdik işareti yaptıktan son­ ra, yüzündeki ifadey i muhafaza ederek: - Bu işte gaflet olmaz, - dedi. - Gece gündüz rasatha­ ne civarından ayrılmayasun ! Battal 33 Ali Kuşçu 'yu gözden kaçırmayasun ! . "Ya Rabb i ! Hangi günahları için fakirin başına bu işle­ ri açtın? Hamd-ü sena edip, halvette yatmak dururken, ayakçılık mı yapacağım şimdi? Ü ç günlük dünyada bana iyilik yapan hocalarıma karşı kötülükle mi cevap verece­ ğim ha ! " - Bütün bu işlerin gizlilik içinde olması derkar,- dedi şeyh. - Zira kim Şehzade Abdullatif darussaltanayı zapte­ dip tahta olturmagünçe 3 4 bu sırrı kimse bilmemelidir. Bu sırrı hiç kimse, bfilıusus 3 5 Ali Kuşçu bilmesün. Eğer öğre­ nirse yandığının resmidir Kalender! Sözlerimi angladıng mı? - Angladım, pirim.. - Allah yardımcın olsun. Ya Rabbi amin ! - Şeyh bir fatiha okuyup ellerini yüzüne çaldı. Sofrayı göstererek: - Issık 36patırlardan koynuna saP7 derviş ! - dedi. Kalender, itaat gösterip, iki tane pideyi koynuna koydu 33 İ şe yaramaz. 34 Oturmadıkça. 35 Özellikle. � Sıcak. 37 Koy.


88 / ADİL YAKUBOV

ve geri geri çekilerek köşkten çıkıp gitti. Ayaz biraz dinmiş olmasına rağmen, ortalık yine de bir hayli soğuktu. Kafası kannakarışık olan Kalender'in gözle­ ri karardı ve olduğu yere oturuverdi . .. Lanet olsun ! Neden şeyh ona yapışıp kaldı? Neden bu ağır işi ona tevdi etti?" Şeyh, ilk gördüğü kişiden şüphelenir, sonra onu bir şe­ kilde imtihan ederdi. Bunlardan haberi olmayan Kalender, karmakarışık bir kafayla avludan dışarı çıktı. O sırada, dışardan "Ya Allah dost, ya Allah" diye zi­ kirler yaparak gelen bir grup derviş, ana kapıdan içeri gir­ mekteydi. Kalender, kenara çekilip onların geçebilmesi için yol verdi. Arkalarından topallayarak gelen "Kaşkir" lakaplı şaşı, Kalender' i tanıyınca, külahını çıkarıp, bir iki kere çırparak sırıttı. Hemen apar topar dergahtan dışarı çıktı. Fakat kafası öyle karmaşık, hisleri öylesine giriftti ki, Mezar-ı Şerif ta­ rafına yöneldi. Zifiri karanlık mezarlıktaki çınarlar, y aşlı dut ve kavak ağaçları ağır hareket eden yelpaze gibi bir sa­ ğa bir sola sallanıp duruyor; kavaklar, sanki işret filemi ya­ pan ecinnilerin istilasına uğramış gibi ürkütücü sesler çıka­ rıyor, gülüp ağlıyordu. Mezarlığın bir kenarında, meçhul bir kişi, Kur'an okuyor; cami tarafından dervişlerin "hfi­ hO." sesleri kulağa çalınıyordu. Mermer mezar taşlarına tutuna tutana ilerleyen Kalen­ der, bir yandan da başını göğe kaldırıp içinden "Günahkar bendeni affedesin ey Perverdigar-ı alem! - dedi. - Fakir, bu değersiz dünya zevklerini terkedip, hak yolunda yürüyece­ ği yerde, böyle pis i şler yapacağını düşünür müydü? Kendi üstadı, yoksulluk günleri nde başını okşayan velinimeti ar­ kasından ayakçılık yapmayı aklından geçirir miydi? Mev­ lana Ali Kuşçu dinsiz mi, yoksa dini bütün bir kulun mu, bunu bu şeyh nereden bilir Tannın? Molla müftü bolganlar


ULUCBEY'İN HAZİNESİ / 89 Nahak dava kılganlar Akm kara kılganlar

01 tamukka38 kirmiş/er . .

Yanlış iş yapanlar . . Şeyhin sözü yalan yanlış şeyler de­ ğil mi ey Hallak-u alem?" Nihayet yolun sonunda, kuruyup, dalları kırılmış ulu çınar ağacı gözüne çalındı. Çınarın yan tarafında, üstüne geyik boynuzu konulmuş yüksek bir türbe kararıp duruyor­ du. Kalender, mezarın baş tarafına oturup secdeye kapanır­ ken, hayalen piri Bahauddin Nakşibendi' ye yalvardı: "- Bu fakir gedaya yardım et ey velinimet dede ! O, dervişlik yoluna girerken, fani dünya zevklerini bırakıp ge­ ce gündüz tarikat yolunda yürüyüp ibadet etmek niyetin­ deydi .. Ey bütün zavallıların, kimsesizlerin ve onların arka­ daşlarının, gedfiların ve yoksull arın koruyucusu Hace Ba­ hauddin Nakşibend i ! Ey Perverdigar-ı alem ! Günahkar bendeni affet! Affet beni Tanrım! " K alender Kamaki diz çöküp, alnını türbenin buz gibi soğuk taşına koydu.

38 Tamuk!Tamu: Cehennem. 1


-9Mirza Uluğbey yine dünkü gibi sürekli at koşturdu. Al­ tındaki bedevi argamakın geniş uyluğunun üzerindeki lal ve yakut kakmalı altın kalkanı, etrafa göz kamaştırıcı ışık­ lar saçıyor, sırtındaki altın işlemeli çakman çil çil yanıyor­ du. Atın alnına takılan mercan nazarlıklar, hafifçe sallanı­ yor, gümüş eyerin al.tın halkaları kulağa hoş gelen sesler çıkarıyordu. Fakat Mirza Uluğbey, bu nefis müzik sesinin farkında bile değildi. Çünkü daldığı hayal denizinde yüzü­ yordu o .. Gece yüreğini istila eden fırtına dinmişti. Gönlünde öy­ lesine bir lfilcaydilik vardı. Sadece bir şeye pişmandı: He­ men savaşa girip, şehzadeyi bir kere olsun görememişti. O gece kafasında savaşmayı planlarken, bir yandan da şu fikir beyninde yer etmişti: S avaş başlasa da, şehzade ile y üz yüze gelse.. Gözlerinin içine baksa ve amacının ne ol­ duğunu bir anlasaydı, sonrası mühim değildi. Onun elinden ölse de gam yemezdi .. Hangi yüzle, hangi vicdanla öz ba­ basına el kaldırıyordu? Ah, şunu bir öğrenseydi. Gerisinin ne önemi vardı? Ne yapacağına şehzade karar verirdi. Lanet olsun ! Mirza Uluğbey, niçindir bilinmez, bu oğ­ lunu çocukluğundan beri hiç sevmemiş, "Oğlum ! " derken bir güne bir gün göğsü kabarmamıştı. Şehzade dünyaya geldiğinde, onu, uzaktaki Herat' a, valide-i mihribanı Gev­ herşad hanımın yanına göndermişti. Gevherşad hanın1, onu kendi elleriyle Herat sarayında büyütmüştü . . Fakat. . el aman! Babası Şahruh Mirza'nm vefatından sona Şehzade


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 91

Alauddevle ile tac-u taht kavgasına giren Abdullatif, büyük annesi Gevherşad hanımı ele geçirip hapsettirmiş, Mirza Uluğbey bunu duyunca tüyleri diken diken olmuştu. Fakat Şehzade Alauddevle, Abdullatif' i esir edip İ htiyaruddin K alesi ' ne hapsettirince, yine baba yüreği dayanamış, asker toplayıp Horasan ' ı basmıştı . . Niçin o zaman ona acımıştı? Niçin Belh ' i ona armağan etmişti? Mirza Uluğbey, göğsü yırtılırcasına bir of çekti. Sonra başını kaldırıp, yukarı baktı. Geceki ayaz biraz olsun kırı l­ mış, güneş direk boyu yükselmişti.. Geniş kervan yolunun iki yanındaki tepelerde eşek, katır ve develer otluyordu. Ö nden giden mahremler ve süvariler, at oynatıp yol aç­ makta, eşek ve katırları amansızca kırbaçlayıp sağa sola dağıtmaktaydılar. Kılıç yerine balta, sopa ve orak taşıyan, asker elbisesi yerine başlarına terlik, sırtlarına eski çak­ man, bacaklarına geniş şalvar giyen şu zavallı köylüler, birbirlerine sokulup sakin sakin yol alıyorlardı. S avaş silahları yerine sopa ve orak taşıyan, ömründe muharebe nedir görmemiş bu zavallı köylüler, şehzadenin yaklaşık elli bin kişilik ordusuna karşı ne yapabilirdi? Bun­ ları kim, niçin toplamıştı? Mirza Uluğbey, saraybfuıı çağırarak, bölük komutanla­ rına köylülerin dağıtılması için emir vermesini söyledikten sonra, sürekli tepinip duran atını kırbaçlayıp, ileri doğru fırladı. Biraz ileride, ipek gibi dalgalanan pembe renkli bahçe­ ler arasından Dımeşk köyü göründü. Dımeşk'ten sonra ta Semerkand'a kadar uzanan bahçeler, birbirine ulanıp gider, sanki büyük bir alev kütlesi içinde kalmış gibi kıpkızıl gö­ rünürdü. Dımeşk 'ten biraz sonra çevreye güzel bir görünüm ka­ zandıran Bibihanım türbesinin lacivert kubbesi gözüktü. Ondan biraz beride, yine o ipek kırmızıl ığı arasında Uluğ­ bey Medresesi göze çarpıyordu. Yan tarafta ise, Gur-i Emir camiinin altın suyuyla boyanmış kaplamaları pırıl pırıl par-


92 / ADİL YAKUBOV

lıyordu. Mirza Uluğ bey, bahçeler arasından dalga dalga görünen Semerkand şehrini hayran hayran seyrederken gözleri yaşardı. Mesut çocukluk günlerinin geçtiği bu şehri abad etmek için ömrünü vermişti. Şimdi onu kayıp mı ede­ cekti? Şöhreti dünyanın dört bir yanına yayılmış olan bu rasathane ve medar-ı iftiharı medresesi ne olacaktı? Ya yaklaşık kırk yıl boyunca biriktirdiği nadir hazinesi? Orada eğitim gören öğrencileri? Onların başına neler gelecekti? Kırk yıldır savaş görmeyen bu halkın, bütün Maveraünne­ hir' in hali n 'olacaktı? Yüreği ateşle dağlanır gibi olan Mirza Uluğbey, atını hafifçe kamçıladı. Halsiz bir şekilde yürüyen at, birden hızlanarak, gemini dişleri arasında bastırıp fırladı gitti. Uluğbey ' in kalbindeki fırtınadan habersiz olan devlet erka­ nı ise, birbirine bakışıp, atlarını kamçıladılar. Dımeşk kö­ yüne varmadan önce sağ tarafta yer alan Bağ-ı Cihan gö­ ründü. Yüksek duvarlarla çevrili bağın ortasında, bembe­ yaz bir köpük gibi duran köşk göze çarptı. Dedesi Emir Ti­ mur, uzun savaşlardan dönerken Semerkand' a girmeden önce burada konaklar, bir süre istirahat ederdi. B ir hayli önde giden Mirza Uluğbey, birden aklına ne geldiyse, atı­ nın başını Bağ-ı Cihan tarafına çevirdi. Giriş kapısından itibaren başlayan geniş yol, ağaçlar­ dan düşen kızıl gazellerle kaplanmıştı. S ürekli olarak ağaç­ lardan aşağı düşen yapraklar, havada yalpalanıp, bir kuş hafifliğiyle yere iniyordu. Köşkün önünde yer alan gül bahçesi, onun ortasındaki mermer havuz, her yer gazellerle dolmuştu. Fakat asmalar yapraklarını henüz dökmemiş; yüksek duvarlara sıvanan asmalarda, hala her biri at kafası büyüklüğündeki salkımlar siyah kömür gibi ışıldıyordu . . Mirza Uluğbey, kendisini karşılamaya çıkan nöbetçiye atının dizginini t�s�im ettikten sonra, peşinden gelenleri he­ saba katmadan, yol boyunca yürüyüp gitti. Yolun sonunda­ ki nar ağaçlarının yanıbaşındaki çeşmeden pırıl pırıl, ber­ rak sular akıyordu. Uluğbey, çeşmenin başına çömelip, buz


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 93

gibi su ile abdest aldıktan sonra, zerduz çakmanını yalağın çevresinden itibaren uzanan çimenler üzerine serip, kuşluk namazını kıldı. Gözlerini yumup derin düşüncelere dala­ rak, çocukluk günlerini hatırladı. Henüz çok küçük bir çocuktu. B ir defasında uzak yer­ lerde savaştan dönen dedesi, bir iki hafta bu bahçede ko­ naklamıştı. Yalağın az ilerisinde, sevgili anneannesi Saray­ mülk Hanım ' ın lacivert ipek çadırı kurulmuştu. Onun çadı­ rının çevresinde ise pembe, kırmızı ve mor renkli çadırlar dikilmişti . B u çadırlarda iyi giyimli, eğitim görmüş genç hizmetçiler ve aşçılar kalıyordu. Çadırların arkasında uza­ nan yeşil yoncalıkta beyaz kısraklar, onların daha gerisinde ise yavru taylar kişner dururdu . B üyükannesi Saraymülk Hanım, her sabah Muhammed Taragay ' ı küçük tayların ya­ nına getirirdi. Saraymülk Hanım, geniş yüzlü, fındık bu­ runlu, çekile gözlüydü. B embeyaz tombul cüssesine, sırtın­ daki pahalı elbise ve narin ziynetlerine rağmen, oldukça vakarlıydı. Herkes ondan çekinir ve bir dediği iki edilmez­ di. Uluğ bey ' e karşı ise son derece şevkatliydi. Kıymetli y üzüklerle süslü uzun parmaklı ellerini açar, o da bir tay gibi büyükanne sinin kollarına atılırdı. O, hazan beline bir önlük bağlayıp, çadır y anındaki beyaz kısrağı kendi elle­ riyle sağar, sonra onu özel bir şişeye koyarak kıvamında kımız yapar, daha sonra da çeşmenin buz gibi suyuna bıra­ kırdı. Zaman zaman bu kımızı içmek için laciv�rt çadıra dedesi Emir Timur gelirdi . . Biraz aksak yürümesine rağ­ men baston kullanmaz, ince bedenini genç delikanlılar gibi dik tutardı. Hiçbir zaman altın işlemeli kıymetli elbiseler giymez, kalın çizgili beyaz skarlet çakmanını sırtından hiç çıkarmaz, bağdaş kurup otururken, ayaklarını çizmesinin altına çeker, dizini çakmanıyla örterdi. Dedesi Emir Timur, sivri yüzlü, kıygır burunlu, kısa, seyrek sakallıydı. Herkes ondan çekinir; seyrek kaşlarını çatıp ters ters baktığında, kimse kaşını kaldırıp gözlerine bakmaya cesaret edemez, hemen ellerini göğsüne çaprazlayıp el pençe divan durur-


94 / ADİL YAKUBOV

du. Fakat ne işse Muhammed Taragay ' ı görünce kolları açılır, çehresindeki sert ifade kaybolur, onun yerini tatlı bir tebessüm alırdı. Genelde torununu dizlerine oturtur, sevip okşardı . Sık sık onun hocalarını çağırır, derslerle arasının nasıl olduğunu sorardı. Eğer hocaları Uluğbey ' in fevkalade zeki ve derslerinde başarı lı olduğunu söylerlerse, onun al­ nından öper ve gü lerek: - Maşallah, maşall ah ! Emir Timur soyundan da bir Harun Reşid çıksın yahu ! - derdi. Bazan da torununu ders çalışırken görse. gözlerinden ateş püskürür, uşaklardan bi­ rını çağırır: - Al götür bunu ! At binsin! Kılıç oynatsın! - diye ba­ ğırırdı. Böyle anlarda kaşlarını gerip torununun kabiliyetle­ rini gözler; ata iyi binemez veya kılıcı iyi kullanamazsa he­ men sinirlenir, hışımla yerinden kalkar, çelik kılıcını kının­ dan sıyırır, gözlerinden ateş saçarak _karşısında kimi bulur­ sa onunla kılıç şakırtatır ve kılıcın nasıl kullanılac ağını gösterirdi. Mirza Uluğbey, geniş yoldan at koşturarak gelen süva­ rilerin seslerini işitip yavaşça yerinden kalktı. Tedirgince etrafını süzdü. Ne yapıyordu böyle? Çok tehlikeli olan şu anlarda, çocukluk günlerini hatırlayıp oturmak da neyin nesiydi? ! Tac-u tahtı düşünmek yerine, masum hayallere dalıp gitmenin zamanı mıydı? Mirza Uluğbey, kırmızı kumla beslenmiş yolda yürü­ yerek geri dönerken, ana giriş kapısının önünde köpük gibi bembeyaz atlar gördü. Köşkten çıkan Şehzade Abdülaziz i le elinde bir mektup tutan Şeyhülislam Burhaneddin, telaş içinde kendisine doğru geliyorlardı. "Yine kötü bir haber ! " diye geçirdi içinden Mirza Uluğbey. - Nereye kayboldunuz, an hazretim? - diye sordu şey­ hülislam içini çekerek. - Emir İ skender B arlas 'dan haber getirdim. - Bir müjde mi? - diyerek mektubu aldı U luğbey. B ir ·


ULUGBEY' İN HAZİNESİ / 95

parça sarı sağıda palas pandıras yazılmış olan mektupta Emir İskender, Şehzade Abdullatif' in piyadelerinin pusu­ dan çıkıp kendisinin merkez kuvvetlerine saldırdığını , şeh­ zadenin askerlerinin filleri kullandığını , bunun da askerle­ rini korkuttuğunu, bu yüzden başkente doğru çeki lmeyi uy­ gun gördüğünü yazıyordu. Mirza Uluğbey, gözlerini mektuptan kaldırıp şehzade ile şeyhulislama bakarken, ileride köşk yanında bekleyen bir grup saray mahremine gözü takıldı. Mahremler arasın­ da, yeğenleri Şehzade Abdullah ile Ebu Said Mirza da var­ dı. A ltın işlemeli pelerin altından pusat giymiş, başlarına altın haşiyeli miğferler takmış olan bu iki şehzadenin göz­ lerinde tereddüt, hareketlerinde ise belli bir tedirginlik se­ ziliyordu. M irza U luğ bey, ayaklarını gerip yerinden doğruldu. Süvari pusatı giyip, geçmeli kemerlerine altın kılıç takmış olan bu komutarılar, kıymetli giysilere bürünen şu saray halkı neden böyle titriyor, korkuyordu? Gaddar şehzade­ den korkuyorlarsa, niçin Emir S ultarışah gibi yapıp, onun tarafına geçmiyorlardı? .. Mirza U luğbey sesini yükselterek: - Şehzadenin ordusu yürüyüşe geçmiş,- dedi. - Asker­ leri fillere binmişler. Benzi sapsarı kesilen Şeyhülislam Burhaneddin, başını sağa sola sallayarak: - Devletpenah ne ferman buyururlar?- diye sordu. Mirza Uluğbey bıyık altından gülümseyerek: - Allah Taala alnımıza ne yazmışsa, o olacak efendi! - dedi. - İnşaallah alnınız ak olur .. Yoksa . . - Savaşmak, urışmak ! . Şeyhülislam, kısa sakallarını sıvazlayarak, başını salla­ dı ve sanki saray mahreminin işitmesini istemiyonnuş gibi: - Darussaltanaya dönmekte fayda var, an hazretim,-


96 / ADİL YAKUBOV

dedi sakince. -Kale muhkem. Mirza Uluğbey, asabi bir hareketle: - Heyhat! - dedi. - Şehzade bir taş atımlık mesafede, efendi ! Bütün şehir tarumar olacak! Bütün şehir! Şeyhülislam, yine asabileşip başını sağa sola salladı: - Vallahu ağlem bissavab. Velakin şehiri alamaz, sul­ tanım ! Camilerde hutbe okuturum. B ütün şehir halkı karşı durur devletpenah! Mirza Uluğbey, cevap vermedi. Şeyhülislam Burha­ neddin ' in samimiyetinden şüphe etmez, şu anda Semer­ kand' a çekilip surları tahkim etmekten başka çare olmadı­ ğını düşünür, yeterince erzak stok ederek uzun süre dayan­ manın mümkün olacağını hesap ederdi. Fakat en önemlisi, damarlarında taşıdığı Emir Timur kanının coşup, kılıcını çekerek savaşması, şu satılık komutanlara Timur'un torunu olduğunu ispat etmesi, postunu nasıl pahalıya sattığını gös­ termesi; daha da önemlisi, şehzade ile yüz yüze gelip onunla birkaç cümle konuşabilmesiydi.. Şehzadenin öncü kuvvetleri dağ yamacından yürüyüşe geçmişmiş ! Dedesi Emir Timur, bu gibi durumlarda, düş­ man kuvvetlerini önüne katar yürür, sonra sol ve sağ kanat süvarileriyle kuşatmaya alıp tuzağa düşürürdü. Eğer düş­ man askerlerine yardım gelecek olursa, pusuda bekleyen ihtiyatlarla onların üzerine yürür, ortalığı kırar geçirirdi. Ya kendisi .. Heyhat! . . Hiçbir zaman kabiliyetli bir komu­ tan olamamıştı. Ama hayır, o da savaşmalıydı! Savaşma­ dan canım teslim etmemeliydi! - Devletpenah .. - Düşünmekte fayda var, efendi ! Mirza Uluğbey, kaşlarını çatıp köşke doğru yürüdü. Yolda bekleyen şehzadeler, şaşkınlık içinde ona yol verdi­ ler. Köşkün ikinci katındaki duvarları firuze renk çini lambrilerle bezenmiş geniş odaya pelüş minderler döşen­ miş; masaların üstü taze pide, meyve, kaz kızartması ve kebaplarla donatılmıştı.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 97

M irza Uluğbey içinden güldü. " Ö lüm öncesi bezm-i cemşid! ". Sağda, bir zamanlar dedesi Emir Timur'un otur­ duğu yere oturup, el pençe hazır bekleyen h izmetç iye ses­ lenerek : - B ade keltür! - dedi. Fakat badeyi içmek nasip olmayacaktı. Hizmetçi çıkıp gittikten sonra, tam yerine oturup yerleşecekti ki, sarayban içeri girip ikinci bir mektup' getirdi. Çok sevdiği mahremi B aba Hüseyin ' in gönderdiği mektupta yazılanlar, birinci­ sinden daha kötüydü. Mektuba göre, şehzadenin sağ ve sol kanat kuvvetleri hızlı bir yürüyüşle Emir İskender Barlas ile Emir S ultan Candar' ı pusuya düş ürmek üzereydiler. Daha kötüsü ise, Emir Sultan Candar ' ın kaçtığı, askerin başında yalnız İ skender B arlas ' in kalmış olmasıydı. Baba Hüseyin ayrıca, gönderdiği mektupta Mirza Uluğbey' den derhal Semerkand' a dönmesini istiyor, kendisinin Emir is­ kender B arlas ' la birlikte Dımeşk köyü yakınlarında şehza­ denin ordusuyla savaşa girip, onu durdurmak niyetinde ol­ duğunu bildiriyordu. Mektuba göre şehzadenin askerleri iki üç fersah uzak­ lıktaydılar ve bu durumda Mirza Uluğbey' in derhal Semer­ kand' a dönme kararını uygulaması gerekirdi. Halbuki o, hemen savaşa girip, şehzade ile bir an önce yüz yüze gel­ mek için yanıp tutuşuyordu. Fakat Baba Hü sey in ' in gön­ derdiği mektubu okurken aklına bir başka fikir gelmişti : B aşkente dönüp kapıları sıkıca kapatsa v e şehzade ile barış anlaşması imzalasa olmaz mıydı? Ama hayır! Şehzade onu tahtta otunuaya bırakmazdı. Olsun. Bundan sonra ona tac­ u taht ne lazımdı? Onu rasathanesinden, kütüphanesinden mahrum etmesin, ilmi çalışmalarına engel olmasın .. Bu ona yeterdi ! Başka ne isterdi ki? Fakat şehzadeyi bu şartlara razı etmek için halkı sefer­ ber kılsa bile, müdafaayı bırakmamak gerekirdi. Mirza Uluğ bey, kafasından geçen bu fikirlere bir son vererek, sağ tarafta oturan Emir İdris Tarhaı1 ' a dönüp:


98 ! ADİL YAKUBOV

- Siz Dımeşk köyünde kalıp, İ skender Barlas süvari­ lerine destek verin, komutan ! - dedi. - Ö lseniz bile bugün şehzadenin ordusunu durdurun! Ferman-ı ali ayan mı? - Ayan devletpenah ! Emir İdris Tarhan, pelerin altına giydiği pusatının hal­ kalarını şıngırdatarak selam verdi. Mirza U luğbey, uyku­ suzluktan kısılan gözleriyle Şehzade Abdulaziz'e baktı: - Sen iki şehzadeyi alıp, derhal darussaltanaya dön. Şehir damgası Miranşah ' a şu emrimi ilet: B ütün devlet er­ kanı Köksaray 'a toplansın. Meşveret yapacağım. Mirza. Uluğbey, hışımla yerinden kalktı. Bade dolu ka­ seyi tepesine dikip bir çırpıda bitirdi ve kimseye bakmadan köşkten çıktı. Güneş batmış olmasına rağmen, ortalık hala aydınlıktı. Gerçi sabahki tipi biraz dinmişti, ama yine de sert bir ayaz vardı. Ağaçlardan düşen yapraklar, her tarafı kaplamıştı. Gazeller, kanat çırpan kuşlar gibi, aheste ahe � te havada uçuşuyor, insanların üstüne başını yalayarak yere iniyordu. Dımeşk köyünden kafasında fırtınalı düşüncelerle ayrı­ lan Mirza U luğ bey , gemini dişleri arasında çiğnemekten ağzı köpüren beyaz argamağın dizginini bırakıverdi. Fakat çevresindekilerin yanlış anlayabileceklerini hesab ederek tekrar eline aldı. Dımeşk ile Semerkand arası, fazla u zak değildi . Olsa olsa, iki fersahlık bir mesafe vard ı . D ı ­ meşk'ten sonra Bağdat, ondan sonra ise Kahire köyleri ge­ lir, hepsi birbirine bağ ve bahçelerle bağlanırdı. Üzüm bağ­ ları ve nar bahçeleriyle uç uca utanıp giden bu köylerde ya­ şayanlar, sanki hortlak görmüş gibi kaçışıyor; sokaklarda, köşe başlarında bir Allah ' ın kuluna rastlanmıyordu. Sadece zaman zaman tek tük yaşlı insanlar, çobansız sürüler, sağa sola havlayıp duran köpekler göze çarpıyordu. Ortalık kararmaya yüz tutarken, içine sıkıntı düşen Mirza Uluğbey atını kamçıladı. Kahire bağlarna girildi­ ğinde, bir takım nal sesleri ; .. ;�ilince, küçük bir khrgaşa ol­ du. Önde ilerleyen h.1.. metçil rin sert ayak sesleri duyuldu.


ULUGBEY'İN HAZİN ESİ / 99

Daha sonra bir g ru p süvari, at koşturarak geli p Mirza Uluğbey ' in biraz önünde durdu. Uluğbey, kılıcını sıymp: - Kim bunlar? - diye sordu. - A la hazretleri affetsinler! Biz darussaltanaya gidip döndük! Hızlı hızlı at koşturup gelen Şehzade Abdulaziz ile asık yüzlü sarayban atından inerek: - Devletpenah ! - dedi. - Sözle ! - Kapılar kapanmış. Salahdar kapıyı açmaktan kaçındı, an hazretim .. - Yalgan ! Mirza Uluğbey, kendi kendine söylendi; fakat sesi çev­ reden işitilince, etrafa bir sessizlik çöktü. Karanlıkta Şey­ hülislam B urhaneddin "ya ilahi! " diye mırıldandı. Uluğ­ bey, kesik kesik solumaya başladı. - Daruga Miranşah neredeydi? Kapıda mıydı? - Hayır, an hazretim ! Daruga, kapıya gelmekten kaçındı. - Açın yolu ! Mirza Uluğbey, atına atladığı gibi kamçıyı bastı. Kam­ çıyı yiyen safkan bedevi at, şaha kalkıp rüzgar gibi fırladı .. "Başkent kapılan kapalı ! Orada kırk yıl saltanat süren, Maveraünnehir'de hükümdarlık yapan birine karşı kapı ka­ patmak ha! Bütün ömrünü medreseler, hamamlar, dünyada benzeri olmayan rasathane ve kütüphaneler yaptırmaya adayıp, Semerkand ' ı dünyanın meşhur şehirlerinden biri haline getirmişti . . Şimdi de ona kapıları açmayacaklar ha! Ya Rabbi ! Hangi günahlarıma karşılık bu belayı başıma saldın, bu cezayı reva gördün, Hallak-u alem?" Ağaçları sağa sola savuran ayaz, güya Mirza Uluğbey 'i durdurmak ister gibi, dalga dalga göğsüne vuruyor; ağaç­ lardan düşen yapraklar ise, havada kanat çırptıktan sonra üstünü başını yalayarak yere iniyordu. "En güvendiğim Emir Sultanşah Barlas, döneklik etti.


1 00 / ADİL YAKUBOV

Emir Candar' ın nereye kaçtığı belli değil. Güvendiğim da­ ğım dediğim daruga Miranşah, başkentin kapılarını kapat­ tı.. Eyvah ! .. Nasıl bir kahpelik bu, nasıl bir iki yüzlülük, nasıl bir sefill ik? Bu lanet saltanatta kime güveneceksin, kime inanacaksın, Hallak-u alem?" Bu düşüncelerden bir an midesi bulunan Mirza Uluğ­ bey, dişlerini sıkıp, yine atını kamçıladı. Argamak, gümüş gemini hırsla dişleri arasında geverek kişnedi. Nalları altın­ dan fırlayan çakıllar, sağa sola sıçrıyor; havalanan yaprak­ lar etrafta uçuşuyor, o ise hiçbir şeye aldırmıyor; fakat kal­ bine oturan ağrı , giderek ağırlaşıyordu. İçinden Allah 'a yalvarıyor, bu asi kulunu affet, bu yaşımda şu kötü günleri bana gösterme ya rabbi diye dualar ediyordu. Artık bahçeler geride kalmış, tepelik araziye çıkmıştı. Biraz ötede, gökle birleşmiş gibi görünen Semerkand kale­ si gözüne çalındı. Karanlıkta kalenin kalın surları öyle yüksek ve heybetli görünüyordu ki, hiçbir güç onu zapte­ demezdi. Suyu baharda çekilmiş olan gölet yanında, bir grup sa­ ray mahremi M irza Uluğbey' i karşıladı. Aralarında Şehza­ de Abdulaziz ile Ebu Said Mirza da vardı. Şehzadeler, si­ nirli bir şekilde, sağa sola at oynatıp duruyorlardı. Mirza Uluğ bey, onlara aldırış bile etmeden, göleti geçerek kapı önünde durdu. Dedesi Emir Timur tarafından yaptırılan "Dervaze-i Ahenin" adlı bu kapı, son derece sağlamdı. Kapının iki ta­ rafında, muhafızlara ait iki kulede, bazı kişiler görünüyor; burçlar ve mazgallarda birçok gölge göze çarpıyor, fakat hiç kimse başını çıkarıp kendini göstermiyordu. İçi içini yiyen, sinirden gözleri dönmüş olan U luğ bey , atını hızla sürerek kapıya yaklaştı. Arkadan sürgülenmiş demir kapı­ nın gökle birleşecekmiş gibi yükselen kalın surlarını gö­ rünce, yüreğindeki ateş birden sönüp, dizlerinin bağı çözü­ lüverdi. İ çindeki fırtınayı güçlükle bastırıp, saraybana "ka­ pıyı aç" manasında bir işaret yaptı. Sarayban, atını ilerle-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 01

tip, kılıcının kabzasıyla kapıyı dövmeye başladı. Kuleden bir ses : - Kim o? diye bağırdı. - Benim! - dedi Mirza Uluğbey beynine kan sıçramış gibi. -Taht sahibi Mirza Uluğbey Köregani! - Demir kapı, ikindiden bu yana herkese kapatılmış­ tır! - Aç kapıyı mel' un ! Mirza Uluğ bey, güya kapıyı eliyle itiverip açacakmış gibi, atını hızla sürüp geldi. Şaha kalkan bedevi argamak, ön ayaklarıyla kapıyı tepip geri çekildi. Yukarıda, bir daki­ ka kadar bir sessizlik oldu. Sonra: - Aıa hazretleri affetsinler! - dedi sıradan bir ses. Fakat şehir darugası Miranşah cenapları ferman kılmışlar , kapı açılmayacak ! - Sahib-i saltanat benim ! Bütün fermanlarını emr-i vaciptir. Kapıyı aç, ya da darugayı çağır. Yoksa kelleni yok bil, salahdar! Mirza Uluğbey daha sözlerini bitirmemişti ki, sur tepe­ sindeki kuleden bir kahkaha sesi geldi: - Salahdarın bAşını almaya gücün yetmez! Onun kel­ lesine değil, kendi kellene dikkat et, Muhammed Tarag ay ! Mirza Uluğ bey, bir dakika hiç konuşmadan durdu. B u ince kahkahanın sahibi, her bir sözü zehir saçan bu adam . . Emir Sultan Candar bu ! . . Aman Allah ' ım ! Demek ki, bu mel ' un askeri toplamış, kaçıp doğru Semerkand'a gelmiş ! Ama ne zaman gelmiş. hangi yoldan gelmiş ? Ona kapıyı, kim, neden açmış? Bu imansız yalancılar, ne zaman ağız değiştirmişler? Bu din­ sizlerden, bu komu tanlardan, bu devlet erkanından el aman ! Nereye gitsen sahtekarlık, rezalet ve iki yüzlülük! M irza Uluğbey ayaklarını üzengiye dayayıp, atının üzerinde doğruldu. Vücudunu zangır zangır titreten içinde­ ki ateşi zorla bastırıp: - Emir Sultan Candar! - dedi. - Huma kuşu kimin ba-


1 02 / ADİL YAKUBOV

şına konar, bunu yalnız Allah b il ir Huma kuşu beni terke­ derse, bu senin şansın ! Fakat Tanrının inayetiyle tac-u taht uhdemde kalırsa, aklında bulunsun : Ayaklarından darağa­ cına asıp, altından ateş yakacağım ! M irza Uluğ bey , bu sözleri söyledikten sonra, Emir Candar' ın cevabını dahi beklemeden, atının başını geriye çevirdi. Atını sürüp hendeği geçen Mirza Uluğbey ' i şehza­ deler takip etti. Dalıp dalıp g iden U luğ bey , şehzadelerin söy !edikleri sözlerden, sadece "Şahruhiye Kalesi" sözünü işitip "peki" manasında el sal ladı. O tarafa niçin gittiğini bile bilmiyor, sadece kafasında insanların sahtekarlığı, iki yüzlülüğü ve hainlikleriyle ilgili düşünceler birbiriyle bo­ ğ u şuyordu. Şahruhiye Kalesi 'ne at koşuşturup giden Abdu­ laziz, bir süre sonra geri döndü. Nefes nefese soluyor, bir şeyler kekeliyordu . Fakat ne dediğini anlamak oldukça güçtü. Mirza U luğbey, Şahruhiye Kalesi ' nin kapılarının da kapatıldığını, kale komutanı Türkmen beyi İbrahim Pola­ toğlu 'nun satıldı ğını zar zor anladı. Olanları aklı hafsalası almıyordu. İ ç indeki isyan, bir volkana dönüşmüştü. Sini­ rinden dudaklarını ısırdı. Bir dakika kadar düşündü. Sonra s akinleşip atının başını arkaya çevirdi. Şehzade Mirza Ab­ dullatif' e baş eğip, iyi de davransa, kötü de davransa, y ine de kendi zürriyetine boyun eğmeyi uygun görmüştü . .

,


- 1 ODerin uykuya dalmış olan Ali Kuşçu , dış kapının hafif­ çe açıldığını hissedip uyandı. Rasathane karanlık olsa bile, Ali Kuşçu ' nun keskin gözleri çevreyi kolaçan etmeye yeti­ yordu. Çam yarması gibi bir kişi, iri cüssesi ile odanın ka­ pısını itekleyip açmaya çalışıyordu. Ali Kuşçu, gayr-ı ihti­ yari elini yastık altındaki hançere attı. - Kim o? diye sordu. Kapıdaki kişiden ses ç ıkmadı - Konuş, kimsin be dilsiz bende? - B enim, fakir.. Ali Kuşçu, hançerini bırakmadan yerinden kalktı. Kalender Kamaki mi? - Benim me vl an a, hala unutmamışsınız. - Canından bezmediysen yerinden kıpırdama! - Korkmayın, mumu yakın, mevlana! - Kıpırdama dedim sana ! Kıpırdama! Kim gönderdi seni bu dergaha? - Kalender Karnaki, kimsenin isteğiyle gelmedi, mev­ lana. Altın olduğunu duydum! Mumu yakın, mevlana ! Ali Kuşçu, hançerini kınından çekti; içinden, ''Kapıda ortakların yoksa seninle başa çıkarım" diye geçirip, kendi­ ni toparlayarak: - Neler saçmalayıp duruyorsun, Kalender? - dedi. İ lim dergahında al tın ne arar aptal? Kalender, karanlıkta sakin sakin güldü: - Bu ilim dergahında Cihangir'in altınları saklanır-

.

-


1 04 / ADİL YAKUBOV

mış, mevlana! - Emir Timur' un altınları mı? Sen rüya gömmüşsün Allah gedası ! - İnci ve mücevher de varmış. İnatçılığı bırak, mevla­ na! Ali Kuşçu, bir süre ne yapacağını bilemedi. "Bu derbe­ der aptal, burada altın olduğunu nerden duymuş? Buraya onu kim göndermiş? Yanında kimler var?" diye düşündü içinden. Kalender, karanlıkta kubbeyi andıran külahlı koca ka­ fasını sallayıp: - Mevlana Ali Kuşçu,- dedı alaylı bir ifadeyle. - Bir de sizin için kaplanla boğuşan aslan yürekli Ali Kuşçu der­ ler! Mumu yakın ! Şair Kalender bu dergaha kötü niyetle gelseydi, çoktan sizin işinizi bitirmişti ! Kalenderin söyledikleri doğruydu. Kimsenin haberi ol­ madan rasathaneye giren kişi, isteseydi derin uykuda yatan birinin boğazını çoktan keserdi. Karanlıkta sendeleyerek ilerleyip, akşamdan kalan yarım mumu bulup yaktı. Odaya yayılan zayıf ışık, raflardaki kitapların altın suyuyla yazıl­ mış yazılarıyla bütünleşince, ortalık ışıl ışıl oldu. Kalender sırtındaki eski heybesi, başındaki sivri eski külahı ve çam yarması gibi cüssesiyle kapıyı açıp, içeri girdi. Saygıyla eğilerek: - Esselamu aleyküm üstad, - dedi. Kalender, bu defa "mevlana" yerine "üstad" demişti. Bu, mürekkep yalamış dervişlerden öğrendiği bir dalka­ vukluk muydu, yoksa samimiyetten mi ileri geliyordu? Elindeki mumu yükseğe kaldırarak, Kalender' in yüzüne baktı. Saç sakalı uzamış o lan Kalender, uykusuz, kısık gözleriyle üstadı süzüyordu. Çam yarması gibi cüssesinde, sakal la kaplanmış çehresinde ve uykusuzluktan kısılmış gözlerinde, açık bir üzüntü ve burukluk vardı. Ali Kuşçu, onun başına gelen olayları hatırlayıp içi sızladı. - Gel Allah' ın gedas � , otur!


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 05

Kalender, hemen onun yanına gelip, elini tuttu ve öpüp başına koydu. "Buna ne oldu böyle? Niçin böyle davranıyor?" - Şöyle yukarı buyur, Kalender. . Kalender, teşekkür ederim manasında başını salatlı. - Kusura bakmayın, üstad. Söze altınla başlayıp sizi korkuttum. - Altın, altın ! Bu sözü kimden duydun, Kalender? - Hele sabırlı olun, üstad! Önce size bir sorum var. Kederli gözlerle Ali Kuşçu 'nun yüzüne baktı. - Sizin gibi bir bilgin kişi, benim gibi bir fakiri ne sanu? Beni nasıl bi­ lirsiniz? Gerçekten kimdi bu adam? Uzak Yessi şehrinden ge­ lip, önce süvarilik yapmış, sonra kılıcını kalemle, pusatları­ nı ilim adamlarının cüppeleriyle değiştirip kendini ilme vermiş; en sonunda da medreseyi terkeclip, dervişliğe so­ yunmuştu. Ş imdi de başında tilki derisinden eski bir külah, sırtında bir heybe ile karşısında dikilip duruyordu . . Ali Kuşçu ensesini sıvazlayarak: - B ir şey demeye dilim varmıyor Allah' ın gedası,­ dedi. Kalender, derin bir iç geçirdikten sonra: - Fakir, bu kahpe dünyada gerçeğin peşinde koşan kendi halinde bir kuldur, üstad! - diye söze başladı. - Önce sahib-i saltanat Mirza Uluğbey 'den yardım istemeye gel­ dim, yardım alamadım. Yurdumdan ayrılıp, evsiz barksız bir köpek gibi dolaştım. Hakikat, gerçek diyerek dolaşma­ dığım sokak, çalmadığım kapı kalmadı. Sonunda Allah ge­ dfiları arasına karıştım. Fakat ne çare? Bunlar da dilinde hamd-ü sena, gönlünde fısk-ı fücur yalancılar güruhu çıktı. Şimdi ister inanın, ister inanmayın, gerçeği arayarak, yine bu ilim dergahına geldim, üstad ! Kalender, sesi kısılıp sustu. Samimiyetinden şüphe et­ mek zordu. Fakat. . Ali Kuşçu zoraki güldü : - Sözlerinde mantık yok, Kalender,- dedi.- Hakikati


1 06 / ADİL Y AKUBOV

aramak için geldim diyorsun, ama altın peşindesin! - Bunu şunun için söyledim, mevlana: Bu altın başı­ nızı yer, yastığınızı boş bırakır. . - Bende altın olduğunu nereden öğrendin? Anlat der­ . ' vış . - Yok, önce siz anlatın, üstad: Bu dergahta Emir Timur'un altınları olduğunu kimseye söylemiş miydiniz? Ali Kuşçu gayr-ı ihtiyari : - Salahaddin Zerger! - diye m ırıldandı. - Heyhat ! . . Kalender Jndaklarını ısırıp, başını salladı: - MC'vlana, alı mevlana ! Sizin gibi aklı başında bir i l i m :ldaın ın ın yapacağ ı çocukluk mu bu? O yaşlı tilki, bu n l a r ı �eyh hazret lerine söylemiş. Altınları alıp derhal kaçmamıL �erekfr. Yoksa altını elinizden alırlar, sizi de öl­ -·

c H i rürl eı , ii stad !

sakalı hirbirine karışmış, gözleri çıra gibi yanıp d u raıı hu yan deli derviş, doğruyu mu söylüyor, yuksa ım marcı yap ı p ağzuıdan laf almak mı istiyordu? Fa­ kat �u Salah�ırl<liıı Zerg�r! H ayır, bu derviş yalan s öylemi­ Laıwt ulsuıı ' Saçı

\'or ! Omm kl lhiııJcn ge\en leri

-.;ezen Kalender, kaşlarını ça­

tıp: �a�ir, hu kahpe dünyaya geldi geleli, iki kişiden kö­ tü l ii k g u rnı e<li - dedi. · Bunlardan hiri devletpanah M irza U luğbey , J i ğeri s i z, i.i s tad � Huzurunuza baş eğip gelmekten amacım .

iyil iğe k ar�ı iyilikle cevap vermektir. Bu niyetim­ den şüpheniz varsa, hemen çıkıp giderim, üstad! Kalender'in bu sözleri, Ali Kuşçu ' nun kalbindeki şüp­ heleri alıp götürdü. Bakışlarını onun gamlı nigahından ayı­ rıp, raflardaki kitaplara çevirdi. - Sen altın ve mücevherlerden bahsettin, Kalender. Fakat altından daha kıymetli olan şu kitapları ne yapaca­ ğız? Başımı alıp gitsem, bu paha biçilmez hazinenin enca­ mı nice olur? Kalender, başını kaldırıp raflara göz gezdirdi. Şeyh Ni-


ULUGBEY'İN H AZİNESİ / 1 07

zameddin Hamuş ' un mekruh kitaplar şeklindeki tehditli sözleri aklına geldi. - Alıp götürmek gerek ! - Bunca kitabı nereye alıp götürürüm ben? Hangi birini götürürüm, Kalender? - Sandıklara koyup, başka şehirlere alıp götürmek ge­ rek. - Hangi şehre? Mirza Abdullatif tahta oturursa, kol u ­ nun ulaşmayacağı bir şehir kalır mı? - N 'olursa olsun, hurdan alıp götürmekte fayda var.­ dedi K alender başındaki külahıyla oynayarak. Bir dakika kadar düşündükten sonra Ali Kuşçu ' ya dönüp: - Rasathanede dışarı çıkan herhangi bir geçit var mı?­ diye sordu. Ali Kuşçu biraz düşünüp: - Var! - dedi. - Altınları alıp benimle gelin,- dedi Kalender emir verir gibi bir tavırla. -Bir yere gideceğiz, üstad. - Nereye? - Sormayın. Altınları alın! Kalender' in emri Ali Kuşçu'nun kalbine şüphe saldıy­ sa da, tevekkül edip, raflardaki kitaplar arkasına sakladığı altın ve mücevherleri toplamaya başladı. Kalender, tabak tabak altınları eliyle alıp heybesinin gözlerine doldururken: - Altınları sakladığınız gizli yer bu mu? Maşaallah si­ ze, üstad ! - diye güldü. Altınları yerleştirdikten sonra: - Geçit nerede? Haydi mevlana! - diye emir verdi. Onun bu emredici sözleri Ali Kuşçu 'nun kalbinde yine soğuk şüpheler meydana getirdiyse de, artık bu noktadan sonra şüphenin bir faydası yoktu. Yine de eliyle koynunda­ ki hançeri kontrol ettikten sonra, mumu eline alıp kapıyı açtı. Dik basamaklar, yer altına doğru kıvrılıp gidiyordu. Birinci katın yan tarafında, daracık bir kiler; onun ortasın­ da ise değirmen taşını andıran, yuvarlak taşla ağzı kapatıl­ mış bir kuyu vardı. Fazla derin bir kuyu değildi. Kenarın-


1 08 / ADİL YAKUBOV

da, bir adamın zar zor geçeceği büyüklükte bir delile bulu­ nuyordu. Delikten girilip, dar, yılan izi gibi kıvrılan geçit­ ten geçildiği zaman, Kuhak dağları tarafında bir dereye çı­ kılıyordu. Bu geçidi, bütün Maveraünnehir'de, sadece Mir­ za Uluğbey ve Ali Kuşçu biliyordu. O da ömrü boyu bir defa inmişti buraya. - Bismillahirrahmanirrahim ! Ağzını bumunu şahi bezle sımsıkı kapatan Ali Kuşçu, beline bir ip bağlayıp kuyuya indi. Kuyuda, diz boyunu geçmeyen, buz gibi bir su vardı. Ali Kuşçu, kuyu duvarın­ daki deliğin yerini bulup, girişi açtı. Karşılaştığı zifiri ka­ ranlık, tüylerini diken diken etti. Sonra delikten içeri girdi, insan eli değmeyen geçidin ağzında, örümcekler yuva yap­ mıştı. Nemli duvarlarda ise, kırkayak ve solucan gibi, her türlü haşerata rastlamak mümkündü. Pis bir küf kokusu, in­ sanın genzine vuruyordu. Ali Kuşçu, elindeki mumun zayıf ışığı altında ilerlemeye çalışırken, duvarlarda kıpır kıp ır oynayan böcekleri görünce bir an irkildi. Bir ara, soğuk, kıllı bir şey şap diye boynuna yapıştı. Hemen, tırnaklarıyla boynunu yolarcasına ne olduğunu bilmediği cismi kaldırıp yere attı. Kalender ise, hiçbir şeye aldırış etmeden heybeyi sürükleyerek arkasından geliyor, bir yandan da "haydi mevlana!" der gibi, eliyle Ali Kuşçu 'nun ensesinden itiyor­ du. Nihayet, karanlık dar geçit bitmiş, ayaklarının altında irili ufaklı çakıl taşları belirmişti. B irden durdular. Ali Kuşçu ile Kalender, ayaklarını yere dayayarak, bü­ yük bir taşı itmeye başladılar. B iraz sonra, toz toprak döke­ rek açılan taşın arkasından, ciğerlerine tertemiz hava dol­ du. Geçit doğruca servi boyu yüksekliğinde bir dereye çı­ kıyordu. Derenin ilerisinde, küçük bir akarsu vardı. Önce, bü­ yük taşı elbirliği ile yerine yerleştirdiler. Ali Kuşçu şaşır­ mıştı. Çünkü Kalender, Semerkand' a değil, Urgut dağları-


ULUCBEY'İN HAZİNESİ / 1 09

na doğru yönelmişti. Biraz sonra Kamaki önde, Ali Kuşçu arkada Aburahmet geçidini takip ederek yürümeye baŞladı­ lar. Ay çıkmamıştı. Zifiri karanlıkta yürümek hayli zor olu­ yor; dere boyundaki ağaç dalları gözlerine batıyor, ayakları altında ezilen taşlar, gacur gucur sesler çıkarıyordu. Bu de­ li derviş onu nereye götürüyordu? Kötü bir niyeti var mıy­ dı? Yoksa, nereye gittiklerini niçin söylemiyordu? İşte ile­ ride bahçeler görünmüştü. Aşağıdan, dere boyundaki de­ ğirmen oluklarından dökülen suların hışırtısı geliyordu. Değirmenler tarafına sapmayıp, engebeli bir araziye yönel­ diler. Üzüm bağlarından ve hala meyveleri devşirilmemiş nar bahçelerinden geçip, bozkır tarafındaki köye doğru ilerlediler. Daha sonra sağa dönüp, dar bir sokağa saptılar. Ali Kuşçu, içinden "Nagara Tepe" dedi. Sokaklar öyle dar, öyle bozuktu ki, iki deve yan yana gelse geçemezdi. So­ kaktaki evler, basık duvarlar, el uzatılsa dokunulabilecek balkonlar, bir mezarlığı andırırcasına sessizdi.. Çevrede in cin top oynuyordu. Basık kapılar arkasından, tek tük köpek havlamaları, bazı köylülerin tap tup ayak sesleri işitiliyor­ du; fakat yine de ortalık alabildiğine sessizdi. Dar sokakta ilerleyerek, küçük bir meydana ulaştılar. Meydanın kıble tarafında yüksek bir tepe; tepe eteğinde ise, iki tane salkım söğüt görünüyordu. Kalen�er Karnaki, bir o yana, bir bu yana bakındıktan sonra Ali Kuşçu ' ya "yürüyün" der gibi işaret etti. Nihayet, küçük meydanın sol tarafından yürüyerek, söğüt ağaçları altında durdular. Boz­ kırın ön tarafı sanki bıçakla kesilmiş gibi dimdikti. Ortada, mezar gibi bir şey kararıp duruyordu. Kalender ayak uçla­ rına basa basa yürüyüp, demir kaplı kapıyı üç defa vurdu ve tekrar ağacın altına döndü. Az sonra kapı gıcırdayarak açıldı. Geçitte, delik gibi zifiri karanlık bir pencere görün­ dü. Kalender, Ali Kuşçu 'nun elinden tutarak, iki büklüm bir vaziyette, karanlık dehlize daldı. - Esselamu aleyküm, atahan. İç taraftan, boğuk bir ses cevap verdi:


1 1 0 / ADİL YAKUBOV

- Ve aleyküm selam! Ali Kuşçu, Kalender' in arkasından içeri girerken için­ den, "Bir dehlizden çıkıp, başka bir dehlize girdik galiba" diye geçirdi. "Bu derbeder deli, beni hangi mezarlığa getir­ di acaba?" İçi tünel gibi kıvrım kıvrım basık karanlık koridorda ilerlediler. Koridorun sonunda, cılız bir mum alevi görün­ dü. Işığa doğru yürüyüp, uzun ve dar bir geçitten geçerek, kubbemsi bir mağaraya girdiler. Takadaki yağ çırasının za­ yıf ışığı altında uzanan mağara, oldukça ürkütücü bir görü­ nüme sahipti. Önde ilerleyen Kalender, duraksayarak: - İşte, size sözünü ettiğim Mevlana Ali Kuşçu huzu­ runuza kadem basmış bulunuyorlar, hazreti Timur B aba! dedi. Yarı karanlık mağaranın öbür tarafından hayli vezmin bir ses işitildi: - Esselamu aleyküm, mevlana! Fakir kulübemize hoş gelmişsin oğlum Alaaddin ! Hayrete düşen Ali Kuşçu, şaşkın bir şekilde cevap verdi: - Ve aleyküm selam, atahan ! - Berhudar olasın, mevlana! Buyur yukarı gel ! Gözleri karanlığa tam alışmamış olan Ali Kuşçu, etra­ fını incelemeye başladı. Girdikleri mağara, tepenin böğründe oyulmuş, oldukça geniş bir yerdi. Her iki yanında, iki tane küçük oyuk vardı. Yoldan sonra hemen gelen oyukta, demircilik alet ve ede­ vatları; körük, kömür, balyozlar ve çekiçler, uzun demi r maşalar görünüyordu . Oyuğun bir köşesinde, her boydan kazan, tencere, tabak, sahan, çaydanlık, kova, helke, ibrik ve benzeri kap kaçak göze çarpıyordu. Geniş mağaranın sağında ise, yere serilmiş post üzerinde, bir elinde tömbeki tutup, bağdaş kurarak oturmakta olan yaşlı bir ihtiyar duru ­ yordu. Başında yuvarlak bir kalpak vardı . Koyun derisin­ den yapılmış geniş postuna sarınmıştı. Göğsüne kadar uza-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 1 1

nan sakalına, çok uzun zamandır makas değmediği bel liy­ di. İhtiyarın arkasındaki düz duvarda, iki kılıç ve kalkan asılıydı. Kılıçların ortasındaki takada, ne zamandır el sü­ rülmemiş kitaplar vardı. Mağarayı şaşkın şaşkın inceleyen Ali Kuşçu , bir zamanlar Mirza Uluğbey ' le çıktığı av partisi sırasında Urgut dağlarında rastladıkları bir mağarayı hatır­ ladı. İçinde bulunduğu şu mağaraya çok benzeyen o mağa­ ranın karanlık tünelinden içeri girdiklerinde de, tıpkı bunun gibi geniş bir bölümle karşı laşmışlardı. O mağaranın du­ varları ve kubbemsi tavanı, sanki insan eliyle yontulmuş gibi muntazamdı ve beyaz mermer taşlarla örülmüştü. Bir­ den Ali Kuşçu ' nun kafasında bir şimşek çaktı. Evet, hazi­ ney i o mağaraya saklayabilirdi. Ali Kuşçu, ihtiyarın sesiyle daldığı hayalden uyandı: - Niye daldın, mevlana? Hadi otur şuraya! - İhtiyar, sağ tarafta üstüne post serilmiş büyük kütüğü gösterdi. Tartılma, otur, mevlana. B u kütükte günahkar bendenin adaşı, sahipkıran Emir Timur oturup, işte şu kasede .. - İhti­ yar, elini uzatıp, kitap dizili takadan geniş bir bakır kase al­ dı. - İ şte bu kasede fakire bade ikram etmişti .. Ali Kuşçu, şu anda Semerkandlı Timur usta denilen meşhur demircinin mağarasında bulunduğunu anlamıştı. Emir Timur ordusunda hizmet veren bu adam hakkında çok şey işitmiş, fakat onu bir türlü görmek nasip olmamış­ tı. Tevazu ile elini göğsüne koyup. ihtiyarın gösterdiği kü­ tüğe oturdu . Kalender ise, ihtiyarın yanına ilişti. - Evet, Mevlana Ali Kuşçu, - dedi ihtiyar. - Siz, Emir Timur Köregani'nin oturduğu kütüğe oturmuş bulunu) vr­ sunuz. Emir Timur'dan sonra, bu kütüğe onun oğlu Said Şahruh Mirza oturmuştu . . - İhtiyar, seyrek, fakat uzun kaş­ larını eliyle ovalayıp, hafifçe tebessüm ederek konuşmasını sürdürdü : - Ol zat-ı muhterem, bir gün biraz külçe altın alıp gelmiş ve Emir Timur'a yaptığın kılıç gibi bir kılıç da bana yapacaksın diye tutturmuştu. Bilmezdi ki, ben artık


1 1 2 I ADİL Y AKUBOV

kılıç yapmamaya yemin ettim .. Ali Kuşçu, vaktiyle böyle bir hikaye dinlemişti. Güya Şahruh Mirza Semerkand 'a teşrif buyurdukları sırada, meşhur bir demirciye kılıç sipariş etmek istemiş, demirci ise kılıç yapmayacağını belirtince, sinirlenen Şahruh Mirza onun darağacında asılmasını emretmiş, fakat araya Mirza Uluğ bey girerek, adamı ölümden kurtarmıştı . . Ali Kuşçu, ihtiyarın bir deri, bir kemik kalmış yüzünü, beyaz kaşları altında titreyen gözlerini heyecanla seyretti. Geniş yüzü, göğsüne kadar uzanan sakalı , zinde cüssesi, dizinin üzerinde titreyen kuru elleri, onun çok badireler at­ latmış bir kişi olduğunu gösteriyor; görünüşünden, mert, irade ve güç sahibi birisi olduğu anlaşılıyordu. - Yemin etmenizin sebebi neydi, atahan? - diye sordu Ali Kuşçu. İhtiyar, kara kuru çehresini ekşiterek, elini salladı. - Eee. . B unun hikayesi uzun, gardaş,- dedi.- Uzun la­ fın kısası, Emir Timur'un ordusunda silahçılık yapıyor­ dum. Semerkand' lı Timur ustanın yaptığı kılıçlar, her yer­ de nam salmıştı, oğlum. Bir gün, sahipkıran bir kılıç sipariş etti. Kabzası altından, gövdesi çelikten olsun; vurunca taşı kessin, dedi. Yaptım. Öyle bir kılıç oldu ki, Emir Timur, bir vuruşta bir taşı ikiye böldü. Sahipkıran, çok memnun olmuştu. Bana zerduz bir pelerin hediye etti. Fakat kaderin cilvesine bak ki mevlana, ol şah-ı-btşevkat, bu asi bendenin yaptığı kılıçla Köksaray meydanında tek ağabeyimin, tek çiğerparemin başını kesti! . - İhtiyar, gözlerini yumup, du­ daklarım kıpır kıpır oynatarak, bir fatiha okuyup ellerini yüzüne çaldı. - Ciğer köşem, Serbedarlar komutanıydı , mevlana. Mangal gibi yüreği vardı. Bana hep, "Kardeşim Timur" derdi, "Şu mesleği bırak. Kim bu kana susamış cel­ lada kılıç ·yaparsa, büyük günaha girer. Kıyamet günü, bu yaptığının cezasını öder" derdi rahmetlik. Yok, dediğini yapmadım. Sahipkıranın ol şirin sözlerine kandım. Ama bu yaptığım iş, Perverdigar-ı alemin hoşuna gitmemiş olacak


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 1 3

ki, kendi elimle yaptığım kılıçla, kendi ciğer köşemin başı­ nın vurulduğunu gözlerimle gördüm. Ağabeyimle birlikte otuz iki mert delikanlının da kellesini vücudundan ayırdı. . Ya, oğlum, kendi yaptığım kılıcın kendi kardeşimin kanını döktüğüne şahit oldum. O ldum da, aynı gece Emir Ti­ mur' un hediye ettiği zerduz pelerini ve pusatı ateşe atıp yaktım .. Başımı alıp dağlara çıktım. Dört yıl başımda kü­ lah, sırtımda torba, Bedahşan' dan Belh 'e, oradan Herat' a, Herat'dan Bağdat' a, oradan Mekke-i Mükerreme'ye derbe­ der bir vaziyette gezdim durdum. Belki bir daha ana yurdu­ mu görmek nasip olmaz, çoluğum çocuğum kurda kuşa yem olur deyip, geri dönmeyi dü şünürdüm. Garibin ah ı yerde kalmazmış, balam . Ol birahim şahın Çin Maçin 'e sa­ vaşa giderken yolda ölüp gittiği haberi geldi. Bu haberi du­ yunca, bohçamı belime bağlayıp, asamı elime aldım ve yollara düştüm. Oniki ay, beş gün sonra Maveraünnehir göründü. Ceyhun nehrine girip, bir güzel yıkandım, balam. - İhtiyar kara kuru ince parmaklarıyla göz yaşlarını silip, bir süre sustu. Ali Kuşçu, göz altından Kalender'e baktı. Kalender, sakalını sıvazlayıp oturuyordu. Belki vatanını özlemiş olsa gerek, sönük çehresinde ince bir mahzunluk belirmişti. - Mevlana Ali Kuşçu, - dedi ihtiyar. - Allah gedası Kalender, olayı şöyle bir anlattı. Fakir, ilim dergahından su içmedim, ama Herat, B ağdat ve Şam' da birçok medresede farraşlık yapıp, alimlerin hikmet dolu sohbetlerinden çok istifade ettim. Kısacası, ne hizmet gerekiyorsa, elimden ge­ leni yaparım, balam. Ali Kuşçu, ellerini göğsüne koyup, saygısını izhar etti. - Binlerce teşekkür velinimet. Siz, Şehzade Abdulla­ tif' in tac-u taht aşkıyla Maveraünnehir'e bastırıp geldiğini biliyor musunuz'? İhtiyar başını eğip: - Öz babasına kılıç çeken evlat, inşallah Hak Ta­ ala'nın kahrına duçar olur, mevlana ..


1 1 4 I ADİL YA KUBOV

- İnşaallah duanız kabul olur. Ama devletpenfih Mir­ za Uluğbey, kırk yıl süren saltanatı boyunca kurduğu rasat­ hanenin yanında, çok değerli kitaplar, paha biçilmez el yazmalarından teşekkül eden bir kütüphane meydana getir­ mişti. Şimdi, bu hazine tehdit altında. Bunları cahiller or­ dusundan koruma işini ise Mirza Uluğbey benim boynuma yükledi .. - M irza Uluğbey ! -İhtiyar, gözlerini yumup bir of çekti. -Allah kahretsin! Böyle büyük bir insan, kuzgun ko­ mutanlarına inanıp, şu yaşlı halinde eli kolu bağlı kaldı. Yanlış anlamayın mevlana, savaş bahane; fakat bu komu­ tanlar, deveyi hamuduyla yuttular. Ama sonunda olan hep bizim gibi gariplere oldu, oğlum. S avaşın acılarını, hep biz tattık. Ali Kuşçu, kıpkırnuzı kesilip, başını önüne eğdi. Ama ne var ki, usta haklıydı. Bu savaş, sadece fakir.lerin değil, ustanın başına da çok işler açmıştı. Kalender yerinden doğ­ rularak: - Atahan! - dedi. -Şimdi, bu sözlerin bize faydası yok. İlim hazinesi tehlike altında. - Tamam! - Usta, elini onun dizine koydu. - Kaç san­ dık lazım dediydin? - Onbeş yirmi sandık olsa yeter. - Ne kadar çabuk olursa, o kadar iyi olur, - dedi Kalender ve heybeyi işaret ederek: - Altınları saklayalım, atahan ! - dedi. "Altın" sözünü işiten ihtiyar, suratını buruşturdu. Sar­ kık kaşlarını ovalarken, hayalinde konuşur gibi Kalender'e dönerek: - Yarın akşamdan sonra bir haber alırsın, oğlum, - dedi. - Sağol atahan, bunu ne yapacağız? -Kalender heybe­ yi gösterip güldü: -İçi altın dolu! - Gömmekte fayda var. -İhtiyar, kıble tarafındaki ka­ ranlık oyuğu göstererek. -Al, içeriye göm. Fakire altın ne,


ULUGBEY'İN H AZİN ESİ ! 1 1 5

demir ne, farkı yok . . Kalender, odadaki demir çelik parçalarını bir kenara iterek, diz boyuna ulaşan bir çukur kazdı. Altın ve mücev­ herleri heybeyle birlikte gömüp, üstünü toprakla kapatarak, demir parçalarını üzerine yığdı. Ali Kuşçu, Semerkandlı Timur ustay l a vedalaşıp, Ka­ l ender in p e şi nde n mağaradan ç ıktı . Ama sanki dağın bü­ tün soğuğunu ensesinde h i s se t t i Dış ar ı da öyle bir s o ğ u k vardı ki, rüzgar uğulduyor, şiddetli bir ayaz e s i y o rd u Yıl­ dızlar g ö kte ı ş ı l ı � ı l y an mas ı na rağ m e n , ş afa k s ö k me y e yaklaşmıştı. Her tarafta köpekler hav lıyor, horoz sesleri duyuluyordu .. Geldikleri yoldan geri döndüler. Dereden çıkıp, rasat­ hane kapısına yaklaştıklarında, önde yürüyen Kalender, Ali Kuşçu 'yu kolundan tutup, yol kenarındaki çınar ağacının arkasına çekti. Kapı tarafından, kim olduğu bilinmeyen birisi, "Ya Al­ lah dost, ya Allah" diyerek, yalpalaya yalpalaya geliyordu. Kalender, Ali Kuşçu 'yu ağacın gövdesi arkasına çek­ tikten sonra, birden ok gibi fırlayıp, dervişin yolunu kesti. - Evet Kaşkir, ne dolaşıyorsun buralarda? -diye sor­ du. Kaşkir, "hiç .. " manasında omuz silkti. - Şunu kafana sok şaşı: Sen sırtlansan, ben de kapl a­ nım. Eğer ayakçılık yapmaya kalkarsan, o şaşı gözünü oyup çıkartır, sana yediririm. Anladın mı? Kaşkir, cevap vermedi, fakat eteği tutuşmuş gibi, "Bağ-ı Meydan" tarafına yürüdü gitti. K al ender bir süre bekledik­ ten sonra, Ali K uş çu 'nun yanına gelip. - Tedbirde fayda var, mevlana, - dedi.- Şeyh hazretle­ ri ayakçı üstüne ayakçı koyuyor.. '

.

.

,


- 1 1Mirza Uluğbey, iki gündür Köksaray' ın kuytu yerinde­ ki bir odada yere uzanmış, sinir krizleri geçiriyordu. Kapı­ da bekleyen muhafız, abdest alması için dışarı çıkmasına bile müsaade etmiyor, taharet suyunu dahi içeri getiriyor­ du. Yarım asır içinde dolaştığı Köksaray' da, böyle bir oda­ nın olduğunu dahi bilmiyordu. Son derece soğuk ve loştu. Sadece tavandaki küçük pencereden, ufak bir ışık sızıyor­ du. Yerde bir halı ve iki minder, ortadaki masa üzerinde ise soğumuş kebaplar, meyve ve yeşillik, adi bir kasede de ba­ de vardı. Fakat zehirlenmekten korkan Uluğbey, tuza bile elini sürmemiş; sadece sürahiden bir iki yudum su içmişti. Artık açlık ve uykusuzluktan bitkin düşmüş, tavandaki kü­ çük pencereye gözlerini dikerek uzanmıştı . . Ş u iki gün boyunca, doğduğundan bugüne kadar geçen her anını, her gününü, çocukluk anılarını tek tek gözünün önünden geçirmişti. Yaşı, elli beşi aşmıştı. Kırk yıl devam eden saltanatı boyunca, şu fani dünyaya gelip de rahat yüzü gördün mü diye sorsalar, doğru dürüst cevap veremezdi. Padişahların hayatları yaptırdıkları saraylara benzerdi. Dışarıdan bakı­ lınca pırıl pırıl parlayan, ama içeri girilince, rutubet ve ka­ ranlıktan insanın tüylerinin ürperdiği saraylar .. Onun gön­ lünü ferahlatan, içine huzur veren tek yer, yaptırdığı med­ rese ile rasathanesiydi. Köksaray adıyla ün yapmış bu fe­ sad yuvasından kaçıp, rasathanenin asude odalarına çekile­ rek, elinde teleskopla sınırsız kainatı gözlerken, en mesut


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 1 7

anlarını yaşamıştı. Allah, bunu bile ona çok gönnüştü . . Mirza U luğbey , geçmişte Horasan v e Maveraünne­ hir'de meydana gelen olayları düşünürken, nedense yine dedesi aklına düştü. Evet, el-kısasu mine! hak ! Tac-u taht u ğ r una Timur sülalesi arasında başlayan bu ka v g a bu acı­ masız kıyım, dedesi -Allah mekanını cennet etsin- Emir Timur'un yadellerde, başka milletlere reva gördüğü katl i­ amlar iç i n Allah ' ın verdiği bir ceza mıydı? Dedesin in akıt­ tığı kanların, yetim bıraktığı çocukların, oğ u ll arı n ı kaybe­ den anaların döktüğü gözyaşlarının bir keffareti m iy d i? Ama hayır! .. Onun vicdanı rahattı. Çünkü kırk yıl de­ vam eden saltanatı boyunca dedesi gibi zafer sarhoşluğuna kapılıp kibirlenmemiş, yadellerde, başkalarının yurdunu basıp, bağ bahçelerini talan etmemiş, halkı tarumar kılm�­ m ıştı.. Fak.at bunlar . . Kendi çocukları, Herat' taki yeğenle­ ri . . Bunlar babalarının tahtına oturursa Horasan ve Mavcr;'\ ­ ünnehir' in hali nice olurdu? Halkın başına neler gelirdi'! Ya kendisinin hali şimdi n 'olacaktı? B unca işten sonra, düşmanla kılıç şakırtatarak ölseydi gam yemezdi ! Bu ne al­ çaklıktı ki, hayatının bir kısmım kendi öz oğluyla boğu�a­ rak geçirip, bundan sonra şerefsiz bir hayat sürecekti? Dün şehzadeye iki kere mektup gönderip, kendisiyle görüşmek istediğini bildirmişti. Kendi arzusuyla tahttan fe­ ragat ettiğini şehzadeye bildirecek, ondan sadece tek bir şey, kalan üç günlük ömrünü ilmi çalışmalarla geçirmesine müsaade etmesini isteyecekti. Sonra isterse kendisine ba­ balık nasihati verip, insaf ve adaletten ayrılmamasını tavsi­ ye edecekti. Ne var ki, her iki mektubu da cevapsız kalmış­ tı. Peki , ne istiyordu bu çtlgın? Yine ne zamandır doymadığı kan iç me y e devam etmek mi? Yoksa taht uğruna hiç kimseden çekinmeden öz baba­ sının kellesini vurdurmak mı? Hayır, Mirza Uluğbey ölüm­ den korkmuyordu. Ölüm hak ey Perverdigar-ı alem ! Fakat kötü de olsa, öz oğlunun akibeti ne olacaktı? Kendi kıble­ gahınm canına kastederek, baba katili diye nam salıp, ömür ,


1 18 / ADİL Y AKUBOV

boyu kötü birisi olarak şöhret yapmayacak mıydı? Odaya biri mi girdi, yoksa kapı mı gıcırdadı? Mirza Uluğbey, gözlerini açtı. Karşısında dikilen nö­ betçi geri çekilip. içeri girmek isteyen tanıdık tombul hiz­ metçiye yol verdi. Hizmetçi, elinde ağır bir tepsiyle içeri girip, iyi kızarmış iki pide, bir tabak yemek ve bir dem lik çay getirdi. Saygıyla selam verip, elindekileri masaya bı ­ raktı. El sürülmemiş önceki yemekleri hayretle tepsiye ko­ yup geri çeki lirken, gözüyle pideye işaret etti. Mirza Uluğ­ bey, bir onun gözüne, bir kızarmış pideye baktı . Fakat hiz­ metçi cevap vermedi ve sadece "ayakçı var! " manasında işarette bulunarak kapıya doğru yönelirken, y ine eliyle pi­ deyi gösterdi. Bu yaşlı hizmetçi ne demek istiyordu? İyi niyetli miy­ di? Yoksa başına bir iş mi açmak istiyordu? B aşı açlıktan dönen Mirza Uluğbey pideye baktı. İyi kızartılmış pidenin mis gibi kokusu ta beyninin derinlikle­ rine vurdu. Ağzı sulandı . . Pideyi eline alıp ikiye böldü. Fa­ kat o da ne? Pidenin içine bir mektup vardı. Yüreği cız edip mektubu açtı. Mektup imzasızdı. MeÇhul bir kişi ona Hak Taala'dan inayet diliyor, şehirde olan olayları anlatı­ yor ve bir de teklifte bulunuyordu. Anlattığına göre veliaht şehzade başkenti zapt edip, Köksaray ' a girişiyle birlikte şehirde kıyamet kopmuş. Dün camide hutbe okutup, M irza Uluğbey ' in İslam dininin düşmanı olduğu belirtilerek, taht­ tan uzaklaştırıldığı açıklanmış . Hutbede ayrıca şehzade Maveraünnehir sultanı olarak i lan edilip, namına sikke bas­ tırılması yönünde fetva verilmiş. Şehzade şu günlerde pek çok ileri gelen kişiyi, Mirza Uluğbey ' in komutan ve muha­ fızlarını tutuklatıp hapse attırmış, direnenler i se katledil­ miş . Şehzadenin M irza Uluğbey ' i hacca göndermeyi dü­ şündüğü bildirilmiş, fakat hutbe okunurken S aid Abbas isimli bir kişinin ayağa kalkıp ala hazretlerinden davacı ol­ duğunu, çünkü Mirza Uluğbey' in suçsuz yere babasını kat­ lettirdiğini iddia ederek kısas istediği, bu iddiayı başkadı


ULUGBEY'İN HAZİN ESİ / 1 1 9

Hace Miskin hazretlerinden başka hiç kimsenin, hatta şeh­ zadenin bile reddetmediği açıklanmış . . Bu yüzden ala haz­ retlerinin hayatının pamuk ipliğine bağlı olduğu belirtilen mektupta, meçhul kişi ona derhal kaçmayı tavsiye ediyor ve şayet ala hazretleri bu teklifi kabul ederlerse, gelen hiz­ metçiye işaret vermesi gerektiği bildiriliyordu. Meçhul kişi ayrıca, hizmetçinin kapıda bekleyen muhafızı ilaçla uyu­ tup, Mirza Uluğbeyi Köksaray altındaki geçitten kaçıraca­ ğını da kaydediyordu. Mirza Uluğ bey, mektubu okur okumaz, ayağa kalktı. Aklına ilk gelen şey, "tuzak" ihtimali oldu. Evet, şehzade ona tuzak kurmaktaydı ! Kaçmaya karar verirse, hizmetçiye sinyal verecekmiş, h izmetçi muhafızı ilaç içirip uyutacak­ mış da, onu Köksaray altındaki gizli geçitten kaçıracakmış ! Vah vah! Şehzade bu gizli geçidi bilmiyor mu? Evet, bu bir tuzak! Bu alçakça tuzağı da şehzade değil, Şeyh Niza­ meddin Hamuş kurmuştur. M irza Uluğ bey, heyecanlı bir şekilde oda içinde gezin­ di. B irden gözü getirilen pideye takıldı ve içinden "zehirli" diye düşündü. Evet, bu pideler, bu yemek ve porselen ka­ sedeki bade, hepsi zehirli ! Niyetleri beni öldürmek. Fakat yine gönlüne bir düşünce gelip hüzünlendi: "Hepsi aynı şey değil mi? Sevgili öz yurdundan ayrı kalıp yadellerde, uzak diyarlarda derbeder dolaşmak, yahut S aid Abbas ' ın kılıcıyla can vermektense, zehir içip ölmek daha iyi değil mi?" M irza Uluğbey, bir kase bade doldurup, bir dikişte içti. Arkasından biraz pide yiyip, odayı sakin sakin adımlamaya başladı. Ne olmuş yani? Zehirse zehir! Eğer aşağılık evladı onu zehirleyip öldürmeye niyet etmişse, bırak amacına ulaşsın ! Fakat bu esrarengiz mektubu yollayan ve onu kaçmaya teş­ vik eden kim ola? Sevgili öğrencisi Ali Kuşçu mu? Yoksa Mev lana Muhiddin mi? Yok, böyle tehlikttli işler ilim adamlarının karı değil ! Böyle tehlikeli işe, girse girse, Ba-


1 20 / ADİL YAKUBOV

ba Hüseyin gibi sadık yaverleri girer! Ama hayır. . Kaçma­ yacaktı ! Kaçıp da nereye gidecekti? Kırk yıl hüküm sürdü­ ğü Maveraünnehir'den kaçıp, dilencilik mi yapacaktı? Ar­ tık ona tac-u taht ne lazımdı? Hepsini şehzadeye bıraktı. . Alsın ! . Devr-i devran sürsün! . Ama yeter k i canına dokun­ masın ! . İçini yiy ip bitiren dertlerden başı dönen M irza Uluğ­ bey, odanın ortasında durdu . Ortalık iyice kararmaya baş­ lamış, tepedeki pencereden gelen ışık da zayıflamıştı. Yu­ karıda, pırıl pırıl parlayan yıldızlar göründü .. - Yıldızlar! .. - Mirza Uluğbey ' in içine bir ferahlık çö­ küp, gözlerini göğe dikti : -Tövbe tövbe ! Yaldızları pek iyi seçemiyordu. Şu pencereden görünen hangi y ıldız küme­ siydi? Dur bakim .. Büyük Ayı mı, Küçük Ayı mı? .. Yoksa Ülker kümesi mi? .. Gökteki bütün yıldızları tek tek bilen bu astroloğa ne oldu böyle? Gözünün nuru mu söndü, yok­ sa zitıni mi karıştı? .. Mirza Uluğbey zihninin iyice karıştı­ ğını sezerek, gidip yatağa uzandı. Uzanmasıyla birlikte ka­ pı açıldı. Başlarında miğfer, ellerinde yalın kılıçla iki s ipa­ hi içeri girdi . Uzun yüzlü, kulaklarına küpe takmış olanı, Belh sipahilerindendi. Sipahilerden sonra içeri iri cüsseli, zenci gibi simsiyah tanımadık bir muhafız girip, saygıyla selam verdikten sonra, sessizce kapıya çekilip dikilmeye başladı. Mirza U luğbey, zenciye benzeyen muhafızın terbiyesiz hareketine sinirlendiğini belli etmeden, sırtındaki sansar postunu sıktı . . Avlu karanlık, yüksek duvarlarla çevrelenen Köksaray, tepesi mezar gibi kubbelerle donatılmış muazzam binalar, göğe doğru yükselen burçlar ve minareler, halta güney ta­ raftaki harem köşkleri bile sessiz ve karanlıktı. Sadece en tepedeki köşkün penceres inde, cılız bir mum ışığı göze çarpıyordu. Mirza Uluğbey, gözleri deve gözleri gibi parla­ yan süzgün cariyesini hatırladı. İçi birden cız etti. Bu süz­ gün, kederli cariye Mev lana Muhiddin' in dersanesinde


ULUGBEY'İN HAZİNESİ ! 1 21

ilim öğrenen müslüman bir kızcağızdı . Haremde kendi odasından hiç çıkmaz, devamlı bir şeyler okur, uzun kış gecelerinde M irza U luğbey ' in risalelerini temize çeker, boş vakitlerinde ise şiirler yazardı. Çok soğuk gecelerde, Mirza Uluğbey canı çok sıkıldığı veya içi içine sığmadığı anlarda, bu süzgün gözlü cariyesine sığınır, onun tatlı te­ bessümlerini seyreder, güzel yüzü alev alev yanarak oku­ duğu şiirleri dinler, böylece gönlü ferahlar, teskin olurdu. Bu süzgün gözlü, temiz kalpli cariye, Mirza U lug bey 'e şu yaşlı çağında hayat veren bir güneşti . Onu bir defa daha görmek, yaralı gönlünü onun ılık göğsüne koyup bir lahza dinlenmek bir daha nasip olacak mıydı acaba? K aranlıkta milt milt yanan mumdan gözünü çevirip, se­ lamlığa doğru yürüdü. Selamlık, oldukça aydınlıktı. S ıra sıra dizilmiş yüksek koltuklarda, herbiri altın işlemeli mavi don üzerinden beyaz çakman giymiş, başlarına beyaz sarık bağlamış alimler ve din adamları oturuyordu. Kapıda Mir­ za Uluğbey' i gören bazı din adamları, şaşkınlık içinde aya­ ğa kalktılar. Fakat sağ tarafta, diğerlerinden daha yüksek bir koltuğa gerilip tesbih çekmekle meşgul olan Şeyh Niza­ meddin Hamuş ' un tehditkar bakışlarıyla karşılaşınca tekrar yerlerine oturdular. Mirza Uluğbey, içinden "Şer'i mahkeme kurulmuş" di­ ye geçirdi. Fakat şer'i mahkeme ise, Şeyhülislam Burha­ neddin neden yok? Başkadı Hace Miskin cenaplarına n 'ol­ du? Şeyh, uzun ve nazik parmaklarıyla, sanki her telini tek tek cilalaımış gibi beyaz sakalını okşayarak: - Bende-i aciz Muhammed Taragay ! - dedi. Han haz­ retleri sözünü ku llanmadı. -Darussaltana uleması ve din pişvalarının39 bu dergahta toplanmasının amacı, Allah 'ın inayetiyle Maveraünehir'de sultanussalfitin olan veliahd şehzadenin emr-i fililerini ve ulemanın fetvalarını.. i

39 Ö nde gelenleri.


1 22 / ADİL YAKUBOV

- Şehzade-i veliahd nerede? Şeyh, ellerini kaldırıp sırtını arkaya yasladı. - Ot devlet pasbam40, dinsiz şah ite yüzleşmek gü­ nah-ı azimdir buyurdular. Mirza Utuğbey, ellerini göğsüne çaprazlayıp , duvara yaslandı. S inir ve heyecandan beyazlaşan yüzünde, kaskatı kesilen dudaklarında, soğuk bir tebessüm belirdi. - Ey asi bende ! - dedi, hazret kelimesini kullanma­ dan. - Kullarının hangisi dinsiz, hangisi dini bütün müslü­ man , bunu yalnız Allah bil ir. Tengri Taala 'nın aciz bir bendesine dinsiz demek, günah-ı azim değil mi? Odada oturan bütün eşraf ve ulema-i kiram, yerlerin­ den sıçrarcasına şeyh hazretlerine baktılar. Şeyh ise elini kaldırıp, siyah mürver tesbihini havada sallayarak: - B ilakis, iyiye iyi, kötüye kötü demek, Allah'tan şek keltürüp4 1 , ümmet-i Mustafa'yı yoldan u ran42 mürtede mürtet demek, günah değil, sevab-ı azimdir, ey bende-i ga­ fil ! Allah şahid . . - Evet, Allah şahid! - dedi Mirza Uluğbey mırıldana­ rak. -Lakin hayrihi ve şerrihi minallahi taala. . yani kim ha­ yır da şer de Allah Taala'dandır diyen siz değil miydiniz? Kötülük de Allah'tansa, kulunun ne günahı var, efendi? Mirza Uluğbey sözlerini henüz bitirmemişti ki, ulema "gürr" diye hep birden ayağa kalktı. Fakat şeyh yine elini kaldırıp, içindeki galeyanı bastırarak, öfkeden dışarı fırla­ yan gözlerini Mirza Uluğbey ' e dikti: - Kur'an-ı Mecid'le alay ettiğin için tövbe-i istiğfar et ey bende-i asi! Zira kim .. essavabu bi fadlihi vel ukGbu bi ahdihi ve la yuhcebu aleyhi şey 'un . . yani kim sevab onun fazlı keremi ve azab-ı ukubet onun adaleti ve ondan hiçbir şey gizlenmez . .. 40

Pasban: Bekçi, muhafız. 41 Şek keltürüp: Şüphe edip. 42 Yoldan urmak: Yoldan çıkarmak.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 23

- Afedersin taksir! Şu ayeti hatırlarsınız: Amentü bil­ lahi ve melaiketihi . . - Bes! 43 Bizim bu dergah-ı alide toplanmaktan müd­ deamız ahkam-ı şer' iyyeyi tartışmak tüguldur!44 Mirza Uluğ bey, kinayeli bir şekilde gülmek istediyse de başaramadı. Yüreğini p aral ay an içindeki fırtına, irade si ni bastırdı. Suratını bu ruşt u rarak : - Evet taksir! - dedi. - Dini hükümlerde tartışmak için i li mde n nasip almak gerekir! Ne acıdır ki . bu şer'i mahke­ meye gerçek din alimleri değil, bi lgi siz ulema yığılmış ! Zi­ ra kim oğul ile baba arasına nifak sokmak, oğulu babaya k arşı kı şkı rtm ak g ü nah lı azim değil midir, efendi? Kubbemsi tavanı m uhte şe m odada, yine u ğ ult ul ar du­ yuldu. "İslam düşmanından el aman ! " şeklinde sözler söy­ leyenler oldu. Sağ taraftaki altın kaplamalı çift kanatlı oy­ malı kapının bir kanadı, nazikçe açılıp kapandı. Şeyh, iki tarafına bakınarak: - Ey bende-i aciz-u mütekebbir45, - diye hitab etti. Kibirlenerek, bütün mü' minleri yoldan urdın. Kendin rahat yaşamak için halkı perişan etdün. Sadece erkekler değil, müslimeler de okusun deb46 onların haya perdelerini yırt­ tın! - M azur göresiniz taksir-i alem ! 47- Mirza Uluğbey, dudaklarında kinayeli bir tebessümle sözlerini sürdüdü. Kadınların okumalarının kötü bir tarafı yok.. Zira talebul ilmi farizatun ala külli müslimin ve müslimetin. Yani kim ilm öğrenmek her erkek ve kadın mü selmana farzdır. Kur'an-ı Kerimde .. - Kufan-ı Kerim 'de böyle bir ayet yok! - K ur'an'da yoksa hadis-i şerifte var! Yoksa hadisteki ­

,

43

44 45 46 47

Yeter! Değildir. Ey kibirlenen aciz kul. Deb: Deyip. Dünyanın efendisi.


124 I ADİL YAKUBOV

söz, hükm-ü am imes mi48 efendi? Başından beri susarak bekleyen alimler, şeyh hazretle­ rine bakıştılar. Şeyh hazretleri, sapı zebercet kakmalı bas­ tonunu halıya dayayıp, ayağa kalktı. Başını sinirli bir şekil­ de sallayarak: - Deden Emir Timur'dan sana şefaat etmesini isteye­ ceğim,- dedi. -Teşekkür edip istiğfar eyleyesün ! . - Ya siz? S iz niye istiğfar etm iyorsunuz, efendi? Mirza U luğbey , bir adım ileri yürüdü. - Siz niçün Mezar-ı Şerifte tekbir keltürüp, Tengriye hamd-ü sena okumak ur­ nige49 saltanat buyruklarına el pençe divan durursız? Rahat yaşamak uğruna, taht sahibinden daha kudretli olmak niye­ tiyle saltanata fitne salip, fısk-ı fücurla uğraşırsız? Yeter! Ben, sizin gibi aciz cahillerle tartışmayı, kendime bir haka­ ret sayarım ! . Rengi uçmuş, gururunun verdiği sinirle gözleri yuvala­ rından fırlayacakmış gibi biri hal almış olan Mirza Uluğ­ bey, önünde somurtup duran din adamlarını yararcasına ilerleyerek, sağdaki kapıya doğru yürüdü. Çekilin yolum­ dan der gibi işaret eden ala hazretlerinin çehresi öyle kor­ kunç bir vaziyet almıştı ki, kapı önünde duran alimler, gayr-ı ihtiyari çekilip ona yol verdiler. Mirza Uluğ bey, on­ ların yanından geçip altın tokalı işlemeli kapıyı sertçe tepti. Kapının kanadı, duvara çarpıp tekrar kapandı. Mirza Uluğ­ bey, yan tarafa yürüyüp, karşıdaki kapıyı açtı ve içeri girdi. Şehzade kapının önünde gezinip duruyor; daha yukarı­ da ise, inci kakmalı, aralarına kesme altın dizilmiş süsle­ melerle bezeli yüksek koltuğa kuru lmuş olan Ubeydullah Hace Ahrar oturuyordu . . Tavandaki altın kandile dizilen mumların ışığı altında, şehzadenin solgun çehresinde ve güya sert bakışlar fırlatan nikahında, soğuk bir duygu seziliyor; yuvalarına çekilmiş 48 49

Hükm-ü am imes mi: Genel hüküm değil midir? Yerine .


ULUGBEY' İN HAZİNESİ / 1 25

gözleri sağa sola oynuyor, sıra sıra gümüş yüzükler taktığı ince siyah parmakları sinirden titriyordu. Fazla uzun boylu olmayan Ubeydullah ise, son derece sakin ve soğukkanlı görünüyordu. Kırmızı mavi karışımı bir cübbe üstünden beyaz rida giymiş, kat kat puşusunun zülfü göğsüne kad ar inmiş, simsiyah sakalı bağrına kadar uzanmış; tesbih çeken parmakları uyumlu, hiçbir şeye aldı­ rış etmeyen, alabildiğine pörsük dudaklı bir kişiydi. Mirza U lu ğ bey , k i nayeli bir şekilde gülümseyerek, içinden, "Bu şeyh'ul meşayih de Şam'dan gelmiş galiba! " diye geçirdi . - Ubeydullah hazretleri affetsinler. Şehzade ile başba­ şa iki çift kelam etmek niyetindeyim,- dedi. Ubeydullah, kaş altından Abdullatif' e baktı. Şaşırıp ka­ lan şehzade, M irza Uluğbey 'e dönerek: - Sayeban-ı merhamet ! 50 -diye kekeledi. -Bu sohbette pir-i mürşidimin de bulunmasında fayda var. - Hayır! - dedi Mirza Uluğbey sakin bir tavırla. -Ben senle yeke yek görüşmek istiyorum. Son dileğimi yerine getir, şehzade! Ubeydullah, ellerini koltuğun kenarlarına dayayarak ayağa kalktı. Ağzını açıp tek kelime söylemedi, fakat kır­ mızı çopur yüzünün yuvarlak bir şekil almasında, çelimsiz cüssesini aheste aheste oynatmasında, hatta uyumlu par­ maklarıyla tesbihinin kehribar danelerini çekişinde, hisse­ dilir bir asabiyet, aynı zamanda şehzadeye sitemkar bir "hoşça kal" ifadesi vardı. Ubeydullah 'ın çıkarken kapıy ı açıp kapaması esnasın­ da, dışarıdan tartışma sesleri kulağa çalındı. Mirza Uluğbey, bir an ayakta dikildikten sonra, Ubey­ dullah ' ın oturmuş olduğu beyaz koltuğa ilişti. Şehzadenin köşeli yüzü, titreyen elleri, cıldır cıldır yanan gözleri, yap­ tığı işten pişmanlık duyduğunu gösteriyor, f.akat engin gu50 Merhamet şemsiyesi.


1 26 /

ADİL YAKUBOV

ruru, Timurlara has azameti söze başlamaya bir türlü fırsat vermiyordu. İnsana sıkıntı veren ağır bir suskunluk, odanın her yanma çöreklenmişti. Tavan ve duvarlardaki göz ka­ maştırıcı cilalı nefis bezekler, altın suyuyla yapılmış ince nakışlar, yerde ıpıl ıpıl yanan Şirazi halılar ve kubbemsi ta­ vandaki altın kandillerden saçılan ışığa rağmen, oda alabil­ diğine karanlık gözüküyordu. Yoksa, kalbindeki isyanın şiddeti mi odayı karanlık gösteriyordu? .. Mirza U luğbey , kaş altından şehzadeye baktı. Mirza Abdullatif, başında inci kakmalı kunduz derisi başlık, sır­ tında pileleri altın işlemeli sırtlan kürkü, belindeki altın ke­ merinde kını lal ve mücevherlerle süslü kılıçla karşısında duruyordu. Ellerini altın tahtın yüksek koltuklarına daya­ mış, bir noktaya bakıyordu. Ne garip, dün babasının otur­ duğu bu taht, şehzadeye bir güç, bir kuvvet m i vermişti, yoksa bütün gücünü alıp götürmüş müydü ki, çehresine bir tereddüt çökmüştü? Babasınınki gibi elmacık kemikleri dı­ şarı fırlamış suratında, yuvasına çekilmiş çekik gözlerinde, soğuk bir hüzün, buz gibi bir mahzunluk bel irmişti. Görü­ nüşüyle büyük dedesi Emir Timur' u hatırlatıyordu. Onun gibi ince uzun boylu, kıygır burunluydu. Fakat gözleri .. ol­ dukça çekik, cıldır cıldır yanan gözleri, tıpkı babasınınkine çekmişti .. Mirza Uluğbey, bakışlarını ondan ayırıp tavana, mumlarla donatılmış oval altın kandile dikti. "Tövbe tövbe ! .. Bu tac-u tahtta ne sır, ne esrar vardı ki, ona oturan herkes derhal değişiveriyordu? İ nsanl ığını, de­ ğersiz ömrünü, daha dün bir fakir, bir hakir olduğunu unu­ tuveriyordu? Bu tac-u tahtın, bu saltanatın kimseye vefa et­ mediğini yadından çıkarıveriyordu? Ne acı ki şehzade da­ hi, bu tahtın Emir Tiınur'a bile vefa etmediğini düşünmü­ yordu. Sanki şimdi karşısında dedesi Emir Timur oturuyor­ du ! B i lmezdi ki, hayır, dur Muhammed Taragay ! N için şehzadeden inciniyorsun? Bu vefasız tac-u taht, insanlara hükmetme zevki, onun aklını başından almadı mı zannedi­ yorsun? İ yi veya kötü, şehzade senin öz oğlun, belinden


ULUGBEY'İN HAZİ N ESİ / 1 27

düşen zürriyetin değil mi? Bilmez misin ki, et tırnaktan ay­ rılmaz. Onu karalayıp, kötü temennide bulunacağına, güzel sözler söyleyip, sağlık sıhhat dilemen gerekmez mi, ey asi bende?" Bütün gururuna rağmen, M irza Uluğbey, kalbindeki ız­ d ırabı baslınnış, gönlü yumuşamıştı. Şehzadeye karşı naz­ lanarak: - Şehzade-i c ivanbaht! - dedi sakin bir tavırla. -Tahtı­ mın veliahdı sen idin. Allah Taala fakiri rahmetine kavuş­ tursa, bu tahta sen oturacaktın. Allah ' ın inayetiyle, sağlı­ ğımda bu tahta oturduğunu gördüm. Ben bundan memnu­ num .. Şehzade, ellerini altın tahtın koltuklarına gerip, soğ u k bir tebessümle: - Beli sizges ı kıblegfilı! - dedi. -Fakat ben, bu tahtı si­ zin isteğinizle değil, önce Hak Taala 'nm inayeti, sonra bi­ leğimin gücüyle ele geçirdim ! Mirza Uluğbey, dişlerini sıkarak: "Kuzgun! K ara kuzgun ! " dedi içinden . . Gönlündeki iyi niyetler, rüzgara tutulan mum ışığı gibi birden sönüp, yüre­ ği buz gibi oldu. Ne de olsa oğlumdur diyerek, eğilen başı kılıç kesmez diye düşünerek hamiyetli bir şekilde yaklaş­ mış, ama bu kuzgun . . . Mirza Uluğ bey, vücudunu saran hüzün fırtınasını bastı­ rıp: - B ileğinin gücüyle Maveraünnehir sınırları dahilinde dolaşabilecek misin? - diye sordu. Şehzaden in rengi uçup, gözleri yuvalarından fırlaya­ cakmış gibi oldu. - Niçin dolaşamayacak mışım? Maveraünnehir ulusu ayaklarımın altındadır! - Aklında bulunsun, bu toprakları ayaklarımın altına aldım diyen nice fatihler, nice cihangirler gelip geçmiştir. "

51

Bravo size.


1 28 ! ADİL YAKUBOV

Onların mezarları nerede? Bir Allah ' ın kulu bile yerlerini bilmez. Fakat başkaları ve bu dünya, ebediyyen var olacak­ tır! Mirza Abdullatif' in ince dudaklarmda alaylı bir tebes­ süm vardı . . Ah, rahmetli anasından kalma şu tebessüm! Anasmın dudaklarından bu alaylı tebessüm hiç eksilmezdi. Hayır, ona bu aybı veren anası değil, şu tac-u taht oldu ! Kudurttu bunu ! Seni köpek seni ! . . Bilmez ki şairler padişa­ hı Ömer Hayyam şöyle derdi : Ömr-i cavid yoktur asla üstıvar alem ara Ketdi kop/ar, bir keturmiz, tapkusen sen hem fena52

- Ne deyip duruyorsun kendi kendine, velinimet? Ha­ yır mı, şer mi? - Dediğim şudur şehzade: B u tac-u taht hiç kimseye yar olmadı. Değil sen, deden Emir Timur' a bile yar olma­ dı .. Mirza Abdullatif ayağa kalkarken, tahttan düşecekmiş gibi olup, tekrar yerine oturdu. - Bu sohbetten amacınız bana nasihat vermekse, be­ nim bu nasihatlara ihtiyacım yok! - dedi, yavaş, fakat teh­ ditkar bir sesle. - Başka sözünüz varsa söyleyin, yoksa .. "Hayır, bundan şefkat dilenmez. B undan şefkat dile­ mek, ejderhadan can dilemekle aynı şey ! ." - Yoksa.. - Dur! - dedi Mirza Uluğbey onun sözünü keserek. Sana söyleyecek tek bir sözüm var. Son isteğimdir bu .. Ö z babanı Maveraünnehir sınırları dışına sürmek niyetindey­ mişsin .. Beni bu yurdumdan atacağına öldür daha iyi ! Ö l­ dür! . Mirza Uluğbey, beyninin uyuştuğunu hissedip, dudak52 Bu dünyada sonsuza dek yaşayan kimse yoktur; Çokları gitti, biz gideceğiz, sen de yok olacaksın.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 29

larını ısırdı. Mirza Abdullatif, kötü bir şeyden iğrenmiş gi­ bi yüzünü ekşiterek, ayağa kalktı. Sırtını dönüp, başını eğerek se s si zliğe gömüldü. Omuzları büzülmüştü. Şehza­ denin gözleri yaşardı diye düşünen Mirza Uluğ bey, yine sesini yumuşatarak: - Oğlum! - dedi. Fakat şehzade cevap vermedi. "Bir kına iki kılıç sığmaz diye korkuyor. Ah cahil oğ­ lum. Keşke gözlerim kör olsaydı da seni görmeseydim ! . . " - Mazur görün, velinimet! - dedi şehzade bir süre sus­ tuktan sonra. -Ben u lema-i kiramın fetvasına karşı gele­ mem . . - Sebep? - Sebebi . . A l imlerin fetvası mühr-ü duadır! - Mühr-ü dua im i ş ! Aklında bulunsun: Taht sahibinin sözü, bu ulema-i kiram için mutlak örnek alınması gereken sözdür. Korkma! Bana bir şey lazım değil. Bu tahtı, bu sal­ tanatı ve bu şan-ı şöhreti kendi isteğinle yönet! Babana sa­ dece rasathaneyi bağışla yeter! B ir dilim ekmek, bir maşra­ pa su bana kafi! Tek istediğim kalan ömrümü "Ziyc-i Kö­ regani"yi tamamlayıp, ilmi çalışmalar yaparak doldurmak­ tır. Şehzade, ters ters baktı. Seyrek bıyıkları dikilip, du­ dakları titreyerek : - Yine rasathane, y ine Ziyc-i Köregani! - dedi boğuk bir sesle. -Müderrislik cüppesi giyen bütün mürtetleri ka­ nadınız altına alıp, din adamlarını ayaklar altına attınız ! B unun için Hak Taala'nın kahrına, Peygamber aleyhissela­ mm buğzuna duçar olup, tac-u tahttan, saltanattan ayrı kal­ dınız! Fakat, yine tövbe istiğfar etmeyi düşünmüyorsunuz da, rasathane diye tutturuyorsunuz! - Şehzade kıbleye dö­ nüp gözlerini yumdu. - Ey Perverdigfir-ı filem ! Onun söyle­ diklerini kendin de işittin. Büyük günaha giren bu asi kulu­ nu affet, Ha llak u alem ! . Ş ehzade, dudaklarını kıpır kıpır oynatıp bir fatiha oku.

-


1 30 / ADİL YAKUBOV

yarak, ellerini yüzüne çaldı. Gözleri yuvalarından fırlaya­ cakmış gibi olan Mirza Uluğ bey, donup kalmıştı . . Eyvah ! . Demek ki şehzadeden bunca korkması boşuna değilmiş! Gerçi onun mutaassıphğmdan dolayı Belh' deki bütün ilim adamlarını tazyik altında tuttuğunu duyardı, runa bu denli ileri gitmiş olabileceğini düşünmezdi. - Şehzade ! - Mirza Uluğbey, yüreğini parçalayan öf­ kesini yatıştırır üm idiy le başını yere eğdi : -Vallahu ağlem bissavab ! Kim Peygamber aleyhisselamın kahrına uğradı , kim uğramadı bunu ancak Tengri Taala bilir! - Evet, Perverdigar-ı alem, masum olanı bilir. Ol Rabbül atemin, hiçbir kulunun bumunu durduk yere kanat­ maz. Fakat İ slam dinine kılıç çekeni, ister şah olsun, ister geda, onu cezasız bırakmaz. Dinsiz kafirlerin mekanı olan bu rasathaneyi ateşe vereceğim! Ateşe ! . . Şehzade, kuruyan dudaklarını diliyle ıslatıp, boncuk boncuk terleyen alnını silerek, gözlerini yumdu ve yine du­ daklarıyla bir şeyler mırıldandı. S inirden tir tir titreyen Mirza U luğbey, bütün vücudu­ nu saran endişe ile tırnaklarına kadar kaskatı kesilmiş; yine o isyankar düşünceler, beynini kemirmeye başlamıştı. "Vah ki, vah! Maveraünnehir tahtında bu mutaassıp oturursa, ülkenin hali ne olur? İlim adamlarının başına ne­ ler gelir? Ne dertler açılır? Ona karşı çıkanların başına ne belalar gelir? Akıl idrak yerine, kılıçla iş bitiren hangi dik­ tatörün akibeti iyi olmuş ki, bu cahilin akibeti iyi olsun? Bugün ilim adamlarına saldıran mutaassıp cahiller, başka bir gün onu çannıha germezler mi?" Mirza Uluğbey ' in içinden geçirdiği bu düşünceler, za­ ten alev alev yanıp kor haline gelen bağrına bir damla su serpilmiş gibi, gönlünü cayır cayır yaktı. - Şehzade! - dedi yine kendini tutarak. - İ lim adamları, karanlıkta bocalayıp kalan insanlığın yolundaki meşaledir! Meşaleyi yok eden padişahın kendisi de karanlığa yuvarla­ nır! Sana acıdığım, akibetini düşünen baban olduğum için,


ULUGBEY'İN HAZİNESİ /

1 31

bunu açıklamayı gerekli gördüm ! Şehzade, bıkkın bir şekilde el salladı: - Tebrikler! S izin iyiliklerinizi biliriz. Tamah sava­ şında kahramanlık gösteren kim? Ben ! Ama zafer payesi kime verildi? Sevgili şehzadeniz Abdulaziz ' e . . - Abdulaziz senin öz kardeşind i r! - Doğru ! İ htiyaruddin kales indek i dedem Emir Timur'dan kalan altınları elimden çeki p alan k i m '? Yine siz velinimet pederim ! Ne çare? İ taatk a r bir oğul ve hiçbir şe­ ye s esini ç ık armayan e ğ i k bir baş, o kadar ! Sahipkıran Emir T i mur un a l t ın l arını nereye sakladınız, sayeban-ı merhamet? Mirza Uluğbey şaşırdı: - Hangi altınlardan bahsediyorsun? Şehzade, sinirli bir şekilde güldü: - Hangi altınlar ha? Demek ki, velinimetim babam hiçbir şey bilmiyormuş ! Ben, u lu dedem Emir Timur'un Kahire ' den, Şam' dan, Bağdat ve Hint' den alıp getirdiği al­ tın ve mücevherlerden bahsediyorum? Nerede bu servet? Gözleri alev alev yanan şehzade, M irza U luğbey ' e doğru yaklaşmaya başladı. Uluğbey, endişe içinde geriye doğru çekilirken, ayağı sandalyeye takıldı. Yere yuvarla­ nan sandalyenin gürültüsüyle, 9lduğu yerde kaldı. Şehzade de durdu. - Şimdi söyle: Kime verdin? Sevgili oğluna mı, yoksa İ slam dininden yüz çeviren mürtet allamelerine mi? Ali Kuşçu nerede? "Ya Rabbi ! Bu şeytanın bilmediği sır yok! Onun casus­ larının girmediği bir delik kalmamış ! - Nereden bileyim ben Ali Kuşçu nerede? - Hayır ! Artık hiçbir sözüne inanmam. Asker toplayıp bana karşı sefere çıkmadan önce Ali Kuşçu 'yu saraya niye çağırdın? Neler verdin ona? - Ali K uşçu ' yu çağırdığımı sana haber veren ayakçı­ _ ların, neden ona ne verdiğimi de söylemediler? '

.."


1 32 / ADİL YAKUBOV

- Söylediler. Fakat ben sizin ağzınızdan dinlemek is­ terdim, sevgili pederim ! .. Hayır bilmiyorsun! B ilseydin sorup durmazdın, o ka­ dar! Bu faydasız görüşmeye son vermekte fayda var." Mirza Uluğbey, başını dik tutarak, şehzadeye ters ters baktı. Şehzade sürekli titriyor, gözlerini babasının nigfiltın­ dan kaçırmaya çalışıyordu. - Bu sohbetten tek amacım, atalık nasihati vermekti. Ne yazık ki sana baba nasihati değil, altın lazımmış ! - Şeh­ zadenin sözünü kesmek istediğini anlayan Mirza Uluğbey, elini salladı: - Dur! Ata sözünü emr-i vacip bilir misin, bil­ mez misin, senin bileceğin bir şey. Fakat son nasihatimi dinle: İ stersen babanı katlettirir, istersen M averaünne­ hir'den sürersin. Bu da senin bileceğin bir şey. Ama sen­ den son dileğim, babanın ilim yolunda yaptığı işlere, onun talebe ve üstadlarına ilişmemendir. İ lişirsen, atana karşı gelmiş olursun ve kıyamete kadar lanetle anılırsın! B aba­ nın razı olduğundan A llah da razı olur. Aklında bulunsun. El-kısası minel hak! Hiçbir kötülük cezasız kalmaz! Sana söyleyecek başka sözüm yok! Çağır muhafızlarını! Şehzade Abdullatif'in çehresi, sinirli bir şekilde geril­ di. Bir şeyler söylemek istediyse de vazgeçti. Geriye çeki­ lip, bir süre başını tarttıktan sonra, boğuk bir sesle: - Sarayban! - diye bağırdı.


- 1 2Eşeğin sırtına binmiş olan Ali Kuşçu, arkadan dört de­ veyi çekerek Urgut Dağları eteğindeki kayalıklara doğru yol alıyordu. Peşinden ise, Uluğ bey Medresesi 'nin onaltı onyedi yaşlarındaki genç mollası Miranı Çelebi, eşeğini sürerek geliyordu. Semerkand 'dan gece yarısı çıkıp, şafak atıncağa kadar durmadan yol alarak, sabah vakti şu kayalıkların yanındaki cevizliğe ulaşmışlardı. Gündüz kimseye görünmemek için cevizlikte istirahat edip, ortalık karardıktan sonra tekrar yola düşeceklerdi. Ali Kuşçu 'nun hesabına göre, şafakta Ejder Mağarası 'nda olmaları gerekiyordu. Her bir deveye dört adet olmak üzere, toplam onaltı sandık yüklemişler, sandıkların üzerine ise kuru ot koya­ rak, görenlerin onların ot taşıdıklarını sanmalarını amaçla­ mışlardı. Sırtlarına siyah yün çakman, başlarına çobanların kullandıkları yuvarlak kalpaklarını geçirmiş olan Ali Kuş­ çu i le Miranı Çelebi, tam olarak onlara benzemişlerdi. Zarafşan'da bir haftadır bütün şiddetiyle esen soğuk ti­ pi d inmiş; gece sakin ve sessizdi. İ lerideki dağın tepesinde yükselen bir haftalık hilal, yorgun bir şek ilde parlıyor, onun zayıf ışıkları altında suyu çekilmiş geniş çay, çayın iki yanındaki ceviz ağaçları, karşıdaki yüksek dağlar kara­ rıp duruyor, aynı zamanda da garip ve ürkütücü bir görü­ nüm arzediyordu. Ali Kuşçu 'nun iri yapılı kara eşeği kayalıkta güçlükle yürüyorsa da, o buna aldırmıyor, inat ve ısrarla yoluna de-


1 34 / ADİL YAKUBOV

vam ediyordu. Gerek bu eşekleri ve gerekse develeri, Ka­ lender ile Semerkandlı Timur usta temin etm iş lerdi İhti ya ­ rın mağarasında buluştukları o günün gecesi, Kalender tek­ rar Ali Kuşçu 'ya gelmiş ve hayli endişe verici olaylar an­ latmışt1.. .

Anlattığına göre, başkent mescidinde toplanan din adamları , Mirza U luğ bey ' i kafirlikle suçlayarak, y apt ığı bütün işlerin dine aykırı olduğu. bu yüzden hepsinin yoke­ dilmesi g e rek tiği yönünde fetva vermişlerdi. Do layısı y l a bunlara fırsat vermeye gelmezdi. Kalender, ertesi gece on ,

onbeş sandık ile üç dört deve temin edip geleceğini söyle­ yerek gitmişti. Sandıkları rasathaneye doğrudan getirmek tehlikeliydi, ama gizli geçide de sığmayacaktı. B u yüzden tek çıkar yol, kitapları çuvallara koyup, dar geçitten taşıya­ rak, dere ağzına getirmekti. Tek başına bu işin altından kalkamayacağını anlayan Ali Kuşçu, meseleyi Miranı Çe­ lebi' ye açmış; el ele vererek, kitapları toplamaya başlamış­ lardı. Hangi kitabı eline alsa yerinden kaldırmaya kıyamı­ yor; her kitabı, her el yazmasını paha biçilmez olarak görü­ yordu. Eline aldığı bir kitabı, hırpalamadan, okşaya okşaya yerine koymaya mecbur kalıyordu. Fakat sıra Maveraünne­ hir bilginlerinin eserlerine gelince, hiç tereddüt etmemişti. Ü stadın en yetenekli hattatlara yazdırıp, mavi, kırmızı, sarı deriyle ciltlettirdiği bu ağır nadir kitapları, yerinden kaldır­ maya vicdanı dayanmıyordu . . Büyük bilgin Ebu Reyhan e l - B i rfini ' n i n pembe ipek beze s a r ı l ı .. e l - K anun e l ­ Mes ' udi'', "Mizan al-Hikmet" v e "Kitab-us-Saydala"sı , hayl i yer kaplamıştı. İ bni S ina' n ın K itab' uş-Şifa ve Ki­ tab'un-Necat isimli eserleri, bir çuvala sığmamış; üstadın ipek kağıtlara çizdiği şemalar ve hattatların yazdıkları ri sa­ leler ise, ç u va la girmemişti. Onları kadifeye sarıp, s ırasıyla üst üste k oymu ştu Kitaplar . . Kitaplar . . Kitaplar. . İ şte, da­ baklanarak kağ ı t haline getirilen ceyl an derisine yazılmış "Divan-ı Lügat et-Türk"; işte, cennetmekan K ad ı z ade RG.


ULUGBEY'İN H AZİNESİ / 1 35

mi' nin kendi el yazısıyla yazdığı Riyaziye' si; şairler sulta­ nı adıyla şöhret yapmış Ömer Hayyam hazretlerinin cildi altın suyuyla bezenmiş şiirler mecmuası .. Onun yanında, al-Harezmi hazretlerinin "Kitab-ul Muhtasar fi hisab el­ Cebr" isimli eseri . . Ü stadın canı gibi sevdiği, öpüp başı üzerine koyarak okuduğu bu kitapları nasıl bırakacaktı? Yarın bu kitaplar yokolursa, üstada ne cevap verecekti? Ali Kuşçu 'nun aldığı kitaplar, kütüphanedeki kitapların onda biri bile değildi. Yine de yanlarına aldıkları. kırk çu­ valdan fazla tutmuştu. Çuvalları önce birinci kattaki kuyu­ ya indirmişler; sonra, ellerine mum alıp, karanlık geçitten dere yatağına doğru taşımaya başlamışlar; akşamdan başla­ dıkları iş, gece yarısına kadar devam etmişti. Çok geçme­ den de Kalender ile Tim ur Usta, sandık yüklü develerle çı­ kıp gelmişlerdi. Dördü birden, kitapları sandıklara yerleştirmeye başla­ mışlardı. Her sandığa ancak iki veya üç çuval kitap sığı­ yordu. Onaltı sandığı dört deveye yükleyip, üzerlerini kuru otla örtmüşlerdi. Kitaplar öylesine ağırdı ki, üç dört bat­ m an yükü rahatlıkla taşıyan kızıl develer, kitap dolu sandık yükü altında ağır hareket ediyorlar, sağa sola yalpa yapı­ yorlardı. Gece boyunca yol almışlar; gündüz ise, dere boyunda.ki cevizlikte develeri çöktürüp istirahat etmişlerdi. B uralarda pek insana rastlanmazsa da, her ihtimale karşı gündüz yol almamışlardı. Maveraünnehir, kötü günler yaşıyordu. Her taraf, ayakçı ve casus kaynıyordu. Kazasız belasız şu üç dört fersah yolu bir geçseler, Ejder Mağarası'na bir ulaşsa­ lar, gerisi kolaydı. Ali Kuşçu, Ejder Mağ ara sı 'nı bundan onbeş yıl kadar önce görmüştü. Ilık ilk bahar mevsim iydi. Geyik avlamayı seven Mirza Uluğ bey, elli kadar mahremle birlikte Urgut Dağları ' na ava çıkacaktı. Sabah erkenden Arap atlarına binen saray hadimleri ,


1 36 / ADİL YAKUBOV

hızlı tazıları yanlarına alıp dağlara çıkarlar ve her tarafı ta­ rayarak, geyik sürülerini kovalayıp, dere boyuna doğru sü­ rerlerdi .. Ellerinde yay ve oklarla köknar ağaçlarının arka­ sına gizlenen beyler ve komutanlar ise, ürken hayvanları okla avlarlar; geceleri de vurulan geyikler tandırda pişirilir, yemyeşil köknar ağaçları altına kurulan ipek çadırlarda, şa­ fak sökene kadar eğlenirlerdi. Mirza Uluğbey, hazan okçuların yardımını almadan, en ya.km üç dört dostuyla birlikte dağlara çıkardı. Bir gün, Ali Kuşçu ile Emir Arslan 'a atlarını eyerleyip, ava çıkmaya hazırlanmalarını söylemişti. Aksilik bu ya, o gün de hava bozulmuş, soğuk bir rüzgar çıkmıştı. Fakat sabahtan beri dalgın ve suratı asık olan Mirza Uluğbey, dağa tırmanmaya başlayınca yüzündeki gerginlik, dudaklarındaki somurt­ kanlık kaybolmuştu. Safkan Arap atını sürüp, gfilı dere bo­ yundan ilerliyor, gfilı dağ yamacına yöneliyordu. İpek gibi dalga dalga uzanan kayısı ve ceviz ağaçlarını, her dem ba­ har tatlılığını koruyan yemyeşil yaylaları seyre dalmış, san­ ki ava çıktığını unutmuş, tabiatın büyüleyici güzelliği kar­ şısında mest olmuş gibiydi. Şanssızlık işte! Çok geçmeden gökteki bulutlar kararmış, yağmur atıştırmaya, biraz sonra da dağdan taştarı seller akmaya başlamıştı. Ali Kuşçu ve Emir Arslan, Mirza Uluğbey 'e yetişip geri dönmeyi tavsi­ ye etmişler, şah hazretleri de bunu kabul ederek, atının diz­ ginlerini geriye kırmıştı. Fakat tam o anda, keçi yolu tara­ fındaki köknarlar arasındarı fırlayarı iki geyik, ayaklarının altından taşlar fırlatarak, hızla aşağı doğru akıp gitmişti. Mirza Uluğbey bunu görünce, atına kırbacı basmış, Ali Kuşçu'nun "Durun an hazretleri!" demesine bile fırsat kal­ madan, ağaçlar arasında gözden kaybolmuştu. Ali Kuşçu da atını kırbaçlayıp peşinden gitmiş, üstü başı adam akıllı ıslanmıştı. Köknarlar arasından çıktığında, Mirza Uluğbey çoktan akıp giden çaydan geçmiş, y an taraftaki bozkırın yamaçlarına doğru at koşturmaya başlamıştı. B iraz ileride ise, iki geyiğin boynuzları göze çalınıyordu . . Ali Kuşçu


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 37

"Durun üstad, sel geliyor !" diye bağırıp, arkasından uğul­ dayarak akan çaya doğru at koşturmuş; çaya ulaştığı sırada arkadan "Alaaddin ! .. Ali ! . . " diye bağıran bir ses gelmişti. Fakat, artık durması mümkün değildi. Uzun boyuyla rüz­ gar gibi uçan at, kudurmuş gibi akan suya dalmıştı bile. Taş ve ağaç dallarına tutuna tutuna, zar zor çayın öbür ta­ rafına geçen Ali Kuşçu, dönüp arkasına baktığında, Emir Arslan Tarhan çayın öbür tarafında duruyordu. Sürekli atı­ nı kamçılayıp çayı geçmeye çalışıyor, siyah küheylan ha­ vaya sıçrayacakmış gibi şaha kalkıyor, ama bir türlü akıp giden sel suyuna girmiyordu .. Emir Arslan, çayın öbür yakasında bağırarak, bir şeyler söylemek istiyor, fakat ne dediği anlaşılmıyordu. Ali Kuş­ çu, geyiklerin kaçarken takip ettiği patika yoldan atını sür­ müştü. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor, yüksek tepelerden akan sular birbirine karışıyor, her tarafı sel gö­ türüyordu. Zaman zaman çakan şimşekler, sanki dağ tepe­ lerini savuruyormuş gibi oluyor; ortalık, bir an aydınlanı­ yor, sonra yine kararıyordu. Yaz kış karı eksik olmayan dağ tepelerine doğru kaçan geyiklerin ezdikleri otlar, kırdık.lan dallar, açık seçik görü­ lüyor, fakat ağzından köpükler saçan at, dik yamaca tırma­ namıyordu . . İleride, her biri kubbe gibi dikilen dev kayalar, eğri büğrü granit taşlar görünüyordu. B irbirinin üstüne yat­ mış bu kayalar, aşağı doğru meyillenmiş, sanki her an yu­ varlanıp her tarafı darmadağın edecekmiş gibi duruyorlar­ dı. Geyikler bu kayalar arasından geçip gittiyse, üstad ne­ reye gitmişti? Ali Kuşçu, tir tir titriyordu . Atından inip, karşıdaki yüksek kayaları geçmişti. Kayaların bir tarafı uçmuş, iğreti vaziyette duruyordu. Şaşkın şaşkın etrafına bakınırken, oyuk içinde bir cismin kımıldadığını görmüş ve telaşla: - Ü stad ! - diye bağırmıştı. Çok y akınından Mirza Uluğbey 'in tok sesi işitilmişti : - Ali Kuşçu ! Azizim !


1 38 / ADİ L YAKUBOV

Ses, aşağıdaki oyuktan değil, yukarılardan bir yerden geliyor gibiydi. Ali Kuşçu, iki büyük taş arasından emekle­ yerek geçip, birinci kayanın tepesindeki granit taşın önün­ de, daha doğrusu kararıp duran oyuğun ağzında duran üsta­ dı görmüştü. Kalpağı başından düşmüş, beyaz deve yünün­ den dokunmuş çakmanı ıslanmıştı. Gözleri, sevinçten parıl parıl parlıyordu. - Mağara! - demişti endişeli bir sesle. - Sonsuz bir ma­ ğara, Ali Kuşçu ! - Siz iyi misiniz? Atınız nerede, üstad? - Yıkıldı ! - Mirza Uluğbey, alttaki karanlık oyuğa işaret ederek, - Bu tarafa gel, Ali ! - demişti. O an, üst üstüne şimşek çakmış ve mağara, kısa bir sü­ re aydınlanmıştı. Mağaranın girişi dar; fakat içi, geniş ve kubbemsiydi. - Girelim mi? - demişti M irza Uluğbey. Ali Kuşçu, üstadının sesindeki tereddüdü sezip, mağaradan içeri adı­ mını atıvermişti. İçeriden "pırr" diye uçup çıkan gökkargalar, gökyüzü­ ne doğru kanat çırpıp gitmiş, fakat onu da irkitmişti. Göz­ leri, karanlığa yavaş yavaş alışmaya başlamıştı. Tavanda, kuşların yaptıkları yuvalar, aşağıda ise yere saçılmış vazi­ yette bazı kuş yuvaları ve pislikleri vardı. - Ocak çat, Ali! Ateş yakalım! Ali Kuşçu, elleriyle yeri yoklayıp, iki köşeli bir taş bul­ muştu. M irza U luğbey, çakmanının iç astarından bir parça yırtarak yakmış, kuru çöpleri tutuşturmuştu. Ocağın alevi ile kızılımtırak taştan oyulmuş mağaranın duvarları parla­ mıştı. Mağara uçsuz bucaksız, esrarengiz bir tünel gibi içeri doğru uzanıyordu. Ali Kuşçu, gömleğini kılıcının ucuna bağlayıp, meşale gibi kullanarak içeri girmişti. Yılan izi gi­ bi kavis çizen karanlık tünelde onbeş yirmi adım ilerleyin­ ce, ikinci bir mağara ortaya çıkmıştı. Aşağıda bir mağara daha vardı. · Ali Kuşçu, bir an durakladıktan sonra, bel ku-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 39

şağını çözüp bir ucunu üstada vermiş, diğer ucundan ken­ disi tutunarak, buraya sarkmıştı. Mağara, derin değildi; fa­ kat birincisinden daha geniş ve uzundu. Duvarları, Çin se­ ramiği gibi düz beyaz mermerle kaplanmıştı . Daha da gari­ bi, mağaranın nihayetinde yine karanlık bir delik vardı ve oradan da üçüncü bir mağara görünüyordu . Ali Kuşçu, ora­ ya da girmek niyetindeydi. Fakat Mirza Uluğbey gerek görmemiş, başka bir zaman tekrar gelmek üzere sözleşip, geriye dönmüşlerdi. Ama o gece Semerkand 'dan gelen kö­ tü haberler üzerine, avı da yarıda bırakıp, başkente dönme­ ye mecbur kalmışlardı.. Bu olay üzerinden aşağı yukarı on beş yıldan fazla zaman geçmiş; fakat dağ arasındaki bu es­ rarengiz mağara, aklından bir türlü çıkmamıştı. Timur us­ tanın mağaramsı kulübesine girdiği zaman, Ejder Mağara­ sı 'nı hatırlamasının sebebi de buydu. Gerçi bu nadir hazine Semerkand içinde saklansa da olurdu, ama bütün padişah­ ların rüyalarında bile göremedikleri bu paha biçilmez eser­ leri gözlerden uzak tutmak en iyisiydi. B ilgisiz hurafe aşık­ larının ellerinde kalan bunun gibi nice hazineler, zir-u ze­ ber olmuş; diyar-ı Rum ' da, Kahire'de ve Bağdat'da bulu­ nan nice kıymetli eserler, nice dürdaneler ateşte yakılmıştı. Bu hazine için Ejder M ağarası'ndan daha güzel bir yer olamazdı ! Hele şu kötü günler bir geçsin; Mirza Uluğbey A llah ' ın inayetiyle tahtta kalırsa ne aJa ne hoş, yok şehzade başa geçip, işler sarpa sararsa, iyi günler geri gelinceye ka­ dar bu kitaplar, ana rahminde her türlü tehlikeden uzak ya­ tan çocuk gibi, burada selamet içinde kalırdı. Ali Kuşçu, yolu şaşırmış gibi etrafına bakındı. Hayır, o bir kere gördüğü yeri ömrü bili ah unutmazdı ! İ şte, o bahar günü Mirza Uluğbey ile ava çıktıkları vakit, çadır kurup bir hafta konakladıkları yayla. Çevresi yüksek karlı tepelerle çevrelenmiş geniş yayla, aynı yerinde, esrarengiz bir ses­ sizliğe gömülmüş, uğuldayıp duruyordu. Yıldızların akset­ tiği çayın aheste şırıltıları işitiliyordu. Evet , işte bu yayla! Y ine o bozkır yamaçlarına sıra sıra ipek çadırlar kurulmuş;


1 40 / ADİL YAKUBOV

aşağıda, çay eteğinde, yılkı sürüleri otlayıp duruyordu . . Ali Kuşçu o anda ipek çadırlar kurulmuş bozkır ya­ maçlarından geçerken, nedense içi cız etti ve gönlü bir hoş oldu. O zamanlar bileği güçlü, yüreği sağlam, fakat ilim ve hayat aşkıyla yanıp tutuştuğu mesut çağlarıydı. Devlet dir­ lik düzenlik içindeydi. Mirza Uluğbey ' le kafa kafaya verip pek çok hayaller kurmuşlar, birçok projeler yapmışlar, nice büyük eserler vermeyi planlamışlardı.. Yıllar ne kadar da çabuk geçmişti. Ilık bahar günlerinde, sakin mehtaplı gece­ lerde üstad ile Ali Kuşçu şu yamaçlarda kol kola yürüyüp neler düşünmüşlerdi, neler ! . Fakat gençlik hülyalarından hiçbiri gerçekleşmemişti. Bu dünya kahbeliğini yaptıktan sonra onlar ne yapabilirlerdi ki! . Bir ara Salahaddin Zerger' i hatırlayan Ali Kuşçu ' nun midesi bulandı. Ü stadın yaptığı bunca iyiliklere karşı baba oğulun gösterdikleri nankörlüğü ne zaman hatırlasa, yüreği kazan gibi kaynar, ızdıraba gömülürdü. B ir tek bu baba oğul olsa, yine bir şey değildi. Ali Kuşçu, Mevlana Muhid­ din' in evinden çıkıp gittiği gün, başka bir h adiseye daha şahit olmuştu. Şah-ı Zinde Mezarlığı'na yaklaştığı bir sıra­ da, ıssız, dar sokaklardan birinde, sırtına heybe atmış, üstü­ ne eski püskü elbise giymiş hırpani kılıklı bir dilenciyle karşılaşmıştı. Önce ona aldırış etmeyen Ali Kuşçu, dilencinin şaşkın­ lık içinde geri geri doğru gittiğini görünce, durmuştu. Di­ lenci de ister istemez durmuş ve kollarını göğsüne çapraz­ layarak: - Ee Mevlana Ali Kuşçu . . esselamu aleyküm .. Aferin aferin . . - demişti. Ali Kuşçu, gözlerine inanamamıştı. Sırtına heybe atıp, başına yamalı, lifleri dışarı fırlamış eski püskü bir takke geçirmiş olan bu dilenci, başkentin ünlü şairlerinden Mir­ Yusuf Hılveti idi . . - N'oldu size böyle, aziz biraderim?- diye sormuştu. Miryusuf Hılveti, gözlerini kırpıştıp, etrafı kolaçan et-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 41

tikten sonra: - Tedbir şart, mevHina, - demişti. -Veliaht şehzade, sadece Mirza Uluğbey ' i değil, ona yakın olan herkesi taz­ yik altına alabilir. Benim tavsiyeme kulak verin. Kimsenin ilgilenmediği bir fakir kılığına girin. Ortalık yatışınca şe­ hirden çıkıp, etraf sakinleşinceğe kadar beklemekte fayda var. M iryusuf, bunları söyledikten sonra, heybesini doğrul­ tup, karşıdaki sokağa sapmıştı. Ali Kuşçu arkasından baka kalırken, bir an, o yıl ilkbaharda, Bağ-ı Meydan' da verilen ziyafet yadına düşmüştü. Şehirdeki bütün ilim adamlarının, meşhur şairlerin, hanende ve sazendelerin katıldığı bu zi­ yafet sırasında Miryusuf Hılveti, şah hazretlerine ithaf etti­ ği bir şiirini okumuştu. Şiirin son kısımları şöyleydi: Dedeniz fethedip şöhret kazandı, cümle dünyayı Bu alem, görmez artık onun gibi zat-ı aldyı Peder-i pakınız, ömrün nurunu rahmetle doldurdu Alıp şaheste ismine Hakan-ı Said unvanı Onların şanı şöhreti müyesser olmadı gerçi Fakat sizde selamet buldu cümle Mesih-i Musam Bakınız, gökte yıldızlar harem içre cariyeler gibi, Hakanım aşkına yanıp , aydınlatır durur asmanı53

Heyhat! . . Daha dün, gece gündüz üstadın ayağını öpüp, ona şiirler ithaf eden bu şair, bugün onun saltanatı kaybe­ deceğini sezip, canını kurtarma derdine düşmüştü. Hılveti gibi münafıklar çok olsa gerekti ki, anacığı Tillebibi gece yarısı çıkıp gelmiş, boynuna sarılıp ağlamış, sızlamış ve ondan şehirden uzaklaşmasını, kaçıp gitmesini isteyerek, yalvarıp yakarmıştı. Zavallı acuze! B ilmezdi ki, Ali Kuşçu bir Hilveti değildi. Ü stadı dar güne düşünce, mevlana Mu­ hiddinler gibi, onu yalnız bırakıp gidemezdi . . 53 Asman: Gökyüzü


1 42 / ADİL Y AKUBOV

Hey Allahım ! Acaba, Mirza Uluğbey tekrar tahta sahip çıksa, bu adamlar ne yapardı? Hiçbir şey olmamış gibi , yi­ ne gidip önünde el pençe divan mı dururlardı, yoksa vic­ danları sızlayıp bundan vaz mı geçerlerdi? Ali Kuşçu, kafasından geçirdiği bu düşüncelerden canı sıkılmış olacak ki, suratı buruşup için için güldü. ''Niçin bu olanlara şaşırıyorsun Ali'? Bu vefasızlık, in­ sanoğlunun ezeli bir özelliği değil mi'? İ nsanoğlunun akla, ilme ve insanlığa değil, güç ve kuvvete, saltanata, tac-u tahta sadık olduğunu bilmiyor musun? Pek çok filozof, şair ve faziletli kişi, bu çirkin gerçeği açıklamadılar mı? B una aklın yetiyor.s a, daha niye sızlanıp duruyorsun a mevtana,.. '). .. " Ali Kuşçu, çevresine baka baka, sola, o yağmurlu güz günü geyik avına çıktıkları tepelere doğru yöneldi. Ş afak atmaya başlamış, karşıdaki yüksek yamacın tepesi, y av aş yavaş ağarmaya yüz tutmuştu. Dağ yamaçları giderek y ük­ selirken, develerin hızı kesilmiş, çıkardıkları "buh .. buh .. " sesleri artmaya başlamıştı. Ejder Mağarası 'na iyice yaklaş­ tıklarında, develerin adamakıllı yorulmuş olmaları muhte­ meldi. O yüzden , bundan sonra s andıkları ikişer ikişer eşeklere yükleyip çıkarmak daha doğru olacaktı .. İ şte o gün yağmura tutuldukları yer .. İ şte geyiklerin fır­ layıp kaçtığı fundalıklar! . O günkü mis kokulu yemyeşil köknarlar, ne yokolmuş, ne eksilmişti. O gün neyse, bugün de aynıydı. Sanki, onbeş yıl değil, onbeş gün geçmişti o günden bu yana! . İ şte çay da göründü . O gün Emir B arlas, atıyla bir türlü geçememiş, çay boyunda dolanıp durmuştu . . Ali Kuş­ çu'nun tahmini doğru çıkmıştı. Çayı geçip dik tepeye doğ­ ru tırmanırken, develer "buh buh" edip, ayaklarını diredi­ ler. Ali Kuşçu, eşeği durdurup aşağı indi. Etraf, alabildi­ ğince sessizdi. Ne bir insan, ne bir hayvan sesi işitiliyordu. Sadece köknar ve kızılcıklar arasından garip kuş sesleri işi­ tiliyor; berrak hava, köknar, ak.pelin, alıç ve bir yığın dağ


ULUGBEY'İN HAZİNESİ ! 1 43

bitkilerinin tatlı, latif kokularıya dans ediyordu. Ali Kuşçu, M iranı Çelebi 'ye baktı. - Ejder Mağarası'na geldik, balam. Eşekten in, deve­ leri ıhtır! Ejder Mağarası sözünü işiten Miranı Çelebi 'nin gözle­ ri, fal taşı gibi açıldı. Ali Kuşçu, çöktürülen develeri kara ambere bağladıktan sonra, daha önceden hazırladığı kolan­ ları yanına alıp, öbek öbek köknar, kızılcık ve alıç ağaçları arasından tepedeki kat kat granit kayalara doğru yürüdü. Miranı Çelebi de peşinden geliyordu. İ şte, bütün heybetiyle duran dev kayalar oradaydı . İn ­ san ömrü ne kadar kısaysa, tabiatın ömrü o kadar uzunmuş. Her biri birer kubbeyi andıran bu iri kayalar, bundan onbeş yıl önce nasılsa, bugün de aynıydı. İ şte Mirza Uluğbey ' in atının yıkılıp düştüğü oyuk ve oyuğun üstündeki kayalar arasında duran Ejder Mağarası ! . Ali Kuşçu, yüreği güp güp ede ede, kayalığa tırmandı. İ şte kayanın üzerinde tüyler ürpertir bir şekilde duran gra­ nit taş. Taşın altında ise, bildikleri karanlık oyuk! Ali Kuşçu kayanın üstüne çıkar çıkmaz, y ine ilk sefe­ rinde olduğu gibi, bir gökkarga gürreden uçunca, Miranı Çelebi 'nin ödü kopacakmış gibi oldu. Ali Kuşçu, onun ko­ lunu tutup gülümsedi. - Korkma balam, adı Ejder Mağarası ise de, ejder fa­ lan yok! Yanında getirdiği meşaleyi yakıp, mağaraya girdi. Ma­ ğara yine aynı mağara: Duvarları parlak, yeşil kırmızı karı­ şımı taşlardan ibaret geniş tavanda kuş yuvaları; yerde ise kuş pislikleri, tavandan düşmüş bazı yuvalar ve yumurta kabukları vardı. Hatta vaktiyle yakmış oldukları ateşin kül­ leri ve ocak taşları bile, yerli yerinde duruyordu . . Ali Kuşçu, meşaleyi başının üzerinde tutarak, iç kısım­ lara doğru yürüdü. Karanlık dehliz, sağa sola kıvrılıp, aşa­ ğıdaki siyah deliğe doğru uzanıyordu. Sandıklar bu delik­ ten geçer mi, geçmez mi? Ama geçmeliydi ! Sadece kenar-


1 44 ! ADİL YAKUBOV

tarından biraz kırmak gerekecekti o kadar. Ali Kuşçu, elini Miranı Çelebi ' ye vererek, aşağıdaki oyuğa indi. Çin seramiği gibi düz beyaz mermer taşlarla yapılmış olan geniş mağara, onbeş yıl önceki haliyle duru­ yordu . Evet, sandıkları buraya yerleştirip, deliğin ağzını granit taşlarla örtmek gerekecekti .. Ali Kuşçu, sırtından bir dağ kalkmış gibi hafifledi. Ma­ ğaradan çıktılar. Güz güneşi, vadiyi doldurmuş; alıçların kırmızı yaprakları alev alev yanıyor; yemyeşil köknarlar, inişli çıkışlı dalgalar gibi kıvrılıyordu. Aşağıda, granit taş­ lar arasındaki çalılıklarda çöküp kalan develer, adeta garip şekilli kaya parçaları gibi gözüküyordu. Miranı Çelebi, yüksek dağlara, yamaçlarda ipek gibi dalgalanan açık sarı kayısı ağaçlarına hayranlıkla bakıyor, sanki alev alev yanıyormuş gibi görünen alıçları ve kara amber ağaçlarını şaşkın şaşkın seyrediyordu. Ali Kuşçu, elini onun omuzuna koyarak: - Kardeşim ! - dedi heyecanlı bir sesle. -Bu mağarayı, Maveraünnehir'de yalnız üç kişi bilyor. B iri Mirza Uluğ­ bey, biri fakir, diğeri de sen .. Ehl-i irfan serveri Mirza Uluğbey 'in dünyanın dört bir yanından topladığı bu nadir hazinesini buraya saklayacağız. Bu hazine, bize nasip ol­ mazsa, onu bulan evlatlarımıza nasip olur. İy i günler geri gelinceğe kadar, bu mağara büyük bir sır olarak kalmalıdır. Bu sım en yakın dost ve akrabaların, hatta baban bile bil­ memelidir kardeşim. Bu sözüme yalnız Allah şahittir. B ü­ tün benliğinle Allah'a yönelip yemin et! Miranı Çelebi kıbleye yönelip, dudaklarıyla mırıldana­ rak yemin etti.


- 1 3K alender Karnaki, Ali Kuşçu ile Miranı Çelebi ' y i uğurladıktan sonra geri dönmüştü. Vakit gece yarısını aş­ mış, uzak bozkırların ufkunda incecik görünen ayın ışığı altında, her taraf sakin, asude bir uykuya dalmıştı. ' Kalender, bozkırı geçip, rasathane kapısına doğru yak­ laşmaya başladığında, B ağ-ı Meydan tarafından eşeğini sü­ rüp gelmekte olan bir karartı gördü. Hemen kendini sipere almaya çalışırken, meçhul kişi eşeğini durdurarak: - Hey fakir, sen misin?- diye sordu. Semerkandlı Ti­ mur ustanın sesiydi bu. - Evet, benim dede. Niçin dönmediniz? İ htiyar, Kalender' in sorusuna cevap vermedi. Yanına yaklaşıp, fısıltılı bir sesle: - Tedbirli olasın, balam,- dedi. - Deminden beri bu ci­ varda kara bir gölge bizi takip edip duruyor. Dikkatli ol, anladın mı? - Anladım, atahan .. Timur usta, başka bir şey söylemeden, eşeğini sürüp uzaklaştı. "Ne gölgesi bu? Yine bir ayakçı mı?" Çevresini dik.katle kolaçan etti. Her taraf alabildiğince sessiz; bir tek ayak sesi bile i şitilmiyordu. Ayaklarının ucuna basa basa rasathane tarafına yürürken, bu tuhaf ihti­ yarla tanıştığı günleri hatırlayarak, hafifçe gülümsedi. Medreseyi terkedip, kapağı dervişler tekkesine atmış olsa bile, oradaki edepsizliklere, itişip kakışmalara bir türlü


1 46 / ADİL YAKUBOV

gönlü ısınmamıştı. Bir gün tekkeye dönmek içinden gelme­ miş, şehirden çıkarak Aburahmet boyundaki köylere doğru yola koyulmuştu . Bir ara, yüksek bir tepenin eteğindeki mağara önünde oturan tuhaf görünüşlü bir ihtiyara gözü ta­ kılmıştı. Mülayim, uzun sakalı duman ve buğudan sarar­ mış, başına ağdarma ierlik geçirmiş, alnındaki ecinler si­ yah kurumla kararmış olan bu ihtiyar, elindeki demir bir çekiçle kazan ve çaydanl ıkları çekiç leyerek oturuyordu . Güçlü ve kabiliyetli olduğu görünüşünden bel liydi. Yanın­ daki ocakta ise, bir güğüm k�ynıyordu . Kalender, ihtiyarın çalışmasını bir süre seyredip, saygıyla selam verdikten sonra, bir kase su istemişti. Başını kaldırıp onu tepeden tır­ nağa süzen ihtiyar, kara çaydanhktan bir kase su doldurup uzatırken: - Şu boyun posunla dilencilik mi yapıyorsun?- demiş­ ti azarlar bir sesle. - Maşallah senin gibi delikanlıya! İhtiyardan bu azarlamayı beklemeyen Kalender, kaseyi tepesine dikip suyunu içtikten sonra ayağa kalkmıştı. Fakat ihtiyar, seyrek kaşlarını silerken gözlerini ondan ayırma­ dan: - Pek Semerkandlıya benzemiyorsun,- demişti. - Ne­ relerdensin, derviş? Kalender, ister istemez Yessi' den, Seyhun boy tarından geldiğini söyleyince, ihtiyarın alın çizgileri açılıp, yüzüne hafif bir tebessüm çökmüştü. - Ey Allah ' ım ! Niye gül gibi vatanını terkedip bizim ellerde gezinirsin, derviş? Başına ne işler geldi senin? An­ lat yolcu ! Kalender, başından geçenleri içi eriyerek bir bir anlat­ mıştı. Onun hüzünlü hikayesini dinlerken ihtiyar gözlerini yummuş, sürekli hafif hafif başını sallaf!lıştı. İçi bayağı fe­ rahlamıştı. O da gençliğinde bir kervana katılıp Yessi 'ye gittiğini; yüzü nurlu, gönlü sürurlu H ace Ahmed Yese­ vi'nin mezarını ziyaret edip, dua okuduğunu anlatmıştı. Ü stündekileri çıkaran Kalender, ona eski, hikmet dolu şiir-


ULUCBEY'İN HAZİNESİ / 1 47

ler okumuş, ihtiyar bundan çok memnun kalarak, onu içeri davet etmiş ve o gece Kalender orada misafir kalmıştı . Sonra d a sık sık ziyaretine gitmişti . Her ziyaretinde, sanki dağları aşıp ana yurduna varmış gibi olurdu. Mevlana Ali Kuşçu ' ya y ardım gerektiğinde, hiç çekinmeden doğruca ona gitmiş; hayırlı bir iş yaptığına inanan ihtiyar ise, he­ men işe soyunmuş, yamaklarını çağırarak sıkı bir çalışma­ ya g irişmişti. Kalender bile, geceleri el etek çekildikten sonra, gelip onlara yardım etmiş, ustanın çekicini alarak tavlanan demirleri mum gibi işlemişti. Bütün gece çalışıp sabahleyin gitmek bile istemeyen Kalender' e ustanın ya­ m akla rı hayran kalmışlardı . B askanbey ile Kalkanbey isimli demirci ustaları ağabey kardeş bile, onun çok beğen­ mişlerdi. Her ikisi de bileğine sağlam, genç, sının gibi de­ likanlılardı. Çalışırken yorulmak nedir bilmez, ağızların­ dan şarkı türkü eksik olmazdı. Nihayet sandıkların işi bitti­ ğinde, Timur usta, Zarafşan sahillerindeki köylere giderek dört deve alıp gelmişti . . . . Kalender, rasathane kapısının yan tarafındaki çınar ağacının önünde durdu. Çınarın altında, geniş bir kerevet vardı. Kalender, bir haftadır bu kerevetin üzerinde tüner, gündüzleri bağdaş kurup hiç kıpırdamadan oturur, fakat gözünü rasathaneden ayırmazdı. Çınarın dalına asmış oldu­ ğu mitilini alıp, kerevetin üzerine yaydı. Heybesini başının altına yastık yapıp uzanmıştı ki, kapı tarafında kıpırdanan bir gölge gözüne ilişti. - H ey Allah 'ın adamı, kimsin sen? - diye seslendi. Gölge ağaç dallarını yararak B ağ-ı Meydan tarafında doğru kaçtı. - Canını seviyorsan dur alçak. Siy ah gölge, bir ayağını sürükleyerek, kaçıp uzaklaş­ maya başladı. "Kaşkir! Bu sahtekar ne arıyor buralarda?" Kalender, karanlıkta düşe kalka, gölgenin peşinden koştu. Ağaç dallarını yararak kaçan gölge, birkaç kez zıp-


1 48 / ADİL YAKUBOV

ladıktan sonra Bağ-ı Meydan kapısını aşıp, birden gözden kayboldu. Çaresiz geri dönen Kalender, kerevetin üzerine oturup düşünmeye başladı. "Bu siyah gölge kimdi? Kaşkir mi, yoksa başka bir ayakçı mı? Eğer her şeyi gördüyse, vaziyet n ' ol ur'>. .. " İçine düşen vesvese ile sanki kış ayazında kalmış gibi titredi. Bir süre gecenin karanlığı gibi içine çöreklenen bu duyguyla uflayıp pufladıktan sonra, "N'olacaksa olsun ! " der gibi, elini sallayarak heybesini başının altına alıp, yırtık mitil üzerine uzandı. Ertesi gün, Kalender kerevetin üzerinden hiç kalkmadı. Bütün gün bağdaş kurup oturmuş, başını önüne eğip hamd­ ü sena okumuş, fakat gözünü rasathane kapısından ayırma­ mıştı. Gece gördüğü siyah gölge kafasından hiç çıkmamış, ayakçıların her köşeden kendisini gözetlediklerini düşün­ müştü. Göğe doğru yükselen bu muhteşem bina, ılık sonbahar güneşi altında pırıl pırıl parlayan bu fıruze kubbe ve yük­ sek minarelerin altın suyuyla vurulmuş cilası, Kalender' e mesut öğrencilik yıllarım hatırlatıp, yüreğinde kanayan ya­ ralarını tazeledi. O günlerde, Uluğbey Medresesi 'nde oku­ yan öğrenciler, haftada bir defa rasathaneye gelir, gecele­ yin astronomi ve matematik dersleri alırlardı. Dersleri ge­ nelde Ali Kuşçu ile Mevlana Muhiddin verirdi, fakat hazan şah hazretleri gelir, dersin girişini yapardı. Şah hazretleri­ nin ders vermeye geldiği günler, Semerkand ' daki bütün müderrisler, ilim adamları, alimler, ileri gelen kişiler ve hatta yabancı ülke büyükelçileri de teşrif buyurur, ikinci kattaki meşhur konferans salonunda yer bulunmaz olurdu. Başına sivri kadife takke, sırtına simli don üzerinden beyaz şahi çakman giyen ala hazretlerinin gözleri, acaip bir şekil­ de parlar, elmacık kemikleri dışarı fırlamış olan yüzünde bir parıltı meydana gelir; sesi heyecandan titrer, uzayın bi­ linmeyen yönlerini anlatır; gökteki bütün yıldızların şema-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ ! 1 49

sını çıkarır, yerlerini tek tek izah ederdi. Onun anlattıkları­ nı kimisi anlar, kimisi anlamaz, fakat ahenkli sesinin, il­ ham veren gözlerinin sihrine kendini kaptırmayan, heye­ canlanmayan kimse olmazdı. Çoğunlukla saraydan gelen aşçı ve hizmeçtiler misafirlere yemek hazırlar, dersten son­ ra ziyafet verilirdi. Kalender, gözlerini yumup daldı: "Neden bu büyük bil­ ginler dergahını işret evine çevirirler, niçin kabiliyet ve ze­ ka sahibi kişileri dervişliğe zorlarlar, niçin bembeyaz mü­ derrislik sarığını bid' atçı gümrahların kir pas içindeki kü­ lahlarıyla değiştirirlerdi? Neden?" Kalender, yine H urşide B anu 'ya hatırlayınca, ayağa kalktı. B anu ' nun düğününden sonra derbederliği tercih edip, dilenciliğe başladığı günlerdeydi. B ir akşam, Kalender, ba­ şında külah, sırtında hırkası ve eski heybesiyle Mezarı Şe­ rif' ten dönüp mühteşem bir kapının önünde durmuştu. Onun "Ya Allah dost, ya Allah" sesini işiten yaşlı bekçi, eline yayvan kasede biraz guce54 ile bir pide alıp gelmişti. Karnı aç olan Kalender, kapının eşiğine oturup ekmeğini yemiş, gucesini içmiş, fatiha okumaya hazırlanmıştı ki, kö­ şeden, sırtına simli pelerin, başına sansar börk giymiş olan boylu poslu bir atlı o tarafa doğru gelmeye başlamıştı. Çok zaman geçmeden atların şıngır şıngır zil sesleri arasında, üstüne kırmızı kadife tente çekilmiş bir araba görünmüş­ tü . . . Eli yüzü hayli düzgün atlı, kapının önünde atından at­ layıp, dizgini ihtiyar bekçiye uzatırken: - Hey ! - demişti Kalender'e dönüp. - Karnını doyur­ dun mu bu evde? Doyurduysan yoluna git, derviş ! Atlının sözlerini çok ağır bulmuş olmasına rağmen Ka­ lender, fatihasını okuyup yola koyulmuştu. Fakat, bir iki adım ya atmış ya atmamıştı ki, arabadan: 54 Guce: Orta-Asya'da yoğurtlu soğuk aş.


1 50 / ADİL Y AKUBOV

-Mirzam ! . - diyen bir ses işitip, gayr-ı ihtiyari dur­ muştu. "Banu ! " Bu yumuşak ses. Kalender' i mi çağırmıştı, yoksa boylu poslu atlıyı mı? Kalender, sokak ortasında donup kalmıştı. Kadife tente altında çırpınıp duran Banu ise, göz yaşlarını akıta akıta: - Mirzam ! demişti. - Bu gece kötü bir düş görüp, Hace Bahaaddin hazretlerinin mezarına yedi tcnge55 atma­ ya niyet etmiştim. Paranız varsa, şu dilenciye yedi tenge verın Kalender, memnun kalıp, arabaya doğru bakmıştı. Te­ pesine ipek saçaklar takılı kadife tentenin perdeleri kapalı olduğundan, hiç kimse görünmüyordu, fakat perde kanadı­ nı aralayan kadının bembeyaz eli gözüne çalınmıştı. Züm­ rüt kaşlı yüzük takılı nazik parmakları, adeta titriyordu . . Boylu poslu, yakışıklı genç, arabacıya dönüp "haydi! " der gibi işaret ederken, kaşlarını çatarak bir kese çıkarıp, önünde duran Kalender'e doğru atmıştı. Taş zemine düşen altın akçanın şıngırtısı, araba tekerleklerinin ş angur şungur sesine karışıp giderken, kapı çat diye kapatılmış, kadife tenteli araba da gözden kaybolmuştu. Yere düşüp taş zeminde yuvarlanıp giden bu altın da ne oluyordu? Banu' nun gizli bir işareti miydi, yoksa sıra­ dan bir sadaka mıydı , yahut zengin birinin dergahının önünden geçmenin bir mükafatı mıydı? Öyle de olsa, inle­ me gibi gelen bu ses, bu içli feryat, kesinlikle başka bir şe­ ye delalet ediyordu.. O gün Kalender, sanki bir şey unutmuş gibi, tekrar ka­ pının önüne doğru yönelmiş, fakat sonra başka tarafa yürü­ müştü. Evin önünden geçerken, şöyle bir nazar etmiş, son­ ra Şah-ı Zinde mezarlığına doğru yollanmıştı. Banu ' nun iç-

. .

oo

Türkistan'da eski bir para birimi. Bugün Kazakistan'ın resmi para birimi de tengedir.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 51

li feryadı kulağından çıkmaz, içinden onun şu şiirini okur­ du : Tilim la/dur, dilim razın beyan etmakdan acizmen Visalning arzusıda hestedur köngil, bilmeysen56

Çok geçmeden, başkent o kötü haberle çalkalanmış; dünya Kalender'e bir defa daha zindan olmuştu. Güya Şeh­ zade Abdulaziz, İ brahim bey ' in oğlunu katlettirip, onun dünya güzeli karısınr kendi haremine kaldınnış ! . Kalender, daldığı hayalden isyan içinde uyanıp, rasat­ hane çevresinde bir tur attı. Tekrar yerine otururken, bir ta­ kım nal sesleri işitti. Şehir tarafından at koşturup gelen dört kişi, çınar tara­ fına değil, doğrudan rasathaneye yöneldi. Kalender, gayr-i ihtiyari sil.kindi. Çünkü gelenler arasında Emir Sultan Can­ dar da vardı ! . B u çam yarması gibi emiri, şah hazretleri dö­ neminde sık sık görürdü. Hatta Mirza Uluğbey, onu de­ v amlı yanında gezdirirdi. "Ya tövbe! Mirza Uluğbey ' in en yakın dostu, en gü­ vendiği kişi olarak bilinen bu emirin rasathanede ne işi var?" Kapı önünde attan inen süvarilerden biri, kamçısının kabzasıyla kapıya şak şak vurdu. - Ali Kuşçu nerede? Aç kapıyı ! Rasathane nöbetçisi, Ali Kuşçu 'nun içeride olmadığını söyledi. Süvariler, Emir Candar ile aralarında bir şeyler ko­ nuştuktan sonra, tekrar kapıyı vurmaya baş ladılar. Kapı açılınca, Emir Candar ile bir süvari içeri girdi. İki süvari ise, dışarda kaldı. B iraz sonra Emir Candar dışarı çıkıp, d i­ ğer süvarilerle birlikte geldikleri yoldan tekrar şehre dön­ düler. 56

Dilim bağlı, gönül rızamı açıklamaktan acizim Gönlüm visalin arzusuyla hastadır, bilmezsin


1 52 / ADİL YAKUBOV

Kalender, süvarilerin arkasından baka kaldı. Kalbi güp güp atıyor, aklından binbir düşünce geçiyordu. Ya tövbe ! Yoksa, Mirza Uluğbey hazretlerini� sağ ko­ lu ve en sadık kumandanı olarak bilinen Emir Candar da mı bu rezalete bulaşmıştı? Daha Mirza Uluğbey devrilme­ den en yakın nevkarları, en sadık komutanları Emir Candar gibi yaparlarsa, üstadın hali nice olur? Ali Kuşçu 'nun başı­ na neler gelir? Kalender, bu düşüncelerle gece yarısına kadar yerinden kıpırdamadan oturdu. Rasathaneyi mi gözlüyor, başka bir şey mi yapıyor, farkında bile değildi. Kalkıp gideyim dese, Ali Kuşçu 'yu düşünür, oturup çevreyi gözetleyeyim dese, Şeyh Nizameddin Hamuş 'un ayakçılarının gelip kendisini dört bir yandan gözlediklerini zannederdi .. Bunları düşünüp otururken, yaklaşan bir kişinin ayak seslerini işitti. Sanki akşamki gibi siyah bir gölge, sokağın o tarafından dalları eğerek rasathane yönüne doğru yürü­ yüp gidiyordu. Kalender sessizce yerinden kalkıp o yöne doğru geçti. Ağaç dallarını kendine siper ederek, gölgenin arkasından yürüdü. Kapıya ulaşan gölge, bir sağa bir sola baktıktan sonra, kapının ağır bakır tokmağını hafifçe vur­ du. İçeriden, nöbetçinin tanıdık cırtlak sesi duyuldu. - Gecenin bir yarısında kim o? - Benim! - dedi gölge fısıldar gibi. - Sen de kimsin? Rasathaneye girmek yasak! Meçhul kişi, bir an sustu. Tekrar, oldukça çekingen bir sesle: - Beni Mirza Uluğbey hazretleri gönderdi. Ali Kuş­ çu' yu soruyor.. - Ali Kuşçu yok! Nereye gittiğini de bilmiyorum! Ne yapacağını bilmeyen meçhul kişi, bir süre bekledik­ ten sonra, geri dönüp gitti. Çınara yaklaştığı sırada, Kalen­ der gizlendiği yerden çıkıp, yolunu kesti. - Ali Kuşçu' ya ne söyleyeceksin? B en kendisine ulaştırırım.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 53

Meçhul kişi , korkudan tir tir titriyor, konuşamıyordu. - Korkma ! Ben, Ali Kuşçu ' nun öğrencisi Kalender Karnaki ! Söyle, ne diyeceksin ona? - Ali . . - dedi meçhul kişi mırıldanarak. -Mirza Uluğ­ bey hazretleri onu görmek istiyor. . Kalender, bir an tereddütten sonra: - Mirza Uluğbey nerede? - diye sordu. - Beni ona gö­ tür. Ali Kuşçu 'nun nerde olduğunu ben kendim söylerim.


- 1 4Bir medresede süpürgeci olarak durup, yerleri süpürse bile, ilim adamlarıyla beraber olur, kalan üç günlük ömrü­ nü ilim ve tarikat yoluna bağışlardı . Nasıl olsa, namı Mı­ sır'da, Bağdat ve Şam 'da duyulmuştu. Nereye varırsa var­ sın, inşallah zorlukla karşılaşmazdı. Fakat. . Ata yurdundan, sevgili Semerkand'dan, çocukluk günlerinin geçtiği Zaraf­ şan sahillerinden uzak kalmak, iyi ve kötü günlerinin geçti­ ği şu saraydan ayrıl ıp yadellerde misafir olmak.. işte bu duygular onu yakıp kavuruyor, kalbinde ıslah olmaz yara­ lar açıyordu. Kafasından çeşitli hayaller kuruyor, takdir-i ilahiye boyun eğmek lazım diyor; kendini başka düşünce­ lerle oyalayıp, kalbindeki kanamayı durdurmaya çalışıyor; fakat kafasından söküp atmaya çalıştığı düşünceler, dönüp dolaşıp, yine beynini kemirmeye başlıyor, göğsü sıkışıp kalıyordu . . Öğleden sonra, sarayban, elli yaşlarında, son derece yumuşak başlı bir kişi getirdi. Mirza Uluğbey onu hemen tanımıştı. Şah-ı Zinde imamlarından olan Muhammed Hüs­ rev ' den başkası değildi bu kişi. Sakalına tek tük aklar düş­ müş olmasına rağmen, dudaklarından tebessüm eksik ol­ mayan bu insanı Mirza Uluğbey sevmiş, onun hac yolculu­ ğunda kendisine arkadaşlık edeceğini öğrenince, hayli se­ vinmişti. Sarayban, ona şehzadenin fermanını açıkladı: Bu­ " gün akşam namazından sonra Köksaraydan çıkıp, Bağ-ı Meydan ' a gidecek, geceyi orada geçirip, sabah namazını müteakip, uzak diyarlara doğru yola çıkacaklardı. "Halk


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 55

görmesin diye ! ." şeklinde düşündü Mina Uluğbey kafasın­ dan. Yüreğindeki hüzünlü isyanı bastırıp, yol arkadaşını te­ peden tırnağa süzdü. Hoca, sırtına eski bir çakman giymiş, ayağına kınnızı deriden eski bir lapçın geçirmiş, başına ise düz bir sarık bağlamıştı. - Giyiminiz uzun yola göre basit değil mi, hocam? Muhammed Hüsrev, mülayim bir şekilde gülümsedi: - Hacca giden birine şahane giyim ne gerek, an hazretim? Onun bu cevabı, Mirza Uluğbey 'e de makul göründü. Fakat o, "şahane olmasa da, uzak yola sıcak tutacak giysi­ lerle çıkmakta fayda var. Çünkü havalar soğumaya başla­ dı," diyerek saraybfuıdan yeni giysiler alıp, ona verdi. Akşam namazından sora yola çıktılar. Köksaray, her zamanki gibi son derece sessiz, her yan zifiri karanlıktı. Fi­ ruze renkli yüksek kubbeler, soğuk türbeler gibi kararıp duruyordu. Sadece mermer havuz başının yan tarafındaki taş fanuslar, cılız bir ışık saçıyor; gümüş fıskiyelerden fış­ kıran suyun aheste şırıltısı kulağa çalınıyordu. Dışarısı hayli soğuk olsa bile, bütün ömrünü geçirdiği bu yaşlı sarayla ebediyyen vedalaşıyormuş gibi, ister iste­ mez bir süre durdu. Gönlündeki hüzünlü duygularla, kıble tarafındaki hareme baktı. Yüksek duvarla önü kapatılan ha­ rem de karanlığa gömülmüş, sadece en dipteki küçük oda­ nın ışığı, tıpkı dün geceki gibi, uzaktan ışıldayan bir yıldız misali ıpıl ıpıl yanıyordu. Yoksa bu, süzgün gözlü cariye­ nin odası mıydı? Acaba, yaşlı günlerinde elemli kalbini sonbahar güneşi gibi ısıtan bu dilber, sağhk selamet içinde miydi? Niçin uyumuyordu? Neden bütün odalar karanlıktı da, sadece onun odası yanıyordu? Bir şeyler okumakla mı meşguldü, yoksa... yoksa şehzade onu .. Mirza Uluğbey, aklına düşen bu korkunç şüphenin tesi­ riy le, gözleri kararıp duvara dayandı. Sanki gözlerine ve kalbine zehirli bir hançer saplanmış gibi, bir dakika kadar dişlerini sıkıp kaldı. Sonra saraybanm uyarısı ile kendine


1 56 / ADİL YAKUBOV

gelip, zorlana zorlana, kapıya doğru yürüdü. Kapıdan çıkışta, kendilerine dört süvari refakat etti. Gece bile olsa, Mirza Uluğbey, Semarkand 'da şöyle bir dolaşmak, caddeleri gezip, yakın köylerden aşmak ve darussaltana ile vedalaşmak; GGr-i Emir'e girip dedesi ve babasının türbelerini ziyaret etmek, sonra yola düşmek ni­ yetindeydi. Fakat ata binmeleriyle birlikte, süvariler onları aşağıya, Registan tarafında doğru götürdüler. "Ne yaparsın? Bu utanmaz şehzade, kabrine yüz sür­ meye bile izin vermedi. Beni affedesin cennetmekan! " Mirza Uluğbey, Gur-i Emir tarafına baka baka, içinden Kur' an okuyup, yüzüne ellerini çalarak atına kamçıyı bastı. Yontulmuş taşlarla kaplı ıssız sokakların sessizliğini, nal sesleri bozdu .. Caddenin iki y anındaki basık duvarlarla çevrelenen avlulardan, karanlık sokaklardan hiçbir ses du­ yulmuyordu .. Her yıl bu mahallede, düğün ve eğlenceler gırla gider, geceleri nekkareler çalınır, çığırtkanların avaz­ ları, altında tenteli arabalara binen kadınlar, hanende ve sa­ zendelerin şarkıları, at oynatan y iğitlerin haykırışları da­ russaltanayı inletirdi.. Ama şimdi, her taraf sessiz, sanki her yer bir mezarlık gibi sükunet içindeydi. S adece yan ta­ raftaki Uluğbey Medresesi'nin yanındaki tekkeden, hamd­ ü sena okuyan dervişlerin "hu-hu" sesleri işitiliyordu. Registan meydanına gelince, Mirza Uluğbey, atının dizginini çekip durdurdu. Bir süre medreseye girip, asude odalarını bir bir dolaşmak; bulursa, öğrencileriyle vedalaş­ mak niyetindeydi. Fakat önünde giden süvarinin tehditkar sesi işitildi: - Deh deyin padişahım! Durmanız yasak! Mirza Uluğbey atının başını gayr-ı ihtiyari çevirirken gözleri yaşardı. Şimdi ilk defa çok aciz bir kişi olduğunu düşündü. Şu anda saltanattan uzaklaştırılmış bir şah, daha önce ise ömür boyu şaşaaya mahkum edilmiş bir kişi oldu­ ğunu hissetti. Artık yadellere doğru yol aldığını anlamıştı. Fakat süvarinin az önceki teklifsiz sözlerinden sonra içi bir


ULUGBEY'İN HAZİNESİ ! 1 57

tuhaf olmuş, adeta titremişti .. "Bana sabır ver ya Rabbi ! Bir daha bu sakin sokakları göremeyecek miyim? Kendi yaptırdığım, çeyrek asır mü­ derrislik yaptığım, en mes 'ut günlerimi yaşadığım bu med­ reseyi bir daha görmek nasip olmayacak mı? Sevgili tale­ belerimle son kez vedalaşamayacak mıyım? Şu mübarek camide cuma günleri, altın mihrabın altında secdeye kapa­ nıp, huzurunda bulunmak mutluluğundan ebediyyen mah­ rum mu kalacağım ey Rabbım? Hangi günahlarım için bu dertleri başıma saldın ey Hall3ku alem? .. Kıvrımlı, karanlık sokaklardan geçerken, yan taraftaki mescidin lacivert kubbesi gözüne çalındı. Yıldızların ak­ settiği altın renkli peştaklar, karanlıkta değişik bir renk alı­ yor, girift nakışlı gül bezekleri arasında sanki aralarına in­ ciler saçılmış gibi mavi, kızıl ve gri renk ışıklar debretip, çil çil yanıyordu. Acaba, şu süvariler bir dakika durmazlar mı? Hiç ol­ mazsa, birazcık durup, Kur'an okumasına izin vermezler mi?.. Hayır, öndeki iki süvari atlarını çatlatırcasına sürüp gidiyordu .. Mirza Uluğ bey, ta Afrasyab harabelerini geçin­ ceğe kadar, anasından ayrılmış deve yavrusu gibi, arkasına dönüp dönüp baktı. İ şte, Şah-ı Zinde mezarlığını arkada bı­ rakmışlar, rasathaneye giden yola girmişlerdi. Fakat B ağ-ı Meydan kapısı rasathaneden hayli beride, Siyab'ı aştıktan sonraki tepeye çıkan yoldaydı. Yoksa bu rasathaneyi de mi göremeyecekti? Acaba Ali Kuşçu ile vedalaşıp, kütüphane­ nin akibeti hakk ında bilgi alamayacak mıydı? Hayır! . Ali Kuşçu 'yu görmeden, kütüphanenin akibetini, kırk yıl bo­ yunca bin bir zahmetle topladığı kitapların, paha biçilmez el yazmalarının ne olduğunu öğrenmeden buradan gitme­ yecekti ! B ağ-ı Meydan kapısında, onları dört sipahi karşıladı. Refakatçi süvariler, onları kapıda bekleyen sipahilere tes­ lim ederek döndüler. Sipahiler, onların atlarını alıp, kendi­ lerini içeri buyur ettiler. Bahçenin tam ortasında, duvarları "


1 58 / ADİL YAKUBOV

Çin seramikleriyle kaplı "Çil Sütun" köşkü vardı. Tepedeki bu köşkün ikinci katından bakıldığında rasathane görünür, eğer köşkü az geçip duvardan atlanırsa, doğruca rasathane­ ye gidilirdi. Köşkün önünde onları, sakalı göğsüne kadar uzanan yaşlı ihtiyar karşılayıp içeri aldı. İri yapılı bu ihtiyar, cen­ netmekan Timur zamanından bu vana bu köşkte mahrem­ lik yapmış, Mirza Uluğbey' e bile mülazımlık hizmeti ver­ mişti. Uluğbey, köşke gim1eden ihtiyardan bir testi su alıp, doğruca ağaçlar arasına yollandı. Yaprakları seyrelmiş olan ağaçlar, bir deniz gibi sakin yalpalanıyor; öbek öbek yere yayılmış gazeller, havada pır pır uçup, halı misali uzanan zemine tüy hafifliğiyle iniyor­ du. Mirza Uluğbey, iki yanı köknar ağaçlarıyla çevrili ge­ niş yoldan yürüyerek rasathane tarafına yönelmişti ki, ar­ kasından gürs gürs ayak sesleri işitti. "Yoksa ihtiy ar mese­ leyi çaktı mı? Birden dönüp arkasına baktı. Hayret, kendisini takip eden ne ihtiyar, ne de sipahiydi. Bu Muhammed Hüsrev ' in ta kendisiydi. - Kim o? - diye sordu emin olmak için. -Hacı Mu­ hammed Hüsrev hazretleri, siz misiniz? Niyetiniz hacca gitmek mi, yoksa bana karşı ayakçılık yapmak mı? Muhammed Hüsrev, irkilerek durdu: - Mazur göresiniz, devletpenah ! - dedi. - Allah koru­ sun, ayakçı falan değilim. Fakat ihtiyar tedirgin oldu. Sizi arayıp duruyor. Mirza Uluğbey' in ne yapacağını kestiremeden dikilip kaldığını gören Hacı Hüsrev, yanına doğru yaklaşıp amacı­ nı açıkladı. - Rasathaneye ben gideyim,- dedi. - Mevlana Ali Kuşçu'yu bulursam alır gelirim. Çünkü siz dönmezseniz, ihtiyar s ipahilere haber verir. - Ya siz? "


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 59

- Onlar, sizden şüpheleniyorlar. Benimle işleri yok. Uluğbey, içinden bu mü'min insana karşı minnet duy­ gusu besleyip, yolu gösterdikten sonra geri döndü. İhtiyar, köşkün çevresinde dolanıp duruyordu . Mirza Uluğbey ' i görünce, sevinçten gözleri parladı. E l kol işaretiyle içeri davet etti. Hayret, köşkün ikinci katındaki önü balkonlu oda mumlarla aydınlatılmış, yerlere pelüş minderler döşen­ miş; ortadaki masanın üzeri ise, meyve ve yeşilliklerle dol­ durulmuştu İ htiyar, bir demlik çay alıp getirerek, masanın üzerine koydu. Sonra, geri geri çekilerek dışarı çıktı. Mirza Uluğ­ bey, ayak uçlarına basa basa balkona geçti. Urgut dağları ufkunda yükselen hilal, gökte bir buz parçası gibi ışıl ışıl parlıyordu. Yaprakları dökülüp çıplak dallarıyla ortada kalan bahçe, ay ışığı altında garip bir gö­ rünüm arzediyor, fakat pamuk gibi gökyüzünü dolduran ışıl ışıl yıldızlar kendilerine has edalarıyla süzülüf> duru­ yorlardı. İ şte, şu tepedeki B üyük Ayı, onun altında saçıl­ mış altın tozları gibi görünen saman yolu, onun gerisinde bir buz parçası gibi parlayan Hulkar yıldızı . . Yıldızlar Ah yıldızlar! Kırk y ı l sizlerin sırrı nı keşfet­ mek amacıyla yaşadı. Pekçok geceyi sizler için uykusuz geçirdi. Kainat sırlarını bilsem, insanlığın sırlarını haydi haydi bilirim diye ümid ederdi. Hayır! .. Bütün ümitleri, toz gibi savrulup gitmiş ve şimdi şu yaşlı çağında kimsesiz bir insan, çaresiz bir kul olup çıkmıştı. Artık diyar-ı gurbetler­ de tek başına kimsesiz bir insan olarak hayatını sürdürece­ ğini düşündü. Kimbilir, iktidarda kaldığı yıllarda. kaç müs­ Iüman cevr-ü cefa çekmişti? Acaba, ızdırap çeken bu in­ sanların intizarlarmm bir neticesi olarak mı kendi öz oğ­ lundan kötülük görüyordu'? Acaba, kırk yıllık saltanatı bo­ yunca ne adaletsizlik yapıp, ne insanlara göz yaşı döktür­ mü ştü? Ne gari p ! Kendisi şimdi gurbet ellerine sürgün gönderilirken, başkalarını düşünmenin sırası mıydı? Derdi­ ne dert eklemenin ne gereği vardı? Yoksa insaf ve adaleti . .


1 60 I ADİL YAKUBOV

aklına getirmemeli miydi? Kendisi, içi yanmış insanlara hükmetmeyi, herkesi kendi arzularına uygun hareket ettir­ meyi, şan ve şöhretini artırmak için kör gibi davranmayı hiç düşünmüş müydü? Bu gaddar dünyanın vefasızlığını unutup, eşi görülmemiş çirkin işler yapmış mıydı? Mirza Uluğbey, hayaline kara basan gibi oturan bu dü­ şüncelerden kurtulmak için uzaklara, aheste aheste sağa so­ la yalpalanan bahçedeki ağaçların arkasında kalan rasatha­ neye doğru baktı. O an, balkonun kapısı açılıp, Muham­ med Hüsrev' in başı göründü. - Sayeban-ı merhamet! Mirza Uluğ bey , ayak uçlarına basarak kapıya doğru yürüdü. - Hayırdır? - Mevlana Ali Kuşçu'yu bulamadım. Yalnız, bir derviş ben kendim anlatının diyerek sizi görmek istedi. . - H angı dervış ?. .. - İri yan birisi. Beni an hazretime götür diye yakama yapıştı . . ihtiyar pineklemekte. Dervişi çağır derseniz, he­ men gidip çağırayım. ... çagır 1. . ... - Ç agır, "İri yarı bir derviş .. Onun rasathanede işi ne? Müder­ risler, öğrenciler nerede?" . Mirza Uluğ bey, ocak �akılarak ısıtılmış odaya girer­ ken, aşağıdaki odadan başında eski külah, sırtında eski bir heybe, siyah sakalı göğsüne.. kadar inmiş mecnun misali bir derviş göründü. - Esselamu aleyküm, üs ttid ! "Ü stad? .. Mirza Uluğ bey, kapıda dikilip duran perişan kılıklı dervişe baka kaldı. - Kalender Karnaki ! Soğuktan simsiyah olmuş yüzüne birden bir tebessüm çöken Kalender: - Tanıdınız üstad ! - dedi. .

"


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 61

Mirza Uluğbey, yerinden kıpırdamadan Kalender'e ba­ kıp duruyordu. - Seni .. Seni medreseyi terkedip, zahidlik yoluna gir di diye duymuştum . . Rasathanede ne yapıyorsun? Kalender, gür sa ka lın ı sıvazlayarak bıyık altından güldü. - Rasathanede . . Ayakçılık yapıyorum, üstad .. - B u ne bi çim laf? Dalga mı geçiyorsun? K alender' in dudaklarındaki tebessüm, birden kaybol­ du. Kaşlarını çatarak: - Hayır, doğru söylüyorum üstad, - dedi. - Şeyh Niza­ me ddin Hamu ş ' un emriyle rasathanede ayakçılık yapıyo­ rum. Ta ki, rasathaneye gömülen altın ve mücevherleri , mecfisiler ve dinsizlerin y azdıktan kitapları dinsiz öğrenci­ leriniz çalıp götürmesin ! - Rasathaneye mücevher nereden gelmiş? Kalender, başını kaldırıp Uluğbey'e dik dik baktı. - Dedeniz Emir Tim ur' un altınları nerede? Onları Mevlana Ali Kuşçu ' ya kim verdi? "Allah Allah! . B u deli derviş neler saçmalıyor böyle? B u sırrı nereden duymuş? Buraya gelmekten amacı ne?" - Amacın rasathanedeki altınları kollamak iken, ne­ den onu bırakıp, saltanattan uzaklaştırılan şaha çıkıp gel­ din? Maksadın ne derviş? - Maksadım . i l i m adamlarına hizmet etmektir, üstad . . Mirza Uluğbey, imalı bir şekilde gülümsedi. - Ö yle olsun, derv iş ! . Fakat söyler mi s in bana, ilim dergahından yüz çevirip, gedalığı seçen zahid bir ki şi ni­ çin ilim adamlarına iyi lik etmek istesin? Kalender, nigfilıını Mirza Uluğbey · in bakışlarından ka­ çırıp, yere baktı. Sesi b irde n değişerek: - Velinimet üstad ! - dedi sakince. Aciz bendenize ­

.

,

-

gülmezseniz, derdimi anlatayım . . Mirza Uluğ bey ' i n gözlerindeki istihzal ı bakışlar, s ı ca k bir minnet duygusuyla yer değiştirdi.


1 62 / ADİL YAKUBOV

- Affet derviş. Bir derdin varsa, söyle oğlum . . - Derdim ş u ki, - Kalender yutkunup, biraz sustuktan sonra, sesindeki samimi hava ile, - derdim şu ki, ilim der­ gah ı n ı zahitler tekke s i y le değ i ştirmekle büyük bir hata yap m ışım, üstad. Zira, fakirin , temi zdir di y er ek g it ti ği o tekke, bid ' at ve hu rafe m ek an ıy m ı ş Fakirin inandığı o alimler, öbür d ünyanın değil, bu kıymetsiz dünyan ı n zevk­ lerine dalmışlar, üstad. İnsaf ve hakikat onlarda değil, fazi­ .

letli kişilerdeymiş. Bu yüzden, iyilik etmek niyetiyle ilim ehline dönüp geldim, üstad! İri gövdes i ile loş odanın kapısında dikilip duran Ka­ lender, külahlı başını eğip sükfita daldı. Onun gönlünün kırgın olduğunu sezen Mirza Uluğ bey, yine babalık duygu­ ları kabararak yanına yaklaştı. - Barekallah derviş .. Şeyhler, Ebu Bekir Tahir Abha­ vi'ye sormuşlar: Hakikat nedir? Demiş ki: İ limdir. Demiş­ ler, ilim nedir? Demiş ki: Hakikattir. Kalbimdeki bütün şüpheleri yokettin. Sağolasın Kalender. Çok iyi bir şeye ni­ yet etmişsin. Aferin sana. B unu Ali Kuşçu bilir m i? - B ilir üstad, bilir. - Kalender' in çehresinde bir rahat­ lama olmuştu. - İçiniz rahat olsun, üstad. Mevlfuıaya verdi­ ğiniz altın ve mücevherleri emin bir yere koyduk. Askerle­ riniz bin yıl arasalar bulamazlar! .. - Ali Kuşçu' nun kendisi nerede? . . - Kitaplarınızı develere yükleyip, alıp gitti. "Ya Rabbi! Günahsız, tertemiz kalpli, pınl pırıl yüzlü bu gedayı karşıma nerden çıkardın? .. O an, sevgili yaveri B aba Hüseyin Bahadır ' ın bir sözü akl ına düştü : "Fukara size sadık. Gönüllü toplay alım an hazretim ! " Neden o vakit B ahadır' ın sözünü din l e m e d i sanki? Neden halka başvurmadı? .. - K itapları nereye al ıp götürdü buradan Ali Kuşçu de­ din? - Billah. bundan haberim yok üstad. İ çiniz rahat ol­ sun. Bütün nadir kitapları, onaltı sandığa koyup, dört deve"


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 63

ye yükledi. Dün gece alıp gitti. Urgut dağlarına doğru gitti­ ğini biliyorum, üstad . Dua eder gibi gözlerini yuman Mirza Uluğbey: - Dört deve yükü kitap . . Onattı sandık, - diye mırıl­ dandı ve orta p armağındaki yüzüğü sağa sola çevirerek. bir süre oyalandıktan sonra: - Bu sandıkların nereye götürüldüğünü bilmem lazım derviş, - dedi sonunda. - Mevlana sabahleyin dönecek, üstad .. - Sabah ben yola çıkmış olacağım, derviş Daru s salta na' dan gidiyorum . . Uzaklara gidiyorum . Gözlerini yuman Mirza U luğ bey , derin bir of çekti. Alın çizgileri kırışıp, solgun çehresine koyu bir hüzün çök­ tü. - Bu sözünüzü mevlanaya iletirim ben, dedi Kalen­ der. - Sizinle görüşmesini sağlamaya çalışırım, üstad. - Hayır ! - Mirza Uluğbey hafifçe başını salladı. -Ali Kuşçu 'nun saklanması lazım. Onu arıyorlardır. Fakat ki­ taplar nerede? B unu bilmem gerek. Çünkü diyar-ı gurbete gidiyorum. Buralara bir daha dönmek nasip olur mu olmaz mı, bunu ancak Tengri Taala bilir, derviş. Kalender' in içi burkulmuştu. - İnşallah nasip olur, üstad. Mirza Uluğbey, başını çevirip baktı. Güya ovalar gibi y aptığı gür kaşlarını çatıp, bir süre dikilip kaldı. Kalen­ der' in mahzun nig§.hı, başındaki külahı ile sırtındaki eski heybesi, nedense haremde gördüğü nazendeyi aklına dü­ şürdü. Banu 'nun ipek peçe arkasına gizlediği mahzun çeh­ resi, beline kadar uzanan saçları ve dillere destan güzelliği gözlerinin önüne gelip, nazendenin ne durumda olduğunu sorası geldi, fakat Kalender'i gücendirmekten çekinerek: - Affet derviş,- dedi. - Sana karşı günahkarım. Sevgili yurdun mukaddes Yessi 'yi alçak Barakhan·ın elinden kur­ taramadım. Sen gurbet çektin, oğlum Mirza Uluğbey, gözleri yaşararak bağrını açtı. .

.

.

-

.

-


1 64 / ADİL Y AKUBOV

- Bu iyiliğinin karşılığını benden görmezsen, Al­ lah 'tan göresin, oğlum. * * *

Kuşluğa doğru dönen Ali Kuşçu, kendisi önde yürüyor, eşeği ise yularından tutup çekiyordu. Dört deveyi çekerek getiren Miranı Çelebi, daha da arkalardan geliyordu. Kalender, onları önceki gece Kuhak Dağının eteğinde bırakıp dönmüştü. Gece Uluğbey 'le buluşması s ırasında üstadın sözleri gözlerini yaşartmış, kucaklaşıp vedalaşma­ ları içini titretmişti. Ayrılırken, Mirza Uluğbey' in "El yur­ duna gidiyorum. Ata topraklarına bir daha dönmek nasip olur mu, olmaz mı bilemem. Bu yüzden kitapların nerede olduğunu bilmem lazım, derviş" şeklindeki sözleri yüreği­ ni parçalamıştı. Bu yüzden onunla kucaklaşıp ayrılırken, üstadın bu son dileğini yerine getirmeye yemin etmişti. Bağ-ı Meydandan rasathaneye geçip, yassıya kadar etrafı gözetlemiş; şüpheli bir kimsenin bulunmadığından emin olduktan sonra, heybesini sırtına vurup, çaya doğru yola koyulmuştu. Ali Kuşçu ' nun gittiği gece hiç kimsenin bulunmadığı bozkırda, bugün biri genç, diğeri orta yaşlarda iki çoban at yayıyordu. Ateş yakıp oturmakta olan çobanlar, sırtında heybeyle dolaşan dervişi görünce, onu davet edip, kımız ve et yahnisi ikram ettiler. Fakat Kalender' in gözü ne kımız­ da, ne yahnideydi . Tan ağarıp, güneş çıkıncağa kadar, bir yerde oturup bekledi. Ara sıra kalkıp uzaklara, sisli Urgut dağlarına bakınıyor, hazan da çobanların yanına gelip otu­ ruyor, fakat çok geçmeden tekrar kalkıp, yine bozkır taraf­ larına yürüyordu. N ihayet, dağları saran sisler yükselince, uzak bozkır tepelerinde birbiri ardına dizilmiş develer gö­ ründü. Kalender, yaşlı çobanın atını ödünç alıp, develere doğru sürdü. Eski püskü külahını eliyle bastırıp, amansız at kamçıla-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 65

yarak yaklaşan Kalender' i gören Ali Kuşçu, eşeğini durdu­ rup, çay boyuna çıkıp bekledi. - Ha Kalender, ne oldu? Herşey yolunda mı? - İnşaallah her şey yolunda, üstad. Attan düşer gibi atlayan Kalender, dün gece Mirza Uluğbey ' le aralarında geçen görüşmeyi anlatınca, Ali Kuş­ çu sabırsızlanıp: - Hangi yoldan gideceğini biliyor musun? - diye sordu . - Keş yolundan . . - Atını bana ver! - dedi emreder gibi bir sesle. - Ü stad! An hazretim, sizin için askerlerin gözünden uzak kalsın, dediler. Ben şimdi gider gelirim .. - Atını ver, yoksa yaya giderim ! . Kalender, gece Emir Candar ile birkaç süvarinin gelip kendisini aradıklarını söyleyecek oldu, fakat sonra nedense vazgeçti. - Ü stad! . Ali Kuşçu, üzgün bir şekilde başını sallayıp: - Ü stad! . - diye tekrarladı. - Bu fakir öz üstadını görü­ verip gelsin , kardeşim ! . Kim bilir, bugün görmesem, bir daha karşılaşmak ya nasip olur, ya olmaz. Atını ver Kalen­ der! .. - Durun üstad ! B ari ben de geleyim. Sizi yalnız gön­ deremem. Devletpenah sizin tedbirli olmanızı söyledi, üs­ tad. Kalender, Miranı Çelebi ' nin çekerek getirdiği develeri çobanlara emanet bırakıp, bir at daha aldı . Külah ve heybe­ sini de bırakıp, genç çobanın çakmanını ve ağdarma terli­ ğini giydi. Atlara binip, dere boyundan bozkıra çıktıklarında, gü­ neş çoktan direk boyu yükselmişti . . Dün geceki fırtına ve ayazdan sonra, bugün gökyüzü durulmuş, hava biraz daha merhametli olmuştu. Güneş, sanki sonbahar güneşi değil, Ağustos güneşi gibiydi. Tarla


1 66 / ADİL YAKUBOV

kuşları aralıksız cıvıldaşıyor, berrak gökte ipek gibi dalga­ lanan tozaklar, süzülüp duruyordu. Semerkand surları yakınlarından geçen geniş yola sap­ madan, kır ve tepelerden at koşturdular. Kırlarda koyun sü­ rü !eri yayılıp geziniyor, yüksek tepelerde çobanlar sağa so­ la koşuşturuyor, hazan dökmüş kırmızı bağlarda genç kız­ ların türbanları havaya savruluyor, çocukların cıvıl cıvıl sesleri kulaklarına çalınıyordu. Onlar aşağılara doğru in­ dikçe, yüksek surlarla çevrili şehir bağlar arkasında kalı­ yor, fakat çay boyundan çıktıklarında, sanki pençe gibi gö­ rünüyordu. Birbirine utanıp giden evler, avlular, uzaktan sini gibi görünen meydanlar üstünde göğe doğru boy salan yüksek minare ve türbelerin lacivert ve altın renkli kubbe­ leri, güneş altında pırıl pırıl yanıyor, şehre alabildiğince güzellik ve heybet bahşediyordu. Yemyeşil kırlara, güneşi seyre dalmış bağlara bakan bir kişi, sanki herkesin eğlen­ cede olduğunu sanır, memleket güllük gülüstanlıkmış gibi düşünebilirdi.. "Hey Rabbım! N eden böyle? Niçin bu kainat, bu tabi­ at, bu kır ve yamaçlar böylesine temiz, böylesine tozsuz dumansız da, insanlar pis ve gayr-ı samimi? Şan şöhret, tac-u taht ve saltanat için bu yalancı dünyada birbirlerine böylesine düşman kesilip, birbirlerinin gırtlağına sarılıyor­ lar? . . Ali Kuşçu, Kalender'e çaktırmadan derin bir iç geçirdi. Onun verdiği haber, kendisini adeta titretiyordu. Ü stad kendisini Köksaray ' a çağırtıp içindeki dert ve üzüntülerini anlattığından beri, Ali Kuşçu üstadının akibetinin kötü ola­ cağını, başına çok işler açılacağını tahmin ediyordu, fakat işin bu noktaya geleceğini, Ziyc-i Köregani 'yi keşfeden bu büyük ilim adamının öz yurdundan, kendi eliyle yaptırdığı dergahından tıpkı biI dilenci gibi kovulacağını hiç düşün­ memişti. Haşmetli bir padişahın başına bunlar gelirse, di­ ğer ilim adamlarının akibetleri nice olurdu? Ya kendi aki­ beti? . . "


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 67

Ali Kuşçu, yine o eski nahoş, soğuk düşüncelere dalıp adeta kendinden geçti . Kadirşinas üstad! Kendi başında bunca dert varken, hala Ali Kuşçu ' yu düşünüyor! Kaçsın, şehzadenin adamlarının gözüne gözükmesin demiş! Niye böyle söyledin üstad? Yoksa, Ali Kuşçu askerlerin eline düşmekten korkup, sizi son kez olsun görmesin, son vasi­ yetinizi duyma şansından mahrum kalsın diye mi? Hayır! Ali Kuşçu, o kadar nankör değildir! Boynuna kılıç da da­ yasalar, sizin iyiliklerinizi aklından çıkarmaz, üstad! Bağ ve tarlalardan geçip, ekili alanlardan, kır ve funda­ lıklardan aşarak Keş yoluna ulaştılar. Fakat yine de kervan yolunu bırakıp, kırlardan ve ekin tarlalarının içinden ilerle­ diler. Çünkü ana yolda, gfilı Keş'ten Semerkand'a, gfill Se­ merkand'dan Keş ' e gidip gelen süvariler eksik olmadığı için, böyle bir tedbiri gerekli görmüşlerdi. İ şte, Dımeşk kö­ yünü arkada bırakmışlardı. Güneş, neredeyse batmak üze­ re; hava, yavaş yavaş sertleşmekteydi. Karşıdaki dağlardan esen sert ayaz, y üzlerine vurmaya; gökyüzünü kara bulut­ lar sarmaya başlamıştı. S ürekli çevreyi kontrol eden Kalender, arkadaki Dı­ meşk köyünden dört atlının çıktığını gördü. Geniş yolda yavaş yavaş at koşturan atlılar, nedense durdular. - Sipahiler üstad ! - dedi Kalender. -Aşağıya sapın ! Kendisi atının başını aşağıya çevirdi, fakat koca yolda dikilip kalan Ali Kuşçu yerinden kıpırdamadı. Dört atlıdan ikisi yerinde kalmış, diğer ikisi Ali Kuşçu 'ya doğru yaklaş­ maya başlamıştı. - Ü stad ! -Ali Kuşçu hemen atını kamçıladı. Fakat, kül rengi sarığının püskülü havada sallanarak kendisine doğru at koşturan Mirza Uluğbey hazretleri, "dur! " der gibi elini kaldırdı. Ali Kuşçu, apar topar attan atlayıp, kendine doğru gelen üstadı karşıladı. Atının dizginini tutup, üzengisini düzeltti. Mirza U luğbey ' in gözlerinden yaş damlacıkları aşağı doğru sözülüp iniyordu. - Mevlana Ali . . Oğlum! Hak Taala'ya şükür ki seni


1 68 / ADİL Y AKUBOV

gördüm .. Dudakları titreyerek kollarını açtı. Ali Kuşçu da yüreği heyecandan güp güp atarak, yüzünü üstadının yüzüne bas­ tırdı. . Köksaray 'daki görüşmelerinden bu y ana geçen bir haf­ ta zarfında. üstadın geniş alnı, yüzü ve dudaklarının kena­ rın daki çi zgi l e r koyulaşmış, yanakları içeri doğru çökmüş, kıygır hurnu biraz daha dışarı fırlamışt ı . . Fakat gözleri .. S i s çökmüş g öz lerind e b i n bir ı zd ı ra p okunuyordu. A m a y ine de bu gözlerde insanı kendine rameden bir güç vard ı . Ali Kuşçu onu daima pahalı güzel elbiselerle gö rdü ğü iç i n m i , yoksa gö z ün de hep öyle tasavvur ettiğinden mi nedir, şim­ di üstadın üstündekiler gözüne bir hayli h ırpani gö rün m ü ş­ tü. S ırt ında siyah yün çakman, başında kül rengi sıradan bir s arık, a y a ğ ınd a s iy ah s ah tiyan çizme ile üstad, sanki uzak yola giden derbeder bir yolcuya benziyordu . Ü stadla öğrencisi görüşüp koklaşırken, uzakta bekle­ yen Kalender ile Muhammed Hüsrev, yaklaşıp selam ver­ ,

diler. Mirza Uluğbey, onlardan utanarak, sarığının ucu ile gözlerini kapatıp, birkaç dakika süzüldü kaldı. Göz kenar­ larındaki kırışıklıklar alabildiğince koyulaşıp, yüreğindeki ızdırap, solgun çehresine aksetti. Ali Kuşçu, bakışlarını onun mahzun çehresinden alıp kaçarken, ne diyeceğini bi­ lemedi. - Allah' ın emrini yerine getirmeye niyetlenm işsiniz, üstad, - dedi. -Hak taala niyetinize yetirsin. M irza U l u ğbe y üzgün bir şeki lde gülümseyerek, Ali Kuşçu ' yu kolundan çekip, aş ağı y a doğru götürdü. - N ' o ldu? Dediklerimi yaptın m ı ? - Yaptım üstad ! En nadir kitapları, en nadide el yazmalarını sandıklara koyup, bir yere sakladım. Ö yle bir yere sakladım ki, bu cahil ulema bin yıl düşünse, aklına gelmez. - Nereye? - Hatırlar mısınız üstad? Bundan onbeş yıl önce, geyik avına çıktığımızda dağda sele tutulmuştuk . . ,


ULUGBEY' İN HAZİNESİ J 1 69

Mirza Uluğbey' in alnındaki kırışıklıklar yığılıp, yüzü belli belirsiz gerildi. - Ejder Mağarası ! - Zekanıza hayranım üstad! - Sağolasın Ali ! Burası nereden geldi aklına? - B ir m übarek zat sebep oldu, üstad. - Hazineyi oraya sakladığını benden başka kim biliyor? - Ö ğrenciniz Miranı Çelebi .. B ir de bilirse kardeşim Kalender bi lecek . . - Mevlana Muhiddin yardım etmedi mi? - Yok . . A l i Kuşçu , yan tarafa bakıp, başını hafifçe salladı . Mevlana Muhiddin ' in evinde yaptığı görüşmeyi anlatmaya niyetlendiyse de, onu kötülemeye dili varmadı. O da bir aciz kuldu. İ yi kötü aynı yerde yirmi yıl eğitim görüp, mü­ derrislik yapmışlardı. Mirza Uluğbey "hının . " dedi. B ıyıklarının ucunu du­ dakları ile bastırıp, gözlerini yumdu ve bir an düşündükten sonra: - Oğlum Ali ! - dedi. - Görüyorsun ki, kendi milletim­ den, sevgili yurdum Maveraürınehir'den uzaklaştırılıp, sür­ güne mahkum edi lmiş bulunuyorum. Fakat Allah'ın hıfz-ı inayetine inanıyorum . Ü midimi kaybetmiş değilim; imkan olursa, ana yurduma, bu topraklara, bu illere döner geli­ rim .. -Uluğbey, gamlı gözlerle çevresine, arkada kalan Dı­ meşk bağlarına ve bulutlarla kapl ı uzak Urgut dağlarına baktı. . Sanki en sevdiği şeylerle vedalaşıyormuş gibi, uzun uzun seyretti. -Yok, şayet geri dönmek nasip olmazsa, ölünceğe kadar gurbetlerde derbeder yaşamak alnıma ya­ zılmışsa, niyetim İ stanbul veya Kahire medreselerinden bi­ rine baş koymak, kalan üç günlük ömrümü ilmi çalışmalar ve tefekkürle geçirmektir. Nasip olursa, hazırladığım risa­ lelerim i tamam larım. - Mirza Uluğbey ' in çehresindeki mahzunluk dağılıp, sönük yüzüne kan yürüdü. Gözleri, il.


1 70 / ADİL YAKUBOV

hamla parladı. -Velakin bu amacımı gerçekleştirip, dirlik düzenlik içinde çalışmak nasip olursa, o kitaplara çok ihti­ yacım olacak. Bunun için kendim gelemezsem, emin birini bulur gönderirim ! Anladın mı, Ali? - Anladım, üstad ! Fakat altınlar . . - Altından bahsetme ! - dedi Mirza Uluğbey kaşlarını çatıp. - B aşın selamete ererse .. Daha gençsin, Ali ! O mü­ cevherleri sana hediye ediyorum . . Aman çok dikkatli ol ! Şimdi Semerkand 'dan hemen ayrılıp, bir yerde saklanman­ da fayda var. Ali Kuşçu, yavaşça başını salladı. - Şu rasathaneyi, kütüphaneyi bırakıp nereye giderim, üstad? Sonra, nereye giderim ben?. Ö mrüm şu dergahta, şu ilim yuvasında geçti. Siz yokken hiç olmazsa ben buluna­ yım. Hamama g iren, terler. B aşka türlü düşünemiyorum üstad. Mirza Uluğbey' in gözleri yaşla doldu. - Allah ' a şükürler olsun ki, kendi çocuklarım sahip çıkmasa da, senin gibi bir oğul, beni baba yerine koydu ! Allah seni tökezletmesin. Maveraünnehir'de ilim yolunda ve ehl-i irfan arasında ömrün baki olsun, oğlum ! . Mirza Uluğbey, göz yaşlarını silip, kucağını açtı. Ü stad ile öğrencisi, sanki ebediyen bir daha görüşemeyeceklerini sezmiş gibi, sessizce ağlaşıp, uzun uzun vedalaştılar.


- 1 6Ali Kuşçularla vedalaşıp ayrıldıktan sonra Keş yoluna çıkan Mirza Uluğbey, kendini hamamdan çıkmış gibi ha­ fiflemiş hissetti. Ona göre, sanki sabahleyin her tarafı saran kara bulutlar dağılmış, ortalık aydınlanmış gibi idi . . Evet, ömrü boyunca nice hatalar yapmış, nice yanlışlıklara düş­ müş olsa bile, ilim yolunda kırk yıl verdiği hizmetleri boşa gitmemişti. Ali Kuşçu gibi öğrencileri varken, onun eserle­ ri kaybolup gitmezdi . Fakat ipek gibi dalga dalga uzanan bu masum kırlar, hazan düşmüş yarı çıplak bağlar, pelin ve çiçeklerle kaplanan bu yemyeşil bozkırlar ve cıva gibi par­ layan bulutlar arasındaki şu dağlar . . Bunlardan ayrı kal­ m ak . . Ya Rabbi ! Yine aynı dert, yine aynı düşünce! Bana sabır, sebat veresin ey Halliik-u alem! . . M irza Uluğbey ' i daldığı düşüncelerden yaklaşan nal sesleri uyandırdı. Arkadaki kır tarafından iki süvari el sal­ layarak hızla kendilerine doğru geliyor, kır tepesinde ise üçüncü bir atlı bekliyor, fakat onun süvari olup olmadığı uzaktan seçilemiyordu. M irza Uluğbey ' in nedense içine garip bir his çöktü . Atının dizgini çekti. Hızla kendine doğru gelen süvariler, ağızlarından köpükler saçan atlarını durdurdular. Karaya­ ğız, çekik gözlü Moğol süvari, kemal-i ihtiram ile ellerini göğsüne koyup selam verdi. İ kinci süvari de ellerini göğsü­ ne çaprazlayarak saygısını izhar etti. - Ala hazretleri iyi niyetlerini gerçekleştirip, hacları kabul ola! Hak Taala ömürlerini baki kıla! .


1 72 / ADİL YAKUBOV

Süvarilerin tatlı sözler söyleyip, iyi dilekte bulunmala­ rında, garip bir şeyler vardı. Mirza Uluğ bey , içine düşen şüphe ile yüzünü buruştup, gergin bir bekleyişe girdi. - Dualarınız için teşekkürler uşaklar ! Anlatın baka­ lım: Herhalde ta Semerkand'dan kalkıp buraya sırf iyi di­ lekte bu lunmak için gelmediniz. Moğol süvari, yine tevazu ile selam verdikten sonra : - Duadan başka, bir de size şehzade-i civanbahtm pe­ derinin şahsına gönderdiği selamını getirdim,- dedi. - Evet? .. - Şehzade-i civanbahtın dileği, sizcileyin zat-ı ali kıblegahını şanına yakışır izzet-i ikram ile hacca göndermek­ tir! Mirza Uluğbey, süvarinin gözlerine dik dik baktı. - Şehzade-i civanbahta gidip söyleyesin: Muhammed Taragay tahta cülus etmiyor, Mekke-i M ükerreme' ye hac­ ca gidiyor. Onun bu iyi niyetine evet demek, hac için yola çıkan asi bendeye şan şevket kazandırmaz, oğlan! 57 - Allah iyilikler versin, velinimet ! Fakat şehzade-i ci­ vanbaht, sizin gibi bir zat-ı alinin, fakir bir dilenci gibi Ma­ veraünnehir'den çıkıp gitmesini taht ve saltanat şanına la­ yık bulmadığını bildirdiler. Ol saltanat sahibi, size on deve yükü yiyecek, içecek ve giyecek hediye ettiler .. Kervan sa­ bah yola çıktı. Çok geçmez, işte şu köyde olur. - Süvari kamçısı ile yan taraftaki kır boyunda bulunan küçük bir köyü gösterdi. - Orada beklemenizi lütfen istirham ediyorlar.. Mirza Uluğbey tekrar arkaya bakınca, atını oynatıp du­ ran süvariye takıldı. O, emir Sultan Candar' a öyle benzi­ yordu ki , yine içine kötü şüpheler yerleşti. - Ordaki kim? Emir Candar değil mi? - Emir Candar? - Moğol süvari güldü. - Emir Candar' ın burada ne işi var? ·

57

Oğlan: Delikanlı, yiğit.


ULUGBEY'İN H AZİNESİ / 1 73

Moğol süvari , Uluğbey ' in gelip gelmeyeceğini bile sormadan, atının başını köy tarafına doğru çevirdi. "Hey Allah ' ım ! Y ine ne işler açılacak başıma? . . Şehza­ deye ne gerek? Maveraünnehir'den kovdu. Tac-u tahtı , sal­ tanatı, varım yoğunu aldı. Şimdi olsun kendi haline bıraksa olmaz mı? . . Mirza Uluğbey, başını çevirip uzak dağlara bakarken, yine düşüncelere daldı. "Niye böyle titrersin ey Muhammed Taragay? Bundan daha kötüsü ne olur? Kellen mi gider? Ana yurdundan, sevgili vatanından ayrılıp yadellerde derbeder öleceğine, kendi yurdunda ölmen daha iyi değil mi? Niye sızlanıp du­ ruyorsun?" Her zaman olduğu gibi, yine kendi kendine kinayeli ta­ kıldı. Fakat y üreğine saplanan şüpheler, dağları saran kara bulutlar gibi, giderek yoğunlaşıyordu. Ne var ki köye yak­ laştıkça, avluların üstünden çıkan dumanları görüp, yayla­ dan dönen sığırları, onların yavrularının bağrışmalarını, da­ varların melemelerini duyunca ve hele hele tandırda yeni pişirilen sıcak bazlamanın mis gibi kokusu beynine vurun­ ca, içindeki şüpheler yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Atlarını önden sürüp giden süvariler, onları köyün yan tarafındaki bir avlunun önünde karşılayıp içeri aldılar. Av­ lunun sağında, önü balkonlu basık bir ev vardı. Süvariler evdekileri dışarı mı attılar acaba, diye düşündü. Avlu bom­ boş; evde kimse yok, ortalıkta in cin top atıyordu. Süvari­ ler, Mirza Uluğbey ile yol arkadaşı Muhammed Hüsrev'in yüklerini iç avluya taşıyıp, atları çekerek alıp götürdüler. Kendilerine refakat edenler, dış avluya çekilmişler, ağızla­ rından tek kelime bile çıkmıyor; tek bir ayak sesi dahi işi­ tilm iyordu . Bu sessizlikte esrarengiz bir şeylçr vardı. Mir­ za Uluğbey, bu işten gittikçe şüphelenmeye başladı. Ken­ dini bir şeylerle oyalamak istercesine, heybeleri karanlık odaya taşıdı . Takadaki çırayı yaktı. Sonra, bembeyaz Altay kürkünü omuzuna atıp, avluya çıktı. Av hınun bir kenarın"


1 74 / ADİL YAKUBOV

da, kuru dal ve keven vardı. İçeride kalan hacıya seslendi: - Hadi hacım, hac yolunda zahmet çekmek sevaptır. Ateş yakıp ısınalım. Bir kucak kuru dal ve keven alıp içeri girdiler. Ocağa atıp, ateş yaktılar. Kuru dallar kıvrıla kıvrıla yanarken oda­ ya sıcak bir hava yayıldı. Namaz vakti yaklaşmaktaydı . M irza Uluğbey abdest almaya oturmuştu ki, avlu kapısının şak diye açıldığını işi­ tip, irkildi. Kısa bir süre sonra ise, odanın kapışı şırrak diye açıldı. Karşısında, sırtında uzun siyah çakman, başında ge­ niş kara terlik bulunan iri yarı bir adam peyda oldu. Ateşin ışığı altında yaygır bumu, asık yüzü, kara terlikli kocaman başı, gözleri gibi korkunç görünüyordu. Mirza U luğbey, onunla bir yerde karşılaştığını hatırladı. "Said Abbas ! " Onu tanıyan Mirza Uluğbey, birden ye­ rinden fırlayıp, var gücüyle göğsüne bir yumruk indirdi. Said Abbas sendelediyse de, Mirza Uluğbey ' in yakasından yakalayıp, boğazını sıkmaya başladı. O anda kapı açılıp, Moğol süvari de içeri girdi ve Uluğbey ' e yüklendi .. "Hacı nerede? Bu mel' unların amacı ne?" Mirza U luğbey ' in gözü karanlık odanın köşesine diki­ lip kalan hacıya ilişti. Hacı, sanki bu boğuşmayı umursa­ mıyormuş gibi, çakmanını başına çekip yatmıştı. Said Ab­ bas ile Moğol süvari, U luğbey 'in ellerini arkaya bağlayıp, ite kaka avluya çıkardılar. Karşılaştığı bu hakaret duygu­ sundan gerilen M irza Uluğ bey, dudaklarını dişleyip için­ den yalvardı: "Ey Perverdigar-ı alem ! Kurbanlık koyun gi­ bi sürüklediler. Hangi günahım için bu nedamet ve horlan­ ma ya Rab!? .. Nerdesin oğlum Ali?" Ali Kuşçu ' yu hatırla­ yınca, yine gözüne yaş geldi. "Allah kahretsin! Neden onu biraz önce gönderdi? Bu alçak şehzadenin elinden kurtul­ duktan sonra y anımda kal dese, olmaz mıydı?" M irza Uluğbey, yakınlaşmakta olan ayak seslerini işitip, gözlerini açtı. Karanlık gök yüzünde , hızla kayıp giden bulu_t lar ara­ sında parıldayan yıldızları gördü. Geniş çölde, dedesinin


ULUGBEY'İN HAZİNESİ ! 1 75

dergahında geçirdiği ılık bir akşamı hatırladı . İpek çadır yanında başını okşayıp oturan büyük annesi Saraymülk ha­ nım yadına düştü . Onun taşlı yüzüklerle süslü nazik par­ maklarından çıkan şıngırtılı sesler arasında kulağına fısıl­ dadığı sözler beyninde yankılandı: "Uykun gelmezse, yıl­ dızları seyret kısrağım? Yıldızlar, gökteki Tanrı 'nın melek­ leridir! Melekler, şevkatlidir. Uykun gelmezse, y ıldızlara bak küçük tayım ! . " Mirza Uluğbey ' in göğsü doldu. Şehadet kelimesi getir­ meye başladı. Fakat göz yaşları arasında tepesine dikilen Said Abbas ' ın kuzgun misali kara suratını, başının üzerin­ de kaldırdığı kılıcı görünce, titreyip gözlerini yumarken: "Elveda Ali ! Yalnız senden ümidim var! Dilerim, benim başıma gelenler senin başına gelmez ! .. Ya Rab, günahım nedir benim?" diyerek mırıldandı.


İKİNCİ BÖLÜM


-1Mevlana Muhiddin, ne zamandır beynine yerleşen kötü düşüncelerin tesiri ile bitip tükenmiş, yatsıdan sonra yatak serdirip y atmıştı. B ir ara misafirhanenin kapısı tıkırdadı. Mevlana, ıkına sıkına ay ağa kalkıp, şamdandaki mumu yaktı ve eli yüreğinde kapıyı açtı. Karşısında dikilip duran kişi, babası Salahaddin Zerger' di. Elinde mum, başında ka­ dife terlik, sırtında ise savaşlarda giyilen altın işlemeli çat­ ma don ile S alahaddin Zerger'in bir yere gitmeye hazırlan­ dığı anlaşılıyordu. Elindeki mumu söndürüp, salona geçti. Oğluna "kapıyı ört! " manasında işaret ederek, yukarı doğru geçti. Fakat oturmadı. Oğlu gelene kadar bekledi. Kapının sürgüsünü vurduktan sonra içeri giren Mevlana Muhiddin, babasının buz gibi çehresine bakınca, tüyleri ürperdi. - Sevgili üstadın . . Muhammed Taragay ibni Şahruh Mirza Uluğ bey, bu dünyadan göçtü ! Mevlananın elindeki gümüş şamdan kayarak ipek halı­ nın üzerine düştü. Salahaddin Zerger, mumu yerden alarak, endişeli gözlerle oğluna baktı. - Ne zaman ! - dedi Mevlana Muhiddin dudaklarını aralayarak. - Bugün .. Başı vurularak öldürülmüş. - Kim yapmış? - Kim olacak? - S alahaddin Zerger gevrek gevrek güldü . - Kendi belinden düşen oğlu Şehzade AbdullatifJ - Ya Rabbi ! - Artık temizlik başlar! - dedi S alahaddin Zerger oğ-


1 80 / ADİL YAKUBOV

Junun endişeli haline aldırış etmeden. - Üstadının bütün ak­ rabaları, dostları ve öğrencileri şehzadenin gazabına çarpı­ lacak. Herkes göz hapsine alınacak . . - Neden? - Neden mi? - Salahaddin Zerger, endişeli bir tavırla: - Kafan çalışmıyor mu? Bu her zaman, her dönemde böyle olmuştur, oğlum ! Çünkü eski elbiseler, yeni imamın üzeri­ ne uymaz. Pek çok kişi suikasta kurban gider, pek çok kişi de Mirza Uluğbey 'in akibetine uğrar! - dedi. Mevlana Muhiddin, kızaran gözlerini yumup, bir fatiha okuyarak, ellerini yüzüne çaldı. Ayakta durmak için kendi­ sini zorluyordu. Eğer öfkeli babası yanında olmasa, herhal­ de bir çuval gibi yere yığılırdı. Salahaddin Zerger bunu sezmiş gibi: - Hak Taala'ya şükür ki, bunları tahmin ettiğim için Şeyh Nizameddin Hamuş hazretlerine gidip, pirim diyerek eteğine yapıştım, - dedi. - Senin o fütursuz padişaha inanıp bağlanman, bilmem başımıza daha ne işler açacak?.. B en pirimin huzuruna gidiyorum. Hazretim seni de çağırıyor. Gidesin ! Efendimiz, hatamı affedin diyerek ayağına kapa­ nasın. Şeytan yoldan ç ıkardı deyip, ağlayasın. Anlaşıldı mı? Niye kavak gibi dikilip duruyorsun? - Anlaşıldı velinimet! . - Fani dünya işlerinden el etek çekeli çok oldu, fakat bunu dinsiz şaha söylemeye cesaret edemedim dersin .. - Velinimet ! . . Cennetmekan ü staddan çok iyi likler görmüştük . . - İyilikler gördüysen, söyle ! . Caminin mihrabına çı­ kıp bağır ! - S inirden köpüren Salahaddin Zerger, sanki oğ­ lunu dövecekmiş gibi bir tavırla yumruklarını sıkarak, yak­ laştı: - İyilikmiş ! Hıh ! . Onlardan gördüğün cevr-ü cefayı unuttun mu? Sevgili oğlu Şehzade Abdu laziz, ne yaptı? Gözümün nuru , kızın Hurşide'nin, gonca gülümün başına ne işler açtı, unuttun mu? Mevlana Muhiddin, bakışlarını babasının ateş fışkıran


ULUCBEY'İN HAZİNESİ / 1 8 1

gözlerinden kaçırıp, uyuşmaya yüz tutmuş dud�larını kı­ pırdatarak: - Üstad, şehzadenin yaptığı bu pis işten haberi olma­ dığını söylemişti ,- dedi. - Haberi yokmuş! - S alahadd in Zerger tuhaf bir şekil­ de güldü. -Bravo senin gibi kainatın sırlarını bilen allame-i müneccime! Al lame değil , sıradan insanlar senden yahşi dir! Şunu kafana sok ey baş öğretmen Aristo ! Yarın bir gün kıyım başlars a , herkesten önce senin kellen gider! Bü­ tün dinsiz allameler arasından önce senin kafanı kılıç altına yatırırlar . Senin evini yak ar lar , senin ! . . Salahaddin Zerger, oğlunun perişan bir vaziye t aldığını görünce, birden tavrını yumuşattı. Kolundan tutup pencere önündeki kol tuğa oturttu. Küçük takadaki demlikten çay koyarak, el ine tutuşturdu. Mevlana Muhiddin, dişleri ara­ sında kaseyi takırdatarak, bir iki yudum çay içti. Kuyumcu Salahaddin, oğlunun başında bir süre dikildikten sonra, ar­ kasını dönüp: - Affet oğlum, - dedi aheste bir sesle. - Acı konuştuy­ sam, senin ve y uvamızın akıbetini düşünerek konuştum. Evimizin ü stüne kara bulutlar çöktü. B iz Emir Timur.. mekanı cennet olsun - Emir Timur oğullarından iyilik gör­ düysek, kötülük de gördük. Fakat Şehzade Abdullatif, üsta­ dın öğrencilerini y akalatmaya başladığında, herkesten önce bizden başlamasını isteyecek düşmanlarımız vardır, balam. Sen artık çocukluk çağını aştın. Bunları anlaman gerek, oğ­ lum . . Mev lana Muhiddin, ses ini çıkarmad ı . Gözlerini bir noktaya dikmişt i . Zayıf mum ışığının altında, çehresi can­ sız ve korkun ç g örünüyordu . Salahaddin Ze rge r, kaşlarını ç at arak : - Ben pirimin huzuruna gidiyorum , - dedi . - Çağırtır­ sa, git ve söy lediklerimi anlat ! Şunu bil ki, başka çare yok­ tur, balam ! Ayaklarının ucuna basa basa, yavaşça yürüyüp git t i . ­


1 82 I ADİL YAKUBOV

Babası çıkar çıkmaz mevlana halsizlenip yatağa uzanıver­ di. Fakat uyuyamadı. Ne zaman gözlerini yumsa, başını el­ leri arasına alıp kılıçtan sakınmaya çalışan üstadını görü ­ yor, vücudundan kopup kanlar içinde yerde yuvarlanan kellesini göz önüne getiriyor; kalbi birden sıkışıp hemen ayağa kalkıyordu. Nihayet tan ağarırken dalıp gitmişti. Hangi sebeple olduğu bil inmemekle beraber, Şeyh Niza­ meddin Hamuş tarafından bir kimse gelip kendisini çağı­ rınca, Mevlana Muhiddin biraz ağırdan aldı.


-2-

Sabah namazını kıldıktan sonra eski mitiline bürünerek uyuklamaya çalışan Kalender, yanına sert adımlarla birinin yaklaştığını hissedince gözlerini açtı. Eski külahını başına iyice geçirmiş olan Kaşkir isimli şaşı, Kalender' in tepesine dikilmiş duruyordu. - Ne istiyorsun, Kaşkir? - Altın ! - dedi Kaşkir başını alaylı alaylı sallayarak. Ama şeyh hazretleri altın değil, seni istiyor. Heybeni mey­ beni topla, derviş! "Ya Rabbi! Yine ne bela açacak bu tilki .benim başı­ ma?" Kalender Kamaki, soğuktan üşüyen ayaklarını ovalaya ovalaya yerinden kalktı. Geceki tipi dinmiş, çiseleyen yağ­ murdan sonra hava açılıp sakinleşmişti. Yıldızlar, ağamıa­ ya başlayan gökyüzünde siniyormuş gibi, yavaş yavaş pa­ rıltılarını kaybediyorlardı. Kaç günden beri şehir üzerine kara kanatlarını gererek, gökte süzülüp duran felaket bulutları hala dağılmamış; so­ kaklar bomboş, yollar kimsesiz, her taraf sessiz, kapılar ki­ litliydi. Sadece Mezar-ı Şerif'e giden dar sokakta bir kaç dükkan -çilingirler, demirci ve kasnakçılar- açılmış, demir­ cilerin tak tuk sesleri işitiliyordu. Şeyhin müridleri Kalender Kamaki 'yi dış kapıda karşı­ layıp, çınar ağaçlarının yanındaki ocaklar üzerinde kazan­ ların asılı bulunduğu dış avludan geçirerek, doğruca içeriye götürdüler. Üç tarafında gösterişli köşklerin bulunduğu iç


1 84 / ADİL Y AKUBOV

avlunun ortas ında, Kalender'in çok iyi bildiği o güzel mer­ mer havuz vardı. Havuzun gümüş fıskıyelerinden fışkıran su, kenarları gül desenli demir korkuluklarla çevrili küçük arklara dökülerek, akıp gidiyordu. Kalender, bir an durup derin bir nefes aldıktan sonra içeri girdi. Nedense, içeri gi­ rer girmez yüreği cız edip, dizini bükerek selama durdu. Zemin ve duvarları ışıl ışıl parlayan Teke Türkmen halıla­ rıy la döşenmiş lüks odanın sağında, Şeyh Nizameddin H a­ muş 'un yan tarafındaki kat kat pelüş minderler üzerinde, Salahaddin Zerger oturuyordu. Başında beyaz sarık, s ırtında zerduz pelerin bulunan Salahaddin Zerger, elindeki porselen kaseye şerbet koyu­ yordu . Kalender Kamaki, ellerini kavuşturmuş vaziyette se­ lam verip içeriye girince, başını kaldırıp baktı. Ya tanıdı, ya da tanımazlıktan gelerek, başını sallayıp elindeki nakışlı kaseyi şeyhe uzattı. Şeyh kaseyi alıp şerbetini höpürdete­ rek içerken: - Otur derviş ! - diye buyurdu. Kalender, kemal-i ihtiram ile ellerini göğsüne kavuştu­ rup, selam verdikten sonra şeyhinin karşısına diz çöktü . Şeyh Nizameddin Hamuş , uzun seyrek kaşlarını çatarak, göz ucuyla Kalender' i süzdü. - Ne var, ne yok? Ol dergah-ı küfriyatta ne olup bitiyor? Anlat, derviş ! Kalender, oturduğu yerde şöyle bir kıpırdandı : - Dirlik düzenlik, pirim . . - Hmm . . Peki, ol dergaha gömülmüş olan Emir Timur'un altınlarıyla ilgili bir haber alabi ldin mi? - Öl ümden haberim var, velakin altından haberim yoktur, pirim . - Başını kaldır derv iş ! Gözüme bakarak konuş ! Kalender, başını kaldırıp, şeyhinin çıra gibi yanan göz­ lerine baktı . - Billahil azim, pirim ! Bu asi bende, puşt-ı penah piri-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ ! 1 85

min emrini vacip bilip, bir haftadır rasathane kapısından ay­ rılmadım. Gece gündüz gelip gidenleri gözledim, hazretim. - Başka? .. - Bir tek dinsizin bile ayak bastığım görmedim, pinm. - Dün yatsıda nerdeydin? İçinden, "öğrenmiş ! " diye düşünen Kalender' in yüreği cız etti. - Dün yatsıda hava çok soğuktu, pirim .. Fakir, ısın­ mak niyetiyle çay boyunda at otlatan çobanların yanına git­ tim. Isınıp, karnımı doyurduktan sonra geri döndüm, pi­ rım .. - Hının .. - Şeyh, beyaz, cıva rengi sarığının uzun püs­ külünü eliyle arkaya attı. -Yabancı ülkelerden getirilen, dinsizler tarafından yazılmış kitaplar, mekruh risaleler, kü­ für el yazmaları, hayasız resimler yerinde duruyor mu? "Hayır bilmiyor.. Ali Kuşçu 'nun yaptıklarından haberi yok .. - Yerinde olması lazım, pirim. Ol dergaha kimse girip çıkmazsa, kitaplar nereye gider, hazretim? - Peki, ol pervasız şah . . Mirza Uluğbey ' in şakirdi . . namübarek ismini hatırlayamadım . . - Ali Kuşçu,- dedi Salahaddin Zerger. - Mevlana Ali Kuşçu .. - Ali Kuşçu nerede? "Ya Rabbi ! Bu şeyh bir şey biliyor da mı soruyor, yok­ sa bilmeden mi soruyor?" - B ir haftadır kapıda oturuyorum, ol zatı görmedim, pirim - Aferin derviş ! Altınlar yerinde, dinsizlerin yazdığı kitaplar yerinde . . Dinsiz şahın imansız şakirdi yerinde. Her şey yerinde . . Şeyh Nizameddi n Hamuş, altın s u yu yla boyanmış ip l ik le işlenmi ş yastığının altına elini sokarak, zilini çıkarıp b ir iki defa çınlattı. Hemen tanıdık bir mürid kapıda belirdi. "

..

­


1 86 / ADİL YAKUBOV

- Mevlana Muhiddin geldi mi? Geldiyse, söyle de gırsm .1 .. Kalender Karnaki, gözlerini çevirip Salahaddin Zer­ ger' e baktı. Zerger'in ince dudaklarında soğuk bir tebes­ süm geziniyordu. Mevlana Muhiddin, kapıyı sessizce açıp, içeri girdi. Dudaklarını hafifçe oynatıp, belli belirsiz selam verdikten sonra, ayak içine basarak, şeyhin gösterdiği yere sessizce oturdu. Yüreği güp güp atan Kalender Kamaki, başını öne eğ­ mişti. Beş altı yıl ders aldığı hocasının yüzüne bakmaya cesaret edemiyor, sanki şimdi kötü bir şey olacakmış gibi geliyordu. Mevlana Muhiddin! S iz bu dervişle birlikte ol haya­ sızların dergahına gitmişsiniz.. - Şeyh kinayeli bir şekilde güldü. - İyi zannettiğiniz şer dergahına devam etmişsiniz .. Kalender, kıpkırmızı kesildi. Gözaltından hocasına baktı. Mevlana Muhiddin, başına babasınınkinden daha be­ yaz bir sarık, sırtına mavi çakman, üstünden uzun beyaz ri­ da giymişti. İnce elleri göğsünde, gözlerini yere dikmiş oturuyordu. Bu oturuşta, bütün bedeniyle itaat ettiğini sez­ diren bir hava vardı. - Niye konuşmazsın, mevlana? Mevlana Muhiddin garip bir şekilde mırıldanarak: - Sizin sözünüz bütün mü ' minlere hükm-ü şer'idir, pirim, - dedi. - Aklınızda bulunsun mevlana: Sizin gibi faziletli bir kişi, ol dergah-ı küfriyatta dalalete saplanmıştı. Velakin . . El-me' muru mağzurun . . Siz, o l şah-ı şeririn hizmetinde bu­ lundunuz. Elhamdülillah, bu yaptığınız doğru hareketlerle günahlarınızdan arınıyorsunuz. Elhusus, ı ol dinsizler der­ gahında yığılan dinsiz kitapların yokedilmesi derkar. Zira kim din-i İslama karşı yazılan cümle küfür kitapların ve el •

•

-_

1

Kısacası .


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 87

yazmaların ve mekruh resimlerin ateşte yakılması zarur.2 Siz bu kitapları bilirsiniz, mevlana. Fakat şu dervişle bera­ ber gidip bakın : Ol kitaplar yerlerinde durur mu, yoksa şah-ı şeririn biiman şakirtleri3 alıp götürmüşler mi? Kela­ mım ayan mı ,4 mevlfina? - Ayan pirim ! - Ve min cani bin uhra5, bir başka şeyden de haberim var, - dedi Şeyh N izameddin. - Mürted şah M irza Uluğbey, ol fütih-i muzaffer, pakize ruhları ravza-i rıdvanda mesrur olsun, Emir Timur'un mücevherlerini şol dergahta yaşır­ mıştır.6 Diyanetsiz şakirdi Ali Kuşçu'nun eline teslim et­ miştir. Ahbabınız Ali Kuşçu 'ya söyleyin .. - .. Ahbabınız" derken Şeyh Nizameddin hazretleri tekrar Salahaddin Zer­ ger'e göz kırpıp, bıyık altından gülümsedi, - ucerlik kılma­ sun. 7 Kafirlik yolunu terk edip, istiğfar eylesün. Yoksa es­ salatin zıllullahi fil ard hükmüne dayanıp, Allah' ın kudreti­ ne şek keltürüp8 dinsizliğe yüz tutan ol şah-ı şeririn akıbeti ne olduysa, onunki de o olur! Angladıng mı , balam? - Angladım, pirim . . - A l i K u şç u ' y a söyleyin, cennetmekan Emir Timur 'un emanetini saklamak günah-ı azimdir9. Şunu da söyleyin ki, şehzade-i veliahd da durumu bilmektedir. Şeyh Nizameddin Hamuş, gözlerini yumup, dudakları­ nı kıpırdatarak fatiha okudu. Sonra nedense, "Korkmayın mevlana, sipahiler de yanınızda olacaklar" diye ilave etti. Mevlana Muhiddin, şaşkın bir vaziyette ayağa kalktı. Yan ıbaşında oturan Kalender Karnaki ' y e gözü takıldı gayr-ı ihtiyari. O anda, solgun yüzüne kan yürüyüp, sarığı2 3 4 5 6 7 8 9

Gerekir. İ mansız öğrencileri. Anlaşıldı mı? Bir diğer taraftan. Saklamıştır. İ natçılık etmesin.

Şüphe edip. Büyük günah

.


1 88 ! ADİL YAKUBOV

nın dışmda kalan iri kulaklarına kadar kızardı. Kalender, içinden " Ödü mü koptu , yoksa korktu mu?" diye söylendi ve me v tanayı beklemeden geri geri çekilerek, salondan dı­ şarı çıktı. Mevlana Muhiddin, şeyhin huzuruna giderken , esasen onun kendisine neler söyleyebileceğini aşağı yukarı tahmin etmişti. Ama rüyasında bile görmediği Kalender Karna­ ki ' ye bu dergahta rastlayacağı ak lının ucundan bile geç­ mezdi . Sonra o, dünya i şlerinden el etek çekip zahidliğe yüz vurmamış mıydı? Ü stüne üstlük, girmediği sokak kal­ mayan, başına her türlü bela gelmiş olan bu Kalender' in önünde ne yapar, şeyh hazretlerinin sorularına nasıl cevap verirdi? . . Şimdi kafasında tek bir düşünce, tek bir hayal do­ lanıp duruyordu: Ali Kuşçu kendisini nasıl karşılayacaktı? Ona ne diyecekti? Yüzüne nasıl bakacaktı? Neyi, nasıl söyleyecekti? Kapıda bekleyen üç süvariyi görmesine rağmen, bu dü­ şünceler, bu evhamlar kafasından çıkmıyordu. Ali Kuş­ çu'yu yakından tanır, onun doğru sözlü biri olduğunu, ağ­ zından çıkan bir sözden geri dönmediğini çok iyi bilirdi. İ natçılığına şahitti. Mirza Uluğbey ' in feci akibetini duydu mu acaba? Şayet öyleyse .. Şayet .. Mevlana Muhiddin gön­ lündeki isyan, gözlerindeki öfke ile "şayet. ." diye diye gi­ derken, rasathaneye doğru yol aldığının farkında bile değil­ di. Sonbahar güneşi altında dikilip duran rasathanenin y ük­ sek duvarlarını görünce, içine bir korku çöktü. Sanki yirmi yılını geçirdiği rasathaneye değil, bir hapishaneye gidiyor­ muş gibi, at üzerinde güçlükle dengesini sağladı. Aksi gibi, dış kapıyı Ali Kuşçu açtı . S ırtında uzun si­ yah çakman, başınd a müderrislerin giydiği ucu sivri siyah takke vardı. Havanın soğuk olmasına rağmen, göğsü acıktı. Her şeyi beklerdi de, Mevlana Muhiddin ' le karşılaşacağını ummazdı. Gözlerini kocaman açarak bir Kalender'e, bir de at üzerinde zorlu kla duran Mevlana Muhiddin ' e bak t ı N i­ hayet beklenmeyen misafirlerin maksatlarını anlayıp, du.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 89

daklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle Mevlana Mu­ hiddin ' e bakarak, selam verdi . - Hoş gelmişsiniz, aziz biraderim ! Mevlana Muhiddin, kıpkırmızı o ldu. Siyah gözlerini kırpıştırıp, renkten renge girdi. - Şeyh Nizameddin Hamuş hazretleri , kütüphanedeki kitapları gözden geçirip, her şeyin yerli yerince olup olma­ dığını kontrol etmem izi istediler,- dedi. Ali Kuşçu ' nun dudaklarındaki alaylı tebessüm, birden kayboldu . Gözlerini kısıp: - Mev l an a ne zamandır şeyh hazretlerin in kanatları altına girdi? - diye sordu. Attan inen mevlana, kendinde değildi adeta. Bir şeyler söyledi. Fakat, ne söylediği anlaşılmadı. - An ladık. S iz kitapları kontrol edeceksiniz. Peki, muhafızların işi ne? B aşı miğferli çotur süvari , kaşlarını çatarak: - B i z ş imdilik rasathaneyi bekliyoruz,- diye cevap verdi. Ali Kuşçu, göz altından Kalender Kamaki ' ye baktı. - Süvariler rasathaneyi bekliyorlarmış .. Senin derdin ne, dervış?. Kalender, kaş altından gözlerini oynatıp: - Benim derdim,- dedi, - bu dergahtaki dinsiz kitapla­ rı ateşe vermektir, ateşe! - Bu dergahta dinsiz kitaplar olduğunu sana kim söy­ ledi, deli oğlan? - Bu soruy a Mevlana Muhiddin ' in kendileri cevap versinler! Ali Kuşçu , içinden Kalender'i takdir ederek "Aferin sana! " dedi. Yüzünün rengi solmuş bir halde MevHina Mu­ hiddin ' e döndü: - Evet, mevlana! - dedi. -Tam çeyrek asır eğitim gö­ rüp, ders verdiğin bu mübarek dergaha sipahileri de alıp getirmişsiniz. İster ateşe atın, ister yakın, yıkın. Tercih si.


1 90 / ADİL YAKUBOV

zin, birader-i aziz ! Solgun çehresi utançtan kireç gibi beyazlaşan Mevlana Muhiddin, uzun boyuna rağmen, iki büklüm olup, gözlerini yumarak derin bir nefes aldı. Sonra, yerde sürünürmüş gibi yürüyerek, rasathaneye doğru ilerledi. Fakat yan taraftaki çift kanatlı kapının tokmağına el atarken tekrar durdu. Du­ daklarını oynatarak fatiha okuyup, elini yüzüne çaldı. Evet, Mevlana Ali Kuşçu haklıydı. Tam çeyrek asır, ömrü işte bu muhteşem binada, kış yaz birbirinden sakin, birbirinden asude loş odalarda, uzaya çevrili şu teleskoplar yanında, rafları ağzına kadar kitaplarla doldurulmuş şu ha­ nelerde geçmişti. Mermer basamaklardan inip, aşağıya doğru giderken ortada bulunan bakır cihazın ayarlanarak açılan kubbel i tavan ortasındaki pencereleri görünce, ne­ dense birden göğsü daralıp, gözlerine boncuk boncuk yaş doldu. Evet, Mevlana Muhiddin rasathanenin en alt katında oturur, bu garip filet ve teleskoplarla gökyüzünü gözetler, gönlü alabildiğince neşe dolar, hayretler içinde kalır, hu­ dutsuz kainat, ilahi güçler, pırıl pırıl yanan esrarengiz ga­ laksilerle kendi kendine konuşurdu . . Ey Perverdigar-ı alem ! Niçin o mutlu anlardan, ilham perisinin şevkatli ka­ natları altında geçen o mesut günlerden mahrum ettin? Ni­ çin onun omuzuna mevlana namına yakışmayan bu pis iş­ leri yükledin? B aşına bu dertleri, gönlüne bu gamı neden verdin? . . Aydınlık geniş kütüphaneye girince, yine aynı düşünce­ ler beynine hücum etti. Kütüphane, üstad döneminde nasıl­ sa, yine öyle duruyor; küçük takalardaki şamdanlarda, mumlar yanıyordu. S ıra sıra dizilmiş sandalyelerin önündeki masaya, deste deste kitaplar yığılmıştı. Köşede, Mirza Uluğ­ bey ' in kaplan derisiyle kaplanmış uzun sandalyesinde, onun altın işlemeli pelerini ile siyah kadife takkesi duruyordu. Sanki Mirza Uluğbey yaşıyor, sanki şimdi çıkıp gelecek, ye­ rine oturup o boğuk tatlı sesiyle astronomi ile ilgili konfera­ sına başlayacakmış gibi herşey hazır bekliyordu.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 9 1

Ellerini göğsüne çaprazlayarak, kapı girişinde dikilen Ali Kuşçu, sırtını duvara vermişti. Mevlana Muhiddin ise, bu sakin ve muazzam ilim kaşanesine sinmiş olan esraren­ giz ve ilahi ruhdan vücudu titreyerek, rafların önünden bir­ bir dolanıp geçti . Kitaplara elini bile sürmedi. Her renk de­ ri bezle ciltlenip. altın suyuyla üzerleri yazılan bu kalın ki­ taplara, bu nadir el yazması eserlere bakmadı bile. Fakat karşıda bulunması gereken kitapların yerlerinde olmadığı­ nı, yukarı raflardaki � itapların alındığını farketmişti. En nadir kitaplar, ihtiyatla saklanan el yazmaları yerinde yok­ tu! Fakat, alınan bu nadir kitapların yerlerine başka kitaplar konmuştu. Evet, Mevlfina Muhiddin buradaki her bir kitabı tek tek tanır, her birinin yerini bilir; istenilen kitabı, gözü kapalı bulup alırdı. İşte şurada, ipek perde ile ayrılan bölme­ de, üstadın el yazmaları ve risaleleri saklanırdı. Şurada ise, üstadın dört ciltlik mukayeseli "Dört Ulus Tarihi" isimli eseri vardı. İpek beyaz kağıda çizilen Ziyc-i Köregani şema­ ları da burada saklanır, şemaların yanında açıklayıcı risjile­ ler yer alır; yukarıdaki küçük takalarda ise, üstad Kadızade Rumi ile Gıyaseddin Cemşid'in kitapları dururdu. "Bu nadir el yazmaları, her biri bir kırat altın değerin­ deki bu kitaplar nereye gitti? Kim aldı onları? Ali Kuşçu mu? Hadi kitapları o aldı, ya altınlar n'oldu? Kitapları alıp götürdüyse, nereye götürdü? B u tehlikeli işi tek başına mı gerçekleştirdi? Tek başına yapabilecek olsaydı, dün neden gelip yardım istesindi? . . " Ama, neticede kitaplar yoktu. En değerli olanların alınıp götürüldüğü şüphesizdi. Mevlana Muhiddin, Ali Kuşçu 'nun arkasında durduğunu sezmişti . O, Ali 'nin huyunu, sözünden dönmediğini, son derece inat­ çı olduğunu bilirdi. Hatta, şu anda, eşikte öfke içinde dur­ duğunu hissediyordu .. Hayır, Ali'ye hiç bir şey söylemeye­ cek, Şeyh Nizameddin Hamuş'un söylediklerini aktarma­ yacaktı. Aklı fikri allak bullak olan Mevlana Muhiddin, ne yapacağını bilemedi. Sağa giden koridorda bir süre dikildi. S onra, çekinerek kapıya doğru yürüdü. Ali Kuşçu 'ya bir .


1 92 / ADİL YAKUBOV

şey söy lemeden çıkıp g itmey i düşünüyord u . Fakat Ali Kuşçu, kapıyı tutarak: - Evet, birader-i aziz, bütün küfür kitapları yerinde mi?- diye sordu. - Evet , evet, - dedi Mevlana Muhiddin şaşkın bir şekilde. - Hepsi yerinde . . - Şeyh hazretlerine de böyle m i söyleyeceksin? - Ha? . . Mevlana Muhiddin, birden pat diye başmı kaldınp, Ali Kuşçu ' ya baktı. Ali Kuşçu ise , gözlerini kısmış, sinirden burun delikleri şişip şişip iniyor, kurumuş dudakları ve ka­ nı çekilmiş solgun yüzüyle kendisini süzüyordu. - Evet, evet, öyle söyleyeceğim .. - Sana bir sualim var mevlana, - dedi Ali Kuşçu boğuk bir sesle. - Bu gece .. Ala Hazretleri Mirza Uluğbey ' in katlettirildiğinden haberiniz var mı? "Ya Server-i kainat! Yardım et! " dedi Mevlana Muhid­ din içinden. Ali Kuşçu , yere düşmekten korkuyormuş gibi, sırtmı duvara verdi. - Evet, bugün bütün ilim adamları için matem günü­ dür ! Çünkü bütün ilimlerin üstadı, ilim aşığı Mirza Uluğ­ bey, cahil meddahlar tarafından katledildi. Niçin konuşmu­ yorsun? SükGt ikrardan gelir ! Hepsini biliyorsun. Siyahlar giyinip matem tutacağına, onun mukaddes dergahını açık tutmak ve korumak niyetiyle hareket et ! . - B iraderim Ali,- dedi Mev lana Muhiddin ağlamaklı bir eda ile. - Benim gibi aciz bir ku l ne yapabilir? - Hayır, sen aciz bir kul değil, döneksin ! G it, o katil şeyhin ile katil şehzadene söyle: B u mukaddes dergahtaki bütün kitaplar yok olmuş de! Bu dergahı yakmak lazım de ! Fakat şunu sakm unutma: Allah ' ın suçsuz kulu, allameler serveri üstad Mirza Uluğbey' in ruhu, tepende şahit olarak durmaktadır! Mevlana Muhiddin, yerinde şöyle bir kıpırdayarak, du-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 93

vara yapıştı kaldı. - Mevlana Ali, - dedi dertli, tuhaf bir sesle. - Niçin bana hakaret ediyorsun? Niye lanetler yağdırıp duruyor­ sun? B u felaket Allah Taala'dan gelmişse, ben biçare ne yapabilirim? - B eyaz nazik parmaklarıyla göz yaşlarını si­ lerek Ali Kuşçu ' ya bakt ı . - Allah şahidimdir, bu meş ' um haberi duyunca, yüreğim kan ağladı. Fakat ne yaparsın, olanla ölene çare bulunmaz, mevl3na. Ben ise .. Ben ise . . Mevlana Muhiddin, içinde bulunduğu duruma içerleye­ rek, ağlamaya baş ladı. Ali Kuşçu 'nun da suratı buruşup içi sıkıştı . O, her şeyden çok Mevlana Muhiddin ' in göz yaşla­ rından korkardı. Çünkü bu adam, hep böyle yapar, başına bir iş gelip biraz zor durumda kalsa, göz yaşlarını bırakıve­ rirdi . . Ali Kuşçu, şu elemli, üzgün anında, kafasından ge­ çen en açık, en ağır sözleri içine atıp elini salladı. - Gönlümde olanları sana söyledim. Gerisini vicdanı­ na havale ediyorum, mevlana. Sana söyleyecek başka sö­ züm yok ! Ali Kuşçu söyleyeceğini söyledikten sonra, kapıyı te­ perek açtı. G idip g itmemekte tereddüt geçiren Mevlana Muhiddin, bir an durakladı. Sonra, yeleğinin ucuyla göz yaşlarını silip, dik merdivenlerden ağır ağır inerek aşağı gitti. Vücudunda ağır bir halsizlik sezen Ali Kuşçu, koltu­ ğun üzerine oturup, gözlerini yumdu .. Evet, o günkü görüşmesinden sonra Mevlana Muhid­ din 'den iyilik beklemiyordu. Fakat onunla ilgili mevzuda henüz ellerini yıkayıp kurulamamıştı. Gönlünde, haia onun için azıcık da olsa bir ümit besl iyordu; ama şimdi, bu ümi­ d i de sönüp gitm işti . Artık, bütün yük, bütün güçlükler onun omuzundaydı. Bütün bu ağır imtihana, altından kal­ kılması gereken bu dertlerle boğuşmaya kararlıydı. . B irinin elini omuzuna koyduğunu hissederek, gözlerini açt ı . Karşısında Kalender Kamaki ile Miranı Çelebi duru­ yorlardı.


1 94 / ADİL YAKUBOV

- Mevlana Muhiddin gitti mi? - Gitti, - dedi Kalender. - Ya sipahiler? - İkisi kapıyı bekliyor. Öbürü mevlana ile gitti. . - Sen niçin gitmiyorsun? - Ben . . - Kalender, Miranı Çelebi ' ye bakarak göz kırptı. - Ben dertsiz tasasız bir dilenciydim. Artık o mesut günler geride kaldı. Mevlana Muhiddin şeyh hazretlerine gidip durumu anlatırsa, ocağımı yaparlar, üstad . . Ali Kuşçu 'nun dudaklarına bir tebessüm yayıldı. - Senin kaybedecek neyin var? Korkma. Kaybeder­ sen, eski külahın ile yırtık heybeni kaybedersin .. Şimdi ne­ reye gideceksin, kardeşim? - Şimdi .. - Kalender, geniş külahını başına geçirip, omuzlarını büzdü. - Ş imdi . . geçidi açarsanız, Semerkand' lı Timur ustanın mağarasına gideceğim. S iz ne yapacaksınız üstad? Ali Kuşçu , üzgün üzgün başını sallayarak, raflardaki kitaplara baktı. - Ben hiç bir yere gitmiyorum, derviş. - Tedbirli olmak lazım, üstad. - B iliyorum .. Fakat.. Yok, hiç bir yere gitmeyeceğim. Bu temizlik hareketi kırk yıl da sürse, eceli gelen ölür der­ viş. Giderken, Miranı Çelebi ' yi de yanında götür. Gözleri çıra gibi yanan Miranı Çelebi, kaşlarını çatıp, başını sağa sola salladı. - Hayır, üstad. Siz neredeyseniz, ben de beraberim .. Ali Kuşçu , Miranı Çelebi ' nin omuzunu şefkatle sıka­ rak, belindeki kilitler arasından birini alıp, dik merdiven­ lerden aşağıya, geçide giden dar yola doğru yürüdü.


-3Şehzade Abd ullatif, dün gece yarı s mdan , ta Mirza Uluğbey ' in peşinden giden Emir S ultan Candar o kötü ha­ beri getirinceğe kadar, yerinden kıpırdamamıştı. Meş ' um haber geldikten sonra ise, güya sırtından bir dağ kalkmış gibi, y avaşça yerinden doğrulmuş, gerine gerine gidip Emir Timur'un altın koltuğuna yerleşerek, hemen uykuya dalmıştı. Ne kadar uyuduğunu, kendisi de bilmiyordu. Bir ara, sanki tepesinde biri duruyormuş gibi silkinip uyandı.. Tavandaki nakışlı kandile konulan mumlar sönmüş, sa­ dece kapı üstündeki küçük takada tek bir mum yanıyor; onun zayıf, titrek ışığı , bayrak gibi dalgalanarak, geniş odayı zar zor aydınlatıyordu. Kalbi güp güp atan şehzade, yavaşça ayağa kalktı. Ol­ dukça geniş, fakat lüks döşenmiş odanın karanlık köşele­ rinde, yan yana dizilmiş altın koltuklar yanında, yukarı kıs­ ma asılan büyük perde arkasında, sanki birileri gizlenmiş, gözlerini ondan ayırmıyor, onun her hareketini gözlüyor­ du .. "Ya Rabbi ! Sen beni esirge ! . . Odayı istila eden sessizl iğe kulak veren şehzadenin tüyleri diken diken oldu. Sonra, sanki odanın köşelerinde gölgelerin oynadığı hissine kapılıp, içini saran korkuyla, ayak uç larına basa basa yürüyerek, küçük takalardaki mumları yaktı. . Karanlık oda aydınlandı. Altm suyuyla bo­ y<mmış nefi s bezekler, sanki yeniden canlanmış gibi parla­ maya başladı. Şehzade, bülün vücudunda hissettiği bir kır"


1 96 / ADİL YAKUBOV

gınlıkla tekrar altın koltuğa yayılıp, başını elleri arasına al­ dı. "Ona ne oldu böyle? Neden kalbi kapana sıkışmış kuş gibi güp güp alıyor? Neden içini bu müthiş korku kapladı? Neden korkuyordu'? Artık bütün tehlikeler, bütün tehditler ortadan kaldırıl madı m ı? Şimdi bütün Maveraünnehir' in tek hakimi o değil mi? Allah Taala ona merhamet kanatla­ rını gerip, mutlu günlere ulaştırmadı mı? Yoksa, Emir Sul­ tan Candar'ın getireceği şu meş ' um haber mi onu böyle korkutuyordu?." Hayır. Bütün gün, Emir Candar' ın yolunu gözleyip durmuştu. Kapının her açılış ı nda, Belh'li saraybanın eşikte her görünüşünde, yüreği hoplamış; ayağa kalkarak, onun "Emir Candar geldiler! " şeklindeki haberini beklemiş; baş­ ka birinin geldiği söylendiğinde ise, çehresindeki ifade de­ ğişip, yerine oturmuştu. Nihayet, gece yarısından sonra, kapı sert bir şekilde açılıp, Emir Candar içeri girmişti. Sırtında siyah bir torba ile içeri giren Emir Candar, hi­ lal şeklindeki eğri kılıcı kapıya şırrak diye çarparken, eşik­ te diz çökerek yere kapandı. Şehzade, yüreğinin yerinden oynadığını hissetti. Dudaklarını zorla kıpırdatarak konuştu : "Anlat!" Heybetli bir eda ile içeri girmiş olan Emir Candar, uzun boyuyla yerlere kadar eğilip, elinin yan tarafıyla kelle kese rm iş gibi bir işaret yaparak: - Başını vücudundan ayırdık ! - dedi. Şehzadeyi tepeden tırnağa ter bastı. - Nerede?- diye m ırıldandı. Emir Candar, sırtındaki torbayı güm diye yere attı . Torbanın ağzını açmaya başladı. Yüreği ağzına gelecekmiş gibi olan şehzade, "Hayır, hayır, gösterme ! " der gibi el işa­ reti yaptı . Emir Candar, tatlı bir şekilde gülümseyerek, tor­ banın ağzını tekrar bağl arken, - Nereye defnedelim?- diye sordu. Dört gö z le sürekli bu haberi beklemiş olan şehzade, .


ULUGBEY' İN HAZİNESİ / 1 97

nedense onun nereye defnedileceği meselesini hiç düşün­ memi şti Ne söyleyeceğini bilemedi. Adeta dili tutulmuştu. GGr-i Emir mezarlığına gömelim mi? - diye sordu Emir Candar yılışarak. Şehzade yine tedirgince başını sal­ ladı: - Hayır, hayır, asla! - Haklısınız, devletpenfilı ! - dedi Emir Candar. - Din-i Muhammediye kılıç çeken bu deccalı büyük fatihin mezar­ lığına defnetsek, günah-ı azime gireriz. Onu, dinsizlerin karargahı haline gelmiş olan kendi medresesine gömmek daha iyi . Şehzade, bıkkın bir şekilde elini salladı: - Tamam, ne yaparsan yap, ama çabuk yap. Fakat bir Allah ' ın kulu bilmesin ! Emir Candar s ırıttı : .

-

,

.

- Koyun nerede, kurt yedi. Kurt nerede, avcı vurdu, dev letpenfilı ! Emir, mutlu bir şekilde geri geri çekilerek, çıkıp gitti. Şehzade ise, sırtından sanki bir dağ kalkmış gibi, altın kol­ tuğa yayıldı. - Allah'a şükür. İşte şimdi . . B irden, kıble tarafındaki duvara gerilen ipek perde ar­ kasında, bir şeyler kıpırdar gibi oldu. Şehzade, hışımla o tarafa doğru baktı. Evet, evet, perde gerçekten kıpırdıyor­

du ! . Güzleri fal taşı gibi açılan şehzade, masa üzerinde du­ ran kılıcı kınından sıyırıp, bir sıçrayışta perdenin önüne geldi. Kıpırdayan noktaya hızla kılıcı salladı. Gizli kapının kilidine isabet eden kılıç, kıvılcımlar çıkararak sekti . Kesi­ len perdenin arkasında, çelik bir kapı kararıp duruyordu. "Hiç kimse yokmu ş ! . " Şeh zade alnında biriken soğuk terleri sili-p, kendini koltuğa attı. "Allah Allah? N' oldu ona böyle? Niçin titriyor? Neden ızdırap ç ek i y or? B abası olacak dinsiz şah katledilmişse ,


1 98 / ADİL Y AKUBOV

şehzadenin günahı ne? Onu öldüren kendi askeri Said Ab­ bas değil mi? Kim dedi ona din'ul İ slama karşı çık, bütün ulamayı perme perişan et, iyi insanları, ümmet-i Musta­ fa 'yı tahki r eyle diye? ! Perverdigar-ı alemin gazabından korkmayıp, ar�-· alfida hesaplanmış planlanmış kainat sır­ larını öğrenmeye çalışırken hakettiği cezayı buldu. Zaten şehzade, ondan, pederi olacak o şevkatsiz kibirli sultandan ne iyilik, ne şevkat gördü ki, onun için üzülüyordu? Bir ke­ re olsun, baba gibi bağrına basmadı! Bir kere olsun, «oğ­ lum ! » deyip saçlarını okşamadı. Varsa yoksa, biricik sev­ gili oğlu Abdulaziz! Abdulaziz aşağı, Abdulaziz yukarı ! Ya Abdullatif' i ne yaptı? Onu da merhametsiz, şevkatsiz taş kalpli Gevherşad Begüm ' ün yanına atıverdi. Dudakla­ rında tebessüm görülmeyen, mağara gibi soğuk suratlı bu kadın ise, ona üvey torunuymuş gibi davrandı. Gevherşad Begüm, bütün torunları arası nda yalnız Mirza B aysun­ kur'un tombul oğlu Alauddevle ' y i sever, yalnız onu des­ tekler ve sırlarına ortak ederdi. Abdullatif ise, dedesi Şah­ ruh Mirza'nın debdebeli sarayında, bir yetim gibi büyüdü. Hem çocukluğunda, hem delikanlılık çağında, ne iyilik gördü bu atadan? Büyüğündür, atandır dedikleri bu zat onu hep horladı, daima tekdir etti. Sevgili oğlu, gözünün bebe­ ği Abdulaziz' i ise hep başının üzerinde taşıdı. Ü stüne üst­ lük, Tamah savaşı sırasında onun gösterdiği yiğitliği, Ala­ uddevle ' ye karşı kazandığı zaferi Şehzade Abdulaziz'e maledip, fetva verdirmedi mi? Acaba, o zaman, Tamab bozkırlarında Şehzade Abdullatif kendi askerleriyle aslan­ lar gibi saldırıp babasına yardım etmeseydi, onun hali ne olurdu? Geç bunu. Ya Alauddevle'yi tarumar edip Herat' ı zabtettiğinde ne yaptı? Abdullatif' in İhtiyaruddin kalesine sakladığı altın ve mücevherlerini çekip elinden almadı mı? Hazineye altın lazım diyerek bütün paralarını, dedesi Şah­ ruh Mirza'nın hediye ettiği kıymetli takılarını, mücevherle­ rini, Emir Timur'dan kalan altın heykelciklerini, varını yo­ ğunu elinden çekip alarak Semerkand' a getirmedi mi? Bu-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 1 99

nu da bir yana bırak. B ir süre sonra, Alauddevle bütün or­ dusu i le Herat' ı kuşattığı zaman, babası olacak bu zat ona yardım etti mi? Hayır! Yardım ne gezer? Alauddevle He­ rat' ı zapt edince, Abdullatif' in gönlünü yapmak için Belh' i verdi de, kendisi şan-ı şevketle koca Maveraünnehir'e ku­ ruldu. Beğenmediği Belh'i Abdullatif'e verip, şu güzelim Semerkand ' ı güya sevgili oğulcuğu Abdulaziz ' in tasarru­ funa devredecekti . . Şehzade, geçmişte olan çekişmeleri hatırlayınca, bir­ den beynine kan sıçramış gibi, sinirlenip ayağa kalktı. Ak­ şamdan beri beyninde yumaklanan bu düşünceler. içinde düğümlenip kalmış olan bütün kin ve düşmanlıkları yeni­ den diriltmişti. Kendini bu düşüncelerle beslemese, kalbini garip bir şüphenin kemirmeye başlamasından ve bunun gönlünün bir kenarında yatıp duran şuuraltı düşüncelerini uyandırmasından, böylece yaptığı işten pişmanl ık duymaya başlamaktan korkuyordu. "Evet, pederi olacak bu zat bir güne bir gün ona iyilik etmedi. Aksine onun şan-u şevketine, yetkilerine engel olup, k abil iy eterinin gelişmesine ket vurdu vesselam ! . Kendi yaptığı iyilikleri övüp, teşekkür edeceği yerde, tuttu herkese onu kötüledi. Sağda solda, öz babasına kılıç çeken evladın iki yakası ebediyyen bir araya gelmez demiş. Onun kılıç çektiğini bu dinsiz pederi nereden bilmiş? Bu sırrı ona kim verdi? Ya peki, bu gece olan bu işi yarın sabah bütün Semerkand işitirse, ne diyecekti? B u münafık Said Abbas ile hain Emir Candar'a inanırlar mı? B u emir, biraz önce niye kaşını gözünü oynatıp duruyordu öyle? . . Birden içine düşen bu korkunç şüpheden tedirgin olan şehzade, oturduğu yerde dondu kaldı. "Evet.. evet.. Bu katil emirin hal ve hareketleri hiç ho­ şuna gitmiyor. Onun soğuk çehresinde, çekik gözlerinde, etli dudaklarında, kötü bir ifade var. O, sanki artık bütün sırlarını biliyorum, şimdi elimde bir oyuncak oldun der gi­ bi davranmadı mı? Dur hele ! .. Bu sırrı kimler biliyor? Said "

''


200 / ADİL YAKUBOV

Abbas, Emir Sultan Candar, üç dört hizmetçi ve bilmem kim? Haa .. Aslında, bir de Hacı Muhammed Hüsrev var! Fakat, hacıya biraz göz dağı verilse, altmışını geçen bu yaşlı adam, dilini tutmasını bilir. Ancaak .. Geriye kalaı1 ha­ . ın l er. . " Şehzade, birden aklına gelen bu düşünce ile irkilip, tahtın çevresinde bir tur attı. Fakat kendi tercihine rağmen aklına gelen bu korkunç niyeti berraklaşıp, kesin karara dönüştü. "-Evet .. B u gece olaı1 olayı gizli tutmanın bir tek yolu var: Bu olaya şahit olan, Mirza U luğbey ' in öldürül­ mesine iştirak eden kim varsa, hepsinin kellesinin kesilip, ebediyen susturulması gerekir. Bu işi önce Emir S ultan Candar'a havale etmek gerek. Sonra da onu ortadan yoket­ mek lazım." Şehzade, hışımla yürüyerek kapıyı açtı. - Kim var? Koltuğa uzanarak uyuyup kalan Belh ' li sarayban, apar topar yerinden kalkıp, tazim kıldı. - Mazur görünüz, dalıvermişim. . - Emir S ultan Candar'a haber gönderin! Derhal kalkıp gelsin ! - Devletpenah izin verirlerse, sabah namazını kıla­ yım . . ''Şafak sökmek üzere. Sana şükürler olsun e y Perverdi­ gar-ı filem! " Şehzade Abdullatif, "olur" manasında başını salladı: - Hizmetçilere söyleyin, abdest almak için su getir­ sinler! Tuvalete girip taharetlendikten sonra, mermer küvetin yanına çömelip abdest aldı. Sanki savaş günlerindeymiş gi­ bi, altın işlemeli çatmasını kıble yönündeki köşeye yayıp, secdeye kapandı. Namazdan sonra gözlerini yumup, uzun uzun dualar etti. Allah ' tan kendini korumasını niyaz ede­ rek, bir süre oturdu. Nihayet içi rahatlamıştı. Yerinden kal­ kabilirdi. O sırada, koridordan, iki kişi arasında geçen bir


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 201

boğuşma sesi geldi. Mirza Abdullatif, altın işlemeli çatma­ sını toplayıp, apar topar ayağa kalktı. Kapı birden şırrak di­ ye ardına kadar açıldı ve Şehzade Abdülaziz göründü. Yalın baş , yalın ayak, dizlerine kadar uzanan mavi gömleğinin yakası boydan boya yırtılmış olan Abdulaziz, korku ve öfkeden kocaman açılmış , ateş saçan gözlerini Abdullatif'e dikerek kapının eşiğinde duruyor; dişleri şak şak birbirine vuruyordu. Tir tir titreyen cılız vücudu, ateş püsküren gözleri, öyle korkunç bir vaziyet almıştı ki, Mir­ za Abdullatif kılıcını elinde sıkı sıkı tutarak, gayr-ı ihtiyari geriye doğru çekildi. "Ya Rab ! .. N'oldu buna? Aklını mı kaçırdı ne? Zindan­ dan ne zaman çıktı bu geri zekalı? Buraya nasıl girdi? Kim müsaade etti ona?" Abdulaziz, tir tir titreyen eliyle kıllı göğsünü ovalayıp, bir adım ilerledi. Ellerini havaya kaldırıp: - B a.. ba . . babamı ne yaptın? - diye bağırdı. - Seni ka .. katil ! "Duymuş! Nerden duymuş? Kim söylemiş buna?" Abdullatif, kılıcını kınından sıyırıp, gırtlağını yırtarca­ sına bağırdı: - Kim var orada? S arayban! . . - Öz babasına kılıç çeken senirı gibi kana susamış bir rezili niye yer yyu . . yutmadı? Niçin gök ağdırılıp ba .. ba . . başına düşmedi? Abdulaziz, saçsız başını tehditkar bir tavırla sallayıp, gözlerinden ateş fışkırarak yaklaşıyordu. Abdullatif, duva­ ra sırtını verirken, kılıcını kaldırdı. Fakat, Abdulaziz dur­ madı. Kollarını açıp, dişlerini birbirine vura vura yaklaş­ maya devam ediyordu. - Şevkatli ba . . ba . . babam ! Ne yaptın onu? Ne yaptın, mel'un, baba ka . . katili? . . Abdulaziz' in gözlerinden dökülen boncuk boncuk yaş­ lar, simsiyah olmuş solgun çehresinden aşağı süzülüp, ta­ rak görmediği için keçeleşmiş sakalına dökülüyordu. �


202 / ADİL Y AKUBOV

"Şimdi kelleni vuracağım! Kelleni kopartacağını se­ nin ! " diye içinden geçirdi Mirza Abdullatif korkuya kapı­ larak . Sırtını duvara verip, geri geri çekilirken, kapıda gö­ rünen Belh ' li saray ban ile muhafız komutanını görünce, gırtlağını yırtarcasına bağırdı: - Tutun şu deliyi ! Tutun! B iraz önce Şehzade Abdu laziz 'le boğuşurken kadife donunun yakası yırtı lan sarayban ile muhafız komutanı, koşarak gelip, Abdulaziz ' i kıskıvrak yakaladılar. Abdula­ ziz, çırpınıp ellerinden kurtulmaya çalışırken: - Ela .. el aman .. el aman senin gibi baba ka . . kkatilin­ den ! - diye bağırdı hırıltılı bir sesle. - B ütün evliya ve enbi­ ya şahidim olsun ki, ba.. başını kesip, ayağından darağacı­ na a .. a . . asacağım. Be .. Ben asmazsam .. irışaallah Allah' ın kahrına uğrarsın ! Toprak alsın sen i ! Topraaak ! - Alıp götürün bu deliyi! Alıp götürün ve hazır kelle­ sini vurun! - Vur! Ö z babasının başını kesen katil, benim başımı da kes! Keder ve öfkeden gözleri kan çanağına dönen Abdula­ ziz, can havliyle kapıya tutundu. Fakat iri cüsseli Belh ' l i muhafız, bir çekişte onu kapıdan sıyırıp, sürükleyerek alıp götürdü. Şehzadenin göz yaşları ile karışan boğuk sesinin koridorda birkaç kez hırıldaması işitildi. - Mel ' un . . bbbaba katili ! Cinler çarpsın seni ! Toprak yutacak senin gibi baba katilini ! Topraak! . Mirza Abdullatif, cayır cayır yanan alnını altın tahtın buz gibi koltuğuna koydu. "Allahallah ! B u geri zekalı nereden öğrenmiş? Kim söylemiş ona? Kimden çıktı bu meş 'um haber? Zindandaki bir deliye bu haberi iletenler, bütün Maveraünnehir'e ve darussaltanaya yaymazlar mı? B u mel'un kulların rekabe­ tinden ve düşmanlıklarınden beni koru, adımı kötüye çıkar­ ma ya Rabbi! Bütün saray, yalancı bedhahlarla dolu! Her adımda bir riyakar, fasık gölgesi ! Kime inanmak, kime gü-


ULUCBEY' İN HAZİNESİ / 203

venmek gerek bu me l un saltanatta? Şehzade, ateş gibi yanan alnını altın tahtının koltuğuna koyup, bir süre öyle kaldı. Gözleri yumuk, yüreğinde müt­ hiş bir korku ile tövbe ediyor, Allah 'a yalvarıyor, fakat ku­ laklarının dibinden Şehzade Abdulaziz ' in hırıltılı feryadı gitmiyordu : "Mel ' un bba . . baba kat il i ! İ nşaallah, Huda'nın kahrına uğrarsın ! Toprak yutacak seni ! Topraak ! . . Mirza Abdullatif, salonda bir takım ayak sesleri işitin­ ce, zil sesi duymuş gibi başını kaldırdı. Karşısında, Emir Sultan Candar duruyordu . . Şehzade, onun serencam gözle­ rini, kalın etli dudaklarını görünce, birden atılıp, yakasına yapıştı. - Senin yaptığın pis işleri bütün Maveraünnehir, bü­ tün Semerkand biliyor: Kimden çıktı bu şom haber? Kim sızdrrdı onu? Rengi. atan Emir Candar, başını yere eğdi. - Şevkatlü mihribanım ! Ölümden haberim var, vela­ kin . . - Vela.kin bundan haberim yoktur! O l diyanetsiz şahı sen katlettin, benim adım kötüye çıktı. iblis-i lain! ıo Emtr Candar, derin bir iç çekti: - Sözümde bir yalgan varsa, tepemde Hak Taala tu­ ri btur ı ı şehzadem ! - Yıkıl karşımdan, iblis ! Mirza Abdullatif'in suratını buruşturması , Emir Can­ dar' in yüreğini hoplattı. Geri geri çekilip, duvara yapıştı kaldı. Mirza Abdullatif, el lerini arkasına atıp, geniş odayı şöyle bir dolaştı. Tahtın yanından duvara kadar uzanan hercai ipek perdenin bağını çekip açtı. Perde aralanınca, yukardaki pencereden içeri gün ışığı doldu. Odanın firuze renkli ta van ı duvarlardaki ince bezekler ve tepedeki altın kandil parlayıp, akisler saçtı. Yere döşenen kırmızı Şirazi '

. ."

"

,

1 0 Lanetli şeytan. 11 Durmaktad ı r.


204 I ADİL YAKUBOV

halılar göz kamaştırıcı bir renge büründü . Mirza Abdulla­ tif, gayr-ı ihtiyari pencereden görünen mavi gökyüzüne baktı. Gözleri, gökte kanat çarpan iki güvercine takıldı kal­ dı . Hayret, şu alemde böyle berrak hava, böyle güzel, gö­ zalıcı beyaz güvercinler ve böyle süzülüp duran güneş var mıydı? .. Gönlünde ılık duygular uyanan Mirza Abdullatif, köşe­ de duran emire gözü takılınca, kalbindeki yumuşak duygu­ lar kaybolup, birden buz kesti. Emir Candar, başını önüne eğmiş olsa bile, çehresinde yine de bir soğukluk, ağır haka­ retlere uğrayan insanların yüzündeki vakar misali asi l bir görünüm vardı. "Sırtımı dayadığım tek kişi bu emir .. Tedbir şart ! . . " Şehzade, birden kademeli bölümden aşağı inip: - Peki emir, anlatın bakalım, ne oldu? - dedi . Emir Candar kaşlarını çatarak: - Defnettik! - dedi. - Kimse görmesin diye, medrese avlusunda bir yere gömdürdüm, padişahım .. - Merasimde kimler vardı? - Kimler mi? .. Said Abbas ile dört nevkar.. - Hının .. M irza Abdul lati f, eliyle seyrek bıyığını okşay arak, Emir Sultan Candar'a imtihan edermiş gibi baktı. Bir daki­ ka kadar dikildi kaldı. Sonra, adımlarını tek tek atarak, Emir Candar' ın yanına geldi: - Sözüme kulak veresin, Emir Candar! - dedi. - Kim ki .. - Şehzade "katil" demeye dili varmadı. Başka bir keli­ me aradı . Alnını kırıştırıp: - Kim ki bu emrime karşı çıkar­ sa, - dedi, - kellesini yok bilsin . . Emir Candar' ın bıyıkları dikildi. Göz bebekleri sağa sola kaymağa başladı. - Hepsinin .. Hepsinin kellesi gitmesi lazım . . . - Hepsının mı" ?. .. - Korkma, seni değil, başkalarını kastettim . . Sen benim en güvendiğim emirim, sığındığım dağım, sağ kolum.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ ! 205

sun. B u yüzden bu işi sana havale edeceğim. Niçin konuş­ muyorsun? Başka çare yok komutan! Zira bu hadiseden bir kimse haberdar olursa, ikimizi de lanetle anarlar . . - Devletpenah . . Dinsiz şahı siz değil , Said Abbas kat­ letti ! Çünkü o bu işi babasının intikamım almak için yaptı ! - Tamam ! Bizim de onu öldürmemiz gerek ! Said Ab­ bas nerede? - Padişah efendimize yaranmak için kapıda yeri öpüp beklemekte .. - Derhal zindana atın! Ortaklarıyla beraber bugün . . Şehzade "kellesini uçur! " der gibi elinin kenarıyla gırtlağı­ nı göstererek. - Bugün .. anladın mı? Beti benzi solan Emir Candar, başını salladı: - Tacdarımın emri vaciptir! - Aferin sana! Darussaltanada ne söz, ne haber var? Her gün neler olup bittiğini bana anlatın. Kelamım ayan mı? - Ayan puşt-ı penfilı .. - Emir Candar, başını kaldırıp şehzadeye baktı. Çehresine yine bir gülümseme yayıldı. Darussaltanada ne söz, ne haber var, Şeyh Nizameddin Ha­ muş ' a sormak derkar. Zira ol mübarek zatın müritlerinin duymadıkları söz, uğramadıkları kapı yoktur. Mirza Abdullatif "makul" manasında başını sall adı . - Şehzade Abdullah ile Mirza Ebu Said'e karşı tedbir alasınız ! - Ellerine ayaklarına kışan 1 2 vurup zindana attık. dev­ letpenfilı,- dedi Emir Candar. - Saraybana söyleyin, gelsin ! Onun "gidebilirsin" deme şekliydi bu . Emir Candar, el­ lerini kavuşturup, geri geri çekilerek çıkıp gitti. Onun çık­ masıyla birlikte sarayban içeri girdi . - Şu geri zekalı şehzade .. Niçin onun selamlığa gir­ mesine izin verdin? 1 2 Pı ranga.


206 / ADİL YAKUBOV

Zenci suratlı Bellili sarayban, kadife elbisesinin y ırtılan yakasını gösterdi: - Puşt-ı penfill ! . - Muhafızlar nerdeydi? - Muhafızlar şehzadenin yolunu kesmeye cesaret edemediler, devletpenah. - Hının . . Nöbetçilere söyle . . yiyecek içecek bir şeyler getirsinler! Sarayban, ellerini göğsüne kavuşturarak salondan çıktı. "Deli şehzadenin sözlerini bu da duydu. Muhafızlar da duydu .. Bunları da yoketmek lazım .. Aklına gelen bu korkunç fikirden kendisi dahi irkilen Mirza Abdüllatif, yürüyüp koltuğa oturdu . . "


-4 Tam bir hafta geçmesine rağmen, şehzade saraydan çıkmamış, tahtından bir adı m ayrılmamıştı. Hiç kimseyi huzuruna kabul etmiyordu. Emir Sultan Candar ile Belh' den getirdiği nevkarları ile bazı komutanları dışında hiç kimse huzuruna giremiyordu. Yalnız onların çeşitli konu­ larla ilgili görüşlerini alıyordu. Emir Candar, şehzadenin yanından ayrıldıktan bir gün sonra, gece yarısına doğru, y ine sırtında bir torba ile çıkıp geldi. Bu defa torbada, Said Abbas'ın beyaz beze sarılmış kellesi vardı. Mirza Abdullatif "göster" der gibi bir işaret yaptı. Fa­ kat Emir Candar kaşlarını çatıp, kana bulanmış kelleyi sa­ kalından tutarak torbadan dışarı çıkarınca, tüyleri diken di­ ken olan şehzade, "kaldır, kaldır! .. " diye bağırdı. Emir Candar'ın acımasızlığı ve kana susamışlığı, şeh­ zadeyi hem tedirgin etmiş, hem de hayli korkutmuştu. Fa­ kat onun sadakatini göz önüne alarak, bir vesileyle onun da gizlice kellesini yoketme fikrinden vazgeçmiş; içinden, onu sultanın en yakınları listesine dahil edilerek sarayda kalmasının uygun olacağını, böylece Şehzade Abdulaziz'i de onun vasıtasıyla ortadan kaldırabileceğini düşünmüştü. Şehzade, Mirza Uluğ bey ' in öldürülmesi konusunda sağda solda ağzından laf kaçırma ihtimali bulunan Said Abbas ortadan kaldırılınca, içinin rahat edeceğini ümit et­ mişti. Fakat, Emir Candar içinde kanlı kelle bulunan torba­ yı sırtına yükleyip gittikten sonra, yine o meş 'um vesvese-


208 / ADİL Y AKUBOV

ler beynine hücum etmeye, yüreği korkudan güp güp atma­ ya başladı. En ufak bir hareket olsa, hemen gözü önüne o kanlı kelle geliyor; bir an gözleri ni yumsa, sanki te pes ine birisi dikilmiş gibi silkinip gözlerini açıyor; gözlerinin önünde, salonun köşelerinde kara gölgelerin oynaştığım görür g ib i o lu p korkudan kaskatı kesiliyor, yüreği ağ z ına g e l iy ordu B ir iki gündür, sanki göz ka pakl arı oyuluyorınuş gibi, gözlerini kocaman açıp, oklava yutmuşcasına dimdik otu­ ru y ordu Fakat derdini kims eye açamıyor; geceleri yanma herhangi birinin gelip bu korkunç durumu görmes inden, sarayda ve şehirde hakkında dedikodular çıkmasından çe­ kiniyordu. Bazan, vücudunu saran bu korku dehşetinden kurtulmak ümidiyle geceleri sürekli şarap içiyor, fakat şa­ rap dertlerini unutturacağı yerde, bir an gözleri dalsa, haya­ linin öncekinden daha karanlık hale gelmesine sebep olu­ yor; sonbahar bulutları gibi soğuk vesveseler beynini ke­ mirmeye başlıyordu .. Bu gece, yine o akşam vesveselerinin sökün etmeye başladığını hisseden şehzade, yalnız kalmamak için harem­ den cariyel er çağırtmaya karar verdi. Mirza Uluğbey ' in hareminde birçok cariyenin olduğu­ nu biliyordu, fakat Şehzade Abdulaziz ' in filıu gözlü bir dil­ beri kendi haremine kaldırdığını da işitmişti. Bu gece o na­ zendeyi çağırtm ay ı düşünüyordu ki, kapı açılıp Belh' l i sa­ ray ban içeri girdi. - Şeyh Nizameddin Hamuş hazretleri teşrif buyur­ muşlar. Nedense yüreği cız eden şehzade, saraybana ters ters baktı. Şeyhin hayırhahlığını bilmekle birlikte, bir haftadır, "karanlık gecelerde yolumu aydınlatan mum ışığım" dediği piri ile dahi görüşmemişti. Şehirde ne var ne vok hepsini bilen, meydana gelen hadiseleri yakından takip k ı ı �eyh, şimd i ne söyleyecekti ki akş am namazından he men sonra ç ıkı p ge lm i ş ti? ,

. .

.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 209

- Söyleyin, lütfen gelsinler . Şaşkın bir vaziyette üstünü başını düzeltti . Duvara da­ yanmış olan altın koltuğu yanına yaklaştırdıktan sonra, ge­ ç ip tahta kuruldu. Fakat yeşil kadife elbise üstünden beyaz şahi çakman giyip, başına kara takke üstünden kadife sarık geçirmiş olan şeyh hazretlerinin kapıdan haşmetle içeriye girdiğini görünce, gayr-ı ihtiyari ayağa kalktı. Şeyhin yak­ laşıp kendisiyle tokalaşacağı ümidiyle ayakta beklemeye başlad ı Fakat Şeyh Nizameddin H a m uş elinde kehribar bir tesbihle, beyaz kaşları altında titreyip duran gözleriyle kapıda dikilmiş, sessizce duruyordu. Ş e h zade, hemen ke­ mal-i ihtiram i le şe yh i karşılayıp selam verdikten sonra, al­ tın koltuğa buyur etti. Ancak, şeyh keskin gözlerini ona dikmiş; beyaz mülaim çehresinde, gözleri üzerine çeğme­ lenmiş çatık kaşlarında garip bir sitem ve öfke ile şehzade­ ye bakıyordu. Şehzadenin tüyleri diken diken oldu. Niha­ yet şeyh, kehribar tesbihini çeke çeke, koltuğa doğru yürü­ yüp, gözlerini yumarak uzun uzun bazı dualar okuduktan sonra: - Allah 'ım, hümayCin-u alilerinin imanını selamete er­ dir, ağır y ükünü taşıması için ona kuvvet ve sebat ver. . İ la­ hi, amin! .- deyip duasını bitirdi ve bir fatiha okuyarak, el­ lerini yüzüne çaldı. Sonra, yumuşak kolduğu otururken: - Ne var ne yok, sağlığın sıhhatin iyi mi, şehzade-i ci vanbaht? - diye sordu sakin, fakat içli bir sesle. - Elhamdü lillah iyidir, pirim .. H erhang i bir derdin var mı, tacdar-ı müsülmanan? 1 3 Şehzade biraz düşündükten sonra: - Evet, dedi. Baş ağrılarım arttı pirim .. - B aş ağrısı mı, yoksa içine düşen vesveseler mi, şevketlüm? "Ya Hüdavend-i Kerim ! Gönlümdekileri nasıl da bili­ yor! .. .

.

,

-

-

-

"

1 3 Müslümanların hükümdarı.


2 1 0 / ADİL Y AKUBOV

- Eğer şeytan vesvese veriyorsa, leyl-ü nehar 1 4 Al­ lah ' a hamd-ü sena okuyup, ihlasını kuvvetlendir ve cümle dertleri gönlünden kovup at, şehzade. Vallahu ağlem bissa­ vab. Zira kim, ol dinsiz şahın bütün emeli, din-i Muham­ mediden yüz çevirip, dinsizlik yoluna sapan cümle mürtet­ lere öncülük etmekti ! . Şeyh Nizameddin Hamuş, şehzadeyi imtihan eder gibi, bir süre sustuktan sonra, birden: - Said Abbas ' ı zindana attırdığım işittim, niçün? - di­ ye sordu. ··Kellesinin koparıldığını da duydu mu? Duysaydı ne ı. derd"')" - Çünkü . . benim gibi aciz bir bendeye sürekli dil uza­ tıyordu .. - Sana Said Abbas değil, dinsiz şahın imansız şakirt­ leri dil uzatmaktadırlar. oğlum! Şehzade, gözlerini ağartıp şeyhe baktı. Şeyh ise, elin­ deki işlemeli kehribar tesbihini bir bir çekip, gözlerini bir noktaya dikmiş duruyordu. Bembeyaz mülaim çehresinde, yarı yumuk gözlerinde ve tepeden tırnağa bütün vücudun­ da, kesin bir kararlılık seziliyordu. - Bu şakirtler kimlerdir hazretim? . . - Bu büyük şehirde,- dedi şeyh onun sorusuna cevap vermeden, - bütün fitne fesat, bütün günah sayılan işler, tac-u taht ve saltanatın dirliğine karşı işlenen cümle kötü hareketler, hep ilim adamlarının, dinsizlik yoluna sapan fu­ zuli kişilerin başı altından çıkar, şehzade ! Mürtet şah mah­ vedilerek büyük sevab işlendi, fakat onun şakirtleri, kafir şahın yaptırdığı medrese-Ü mekruh kütüphanesi, dinsizlerin karargahı haline gelen rasathanesi mü'minlerin gözlerine çöp gibi batıyor, etrafa korku salıyor! Şeyh kaş altından şehzadeye baktı. Ş ehzade, ellerin i dizlerine koyup gözlerini bir noktaya dikmiş; simsiyah yü14 Gece gündüz.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 21 1

zünden kan çekilmiş, dudakları büzülmüştü. - Şehzade-i nevcivan! . Mirza U lu ğbey in sevgili şakirdi Ali Kuşçu denilen battalı tanır mısın? Şehzade, başını salJadı : - Tan ırım . - Muhammed Taragay ' ı yoldan azdıran bu iblis-i ş e rir, rasathanede oturup, hata ümmet-i Mustafa'yı izlal et­ mekle 1 5 meşgul, şehzade. Bir laf duydum: Bu mürtet alla­ me, rasathanedeki mecusiler ve bidinlerin yazmış olduğu bütün kitapları ve el yazmalarını götürüp, bir yere sakla­ mış .. - Nereye saklamış?. - Nereye sakladığını senin gibi bir s ul t an ı s ah ipkıran bilmezse, fakir nereden bilsin? Şeyh, i lk defa gül ümseye rek şehzadeye baktı. İ lk defa "sultan-ı sah ipkıran" ifadesini kullanmıştı. B unun şehzade­ nin hoşuna gittiğini sezince, sözlerini sürdürdü. - Başka bir haber daha var, şehzade: Hazineden de­ den emirul mü 'mininin -Allah Taala ona firdevs-i alayı mekan kılsın. - Deden Emir Timur'un mücevherleri orta­ dan koybolmuş . . Doğru mu bu? Şehzade, başını salladı: - Do ğru ! - Evet, mürtet şah bu mücevherleri saklasın diye Ali Kuşçu 'ya vermiş ! Ol diyanetsiz battal ise, bu hazineyi kü­ für kitaplarla beraber alıp götürmüş ! Bu işin iç yüzünü bi­ len iki kişi vardu. B iri Mirza Uluğbey ' in şakirdi olan Mev­ lana M uhiddin. Hatasız olan yalnız Allah 'tır. Bu zat, işle­ diği günahları itiraf edip, doğru yola dönmüştür. Öteki ise, geda Kalender Karnaki ' dir. Mak u l görürsen, onu saraya göndereyim. Eğer muhafız gönderip aldırusanız, size daha çok itaatkar olur. - Baş üstüne, pirim . '

.

-

-

,

..

.

1 5 İzlal etmek: Doğru yoldan saptırmak.


21 2

/ ADİL YAKUBOV

Şeyh Nizameddin Hfimuş, ellerini koltuğun kenarlarına dayayarak ayağa kalktı. Çehresindeki o somurtkanlık ve gerginlik gitmiş, yerine mülaim bir baba görünümü gelmi ş ti. Çünkü bu sohbetten oldukça memnundu . Acaba, şeyh hazret ler i , M irza Uluğbey ile böyle konuşabi lir miydi? Bu şevkat s i z sözleri ona söy lemeye cesare t edebi lir miydi? Cesaret ets e bi le, o kibirli şah şehzade gibi itaatkar olur, sessiz sakin oturur muydu? B ırak itaati bir yana, hemen kalkar bir de ona ilm-i kelamdan nutuklar atıp, akıl öğretir di . . Şehzadeye gelince .. Şeyh hazretleri onunla bir yıldan heri sohbet ederdi: gerçi ona bağlı olduğunu hissetse bile, onu son derece itaatkar bulurdu. Her ne kadar huzuruna va­ rışta kendisine karşı el kavuşturup saygıda kusur etmiyorsa da, tahtına oturunca, Timurluk damarının kabardığını bilir­ di. Hayır: nedense şehzade kafasındaki vesveselerden dola­ yı ipek gibi yumuşak birisi olup çıkmıştı. Doğrusu, bu çok güzel bir şeydi. Ya Mirza Uluğbey'e benzeyip kibirlensey­ di n'olurdu? .. - Şehzade-i civanbaht,- dedi hayli yumşak bir sesle. Kabul ederseniz, bir nasihatim daha var. - Emriniz olur, pirim. Fakir, sizin nasihatlarınızı her zaman kabul eder. - Sen sıradan biri değil, yeryüzünde Allah ' ın gölgesi­ sin, şehzade D in ' ul İ slam yolunda, Peygamberimiz Mu­ hammed aleyhisselam yolunda verdiğin hizmetlerle, Allah Taala'nın inayetine nail oldun . . Şimdi bu dinsiz allameleri, mürtedliğe soyunmuş aşağılıkları mahvetmek, onların yaz­ dıkları bütün mekruh kitapları ateşte yakmak senin için va­ c iptir, şehzade ! Mirza Abdullatif, başını eğip tazim kıldı. - Değerli nasihatl annızı aklımdan çıkarmam, pirim ! - Leyl-ü nehar aklında bulunsun ! Şeyh kehribar tesbihini havada şöyle bir salladı. -Ya bu bedhahları katletti­ rip Peygamberimizin ruhunu şadedersin, ya da doğru yol­ dan çıkmış olan bu aşağılıklar seni tahtından edip mahve ­

­

-

.

-

-


ULUGBEY'İN H AZİNESİ / 21 3

derler! Ol şeyh ut meşayih Ubeydullah Hace Ah rar işan hazretlerinin en büyük dileği de budur. Sözleri m ayan mı . şehzade? - Ayan, piri m . Bugünden itibaren gönl ü ndeki gam-u kederi bir yana bırak Vesveseleri kafandan kov, balam. Zira kim, bütün Maveraünnehir müselmanları Hak Teala' dan inayet d i le yip, senin için dua etmektedirler k i , in ş aa l lah ü mmct-i Mustafa duası müstecab olur . . Bu gece, bu dergahta yatma. Şehri dolaş. Ev l i y anın kabi rlerini ziyaret ed ip cami leri gez. Sonra, her cuma günü cam iye g i dip hutbe oku. Zira senin gibi bir emirul mü 'm inini gören bütün müselmanlar şad, dinsizler ve münafıklar ise harab olur. Allah onları se­ nin adl-u adaletinden binasib kılsın ! İ lahi amin ! . Şeyh Nizameddin H amuş, fatiha okuyup ellerini yüzü ­ ne çaldıktan sonra, kapıya doğru yürüdü. Şehzade onu ka­ pıya kadar geçirmek istediyse de, şeyh gerek yok" der gi bi el salladı. Şehzade, altın tahta oturarak, gözlerini yumdu. Yorul­ muştu. Fakat bu yorgunluk, halsizlikten kaynaklanan bir yorgunluk değildi. Ü zerine çöken bir rehavet ile gözlerini kapadı B ir süre sonra, mestane gözlerini tekrar açtı. Gör­ dükleri karş ı sında şaşırmıştı. Sanki şeyhin gelmesinden ön­ ce acaip bir soğukluk sezilen bu müzeyyen salon, güya gü­ neş doğmuş gibi ayd ı nl an mış kubbemsi yüksek tavanın fi­ ruze renkleri, duvardaki nefis bezekler, altın suyu ile bo­ yanmış n akışlar, yerdek i Ş irazi halı l ar , sıra sıra dizilen al­ tın koltuklar, el hasıl odadaki her şey alabildiğince aydın­ lanmış, cilalanmış, pırıl pırıl parl ıyordu. Vakıa şehzade, bu muazzam saray, bu tac-u taht ve sal­ tanat için çok gayret sarfetmiş olsa bile, bü tün dinsizleri, kafirliğe baş koymuş ilim adamlarını katliama tabi tutmayı da hedef edinmişti. Merhametsizlik yaparsa, bunu şe ria t ı Mustafa için yapacaktı. O halde, neden korkuyordu'! Mirza Abdullatif, altın zili eline a lı p salladı. Hemen kapıda beli-

-

.

­

,

.

.

..

­

.

,

-

,


2 1 4 / ADİL YAKUBOV

ren saraybana bakarak, kesin emir verdi: - Divan beyine söyle, derhal ferman yazıp Emir Sul­ tan Candar' a haber göndersin : B ugün rasathaneye g idip, Ali Kuşçu ve bütün öğrencilerini zindana atsın ! . .


-5Kalender Karnaki, bir haftadan beri Timur ustanın ma­ ğarasından dışarı çıkmamıştı. Gündüzleri ustaya yardım ediyor, ateşte tavlanan de­ mirleri üzengi üzerine koyup, ağır çekiçle ustanın istediği şekle sokuyor; kazan, tencere, demlik ve güğümleri düzel­ tiyor; yemek yapıyor, elhasıl, her ne iş varsa görüyordu. Zaman zaman, u stanın mağarasına her meslekten sa­ natkar ve ticaret erbabı uğruyordu. Demirciler, çilingirler, bakırcılar, taş ustaları, sandıkçı ve beşikçiler, çizmeci ve halıcılar, elhasıl her meslekten insan uğruyor; ustaları Se­ merkandlı Timur' a hediye ve selamlar getiriyorlardı. Ağa­ bey kardeş B askanbey ile Kalkanbey de gelirlerdi. Böyle anlarda, ateşin etrafına bağdaş kurup otururlar: çay demle­ yip içerken başkentte meydana gelen olaylardan bahseder­ lerdi. Şehirde durum ağır; özellikle tüccar ve sanatkarların işleri kesat, dükkanlar sürekli kapalıydı. Buna karşılık, ver­ giler günden güne ağırlaşıyordu. Neticede, söz döner dola­ şır, yine Mirza Uluğbey günlerine gelir, onun dönemindeki dirlikten düzenlikten hasretle bahsedilirdi. Böyle anlarda genç ustalar, özellikle Kalkanbey ile Baskanbey sinirlene­ rek: - Allah kahretsin ! - derlerdi. - Şah hazretleri bizim gi­ bi kullarını yardıma çağırsaydı ya ! Bütün kapıları muhkem kılar, o alçak şehzadeyi şehre sokmazdık ! Çoğunluğu bu sözü tasdik eder; Kalender ise, üstadının göz yaşları arasında söylediği son sözleri aklına gelince,


2 1 6 / ADİL YAKUBOV

hemen ayağa kalkar, dışarı çıkıp derin derin of çeker , sonra can s ık ınt ısınd an yatağa uz an ı p yat ardı . Yalnız Timur u s ta baş ınd aki k alp ağ ı n ı hafifçe yukarı doğrultarak : - Hey çiğ süt emmiş bendeler! - di y e re k gü lerd i . Deveyi rüzgar uçursa, pisliğini y e rde bı rakı r di ye nler . . Şe­ h irde duru m kötüyse, kimler için kötü? S i z i n benim gibi yoksullar için kötü ! Şehir tarumar olup ileri ge len kişiler çekip g itse , bizim gi b i çar ığı yı rt ı kl ar üzülür. Bu iş l erden bahsetmeyin ba lam !

Bu sohbetlere dalınca güne ş in battığını bile unuturlar, uzun kış geceleri sabaha kadar şuradan buradan konuşur­ lardı. Sahranın sakin havası ve sınırsız öz g ürl üğ üne al ı ş m ı ş olan bu çöl delikanlısı, başlangıçta eğlendirici gibi görünen bu mağaradan sıkılmaya, onu karanlık bulmaya başlamıştı. Bazan içi daralıp, kafasını dinlemek için kalkıp dışarı çık­ mak, etraftaki köylere gitmek gelirdi içinden. Fakat ilk gü­ nü gecesi M iranı Çe l e b i gelerek Ali Kuşçu 'nun selamını iletip, onun "tedbirli olsun, şehre inmesin! " sözünü ulaştır­ mıştı. Kalender' in vedalaşıp ayrıldığı günün gecesi rasatha­ neye Kaşkir' le birlikte gelen bir grup derviş kendisini sor­ muş, Ali Kuşçu da "kendiniz arayıp bulun" cevabını verin­ ce, Kaşkir ona hakaret etmiş. Kalender, bunu Ali Kuş­ çu' dan duymasa bile tahmin ederdi. Çünkü ortadan kaybol­ du ğ un u öğrenen şeyhin suratının nasıl bir şekil aldığını ta­ savvur ediyor, gece gündüz köşe bucak dolaşan dervişlerin "Ya Allah dost, y a Allah ! " deyip hu çekerken, aslında ken­ disini arad ı k l arını biliyordu. Son günlerde, özellikle geceleri, Kalender ana yurdu K am ak ' ı , çocukluk günlerinin ge çti ğ i bozkır ve yam açl arı , balık tutup y ü zd üğ ü derin nehirleri , i lkbaharda ceblerine çağla doldurarak oynayıp gezdiği kayısı bahçelerini düşün­ meye b a şl a m ı ş t ı . Hatıralarını tazelerken , nedense akl ın a Kıpçaklar' ın b as k ın yaparak k aç ırd ı ğ ı sev g i l i kı z karde ş i n i


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 21 7

hatırladı. B azan kızkardeşinin Kamak'a geri dönmüş oldu­ ğunu , Karatepe sırtlarındaki mezarlıkta, anne babasının mezarı başında ağladığını görür gibi olurdu. Güya kızkar­ deşi mezarlıkta oturup, kendisini hayallermiş gibi yalvara­ rak: "Nerelerde kaldınız, nerelere gittiniz ağabeyciğim?" deyip ağ lamaya başlardı. "Bir damla kanınızın döküldüğü toprakları nızı bırakıp nerelere gitti niz? Anne babamızın mezarına siz çıra yakmazsanız, kim yakar, bir tanem be. nım '). . . " Bu düşüncelere dalınca, şafak sökünceğe kadar yerin­ den kalkmaz, iki nehir ortasındaki tepede yer alan eski kale gözünün önünden bir türlü gitmezdi. Kale, yüksek, kalın kerpiç surlarla çevriliydi. Çevresinde derin bir hendek ka­ zılmıştı. Fazla büyük değildi. B ütün evler, dar sokaklar bir­ birine ulanır gider; sokaklarda oynaşan çocuklar, bir soluk­ ta bütün kaleyi baştan sona dolaşırlardı. Baharda, sabahları güneş yükselince, evlerinin basık damlan yemyeşil sarma­ şıklarla kaplanır, bazı damlarda laleler açılır; böyle günler­ de dam üstleri uçurtma uçuran çocuklar, birdir bir oynayan genç kızlarla dolar, kalede baştan sona bir bayram havası yaşanırdı. . Daha sonraları Karatepe ' ye nöbetçiler konur; genç, yaşlı bütün erkekler yaylaya çıkar, tarlalara arpa buğ­ day eki lir, bağlarda, üzüm bahçelerinde herkes harıl harıl çalışırdı. N ihayet bağlardaki kayısı ağaçları çağla verince, köy i leri gelenleri, genç kız ve erkekler, yaşlılar ve gençler, hep beraber mesireye giderlerdi. Dar kalede geçen uzun kış günlerinden sonra bu mesire. acaip bir eğlence yeri olurdu. Kıpçaklar'ın aniden saldırıp, kızkardeşini kaçırmaları da böyle bir günde cereyan etmişti . . B ahçeleri nehrin öteki tarafında, Karatepe 'nin biraz al­ tında, kalın taşlarla çevrili köy mezarlığının yam başınday­ dı. O sıralar Kalender henüz onaltısın a yeni girmişti . Ma­ halledeki komşu kızlarının gönlünde taht kurmuş, boylu


2 1 8 / ADİL YAKUBOV

poslu, aslan gibi bir babayiğitti. Babası o gün bir kervanl a birlikte şehre sebze meyve satmaya gitmişti. Kalender, ara­ bayı koşup anası, kızkardeşi ve komşuların kızlarını alarak bağlara doğru yola çıkmıştı. Gömleğinin kollarını dirsekJe­ rine kadar kıvırmış, siyah terliğini yan yatırmış, bağrını rüzgara karşı açmıştı. Kendisini sanki havada kanat çırpan bir kuş gibi hafif hissediyordu. Çünkü arabada, kızkardeşi­ nin yakın arkadaşları arasında, çoktan beri gönlünü ateş gi­ bi yakan onaltı yaşlarında bir kız vardı.. Başına gül desenli kırmızı bir yazma bağlamış, sırtına, rengi atmış olsa bile kendisine çok yakışan bir bluz giymiş olan bu kız, Kalen­ der dönüp baktığında iri, çekingen gözlerini nereye kaçıra­ cağını şaşırır, içinde ılık bir şeyler akar, yanında.ki kız ar­ kadaşları ise aralarında kikirdeşerek, zavall ıyı iyice mah­ cup duruma sokarlardı. . Araba bahçelere ulaşınca kızlar, gelinler, inci gibi saçı­ lıp etrafa dağılırlardı. Büyük şeftali ve kayısı bahçeleri ara­ sında kızların mavi, yeşil , kırmızı ve sarı yelekleri pil pil uçuşurdu. Kalender' in nazarında bunlar kız değil, çayırlar üzerine saçılmış pelinler; ağaçlar arasında daldan dala sıç­ rayan serçe kuşlarıydı .. Kalender, gün boyu hayallere dalıp gitmişti .. Bazan kızlara ocak çatar, hazan su taşır, hazan da kayısı ağacına çıkıp onlara çağla atarken, bu kadar kızın gelinin arasında sadece komşu kızını görür, koca bahçede ondan başka hiç kimse yokmuş gibi düşünürdü. Kızcağız, dem bedem başını kaldırır, onu süzer, hazan odun kırıp ge­ tirmesini, bazan şu taşımasını rica eder, hazan da gözünün içine bakıp, ağaca çıkarak kendisine çağla atmasını isterdi. Fakat Kalender biraz i leri gitmeye kalksa, hemen üzüm bağları arasına kaçar, elini bile tutturmazdı.. Kısa bahar günü, bir rüya gibi çabucak tükenmişti. Ak­ sama doğru eteklerine çağla dolduran, kulaklarına menekşe renkli güller takan kızlar, gelinler, tekrar arabalara binmiş­ lerdi . . Arabalar, bahçeler arasından çıkıp nehir boyunca ilerlemeye devam ederken, birden Karatepe tarafından


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 2 1 9

"Kaçın kaçın . . Düşman geldi, düşmaan ! . . " naraları duyul­ muş, çok geçmeden at kişnemeleri yeri göğü doldurmuştu. Kalender, atı aralıksız kamçılıyor, arabayı tinimsiz sü­ rüyordu. Bir ara başını kaldırıp, çevresine bakınmıştı. Ka­ ratepe yönünden yüz kadar atlı kıl ıç ve topuzlarını başları üzerinde sallayıp, naralar atarak, albız gibi üzerlerine doğ­ ru geliyordu. Karşı taraftan ise çapulculara karşı at koştu­ rup gelen köy delikanlıları görünmüştü. Fakat sayıları azdı. Bozkır, kadın ve çocukların feryatlarıyla çalkalanıyordu. Kalender şaşkın vaziyette çevresine bakınmıştı. Nehir boyunca peşine takılıp gelen ve kime ait olduğu bilinme­ yen bir at gördü. Hemen arabayı durdurup, aşağı atladı. Atı tutup bir sıçrayışta sırtına binerek, arabadaki topuzunu kaptığı gibi, anasının feryatlarına kulak asmadan, geriye, çapulculara doğru sürdü. B ağlar arasından birden ortaya çıkan, üstlerine kara yün çakman giymiş, başlarına siyah terlik takmış olan on kadar çöl savaşçısı, "geldi ha, kaç ha! .. " naralarıyla üstüne doğru at koşturup geliyordu .. Kalender, burnundan soluyarak kişneyen atını çapulcu­ lar tarafına doğru sürerken, ağzından köpükler saçarak üze­ rine doğru gelen birinci atlıya yöneldi. Atlar birbirine girip ön ayaklarını havaya doğru fırlatırken, Kalender ağır topu­ zunu aşağıdan yukarı doğru salladı.. Yalpak yüzlü· çöl sa­ vaşçısı, kafasına isabet eden topuz darbesiyle yere yuvar­ landı. Kalender, üzerine gelen ikinci atlıyı da bir darbe ile saf dışı bıraktı . Fakat koyun sürüsü gibi üstüne hücum eden üç atlının hamlesiyle atı bir yana, kendisi ise kafasına yediği bir darbe ile öbür yana fırladı. Gözlerinde yıldızlar çaktı. Attan yere yuvarlanırken son gördüğü şey, kızkarde­ şinin kocaman açılmış gözleri ve komşu kızını atına alıp giden kara çakmanlı çöl savaşçısı idi .. Nasıl sağ karlığını anlayamadı bile. Eğerden yere yuvarlandığında, çapulcu onu öldü zannedip, atını üzerinden sürüp gitmişti .. Allah kahretsin ! Neden o meş 'um çarpışmada sağ kaldı sanki?


220 / ADİL Y AKUBOV

Bu derbederliğe, bu horlanmaya katJ anıp, el alemin yur­ dunda, gurbet ellerde dolaşıp duracağına, o gün oracıkta ölüp gitseydi olmaz mıydı? Bu baskından bir hafta kadar sonra tamamen iyileşen Kalender. köydeki yaşlı genç yüz atlıyla birlikte çapulcula­ rın üzerine hücum etti. Yessi civarında, çölde amansız çar­ pışmalar oldu . Karnaklı yiğitler, arslanlar gibi savaştılar, fakat karşı tarafın sayısı çok fazlaydı. Sanki bütün çöl hal­ kı, Kamaklı lara karşı seferberlik ilan etmiş gibi, dalga dal­ ga saldırıya geçmişlerdi. Çarpışmalarda, Kalender babasını kaybetmiş, kendisi de höğründen aldığı bir okla yere yıkıl­ mıştı . Kamaklılar, onu kanlar içinde savaş meydanından alıp getirmişlerdi .. İşte o günden beri de Semerkand taraf­ larına gelmiş, sağda solda derbeder bir hayat sürmeye baş­ lamıştı. Ş imdi onu buralara bağlayan ne kalmıştı? Tek ümidi Hurşide Banu idi .. Hak Taala ondan da ayırdı. Öm ­ rünün son döneminde doğan bu güneşi, ş u kahpe dünyada parlayan tek yıldızını da söndürdü. Artık buralardan gitme­ liydi . Ne kendine zarar vermişti, ne de başkalarına. Hiç ol­ mazsa, gidip rahmetli anne babasının mezarına çıra yaksın, sağlıklarında yapamadığı evlatlık vazifesini bari ölümlerin­ de yapsın, öbür dünyada ruhlarını şadetsin . . Sabahleyin, Kalender, Timur ustaya derdini açtı. Timur usta, koyun derisinden dikilmiş ağdarma terliğini eliyle doğrultup, tömbekinin dumanından sararmış bıyık ve sa­ kallarını sıvazlayarak, düşünmeye baş ladı. Tepedeki pen­ cereden sızan güneş ışıkları, siyah kurumla kaplanmış yü­ züne, boncuk boncuk ter biriken alnına ve titreyen dudak­ larına aksediyordu. - Kalender oğlum, - dedi nihayet. - Sen bu fakir kulü­ beme geldiğin gün, sevinçten içim içime sığmıyordu . Oğ­ lum yoktu. Allah benim gibi zavallı bir garibe de bir oğul verdi, öldüğümde kabrime mum yakacak, ardımdan Kur'an okuyacak bir ev ladım oldu deyip sevinirdim. Ne dey im ben, zarım var, zorum yok, oğlum ..


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 221

Ustanın çehresindeki mahzunluk, sesindeki hüzün, Ka­ lender' in yüreğine bir hançer gibi saplandı . Ne diyeceğini bilemedi. - Atahan, - dedi eliyle yeri çizerek. - İ nşaallah kabri­ niz mumsuz, ruhunuz duası kalmaz. Başkentte sizi tan ıma­ yan. sizin gibi mübarek bir zata saygı duymayan, hürmet göstermeyen hiç kimse yok. B ir yanda sanatkarlar, bir yan­ da çıraklarınız Kalkanbey ile Baskanbey, öbür yanda ise Ali Kuşçu . . . - Allah ' a şükür, - dedi Timur usta onun sözünü kese­ rek. - Bu sözü söylemekten amacım, seni niyetinden cay­ dırmak değil, sadece �evkatimi, memnuniyetimi izhar et­ mekti. Semerkandlı Timur usta, yadellerde eylenip kalma­ nın ne olduğunu iyi bilir, balam . . Köyde kıral olmaktansa, şehirde prens olmak iyid ir derler. Ana yurduna varmaya, anne babanın mezarlarını ziyaret edip, ruhlarını şadetmeye niyetlenmişsin, Allah niyetine yetirsin, oğlum. Fakat yolun uzun, yolculuğun tehlikeli, balam. Ne lazımsa, bu fakir ku­ lübede ne varsa, al oğlum. Mevlana Ali Kuşçu 'ya söyle, o altından sana bir miktar versin .. - Yok, atahan, benim gibi bir dilenciye altın ne ge­ rek? Garip kuşun yuvasını Allah yapar diye siz söylerdiniz. B ir iki günlük ekmek tuz olsa, yeter. Nasıl olsa, yolumun üzerinde insan da çok, köy de çok .. Mevlana Ali Kuşçu ile mutlaka vedalaşacağım, ama altın gerekmez, atahan . . Timur usta, nasırlı ellerini onun dizine koyarak, meftur bir şekilde güldü. - B ir gün yaşlanacaksın, balam. Kalbi çok temiz bir yiğitsin, bilirim. Fakat şu asi insanlar altın altın diye birbi­ rinin gırtlaklarını kesip, birbirinin kuyusunu kazıyorsa, ne yaparsın? B u sarı maden birine bela getirirse, birine şan şöhret, kuvvet verir. Yaşlıların bildiğini periler bilmezmiş. Sözüme inan, balam. Delikanlı adama hazan para da gere­ kir . . Sen utanıyorsan, ben söylerim Ali'ye. Kalender, gün boyu yol hazırlığı yaptı. Timur usta bir


222 / ADİL YAKUBOV

süre ortadan kaybolup, koyun yününden örülmüş kalın bir çakman ile yine koyun derisinden yapılmış uzun bir siyah terlik alıp getirdi. Kendi eliyle y aptığı çelik bir hançer he­ diye etti. Kalender Kamaki, heybesinin bir gözüne ekmek, tuz, biber, öbür gözüne birkaç elbise, uzun yolda gerekli olabilecek sürahi, kase, kaşık. tabak gibi ş eyler koydu. Tavsiye üzerine, o gece mağara çevresinde tilki gibi sinsi sinsi dolaşarak çevreyi gözleyenler yok o lup, sokaklar tenhaşalınca, mağaradan çıkı p rasathaneye gidecek; gizli geçi t ten i ç eri g irip Ali Kuşçu ile ved al aşt ı ktan sonra, Kal­ kanbey ile Baskanbey 'in hazır edeceği ata binip, yola ko­ yulacaktı. Fakat nedense, mağara çevresinden gelip geçen­ lerin ardı arkası kesilmedi. Nihayet, gece yarısından sonra, el etek tamamen çekilince Kalender çakman ı nı giyip, ku­ şağını bağladı. Timur usta, yağ çuasının ışığı altında, gözlerinden sü­ zülen yaşlarla Kalender' i bağrına bastı ve alnından öperek hayırlı yolculuklar diledi. Tam o anda, Timur usta fatiha okuyup yüzüne çalmak üzereyken, birden kapı vuruldu . Kalender hemen gizlenirken, Timur u sta eline ç ırayı alıp, kapıya doğru yürüdü. - Gecenin bu saatinde kim o? Dışarı dan, heyecanlı, ince bir ses geldi : - Mazur göresiniz usta, benim, Miranı Çel e bi. . - Ne dedin? Hangi Miranı? Kalender, sırtındaki heybeyi yere koyup, ustanın arka­ sından karanlıkta ilerlemeye çalıştı. - Atahan ! Me v tanan ı n öğrencisi bu ! Müsaade edin, kapıyı açayım. Miranı Çelebi, içeriye girdi. Nefes nefese sırtını duvara dayadı. Yağ çırasının zayıf ı şığı altında yalın baş yal ın ayak bir deli gibi görünüyordu. Korkudan mı, yoksa so­ ğuktan mı nedense tir tir titriyor, dişleri zangırdıyordu. - N'oldu? Anlat gardaş! - dedi Kalender heyecanlana­ rak ,

.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 223

- Ü stad .. Üstadı zindana attılar. - Ne zaman? - Dün yatsıleyin. Akşam namazından sonra, beş altı muhafız rasathaneye baskın yapıp, her tarafın altını üstüne getirdiler. Sonra da üstadı önlerine katıp, alıp götürdüler . . - Dün alıp götürdülerse, niye dün gel medin? Neden derhal haber vermedin? - Çünkü . . - Miranı Çelebi konuşmadan önce kuru du­ daklarını ıslattı. - Çünkü teyzem .. Tillebibi oradaydı. Ağla­ yıp sızlarken bayılıverdi. - Vah garibim ! - dedi usta. - Hangi zindana atmışlar? Ö ğrenebildin mi? - Öğrendim. Köksaray zindanı ! . - Ya Rab ! . - Ustanın elindeki kandil yere düştü. Kalender Kamaki, çam yarması gibi cüssesiyle dar yol­ da bir kaya gibi hareketsiz kalakalmış, aklı başından git­ mişti. Bütün hayalleri, bir haftadan beri düşlediği ümitleri. uykusuz gecelerde yaptığı planları, her şey altüst olmuş, suya düşmüştü. Ş imdi, artık üstadını kurtarıncağa kadar hiçbir yere gidemeyeceğini düşündü. Son zamanlarda çok göresi geldiği sanki kendi öz anne si değil, Tillebibi'ydi ! .. Güya onun için göz yaşları dökmüştü .. - Muhafızların aradıkları neydi? K itaplar mı? - Kitaplar, - dedi Miranı Çelebi. - B ir de altın aramışlar. Rasathanede altın varmış. Estağfurullah ! . "Mevlana Muhiddin! - diye düşündü Kalender. - Bunu Mevlana M uhiddin söyledi! Mevlana değil, ayakçının te­ kiymiş ! Allame değil, ikiyüzlü bir casusmuş, alçak ! " Duvara dayanıp gözlerini yumdu. Ne yapmak lazım? Burda beklemekle ne yapabilirdi? Ü stada yardım etse miy­ di, etmese miydi? Yardım edemem ben dese, üstadı, kana­ dı kırılmış kuş gibi kapıya yığılıp kalan bu yaşlı Tillebi­ bi 'yi, serseme dönen şu yaşlı ustayı çaresiz bırakıp gitmek vicdana sığar, insanlığa yakışır mıydı? - Balam Kalender, - dedi usta. - Bu genç molla, so-


224 / ADİL YAKUBOV

ğuktan tir tir titriyor. Bir bardak su ver buna, balam ! . "Mevlana Muhiddin 'in evine varmak lazım ! Varıp, ya­ kasından tutup, gırtlağım sıkmak lazım! Ya sözlerini geri alsın, ya da .. - Evet evet, şöyle otur molla. - dedi Kalender. Yana çekilerek Miranı Çelebi ' ye yol verdi. Kafasından binbir türlü fikir geçiyor, aklına olmadık çılgınlıklar geli­ yordu. ··sağ tarafında bir kapı var. Hurşide B anu ile en son görüştüklerinde, o kapıdan g irip Banu 'nun yatak odasının penceresini tıkırdattığında, o gül yüzlü ahu bu kapıdan çı­ kıp gelmişti. Bağ tarafındaki bu kapıdan girerse, doğruca Mevlana Muhiddin ' in misafir salonuna varabilirdi. Oraya bir girip, mevlana ile yüz yüze bir gelebilse, ne söyleyece­ ğini çok iyi biliyordu. Evet, hemen gitmek lazım. Fırsat vermeden mevtananın gırtlağına y apışıp, onu bu yoldan caydırmak gerek, yoksa üstadın hayatı.." "


-6Evde kırmızı Semerkand kadifesi üzerine sim isleme yapan Hurşide Banu, avludan şıp şıp ayak sesleri işitince başını kaldırdı. Hayır, bu, babasının zayıf ayak seslerine hiç benzemiyor, dedesinin ayak seslerini andırıyordu. Çün­ kü dedesinin lapçınının "dık dık" sesine, bastonunun "tık tık" ları eşlik ederdi. Biraz önce, yatsı vakti dört asker ge­ lip, babasını götürdüğünden beri, dedesi bir dakika bile oturmamıştı. B astonunu eline alıyor, yere sert sert vurup, lapçınını lap lap basarak, sokağa çıkıp çıkıp giriyordu. De­ desinin her giriş çıkışında B anu 'nun yüreği güp güp atıyor; iğne tutan parmakları titriyordu. Karanlıkta hortlak gibi di­ kilen askerlerin suratları göz önüne gelince, oturduğu yer­ de şöyle bir irkildi. Askerlerin kaba seslerini, demir bentli çizmelerinin lap lap gürültüsünü, aynı anda babasının kor­ kudan iki büklüm olup, tir tir titremesini tekrar hatırlayın­ ca, yine bu sene, başına gelen korkunç bir olay gözünün önüne gelip, yüreği kabardı. Düğününün üzerinden henüz üç ay geçmişti. Kalen­ der' den tamamen ümidini kesen Hurşide Banu, artık takdir-i i lahiye boyun eğip, kocasını kabullenmeye baş l a m ı ş t ı Bir gün, akşam vakti, Köksaray divanında görevli genç kocası, beti benzi solgun, korkunç bir çehreyle eve gelmişti. Hurşi­ de Banu, tıpkı şimdi yaptığı gibi evinde el işi yapıp. hayal­ lere dalmıştı. Kapıda dikilip kalan kocasını görünce, yüreği cız etmişti. Kocası yanına gelip, elinden tu tarak ay ağ a kal­ d ırmış, uzun uzun gözlerinin içine bakmıştı. Gözlerinde .

.


226 ! ADİL YAKUBOV

sessiz bir ızdırap, tuhaf bir korku ve ümitsizlik vardı. Onu ilk defa böyle gören Hurşide Banu, gayr-ı ihtiyari geriye çeki lip, ..Neyiniz var, mirzam? " diye sormuştu. Kocası ce­ vap vermemiş, onu belinden tutup kollarına alarak, dudak­ larından, gözlerinden, yanaklarından öpmeye başlamıştı. Onun öpücüklerinde ihtiras değil, insanı ürküten çılgınca bir şey vardı. Nihayet bfiselerine ara verip: - Derhal elbise ve geceliklerini topla ! - demişti, halsiz bir şekilde. - Mücevherlerini kutusuna koy ! Kai m giyin ! Hemen yola çıkıyoruz. Çabuk ol! Çabuk! - Kocası, bunları söyledikten sonra, rüzgar gibi evden çıkıp gitmişti. Ne olduğunu anlamamakla birlikte, içine şüpheler dü­ şen Hurşide Banu, binbir endişe ile mücevherlerini kutuya koymuş, elbiselerini ve geceliklerini sandığa yerleştirmişti. Ü stüne sıcak tutacak kışlıklarını giymiş, başına skarlet be­ yaz türbanını geçirip, kapının önüne gelmişti. Avludan bağırışmalar, itişip kakışma sesleri duyuluyor, kapılar şarak şurak açılıp kapanıyor; bir taş atımlık mesafe­ deki camide ezan okuyan müezzinin yanık sesine benzer bir ses kulağa çalınıyordu. Fakat avlu ve sokakta kimseler yoklu. Her taraf zifiri karanlıktı. Bir tek ışık bile yanmıyor­ du. Sadece kapıda beklemek için kendisinin yaktığ ı mu­ mun alevi, zayıf bir ışık saçıyordu. Kocası, çok geçmeden geri dönmüştü. B aşına tilki de­ risinden bir ağdarma çekmiş, sırtına kürkünü giyip, belin­ deki gümüş kemerine kılıç takmıştı. Hurşide B anu 'yu yeni elbiseleri içinde görünce, bir dakika kadar onu seyretmiş, sonra yine geri zekalı çocuklar gibi yanaklarından gözle­ rinden öperek: -- Al lah seni neden böyle güzel yaratmış? - demişti dertli bir şekilde. - Niye benim gibi bir garibi senin s ihrine rametmiş? Hazırlandın mı? Ziynetlerini, mücevherlerini aldın mı .) y uru, ·· . . at l ar h azır.' . . Kocası sözünü henüz bitirmişti ki, birden kulağına ge­ len seslerle kaskatı kesilmişti. Dış avluda kişneyen atların '


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 227

ayak sesleri, birbirine çarpan kılıçların şakırtıları işitiliyor­ du. Meçhul birisi misafirhanede çığlık çığlığa bağırıyor, kadınlar sağa sola kaçışıyorlardı_ Kadınların çığlıkları üze­ rine, kocası koşup, çelimsiz kollarıyla kapının sürgüsünü vurmaya başlamıştı. Ancak, o anda avluda dem ir bentli çizmeleriyle güp güp koşan askerlerin ayak sesleri işitil­ miş, çok geçmeden kapıyı omuzlamaya başlamışlardı. Sür­ gülerin açılmakta olduğunu gören Hurşide Banu 'nun kula­ ğının dibinden hızla geçip giden birisi, karşıdaki takaya ça­ kılıp kalmış. gümüş bakraçların üzerine yığılmıştı. Kocası, can havliyle kılıcını eline alarak, hışımla üzeri­ ne doğru gelen askerlere saldırmıştı. Fakat askerlerin bir kısmı onu yere yıkarken, bir kısmı da Hurşide Banu ' ya yö­ nelip, başına siyah bir torba geçirmişlerdi. Hurşide, asker­ lerin kollarında kuş gibi çırpınıp, başındaki torbayı çıkar­ mayı başarmıştı. Boğazlanan koyun gibi yerde çırpınan ko­ casını görmüştü. Askerlerin biri sürekli tekmeler yağdırı­ yor, birisi kollarını arkasına kıvırıp, sicimle bağlıyordu .. Hurşide Banu kendine geldiğinde, Köksaray 'da oldu­ ğunu anlamıştı. Kubbemsi tavanı iyi aydınlatılmış odada, kalın i pek minderler üzerine uzanmış yatıyordu. Boyun ve kollarındaki ziynetlerini şıngır şıngır sallayan cariyeler. burnuna enfiye tutuyorlar, kaşlarını gözlerini sürmeliyor­ lar, saç ve boynuna gül suyu serpiyorlardı. B iraz sonra ise, içeri giren haremağası, bir kase şarabı içirmiş; sonra alıp hamama götürmüştü. Az sonra da şehzade içeri girmişti . . Hurşide Banu, şehzadenin heyecandan sallanan başını, şehvetle yanan gözlerini, niçindir tir tir t itreyen kara kuru vücudunu hatırlayınca, yine tüyleri diken diken oldu B ahçeye bakan kapı m ı tıkırdadı ne? Hurşide Banu, blOzunun yakalarını iliklerken. ilerideki taş pencereli kapıya dikiıip kaldı. Aksi gibi ninesi de uyu­ yakalmıştı. B içare acuze, torununun babasının geri dönüşü­ nü bekleye bekleye bir hal olmuş. ba�ını yastığa koyup da­ lı vermişti. Ban u , korkak gözlerle, küçük bir çocuk gibi . .


228 / ADİL YAKUBOV

kıvrılıp, mışıl mışıl uyuyan ninesine baktı .. Hayır, o kork­ tuğu için kendisine kapı tıkırdadı gibi geldi . . Ama o da ne? İ şte yine tıkırdadı. B iraz ara ile üç defa tıkırdadı.. "Aman yarabbi ! Yalnız şair Kalender Kamaki böyle aralıklarla üç defa kapı tıkırdatır! . " Hurşide Banu eli yüreğinde, heye­ canlı bir şekilde gözlerini kocaman açarak, kapıya dikildi kaldı . . Acaba Allah ' ın zavall ı dilencisi Kalender miydi, yoksa bir başkası mıydı? Kalender niye gelsindi? Maksadı neydi? .. Hayret, tıkırdı kesildi. Herhalde rüzgardan olmuş­ tur. Hurşide, o meş 'um hadiseden bir hafta kadar önce, Ka­ lender' e evlerinin kapısı önünde rastlayışım hatırlayınca, gözlerinden dökülen yaşlar aşağı doğru süzüldü. Düğünün­ den sonra, Kalender' in dünya işlerinden el etek çekip za­ hidliğe soyunduğunu işitmişti. Ama onu bu durumda, ba­ şında eski bir külah, sırtında yamalı bir heybe, saç sakalı birbirine karışmış vaziyette göreceğini hiç ummamıştı. Acaba bu yüzden mi, "Mirzam! " diye gayr-ı ihtiyari bağır­ mıştı. Rüyasında gördüğü garip bir olayı hatırlayıp, koca­ sından şu zavallıya birkaç kuruş sadaka vermesini istemiş; hiçbir şeyden şüpheleruneyen kocası, para kesesini çıkarıp, onun önüne atarak eve girmişti .. O gece kocasının ateşli bir şekilde kendisini öpmesi, ihtiraslı sevişmesi ona zehir zemberek olmuş, kocası uyu­ duktan sonra sabaha kadar ağlamıştı. B ir an gözünü yumsa, Kalender' in o sefil görünüşü, "Mirzam ! " diye seslendiğin­ de afallamış gözlerle çevresine bakınmasını hatırlamıştı . . Şimdi yine aklına Kalender düşmüş, ş u evde, şu misafirha­ nede birbirlerine şiir yazıp okudukları o mesut günleri ha­ tırlayarak, boncuk boncuk göz yaşı akıtmaya başlamıştı . . Y a Rab ! Kapı yine tıkırdadı ! B ir.. ik i .. üç .. Durup durup, üç defa tıkırdadı ! . Yüreği güp güp atmaya başlayan Hurşide B anu, ninesi­ ne baktı.. Şair Kalender Karnaki ona aşık olup, kapıyı tıkır­ dattığı zamanlar, önce ninesi dışarı çıkıp haber alır, sonra Hurşide çıkardı ..


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 229

İ şte yine tıkırdadı! Durup durup, üç defa tıkırdadı.. Hurşide, yavaş yavaş yerinden kalktı. Kışlık kalın tüy­ lü türbanını başına geçirdi. Sırtına mavi yeleğini giyip, ayağına bicirim Afgan işi terliğini taktı. Parmak uçlarına basa basa yürüyerek, odadan çıktı. Orada burada taş fanus­ lar milt milt yanıyor, havaya doğru bir yükselip, bir iniyor­ du. Avluyu geçip bahçe kapısının önüne ulaştığında, nefesi duracakmış gibi oldu .. Durakladı . . Acaba şair Kalender mi, yoksa bir başkası mı? Kalender! Ondan başka kim olabilir? Saray muhafızları olsa bahçeden gelip, kapıyı tıkırdatmaz­ lar. Ya o ise . . Niçin geldi? Amacı ne? .. Ya Rabbi, bana yardım et! Hurşide, dedesinin zayıf mum ışığıyla aydınlanan oda­ sına bir göz attıktan sonra, kapı zincirini usulca açtı. Yap­ rakları dökülüp çırılçıplak kalan asma ağacının tepesinde, cami kubbesine konulan gümüş hilali andıran ince bir ay parçası, parıldayıp duruyor� saçtığı zayıf ışık altında bahçe­ de garip gölgeler oynaşıyor; yapraklarını dökmüş ağaçlar, çulsuz dilenciler gibi, titreşip duruyordu. Kapının arkasın­ da kimse yoktu. Hurşide, elini güp güp atan kalbinin üzeri­ ne bastırarak, asma ağacı tarafına doğru yürüdü. O ara, bir hışırtı işitti. Durup, karanlığı süzmeye başladı. Asma dalla­ n arasında, başına külah giymiş iri yarı bir karartı göründü. İ şte .. Şair Kalender! . Hurşide Banu 'nun dizlerinin bağı çözülmüştü. Halsiz bir şekilde, arkasındaki dala sırtını dayadı. Asma altındaki kara gölge, dallar arasından kıpırdanıp, yavaşça seslendi. - Anacığım korkmayın, benim divane Kalender.. - Kalender! . Genzi dolan Banu ' nun gözünden yaşlar boş anıverdi. Dalın altından çıktı. - Hurşide B anu? Siz . . Siz misiniz? - Evet, benim . . Kalender' in sesindeki korku ve heyecan Banu'yu cesa­ retlendirmişti. Yavaş yavaş yürüyerek, asmaya doğru yak-


230 / ADİL YAKUBOV

!aştı. Yerdeki dalları kaldırarak, cüretsizce Kalender' e so­ kuldu. Kalender, belki de ayı arkasına aldığı için olsa ge­ rek, sırtındaki heybesi, iri kıyım cüssesi, saç sakalı birbiri­ ne karı ş mı ş çehres iyle ürkütücü bir görünüm arzediyordu . Geçmişte bu eve sık sık gelirdi. Koyun gibi yavaş hareket eder, kız gibi utangaç davramrdı. Yüzü de bir başkaydı. Oldukça mülaim ve tatlıydı. Ö zellikle gözleri , karanlıkta çıra gibi yanardı.. - Afedersin Banu, - dedi Kalender. - Babanız mevHi­ naya bir çift sözüm vardı. Mümkünse çağırsanız .. Kalender' in sesi, s ank i yabancılaşmıştı. Boğuk bir ton­ la konuşuyordu. - Evde yok .. Hurşide' nin göğsüne yine bir şeyler düğümlendi. İ çini çeke çeke, konuşmasını sürdürdü. - Sipahiler alıp Köksaray 'a götürdüler .. - Ne zaman? - B ugün yatsıda. Dört sipahi evi basıp, alıp götürdü. - Allah kahretsin! Kalender, gayr-ı ihtiyari, B anu 'ya bir adı m yaklaştı. Asma dalları arasından süzülüp inen ay ışığı altında, B a­ nu 'nun çehresi, bütün hatlarıyla seçiliyordu. İ şte, çenesine doğru gittikçe incelen, tatlı, uzun bir yüz; geniş, dümdüz alın; sanki bir sanatkar fırçasından çıkmış gibi, simsiyah kaşlar altında uzun kirpiklerle çevrili masum gözler; kiraz yarığı gibi küçük kalın çizgilerle bezenmiş nefis dudaklar. Hele hele, burnunun kenarındaki o simsiyah ben .. B anu, onun dikilip kaldığını görünce, gözlerini başka bir tarafa kaçırdı. Gayr-ı ihtiyari yanaklarından aşağı doğru süzülen göz yaşlarını gizlemek için başını eğdi .. ,

" Tabıp yalğız, dilim razın beyan etmakka iicizmen,

Uzun tün/er, hayalingde öter bfdar, bilmeysen .. "

Kalenderin yüreğini derin bir sızı kapladı. Geçmişte,


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 231

hocası Mevlana Muhiddin' in dersanesinde yalnız kaldıkla­ rı anlarda, böyle duygulara kapılır; yüzünü elleri arasına alır; Banu ' nun şiirlerini, sessizce dinlerdi. İçinde ılık ılık bir şeyler aktığını hisseden Kalender: - Korkma Banu, - dedi. - Babanıza bir zarar gelmez. - İ nşaallah dediğiniz gibi olur. Aha, gece yarışını geçti, hata bir haber yok ! - Korkma, burnu bile kanamaz babanızın ! Kalender' in sesindeki istihzayı sezen Banu, başını kal­ dmp: - Nereden biliyorsun? - diye sordu. - B ilirim ben B anu. Çünkü . . - Kalender' in gözleri karşısındaki masum gözlere dikilince, dudaklarını ısırdı. İçinden "Bu zavallıya niçin yüklenip duruyorsun? Onun ne suçu var?" diye düşündü. Zavallı B anu ! B ir zamanlar bura­ da, şu asmanın altında, gece yarısı uykusunu bırakıp, onun için kalkıp gelmez miydi? Şu boy, şu endam, şu gençliği ve masumluğuyla, onunla kaçmaya cür'et etmemiş miydi? Ömründe yoksulluk ve sıkıntı nedir bilmediği halde, onun gibi bir çulsuzla kaçıp, ailesini, yaşadığı ihtişamlı hayatı terketmeye razı olmamış mıydı? Aslında onun kendi dengi olmadığını düşünmeden, aklını çelip peşinden sürükleme­ miş miydi? Şimdi niye ona yüklenip duruyordu? Niçin ba­ basının aybını onun yüzüne vurup, kalbini incitecekti? Hurşide B anu sabırsızlanarak: - Niye konuşmuyorsun? - diye sordu. - Çünkü. B u sırrı sizin bilmemeniz daha iyidir, Banu. - Niçin? B anu ' nun sesindeki tereddüt, çehresindeki tatlılık, so­ ğuk bir ifadeyle yer değiştirdi. - Zira, bu sırrı size anlatırsam, gönlünüz incinir, Ba­ nu. - Beni inciteceğinden korkuyordunuz da niçin konu­ yu açtınız? Madem sözü açtın, niye saklıyorsun? Anlat ! Hurşide Banu, sımsıcak elleriyle Kalender'in elini tuttu.


232 ! ADİL Y AKUBOV

- Hayatım pahasına bile olsa anlat! Sesinde, nefretle karışık bir hüzü n vardı. B unun sebe­ bini düşünen Kalender, ister istemez başını eğdi. - Afedersin Banu, size karşı suçluyum. - Ama ben çekeceğim kadar çektim, - diye mırıldandı Banu. - Vallahi doğru söylüyorum! Hata sizin değil, mevla­ nanın da değil. Benim hatam. - Ne fayda?. - Ne fayda! Kalender mintanının yakasını yolarcasına açtı. Sanki nefesi daralıyormuş gibi kıllı göğsünü ovaladı. O zaman niçin dediğinizi yapmadım, niçin sizinle beraber kaçmadım, niçin çölde askerlerin elinde ölüp gitmedim? Kaç aydır bunları düşünüyorum. Kaç aydır bu dü ş ünceler bağrımı yakıyor, Banu ! Başını önüne eğen B anu, alt dudağını ısırıp, sessizliğe gömüldü. Kalbindeki hüzünlü isyan sönmüş, gözünden yi­ ne yaşlar süzülmeye başlamıştı. O yaz akşamı, Kalender' i dilenci kıyafetleri içinde derbeder bir v aziyette gördüğü zaman da , kalbindeki kin ve düşmanlık duyguları erimiş, sabaha kadar ağlamıştı.. İ şte, yine onun ne kadar üzgün ol­ duğunu kendi ağzından dinlemiş, y ine gönlü viran olup git­ mişti. Nedense, vaktiyle onun kendisine ithaf ettiği bir şi­ irinin şu mısraları aklına dü ştü -

.

"Dertli halimdin, senem, gafil, eğer agah isefı Hiç gemim yok, sen menge ger dilberu dilhah isefı " 1 6 . .

"Ya Rab! Gedalık yolunu tercih eden bu derviş, neden eski yaraları tekrar deşiyor? Neden geldi? Amacı ne?" Hurşide Banu, taşları pırıl pırıl yanan yüzüklerle be­ zenmiş narin parmaklarıyla kirpiklerindeki yaşları silip, 16 Ey mabude! Eğer benim dertli halimden haberin varsa; Eğer beni gönülden isteyen biri dilbersen hiç dert değil.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 233

Kalender' e baktı. - Benden bir şeyler saklıyorsun. - Banu .. - Anlat! B aşa gelen çekilir. Çekinme ! "Gerçekten endişelendi. Artık anlatmasam, içine kurt düşecek .. Kalender, derin bir iç çekti. Sonra: - Siz, üstad Mirza Uluğbey ' in öldürüldüğünü biliyor musunuz? - diye sordu. - Ya Rab! Ne zaman? - B ir hafta oldu .. Ne çare, kendi oğlu Şehzade Abdullatif öldürmüş. - Tanrım ! - Hurşide Banu, gözlerini yumup, dudakla­ rım belli belirsiz kıpırdattı. B irden gözleri önüne Köksa­ ray, sarayın odasında, ipek perde arkasında dikilen şah hazretleri geldi. Söylediği şu sözler kulaklarında çınladı: "Banu ! Şehzade size çok hor davranmış! Kendisini çok ağır şek.ilde azarladım. Ama ne çare? Olan olmuş bir kere. Şimdi ne yapacaksın? Haremde mi kalacaksınız, yoksa ba­ banızın evine mi döneceksiniz? .. - Anhazretim icazet verseler, gider idim. - Dileğiniz başımız üzerine. Saraybfuıa söylerim, bugün sizi götürsün. Dedenizle babanıza dua ve selamlarımı iletin. Şevkatli anhazretleri bu olanlar için özür diliyorlar deyin. Gençsin. Tengri Taala size saadetler ihsan etsin, kı­ zım ! . Hurşide B anu, kuruyan dudaklarını ıslatarak: - Tanrım ! . . -diye tekrarladı. - Oğul, kendi öz babasını öldürsün ! Ne günlere kaldık? Bu ne sefalet, bu ne aşağı­ lık? ! - Evet, eşi görülmemiş sefalet, eşi görülmemiş aşağı­ lık ! - dedi Kalender boğuk bir sesle. - Fakat, oğulları ne kadar kötü olurlarsa olsunlar, üstad çok iyi bir insandı. Oğullarını bir karanlık kabul edersek, o zat-ı aliyi bir güneş kabul etmemiz lazım. Bu güneşin ışığından yalnız biz er"

"


234 / ADİL Y AKUBOV

kekler değil, siz kadınlar da faydalandınız ! . Hurşide Banu, "doğru söz " manasında başını salladı. Kalender, ay ışığında dikilip duran bu masum dilbere bir süre bak akaldı Yine o sırrı açayım mı, açmayayım mı diye düşünmeye başladı. Açsa, onun yüreğini incitmekten kor­ kuyor. açmasa. Banu pür dikkat kesilmiş, bekliyordu. - Ü stad M irza Uluğbey , k ırk yıl boyunca bir araya topladığı hazinesinin zarar görmemesi için bir hafta önce Mevlana Ali Kuşçu 'yu çağırıp, bu işi ona tevdi etmişti . . H azme '). !. . . - İ lim hazinesini kastediyorum. Ras athanedeki bütü n kitaplar ile nadir el yazmalarını. Bu kitapların bazılarını gönn üşs ünü zd ür . - Evet, evet görmüştüm . Banu, birden, babasının kendisine verdiği risaleyi ha­ tırladı. A la hazretlerinin geçmiş tarihi hadiseleri anlatan bu risalesini, tarihi bir roman gibi bir çırpıda okuyup, sonra da özene bezene beyaz ipek kağıda geçirmişti. - Anlatıverin artık! - dedi sabırsızlanarak. - Ü stad bu hazineyi Mevlana Ali Kuşçu' ya emanet etmişti. Mevlana Ali Kuşçu da üstadın bu vasiyetini yerine getirmenin çarelerini arıyordu. B ütün şehirde, bu sırrı yal­ nız üç kişi biliyordu . . - Bunlardan biri de babamdı, değil mi? - Öyle! - Babamın bu sırrı açıkladığından şüpheleniyorsunuz. - Çünkü, şüphe etmek için haklı sebepler var. - Hayır! - Hurşide Banu, karanlıkta gözlerinden ateş saçarak Kalender'e dik dik baktı. - Benim babam bu alçak­ lığı yapmaz! - İ nşaallah dediğiniz gibidir! Fakat. . - Kalender, ba­ kışlarını Banu 'nun alev alev yanıp duran gözlerinden ka­ çırdı. - Her ney se, mevlana ile bir çift laf konuşmaya gel­ miştim Banu .. Banu, bir süre dikildi kaldı. .

-

.

.


ULUGBEY'İ N HAZİNESİ ! 235

- Sabrediniz. Babamla önce ben bir görüşeyim! Eğer sizin dediğiniz gibi Köksaray'dan sağ salim dönerse, ben kendim konuşurum. - Ben yarın tekrar ge l irim, - dedi Kalender ve cevap bek l e r gibi Banu ' ya baktı. Fakat Banu cevap vermedi. Ba­ � ındaki tüylü beyaz türbanının ucunu parm aklar ı y l a kıvı­ rıp , dudaklarını belli bel irsiz kıpırdatarak, gözlerini gökteki hilale dikmişti. O güzel tatlı çehresine ve kocaman açılmış gözlerine bir letafet aksediyordu. - Mutlaka geleceğim. Çünkü . . sadece cennetmekan Mirza U luğbey hazre tlerin hazinesi değil, Mevlana Ali Kuşçu gibi bir ilim güneşinin kaderi de babanızın söyleye­ ceği sözlere bağlı, Banu .. - B en konuşacağım, - dedi Hurşide Banu. Fakat se­ sindeki kararlılık gitmiş, yerine uysallak gelmişti. - Teşekkür ederim, Banu. Konuşacakları konular bitmiş olmasına rağmen, Kalen­ der' in gönlü bir türlü gitmek istemiyor; başını önüne eğip derin düşüncelere dalan bu nazendeye bakmak, onun göz­ lerini seyretmek, tutup bağrına basmak, önünde diz çöküp uzun uzun sohbet etmek istiyordu. Ne var ki, özür diledik­ ten sonra konuşacak fazla bir şey kalmamıştı. Sanki Banu da aynı şeyi düşünmüş gibi: - Güle güle, - dedi çok cılız bir sesle. - Selametle gi­ desiniz .. - Sağlıcakla kal, Banu . . Kalender, yavaş adımlarla yürüyüp, asma ağacının al­ tından çıktı. Ayaklarının altındaki gazelleri hışırtada hışır­ data, bağ önündeki dereye düşüp gitti. Banu, aheste adım­ larla geri döndü . Bahçe kapısına varınca, dizlerinin bağı çözülüp, eşiğe yığlldı kaldı. Sonra nedense, birden içi dol­ du ve alnını buz gibi sekiye koyup, hüngür hüngür ağladı ..


-

7

-

Hayır, Ali Kuşçu 'yu attıkları kuyu gibi hücre, o kor­ kunç zindan değil, iki metre eninde, üç dört metre boyunda zifiri karanlık bir mezar idi. Dün gece getirip buraya attık­ larında, zifiri karanlık bu odada, tüyleri diken diken olmuş­ tu. Önce, yavaş adımlarla, odayı bir altına bir üstüne dolaş­ mıştı. Her ne kadar hayatında bugüne kadar zindan nedir bilmemişse de, hakkında çok şeyler işitmişti. Yine de böy­ le bir odaya attıklarına şükrediyordu. Fakat herhalde sara­ yın ahırı odanın yanında olmalıydı ki , çok ağır, pis bir ko­ ku beynine vuruyordu. Ayrıca, kalın taş duvarlar güneş ışıklarını geçirmediği için, içerisi hayli soğuktu. Fakat ne çare? Onu yatağından kaldırıp, sarayda düzenlenen ziyafe­ te, şairlerin şiirler okuduğu sazlı sözlü şölene değil, zinda­ na getirmişlerdi Artık bu zindandan ne zaman çıkacağını, çıksa bile sağ mı, ölü mü çıkacağını yalnız Allah bilirdi vesselam. Bundan sonra yapılacak tek şey, sabır ve sebat etmekti. Ali Kuşçu, kafese atılmış, erinip gerindikten sorıra halsiz düşmüş bir arslan gibi, odayı bir sağa bir sola adım­ lıyor; kalın duvarları, demir kapıyı elleriyle yokluyor, her nefes alışında sanki boğulacakmış gibi oluyordu. Zaman zaman sakinleşip, tekrar ağır adımlarla oda içinde gezin­ meye başlıyor, artık sabretmekten başka yapacak bir şeyin kalmadığını kabulleniyor, fakat çok geçmeden yine içinde­ ki isyanla kapı ve duvarları zorluyordu. Nihayet, hayli yo­ rulmuş olduğunu hissederek, kenarları eskimiş hasırın üze­ rine bağdaş kurup oturdu. B irden anasını hatırladı. ..


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 237

Önceki gece, anası Tillebibi yine gelmişti. Zavallı ka­ dıncağız! Ta Aksaray' dan rasathaneye bir tencere nohutlu pilav alıp gelmişti. Gerçi Ali Kuşçu onun yemeklerini pek severdi, fakat sık sık uğrayıp oğlunun mürüvvetini görme­ den ölüp gideceğini söylemesi, ağlayıp sızlamaları canını sıkardı. Ama nedense, bu sabah, gönlündeki garip hislerle, anasının gelişine pek sevinmişti. Miram Çelebi' yi çağırıp, ocağın ateşini yeniletmiş, anasına yer hazırlatmıştı. Ali Kuşçu 'nun çok sevdiği kara biber ve baharatlar serpilmiş sıcak pilavın nefis kokusu odayı doldurmuştu. Fakat, daha pilava birkaç kaşık ya sallamış ya sallamamışlardı ki, dı­ şardan lap lap sert ayak sesleri gelmiş, içeri üç dört muha­ fız girmişti. Muhafızları gören Ali Kuşçu ile Miranı Çelebi, ayağa kalkmışlardı. Tillebibi ise, oturduğu yerde başını sallayıp bir hoş olmuş, eli ayağına dolaşmış; oğlunu alıp götürdük­ lerini görünce, apar topar ayağa kalkıp, boynuna atılmıştı. Anasının sessiz ağlayışını, sönük gözlerinden dökülen boncuk boncuk yaşları hatırlayan Ali Kuşçu, kendini sıkıp hıçkırmaya başladı. Gözlerini yumdu. Dişlerini sıkarak de­ rin hayallere daldı. Sonra yavaş yavaş sakinleşip, düşün­ meye başladı. N 'oluyor sana Ali? Niye hıçkırıp duruyor­ sun? Niye çocuklar gibi sabırsızlanıp hırçınlaşıyorsun? Hak Taala'nın imtihanından, şu hapishanenin zindanların­ dan korkuyordun, niçin üstadın arzusuna boyun eğip, rıza gösterdin? En başta, daha üstad seni Köksaray 'a çağırtıp bu tehlikeli işi teklif ettiği zaman neden hayır diyerek, bir bahane uydurup, işin içinden çıkmadın? Ya Şehzade Ab­ dullatif? Onun, şeyh Nizameddin Hamuş ' un uydurduğu bid'at ve hurafelerin pençesine düştüğünü bilmiyor muy­ dun? Kendi babasına kılıç çeken bu diktatörün hiç kimseye acımayacağını, işin sonunu düşünmeyen garip bir mahluk olduğunu bilmiyor muydun? Hayır, bi liyordun ! Ü stadın başına yönelen kılıcın, onun iktidardan uzaklaştırılması ha­ linde, senin başına da çevri leceğini, başına türlü belalar


238 / ADİL Y AKUBOV

açılacağını biliyordun. Bile bile, bu tehlikeli işi omuzuna yüklendin. İ lim uğruna, Mirza Uluğbey' in feyzini sonraki gelen nesillere aktarmak ümidiyle bu işi kabul ettin ! O ka­ dar! Her şeyi başından beri bilip, bu işi kabul ettiğin halde, şimdi niçin sızlanıp duruyorsun'? Niye delilenip kendini bir oraya bir buraya atıp duruyorsun? Sabır sebat edeceğin yerde başını duvarlara vuruyorsun? - Ali Kuşçu yine bir süre alaylı alaylı güldü. - Şunu aklından çıkarma ey alla­ me ! Bu hapishane, bu benzersiz imtihan senin için bulun­ maz bir fırsattır! Allah bilir daha başma neler gelecek, ne imtihanlara tabi tutulacaksın? Kimbi lir, üstadın kellesini uçuran aynı kılıç, senin başını da vücudundan ayıracak! Belki de kalan ömrün şu dar, karanlık mezarda geçecek! Şu sınırsız uzayı, gökte pırıl pırıl parlayan yıldızları, belki bir daha göremeyeceksin! Onların seninle sessiz sedasız konuşmalarını duyamayacak.sın ! Meslektaşlarını, genç kar­ deşlerini, gözü yaşlı ananı ebediyen göremeyeceksin! S e­ nin başına bunlar gelirse, yetmişini çoktan aşan anacığının hali nice olur? Ali Kuşçu, sanki kapının kapalı olduğunu unutmuş gi­ bi, ac ı içinde yerinden kalkıp gitmek istedi, fakat yine ken­ dine hakim olup, düşüncelere daldı: "Sabredeceksin, aziz kardeşim! Daha içeri gireli bir gün bile ohnadan böyle sız­ lanırsan, sonra halin nice olur? Yarın başına daha kötü olaylar gelirse, ne yapacaksın azizim? Ya perverdigar! Asi kulunu bu kahpe dünyadan rahmetine ilhak et, ama yıldız­ larla dolu şu uzayı bir kez daha görüp, onun s ırlarını idrak etme saadetinden mahrum etme ! " Rasathaneyi hatırlayınca, gözleri önüne yine üstadı geldi. İçi burkuldu. Ü stad, devlet işlerinden yorgun düştü­ ğü veya okumaktan usandığı anlarda, çok sevdiği tamburu­ nu eline alırdı. . Çok güzel çalardı. Şahadet parmağına altın pinasını takıp, gözlerini yumarak tamburun tellerine do­ kunduğu zaman, dinleyenlerin içlerinde ılık bir şeyler ak a r ağlayasıları gelir, fakat dökü len göz yaşlan insanın yüreği-

,


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 239

ni sızlatmaz, aksine bütün dert ve kederleri, yorgunlukları­ nı alıp götürürdü .. Ü stadın kendisi bile hazan inceden göz yaşları döker, "Garip bir şey bu alet! " derdi. "-Bazan bu fani aleme geldi­ ğime pişmanım. Ö mer Hayyam hazretlerinin dedikleri gibi, bu dünyaya niye geldiğimi, niçin gittiğimi düşünüp, hayal­ lere dalıp dalıp gidiyorum. Fakat bir an şu aletin sesini işit­ sem, bütün dert ve tasalarımdan kurtuluyor, dünyaya yeni gelmiş tertemiz bir çocuk gibi oluyorum. Binaenaleyh şu dünyaya gelip de, insanoğlunun icad ettiği bu tamburu din­ lemek bir saadet değil mi, oğlum Ali?" Ne fayda? Benzersiz kabiliyet sahibi böyle bir insanı şu bahtı kara yurdunun bağrına sığdırmadılar! Ne çare?.. Ali Kuşçu, alttaki hasırdan paçasının içine böceklerin girip kıpırdanışını ve hemen ayaklarının yanmaya başladı­ ğını sezince, yerinden kalktı. . Zindanın küflü kokusu, rutu­ beti ve soğukluğu yetmiyor muydu? Yoksa, bu kene ve tahta kurularına yem mi olacaktı? Ali Kuşçu, bir yandan şafağın sökmesini beklerken, bir yandan da çeşitli hayallerle kendini oyalıyordu. Abdest al­ mak için su istemek amacıyla kapıyı vurdu. Fakat cevap alamayınca, ellerini duvara vurup teyemmüm yaparak, ye­ re serdiği ç akmanı üzerinde namazını kıldı. Namazdan sonra yine hayal ummanına daldı. Ne kadar zaman geçti? Şafak söktü mü, yoksa ona mı öyle geliyordu? Bir şafağın atması bu kadar geç oluyorsa, ömrünü hapislerde geçiren­ ler, nasıl tahammül ediyorlardı acaba? . . Vakit i lerliyor m u , yoksa durdu m u ? Dakikalar öy le yavaş ilerliyordu ki, sanki tabiatın kanunu bozulmuş, güne­ şin doğuşundan batışına, batışından doğuşuna kadar geçen süre m isli m isli artmış gibi, etrafüm çıt çıkmıyor, bir yap­ rak bile yerinden oynamıyordu. Gece ile gündüzü tek bir şeyle ayırdedebiliyordu. Geceleri kene ve tahta kurusu gibi haşerat harekete geçiyor, gündüz ise faaliyetlerine son ve­ rip, 'yuvalarına çekiliyorlardı. Her gün iki defa açılan ağır


240 / ADİL YAKUBOV

demir kapının yanındaki küçük pencereden, tabak üzerinde bir parça arpa ekmeği ile kenarları eğilmiş bir kase ile su veriliyordu. Ali Kuşçu, bu suyun yarısını içiyor, diğer yan­ sı ile elini yüzünü yıkıyordu. Arpa ekmeğini ise üçe bölüp, bir yudum su ile üç vakit idare ediyordu . Zindana atılışının üçüncü veya dördüncü gününde, ar­ tık soğuğa, tahta kurusu ve kenelere alışan Ali Kuşçu, uy­ kuya daldığı sırada hücre kapısının şangur şungur açıldığı­ nı işitip uyandı. Uzun zamandır yağlanmayan paslı ağır de­ mir kapı aralandı ve elinde meşalelerle içeriye dalan muha­ fızlar göründü. Kaç gündür gün ışığı görmeyen Ali Kuşçu, birden me­ şalelerin ışığıyla karşı karşıya gelince, gözlerini yumdu. Gözlerini hafif bir şekilde açtığı zaman ise, gördükleri kar­ şısında, ister istemez içi burkuldu. Çünkü karşısında duda­ ğında kılıç yarası bulunan bir gözü şaşı muhafız ile ki Ali Kuşçu onu bir yerlerde görmüştü- Emir Sultan Candar ve onların arkasında da meşale tutan nöbetçiler duruyordu. Ayağına kırmızı deri ç izme, sırtına mavi çakman, beli­ ne gümüş kemer, başına ise kunduz derisinden terlik ucuna kırmızı tuğ takmış solan Emir Sultan Candar, içeri doğru bir adım atıp durdu. Kalın kaşları altına saklanan kısık göz­ leriyle Ali Kuşçu ' yu süzdü. Amacı, dayanma gücünün ka­ lıp kalmadığını kontrol etmekti. Sonunda, iri cüssesini oy­ natarak: - Mevlana Alaaddin ibni M uhammed Ali Kuşçu haz­ retleri selamet bulsunlar! - diye hitap etti. "Alay ediyor! - diye düşündü Ali Kuşçu. Ü stada ihanet eden bazı komutanlarla ilgili söylentileri hatırladı. - De­ mek, Mirza Abdullatif' le kafa kafaya vererek, ona tuzak hazırlayan hain komutanlardan biri de bu Emir Sultan Can­ dar'mış ! B in bir hile ile üstadın itimadını kazanan, emirlik payesi alıp gücünü artıran ve şöhrete kavuşan bu iblis, şim­ di ona acır mıydı?" Ali Kuşçu, şu anda ecelle boğuşmakta olduğunu bilmiş -


ULUCBEY'İN HAZİNESİ / 241

olmasına rağmen, yine de kendini tutamadı. - Şehriyar-ı felek iktidar Mirza Uluğbey hazretlerinin sağ kolu Emir Sultan Candar Tarhan cenapları bu firdevs bahçesine hoş gelmişler! Emir Candar'ın gözündeki alaylı bakış birden kaybo­ lup, alın çizgileri gerildi. Kaş altından şaşı muhafıza baktı ve içeri daldı. İ ri kıyım cüssesiyle eşikte dikilip, kılıcının kabzasıyla oynamaya başladı. - Mevlana Ali, - dedi kaşlarını çatarak. - Ben, ilimden fenden uzak kaba bir muhafızdım. Fakat siz . . sizi son dere­ ce akıllı bir ilim adamı kabul edip, saygı gösterirdim. Ne yazık ki çok yanılmışım. - Heyhat! Demek ki aynı şeyleri düşünmüşüz! - Ne demek aynı? - Ben gafil de, sizi rahmetli üstaddan çok iyilik görmüştür, onun en sadık adamlarından biridir diye düşünür­ düm. Ne yazık ki ben de çok yanılmışım ! Emir S ultan Candar, bir adım i leri yürüdü. Uykusuz­ luktan kızaran gözlerinden, şaşkınlığı okunuyordu. Fakat şaşkınlığı kısa sürdü. B irden kılıcını kınından sıyırdı. Son­ ra tekrar şak diye yerine oturttu. Teke bıyıklarını andıran bıyıklarının uçları dikleşirken, şaşı muhafıza dönüp "Al götür! " diye bağırdı. Sonra sert adımlarla yürüyüp zindan­ dan çıktı. Ali Kuşçu ise muhafızın arkasından yürümeye başladı.


-8Mirza Abdullatif, Ali Kµşçu 'nun zindana atılması için ferman verdiği gün, kapatılan rasathaneyle birlikte U luğ­ bey Medresesi ' nin de kapılarına kilit vurulmasını, oradaki bütün öğrencilerin dağıtılıp evlerine gönderilmesini, ilim adamlarının göz hapsinde tutulmasını emretmiş; bu ferma­ na imza atıp, mühür basarken elinde bir ağırlık da hisset­ memişti. Zaten Şeyh Nizameddin Hamuş ' un ziyaretinden sonra ona bir canlılık gelmişti. Şehirde ve Köksaray 'da ha­ yat normale dönmeye başlam ıştı. Artık her sabah ona arz-ı ihtiram eden ileri gelen kişiler, devlet ve harb erkanı , bütün ayanlar, bey ve beyzadeler Köksaray'a teşrif buyuruyorlar­ dı. Sırtlarına lal ve inci kakmalı zerduz pelerin, kadife ha­ şiyeli tilki ve sansar kürkü, başlarına kıymetli kunduz deri­ si terlik, tilki derisinden ağdarma ve sarı sansar derisinden börk giymiş olan bu kibirli asilzadeler, M irza Abdullatif'in tahta cülGsunu kutlamak için selamlıkta muhafızlar gibi sı­ raya dizilip, şehzade içeri girdiği zaman sanki gelen M irza Abdullatif değil de sahipkıran Emir Tiınur Köregani imiş gibi iki büklüm secdeye kapanıyorlardı. Şehzadenin her sö­ zünü can kulağı ile dinliyor, her lafını sanki ferman-ı hü­ mayfinmuş gibi telakki ediyorlardı. Sabahleyin ise, şehir tüccarlarım temsilen bir grup esnaf sökün edip gelmişti. Tabii onların eli boş gelmeleri yakışık almazdı. Oniki deve yükü pelüş, ipek, keten ve kadife, Hint çayı ve Çin diyarın­ dan billur eşyalar hediye olarak takdim edilmişti. Tüccar­ lar, şehzadeye şan şöhret, sağlık ve sıhhat temenni ettikten


ULUG BEY'İN HAZİNESİ / 243

sonra çıkıp gitmişlerdi. Onların arkasından içeri giren sa­ rayban tazim kıldıktan sonra: - Şair Miryusuf Hılveti, devletpenfilıımıza bağlılıkla­ rını izhar etmek amacıyla teşrif buyurmuşlardır! - dedi. - Şair Miryusuf Hılveti? . . Şehzade, bu şairin namın ı bir yerlerden işitmiş, hatta onun divanına da şöyle bir göz atmı ştı . Camiye gitmek üzere çıkmaya hazırlanmasına rağmen, yine de şairi içeri buyur etti. Kapıdan içeriye tombul bir kişi girdi. Başında güllü ki­ lim desenli külah, sırtında uzun Benares harmani vardı. Eşikte diz çöküp, el ayalarını halıya dayayarak yer öptü. Şairin hareketleri öylesine hızlı ve komikti ki, şehzade ister istemez gülümseyerek oturmasını istedi. Fakat Miryusuf Hılveti, gözlerini yumarak, dudaklarını aralayıp söze başla­ dı: - Bu fakir ve hakir kulunuz, sizin gibi adalet meske­ ninin parlayan güneşi, saltanat tacının inci ve mücevheri, nazım ilminin melik-ül kelamı şanına layık bir şiir yazmış­ tım. Kabul buyurursanız okuyuvereyim .. Şehzade, yine kendini tutamayıp güldü: - Sizin gibi söz sultanı lutfedip şiir yazar da ben ka­ bul buyurmaz m ıy ım? B aşüstüne. Ağaya kalkın, azizim! Miryusuf Hılveti, harmanisinin geniş etekleri arasında ayaklarını toplayarak, yerinden kalktı. Koynundan, ipek kumaş arasına sarılmış bir kitapcık çıkarıp açtı. Nar gibi kıpkırmızı , yum yumalak yüzü ilhamdan alev alev yanıp, sesi heyecandan titreyerek şiirini okumaya başladı: Dedeniz fethedip şöhret ka:andı cümle dünyayı, Bu alem görmez artık onun gihi zat-ı atayı , Peder-i pakımz ömrün nurunu rahmetle do/durdu, A ltp şalıeste adma Hakan-ı Said um·am Felek esranna ilkin ulaşmak isteyen sultam, Kahreyledi felek. duçar olup, terketti dünyayı


244 / ADİL YAKUBOV

Enıfrul mü' minin koca tahta yeni bir lal gibi Kutlu olsun, yakışıyor, mülk-ü islam ehl-i serbam

Son m ısralarını okurken H ılveti ' nin sesi heyecandan titredi. Gözlerini kitaptan kaldırıp, korkulu gözlerle şehza­ deye baktı. İ lhamla alev alev yanan tombul çehresinde ve korkulu gözlerinde öylesine bir yalvarış havası seziliyordu ki, şehzade gayr-ı ihtiyari: - Bravo size azizim, bravo! - dedi. Kendisi de boş vakitlerinde şiir yazan, hatta bir divanı bile bulunan Mirza Abdullatif, nedense M iryusuf'un şiirini pek beğenmedi. Gerçi, şiirin son mısraları dudaklarında hafif bir tebessüm oluşmasına sebep olmuşsa da, şehzade böyle yavan şiirlerden çok, imalı şiirleri tercih ederdi. Fa­ kat saraya meşhur şair ve şaireleri yığıp, debdebe içinde yaşamayı seven şehzade için yine de bu şair bir başlangıç sayılırdı. Saraybanı çağırıp, ona zerduz hil'at giydirilmesi­ ni emretti. Camiye gitmek üzere olduğu için, ona da kendi­ siyle gelmeyi teklif etti. Mirza Abdullatif, Şeyh N izameddin H amu ş ' un isteği üzerine bugün B ibihanım Camisine gidip hutbe okuyacak­ tı. Köksaray'dan ilk çıkışıydı bu. Bu sebeple midir, yoksa başka bir sebepten dolayı mıdır, içine garip duygular dolan şehzade, saraybanı çağırarak, daha fazla muhafız hazırlan­ masını emir buyurdu. Saraybanın hazırladığı elli muhafıza ilave olarak, saray mahremleri ve divan memurları da kon­ voya dahil edildi. Semerkand sokaklarından geçerlerken, sanki bir ordu geçiyormuşçasına, her taraf nal ve at sesleri ile inledi. Sokaklarda çok az insan vardı. Köksaray 'dan B i­ bihanım Camisine giden yol boyunca bulunan dükkanların heps � kapalıydı. Sadece silah yapımcıları ve taş ustalarının atölyelerinin bulunduğu yönden tak tuk sesler geliyor; ge­ çit ve dört yol ağızlarında ise, eski canlılık görülmüyordu. Bu durum şehzadenin dikkatini çekince, damgayı yanına çağırıp, bütün esnaf ve sanatkarların dükkanlarını açmala-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 245

rının sağlanmasını istedi. Registan meydanında da durum aynıydı. Çoktan kapatılmış olan Mirza U luğbey Medrese­ si'nin bom boş terasına gözü takılınca, babasının öldürül­ düğü gece, sırtında torba ile içeri giren Emir Sultan Can­ dar' ın esrarengiz bir şekilde kaş göz oynatışını hatırlayarak uyuştu kaldı. . B u müthiş duygu, ancak camiye yaklaştığı zaman hafızasından çıkıp gitti .. B ibihanım Camisinin çift kanatlı, altın işlemeli kapısı önünde onu Şeyh Nizameddin Hamuş idaresi altında toplanan bütün Semerkand uleması ile şehir darugası Miranşah idaresi altındaki ayanlar ve di­ ğer şehir eşrafı karşıladılar. Caminin on bin kişilik avlusu, ağzına kadar cemaatla doluydu. Diğer cami imamları ve i leri gelen bütün d in adamları da toplanmışlardı. Gedalar ve dervişler bir köşe­ de, yakın civardaki pazarlardan gelen halk ise diğer köşede saf tutmuştu. B üyük bir çoğunluğu beyaz elbiseler giymiş­ ti. Din adamlarının ve ulemanın altın işlemeli kadife har­ manileri üstünden beyaz çakman ve rida giydikleri için mi, yoksa geniş avlu beyaz mermerlerle kaplı olduğu için mi bilinmez, avlu beyaz köpüklü dalgalarla çalkalanan bir de­ nizi andırıyor, acaip bir manzara arzediyordu. Şeyh Niza­ meddin Hamuş, Şehzade Abdullatif' in elinden tutarak, sec­ deye v arırmış gibi yerlere kadar eğilen beyaz sarıklar önünden geçirip, caminin peştakları yanındaki yüksek mer­ mer terasa götürdü. Kitap şeklinde yapılmış olan mermer kürsüye, altın suyuyla bezenmiş kadife ile ciltli bir Kur'an-ı Kerim konulmuştu. Mirza Abdullatif, cami peştakları ya­ nındaki yüksek mihraba çıkıp hutbe okudu. Kur'an ayetleri ve hadis-i şeriflerden örnekler vererek yaptığı konuşmada, İ slam dininin düşmanlarına lanetler dileyip, artık Mavera­ ünnehir'de müslümanların devri ve mutluluk günlerinin başladığını belirtince, camiyi dolduran on bin kişinin hep bir ağızdan "amin ya rabbel alemin!" duaları cami duvarla­ rında yankılanarak yeri göğü inletti .. Şehzadeden sonra Şeyh Nizameddin Hamuş hutbe-i devlet okuyarak, bütün


246 / ADİL Y AKUBOV

ümmet-i Mustafa'nın puşt-ı penahı, saltanatın kıblegahı, müslümanların tacdarı şehz ade iç in uzun uzun dualar etti. Yine on bin müslümanın "amin ya rabbi" nidaları caminin duvarlarında yankılandı. Namazdan sonra şehz ad eni n g ön lü n de k i şüpheler ta­ mamen dağılmış, içi huzurla do l mu ş t u Aslında, Belh 'ten gelen casusl ar kötü haberler getirmişlerdi. Herat hakanı, amcazadesi Sultan Muhammed, Mirza Uluğbey ' in öldürül­ düğünü du y u nca Mfiv eraünnehir' e doğ ru yola çı km ı ş ; fak at şehz ade hemen bir elçi göndererek barı ş an l aş m a s ı teklif etmişti. Zaten Su ltan Muham m ed de kış mevsiminde bir savaşı göze al am azd ı O yüzden gönlü rahattı. Fakat te k bir şey onu sürekli endişe içinde bırakıyor; geceleri aklına ge­ len vesveseleri bir türlü hayalinden kovamıyordu. Gözü bi­ raz dalsa, sanki içeriye birisi girmiş, hançerini çekip tepesi­ ne dikilmiş gibi uykudan silkinerek uyanan şehzade, bu de­ fa da odada oynaşan gölgeler görüyordu. Bu gölgelerden ödü kopuyor, güneş ç ıkı ncağa kadar koltuğundan bir adım ayrılam ıyordu Aklına birbirinden soğuk vesveseler, birbi­ rinden korkunç düşünceler geliyordu. Güya şehirde kendi­ sine karşı isyan ve fitne hareketleri hazırlanıyor; bu hare­ ketlere karde şi Mirza Abdullah ile Ebu Said M irza öncülük ediyordu. Sanki geceleri birilerinin onları zindandan dı ş arı çıkardığını düşünüyor, zindana inip onları kontrol etmek istiyor, fakat bir türlü cesaretini toplayıp saraydan çıkmayı göze alamıyordu. S abah l arı ise karşısına diki len emirleri tek tek süzüyor, gözlerini onu gözünden kaçıran emire kar­ şı derhal içinde şüpheler oluşuyordu. Saray mahremleri ve hatta Belh' den getirdiği muhafızlardan ikisin i bir arada bir şeyler fı s ı ldaş ı rken görse, yüreği ağzına geliyor, güya onla­ rın kendisine karş ı ko m p lo haz ırl ığ ı içinde olduğunu düşü­ nüyordu. Aksi gibi bugün camiden çıktıktan sonra saraya döner­ ken, Şeyh Nizameddin Hamuş yine Mevlana Al i Ku ş çu' dan söz açıp, biraz rahatlamış olan kalbinde tekrar bir .

.

.

­


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 247

takım endişelerin meydana gelmesine sebep olmuştu. Şeyh hazretleri, birçok dinsiz ilim adamının ve yabancı kişilerin yazdıkları kitapların varlığının moralini bozduğunu, tedbi­ rin şart olduğunu, çünkü saltanatın asayişini bunların boz­ duğunu anlatarak, her türlü fitne ve müslümanları yoldan çıkarıcı hareketlerin bu dinsizlerin başı altından çıktığını üstüne basa basa belirtmişti . . "Fitne" sözünü duyan şehzadenin suratı birden geril­ mişti. Saraya döner dönmez Ali Kuşçu ' yu çağırtıp, sorgu­ ya çekmeye karar verdi. Fakat gece boyunca hiç uyumadı­ ğını düşünürek, işi akşama ertelemeyi uygun buldu. Saraya dönünce, divan bey inin getirdiği devlet yazışmalarını im­ zalayıp mühürledikten sonra, onu gönderip Emir Sultan Candar' dan Ali Kuşçu 'yu getirmesıni istedi. Sonra koltuğa yığılıp yine hayallere daldı. Aslında onunla karşılaşmak, kendisini heyecanlandır­ dığı kadar korkutuyordu da. Ali Kuşçu 'yu birkaç kez gönnüştü. Herat 'tan Mavera­ ünnehir' e gelip babası Mirza Uluğbey ile ava çıktığı sıralar­ da, Köksaray ve B ağ-ı Meydan' da verilen ziyafetlerde onu görmüş, hatta babası ile uzay sırları konusundaki konuşma­ larını işitmişti. Doğrusu bu karşılaşmalar sırasında şehzade, ona hem hayran kalmış, hem de onun çehresindeki kararlılı­ ğı ve insanı kendisine rameden kabiliyetlerini sezmişti. Bu karayağız genç insan, oldukça güçlü kuvvetliydi de. Geniş alnı ve keskin gözlerinde zeka pırıldar, kıygır burunlu uzun yüzünde oldukça sert bir ifade, mertlik ve sözünün eri insan­ lara has bir otorite izleri müşahede edilirdi. Şehzade, bu adama kızmakla birlikte, bu zamana kadar onun uzayın bilinmeyen yönleri, matematik ve geometri konularında yazmış olduğu risalerini getirtip okumuş; oku­ duktan sonra ise onun fen ilimleri konusundaki zekasına, ilminin gen işliğin e ve sahip olduğu kabiliyetlerine içinden hayranlık duymuştu. Evet, şeyhin sözü doğruydu. Mirza Uluğbey, tasarrufu altındaki mücevherleri ve topladığı kil-


248 / ADİL YAKUBOV

für kitaplarını saklamaya karar vermişse, Ali Kuşçu ' dan daha emin birini bulamazdı. Demek ki şehzade, şimdi namı Maveraünnehir'den He­ rat'a kadar ulaşan, Mirza Uluğbey ' in sağ kolu olarak tanı­ nan bu zat ile yliz yüze gelecek, yıldızların sırrını, yani asi kullarm mukadderatmı bilen bu astroloji bilgini ile tartışa­ caktı. Hayır, tartışma yapması değil, sorguya çekmesi, kay­ bolan altınların, mekruh kitapların nereye saklandığını öğ­ renmesi gerek . . Şehzade bun ları düşünürken Ali Kuş­ çu'nun yüzündeki sert ifadeyi, kahırlı suratını, mert kişili­ ğini gözünün önüne getirdi. Onu zindandan getirmesi için gönderdiği Emir Candar' ı geri çağırtıp, bu sorgulamayı onun yapmasını istemeyi düşündü. Ne var ki, şeY.h hazret­ leri onun hakk ında kendisiyle konuştuğundan befi, bu kişi hayalinden bir türlü çıkmamış; onu görmek, onu nla konuş­ mak ve düşüncelerini öğrenmek arzusundan kurtulamamış­ tı. Birden, aklına güzel bir fikir geldi. Hemen ayağa kalktı. Şu Ali Kuşçu bir iyilik yapıp da suçlarını itiraf etse, altın ve mücevherleri geri getirse, mdkruh kitapları sakladığı ye­ ri söylese, o da onu divana al�a olmaz mıydı? Şöhreti do­ ğudan batıya kadar her yere yayılan bu ünlü müneccim sa­ rayda, şehzadenin yanibaşında dursa kötü mü olurdu? Din­ siz şahın en kabiliyetli ve en yetenekli öğrencisi olarak bi­ linen bu zamane allamesi Köksaray ' da, şehzadenin yakın­ ları safında yer alıp kol kavuştursa .. çıkarılan dedikodular, çirkin söylentiler son bulmaz mıydı? . . Ali Kuşçu gelse, Mirza Uluğbey ' in bütün öğrencileri, meşhur şairler, tarih­ çiler ve tüm ilim adamları saraya gelmez miydi? Gerçi bu­ gün şairlerden biri kendi arzusu ile çıkıp gelmişti, fakat şehzade, Miryusuf Hılveti gibi sıradan şairleri değil , Ali Kuşçu gibi şöhreti dünyaya yayılan zamane bilginlerini önünde diz çöktürmeyi arzu ederdi . . Koridordan ayak sesleri işitildi. Nedense yüreği yerin­ den oynayacakmış gibi olan şehzade, şaşkın bir vaziyette kendisini altın koltuğa attı. Ellerini koltuğun düz kenarları-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 249

na sıkıca yapıştırdı. Söveleri altın halkalarla süslenmiş ağır kapı yavaşça açıldı. Kapıda beliren Emir Candar: - Dinsizi getirdim, devletpenfill , - dedi. Şehzade "girsin" manasında başını salladı. Emir Candar geriye çekildikten sonra, Ali Kuşçu içeri girdi. Belli belirsiz selam verip, gözlerini yumarak duvara yaslandı. Mirza Abdullatif, "diz çök ey navekar! " diye bağıracak oldu, fakat içindeki meraka yenik düşerek, şaşkın bir vazi­ yette dikilip kaldı. Başında dervişlerin külahına benzer ren­ gi uçmuş kalpak, sırtında siyah yün çakman bulunan bu dinç ve inatçı kişi, güya hiç bir şeye aldırmıyordu. Karaya­ ğız uzun geniş çehresinde; dudaklarını büzüp, açık göğsü­ nü gererek, sanki şehzadeyi görmüyormuş gibi gözlerini yumup duruşunda, ilk karşılaştıklarında kendisini şaşkına çeviren o inatçılık ve kararlılık vardı. Sadece göğsüne ka­ dar uzanan geniş gür sakalına ak düşmüştü .. "Ü stadı ne kadar kibirliyse, bu da o kadar kibirli!" diye düşündü şehzade. Ali Kuşçu, sanki onun kafasından geçenleri anlamış gi­ bi, gözlerini açtı; fakat kandildeki mumların parlak ışığının tesiriyle tekrar yumdu. Eyvah! Daha bir hafta, on gün kadar önce, bu aydınlık salonda, bu altın tahtta cennetmekan üstad oturuyordu ! Aha şu altın koltukta oturmuş, ona, Ali Kuşçu 'ya içindeki dertlerini açıp, son vasiyetini, son dileğini söylemişti. Fa­ kat şimdi bu koltukta.. öz babasını katlettiren bu iki yüzlü katil, baba kanı dökmüş bir kişi oturuyordu . . Evet, onun baba katili olduğu , çehresinden, seyrek bıyıklarının soğuk soğuk oynayışından, cıldır cıldır yanan gözlerinden anlaşı­ lıyordu. Avurtları içine batmış, zayıf yüzünde kötü bir has­ talığın belirtisi, gözlerinde garip bir korku, hayır korku de­ ğil, geri zekalılık alametleri vardı! . "Gözlerini açmıyor. Benim gibi bir sultandan korkmu­ yor!"


250 / ADİL YAKUBOV

Şehzade, ellerini altın tahtm koltuklarına dayayarak, hışımla ayağa kalktı. - Mevlana Ali,- dedi alaylı bir ifadeyle. - Bu dergaha uyumaya mı geldiniz? Açın gözlerinizi! Ali Kuşçu, elini gözlerine siper ederek, başını kaldırdı. - Afedersiniz, şehzade. Karanlığa alışan gözlerim , ışı­ ğa henüz intibak edemedi de .. - Karanlıktan kurtulmak mevlananın kendi ellerinde­ dir! - dedi şehzade manalı bir şekilde gülümseyerek. "Şimdi sana kılıcandan kan damlayan bir katilsin de­ sem, ne kurnaz olduğunu bilmez miyim? . . - Sözünüzü anlamadım, şehzade . . Mirza Abdullatif, ıpıl ıpıl yanan Şiraz halıları üzerinde usul adımlarla yürüyerek, kapıya yaklaştı. Rengi atmış has­ ta çehresinde, içine batmış sarımtırak gözlerinde garip bir dert, alabildiğine mahzun bir ifade peyda oldu. Ü stadın mahzun çehresine bakarak: - Mevlana Ali, - dedi. -Ben, sizin gibi zamane bilgini­ ne sonsuz saygı duyarım. B u sebepten bilmek isterim: Siz, bu fakiri nasıl görürsünüz? Şehzadenin sesi fevkalade hüzünlüydü. "Allah Allah ! Bu küstah ne dedi? Amacı ne? Gönlümü çelmek mi istiyor, yoksa beni yumuşatıp kendine bağlamak mı?" Ali Kuşçu, gözlerini şehzadenin mahzun gözlerinden kaçırıp, bir noktaya dikildi. - Niye konuşmuyorsun, mevlana? - dedi boynunu ga­ rip bir şekilde bükerek. - Söyle bana: Siz beni .. öz velini­ meti, öz kıblegahı ile tac-u taht kavgasına girmiş navekar bir evlat; milletin, devletin dirlik düzenliğini bozan bir dik­ tatör; ilim adamlarını düşman olarak gören cahil bir güm­ rah diye biliyorsunuz değil mi? .. Fakat ! . . Şehzade, gözlerine yaş dolmuş gibi birden içini çekip, yutkunarak konuşmasını kesti. Ali Kuşçu, onunla göz göze gelmekten kaçınarak, sü"


ULUGBEY'İN HAZİNESİ ! 251

rekli yere bakıyor, aklından ise biraz önceki düşünceleri bir türlü çıkmıyordu . Şehzadenin amacının ne olduğunu düşünmekte zorluk çekiyordu . Vakıa öz babası ile taht uğ­ runa savaşa giren, tac-u taht diyerek onu katlettiren, tahta oturduktan sonra hemen bütün ilim dergahlarının kapısına kilit vurdurup, ilim adamlarını perme perişan eden bu astı­ ğı astık, kestiği kestik kişi onun karşısında, hapiste yatan bir kulu önünde kendini aklamak için çırpınıyor, göz yaşı döküyordu. Bunu neden yapıyordu? - Fakat. . - dedi şehzade kendini tutarak. - Bu asi ben­ de, eğer öz babasını tahttan uzaklaştırmışsa . . bunu din-ul İ slam uğruna yapmışt ır, mevlana ! Biliyorum, siz o zatı üs­ tad diye bilirdiniz. Fakat ne yaparsın ki, hadis-i şerifleri hükm-ü am bilmedi, şeriat-ı Mustafa'yı kanun olarak uy­ gulamadı. Dinsizlik yolunu tercih etti. - Şehzade, Ali Kuş­ çu 'nun itiraz etmesinden korkuyormuş gibi, bir kere yutku­ nup, sözüne devam etti. - Hayır, benim ilim ve fene karşı çıkmak g ibi bir niyetim yok, mevlana. Fakat ilim deyip, Hak Taala 'yı unutmak da caiz değildir.. Ali Kuşçu, yüreğinde kabaran fırtınayı zorla bastırıp: - Hatasız olan Allah'tır, şehzade ! - dedi sakin bir şe- , kilde. -Ol bende-i pakı Hak Taala bu kötü dünyadan kendi istirahatgahına almıştır. Hüdavend-i Kerim ' in dergahına pervaz eden asi bendeyi kötülemek, onun yaptıklarından bahsetmek büyük günahtır, şehzade. Ali Kuşçu, şehzadenin y üzüne bakmadı , fakat onun dinlediği sözlerden dolayı kendi kendine düşünmeye başla­ dığını hissetti. B iraz sessizlikten sonra şehzade: - Elden ne gelir! - dedi of çekerek. - B ir iki kana su­ samış kişi, bu meşum işi yapmışlar. Perverdigar-ı alem şa­ hit, mevlana. Duyunca içim kan ağladı. Bu meş 'um işe bu­ laşan bütün katilleri yakalattırıp, kellelerini aldırdım, mev� ., . t�ana Ali Kuşçu ' nun yüreği buz gibi olmuştu. Göz ucuyla şehzadeye baktı . Mirza Abdullatif altın tahta dayanmış,


252 / ADİL Y AKUBOV

sallanıp duruyor; benzi solgun bir vaziyette, kıl ıcının kab­ zasıyla oynayan elleri tir tir titriyordu. Ali Kuşçu , yine ba­ kışlarını ondan kaçırdı. "Pes ! Bu eşi görülmemiş edebsizliğe, bu iki yüzlülüğe bir son vermekte fayda var ! " - Şehzade! Bana bu sözleri söylemekten amacınız ne? - Amacım, - dedi şehzade, - amacım .. Sizin gibi bir ilim adamına gerçekleri anlatmaktır! "Gerçekleri anlatmak mı, yoksa saptırmak mı?" Şehzade, Ali Kuşçu' dan cevap beklediği için susmuştu. Fakat o, cevap vermiyor; devamlı yere bakıyor, kaşlarını çatıp duruyordu. Onun bu duruşunda, garip bir isyan vardı. Şehzade, kalbinde fıkırdayan öfkeyle çıkışarak: - Biliyorum ! - dedi. - B ütün ilim ehlinin düşündükle­ rini biliyorum! Maksatları ne? Hepsini biliyorum, mevla­ na! - Şehzade ! - dedi Ali Kuşçu. - Siz gerçeklerden söz ettiniz. Eğer sizin söyledikleriniz gerçek olsa, ilim ehlinin ne diyeceğinden korkmazdınız. Çünkü bendeniz ne derse desin, gerçek gerçektir. Eğer amacınız bu ise . . - Amacım, bu gerçekleri bütün ilim ehline anlatmak­ tır. Bu fakir, şu işte sizin gibi faziletli kişilerin yardımına muhtaçtır, mevlana! "Ya tövbe! Ne zamandan beri bu baba katili fakir ol­ muş?" .şehzade, Ali Kuşçu 'nun sessiz kalışının sebebini dü­ şünmeye çalıştı. Sonra: - Mazur göresiniz, mevlana,- dedi yine sesini yumşa­ tarak. - Bu küstah emirler, sizin gibi allameler güneşini benden izinsiz zindana atmışlar. Öyle işte ! Halbuki sizin mevkiniz, öncekinden daha yüksek olmalıdır! Ali Kuşçu, bir an soğuk ve kapkaranlık zindanı, kene ve tahta kurularını, rutubetli hasırı göz önüne getirerek, te­ peden tırnağa irkildi. - Dilerseniz, divana alalım, divanbeyi olun. Dilerse-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 253

niz, sarayda müverrihlik yapın .. Yanınıza istediğiniz ilim adamını ve şairleri alarak, devlet işlerini kaleme alıp otu­ run .. "He, yanıma istediğim şair ve ilim adamını toplayarak, senin gibi bir baba katilinin rezil işlerini hasıraltı edip, ki­ tap kaleme alayım; senin pis işlerini gelecek nesillerden gizleyip, sana meth-ü senalar dizeyim, şan-u şöhretini gök­ lere çıkartacak risale ve kasideler yazayım ! . Sen bana yar­ dım et ya Rabbi! Ü stadın temiz ruhunu şadetmek yerine, ona kılıç kaldıran bu baba katilini översem, kıyamet günü o aziz insanın yüzüne nasıl bakarım ben?" Kendini güya dumanlar arasında boğuluyormuş gibi hisseden Ali Kuşçu, başıni silkip gözlerini açtı. Şehzade karşısında duruyor; fitne fücur okunan gözlerinde, sahte bir tebessüm dolaşıyordu. - Afedersiniz, şehzade. Ben müverrih değilim ki sa­ ray yazışmalarını yürüteyim. . - Kendiniz yazmazsanız, baş danışmanınıza nezaret edin ! Dilerseniz, Herat' tan meşhur müverrihler çağırtalım .. - Özür dilerim. Ol yüce muverrihlerin benim gibi bir acizin rehberliğine ihtiyaçları yoktur. - Müverrihlik yapmazsanız, sarayda müneccimlik ya­ pın! - Bu konuda da beni mazur görün şehzade. Astroloji­ den ne anlarım ben? .. - Yeteeer! - Mirza Abdullatif'in kısılmış gözlerinde soğuk bir ifade belirdi. - Senin amacım biliyorum ben ! Dinsiz ! Sen .. Sen , kıblegahımı yoldan saptıran, Allah ' ın kudretinden şüphe eden kafirin tekisin ! Sen, bütün ilim adamlarını saptıran bir mürtetsin, mürteet ! . . Şehzadenin bakışlarında, kuduz itin gözlerindeki gibi bir parlama gören Ali Kuşçu, gözlerini yumdu .. "Ya tövbe ! Ya bütün ilim adamlarının kaderi, Mavera­ ünnehir'in akibeti, şu aklı başından çıvdırıp çıkan geri ze­ kalının eline kalırsa? .. "


254 / ADİL YAKUBOV

- Altın nerede? - diye sordu şehzade birden. - Hangi altın? - Ol dinsiz şahın, dedem Emir Timur'un hazinesinden çalıp sana verdiği altınları soruyorum ! Dinsiz ş ahı n emriy­ le yabancı imansızların yazdıkları kitapları kastediyorum! - Şehzade ! Öz babanıza dinsiz şah demek .. - Kes ! Söyle iblis-i lain ! Dinsizlerin yazdıkları kitapları saklamaktan müddean ne? Bütün müslümanları yoldan urmak m ı? Söyle iblis ! - Şehzade dudaklarının kenarını kı­ vırıp Ali Kuşçu 'nun yakas ından tuttu. Altın ve mücevher­ leri kaçırmaktan müddean ne? Fitne çıkarıp benim k e llem i almak mı? Yüzüne sıçrayan tükürük damlacıkları, Ali Kuşçu ' nun midesini bulandırdı. Kalbinde ve vücudunda hissettiği kor­ ku, içindeki isyan dalgasını bastırdı. Şehzadeyi silkeleyip atmayı düşündü, fakat nedense eşikte yığılıp kalan anası Tillebibi aklına düşünce, bir daki­ ka dikilip kaldı. Sonra yine içindeki isyan dalgası, gönlün­ deki korkuyu bastırdı ve başını dik tutmaya çalıştı. Çılgına dönen şehzade, Ali Kuşçu 'yu yakasından tutup silkeledi. Ağzından saçılan tükürük zerrecikleri Ali Kuş­ çu 'nun yüzüne yayıldı. - Altınlarımı ver! Ya derhal ver, yoksa. . Ali Kuşçu, kuvvetli pençeleriyle şehzadeyi bileklerin­ den tutup, sert bir şekilde silke l ed i - Çek ellerini şehzade ! - dedi göğsünü şişirerek. - İ s­ tersen kılıcını çekip parça parça doğrarsın, istersen tekrar zindana attırırsın! Ama ellerini yakamdan çek! Şehzadenin ellerini yakasından çekip, eliyle göğsüne bastırarak, geriye doğru itekledi. Sendeleyen M irza Abdul­ latif, taht önündeki basamağa tökezleyip, altın koltuğa yı­ ğıldı kaldı. Ne yapacağına karar veremedi. Bir süre sonra var gücüyle: - Sarayban ! Emir Candar! Kim var? - diye bağ ırd ı. Emir Candar i le zenci suratlı sarayban, aynı anda, bir-

.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 255

birine sürtünürcesine, apar topar kapıda gözüktüler. - Alın götürün bu aşağılık herifi ! Çabuk defedin ba­ şımdan ! Ö mrü billah zindanda kalsın ! - Şehzade, sarayba­ na bunları söyledikten sonra, Emir Candar'a döndü: - Mev­ lanayı.. adı neydi . . ha evet, Mevlana Muhiddin nerede? - Mevlana Muhiddin bekleme salonunda . . Devletpe­ nahıma arz-ı ıhlas bildirmeye muntazırdır . . - Söyle girsin ! Al i Kuşçu, odadan çıkarken Mevlana Muhiddin adını duyunca, birden durdu. Belh ' li sarayban ile Emir Candar, kollarına yapıştılar. Fakat Ali Ku şçu , onları silkeleyerek şehzadeye dönüp, ters ters baktı. Gözleri sağa sola oynayıp duran Mirza Abdullatif, bir noktaya dikilmiş, salonun orta­ sında ayaklarını germişti. Sanki her şeyi unutmuş, o kor­ kunç düşüncelerin pençesinde kıvranıyormuş gibi bir hali vardı. - Şehzade! - dedi Ali Kuşçu ayaklarını kapının eşiğine dayayarak. - İ htimal ki bir daha görüşmeyeceğiz. B u yüzden son sözümü söyleyeceğim: Sen, üstad gibi zamanı­ mızın en büyük bilgininin ilim hazinesini yoketmeye niyet­ lenmişsin . Peder-i pakınızın ruhu için söylüyorum: Ya bu alçakça niyetinden vazgeç, ya da iki dünyada da perişan olasın ! . . İ nşaallah ben değil, senin gibi gayr-ı şer'i işler ya­ pan dinsizler perişan olurlar! . - Şehzade, yine ağzından tü­ kürükler saçarak, Ali Kuşçu ' ya doğru yaklaştı. - Allah ' ın kulları için yarattığı yeryüzüne kürre-i arz, kevakib-i sabi­ telerinin ı 7 ise uzayda dolaştığını ileri sürerek, Kur' an-ı Mecid'e şek getiren senin gibi dinsizler Allah'ın gazabına duçar olur! İ syan halindeki Ali Kuşçu, gülmek istedi, fakat başara­ madı: - Ne tuhaf! - dedi boğuk bir sesle. - Ü stadın keşfettiği �

·

1 7 Kevakib-i sabite: Sabit yıldızlar.


256 / ADİL YAKUBOV

astrolojiden şüphe ediyorsan, ne diye biraz önce beni mü ­ neccim yapmak istediğini söyledin? Neden? . . Şehzade, halsizce elini sallayarak: - Al götür bunu ! - diye bağırdı. - Defol emir! Ben kendim çıkarım ! Ali Kuşçu, Emir Candar'ı iterek kapıyı tekme ile açtı ve selamlıktan çıkıp gitti.


-9Mevlana Muhiddin, dış kapının yanındaki kilerde otu­ ruyor, daha doğrusu, bir oturup bir kalkıyor; yerdeki ıvır zıvıra, eski silah ve aletlere çarpa çarpa, sağa sola kıvranıp duruyordu. Kiler, zindan gibi zifiri karanlıktı. Ö mründe zindan görmemiş olan Mevlana Muhiddin, hapse düştü­ ğünden emindi. Mevlana Muhiddin, evden çıkarken, Köksaray' a sorgu­ lanmak için götürüldüğünü, sorgulamadan sonra serbest bı­ rakılacağını sanmıştı. Çünkü babası Salahaddin Zerger, ku­ lağına böyle fısıldamıştı. B elki de bu yüzden olacak, Mev­ lana Muhiddin, Köksaray ' daki sorgulamalardan ziyade, Ali Kuşçu ile yüzleşmekten çekiniyordu. Çünkü, onunla rasathanedeki son buluşması sırasında aralarında geçen ko­ nuşmalar, aklından hiç çıkmıyordu. Hatta her defasında, Ali' -nin "Tepende üstadın ruhunun şahit olarak durduğunu unutma, Mevlana Muhiddin! " şeklindeki sözleri kulakla­ rında çınlıyordu. Köksaray ' a varıp, attan indiğinde dahi, Ali Kuşçu'yla karşılaşmaktan korkuyordu. Fakat kendisini Ali Kuşçu değil, asık çehreli muhafızlar karşılamış, dik merdivenlerden indirerek karanlık bir koridordan geçirmiş ve kapı arkasındaki zifiri karanlık odaya itekleyerek atıp, üzerinden kilit vurmuşlardı. Bugüne kadar Köksaray'a her çağınlışında, lüks döşenmiş, iyi aydınlatılmış ve pelüş şil­ telerle kaplanmış odalarda üstadın sohbetlerini dinlemeye alışmış olan Mevlana Muhiddin, üzerindeki şoku atlatınca, nerede olduğunu düşünmeye başlamıştı. Ayakları altında


258 / ADİL Y AKUBOV

kıpırdayan fareler, nerede olduğunu anlamasına yardımcı olmuşlardı. Farelerin varlığım hisseden Mev lana Muhid ­ din 'in tüyleri diken diken olmuş, kendini kapıya doğru at­ mıştı. Fakat ağır demir kapının yerinden kıpırdamayacağı11 1 görünce, korku ve dehşetten soğuk terler dökmeye baş­ lamış, kol lan yorgunluktan sarkıncağa kadar kapıyı zorla­ mış, yumruklamış; nihayet onu açamayacağmı anlayarak, bu soğuk mezara tıkıldığını kabullenmişti. Daha sonra, ye­ re diz çöküp, çocuklar gibi hüngür hüngür ağlamış, "ya Perverdigar-ı alem, bu asi kulunu affet ! " diye yalvarmıştı . B ir yandan, gözlerinden boncuk boncuk dökülen yaşla­ rı silerken, bir yandan da, bu cehenneme durup dururken atılmadığını, Hak Taala nezdinde affedilmez günahlar i şle­ miş olabileceğini, bunun da günahlarının bir keffareti oldu­ ğunu düşünüyordu. Evet, gece gündüz i badetle meşgul olup, tövbe istiğfar edeceği yerde, dinsiz sultana öğrencilik yapıp, dine ters düşen ilimlerle uğraşmıştı. Kainatın yaratı­ cısının dergahına göz dikip, uzayın sırlarını açmaya kalkış­ mıştı. Şeytana uyup, pek çok gayr-ı şer' i işler yapmıştı.. Şimdi de Allah' tan korkacağı yerde, onun itaatsiz kulu Ali Kuşçu ' dan çekiniyordu. At koşumları, ev aletleri ve diğer ıvır zıvır arasında kaynaşıp duran fareler yine ayağından ısırdılar. Zıplarcası­ na ayağa fırlayan Mevlfina Muhiddin, biraz önceki gibi tüyleri diken diken olmuş bir vaziyette, kendini kapıya doğru attı. Fakat kulağına gelen seslerle, olduğu yerde kal­ dı. Dik basamaklardan aşağı doğru gelen sert ayak sesleri, gittikçe yaklaşıyordu. "Sen beni koruyasın ya Rabbi ! " Tak.ur tukur yakınlaşan ayak sesleri durdu. Ağır demir kapının kilidi bir gürültüyle açıldı. Loş koridorda, ellerinde meşaleyle iki muhafız duruyordu. - Mevlfina Muhiddin ! . - Benim, benim, ben ! . - Kendini meşaleye doğru attı .


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 259

Meşaleyi tutan şaşı muhafız, onu omuzundan tutarak, sert bir şekilde sarstı. - Dur! Aklını mı kaçırdın, mevlana! Arkamdan yürü ! . Mevlana Muhiddin, dar koridorun soğuk duvarlarına çarpa çarpa yürüyüp, dik merdivenin basamaklarını koşar adım çıkarken, yine göğsü dolup gözlerinden yaşlar boşan­ dı. "Ya Rabbi ! Acaba şu aydınlık dünyayı bir daha gör­ mek nasib olacak mı?" Önünde yürüyen muhafızlar, onu dar koridorlardan, atların kişneyip tepiştiği ahırlardan, ba­ sıldığında güm güm sesler çıkaran eski kırık dökük eşyalar ve ıvır zıvırlarla dolu kilerler yanından geçirerek, avluya çıkardılar. Yıldızlarla dolu gökyüzüne, Köksaray kubbesi­ nin üstünde asılıp duran ve sanki saf altından yaptlmış gibi pırıl pırıl parlayan yarım hilale bakan Mevlana Muhiddin, hemen gözlerini başka yöne çevirdi. Güya ıpıl ıpıl yanan yıldızlara bakmak bile günahmış gibi, içinden, "Günahkar bendeni affedesin Tanrım ! " diye yalvardı. Adamakıllı şaşırmış olan Mevlana Muhiddin, aslında neye şaşırdığının bile farkında değildi. Sanki gördüğü her şey bir rüya idi. Kuyu gibi derin, ürkütücü kilerden sonra girdikleri aydınlık odalar, altın şamdanlarda yanıp duran yüzlerce mum, kubbeli lacivert tavanlardan sarkan altın kandiller, yere döşenmiş parlak ipek halılar, onu büsbütün şaşkına çevirmişti. B u l üks döşenmiş odalar, biraz önce içinden çıkarıldığı o korkunç kiler, hepsinin bir rüyadan ibaret olduğunu düşünüyordu ki, pervazları inci kakmalı iş­ lemeli kapı önünde duran mavi kadife hann ani giymiş iri yarı adamı görünce, kendine geldi. Onu, gözü bir yerlerden ısırıyordu. Evet evet, onu dünürü Emir İbrahimbey ' in evin­ de görmüştü. Galiba, adı da Emir Sultan Candar'dı ... Sakalla kaplı kızıl çehresiyle kırıtıp duran Emir Can­ dar, kaşlarını çatıp: - Düğmelerinizi vurun, sarığınızı düzeltin mevlana! dedi. - Şimdi devletpenfilıın huzuruna gireceksiniz.. . .


260 / ADİL Y AKUBOV

Mevlana Muhiddin, apar topar çakmanının düğmelerini düzeltip, istemeyerek de olsa sarığını kafasında sağa sola oynatarak, tam oturmasını sağladı. Emir Candar, içeriye gi­ rip çıktıktan sonra, "Girin! " manasında işaret yaptı. Mevlana Muhiddin, yine düş görüyormuş gibi içeri gir­ di. Genelde üstad Mirza Uluğbey' in oturduğu tahtın yanın­ da, kaşları çatık, seyrek bıyıkları dikilmiş gibi duran sol­ gun çehreli genç adamı görünce, hemen yere kapandı. Ellerini göğsüne kavuşturup, taht yanında ayaklarını gererek dikilmekte olan Mirza Abdullatif, "Mevlana Mu­ hiddin bu mu?" der gibi göz ucuyla Emir Sultan Candar'a baktı. Emir Candar, "evet" manasında başıyla tasdik işareti yaptı. - Hının . . Şehzade, istihzalı bir şekilde sırıtıp, dudaklarını ısırdı. Mevlana Muhiddin ' i ilk görüşüydü bu. Ali Kuşçu kadar namı yayılmış olan bu zatın bazı risalelerini okumuş; ne­ dense onu hayalinde yaşlı, saçı sakalı ağarmış, donuk ba­ kışlı biri olarak tavassur etmişti. Yaptığı hatalardan dolayı pişmanlık duyup başını eğerek huzuruna gelen bu bilginin, Ali Kuşçu ' dan daha haşmetli ve vakur olmasını isterdi . . Halbuki şu anda, kara çakmanını kafasına bürürcesine gi­ yinmiş, güçsüz ve aciz bir insan, karşısında yere kapanmış, tostopalak duruyordu .. Mirza Abdullatif, ağır ağır yürüyerek, onun tepesine dikildi. - Ayağa kalkın, mevlana! . Mevlana Muhiddin, apar topar ayağa kalkıp, eğri bir baston gibi iki büklüm vaziyette dururken, göz ucuyla şeh­ zadeye baktı. Şehzade, onun gözlerini görünce şaşırmıştı. Korkudan kocaman açılmış olan gözleri, nazende dilberle­ rinki gibi uzun kirpikli ve öylesine de masumdu. Belki de bu yüzden şaşkın bir halde: - Niye tartılıp duruyorsun, mevlana? - dedi. - Yukarı geçin, oturun!


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 261

Mevlana Muhiddin' in fal taşı gibi açılmış gözlerindeki korku, yerini şaşkınlığa bıraktı. Sanki uykudan uyanmış gi­ bi silkinerek: - Kulluk 1 8, devletpenfilı . . - dedi. - Buraya, ayağınıza yüz sürmek için geldim .. - Yukarı geçin, oturun, mevlana! .. Şehzade, gülerek, üstüne ipek kaplı şilteler konulmuş koltuğu gösterdi. Şehzadenin güldüğünü gören Emir Can­ dar da gülümsedi. - Geçin, mevlana, geçin . . Mevlana Muhiddin, beklemediği böyle bir teklife pek inanası gelmemekle birlikte, çekingen bir tavırla yürüyüp, gösterilen koltuğun bir kenarına ilişti. Şehzade, ellerini göğsüne kavuştururmuş gibi yaparak ona yaklaştı. - Mevlana Muhiddin! Ben sizin matematik ve uzayla ilgili yazmış olduğunuz risalelerinizi okumuştum .. Daha şehzade sözünü tamamlamadan, Mevlana Muhid­ din ayağa kalkıp, tazim kıldıktan sonra: - Devletpenfilı affetsinler! . Bu gafil kulu şeytan yol­ dan azdırdı.. Mirza Abdullatif, tiksinmiş gibi suratını ekşitti. Çünkü mevlanadan böyle bir söz beklemez, onun inandığı şeyleri savunacağını ümit ederdi. Ali Kuşçu ile tartışmasından sonra nedense bu bilgine kendi bildiklerinin, akıl ve mantı­ ğının daha üstün olduğunu ispat ederek, onu doğru yola döndürmek isterdi. Halbuki mevlana.. - Hmm .. Demek, sizi şeytan doğru yoldan çıkardı ha? . . - Öyle velinimet, şeytan! . - Demek ki, kendi yazdığınız risalelere şimdi kendiniz de inanmıyorsunuz ! - İnanmıyorum, devletpenfilı! Şehzade, alaylı bir şekilde gülümseyerek, kaş altından 1 8 Kulluk: Teşekkür ederim.


262 / ADİL YAKUBOV

Emir Candar'a baktı. Emir Candar, "Mevlana iyi adamdır" manasında baş salladı. Şehzade, yüzünü mevlanadan çevi­ ri p kaşlarını çattı. Sinirlenm işti. Onun iradesine itirazsız boyun eğen bu yarı canlı adam , nedense hoşuna gitmeye başlamıştı . Hoş, kendisi de esasen ne i sted iğini bilmiyordu . Eğer o da Mevlana Ali Kuşçu gibi özü sözü birbirine uy­ gun, inandıklarından taviz vermeyen birisi o lsayd ı , muhte­ melen biraz önce olduğu gibi öfkelenir, be lki de kellesini cellada teslim etmekten kaçınmazdı. Fakat nedense, üsta­ dın sevgili öğrencileri arasında yer alan, nam ı her tarafa yayılmış bulunan bu i l i m adamının dirençsizliği, şehzade­ nin hoşu n a gitmemişti. Ona göre, Ali Kuşçu ' y a karşı çı­ kan ilim adamı, hi ç olmazsa ondan daha dirayetli o lm al ıy dı . Mirza Abdullatif' in öfkesi, birden dağıldı. Emir Can­ dar'a "Al götür bunu ! " diyecek oldu, fakat kitaplar aklına gelince, fikrini değiştirerek: - Rasathanede ne kadar kitap olduğunu bilirsiniz de­ ğil mi, mevlana? - diye sordu. Mevlana Muhiddin yine gözlerini sadakatle kırpıştırıp başını eğdi. - Onbeş, onaltı bin cilt. Belki de daha fazla, puşt-ı pe­ nfilt. - Hangi kitapların, hangi el yazmalarının yokolduğunu tam biliyor musun? - Bunu çıkartmak zor değil, devletpenfilt. Ba şka?. - Mirza Uluğbey hazretleri, bütün nadir kitaplarını . . - Küfür kitapları dey in ! - A f eders i ni z devletpenah ! Bütün küfür kitapları toplayıp, sürekli saklardı. Bunlar arasında diyar-ı Rum v e Çin'den, Mısır ve Frengistan'dan, Hint ve İ stanbul'dan ge­ tirilen kitaplar ve e lyazm al arı vardı ki, hepsi de yokolmuş. Maveraünnehir ve Horasan padi ş ahl arı n ı n eserleri de mun­ tazam olarak saklanırdı ki, bunlar da birkaç bin ci v arı nday dı.. ,

­

-

­


ULUGBEY' İN HAZİNESİ ! 263

- B u kitapları Ali Kuşçu'nun sakladı ğını nereden bili­ yorsun u z? Mevlana Muhiddin, birden y u tk undu . - Mevlana Ali Kuşçu bizzat kendileri s öyle mi şt i, dev­ l e t pe n ah . - Altın ve mücevherleri s a kl adığ ı n ı da kendi ağzıyla mı söyledi? - Kendi ağzı .. - Mevlana Muhiddin, sözünün arkasını getiremedi . - Başka? - Şehzade bir sıçrayışta yanına gel ip, ayağa kalkmak üzere olan mevlananın omuzundan bastırarak, ye­ rine oturttu. - Konuş mevlana! -Ü stad . . Mirza Uluğbey hazretleri . . . - Mevlana. sözü­ nü yine t am amlayam ad ı . - Evet? . . - d iye bağırd ı şe hzade . - Dinsiz şah . . Tac-u t ah ttan ayrılmadan bir hafta önce, Ali Kuşçu 'yu çağırıp, bu günah işi ona buyurmuş. O da gelip bana her şeyi anlatmıştı.. - Ne maksatla size anlattı? - M aksadı bu büyük günaha fakiri de ortak etmekmış . . - S iz bu işe katılmadınız mı? - Asla, devletpenah. Fakiri bu günah işten Allah Taala korumuş .. - Hmm .. Şehzade, yine kaş altından Emir Candar'a baktı. Benzi solgun bir vaziyet alan E mir Candar, göğsünü gererek, omuzlarını dikti. - Çağırayım mı? - dedi . - Mevlana Ali Kuşçu ' yu a l ı p get ire lim mi? Ali Kuşçu 'nun adını d uy an Mevlfina Muhiddin, bi rden baş ı nı çevirip, Emi r Candar'a baktı. Kocaman açı lmış ser ­ kirpik gözleriyle, korku iç i nde yalv arır gibi durdu. Emir Candar ' ı n rengi atmıştı : - Mevtananın suçu yok ! - dedi yalvarır bir sesle. -


264 / ADİL YAKUBOV

Hep şu imansız Ali Kuşçu . . Şehzadenin seyrek bıyıkları muntazam bir şekilde di­ kildi. - Hayır! - dedi kati bir ifadeyle. - Mevlanayı ol mür­ tedin yanına atın! İkisini bir odaya kapatın ! Mevlana, bu sözleri ona kabul ettirsin. Sonra ikisini beraber alıp getirir. . .' . . sınız Mevlana Muhiddin, halsiz bir vaziyette koltuktan kal­ kıp, yerde emekleyerek şehzadenin ayaklarına kapandı. - Merhamet gösteriniz, devletpenfill ! - Al götür şunu ! - diye bağırdı şehzade gözlerinden ateş püskürerek. Beti benzi solmuş olan Emir Candar, hal­ siz bir şekilde eğilerek, mevlanayı kolundan tutup kaldırdı. - Sabredin, mevlana. Mevlana Muhiddin, sanki emirin söylediklerini duy­ muyor, çocuklar gibi çırpınıp duruyor, göz yaşlarını yüzü­ ne yağlıyor, hüngür hüngür ağlıyordu. Şehzadenin suratı buruşuverdi.


-

10

-

Salahaddin Zerger, şafak sökene kadar yerinden kıpır­ damadan oğlunu bekledi. Ufak bir ses duysa, yüreği hopla­ yarak ayağa kalkıp kapıya koşuyordu. Ş afak atmasına rağ­ men, Mevlana Muhiddin hala dönmemişti. Artık onu Kök­ saray' da alıkoyduklarından şüphe kalmamıştı. Orada alıko­ nulınanın ne demek olduğunu çok iyi bilen, Köksaray al­ tındaki zindan ve kilerler h akkında korkunç şeyler işiten Salahaddin Zerger'in beti benzi atmış, ne yapacağını şaşır­ mıştı. Oldum olası hastalıktan kurtulmayan, kız gibi nim­ canlı ve kırgın olan oğlu, bu hapishanelere, kene ve fare­ lerle dolu zindanlara atılmışsa ne yapardı? Hali nice olur­ du? Kaç gün dayanabilirdi? Yoksa şu yaşlı çağında tek oğ­ lundan, gözünün nurundan ayrılacak mıydı? Bana yardım et ey Perverdigar-ı filem! .. Bir ayağı yerde, bir ayağı çukur­ dayken nereye giderdi? Derdini kime anlatırdı? Derdini açıp yardım isteyeceği tek kişi, Şeyh Nizameddin Hamuş idi. S alahaddin Zerger onun dediklerini yapmış olmasına rağmen, oğlu bu cezaya çarptırılmıştı. Fakat şeyhten başka kime gidecekti? Kim onun derdine derman olabilirdi ki? .. Kuyumcu Salahaddin, iyice düşünüp taşındıktan sonra, yine şeyhinin ayağına kapanmaktan başka çare olmadığına karar verdi. Sabah namazını kıldıktan sonra, sırtına skarlet kışlık çakmanını, başına gül desenli alabula takkesini gi­ yip, üzerinden beyaz sarığını geçirdi. Takadaki mücevher kutularından birini açıp, nefis işçilikle yapılmış takılar ara­ sından biri firuze, diğeri yakut kaşlı iki altın yüzük aldı.


266 / ADİL Y AKUBOV

Genelde şeyh hazretlerine her ziyarete gidişinde bir tane kıymetli ziynet hediye ederdi. Bugün nedense bir tane daha fazla almışt1. Daha sonra kabzası inci kakmalı bastonunu eline alıp, evden çıktı. Ortalık ağırmış, bahçedeki yüksek akkavakların uçları­ na kızıllık çökmüş, fakat hala güneş çıkmamıştı. Salahad­ din Zerger, avludaki asmaların altından geçerek kapıya ulaştığında, arkasından: - Dede ! Dedecan ! - diye bağıran bir ses işitti. Hurşide Banu, ipek şalını sırtına atarak arkadan koşup geldi. S oluk benzinde, uykusuz gözlerinde derin bir ızdırapla, ağlamaya hazır bir çocuk gibi dudaklarını büzmüştü. - Dedecan nereye? Bizi bırakıp nereye gidiyorsun? . . Salahaddin Zerger, sevgili torununun gözlerinden yaş boşanmak üzere olduğunu görünce, kendisi de ağlamaklı bir hal aldı. - Korkma balam, hemen dönerim. B abandan haber alıp geleceğim. - Köksaray' a mı gideceksin? - dedi B anu heyecanla­ narak - Köksaray .. Köksaray 'a gitme, dedecan ! İhtiyar, sakin sakin başını salladı. - Yok, Köksaray' a değil, başka bir yere varıp gelece­ ğim. Babana ne olduğunu sormak lazım, balam .. - Babam .. - Hurşide B anu konuşamadı. Elleriyle yü­ zünü kapayıp ağlamaya başladı. - Zavallı babam için çok zor, dedecan, biliyorum çok zor.. Salahaddin Zerger şaşırmıştı. Beyaz kaşlarını çatarak: - Neyi biliyorsun? - diye sordu. - Dedecan, Mevlana Ali Kuşçu zindana atılmı ş. Şehzade bütün ilim adamlarını kırıp geçirmek niyetindeymiş . . - Kim söyledi? Nereden duydun bu lafı? Salahaddin' in sivri sakalı dikleşip, gözleri ala bula ol­ du. Hurşide B anu' nun daha anlatacağı başka şeyler de ol­ duğunu hesap ederek, susup dinlemeyi tercih etti. - Duydum .. Duyunca da korktum, dedecan.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 267

Salahaddin Zerger kaşlarını yaydı. - Korkma balam. Şehzade ilim adamlarını değil, din­ sizleri, İ slam dinine kılıç çeken dinsiz kafirleri toplatıyor. Senin baban ise, dilinden ve gönlünden Allah Taala'yı hiç çıkarmayan bir insandır. İ nşaalla Tengri Taala ona inayet eyler. Git işinle uğraş, balam ! . Salahadd in Zerger, torununun alnından öpüp, kapıya doğru yöneldi. "Ya Rabb i ! Bu kötü haberi, Mev lana Ali Kuşçu'nun zindana atıldığını kimden duymuş?" Kulübesinin önünde keven yakıp ısınmakta olan bekçi, Salahaddin Zerger' i görünce, yerinden sıçradı. Kuşağında­ ki kilitler arasından birini alıp, kapıyı açmak üzere yürür­ ken, ihtiyar tarafından durduruldu. - Gece avluya kimse geldi mi? - Yok hacım, değil adam, sinek bile sokmadım ! - Hmm . . Dikkatli ol. Benden habersiz bir kişi içeri girerse, kelleni alının! S alahaddin Zerger elindeki bastonuyla yere "duk-duk" vurarak kapıdan çıkıp gitti. Fakat Hurşide Banu 'nun söyle­ diği sözleri nereden duymuş olabileceği düşüncesi, Mezar­ ı Şerif'e varıncağa kadar kafasından ç ıkmadı. Şeyhin Mezar-ı Şerif'in y anındaki evinin avlusunun önüne bakan meydanda toplanan kalenderler, gruplar ha­ l inde ateş yakıp ısınıyorlar; caminin yanındaki dergahın önünde ise, başka bir grup derviş kazan kaynatıyordu. Salahaddin Zerger, dış avludaki ç ınar ağacının altına oturup, şeyhinin çağırmasını beklemeye başladı. Genelde pek fazla beklemez, şeyhi onun geldiğini haber alınca, he­ men içeri çağırtırdı. Bu defa herhalde içerde çok önemli bir misafir vardı ki, iç ve dış avludaki mü ri t ler ayak uçlarına basarak yürüyorlar, birbirleriyle fısıldaşarak konuşuyorlar ve sıra halinde içeriye gümüş bakraçlar içinde yemek taşı­ yorlardı. B azan da bir sürü kalen de r ve a s ı k yüzlü muhafız hiç beklemeden iç avluya geçip içeri giriyorlardı. Nihayet,


268 / ADİL YAKUBOV

kız gibi nazik bir genç mürit gelip, Salahaddin Zerger' i içeri buyur etti. Genç müridin peşinden iç avluya doğru yürürken, san­ ki bu defa şeyhten bir azar işitecekmiş gibi yüreği güp güp atan Salahaddin Zerger, genç müridi kolundan tutup dur­ durdu. - Pirimin huzurunda birileri mi var? - Evet. Bugün, şeyh 'ul meşayih işan Ubeydullah Hace Ahrar hazretleri teşrif buyurdular. Salahaddin Zerger, gayr-ı ihtiyari durup yeleğinin ce­ bindeki pahalı yüzükleri eliyle yokladı. İçinden "gönlüm­ den koptu ! " diye geçirdi. Ubeydullah Hace Abrar hazretleri, geniş salonun tö­ ründe, Şeyh Nizameddin Hamuş 'un sağ tarafında ipek şil­ teler üzerine oturmuş, tesbih çekip, aheste filıeste sallanıp duruyordu. Şeyhin dik vücudu yanında, tombul cüssesiyle dam loğuna benziyordu. Göğsünü kadar inen ucu sivri kara . sakalında bir tek beyaz kıl görünmüyor; kalın kaşları, etli burunlu kızıl suratında, insanı titreten pinhani bir iktidar gözleniyordu. Önlerinde diz çöküp kemal-i ihtiram ile se­ lam veren Salahaddin Zerger'e kaş altından şöyle bir bak­ tık.tan sonra, başını eğip, tesbih çekmeye devam etti. Şeyh Nizameddin Hamuş, dudaklarını kıpır kıpır oynatarak bir fatiha okuyup, ellerini yüzüne çaldıktan sonra. - Ne arz-u ihlasın var, hacı Salahaddin? - diye sordu. - Zamanım az. Çünkü Keş şehrinden velinimet pirim teşrif buyurdular. Salahaddin Zerger, oturduğu yerden tazim kıldıktan sonra: - Allah'a şükür kim, sahib-i nazar puşt-ı penahımın mübarek ellerini tutmakla müşerref etmiştir. - Anlat kuyumcu ! Şehirde ne var, ne yok? Ticaret er­ babı arasında ne haberler var? Şeyh, genelde böyle acele etmez, onun sözlerini ke­ mal-i ihtiramla dinlerdi. Salahaddin Zerger' in kalbi sıkış-

·


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 269

mıştı. - Pirim ! - dedi sesini yükselterek. - Bu gece Köksa­ ray 'dan sipahiler kelüb, biricik oğlum Mevlana Muhiddin' i ap ketken idiler•9. Hali20 kaytmadı2I pirim . . Şeyh hazretleri belli belirsiz gülerek: - Kaytmamışsa . . şehzade, oğlunuz Mevlana Muhid­ din' i enteresan bulmuştur. - Pirim! - Yahut kararsız oğlunuz, öz kardeşi Ali Kuşçu ile yüzleştirilince, bu mübarek dergahta itiraf ettiği şeyleri orada inkar etmiştir.. - İnşaallah öyle değildir, pirim. Çünkü oğlum tövbe edip ayaklarınıza kapanmıştır . . - Tövbe edip yalvarmışmış! . . - dedi Hace Abrar yu­ muk gözlerini birden pat diye açıpak. - Ol server-i kainatın kudretine şek keltürüb, felek sırlarını açmak isteyen kişi, niçün imdi tövbe edüb, yalvarıyor? Mürted şahın sevgili şakirdi neden üstadının vasiyetinden yüz ögürüyor?22 Salahaddin Zerger, ne diyeceğini bilemeden bocaladı kaldı. - Kusursuz olan Allah'tır. Bu asi kulun günahını af­ fetseniz, pirim! - Asi kul ha! - dedi Hace Abrar sakalını sıvazlayarak. - Seni iyi tanırım kuyumcu ! Ol dinsiz şahı puşt-ı penfilıın kabul edip, onuri inayet ve yardımlarıyla gücüne güç kat­ tın. Şimdi de tövbe edip yalvarıyorsun ! - Pirim! Size gerçekten bağlı kulunuz . . - Ol Rabbul aleminden asi oğlun için dua edip istiğfar eyle ey bende-i gafil! Zira kim Hak Taala'ya şek keltürüp, ümmet-i hakikatlerini izlfil eden23 bütün mürtetlerin akibeti 19 20 21 22 23

Ap ketken idiler: Alıp götürmüşlerdi. Hali: Hala. Kaytmak: Dönmek. Yüz ögürmek: Yüz çevimıek. Ü mmet-i hakikatlerini izlal eden: Müslümanları saptıran.


270 / ADİL YAKUBOV

budur bende-i birah24. Hallak-u alem hiç bir bendesinin günahım cezasız bırakmaz. Ukdıng mı?2 5 Salahaddin Zerger, susarak, iki büklüm vaziyette alnını halıya koydu. İçini saran müthiş korku ile titriyordu. Kendi kendine "Ya Rabbi ! Bana derman veresin ! " diye tekrarlı­ yor, fakat ağzından tek bir kelime çıkmıyordu. - İ nnallahe maassabirin. Sabredin kuyumcu . . Şeyh Nizameddin Hamu ş, kaş altından H ace Ahrar hazretlerine baktı. Yastığının altından zili çıkarıp şıngırdat­ tı. Hemen kapıda bel iren genç müride: - Divane Davulbey keldi mi? diye sordu. - Kelipti26 pirim. - Ayt 2 7 kirsin ! B irinin birden güp diye yanına oturduğunu hisseden Salahaddin Zerger, göz ucuyla yan tarafına baktı. Yanına oturan kişi, eski püskü giyinmiş bir derviş değil, beline hi­ lal gibi ince kılıç takmış, başına miğfer geçirmiş, tek gözü şaşı bir sipahi idi. - Ayt bakim, kaçaktan haber alabildin mi? - Yok pirim .. - Bir kaçağı yakalayamazsan .. Seni niye kalender başı yaptım? Niçün tuttuğunu koparır diyerek Köksaray ' a muhafız başı tayin ettirdim? - Günahkarmen2 8 pirim. Ne yaparsın, darussaltanada kıdırmadığım29 yer kalmadı. - Hangi kaçak? Hace Abrar, yerinde doğrularak, bir Kaşkir' e, bir şeyh hazretlerine baktı. Şeyh, birden tuhafla­ şarak, beyaz kaşlarını sıvazlamaya başladı. - Kalender Karnaki deni len i m a n s ızın biri , pirim. -

-

24

Bende-i birah: Yolunu sapıtmış kul . 25 Ukdıng mı: Anladın mı? 26 Kelipti: Gelmiş. 27 Ayt: Söyle. 28 Hatalıyım. 29 Kıdırmak: Aramak.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 271

Dün için güya bana gelecekti. Şah-ı şerir mahvolduğu gün kaçıp gitmiş. Henüz bulunamadı. Kalender Karnaki ismini duyan Salahaddin Zerger, ba­ şını hafifçe kaldırarak konuşmalara kulak kabarttı. O an to­ runu Banu 'nun söylediği sözleri hatırlayarak içine bir şüp­ he düştü. Hace Ahrar, teessüflerini bildirerek, başını salladı. - Allah gönlüme ilham etti efendi, iblis-i şerir şahın elinde yetişen bir dinsize inanmak. . - S ınamak istiyordum, pirim ! Arkasında ayakçılar vardı, aha .. - Şeyh, kaşlarını çatarak Kaşkir'e baktı. Kaşkir ise, oturduğu yerden ellerini ovuşturup: - İnşaallah bulacağız, pirim, - diye mırıldandı. -Yerin altına da girse, buluruz ol betbahtı ! Bu sevimsiz konuşmayı başka bir yöne çekmek isteyen Şeyh Nizameddin: - Pekala, - dedi. - Bu adamı tanır mısın, derviş? Kaşkir, Salahaddin Zerger'e yan gözle bakarak sırıttı : - Bütün Maveraünnehir'de bu zat-ı şerifi tanımayan kimse yoktur, pirim. - Bu adamın oğlu Köksaray 'da zindana atılmış, habe­ rin var mı? Kaşkir' in dudaklarındaki tebessüm, yerini yapmacık bir üzüntüye bıraktı. - Efsus ki,30 bu pis iş fakirin omuzuna yüklenmiş bu­ lunuyor, pirim. - Eee, anglat! - Mev lana Muhiddin ' i zindanda Ali Kuşçu i le bir hücreye attım, pirim. - Niçün? Sorak kılındı mı?3 l - Kılındı. Ama helal olsun mevtanaya ki, pirime yaptığı itirafları inkar etmedi. 30 Efsus ki: Ne yazık ki. 3 1 Sorak kılınmak: Sorgusu yapılmak.


272 / ADİL YAKUBOV

- Şunda32 kaysi33 sebepten zindana atıldı? Kaşkir, omuzlarını silkti: - Devletpenah böyle emir buyururlarsa, hendesi ne yapsın, pirim? Padişahımız efendimiz, söylediklerini git Ali Kuşçu 'ya da kabul ettir demiş. Kabul ettir ki, ol inatçı­ yı insafa getir, sonra seni serbest bırakayım demiş. - Pirim! Salahaddin Zerger, bağrı yırtılırcasına inledi. Şeyhin ayakları altına kapanmak üzereydi ki, Hace Ahrar'ın, "Fer­ man-u hümayun emr-i vaciptir!" şeklindeki sözünü işitince fikrinden vazgeçti. Hace Ahrar, kalın kara kaşlarının altın­ da oynayıp duran gözleriyle ona bakıyor, önünde debrenib duran Salahaddin Zerger' in herhangi bir itiraz etmesi ha­ linde, tesbihini suratına fırlatacakmış gibi duruyordu. - Vallahu alem bissavab ! Velakin diyanetsiz şakilerin cezası işte budur! - dedi Hace Abrar sırtını yastığa vererek. - Oğlun Mevlana Muhiddin şol duzahilerle34 birlikte aynı kaptan yemek yedi. Allah' tan korkmayıp küfür kitaplar yazdı. Şimdi bu günah-ı azimlerinin cezasını çekmesi der­ kar. Cezasını ne kadar çok çekerse, günahı inşaalla o kadar çabuk affolur! B una ağlayacağına şükretmen lazım, hacı Salahaddin! - Pirim, siz Ali Kuşçu 'yu bilmezsiniz.. - B ilirim! .- Hace Abrar dirseğini yastığa dayayarak kamburunu doğrulttu. - Hak Taala' dan korkmayan ol din­ sizlerin hemmesini35 bilirim ben. Naşer'i36 rasathaneye yı­ ğılan küfür kitaplarını saklamaktan müddeaları nedir? Bu­ nu da bilirim. Müddeaları, bu mekruh kitapları dinsizler dergahı haline gelen rasathane ve medreselerini korumak ve böylece ümmet-i Mustafa ' y ı doğru yoldan urmaktır. 32 O halde. 33 Hangi. 34 Düzahi: Cehennemlik. 35 Hepsini. 36 Şeriata ters düşen.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 273

Esasen onları katliam kılmak, emiril mü'minine vazife-i şer'iyyedir, hacı Salahaddin! Salahaddin Zerger, Hace Ahrar' ın ateş püsküren çehre­ sinden, garip bir duygu ile parlayan nigfilıından gözlerini kaçırı rken, "Sen yardım et ya Rabbi ! " diye mırıldandı. "Niçin Ali Kuşçu ' nun sözlerini bunlara söyledim? Neden onun sırrını açtım? . . " - Gözlerini aç, kuyumcu ! - dedi Hace Ahrar. - Ol asi evladın içtin kulundan değil, Hak Taala'dan medet dileye­ ceksin ! Kelime-i şehadet keltürüb, leyl-ü nehar isJiğfar ey­ leyeceksin ! Ayağa kalk ey bende-i birah ! Salahaddin Zerger, ayağa kalkarken, son bir kez Şeyh Nizameddin Hamuş'a baktı. Fakat şeyh, mahcup bir tavırla gözlerini başka bir yöne çevirdi. Salahaddin Zerger, gözle­ ri dumanlı bir şekilde kapıya doğru yürüyüp, sendeleyerek salonu terketti. Koridorda yürürken, göğsüne bıçak saplan­ mış gibi, bir süre sırtını duvara verdi. O an eli yan cebinde­ ki yüzüklere dokundu. Fakat dokunmasıyla birlikte çehre­ sinde tuhaf çizgiler oluştu. P"ıri için getirdiği bu yüzükleri takdim etmeden geri götürmenin verdiği burukluğa benzer bir duyguydu bu. B ir an geri dönüp yüzükleri takdim etme­ yi kafasından geçirdi, fakat cesaret edemedi. Yüreğini ka­ rabasan gibi kaplayan isyandan dermanı kesilmişçesine, sendeleye sendeleye köşkten çıktı.


- ı 1Yatsıleyin Semerkandlı Timur ustanın yanından çıkıp giden Kalender Karmaki gece yarısından sonra tekrar geri dönüp balyozun yanındaki postun üzerine yüzüstü uzan­ mış; ustanın sorusuna da, "Mevlana Muhiddin de zindana atılmış" şeklinde baştan savma bir cevap vermişti. Çünkü o, hayalinde Salahaddin Zerger' in bahçesinde dolaşıyor; Hurşide B anu 'nun göz yaşlarıyla ıslanmış üzgün çehresi gözü önünden gitmiyor, onun içli sesi kulaklarında ç ınlı ­ yordu . . Ertesi gece, yine mevlanfuıın evine gitti. Dün olduğu gibi, yine kararıp duran kapıyı üç defa tıkırdattı. H urşide Banu, onu beklemekte olduğu için olsa gerek, hemen bah­ çe kapısını açıp, dışarı çıktı. Kalender, onun Afgan işi bici­ rim terliklerinin şıp şıp sesini hemen tanımıştı. Evet, bu ge­ len Banu'dan başkası değil! Hurşide B anu, adımlarını tek tek atarak, gelip asma altında duran Kalender Karnaki ' nin karşısına dikildi. Kalender, onun selam verip vermediğinin farkında bile değildi. Banu ise, sanki selam veriyormuş gi­ bi başını önüne doğru eğmiş, sessizce bekliyordu. Sırtında, beline kadar uzanan uzun bluz üstünden siyah pamuk ye­ lek, başında türban yerine siyah kadife yapıncak vardı. Hatta yüzüne gerdiği ipek peçe bile simsiyah göründü Ka­ lender'e. Karanlıkta yüzü pek seçilmiyordu , ama kadife yapıncak örttüğü başını eğip sessizce duruşu, pek iyi du ­ rumda olmadığını gösteriyordu. Kalender, kurumuş dudak­ larını aralayıp:


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 275

- İnşaallah iyisindir, - dedi. - Mevlana döndü mü, Banu? Hurşide Banu, yavaşça başını salladı. - Hayır.. - Fesuphanallah! Neden? Banu, başını kaldırıp baktı. Ahu gözleri, karanlıkta so­ ğuk bir ifadeyle parladı. - Ben nereden bileyim? Sonra niçin Mevlana Ali Kuşçu 'nun kuyusunu kazan kişiyi zindana atmasınlar ki .. Kalender, kendini tutamadı : - Allah ' ım ! - diye inledi. Banu 'nun sözlerindeki si­ temkar tavır, zehirli bir hançer gibi yüreğini dağlamıştı. Hurşide B anu, sanki boğuluyormuş gibi, güçlükle nefes alıyordu. - Siz . . korkmayın demiştiniz .. Babanıza bir şey ol­ maz, hemen döner demiştiniz. Hani, neden dönmedi? Kalender, sıkılarak gözlerini Banu'nun ithamkar bakış­ larından kaçırdı. - Yanılmışım B anu, afedersin .. - Zavallı babam, güçsüz bir kişi. Onu zindana atıp, seni burada çürüteceğim diyerek korkutmak kolaydır. Bak, Allah şahit: O, vicdanını satmadı. Kendi arkadaşına kalleş­ lik yapmadı.. Hurşide B anu, hıçkırıklar arasında boğulup kaldı. Ko­ nuşamıyordu. Kalender' in yüreğine saplanan zehirli han­ çer, sanki çekilip tekrar batırılıyormuş gibi, içi paramparça olmuştu. - Afedersin, Banu, - dedi zorlanarak. - Ben öyle sanı­ yordum. Yanılmışım . - Cılız, aciz bir insan, zindana kaç gün dayanabilir? N'olur onun hali? Zavallı babam! . Banu'nun hazin sesi nedense Kalender'e, onunla kapı önünde karşılaştığı o uğursuz günü hatırlattı. Banu'nun "Mirzam ! " diyen o günkü sesi de şimdi olduğu gibi hazin bir feryadı andırıyordu. Gerçi şimdi daha sakin konuşuyor.


276 / ADİL YAKUBOV

du, ama sözlerinde yine o dert, yine o feryat, hatta içli bir yalvarış havası vardı. S anki başlarına gelen bu beladan on­ ları yalnız Kalender kurtarabilirdi! Eyvah! Yüzünü elleriyle kapatıp, sessizce hıçkıran bu dilbere ne diyecek, onu nasıl teselli edecekti? Kalender, matem tutan bir kişi gibi karalara bürünmüş olan bu narin ve nazik dilberi bağrına basıp, yaşlı gözlerin­ den öpmek, tatlı sözlerle gönlünü okşayıp dertlerini unut­ turmak istiyor, fakat gönlündeki katı üzüntü ona yaklaşma cesaretini kırıyordu. - Ağlamayı bırakın, Banu, - dedi sonunda. - Ancak şeytan ümitsizliğe kapılır. Allah 'tan ümit kesilmez .. Banu, sessizce hıçkırmaya devam ediyor, onun sözleri­ ne kulak bile asmıyordu. - İnşaallah, biz de oturup kalmayacağız. Bir çaresini bulur, bir şeyler yaparız, B anu . . Hurşide Banu, başını yana eğip, göz ucuyla ona baktı. Yaşlı gözlerinde bir ümit parıltısı belirdi. - Zavallı dedem kime gideceğini, kimden yardım iste­ yeceğini dahi bilmiyor.. - Evet, zor iş, - dedi Kalender feryat eder gibi. - B u merhametsiz diktatör, bütün ilim adamlarını yok etmeye kararlı. Üstadın yaktığı ilim meşalesini söndürüp, bütün Maveraünnehir'i karanlık bir kuyuya atmayı kafasına koy­ muş. Fakat, inşaallah bu kötü niyetini gerçekleştiremez ! Çünkü, ilim meşalesini söndürüp memleketi karanlığa boğ­ maya niyet eden bir diktatör, kötü amacına erişemeyecek. tır ' . Kalender, sözlerini bitirdikten sonra birden sessizliğe gömüldü. Halbuki karşısında hıçkırarak içini çekip duran şu ahu gözlü nazende, ondan böyle kahramanlık destanları değil, gönlüne teselli verecek sözler bekliyordu. - İnşaallah bir yolunu buluruz, Banu, - dedi. - Sözü­ me güvenin. Burada eli kolu bağlı oturup duracak değiliz. Bugünden itibaren harekete geçiyoruz .. - Kalender sözleri.


ULUGBEY' İN HAZİNESİ / 277

ni tamamlayamadı. O an bahçe kapısı şırrak diye açıldı. Birbiri ardından ilerleyen iki kişinin silueti gözüktü. - Hurşide, nerdesin balam? - Ninem ! Dedem! Birden telaşa kapılan Banu, Kalender' in elini tuttu. Avuçları, ateş gibi sıcaktı. Kalender, alev alev yanan bu eli ellerinin arasında tu­ tarken içi bir tuhaf oldu. - Korkmayın, bir yolunu buluruz, Banu ! Ben, artık gı"deyım 1. . . Geriye doğru çekilip, ağaçlar arkasına saklanırken, Hurşide Banu 'nun: - Buyur dedecan! - diyen yumuşak sesi işitildi. Kalender, karanlık sokaklardan, ıssız yerlerden geri dö­ nerken, bir yandan sürekli "ne yapacağım şimdi?" diye dü­ şünüyor, öbür yandan ise Banu'nun göz yaşları ile ıslanmış çehresi bir türlü gözünün önünden gitmiyordu. Kulakların­ da sürekli çınlayıp duran B anu 'nun sitemkar sözlerinde gerçekte bir serzeniş değil, başka duygular gizliydi: Evet, Banu ne zamandır onu bekliyor, kollarına atılmak istiyor­ du. Banu 'nun bu arzusu onu hem sevindiriyor, hem de bir yandan içini bir endişe kemiriyor, "Ne yapmak lazım? Bu iki üstadı kurtarmak için ne kılmak gerek?" diye düşünüp duruyordu. Karşıda bir ışığın parladığını gören Kalender, birden durdu. Ellerinde meşalelerle ilerleyen iki saray nevkarı kendisine doğru gelirken, birden yana saptı. Şimdi ne ya­ pacak, nereye gidecekti? Birden Tillebibi 'den haber almak için Gur-i Emir tarafına, Ali Kuşçu 'nun Aksaray yanındaki evine doğru yürümeye başladı.. Bir an durarak çevresine bakınan Kalender, Salahaddin Zerger' in evinden uzaklaşmış, Köksaray 'a yaklaşmış oldu­ ğunu farketti. Uzaktan yüksek surlar gibi gözüken duvar­ larla çevrili kubbeler, karanlıkta iri kaya parçaları gibi ür­ kütücü bir görünüm arzediyordu. İçeride bir tek çıra bile .


278 I ADİL YAKUBOV

yanmıyor, muazzam saray sanki bir mezarlık gibi sessiz ve ıssız görünüyordu. Adeta bir taş yığınını andıran bu saray, derin sessizliğe gömülmüş bu kubbeler, nedense hafızasında yerleşip kal­ mış bazı mısraları aklına düşürdü: Tathğ tatlığ yigenler Türlük türlük yigenler Altun taht olturganlar Tufrak ara yatmışlar . .

Mev Ianaların yattıkları hücre, mezarlığa benzeyen bu sarayın neresinde acaba? Ona açılan bir geçit yok mu? Kalender, ağaçları kendine siper ederek ilerledi. Fakat çok geçmeden, yine kale tarafından ellerinde meşalelerle çıkan muhafızlar göründü. Esasen, muhafızların gece bo­ yunca, saray çevresinde sağa sola koşuşturmaları, bir şey­ ler olduğunu gösteriyordu. Yavaş adımlarla geriye çekildi. Kuytu yerlerden, der­ v işlik günlerinde görmüş olduğu dar sokaklardan yürüyüp Aksaray 'a ulaştı, fakat içeriye girer girmez gördükleri kar­ şısında şaşırıp kaldı. Çünkü Tillebibi, yüksek ateşler içinde yerde kıvranıp duruyordu. Oğlunun geldiğini zannederek, sönük gözlerini yumup, onun yanaklarından ve gözlerin­ den öptü. Sonra onun oğlu olmadığım anlayınca, çuval gibi yere yığılıp, hıçkırıklarını bırakıverdi . . . Kalender, hala Tillebibi ' nin feryatlarını kulaklarında işitiyormuş gibi, başını keçeyle örtüp, iki büklüm yattı. Kendisini ve Timur ustayı ziyarete gelen Kalkanbey ile Baskanbey bile onu yerinden kaldıramadı. Demirci ustası iki kardeş, onu teselli etmek için, "Eee ağa, bırak şu yalan dünyanın vesveselerin i. Garip kuşun yuvasını Allah ya­ par ! . " dedilerse de, bu sözler Kalender'e fayda etmedi. Kendi kendini yiyip bitiriyor, yatakta bir o yana bir bu ya­ na dönüp duruyordu.


ULUGBEY'İN HAZİ NESİ / 279

Vakit gece yarısını çoktan aşmıştı. Kalkan bey ile Bas­ kanbey geleli ise, henüz çok az bir zaman geçmişti. Kapı yine tıkırdadı. Timur usta, eline yağ çırasını alarak, karan­ lık koridora daldı. Kapıda kim olduğu bilinmeyen biriyle bir süre konuştu. Daha sonra ise Miranı Çelebi 'yle birlikte içeri girdi. - Bu delikanlı, birini alıp getirmiş, - dedi Kalender'e. - Zavallı adam girsin mi? Miranı Çelebi, selam verip öne doğru yürüdü. - Mevlana Kaşi ! Bütün öğrenciler onu size gönderdi­ ler, şair. - Bana mı gönderdiler? -Kalender, şaşırmış bir vazi­ yette ayağa kalktı. - Hadi, çağır gelsin ! Uluğ bey Medresesi 'nin en genç müderrislerinden sayı­ lan Mevlana Kaşi ibni Muhiddin, mağaraya girince, karan­ lığa alışsın diye bir süre ellerini gözlerinin üzerine siper et­ ti. Sonra sanki Kalender Kamaki ile değil, şöhreti dört bir yana yayılmış ünlü bir ilim adamını selamlıyormuş gibi ke­ mal-i ihtiram ile tazim kıldı. Kalender, genç yaşına rağmen üstadın saygısını kazanmış olan bu meşhur allameyi görün­ ce seviniverdi. Onun gelişi, şu kara günlerde bu dünyada iyi insanların da bulunduğunu gösteriyordu . Timur usta, ocaktaki sıcak közü eşeleyerek üzerine ku­ ru yonga attıktan sonra, sekiye keçe serip misafirlere otur­ malarını rica etti. Kalender, içeriye girdikten sonra gözleri sevinçten parlayarak oturmakta olan Kaşi 'nin dizine elini koyup : - Sizi buraya genç mollalar yol lamış birader, öyle mi? Onlar beni nereden duymuşlar? Mevlana Kaşi, çenesinin ucundaki seyrek sakalını sı­ vazladı. Ocağın saçtığı ışık altında çebresine renk gelmiş, gözleri parlamıştı. - Bütün Maveraünnehir sizi konuşuyor şair, - dedi. Hülasa, dervişliği bırakıp, Mevl§n5 A !; Kıı�çu 'mm kanatla-


280 / ADİL YAKUBOV

rı altına sığındığınızı işiten bütün öğrenciler, size sonsuz sevgi besliyorlar. Kalender, üzgün bir şekilde gülümseyerek, gözlerini ateşe dikti. Mevlana Kaşi 'nin sözleri, kalbindeki yarayı ye­ niden deşmişti. "Dervişliği bırakıp ilim dergahına döndü de n ' oldu ? Ne hapisteki üstadını kurtarabildi, ne de Ba­ nu 'nun derdine merhem olabildi !" Kalender, derin bir iç çektikten sonra Kaşi 'ye baktı. - Peki, ilim adamları arasında ne söz, ne haber var, birader? Kaşi dalgın gözlerini ateşten ayırmadan: - Bütün öğrenciler ve ilim adamları son derece üz­ günler, şair, - dedi. -Bilginiz olsun: Medreseler kapatıldı, ilim adamlarının akibetinin ne olacağı ise, henüz belli de­ ğil. - Kara kara düşünmenin ne faydası var? Üzülmek hiçbir şeyi geri getirmiyor, birader. - Doğru söyledin, - dedi Miranı Çelebi ocaktaki ate­ şin altında çıra gibi yanan gözleriyle onlara bakarak. - Öğ­ renciler, Ali Kuşçu 'yu derhal kurtarmak gerek diye düşü­ nüyorlar. Niye bunu söylemiyorsunuz, Mevlana Kaşi? Kaşi, göz ucuyla körük ağzının yanında ateş yakıp oturmakta olan demirci kardeşlere baktı. Kalender gülüm­ seyerek: - Korkma azizim, bunlar bizden, - deyince; - Evet, - dedi başını yere eğerek. - Bu akşam bir grup öğrenci yanıma geldi. Kendilerini çekinmeden ateşe atma­ ya hazır olan bu genç mollalar, ölüm pahasına bile olsa Mevlana Ali Kuşçu 'yu kurtaralım dediler. - Peki nasıl? - Yattığı zindanı bulsak, tünel açarız dediler. Kaşi 'nin konuşmalarına kulak kabartmakta olan Kal­ kanbey, onun sözünü keserek: - Sağolsunlar! Sağlam yiğitlermiş ! - diye söze karıştı. - Sen ne dersin ağabey?


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 281

- Benim ne diyeceğim belli kardeşim ! - diyerek güldü Baskanbey, kara güğümü ateş üzerinden alırken. - Yüre­ ğinde cesaret olan böyle yiğitler toplanırsa, biz de katılınz! Kalender ağamız gibi gece gündüz kederden üzülüp yat­ mayız ! Öyle değil mi, ağa? Kalender, demirci ustası kardeşlerin sözlerine güldü. Fakat, kale surları gibi yüksek saray duvarlarını, çev rede ellerinde meşalelerle gece gündüz devriye gezen muhafız­ ları hatırlayınca, düşünmeye başladı. Timur usta ise başını sallayarak: - Evet çiğ süt emmiş insanlar! - diyerek güldü. Kalkanbey: - Niçin gülersiniz ? - diye sordu. - Şunun için gülerim ki, siz bu zindanları kimin yaptırdığını bilmiyorsunuz. B unları, bütün dünyayı tarumar eden Emir Timur yaptırdı ! - Peki o zaman ne yapacağız dede? - dedi Miram Çe­ lebi. - Akıl verin: Ne yapacağız? - Evet bir çare bulmak gerek. - Kalender başını elleri arasına alıp hafifçe sıktı. - Bir yolu olması lazım! Timur usta, kurum bağlamış yüzünü nasırlı elleriyle si­ lip , ocağa bakarken, bıyığı andıran kalın kaşlarının altında­ ki gözlerini yumarak dudaklannı araladı. - Ben bunu çok düşündüm. Sonunda şu karara var­ dım: Onları ancak altın kurtarır. Başka çare yok! - Altın! - Hepsi birden susup kaldı. Hatta Kalkanbey bile istirahatı bırakıp yanlarına yaklaştı. - Evet, altından başka hiçbir şey bize bu işte yardımcı olamaz, - dedi ihtiyar. - Aklınızda bulunsun: Şehzadenin komutanları arasında altınla satın alınmayacak kimse yok­ tur! Bir aracı koyup, onlardan birini ayartmak gerek! Ali Kuşçu 'nun değerli başını kurtarmak için, onun altın ve mü­ cevherlerini kullanmak lazım. Mirza Uluğbey gibi büyük bir bilgin bile böyle düşünürdü .. İhtiyar, sırrını açmadım ya der gibi Kalender'e baktı.


282 / ADİL YAKUBOV

Halbuki Kalender, sönmek üzere olan ateşe gözlerini dik­ miş, dalıp gitmişti. İhtiyarın altından söz ettiğini işitince, hemen aklına Kaşkir geldi. Bir süre önce onu yatsı vakti uzaktan görmüştü. Üzerinde muhafız giysisi, başında miğ­ fer, belinde hilal gibi eğri bir kılıç, altında güçlü kuvvetli bir at vardı. Rasathane yanından on kadar süvari ile at koş­ turup gitmişti. At üzerinde öyle ihtişamlı bir duruşu vardı ki, Kalender' in gözlerine inanası gelmemişti . . İhtiyar da Kaşkir' i aracı koyma fikrini uygun buldu. Tövbe ! Neden bunu daha önce düşünemedi sanki? Kaşi. Kalender' in sus­ kunluğunda başka bir mana arayarak: - Altınla iş bitecekse, bir çaresi bulunur, -dedi. - Bü­ tün öğrenciler, bütün ilim adamları, ellerinden gelen yardı­ mı esirgemezler. - Altından önce, ustanın sözünü ettiği aracıyı bulmak kadar, kimi ayartacağımıza karar vermek de önemli ! - dedi Kalender. Kaşi, demirci ustası kardeşlere bakarak: - O da bulunur, - dedi sesini alçaltıp, - Emir Sultan Candar denilen birini tanıyorum. Uzaktan akrabam olur.. - Emir Sultan Candar? O vicdansız, şehzadenin sağ koluymuş! - Demek ki, tam aradığımız adam o! - diye güldü Mi­ ranı Çelebi. - Hem de nasıl ! Ama acaba oltaya gelir mi, gelmez mi? - Korkma, balam. Aradığımız kişiyse .. Tuzağa düş­ mezse, oltaya düşer! Amma, yemi bol koymak gerek ! -Ti­ ınur usta bunları söyledikten sonra ellerini kaldırıp fatiha okudu. - Bu işte Allah yardımcımız olsun yavrularım, işi­ niz rastgelsin. ilahi amin !


- 1 2Köksaray 'dan adamakıllı yorulmuş olarak dönen Emir Sultan Candar, yatağa uzandı. Tam dalmak üzereyken, bi­ risi omuzundan silkeleyerek uyandırdı. - Mazur göresiniz, emirim. Köksaray ' dan haberci gelmiş. Emir Candar, gözlerini zorla açtı. Genç hizmetçisi, kollarını kavuşturmuş, tepesinde bekleyip duruyordu. - Saraydan mı gelmiş? - Saraydan, emirim. - Çağır! Emir Candar, of çekip, tekrar gözlerini yumdu. Kaç yıldır hergün böyleydi. Gece gündüz dur durak yok. Şehza­ de, gece demez, gündüz demez, haberci üzerine haberci gönderir. Sanki karşısındaki asilzadeler soyundan gelen bir emir, bir komutan değil, sıradan bir uşakmış gibi ıvır zıvır işleri bile ona yükler. Şehzade, babası yetmiyormuş gibi, onun c iğer köşesi şehzade Abdulaziz ' i de Emir Sultan Candar'a öldürtmüştü. Emir Candar, o meş ' um geceyi hatırladr. Abdulaziz' in öldürülmeden önce, ellerini kaldırıp, küçük çocuklar gibi, hüngür hüngür ağlayışı gözünün önüne geldi. B ir an , sanki Abdulaziz kapıdan içeri girip geliyormuş gibi hissetti. He­ men başını kaldırıp, kapıya baktı. Vücudunu soğuk bir ter kaplamıştı. "Bu asi kulunu affedesin Rabbım! " diye mırıldandı.


284 / ADİL YAKUBOV

Evet, bu mel ' un şehzade bir çok pis işini ona yaptırdı. Bu yetmiyormuş gibi, son zamanlarda yeni bir huy edindi: Gece yarılarına, ekseriye şafak sökene kadar bir damla uyumadan devlet işlerini, divan yazışmalarını bitirir, iş yoksa eğlenmeye başlardı. Hıh ! Eğlencesi de eğlence olsa bari! Tilkinin daveti gibi bir şey .. Halbuki Mirza Uluğbey zamanında memleketin en meşhur şair ve ilim adamları, sazende ve hanende lerinin katıldığı işret alemlerinde, Uluğbey kendi başına oturup bade içer, çakırkeyf olup ha­ yale dalar; hanendelerin içli nağmelerini dinler; bazan da haremdeki cariyelerden bir ikisini çağırtıp dans eder, fakat çoğunlukla biraz oynaştıktan sonra onları gönderir, sazen­ delere ezgili havalar çaldırırdı. Geç saatlere kadar sohbet edip eğlendikten sonra, Emir Candar' ı veya salonda bulu­ nan divan beylerinden bir ya da ikisini yanına çağırır, eline bir kase bade tutuşturup m isafir ederdi. . Ey Perverdigar-ı alem! Onun başına ne işler açtın? Emir Sultan Candar, Mirza Uluğbey ' e ihanet edip şehzadeye bağlanırken, bun­ ları mı ümit etmişti? Şehzadenin sağ kolu, güvendiği dağı, sadrazamı olurum diye düşünmemiş miydi? Şehzade tah­ tında oturur, devleti ise ben yönetirim, bütün Maveraünne­ hir ayaklarımın altında titrer diye ümit etmemiş miydi? Bü­ tün ileri gelen şahıslar, bey ve beyzadeler, devlet ve harb erkanı, sanatkarlar, tacirler benim kapımda el ovuşturacak; benim kudretim, benim köşküm başkentin en muhteşem köşkü olacak; köşkümde Maveraünnehir'in en seçme na­ zendelerini toplayacağım diye düşünmemiş miydi? Sırf bu ümitlerle şehzadenin bütün emirlerini ferman-ı hümayun diyerek, onun en pis, en rezil işlerini yapmamış mıydı? Ya peki, bunlara karşılık ondan ne iyilik görmüştü? Mal varlı­ ğı, şanı şöhreti artmış mıydı? Haremindeki cariyelerden bi­ rini ona ikram etmiş miydi? Yok! Emir Candar, Salahaddin Zerger' in sevgili torunu, Maveraünnehir' in en güzel kızı, o ahu gözlü dilberi almak, Zergerlerin damadı olmak istiyor­ du. Bu niyetini bile gerçekleştiremedi. Şimdi dünür gönde-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 285

receğim dediği zaman ise, tutup kızın babasını hapse attı­ rıp, bu işi gerçekleştirmesini de engelledi. Emir Candar, ne kadar baskı yapıldıysa da, Mevlana Muhiddin' in canına za­ rar getirtmedi. Diğer emirler, onu şehzadenin sağ kolu, en yakını diye bilirler. Onun kolunun ulaşmadığı yer, altından kalkamayacağı iş yok derler. İşte bu yüzden de hepsi onu kıskanır, hepsi ona yan gözle bakar, diş bilerler. Her taşın altında onu ararlar. Gerçekte ise, bilmezler ki, Emir Candar kendi başını bile zor kurtarmıştır . . Zaten sadece Emir Can­ dar değil, aksine Horasan savaşından, özellikle de Şehzade Abdulaziz' in Semerkand 'da işlediği rezil işlerden sonra Mirza Uluğbey'e sırt çeyirip Şehzade Abdullatif' in safında yer alan bütün emirler şimdi pişman oldular. Çünkü şehza­ de, onlara bekledikleri mevki ve makamı ihsan etmedi. O, sadece Şeyh Nizameddin Hamuş 'un dediklerini yerine ge­ tiriyor. Gece gündüz onun ağzına bakıyor. Hatta Şeyhülis­ lam B urhaneddin ' in bile esamesi okunmuyor .. Ya Emir Candar? Geri zekalı şehzade, her Allah' ın günü onun göz­ lerine ters ters bakıyor. Söylediği sözlere, ettiği yeminlere bile inanmıyor. Bu yetmiyormuş gibi, bir de attığı her adı­ mı kontrol ettiriyor. Her hareketinden dolayı sorguya çeki­ liyor. Ne zamandır içine dert olan bu düşünceler, Emir Can­ dar' ın kalbinde yumaklanıp kalan kırgınlıkları yeniden uyandırdı. Neden Mirza Uluğbey 'e ihanette bulunmuştu? Niçin onun iyiliklerini unutup, nankörlük etmişti? .. Derin bir of çekti. Yerinden kalkmak üzereyken kapı yavaşça açılıp, içeri Kaşkir girdi. "İşte, arkamdan yine bir ayakçı çıkartmış ! " - Ne var!? - dedi kaba bir sesle. - Gece yarısında gene ne işi bu, şaşı? Kaşkir, ağzını gözünü oynatarak cevap verdi: - Bunu devletpenahıma sorun, emirim! Emir Candar, şaşıyı kaldırıp duvara çarpmaktan kendi­ ni zor tuttu. Suratı asıldı. Sipahi giysilerini iri cüssesine ge-


286 / ADİL YAKUBOV

çirirken, Kaşkir' in fevkalade yumuşak, mülaim sesini işitti. - Şevketlü emirim! Siz bana inanmazsınız bilirim. Şehzadenin bu işleri, benim de hoşuma gitmiyor. "Şeytana papucu ters giydiren bu hinoğlu hinin niyeti ne? Koynuma el atıp, sır almak mı istiyor, yoksa başka bir niyeti mi var?" Emir Candar, gümüş kemerini beline bağlarken, ona bakmadan sordu : - Hangi işlerini kastediyorsun? - Hangi birini kastedeyim, emirim? B izi kendisine sırdaş yaptı. Doğru. Ama sırdaşlıktan ne fayda? "Allah Allah! B u ne hal? Canımı dişime katıp hizmet veriyorum, yine inanmıyor, ayakçı üzerine ayakçı salı­ yor! .. Dün, mevlana Kaşi gelip bir kılçık attı. Çoğu nluğu memnun olmayan kişiler adına konuştu. Her tarafın allak bullak olduğunu, halkın perişan, şehirde işlerin kesat, esna­ fın ümitsiz olduğunu anlattı. Sonunda da Mevlana Ali Kuş­ çu ile Mevlana Muhiddin hakkında sorular sorup, altın ve mücevherlerden bahsetti. Emir Candar, onu hemen payla­ yıp hapse atmayı düşündü, fakat yine de akraba oluşunu hesaba katarak, nazikçe kovdu. Bugün ise .. Yılanın yağını yalayan bu düzenbaz, koynuna el atıp durmakta. Emir Candar, kılıcını beline takma bahanesiyle sürekli Kaşkir' i süzerek: - Sana helal olsun, şaşı , dedi. Mirza Uluğbey dev­ rinde, köşe bucak dolaşıp, dilencilik yapardın. B ugün ise, şehzadenin en güvendiği muhafızlar arasına girdin. Daha ne istiyorsun, Kaşkir? - Muhafızlıktan ne fayda? Adı büyük, kendi küçük, emirim ! - Eline az para geçiyorsa, ben ne yapayım? Muhafız oldun, kafanı çalıştır, bir şeyler yap Kaşkir ! - Tek atla savaşa gidilmez, emirim! Ses iki telden çı­ karmı ş ! B ir i ş v ar "

-

.

-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ I 287

- Ne işiymiş bu? . . - Tamam derseniz, anlatırım. Ama korkmayın. Çok sadık adamlar var. "Sadık adamlar? Kuzu postuna bürünmüş bu iblis, ne demek istiyor? B ir fitne mi var, y oks a beni denemek mi is­ tiyor?" Emir Candar, birden atılıp, Kaşkir' i yakasından yakala­ yarak kendine doğru çekti. - Canından bezmediysen doğruyu söyle: Beni sına­ mak için seni kim görevlendirdi? Şehzade mi, yoksa Şeyh Nizameddin Hamuş hazretleri mi? Karnını deşer, içindeki­ leri başına sarık yaparım. Anlat iblis ! Emir Candar, Kaşkir' in gırtlağına yapıştı. Kolları, kuz­ gunun pençeleri gibi kuvvetliydi. Kaşkir' in şaşı gözü, yu­ vasından çıkıp fırlayacakmış gibi oldu. Yüzü, kireç gibi beyazlaşmıştı. - Kim gönderdi anlat, ifrit! - Billah yalan söylemiyorum! Gerisini anlatınca bana hak verirsin, emirim ! - Gerisi ne? Fitne mi? - Hayır, altın, e mirim .. altın ve mücev her! . - B ütün fitneler, bütün kötülükler, altın ve mücevherle başlar! Peki, nerde bu altın ve mücevherler? - Sizin elinizin altında, zindanda yatıp duruyor, emi­ rim! "Zindanda yatıyormuş ! Kendi pirine dostluk gösterme­ yen bu şeytan ne dedi? Kimi kastetti? Şehzade Abdullah' ı mı, yoksa şehzade Ebu Said'i mi ? " Emir Candar, Kaşkir'in boğazını kavrayan parmakları­ nı bira� daha sıktı. - Gözünü oynatma, u l an ! Açık konuş şeytan ! Kaşkir, can havliyle e miri n kolları arasında kıvranıp, hırıldamaya başladı. - İki allame . . Ali Kuşçu ile Mevlana Muhiddin . . "Ejderhanın gözünü çıkaran kuzgun ! İki allan1eyi kur-


288 / ADİL YAKUBOV

tarıp da ne yapacaksın? Altın ve mücevherleri kim vere­ cek? Salahaddin Zerger mi?" Emir Candar, Kaşkir'in gırtlağını sıkıp gebertmek iste­ di, fakat o anda nedense Mevlana Kaşi 'nin kendisiyle yap­ tığı görüşmeyi hatırlayarak, yakasını bıraktı. Belinden ka­ yan kemerini, yerine yerleştirdi. Kapıya doğru yürürken, alaylı bir sesle konuştu: - Şunu unutma Kaşkir: İki gemiye birden binmek is­ teyen kişi, suyun dibine batar! Emir Sultan Candar, altın ve mücevherle satın alınamaz! Gündüz yağan kar dinmiş, şiddetli bir ayaz çıkmıştı. Soğukta, burunlarından buharlar çıkararak yeri tekmelerce­ sine ilerleyen atlar, ayakları altındaki buzları parçalayıp sa­ ğa sola fırlatarak, taş yolu yararcasına geçtiler. Şehir sokakları, bir mezarlık kadar sessiz ve ıssızdı. Her gün bu sokaklarda davul ve zil çalarak dolaşan nöbet­ çilerden hiçbiri, ortalarda görülmüyor; kalenderlerin "Ya Allah dost, ya Allah" sesleri kulağa çalınmıyor; geceleri meşaleler yakarak sert adımlarla dolaşan süvariler, ortalık­ ta gözükmüyorlardı. Emir Candar, atını ileri doğru koştururken, bir yandan da sürekli Kaşkir' in söylediklerini düşünüyordu. Şeytana papucu ters giydiren bu adamın tuzağına düşmediğinden dolayı memnundu. Daha düne kadar köşelerde başında kü­ lah, sırtında eski püskü bir hırkayla dilencilik yapan bu dervişi, epeyden beri tanırdı. Onu sarayda muhafız giysile­ ri içinde gördüğü gün, önce çok şaşırmış, sonra bu işin ar­ kasında Şeyh Nizameddin Hamuş ' un parmağı olduğunu anlamıştı .. Evet şeyhin şahsi ayakçısı olarak bilinen bu adama karşı tedbirli olmak lazımdı. Ne var ki Kaşkir' in an­ lattıkları ona rahat vermiyor, aklından bir dakika bile çık­ mıyordu.. Kaşkir "Çok sadık adamlar var" demişti. Kimdi bunlar? Maksatları neydi? Acaba şehirde bir komplo tez­ gahlanıyor da, Emir Sultan Candar bundan habersiz mi ka­ lıyordu? Zaten, Mirza Uluğbey'in en güvenilir yaveri Baba


ULUGBEY'İN HAZİNESİ i 289

Hüseyin Bahadır, epeydir ortalarda gözükmüyordu. Şehza­ de bile, onun adını duyduğu zaman, hop oturup hop kalkı­ yordu. Son günlerde, şehir darugası Miranşah da pek orta­ lıkta gözükmez oldu. Şeyhülislam Burhaneddin ise, başın­ dan beri şehzadeye fazla yüz vermemiş; şu anda bile hala rengini belli etmiş değildi. Tedbirli olmakta fayda var. Her ihtimale karşı Kaşkir' in sözünü ettiği kişileri tanımak gere­ kir. Zira bu geri zekalı şehzfideye güvenmek, Azraile gü­ venmekle aynı şey . Baksana, gözleri baykuşun gözleri gibi kötülük dolu .. Bu gözlerden korkulur . . Emir Sultan Candar, ilerideki meydanda ateş yakıp oturmakta olan muhafızların sesleriyle daldığı hayal ale­ minden uyandı. Yerlerinden sıçrayarak fırlayan muhafız­ lar, yaklaşmakta olan kişilerin Emir Candar ve Kaşkir ol­ duğunu anlayınca, hemen yerlerine geçtiler. Emir Candar, kapı önünde kendini karşılayan nöbetçiye atının dizginini teslim ederek, içeri girdi. Havuzun yanında kendisini bek­ leyen Belhli sarayban, onu selamlığa götüreceği yerde, doğruca harem dairesinin yanıbaşındaki salona götürdü. M irza Abdullatif, bu şahane salonun töründe, kat kat pelüş şilteler üstünde yan lamasına uzanmıştı. Ö nündeki masada ise, bir sini üzerinde bıldırcın kebabı ile içi şarap dolu Çin işi billur bir sürahi duruyordu. Tepedeki kandile ve takalardaki şamdanlara dizilen mumlarla, salon son de­ rece iyi aydınlatılmıştı. Nedense, yukarı tarafta yan gelip uzanmış olan şehzade, Emir Candar' ın endi şelenmesine yol açmıştı. Ellerini göğsüne kavuşturup, diz çökerek se­ lam vermek için eğilmek üzereyken, şehzade kaş göz işare­ tjyle ·'şöyle gel ! " dedi. Uykusuzluktan kıpır kıpır eden gözlerini emirin gözlerine dikerek. her zamanki alışılmı� sorusunu sordu: - Evet, emir! Şehirde ne haberler var? "Yine her zamanki saygısızlığını gösterdi ! " Emir Candar, gözlerini şehzadenin bakışlarından kaçı­ rırken, başını iyice öne eğip:


290 /

ADİL YAKUBOV

- İ nşaallah her şey yolunda, devletpenah ! - dedi. - Madem her şey yolundaysa, niye gözlerin başka yere bakıyor, emir? Emir Candar, zoraki yerinden kıpırdadı: - Gözlerim, sayeban-ı devletin nurlu şehresinden ka­ maşıyor da.. - Gönül almasını da iyi beceriyorsun, tilki seni ! - diye cevap verdi şehzade tatlı tatlı gülümseyerek. - Fakat unut­ ma emir, içinden geçirdiklerini biliyorum . . - Zat-ı alilerine şan şevket dilemekten başka bir şey düşünmüyorum. Saltanatınız bundan hem ziyadesini . . - Tamam ! Saltanat işlerinden yorulmuş vaziyetteyim ! Canım başka bir şey istiyor. Şairlerin diliyle söylersek, ca­ nım gül koklamak istiyor, emirim! Emir Candar, birden başını kaldırıp, şehzadeye baktı . Mestane gözlerini süzüp, yerinden kıpırdamadan oturduğu­ nu görünce, kendisi de istifini bozmadı . - Puşt-ı penahım gül koklamak istiyorlarsa, haremin­ de gül çok .. -Benim istediğim gül, haremde yok! Şehzade, yastığın altındaki zili alıp, bir iki defa çınlattı. Belh ' li sarayban kapıda belirdi. - Kalfaya söyle, girsin ! Sarayban, geri geri çekilip çıktıktan sonra, şehzade bir kase şarap koyup emire uzattı. - Bana bir gonca gülden bahsettiler, emir. Gönül, bu gülü koklamak ister. . Caduluktan her dem ol ahu can koydurur Gül misali iki lebning lfill mercan koydurur37

- Şiirimi nasıl buldun, emir? 37 O ahu gözlünün sihirli bakışları her an cana can katar; Gül misali iki dudağı lal ve mercanı andırır.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 291

- Çok güzel, velinimetim ! - Emir Candar, bir dikişte kaseyi boşalttı. İçini tuhaf bir şüphe kemirmeye başlamıştı. - Sizin gibi aftab-ı alemin3s koklamak istediği bu gül gon­ cası, hangi bahçedeymiş? - diye sordu. Mirza Abdullatif ona cevap vermeye fırsat kalmadan, kalfa kapıyı yavaşça açarak içeri girdi. Yüzünü açık mavi ipek bir peçe ile kapatan kalfa, kapıdan girerken, iki elini göğsüne kavuşturup selam verdi. - Ol gonca gülün nasıl biri oduğunu bana kalfa anlat­ tı, - dedi şehzade. - Gel otur, ayakta durma! . Kalfa, ucuna inci takılı altın işlemeli terlikleriyle halı­ ların üzerinde sessizce yürüyerek, şehzadenin karşısında saygıyla diz çöktü. Şehzade, yerinden doğrularak, bir kase şarap doldurup uzattı. Başıyla selam vererek kaseyi eline alan kalfa, kaşlı yüzüklerle donatılmış narin parmaklarıyla yüzündeki ipek peçeyi çıkarıp, şaraptan bir yudum içtikten sonra, süzgün gözlerini şehzadeye dikti. Otuzunu biraz aşmış olmasına rağmen, hala tazeliğini koruyordu. Bembeyaz yüzünün sağ tarafına, büyük bir ben koydurmuştu. Oldukça şuh bir kadındı. Emir Candar, onun pembe ipek blQz ve kırmızı yelek altında lopur lopur oyna­ yan balık eti vücuduna, kaseyi alırken açılan bembeyaz bi­ leklerine dikkatle bakıp yutkundu. Şehzade, bunun farkına varıp, kaşlarını çattı. - Hadi, o gonca gülü emire tarif et. Kalfa, ortasına mavimsi ben konulmuş ince kaşlarını çeğmeleyip, emire baktı. - Emirim o gül ruhsan görmese de methini duymuş­ tur. Şehzade Abdulaziz, güzellikte eşi olmayan o nazende­ yi Emir İbrahimbey 'in oğlunun elinden çekip almıştı. Emir Candar, birden şaşkın gözlerle şehzadeye baktı. Mirza Abdullatif, Abdulaziz adını duyunca, çehresindeki tebessüm birden sönüp, ince dudakları büzülüverdi. Bir 38 Aftab-ı alem: Dünya güneşi.


292 / ADİL YAKUBOV

yandan da kısık gözlerle Emir Candar'a bakıyordu. Gözle­ rini gayr-ı ihtiyari şehzadeden kaçıran emir, "Tanrım ! Bu ne talihsizlik? - diye düşündü. - Tek ümidim, bu peri idi ! " - N ' oldu emir? Niye konuşmuyorsun? - Ol gonca gülün methini duydum ben, velinimet. Lakin . . - Lakin ne? Anlat ! Emir Candar' ın alnından aşağı doğru süzülen soğuk ter damlacıklarını gören şehzade, göz ucuyla kalfaya baktı ve ona "Sen git ! " manasında işaret etti . Kalfa, ister istemez ayağa kalkıp, kapıya doğru yürüdü. Şehzade, dayanamay ıp emire dönerek: - Ne söyleyeceksin? Anlat bakalım, emir! - dedi. Emir Candar, ne edeceği ni, ne söyleyeceğini şaşırıp kalmıştı. - Devletpenfilı ! O kızcağız, şehzade Abdulaziz ' in ha­ remine girip çıkmıştır. Koklanmamış çok gonca gül var! - B azın koklanmış gülün kokusu, açılmamış tomur­ cuğun kokusundaıı iyidir, emir! . - Sonra bilesiniz ki bu gül, şimdi hapishaııede bulu­ nan Mevlana Muhiddin ' in bahçesindedir. Hapiste yatan bir kimsenin acizesini hareme almak . . S izin gibi bir saltanat sahibinin şan ve şöhretine yakışır mı, hazretim? - Hmm . . Mirza Abdullatif' in alnı kırış kırış oluverdi. İnce bıyık­ larını asabi bir şekilde okşadıktan sonra: - Peki, - dedi. - Mevlana Ali Kuşçu'dan n ' aber? Hfüa konuşmadı mı? - Allah'tan korkan kul konuşur, velinimet. B u inatçı küstah .. - Kafi! - Şehzade, ellerini yastığa dayayarak doğrul­ du. - Konuşmak istemiyorsa, zindanda çürüsün gitsin ! Fa­ kat, Mevlana Muhiddin' i zindandan çıkarasın . . Emir Candar, n e diyeceğini bilemedi v e susup kaldı .


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 293

Şehzade, bir kase şarap daha doldurarak ona uzattı. - Hadi iç, emir, - diyerek güldü. - Aklında bulunsun: Bizim gibi emir-ul mü ' minin elinden şarap içen tek kişi, sen sın. - Kulluk devletpenfilı. Tanrı , merhametini sizden esir­ gemesin. Saltanatınız, daim yüce olsun. İ lahi amin ! - A min. Pekala, ol gonca gül ne zaman hazır olacak? Emir Candar, yüreğine bir şey saplanmış gibi şehzade­ ye baktı. Fakat onun kendisini imtihan eder gözlerle süzdü­ ğünü görünce, ister istem ez cevap verdi : - Ne zaman isterseniz. Yalnız tavsiyem şu ki, bir haf­ ta sabrediniz, devletpenah. Salahaddin Zerger, şehrin en zengin, en nüfuzlu kişilerindendir. Onun şerefini iki para­ lık etmeden ortaya adam koymak gerekir, devletpenah. - Dünürcülüğümü sen yap, emir! Ama sakın ol gonca güle gözünü dikmeyesin ha! Yoksa, o gözlerini oyar, kafa derini yüzer alırım, emir ! . Ş ehzade, birden gözlerini kısıp, bir kahkaha patlattı. "Bu iblisin şakaları bile yılanın yüzü gibi soğuk!" Emir Candar, ağır iri gövdesini güçlükle doğrultup, ayağa kalktı. Gözleri kararmış gibi, önünü zar zor seçerek odadan çıktı. Dışarı çıkınca, duvara yaslanıp kaldı. Yine o hazin düşünceler, kafasında dolaşmaya başladı. "Aman ya Rabbi! Başıma ne işler açtın benim? O din­ siz şahdan yüz çevirip, bu şehzadenin eteğine kapanmanın mükafaatı bu mu olacaktı? Tek ümidim, şu gonca güldü. O da Çin Maçin çinisi gibi kırılıp gitti mi?" Emir Candar, ko­ ridorda ayak sesleri işitince gözlerini açtı. Kapıda dikilip duran zenci suratlı sarayban, kedi gözlerine benzer mavi gözlerinde bir şaşkınlık, hayır, tuhaf bir şüphe ile kendisini süzüp duruyordu. Emir Candar, hemen omuzlarını dikip, belindeki kılıcını düzeltti. - Şaşı nerde? - Şaşı? - dedi saray ban an lamamı ş gi bi .


294 / ADİL Y AKUBOV

- Şaşı muhafızı kastediyorum ! -Emir Candar, gözü­ nün birini kapatıp gösterdi. Sarayban gülerek: - Kapı önündeki kulübede oturuyor, - dedi. Emir Candar, içindeki öfkeyi bastırıp, ağır adımlarla odadan çıktı.


- 1 3-

Kaşkir bir türlü yerinde oturamıyor, daracık nöbetçi kulübesinde, ka p ana düşmüş kurt gibi, bir oraya, bir bura­ ya gidip geliyordu. Duvarlarına süvari pusatlan asılmış olan kulübede, ondan başka kimse yoktu. Muhafızlar, kapı önündeki meydanda ateş yakmış, ısınıyorlardı. İ kide bir durup saray tarafına kulak kabartıyor, fakat o beklediği se­ si, demir bentli çizmelerin tanıdık güp güp seslerini bir tür­ lü işitemiyor, etrafta derin bir sessizlik hüküm sürüyordu. Kaşkir'in endişeye kapılması boşuna değildi. Çünkü, Emir Candar' ın aralarında geçen konuşmaları şehzadeye aktarmasından korkuyordu. Kendisi bile, bu sözlerin ağzın­ dan nasıl çıktığını bilmiyordu. Fakat son günlerde başına öyle işler gelmişti ki, sonunda Emir Candar'a açılmaktan başka çare bu lamamıştı.. B ir hafta kadar önce, yine Şeyh Nizameddin Hamuş çağırtmış, ondan sarayda meydana gelen olayları , şehzade­ nin komşu ülkelerle yaptığı yazışmaları, komutanların bir­ birleriyle ol an münasebetlerini divan beylerin in ne işler verdiğini, elhas ı l , sarayda olup biten her şeyi tek t ek sor­ muştu. Hatta Mirza Uluğbey ' in özel mahremleri ve öğren­ cileri onl ardan kimlerin hapiste olduğuna varıncağa kadar çeşitli soru lar bile sormuştu. Kaşkir şey h in bütün soruları­ na cevap vermiş ve görünüşe göre şeyh hazretleri kendisin­ den memnun kalmıştı. Fakat, söz dönüp dolaşıp şu adı ba­ tasıca Kalender Karnak i ' ye gel ince, şeyhi onu bir güzel ,

,

,

,


296 / ADİL YA KUBOV

haşlamıştı. Hatta şeyh hazretlerinin "Sana inanıp, saraya yerleştirdim. Şehzadenin özel muhafızı bile yaptım. Bir düşmanı yakalayamıyorsan, ne dolaşıyorsun?" şeklindeki sözleri karşısında yerin dibine batmıştı. . . . . Geçenlerde, ayın doğmadığı kapkaranlık, soğuk bir gecede. canının sıkısın ı ondan alıyormuş gibi atını sürekli kırbaç lamıştı. Mezarlık yanındaki derv i ş ler tekkesinin önünden geçerken, onların "Ya Allah dost, ya Allah" sesle­ rini işitmiş, birden gönlü bir hoş olmuştu. Atından inip on­ ların arasına karışmak. onlarla birlikte "hil" çekmek gel­ mişti içinden. Kısa bir süre de olsa bu dünyanın dertlerini, gönlündeki hüzünleri unutmak için dervişler arasına karış­ ma isteğini bir türlü bastıramamış ve sonunda atının başını tekkeye doğru çevirmişti. Tavanı kubbemsi yarı karanlık tekkede, dervişlerin ki­ misi zikirle uğraşıyor, kimisi tömbeki çekiyor, kimisi de gün boyu oradan buradan topladıklarını heybelerinden çı­ karıp tezgaha diziyor, elhasıl, tıpkı bir arı kovanı gibi, her­ kes birşeylerle uğraşıyordu. Kaşkir' i aralarında görünce, ne yapacaklarını şaşırmışlardı. B azıları, ona dergahı bırakıp gittiği için mürtet gözüyle bakıyor, bazıları, üzerindeki pu­ satına gülüyordu. Bazıları ise, kenevirden sarılmış cıgaralı­ ğı eline tutuşturup, içeri buyur etmişti. Çektiği cıgaranın keskin kokusundan m ı , yoksa epeydir c ıgara çekmediği için mi nedir, bir kaç nefesten sonra gözleri duman içinde kalmış, sanki gönlündeki bütün dertleri unutmuş, başka bir aleme dalmıştı. Başındaki miğferini, sırtındaki pusatın ı çı­ karıp, başma bir külah geçirerek zikre dalmış, sonra içinde akan ılık duyguların tesiriyle düşünmeye başlamıştı. Di len­ cilik ve yoksul lukla geçen günlerini hatırlayarak gözleri yaşarmış; en sonunda ise, tekkenin kuytu bir köşesine çeki­ lip, uykuya dalmıştı. Uykudan uyanınca, ne kadar uyuduğunu , nerede ve kimler arasında olduğunu bile hatırlayamamıştı. Tekkede, sadece tek bir mum yanıyordu; diğer dervişler ise, yamalı


ULUGBEY' İN HAZİNESİ / 297

hırkalarına bürünmüş, yere serilen hasırlar üzerinde birbir­ lerinin koynuna sokulmuş, mışıl mışıl uyuyorlardı. Kaşkir, miğferini ve kılıcını alıp, nefes kokusu ile havası alabildi­ ğine ağırlaşmış tekkeden dışarı çıkmıştı. Vakit, gece yarısı­ nı aşmıştı. Bulutlar arasında, bir avuç yıldız, ışıl ışıl parlı­ yordu. Soğukta debrenip duran atına atlayarak kamçı)' ı bas­ mıştı. Mezar-ı Şerifle Köksaray arası hayli uzaktı. Yol, şe­ hir kenarındaki bahçeler, fakir insanların oturdukları dar sokaklardan, çukur ve bayırlardan geçiyordu. Yapraklarını dökmüş ağaçlar ve üzüm bağları , yol boyunca uzanıyordu. Etraf bir mezarlık gibi sessizdi .. Kaşkir, bağlar arasından geçip pazar meydanına çıkmış, sonra eski eşya satan dük­ kanlar önünden geçerek, nehir boyunca i lerlemişti. Güzer­ gah boyunca, demirci ve çilingir atölyeleri bulunuyordu. Devriyeler de ortalıkta gözükmediği için, nedense içine dü­ şen bir endişe ile atını kamçılamıştı. Demirci dükkanlarının sonundaki dört yoldan sağ tarafa dönülünce, çömlek atöl­ yelerinin sırasına çıkılır, daha sonra ise, beşikçiler ve eyer­ ciler sırasından geçilerek, Köksaray ' a varılırdı. Demirciler sırasının sonuna varınca, karşıdan üç atlı ki­ şi çıkmıştı. Onları gece devriyesine çıkan süvariler zarıne­ derek, hemen sol tarafa dönmüş, fakat atlılar ona yol vere­ cekleri yerde, üzerine doğru gelmişlerdi. Kaşkir, telaşla atı­ n ın başını çevirmek istemiş, ama o an, atlılardan biri yan taraftan sokularak, başına bir yün torba geçirip, ağzını sıkı­ ca bağlayıvermişti. B ir an boğulacakmış gibi olan Kaşkir� can havliyle elini kılıcına atmak istemiş; ancak, meçhul bir kişi, e llerini tukasına kıvırıp, sicimle bağlamış ve atının dizginini terkisinden çekerek sürmüştü. Torbanın ağzı öyle sıkı bağlanmıştı ki, bir an bağırmak isteyen ve hatta başını kurtarmak için çırpınmaya başlayan Kaşkir, adeta boğula­ cakmış gibi olmuştu. B ir iki fersah yol gittiklerini, dereler­ den tepelerden aştıklarını anlamıştı. Nihayet, bir yerde du­ rup attan aşağı indirmişler, sanki bir mezarda yürüyorlar-


298 / ADİL Y AKUBOV

mış gibi, bir süre eğilerek ilerlemişlerdi. Korku içinde "Di­ ri diri gömecekler! " diye düşünmüş, " İ mdat ! " diye bağıra­ cak olmuşsa da birden bayılıvermişti. Kendine geldiğinde mağaramsı bir mezarda boylu bo­ yuna yattığını, saçı sakalı birbirine karışmış üç dört kişinin tepesinde dikilip durduğunu görmüştü. Kaşkir, ellerindeki yağ çırasının ışığı altında yüz gözleri tam seçilemeyen, saç sakalları birbirine karışmış bu adamları eşkıya zannenmiş­ ti. Tepeden tırnağa buz gibi kaskatı kesilip, gözlerini yum­ muştu. Kim olduğunu bilmediği birisi başına dikilip yüzü­ ne bir kase su serpmişti. - Evet, Kaşkir! Numara yapıp durma, aç gözlerini ! Tepesinde gürleyen bu ses, yabancı değildi. Gözlerini yavaşça açmış, fakat gözleri dehşetten yuvalarından fırla­ yacakmış gibi olmuş ve bir süre konuşamamıştı. Çünkü saç sakalı birbirine karışmış, tepesinde dikilip durarı bu kişi, Kalender Kamaki 'den başkası değildi. - Kalender! - diye mırıldanmıştı. - Ne o? Benzemiyor muyum yoksa? Kamaki gözlerini kısıp gülmüştü. - Hadi, ayağa kalk muhafız efend i ! Ge­ dalığı terkeden bu kaçağı zindana at ! Kamaki, sözünü bitirdikten sonra, Kaşkir'i y akasından tutup, kendine doğru çekmişti. - Söyle bakalım, heybe yerine bu pusat, külah yerine bu miğfer, keşkül yerine bu kılıç hoşuna gitti mi, iblis-i la­ . ? ın .

Kaşkir, bu gördüğüm hayal mi, gerçek m i der gibisirı­ den gözlerini bir iki kez yumup açmıştı. Hayır, gördükleri bir hayal değildi. Mezar gibi soğuk, loş bir mağaradaydı . Çevresini, siyah çakman giyip yüzlerini siyah bezle kapa­ tan, saç sakalı birbirine karışmış eşkıya kılıklı kişiler sar­ mış, aralarında ise iri cüssesiyle üç aydan beri sırra kadem basmış bulunan Kalender Karnaki duruyordu . . Korkudan tir tir titreyen Kaşkir' in gözleri, yuvaların­ dan fırlayacakmış gibiydi. B aşını kaldırmadan mırıldandı:


ULUGBEY'İN HAZİNESİ ! 299

- Ne yapayım? Benim gibi bir zavallı fakir .. Allah ' ın takdiri .. - Bu zavallı fakir, kaç günahsızın ocağını söndürüp, kaç müslümanın başına kılıç çaldı? Kaç zavall ıyı zindana attı? - Allah ' ın takdiri bu ise, ben ne yapayım? - Allah ' a dil uzatıp duracağına, kendi günahlarından söz edip, tövbe etsene yalancı ! Mevlana Ali Kuşçu i le Mevlana Muhiddin' i zindana sen mi aldın? - Bbben .. Fakat, tek başıma yapmadım bu işi. - Anlamadım ! . - Asıl bu işin başında Emir Candar vardı. - Kes ! Bu iki kişinin nerede yattığını biliyor musun? Kaşkir' in gözleri, yanmakta olan çıra ışığı altında, ka­ ranlığa alışmıştı. Yavaşça başını kaldırmıştı, ama yüzlerini bezlerle kapatmış olan bu kişilerin hiçbirini tanıyamıyordu. Sadece, saçı sakalı birbirine karışmış olan dev yapılı Ka­ lender Kamaki karşısına geçmiş kendisini sorguya çekiyor­ du. - B iliyorum .. - B iliyorsan .. Onları kurtarmanın imkanı var mı? - Kurtarmak mı? - Kaçırmanın çaresi var mı, düzenbaz? Kaşki r ' in gözleri, çevresine iyice alışmıştı. "Çaresi var ! " diyecek gibi olmuş, fakat gözü Kalenderin ok gibi di­ kilen bakışlarıyla karşılaşınca, kekelemeye başlamıştı. - B bbunu düşünmek gerek. Hapishaneye Emir Can­ dar olmadan girmek, mümkün değil. Kalender, onu kollarından tutup şiddetle sarsmıştı. - Beni iyi dinle Kaşkir! Bu rezil işleri yapmak için o baba katili şehzadeden kaç altın aldın? Kaşkir ' in içi bir tuhaf olmuştu. - Bu zavallı dilenciye altınnı kim verir? Acırsa, karnı­ mızı doyurur. Acımazsa, o da yok .. - Madem öyle, sözümü iyi dinle Kaşkir: Eğer bu iki


300 / ADİL Y AKUBOV

mevlfinayı ku rt arnı aya yardım edersen . . Eline yüz altın sa­ yarım. "Yüz altın ! . " diye düşündü Kaşkir. "Yüz altını nerden bulmuş bu dilenci?" Birden Ali Kuşçu 'nun elinde kalan Emir Timur altınla­ rı aklına gelince, gözleri parlamıştı. - Önce adamları ayarlamak lazım, demişti tedbirli davranarak. - B ir yanda Emir Candar var, diğer yandan di­ vanbeyi ve z indanbeyi ile muhafızlar var. . Kalender, onun kollarını daha şiddetli sıkmıştı. - Amacın iş yapmak mı , yoksa kendi yüzdeni artır­ mak mı? - Hayır, hayır . . Ben, i ş in zorluğunu anlatmak istiyo­ rum. - Zor olduğunu ben de biliyorum. Kolay olsa, zaten sana yüz altın vadetmezdik. - Amaç belli. Bir çıkış yolu bulacağım,- demişti Kaş­ kir kollarını kurtarmaya çalışarak. - Acele etme, Kaşkir! Mevlfuıfiların yattığı hücre sa­ rayın neresinde? Bunları tam olarak öğreneceksin. Onları kaçırmak zorlaşırsa.. Zindana tünel açıp girmenin imkanı var mı � Bunu da araştıracaksın .. - Baş üstüne.. - Kaşkir yine kollarını kurtarmak iste­ miş, fal:at Kalender daha da sıkarak: - Bekle ! Şimdi son sözümü dinle Kaşkir! - demişti. Şeyh Nizameddin Hamuş ' un emriyle beni arayıp durduğu­ nu biliyorum. Şeyh benim kellem için altın koymuş, doğru mu? . . - Doğru . . - Sakın aklından çıkarma Kaşkir: Eğer beni satmaya kalkarsan, önce senin kellen gider! Bu sırrı birine açıklar­ san, elimizden kurtulamazsın ! Göğe çıksan, ayaklarından yakalarım seni . . Ağzımdan yutar, kulaklarımdan çıkarırım. Anladın mı? Şimdi .. Sana bir hafta mühlet veriyorum. B ir hafta sonra, Kuhak Dağı ' nın eteğindeki ceviz ağaçlarının -

-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 301

altında, gece yarısı buluşacağız. Eğer teklifimi kabul edi­ yorsan, Allah' ın Kitab' ı üzerine elini basıp, yemin et ! Yüzü sarılı eşkiyalardan birisi, elinde yastık taşıyor­ muş gibi beze sanlı bir Kur' an ' la birlikte gelmiş, Kaş kir Kur'an ' ı alıp öperek, gözlerine sürmüştü: - Billahilazim . . Dudaklarını kıpırdatarak yemin ettikten sonra, hemen tepesinde duranlardan biri elindeki Kur an ' ı çekip almış, arkasından biraz önceki torbayı tekrar başına geçirmiş, di­ ğerleri de ellerini bağlayıp, yere yıkarak, sanki leş sürüklü­ yormuş gibi çekerek götürmüşlerdi. Mağaradan çıkmış olsalar gerekti ki, atın eyerine bindi­ rip, hep beraber yola koyuldulmuşlar, yine geldikleri kadar yol gitmişler; derelerden, çukurlardan ve bayırlardan aşa­ rak bir yere gelmişlerdi. Burada kendisini attan indirmişler, kafasındaki torbanın bağını çözüp atlarına atlayarak uzak­ laşmışlardı .. Kaşkir başındaki torbayı çıkarıp, çevresine bakındığında, onlar çoktan uzaklaşmışlardı. Sadece, uzak­ tan atlarının nal sesleri kulağına geliyordu . Kendi atının dizgini ise beline bağlanmıştı. Önce çevresine bir göz at­ mıştı. Onu Zarafşan yakınlarındaki kamışlığa getirmişlerdi. Kalender' in sözünü ettiği Kuhak Dağı ise, ilerde dikilip duruyordu. Ü stü başındaki tozları çırpıp, ceplerini kontrol etmişti. Yüzü maskeli kişiler hiçbir şeye dokunmamışlardı. Kılıcı, m iğferi her şey i yerinde duruyordu. Atına binip şeh­ re doğru yollanmış, meydana gelen olaylan sanki birkaç gün önce görmüş olduğu bir rüyaymış g ibi düşünmüştü . Ne yapacağını bilmiyordu . B ir kaç kez başına gelenleri gi­ dip Şeyh Nizameddin Hamuş hazretlerine an l at m ay ı aklın­ dan geçirmiş, fakat her seferinde mezara benzeyen o buz gibi mağaray ı , suratları maskeli kişi leri ve Kalender ' in ''Unutma Kaşkir: Bu sırrı başkalarına söy lersen, elimizden kurtulamazsın ; göğe çıksan, ayaklarından çeker yakalarız!" şeklindeki sözleri aklına gelmişti. Kaşkir, bu olayı kötü bir düş gibi kabul edip. normal '


302 / ADİL YAKUBOV

hayatına dönmüş, fakat Kalender'in söylediklerini de unut­ mamıştı. Bazı şeyleri gizlice soruşturmaya başlamıştı. Ali Kuşçu ile Mevlana Muhiddin'in yattıktan zindana girmek imkansızdı. Bunun için ya Emir Candar ı kafakola almak, ya divanbeyinin mührü basılı bir emir çıkartmak ya da baş gardiyanın gönlünü görm ek gerekiyordu. Kaşkir, konuyu enine boyuna düşündükten sonra, önce Emir Candar'a olta atmaya karar vermiş, o günden beri de gizliden gizliye onu gözlemeye başlamıştı Onun son günlerde iyice can ından bezdiğini sezmişti. Aslında, sadece Emir Candar deği l, sa­ raydaki herkes huzursuzdu. Herkes birbirinden çekiniyor, birbirine karşı ayakçılık yapıyordu. Zaten , sarayda dirlik düzenlik diye birşey kalmamıştı. Kaşkir, nihayet bir fırsatını bulup, bugün meseley i Emir Candar'a açmıştı. Fakat Emir Candar, tedbirli davra­ n ıp ona açılmamıştı - Ha Kaşkir! Niçin kafese düşmüş aç çakal gibi, bir sağa, bir sola dolanıp duruyorsun? Kaşkir, kötü bir iş üzerindeyken suçüstü yakalanmış gibi, tedirgin gözlerle başını kaldırıp baktı. Emir Candar, nöbetçi kulübesinin kapısına dikilmiş, gür kaşları altına gizlenen gözlerini kısıp, iki kaşını birbirine çatmış duru­ yordu. "Şehzadeye herşeyi anlatmış galiba. Yandım! " Emir Candar' ın yüzüne bir tebessüm yayıldı. - Ne dikilip duruyorsun, Kaşkir? İ şte ferman ! Git, Mevlana Muhiddin' i zindandan çıkarıp getir! Kaşkir, şaşkın bakışlarla sordu: - Ali Kuşçu suçlarını itiraf etti mi? - Ali Kuşçu, ancak ölünce itiraf eder. Mevlana Mu hiddin' den bahsediyorum ben! - Ali Kuşçu itirafta bulunmadıysa, niye Mevlana Mu­ hiddin serbest bırakılıyor? - Çünkü . . - Emir Candar acı acı güldü. Çünkü şeh­ zade, Mevlana Muhiddin ' in acizesine gönlünü kaptırmış. '

,

.

.

..

-

-


ULUGBEY'İN H AZİNESİ / 303

- Hangi acize? diye sordu Kaşkir şaşkın şaşkın. Şehzade Abdulaziz' in İ brahimbey ' in oğlunun elinden çe­ kip aldığ ı dilber mi? - Senin de bilmediğin beş vakit namaz, düzenbaz! - Biliyoru m. Kalender Kamaki denilen bir derviş . Kaşkir sözünü tamamlayamadı. - Hangi Kalender? Ne deyip duruyorsun sen, şeytan-ı basir? - Eee komutanım .. B ir deli vardı, bu dilber için akl ını oynatan .. Neyse zindana g idelim mi? - Sen git, al getir! - Siz gelmezseniz, zindanbeyi bana inanmaz, emirim. - Peki yürü ! dedi emir, fakat daha kapıdan çıkarken Kaşkir' in ensesinden tutup durdurdu. -Dur Kaşkir. B iraz önce bir şeyler söylemiştin . . - Neden bahsetmiştim ki? - Güvenilir kişiler var demiştin! Kaşkir, gözlerini oynatarak kapıya baktıktan sonra, emirin kulağına eğilip fısıldadı: - Köksaray bunları konuşmak için uygun yer değil. B aşka zaman anlatırım, emirim. -

.

-

-


- 1 4- Yine ağlamaya mı başladınız, mevlana? Ü ç aydır, gece gündüz göz yaşı döküyorsunuz. B ir faydasını gördü­ nüz mü bari? Ali Kuşçu, ellerini göğsüne kavuşturmuş, buz gibi du­ vara sırtını vermiş, duruyordu. Kararılık odanın bir tarafın­ da, Mevlana Muhiddin'in ağlamaklı zayıf sesi duyuldu: - Eğer siz sözüme girseydiniz, faydası olurdu. - Ne yazık ki sizin sözlerinize katılmıyorum. Yüz defa söyledim .. - İnatçılık yapıyorsunuz. B u inatçılığınızla, hem ken­ dinizi, hem de şu zayıf bedenimle beni, bu cehenneme diri diri gömdünüz ! . Karanlıkta, y ine pık pık ağlama sesi duyuldu. Emsalsiz bir dert ve ızdırapla yoğrulmuş olan bu ince ses, sanki Ali Kuşçu ' rıun yüreğini delip geçiyormuş gibi , eller iyle kulak­ ların ı kapatıp, gözlerini sımsıkı yumdu. İ ki aydan beri du­ rum ayn iydı : Gece gündüz göz yaşı, hıçkırık ye karşıdaki­ ne lanetler yağdıran sözler. . Ali Kuşçu , başına gelen bunca derde, açlığa, soğuğa, beynine vuran ahır kokusuna, kene ve tahta kurularına tahammül etmeye hazırdı. Fakat bu ses, küçük bir çocuğun ağlamasını andıran bu içl i hıçkırıklar, onun yüreğini lime lime ediyor, ızdıraplar içinde kıvrandı­ rıyordu. İ lk günler, o ağlarken Ali Kuşçu ' nun da gözleri dolmuş, onu küçük bir çocuk gibi avutmuş, yalvarıp yakar­ mış, uzun uzun nasihatler vermişti . Ne var k i , bu nasihatlar onun kulağına girmiyor, bir yandan hüngür hüngür ağlıyor,


ULUGBEY' İN HAZİNESİ / 305

bir yandan burnunu çekiyor, diğer yandan da sürekli iç ge­ çiriyordu. Aslında onun için en çok ilk günler zor olmuştu. Gündüzleri, kaskatı uzanıp yatmış, geceleri ise, hazan ateş­ ler içinde kalmış, hazan gördüğü kötü bir rüyanın etkisiyle silkinerek uyanmış, karanlık köşeye dikilerek olaylarm ne­ den ve niçinleri üzerinde dü şünmü ştü . Bu dönemde, Ali Kuşçu, en çok onun aklını oynatmasmdan korkmuştu. Bir yandan da keşke o gün bunlara hiç gitmeseydim; kendi sır­ rımı onlara açarak, zor durumda bırakmaya hakkım yoktu diye düşünmüş, kendini iki ateş arasında hissetmişti. Gelen yiyeceğin bile büyük kısmını ona ikram etmiş: gece leri çakmanını çıkarıp ü stüne örtmüş; kendisi ise, sabaha kadar dar odayı adımlay ıp dunnuştu . . Ş u günlerde, Mevlana Muhiddin durmadan uyuyor, o ise soğuktan dişleri zangudaya zangırdaya dar odayı adım­ lamaktan yorgun düşüyordu. İ şte yine böyle bir gecede, ak­ lına güzel bir fikir gelmişti .. Son yıllarda, Ali Kuşçu, uzun bir risale yazmaya başla­ mıştı. "Risale-i der Felekiyyat" adını verdiği bu risale, ast­ rolojinin en komplike meselelerini ele alıyordu. Hatta risa­ lenin mukaddemesini, daha doğrusu, mukaddemenin birin­ ci bölümünü bitirmişti bile. Geometrinin temel prensipleri­ ne ayrılmış olan bu bölümde Ali Kuşçu, nokta, çizgi, satıh, doğru ve eğri çizgi, dar açı, geniş açı ve çizgi doğruları ko­ nularını ele almış, fakat tabii ilimlerle ilgili ikinci kısma henüz başlamamıştı. Geceleri, Mevlfina Muhiddin yatağına tüneyince, ken­ disi odayı bir aşağı bir yukarı adımlarken. bu risaleyi zih­ ninde devam ettirip tamamlamaya karar vermişti. Doğru, kağıtsız kalemsiz kainat meselelerini ele alıp. incelemek çok zor olacaktı. Fakat ne yapabilirdi? Kağıt kalem yok di­ ye ömrü boşuna mı geçecekti? B ir çaresini bulmak lazım­ dı. O risale üzerine sürekli düşünürken, gönlüne bir teselli ve rahatlama geliyordu. Astroloj inin komplike meselelerini ele alıp incelerken, bir yandan odayı adımlıyor, bir yandan


306 ! ADİL Y AKUBOV

da hapiste yattığını bile unutup gidiyor, gönlündeki bütün dertleri, vesveseleri. hatta kalbindeki en büyük yara olan anası Tillebibi 'yle ilgili endişeleri bile kayboluyordu . . İ şte bugün yine MevJana Muhiddin dalıp ortalık sessiz­ Ieşince, Ali Kuşçu, bir daha hayalindeki risalesiyle başbaşa kalmıştı. Fakat dört unsurdan - ateş, hava, su ve toprak - te­ şekkü I eden cisimlerin sentezi konusunda tam konsantre olmuştu ki, Mevlana Muhiddin uykudan uyanıp, yine göz yaşlarını bırakıverdi. Bu yüzden mi, yoksa fazla içini çekti­ ğinden mi. nedense Ali Kuşçu biraz sinirlenip, içi nden kendi kendine söylendi : "Bu ne biçim ilim adamı ki haya­ tın gerçeklerini idrak edip, sabır sebat göstermez? Matema­ tik ilminde kimsenin eline su dökemediği meşhur Mevlana Muhiddin bu değil mi yoksa? Ey Perverdigar-ı atem! B aşı­ ma ne dertler verirsen ver, fakat yeter ki, şu kulun gibi ka­ rarsız ve sebatsız eyleme beni ! ". Karanlık odanın bir köşe­ sinden Mevlana Muhiddin' in ince ve titrek sesi işitildi: - Ya Rab! Bu inatçılığın şimdi ne faydası var? B u mekruh kitaplar, şu anda kimin işine y arar? Sanki yüreğine bir şeyler saplandığını hisseden Ali Kuşçu: - Ne dediniz, aziz biraderim? Mekruh kitaplar mı? ! Bu .. Bu çirkin sözleri söylemeye nasıl yüzünüz tuttu Mev­ lana Muhiddin? ! - dedi. - V icdandan söz etmeyin ! İ slama aykırı kitaplar ya­ zıp, büyük günah işlemeseydik, Hak Taala başımıza bu dertleri vermezdi, mev lana! Ali Kuşçu asabi bir şekilde güldü. - Cahil bir insan bu sözleri söyleseydi, tuhafıma git­ mezdi .. fakat sizin gibi yetişkin bir ilim adamının ağzından bunları işitmek . . akla sığmıyor, mevlana. Çünkü bu derdi başımıza veren Allah değil , asilik ediyorsam affet ya Rab­ bi-, öz babasına kılıç çeken bir baba katilidir, mevlana! - Tengri Taala gerekli ve şart görmeseydi, bu bela ba­ ş ımıza gelmezdi! .


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 307

Ali Kuşçu 'nun sinirden titremeye başlayan dudakların­ da, alaylı bir tebessüm belirdi. - Evet, Tengri Taala lüzum görseydi, hemen bugün bu zulümden kurtulurduk ! - İnşaallah öyle olur. Fakat bunun için şehzadeye kar­ şı direnmekten vazgeçip, suçlarınızı itiraf etmeniz gerek. - Sözlerinizde mantık yoktur, azizim ! Hadi ben, şeh­ zade ve o kibirli şeyhin deyimiyle, küfür kitaplarını sakla­ yarak gayr-ı şer'i bir iş yaptım ve bunun cezasını çekiyo­ rum. Ya sen? Sen, cennetmekan üstadın vasiyetinden yüz çevirip, bu sırrı ifşa ettin. Küfür kitapların çalınıp saklandı­ ğına dair Kur'an-ı Kerim'e el basıp yemin ettin. Şimdi şu söyledikleriniz doğru söz mü yani? - Nedir öyleyse? - Doğru söz ise, niçin burada ceza çekiyorsunuz? Tengri Taala, niçin size bu cezayı layık görmektedir? - Ben sizin yüzünüzden bu cezayı çekiyorum! - Yok ! Siz benim günahımı değil, kendi günahınızı çekiyorsunuz. B ilginlerin baş tacı, adil hükümdar üstad Mirza Uluğbey ' in son dileğini ayakaltı yapmanızın bir ce­ zası olarak, Allah Taala size bu dertleri reva görmüştür . . Ç ünkü .. sözümü kesmeyin mevlana! Çünkü Hüdavend-i Kerim'in mü ' min kulları olan bilginlerin yazdıkları bu bu­ lunmaz kitapları saklamak günah değil, onları fitnecilerin eline terkedip, yok olmasına seyirci kalmak büyük günah­ tır, mevlana ! - Yok etme niyeti yoktur! - Ö yleyse, niçin ilim adamlarının yazdıkları bu inci danelerine mekruh deyip duruyorsun? Mevlana, ah mevla­ na! -Ali Kuşçu sanki kalbi parçalanıyormuş gibi derin bir of çekti. - Ne çare? Ü stad Mirza Uluğbey 'i aramızda barın­ dıramadık! O biricik bilgin, M averaünnehir semalarında parlayan bir güneşti. Bu güneşi söndüren cahil ulemanın gayesi, bence bellidir. Zira Emir Timur zamanında savaş-· lardan yorgun düşen, üstad döneminde ise rahat bir nefes


308 I ADİL Y AKUBOV

olan bu zavallı halk, ne yazık ki, yine diktatör bir şahın eli­ ne düştü. Yardakçıları bile ilim ve fenle ilgisi olmayan ki­ şiler. Çünkü bunların biri su ise, öbürü alev, biri aydınlık­ sa, öbürü karanlık olur mevlana! Ali Kuşçu, nefes almak için bir an durdu . Bu sessizlik anında, y ine köşeden Mevlana Muhiddin ' in ağlamaklı sesi duyuldu : - Ne yapayım, azimim, ne yapayım? - Sebat edin birader. Zira müstebit padişahlar güçlerini kılıçlarıyla ispat ederler, fakat alimler, karanlıktan sonra güneş gibi doğup etrafı aydınlatırlar. Ayın yarısı karanlık­ sa, yarısı aydınlıktır. Ancak bu güneşi sebat ile yerinde tut­ mak gerekir. Çünkü sebat kılmak, direnmekle aynı şeydir, mevlana! - Ya Rabbi ! Bu dertler arasında, hala direnmeyi düşü­ nüyor! - Siz ise, sadece can ınızı kurtarmayı düşünüyorsu­ nuz! Fakat canımı kurtarayım derken, bu azgın şehzadenin ayaklarına kapanıp, üstadın vasiyetine karşı hainlik yaptı­ nız da elinize ne geçti? B enimle aynı zindanı paylaşıyorsu­ nuz! - Eğer siz bu düşüncelerinizden vaz geçseydiniz .. - Hayır, vaz geçmeyeceğim! Yaz geçmem ben ! - dedi Ali Kuşçu karanlıkta elini sallayarak. Ü stadın temiz ruh­ larına ihanet edip, bu nadir hazineyi mahvettireceğime, bu mezara diri diri gömülmeyi tercih ederim ! Bu akıl yoksulu cahillere karşı baş eğip, sonraki nesi llerin lanetine uğraya­ cağıma, bu zindanda çürüyüp gitmek evladır! Ali Kuşçu'nun gömüldüğü sessizliği, karanlık köşeden yine Mevlana Muhiddin'in kırgın sesi bozdu: - Ü stadın uğruna kendi canınızı tehlikeye attınız. B u doğru . Bana acıyıp merhamet etmediniz. B u da doğru . Ama hiç olmazsa, ananıza acasıydanız ya! - Ha? - Zavallı kadıncağız ! B aşına ne işler açtın onun? -


ULUGBEY'İN HAZİN ESİ ! 309

Ali Kuşçu cevap vermedi. İçini çekip, kesik kesik solu­ maya başladığı hissedildi. Mevlana Muhiddin, onu en na­ zik yerinden vurmuş, kanamaya hazır halde bekleyen yara­ sını tırmalamıştı .. Zindana atıldığından beri, o uğursuz saatte, muhafızla­ rın aniden kütüphaneye bastırıp girmeleri ve anasının eşik­ te yığılıp kalması gözünün önünden bir türlü gitmemişti. Ali Kuşçu bunu ne zaman hatırlasa, birden eli ayağı tut­ maz, bulunduğu yere çöküverecekmiş gibi olurdu. Ama bu defa çok aşırı üzülmüş olacak ki vücudu boşanıp, yerdeki hasırın üzerine çöküverdi. Ü züntüden burkulan kalbinin üzerine eliyle bastırarak uzak hayallere daldı . . . . B ir yaz günü, anası ve rahmetli babasıyla birlikte, tenteli bir arabayla bostan tarlasına gittikleri o masum ço­ cukluk günlerini hatırladı. Ş ehrin dışında, Aburahmet taraflarında bahçeleri ve bir kavun tarlaları vardı. Ali Kuşçu 'nun özellikle kavun tarla­ sında dolaşmak pek poşuna gider, tarlanın yüksekçe bir ye­ rine dikilen kamış haymaya, orada otururken aklına bal gi­ bi tatlı kavunlar düşünce, bayma pecesini aralayarak, bir tane kelek koparmaya, sonra onu taşa çalarak parçalamaya bayılırdı. Akşamları ise, ocaktan çıkan hafif duman koku­ suyla ve çöl tarafından kopup gelen rüzgarın uğultusuyla mest olur; kış günleri hep bu anları özlerdi. Köyde akraba­ ları, amca ve halaları vardı. Yüzleri kırış kırış, fakat dilleri baldan tatlı bu akrabaları, küçük Ali' yi gördükleri zaman çevresine toplanır; kimisi avuç dolusu ceviz, kimisi elma kakı, kimisi de fıstıkla ceplerini doldurup gönderirlerdi. Anası Tillebibi ise, onun eylenip dolaşmasından endişeye kapılır, her akşam üzerlik otu yakıp ateşini başının üzerin­ de gezdirir, geceleri ise sru1ki yıllardır özlemiş gibi sabaha kadar başında otururdu . . Çilekeş anacığı ! Oğlunun çocukluk çağlarında üzerine


3 1 0 / ADİL YAKUBOV

titrediği yetmezmiş gibi, Ali Kuşçu delikanlılık çağına ulaştığı zamanlarda dahi, o kartopu oynarken, karda kayar­ ken bile arkasından gider "Dikkatli ol butalak.ım" diye ten­ bih ederdi. Ali Kuşçu anasının aşırı ilgisinden sıkılmasına rağmen, o, bıkmadan usanmadan yalvarır, yakarır; bazan azarlar, fakat bunl ar Ali ' ye fayda etmez, anası yine "buta­ lakıın ! . . " diye diye arkasından gelirdi . . Ali Kuşçu, y ine Mevlfina Muhiddin' in ağlamaklı sesiyle, yadetıiği hatıra­ lardan ayrıldı. - Sizi incittiysem, affedin dostum. Ne yaparsın? . . Ali Kuşçu , cevap vermedi. O an, dışarıdan gittikçe yaklaşan sert ayak sesleri işitildi. Ali Kuşçu, nefesini tutup sırtını duvara verdi. Mevlana Muhiddin ise, hıçkırıklarını kesip sessizliğe gömüldü. Dışarıdaki ayak seslerinin iyice yakınlaşmasıyla birlikte kapının ağır kilidinin şangur şun­ gur sallanması bu sessizliği bozdu. Mevlana Muhiddin "Sen bana acı ya Rabbi! " diye için­ den geçirdi. Ali Kuşçu 'nun ise, ayakları duvara dayanıp di­ kilmekten karıncalanmaya, kalbi sıkışmaya başlamıştı. Demir kaplı ağır kapı, gıcırdayarak açıldı. Elinde bir mumla zindan beyi ve iki sipahi göründü. Mumun zayıf ışığında, Ali Kuşçu, Emir Sultan Candar ile şaşı muhafızı hemen tanıdı. Emir Candar dışarıda kalırken, şaşı muhafız zindan lJeyinin elinden mumu alıp içeri girdi ve ışığı yuka­ rı doğru kaldırarak: - Mevlana Muhiddin? Neredesiniz? - diye seslendi. Odanın bir kenarına büzülerek uzanmış oları Mevlana Muhiddin' den ses çıkmadı. Sanki bir tuhaf olmuş, yığılıp kalmış gibiydi. - Dilini mi yuttun mevlana? - dedi şaşı. - Sahib-i ke­ rem devletpenfilıın inayetiyle hapisten çıkıyorsun ! Ayağa kalk! - Buyur! Evet, evet! .. Mevlana Muhiddin, sanki şaşının sözlerini yeni anla­ mış gibi, apar topar ayağa kalktı. Fakat hemen ışığa çıkma-


U LUGBEY'İN HAZİNESİ / 3 1 1

dı. Karanlık köşede, sağı solu karıştırarak bir şeyler arıyor, kendi kendine bir şeyler mırıldanıyor; aklını oynatmış deli­ ler gibi, bir sağa, bir sola gidip geliyordu . - Mevlana, çıkın zindandan ! - dedi şaşı bağırarak. Elindeki mumu yükseğe tutup, duvara day an m ı ş olan Ali Kuşçu ' ya baktı. "Ya Rab! Sen bana acı ! " dedi Ali Kuşçu kaskatı kesile rek. Muhafız oralı olmadı. Sadece tatlı bir tebessümle yü­ züne bakıp, göz kı rparak dışarı çıktı. "Acaba durmaz mı? Acaba hiçbir şey söy lemeden, bu buz gibi mezarda diri diri gömecekler mi?" Demir kaplı ağır kapı, gıcırdayarak yavaşça kapandı Kapının küçük deliğinden içeri sı z a n zayıf ı ş ık, bir süre sonra kayboldu ve hapishane, yine o ürkütücü karanlığa gömüldü. Ali Kuşçu, halsizlenip olduğu yere diz çökerken, biraz önce Mevlana Muhiddin'e söylediği sözleri hatırladı. İçin­ den "Gurura kapı lıp, biraz önce söylediğim kibirli sözler için Allah' ın verdiği bir ceza mı bu?" diye düşündü. Fakat hemen arkasından yine o isyankar düşünceler kalbinin de­ rinlik lerine doğru yol almaya başladı . "Emrine boyun eğen, sana bağlılığını gösteren bir kuluna bu cezayı verip, isyanda ısrar eden ol sebatsıza şevkat ve merhamet gösteri­ yorsun . . Adalet ve insafın nerede ya Rabbi?" Sonra alnını eğri büğrü duvara dayayıp, mırıldandı: B aşa düşeni göz görür. Sabret Ali, sabret ! ­

,

.


-

15

-

Kalender Karnaki ' nin sözünü ettiğ i Kuhak Dağı ' nın " eteğinde Kaşkir' i karşılayan yüzü maskeli kişiler, onu yan­ larına alıp, dere boyundaki ceviz ağaçlarına varmadan dur­ dular. İ çlerinden biri, elini ağzına koyarak gökkarka ötüşü­ nü taklit etti. Ceviz ağaçları arkasından bu sese cevap gel­ dikten sonra üç atlı göründü. Atlılar, Kaşkir ' i alıp ceviz ağaçlarının arkasındaki dereye götürdüler. Derenin kuytu bir köşesinde, Kalender Karnaki ateş yakmış, ısınmaya ça­ l ışıyordu. Kalender bu defa onu maskesiz olarak karşıla­ yıp, "Kaşkir" adını bile kullanmadan, "Eee, hoş geldin baş muhafız! " diyerek yanına buyur etti. Kaşkir, Kalender' in yanındaki granit taşın üzerine otu­ rurken, gece yarısı derenin bu kuytu köşesinde ateş yakıp oturan dev yapılı Kalender' i ve kendisini alıp getiren yüzü maskeli kişileri yol kesen eşkıyalara benzetip, yüreği güp güp atmaya başladı. Kalender ona tütün ikram ederek: - Pekala, ne müjde getirdin bakalım, muhafız? - dedi. Müjde yerine hoşa gitmeyecek haberler getirdiğini dü�ünen Kaşkir' in dudakları titremeye başladı. Kalender, kar­ tal pençesi gibi güçlü parmaklarıyla onun dizini sıkarak: - Anlat, muhafız! - dedi. Kaşkir, çekine çekine, söze önce Mevlfina Muhid­ din'den baş l ad ı . Fakat Kalender, daha o sözünü bitirme ­ den , birden ayağa kalktı . Sanki söz konusu kendi hocası Mevlana Muhiddin değilmiş gibi, öfkeyle:


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 3 1 3

- Allah kahretsin ! - dedi. - Belli sebatsızlık etmiş da ! Tüh onun gibi zamane bilginine ! Ateşin çevresinde şöyle bir dolaşıp, Kaşkir'in karşısın­ da durdu. Kaşlarını çatarak: - Başka? - diye sordu . - Ali Kuşçu ' nun durumu ne­ dir'? Onu kurtarmanın çaresi bulundu mu? Delik açmak mümkün mü? Etrafı iyice incelendin mi? - İnceledim .. Kalender .. Delik açmak mümkün değil. Zindan Köksaray'ın altında. Duvarlar çok sağlam. Bu işin tek çıkar yolu Emir Candar'ı kafa kola almaktır. - Peki, emir kafa kola alınır mı? - Şöyle bir yokladım. - Ee? - Emir de şehzadeden memnun değil. Aslında emir şehzadeye, şehzade de ona güvenmiyor. Kalender, acı acı güldü: - İ nşaallah dediğin g ibidir ! Cennetmekan ü stadın yaptığı iyiliklere karşı eşi görülmemiş bir hainl ik yapmıştı bu adam ! Kim iyiliğe karşı kötülükle cevap verirse, bunun cezasını çeker. Onu ayartmak gerekecekse, bunu bir an ön­ ce yapmak lazım. Kaşkir, ateş ışığı altında Kalender'e bakarak göz kırptı. - Ayartmak şart. Doğru. Fakat Emir Sultan Candar'ın fiyatı, benim fiyatımdan yüksek olur. Kalender, elini salladı: - Evet, şeytan ! Hele iş bitsin, istediğini alacaksın! - Orası öyle ! Ama, hele şu altınların şıngırtısını bir işitsek, derviş ! Kalender K arn ak i önünü açıp, elini kuşağına atarak beş altı altın çıkarıp K a şkir ' i n ayakları altına at tı. Taşa çarpan altınl ar, karanlıkta şıngırdayarak sağa sola dağıldı. Kaşkir, telaşla onları yerden toplayıp koynuna yerleştirirken Ka­ lender' e bakıp gözlerini kıstı. - Sana söylenecek bir çift sözüm var, Kalender. - N ' eymiş bu? İ y i bir şey mi?


3 1 4 I ADİL Y AKUBOV

Kaşkir, ateş çevresinde toplanmış olan kişileri göz ucuyla süzdü : - Bunu yalnız sana söylesem daha doğru olur. Kalender, pervasızca güldü. - Bu yiğitlere kendim gibi güvenirim, Kaşkir. Söyle ne söyleyeceksen ! Kaşkir, omuzlarım büzerek konuştu : - Mevlana Muhiddin ' in Emir İ brahimbey ' in oğluna nikahladığı bir acizesi vardı.. Güzellikle dillere destan .. Kalender dayanamadı: - Anlat şaşı ! - Biliyorsun, rahmetli Şehzade Abdulaziz, Emir İ brahimbey 'in oğlunu katlettirip, bu dilberi haremine kaldır­ mıştı.. Kalender, pat diye Kaşkir'in yakasından tutup ayağa kaldırdı: - Ne geveleyip duruyorsun ulan? Çabuk söyle, hırpani! - Diyeceğim şu ki, - dedi Kaşkir sırıtarak, - Mirza Abdullatif, bu dilbere abayı yakmıştır .. - Hurşide B anu 'yu nerden görmüş bu hınzır? - Hi-hi-hi .. bırak yakamı derviş . . - Kaşkir, kendini Kalender' in kollarından güç bela kurtarıp boynunu ovala­ dı. - Şehzade o dilbere aşık olmuşsa, ben biçarenin günahı ne? Nereden görmüş diye soruyorsun? Görmediyse bile ta­ rif eden birileri vardır, derviş! - Senin gibi aşağılıklardır. . Pekala anlat, nedir şehza­ denin amacı? - Amacı, onu hareme alıp, oynaşmak! .. - Kapa çeneni kuzgun! - Kalender, başını elleri arasına alıp bir süre düşündü. - Ne zaman? - Bunu bilirse, bir tek Emir Candar bilir, o kadar! Kalender, derin bir sessizliğe gömüldü. Sönmeye yüz tutmuş olan ateşin saçtığı ışıkta saç sakalı birbirine karış­ mış yüzü, bir noktaya dikilen gözleri, bütün çehresi alabil-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 3 1 5

diğine korkunç görünüyordu. Sanki birden ayağa fırlayıp, ortalığı darına dağın edecekmiş gibi bir hali vardı. Ateş çevresinde oturan, kalpakları gözlerine kadar inmiş yiğit­ lerden çıt çıkmıyordu. Kaşkir, bu yiğitlere bakıp onları ta­ nımak ve teşhis etmek istediyse de, cesaret edemedi. Ka­ lender, başındaki külahını eliyle yolup aldı . Dişlerini sıktı. "Ah, insaf nedir bilmeyen şehvetperest hakan! Hare­ nıinde zincire vurulmuş bir yığın cariye, hapis hayatı yaşa­ yan huriler yetmedi mi? Ş imdi gelip gelip benim tek ümi­ dim, gözümün nuru, gönlümün sürfiruna mı göz diktin? Gönlümde yanan son ateşi de söndürüp, evinden barkından m ı edeceksin? Sende insaf ve adalet var mı ey navekar men debur ?. . . B irden hışımla ayağa kalktı. - Sana bir sözüm var, Kaşkir. Kaç altın gerek.irse ve­ receğim . Mevl an a Ali Kuşçu ' y u kurtarmanın yollarını araştır. Bu konuda ne yapılmak gerekiyorsa yap. Söyleye­ cek bir şeyin olursa .. bu delikanlı benim aracımdır. -Kalen­ der sol tarafta oturan Baskanbey' i gösterdi. - Ne zaman ne­ rede buluşacağınızı kendirıiz ayarlayın. Kalender, bunları söyledikten sonra, "Gidiyoruz! " ma­ nasında elini sallayarak, ilerde dikilip duran atına doğru yürüdü. "


- 1 6Hurşide Banu, sabaha doğru avluda du y duğu bir takım gürü ltüler ve o yana bu yana koşuşturan adamların ayak sesleriyle uyandı. Yanıbaşında yatmakta olan ninesinin ya­ tağı boş, evde ise hiç kimse yoktu. Hurşide B anu, endişey­ le yerinden kalkıp, sırtına pamuklu yeleğini geçirerek avlu­ ya çıktı. Karşıdaki misafirhanenin pencereleri, oldukça ay­ dınlıktı. Sanki perdelerin arkasında kucaklaşıp, birbirine sarılan kişilerin gölgesi görülüyordu. "Babam ! Babamlar dönmüşler!" diye düşündü içinden. Sevinçten, salonun er­ keklerle dolu olduğunu bile unutup, o tarafa doğru yürüdü .. Babası, daha doğrusu hem babasına benzeyen, hem benze­ meyen saç sakalı birbirine karışmış, gözleri içine doğru çe­ kilmiş, çöp gibi incelmiş, uzun boylu bir ihtiyar (evet, evet şimdi babası da tıpkı dedesine benzemişti! ) gözyaşları dö­ kerek bir takım insanlarla kucaklaşıp duruyordu. Hurşide Banu, küçük çocuklar gibi pık pık içini çekerek, ağlamakta olan bu kara kuru ihtiyara bir s üre konuşmadan baktı. Son­ ra göz yaşları içinde koşup kucağına atıldı.. Evleri bir anda düğün evine dönmüştü. Kasaplar gelip bahçede koyunlar kestiler. Aşçılar ise ye m ek ha z ırl a may a başladılar. Gün boyu gelen giden eksik olmadı. Konu kom­ şular, erkek, kadın, elhasıl herkes evlerine doluşuy ordu Saçlarını kestirip, sakal bıyıklarını düzelttiren, başına beyaz bir sarık, sırtına s ı rm a lı elbisesini giyen babası , ağır hasta gibi görünmesine rağmen, bir iki günde kendine gel­ di. Hurşide Banu, babası kendine gelip, kamburunu do ğ rul.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 31 7

tarak, gelip giden misafirleriyle bizzat ilgilenmeye başla­ masından sonra dedesi Salahaddin Zerger'i göriince, ne­ dense bir süre önce Kalender' in söylediği sözler aklına ge­ lip, Ali Kuşçu 'yu düşünmeye başladı. "Acaba, Ali Kuşçu da serbest bırakıldı mı, yoksa halfi içerde mi? .. Ya babası.. Hayır, hayır, babası Kalender' in söylediği gibi birisi değil ! Eğer onun söylediği gibi olsaydı, üç aydan beri zindanda kalmaz, böylesi garip, böylesi rezil bir hale düşmezdi . . " Hurşide Banu, babasıyla doyasıya sohbet etmek, halini ha­ tırını sormak, aynı zamanda da Ali Kuşçu 'nun durumunu öğrenmek istiyor, fakat gel ip gidenlerden bir türlü fırsat bulamıyordu. Neyseki, bugün öğleden sonra ziyaretçilerin ayağı kesilmiş, ev leri biraz tenhfilaşmıştı . Akşama doğru ise, saraydan üç dört kibar görünümlü muhafız gelince, Sa­ lahaddin Zerger'den evdeki uşaklara kadar herkes yine en­ dişelenmişti . Onlar gittikten sonra evleri tamamen sessiz­ leşmişti. B u sessizlik ve evdekilerin hal ve davranışları, ba­ basını alıp götürdükleri geceki hal ve davranışlara benzi­ yordu. Ayaz kesilmiş, karla karışık bir yağmur yağmaya başlam ıştı. Dedesi S alahaddin Zerger, sansar derisinden yapılmış kürkünü giyerek yatsıya doğru evden çıkıp git­ mişti. Hizmetçi ve bekçiler, kapıları sıkı sıkı kapatıp odala­ rına çekilmiş, ninesi ise nedense oturup ağlamaya başla­ mıştı . Acaba ne olmuştu? Yoksa, babasının başına başka bir bela m ı gelmişti? Öyle bile olsa, bunu neden kendisin­ den saklıyorlardı? Geniş salonun pencereleri yanıyordu. Demek ki babası yatmamıştı. Hurşide B anu sırtına kunduz derisinden dikil­ miş yakasız kırmızı yeleğini geçirip, odasınd:m çıktı. Ba­ bası salonun sağ tarafında siyah kadife çakmanına bürün­ müş, bağdaş kurup oturmuş, deri kaplı kaim bir k itab oku­ makla meşguldü. Ayak ucuna basarak yavaşça yürüyüp ba­ basının karşısına geçip oturdu. Otururken çıkardığı riizgfir­ la gümüş kandildeki mumların ışığı yalpa yapınca, babası irkilerek başını kaldırdı. Yuvalarına iyice batmış olan göz-


31 8 / ADİL Y AKUBOV

lerinde korkuyla karışık bir şaşkınlık belirdi. - Gel kızım. Banu, babasının kireç gibi solgun çehresine ve korku çökmüş endişeli gözlerine bakınca, nedense göğsü dolup yutkundu. - Babacan. . Çok zor günler geçirdiniz, çok acı çekti­ nız .. Mevlana Muhiddin, başındaki ucu sivri kadife takkesi­ ni yukarı doğru hafifçe kaldırdı. İ nce, cılız sesiyle: - Allah' ın bu gününe de şükür kızım, - dedi. - İ şte yi­ ne sağ salim bir araya geldik . . - Evet. Hak Taala' ya bin şükür. B üyük bir beladan kurtulduk, - diye mırıldandı B anu. İ çinde düğümlenip ka­ lan şeyleri babasına söylemek istedi, fakat zaten çökmüş olan ihtiyarı üzeceğinden çekinerek vazgeçti. Ancak, Ka­ lender Karnaki'nin söylediği sözler bir türlü aklından çık­ mıyordu. Kalender' in söylediklerinin gerçek olmamasını, Ali Kuşçu 'nun da babasıyla birlikte serbest bırakılmış ol­ masını canı gönülden istiyordu. - Babacan! - dedi kendini tutarak. - B u meş' um zin­ danda tek başınıza mı idiniz? Mevlana Muhiddin, gözlerini y umdu. Yavaşça başını sallayarak: - Yok, kızım, - dedi. - Ali Kuşçu .. Mevlana Ali Kuş­ çu ile beraberdik . . Rengi atan Hurşide Banu, içini çekti. - Mevlana Ali Kuşçu O mübarek kişi de zindandan çıktı mı? - Hayır, yavrum, henüz zindanda. - Neden babacan? Mevlana Muhiddin, vücuduna diken batırılmış gibi acı içinde suratını buruşturarak, endişeli gözlerle kızına baktı. Yuvasına çekilmiş hüzünlü gözlerinde garip bir şüphe sezi­ liyordu. - Allah' ın takdiri böyle ise, ne yaparsın balam? . .


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 3 1 9

Mevlana, bakışlarını kızının gözlerinden kaçırdı. Sol­ gun çehresi kıpkırmızı olmuştu. "Doğru ! Kalender'in sözleri doğruymuş!" Hurşide B anu'nun aklı iyice karışmıştı. İçindeki kor­ kunç şüphe ile babasına baka kaldı: - B abacan ! - dedi. - O biçare zavallı mevlanfinın durumu ağır mı? Mevlana Muhiddin, kızının gözlerine bakmadı . - Ağır, kızım, ağır. . - Onu neden içeri attılar? Neden serbest bırakmıyorlar, babacan? Mevlanfinın çehresindeki kızarıklık, birden kayboldu ve yüzü tekrar kireç gibi oldu. Sivri, uzun burnunun delik­ leri inip çıkmaya başladı. - Hata mevlananın kendisinde, kızım. Çok inatçı , çok dikkafalı. B u zamanda . . - Karanlık pencereye göz ucuyla bakıp, sesini alçaltarak konuşmasını sürdürdü. - B ak .. Mir­ za Abdullatif gibi. diktatör bir şah iktidardayken inatçılık yapılır mı, kızım? - B abacan, ben bir laf duydum .. - dedi Hurşide Banu. Fakat sustu kaldı. Mevlana Muhiddin başını kaldırıp kızına baktı. Gözleri kısılmış; çehresindeki mahzunluk, soğuk ve tuhaf bir ifadeyle yer değiştirmişti. - Ne lafı? Hurşide, babasının kısık gözlerine bakamadı. B aşını yere eğdi .. - Mevlana Ali Kuşçu .. Mirza Uluğbey hazretlerinin birçok kitabını saklamış .. - Bu lafı nereden duydun? B anu, başını kaldırmadı. B abasının sesinde hem tered­ düt, hem de garip bir acımasızlık vardı. Fakat Banu 'yu bu acımasızlık değil, başka bir şey ürkütüyordu . .. Doğru ! Za­ vallı mevlana hapiste yatıp duruyor! " şeklindeki düşünce aralıksız beynini tumalıyordu. - Bu lafı nerden işittin diye sordum !


320 / ADİL Y AKUBOV

- Herkes öyle söyledi. . - Herkesle kimi kastediyorsun? - Herkes işte . . B izde tahsil gören kız arkadaşlarım .. - Bizde tahsil gören kız ark adaşların ha! .. Mirza Uluğbey, şeriat-ı Mustafa'yı uygulamayan bir şah idi. Çün­ kü kadın lar da okusun deyip, onları doğru yoldan çıkara­ rak, günah işledi ! Hurşide Banu, Mirza U luğbey ' in yazmış olduğu risale­ yi hatırladı. Maveraünnehir tarihiyle ilgili bu risaleyi bir gecede okuyup, zevkle beyaz ipek kağıda temize çekişini hatırlayınca, birden hıçkırıklarını tutamadı. - Baba! N' oldu size böyle, baba? Şaşkına dönen Mevlana Muhiddin, hayretle kızına bak­ tı. Hurşide Banu eliyle yüzünü kapatmış; pırıl pırıl parla­ yan yüzükler takılı bembeyaz parmaklarının arasından sü­ zülen göz yaşları, burnunun kenarından aşağı doğru akıp, çenesinin kıvrımına yığılmaya başlamıştı. Mevlana Muhid­ din, Mirza Uluğbey ile Ali Kuşçu 'yu ona karşı kötülemek­ le hata ettiğini anl amıştı . Çünkü kendisini M irza Uluğ­ bey ' in en sevgili öğrencisi olarak kabul edip, gururlandığı­ nı Hurşide B anu duymuştu . Heyhat ! Şimdi, sadece Ali Kuşçu değil, kendi öz kızı , gözünün nuru da ondan füz çe­ virmişti ! . Mt,vlana Muhiddin içlenip, ağlamaya başladı. - B ırak kızım, o kötü günleri akl ıma getirme. B abanın gördüğü musibeti Tengri Taala hiç bir kulunun başına ver­ mesin! Ne yapayım? Mevlana Ali Kuşçu 'nuri kaderi, be­ nim elimde değil. Baban, zavallı bir insan ! . Mevlana Muhiddin' in yine göğsü dolmuştu. Konuşma­ sını sürdüremedi. Fakat nedense bu defa, belki de kızının göz yaşlarını dindirmek niyetiyle kendini tutmayı başardı. Kızına karşı ağır konuşmak istedi fakat.. B iraz önce Kök­ saray 'dan Emir Sultan Candar ve bir kaç kişinin gelip, kı­ zını Mirza Abdullatif' in haremine alacaklarını belirterek, ona göre hazırlık yapması gerektiğini söyledikleri aklına geldi. Yine Köksaray ! Yine Harem ! . . Önce şehzade Abdu-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 321

laziz ' in, şimdi de Mirza Abdullatif' in haremi! Salahaddin Zerger bu meş 'um haberi alınca ne yapacağını şaşırmış, sonunda birilerine akıl danışmak. için çıkıp gitmişti. Bu kö­ tü haber Mevlana Muhiddin'i de perişan etmişti. Fakat üç ay yattığı zindan gözünün önüne gelince, ister istemez razı olmuştu. Hurşide B anu az önce içeri girdiği zaman, bu me­ seleyi düşünmekle meşguldü. Ninesi henüz bu haberi ona söylememişti. Zaten Hurşicle de babasının hapisten kurtu­ luşunun verdiği sevinçle ağlamamış, tamamen başka bir konudan söz açm ıştı. Şimdi kızına ne diyecekti? Bu kötü haberi ona nasıl anlatacaktı? Mevlana Muhiddin, kızının sözlerinin kendisini üzdü­ ğünü sezdirmeden: - Git kızım, - dedi. - B u iş kadın işi değil. Git, kendi işinle uğraş, balam. Hurşide, yavaşça yerinden kalkıp, ağır adımlarla kapı­ ya doğru yürüdü. - Hurşide, kızım. . Banu durdu . B aşını bir tarafa büküp babasına baktı. Mumun zayıf ışığı altında yüzü tam görünmüyordu, fakat boynunu büküp sessiz sedasız duruşunda garip bir üzüntü, hatta hudutsuz bir elem vardı. Mevlana Muhiddin'in yüreği parçalanmıştı. Söyleyeceği sözleri içine atıp, - Bu zavallı babanı affet, kızım, - dedi. - Takdiri ilahi böyleymiş, ne yaparsın? Ninen anlatsın . . Affet kızım .. Mevlana Muhiddin' in gözleri doldu. Yeleğinin ucuyla gözlerini kapattı. Hurşide, birden içine yumaklanan şüpheyle adeta uyuş­ tu kaldı. Ağır ağır yürüyerek, salondan dışarı çıktı. Dışarıda karla karışık yağmur yağıyor, fırtına esiyordu. B ahçedeki yaşlı ağaçlar yerlere eğiliyor, sanki soğuktan feryat ediyorlarmış gibi uğulduyorlardı. Avluda kimse gö­ rünmüyor, sadece kapı yönünden bekçilerin sesleri işitili­ yordu. Hurşide B anu, yağan yağmura aldırmadan, avlunun ortasındaki buz gibi havut taşının üzerine oturdu.


322 / ADİL Y AKUBOV

"Bu zavallı babanı affet kızım . . . Ninen anlatsın . . Tak­ dir-i ilahi buysa, ne yaparsın? . . Takdir-i ilahi neymiş? Ni­ nesi ne anlatacakmış? Affet kızım ha? .. Ah baba, ah .. " Banu, birden kulağına " Hurşide . . Hurşide ! " diyen bir ses geldiğini zannedip irkildi. Evet, bu ses bahçe tarafından gelm işti. Yüreği güp güp atarak, bir iki adım ilerledi. Bah­ çe kapısı hafifçe aralanmıştı. - Banu . . ''Kalender ! Babamdan Mevlana A l i Kuşçu hakkında bilgi almak için geldi." Banu, ne yapacağını şaşırmış vaziyette çevresine ba­ kındı. O an kapıda Kalender ' in dev cüssesi göründü. - B anu ! Durun, bir sözüm var size ! . . Hurşide Banu, endişeyle giriş kapışı yönüne göz attık­ tan sonra, ayak uçlarına basarak bahçe kapısına yaklaştı. Kalender, çekinerek kendini gizledi. - Banu . . - Neden geldiniz? . . - Hurşide, halsizce duvara sırtını verip, yüzünü elleri arasına aldı.- Benim gibi biçareyi zora sokup da ne yapacaksınız? - Dur, Banu ! - dedi Kalender emreder gibi bir sesle. B abanız . . Size hiç bir şey anlatmadı mı? - Anlattı. . Siz doğru söylemişsiniz. Ama ne fayda? B abam zavallı bir aciz. - B i dakka B anu .. Bugün evinize Köksaray 'dan kim­ se gelmedi mi? B iraz önce gelen tanımadığı, fakat hal ve hareketlerin­ den saraydan geldikleri belli olan iyi giyimli kişileri hatır­ layan Banu, içini çekip: - Geldi, - dedi. - Onlar ne amaçla geldiler? . . - Kalender, sözünü tamamlayamadan, mırıldanır gibi kendi kendine konuşmaya başladı. B irden dişlerini sıkıp acımasız bir tavırla: - Şehza­ denin sizi kendi haremine almaya niyetlendiğini duymuş muydunuz? - diye sordu.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 323

Hurşide Banu, başını sert bir şekilde kaldırıp, Kalen­ der'e baktı. Nefes almakta zorlandığı, yutkunmaya çalıştığı hisse­ dildi karanlıkta. - Hayır.. - B ilmiyorsanız, bilin B anu : Bu alçak pederkfiş39 güzelliğinizin methini duyup, sizi haremine almaya karar ver­ mış . . Soğuktan iyice üşümüş olan Banu, gözlerin i yumdu. Babasının hasta çehresi gözünün önünden gitmiyor, onun hazin sözleri kulaklarında yankılanıp duruyordu. "Bu zavallı babanı affet kızım. Takdir-i ilahi buysa, ne yaparsın? .. - Niye konuşmuyorsun, B anu? - Kalender onun buz gibi olmuş e llerini tuttu. - Dediklerimi duydun, B anu ! Eğer. . Eğer ki bana güveniyorsan, bugün seni alıp götüre­ ceğim. Sadık, ser verir, sır vermez adamlar var. Bu tehlike­ li günler geçinceğe kadar saklanırsınız. Niye konuşmuyor­ sun B anu? Gözyaşlarına boğul an B anu birden: - S iz, - dedi titreyerek. - Siz, beni bırakıp gidecek mi­ siniz? Kalender, beklenmeyen bir cür'etle B anu'yu belinden tutup, bağrına bastı. - Hey Allah 'ım! Ben, seni bırakır nereye giderim, Ba­ nu? Hurşide, göz yaş larıyla ıslanmış yanaklarını Kalen­ der' in sakallı y üzüne bastı. Azarlanmış bir çocuk gibi hıç­ kırıyor, anlaşılmayan bir şeyler mırıldanarak, iç çekiyordu. - Hurşide! Hurşide B anu! Göz yaşlarını silip Kalender' e baktı. - Peki, nereye derseniz geleceğim. - Kalın elbiselerinizi alın . "

3 9 Pederküş: Baba katili.


324 / ADİL YAKUBOV

- Hayır, bu eve tekrar girmem ben, - dedi Hurşide Ba­ nu. - Yanımda siz varken, soğuktan ölmem ben . . Kalender, Banu 'yu aşağıya indirdi . Eğilerek, sürünür gibi yürüyüp, dereye doğru yollandılar.


-

17

-

Karanl ık hücrede, hasır üzerine bağdaş kurup, derin hayallere dalmış olan Ali Kuşçu, ayakları uyuştuğu için birden yerinden kalktı. Uyuşan ayaklarını ovalaya ovalaya odayı bir kaç kez adımladı. Sonra, başının dönmekte oldu­ ğunu hissederek, duvara dayandı. B irden sıcacık evinde ayaklarını tenceye sokup, sansar kürküne bürünerek oturmakta olan Mevlana Muhiddin gö­ zünün önüne gelince, ayaklarının sızısı daha da arttı. Da­ marlan öyle sızlıyor, ayakları öyle fazla ağrıyordu ki, yine hasıra oturası geldi. Fakat rutubetli zemine serilmiş olan hasıra oturmak, buzun üzerine oturmakla aynı şeydi. B u soğuk hasınn üzerinde yatamam diyerek, tekrar ayağa di­ kildi. O da Mevlana Muhiddin gibi yapıp şehzadenin ayak­ larına kapansa, Ejder Mağarası ' na sakladıklarını söylese de, bu karanlık yerden kurtulup aydınlık evde, sızım sızım sızlayan ayaklarını sıcak tence içine sokup, şöyle bir oh çekse n 'olurdu sanki? Astrolojiyle ilgili kaleme aldığı risa­ lelerini şu görkemli istirahatgahta, sıcacık tence yanında yazsa olmaz mıydı? Zaten Mirza Abdullatif, sakladığı ki­ tapları çıkarıp verirse, sarayda müverrih olarak görevlendi­ receğini söylememiş miydi? Söylemişti! Hatta istersen mü­ verrihl ik yap, istersen devlet yazışmalarını yürüt demişti. Niye onun isteğini kabul etmiyorsun? Et! Nadir kitapları nereye sakladığını söyle ! Sonra şahane köşklerde oturup, şehzadenin önemli işlerini, devlet meselelerini idare edip, gösterilen mihr-i mürüvvetleri terennüm ederek kitaplar


326 / ADİL Y AKUBOV

yaz, şehzadeyi övüp göklere çıkar! Bu emeklerinin karşılı­ ğında sandık sandık altınlar alırsın. Malını mülkünü , şan ve şöhretim artırırsın. Şu emsalsiz azap ve ızdıraptan kurtu­ lup, el üstünde tutu l ursun." Bu düşündüklerinden Ali Kuş­ çu 'nun bile tüyleri ürperip, hazin hazin güldü . Sonra, yine dar oday ı adımlamaya başladı. "'N ' oldu ona böy le? Onu �eytanın vesveselerinden kurtarıp, sebat ve sabır ihsan ede­ sin. ey Perverdigar-ı alem ! " Beyninde yumaklanan bu korkunç düşüncelerden kur­ tulmak için sertçe silkindi. Gönlündeki dert ve tasayı bir kenara atmak amacıyla bütün iradesini toparlayıp, yine ri­ salesine kaldığı yerden devam etmeye karar verdi . . Evet.. Daha önce nerede kalmıştı? Evet, evet, kusuf yani geze­ genlerin tutulması olayında kalmıştı. Kusuf-u külli ve ku­ suf-u cüz'i, yani ay ve güneşin tutulması meselesinde. Ku­ suf olayı, iki gezegenin, yeryüzü ve ayın, aynı anda güneş çevresinde dolaşırken bir hizaya gelmelerinden olur. Fakat bunu nasıl izah etmek, risalede nasıl göstermek lazım? Bu­ nu biraz üstü kapalı bir şekilde izah etmek gerekir ki, sade­ ce ilim adamları anlasınlar. Çünkü "hareket" denilen olay, bu cahil ulemayı bocalamaya sokar. Zaten hatırladığı kada­ rıyla, bu komplike problem, cennetmekan Kadizade Rumi ile Mevlana Gıyaseddin Cemşid hazretleri arasında da bir çok münazara ve tartışmalara yol açmıştı. Fakat onlar ara­ sındaki bu münakaşalar döneminde henüz rasathane kurul­ mamış, birçok gezegenin uzaydaki yer ve yörüngeleri tam keşfedilmemişti. Son yirmi yılda ise cennetmekan üstadın rehberliğinde yapılan çalışmalarla, yıldızlar ve gezegenle­ rin hareketleri, yörüngelerinin en üst ve en alt sınırları mü­ kemmel şekilde şemalara kaydedilmişti. Ah, şimdi bu şe­ maların elinin altında olması için neler vermezdi? Yoksa, bu şemalar olmadan, kağıt ve kalem bulunmadan böylesine komplike bir mevzu ele alınabilir miydi? B ir an "Ejder Mağarası"nı hatırladı . Mağaraya saklanan sandıklardan bi­ rinde l 022 yıldız ve bunların uzaydaki yerlerini gösteren


ULUGBEY'İN HAZİNESİ ! 327

şema bulunuyordu. Ali Kuşçu, ü stad Mirza Uluğbey' in geceleri karanlık. odada oturup, bu şema ve cetvellerin in­ celemesini gıpta ile seyrederdi. Altın suyuyla çizilen bu şe­ malar, geceleri aynen gökyüzünü andırır, altın noktalarla gösterilen yıldızlar, karanlıkta, gerçek yıldızlar gibi, milt mih parlardı.. Ali Kuşçu "Ziyc-i Köregani" cetvellerini hatırlayınca, ister istemez, bundan beş altı yıl önce üstad ile Şeyh Niza­ meddin Hamuş arasında meydana gelen bir tartışma aklına geldi. Fakat, ne garip! Şeyhin o zaman söylediği sözlerle daha dün şehzadenin söylediği sözler birbirinin aynıydı. Acaba, bu sözleri de şehzadeye şeyh hazretleri mi öğret­ mişti? . . Aksine, bu pek mümkün görünmüyordu. Çünkü o dönemde şehzade Şeyh Nizameddin 'den hayli uzakta, He­ rat 'taydı. . Bir cuma günüydü. M irza Uluğ bey, bazı emirler ve ile­ ri gelenlerle - Ali Kuşçu da bunlar arasındaydı, - birlikte ava çıkacaktı. Ü stad, cuma günleri okunan hutbeyi dinle­ meye gelir, o geldikten sonra hutbe okunur ve namaza du­ rulurdu. Mirza U luğbey hazretleri, kapıda Şeyhülislam Burha­ neddin tarafından karşılanıp içeri buyur edilmiş, onlar ab­ dest alıp namaza başlayacakları sırada, caminin avlusunda birinin u lu orta yüksek sesle konuşarak "ey cemaat-ı müsli­ min ! . . " diye bağırdığı işitilmişti. Kapının girişinde namaza duran Ali Kuşçu, secdeye varıp huşuya dalacak olsa da bu öktem ses kulağına çalınıyordu. Avluda çevresine topladığı kişilere vaaz veren kişi, başkentte dinsiz alimlerin çoğaldı­ ğından, bunların arş-ı aJada hesabı kitabı y:ıpılınış uzay sır­ larını öğrenmeye çalıştıklarından ve bütün müslümanları doğru yoldan ayarttıklarından bahsediyordu . . Ali Kuşçu, sıkıntıdan dudaklarım ısıran v e namazını bitirdikten sonra dışarı fırlayan üstadın arkasından çıkmış; gözü , terasta durup, yüzlerce müslümana, beyaz cüppe ve beyaz sarık giymiş alimlere habire nutuk çeken Şeyh Niza46


328 / ADİL YAKUBOV

meddin Hamuş'a takılmıştı. Bir elinde kehribar tesbihi, di­ ğerinde bastonuyla dikilmiş olan şeyh, içerden çıkan üstadı görünce, bastonuyla işaret ederek, gözlerinden alev saçar­ casına: - İ şte ! - demişti. - Ol dinsiz ulemanın üstadı Mirza Uluğbey hazretleri bunların başmda gelir.. Üstad, şaşkın bir vaziyette: - Sözünüzü anlamadım, taksir! - demişti. - Niye anlamadınız? Yoksa, Allah ' ın kullarına in' am ettiği, her şeyi hesaplanmış olan sabit yeryüzüne kürre-i arz demek, günah-ı kebir değil mi yolunu şaşırmış bende? ! Gözleri kısılan üstadın dudakları sinirden titremeye başlamıştı: - Mazur göresiniz, taksir! Bu hakikati, bundan tam beş yüz yıl önce, muallimul evvel Ebu Reyhan B iruni Mu­ hammed ibni Ahmed hazretleri itiraf etmişler! - Ol zat resul değil ki, onun sözü .. - Evet, ol zat resul değil, fakat zamanının akıl ve idrak sahasında eşi benzeri olmayan bir bilginiydi! - Demek kim arş-ı alada hesaplanmış gökyüzünü um­ mana, Allah ' ın kandillerini balıklara benzetmeyi size o dinsiz öğretti, öyle mi? - Hayır, taksir! B u görüşe öğrencim Ali Kuşçu . . Mirza Uluğbey Ali Kuşçu ' ya bakıp gülümsemişti. - Mevla­ na Ali kendi akl-ı idrakiyle ulaşmıştır. - İ şte! .. - Şeyh Nizameddin, zafer kazanmış havasıyla aşağıdaki ulemaya bakmıştı. - Büyük bilgin adıyla ün yap­ mış bu zat ve onun öğrencileri, Kur'an-ı Mecid'i unutmuş­ lardır! Zira kim . . velekad zeyyennessema bimesabiha.. ya­ ni kim, biz dünya üstündeki göğü kandillerle süsledik ve onları şeytanlara atılan taşlar olarak y arattık . . Bu ayeti unutmuşsunuz, Mirza Uluğbey ! - Hayır, unutmadım, taksir. Fakat Allah kendi kuluna akıl ve idraki şu maksatla in' am etmiştir ki, ilim ve tefek­ kür ile kainatın sırlarını öğrensin ! .


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 329

- Doğru ! - diye ileri atılmıştı Şeyhülislam B urhaned­ din. Sarığını düzelterek öne doğru yürümek istemiş, fakat Şeyh Nizameddin H amuş yine gözlerinden ateş püsküre­ rek: - Defol! - diye bağırmıştı. - Şeyhülislam olmuş sen dinsiz, ahkam-ı diniyyeyi ayaklar altına aldın. Bütün .. - Yeter! - Ü stadın sesi caminin kubbesinde yankılan­ mıştı. -Ya dergahına çekilip tarikatınla uğraşırsın, ya da as­ kerlere emir verir, derhal seni içeri attırırım. Çünkü salta­ nattaki bütün fitne ve isyankar işler, sizin gibi cahil ulema­ nın başı altından çıkıyor! . Ü stad sözlerini tamamladıktan sonra ağır adımlarla te­ rastan inerken, Şeyh Nizameddin Hfunuş, aşağıda bekleşen din adamlarına bakakalmıştı. Fakat o günler, ü stadın en güçlü ve kudretli olduğu günler olduğu için, kimseden ses çıkmamıştı.. O günün akşamı, ü stad gece yarısına doğru rasathaneye gelmiş, fakat bir türlü yerinde oturamamış; gfilı kendi ha­ zırladığı şemalara göz gezdirmiş, gfilı uzayı gözlemiş, ara­ da bir de kütüphaneyi abeste dolaşmıştı. Derin derin of çe­ kip, sürekli olarak "cahiller. . ah cahiller" diye söylenmişti mırıltılı bir halde. Ali Kuşçu, o sıralar yazdığı bir risalede "hareket" sö­ zünü kullanmamış, uzayı ummana, yıldızları ise balıklara benzetmiş; bunun için üstaddan takdir almıştı .. Yıldız değil, şeytana atılan taş, kürre-i arz değil, yerin­ de duran rOy-i zemin imiş . Ah, cahil alimler, gaflet u yku­ suna yatmış kuş beyinliler! . Birden Ali Kuşçu 'nun aklına kötü bir fikir geldi. Yine bir türlü dizginleyemediği endişe­ ler beynine çöreklendi. Bu ceza ve azaba dayanamayıp şu mezar gibi zindanda ölüp giderse, Ejder Mağarası 'nda giz­ lenmiş olan o şemaların ve nadir hazinenin akibeti n'ola­ caktı? B u sırrı yalnız Miranı Çelebi biliyordu. Fakat o da henüz çocuk sayılabilecek kadar genç bir mollacıktı. Onun elinden ne gelirdi? .


330 / ADİL YAKUBOV

Tepeden tırnağa halsizlenen Ali Kuşçu, sırtını duvara verdi. O an, kapının küçük penceresinin açıldığını görünce, şöyle bir irkildi. Avuç içi kadar küçük pencereden sızan zayıf ışık altında içeriye uzatılan bir somun ekmeği görün­ dü. Bu, genelde tabak üzerinde veri len bir parçacık arpa ekmeğine benzemiyor, daha ziyade çavdar unundan yapıl­ mış pideyi andırıyordu. Ali Kuşçu, şaşkın bir vaziyette so­ munu aldı. Ağlamaklı halde iç geçirerek, pencereden dışarı doğru baktı. Ağzına burunluk vurulmuş gibi hiç konuşma­ yan zindan nöbetçisi, bu defa y ine hiç konuşmadan bir demlik su uzattı. Ali Kuşçu demliği aldıktan sonra gidip hasır üzerine oturdu: Açlığını bile unutmuş, tuhaf tuhaf getirilen somuna ba­ kıyordu. Fakat iyice acıkmış olduğunu hissedip, somunu ikiye böldü. O an büsbütün şaşırdı. Çünkü somunun içinde rulo yapılmış bir mektup ile bir karış uzunluğunda bir han­ çer vardı. Hançerin yanında bir de kalem konulmuştu. S an­ ki gönlünden geçirdikleri arş-ı alaya ulaşmış, Allah onun göz yaşlarına acımıştı. Yüreği güp güp atarak ayağa kalktı. Kapıya yaklaşıp, küçük pencereyi açtı. Oradan sızan zayıf ışıktan faydalana­ rak mektubu okumaya başladı. "Mihriban üstad! Önce, siz şevkatli atamıza, gece gün­ düz Allah ' tan sağlık ve sıhhat dileriz. Şimdi başınıza gelen bu felaketi ortadan kaldırmak için ne yapmamız gerektiğini bilmemiz lazım. B unu şu kağıdın arkasına yazıp, demliğin içine koyarak bildiriniz. Nasib olursa, kalbinize bir delik açıp, siz sayeban-ı merhameti bu karanlıktan kurtararak, sağ salim görüşmek ümidiyle, inşaallah bu amacımıza ula­ şırız. S ize candan bağlı öğrencileriniz." Nedense, gönlü bir hoş olup, gözüne yaş yürüdü. "Bu hıfz-ı himayenize binlerce şükür ey Perverdigar! Fakat "Si­ ze candan bağlı öğrencileriniz" d iyenler kim? M iranı Çele­ bi mi? Yok, o olamaz, henüz çocuk sayılır. Genç müderris


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 331

Mansur Kaşi mi? Sanmam. Kaşi de kendi halinde bir kişi. Olsa olsa Kalender Karnaki'dir .. - Ali Kuşçu Kalender' in çam yarması gibi iri cüssesini, çöl insanlarına has mertlik ve deli doluluğunu düşünüp, minnetle yadetti . Hançere ge­ lince, Semerkand' lı Timur ustanın işi . . Fakat ne tuhaf! Ali Kuşçu hançeri ne yapacak? Kalem açmak için mi kullana­ cak?" Yine aklına mektupta geçen bir cümle düştü. "Nasip olursa kalbinize bir delik açıp siz sayeban-ı merhameti bu karanlıktan kurtararak, sağ salim görüşmek ümidiyle." Bu sözlerin manası ne? "Kalbinize delik açıp . . " sözüyle zinda­ na tünel açarız demek m i istiyorlar? . . Ali Kuşçu, kafasında binbir türlü düşünceyle yerinden kalkıp, elleriyle pürüzlü duvarı kontrol ede ede gezinmeye başladı. Hayır! Bu sert taşları delerek şu kalın duvardan delik açmak mümkün deği l ! Akla sığmayan bir hayalden başka bir şey değil bu. B unlar, sahibkıran Emir Timur tarafından yaptırılan bu zindanı yakından görmeyen kişilerin hayali ümitleri. Çünkü adı sanı bilinmeyen kişilerin, esirlerin, di­ lenci ve sipahilerin omuzlarında taşıyarak getirdikleri gra­ nit taşlarla kurulan bu zindan duvarlarını delecek bir baba­ yiğit henüz yok . . Senin için çok üzülen öğrencilerin bu gerçekleri bilmiyorlar. . Sense burada oturmuş kimlere bel bağlıyor, kimlerden medet umuyorsun? B ırak şimdi bunları da, bağrına taş basıp otur, birader! İyice halsizlenen Ali Kuşçu, nedense birden anasını ha­ tırlayınca, yüreği lime lime edilmiş gibi oldu. Sonra bir türlü dizginleyemediği keder bulutlarının y a vaş yavaş da­ ğıldığını hissetti. "Neden böyle göz y aşı döker, böy le feryad-ı figan edersin Mevlana Ali? Sen de git merhametsiz şehzadeye boyun bük ! Ayaklarına kapan! Söylediği her şeye eyvallah de ! Ya da sesini kes ! B aşını dik tut, zihnindeki işlerinle meşgul ol! Sevgili risalelerini tamamla! Çünkü böylesine ·


332 / ADİL YAKUBOV

sadık öğrencilerin varken, yaptığın işler boşa gitmez; ken­ din yokolup gitsen bile, yazdığın eserler heba olmaz! " Ali Kuşçu avuç içi kadar pencereden süzül.�n ışık altın­ da elindeki kağıdın arka yüzüne "kağıt, kalem" diye y azıp, öğrencilerinin söylediği gibi, demliğin içine koyarak dışarı uzattı. Sonra içine çöken bir ferahlıkla, kahvaltısına yu­ muldu.


- 1 8Kalfanın tarif ettiği güzellikteki eşsiz dilberin bilinme­ yen bir vere kaçtığını işiten Şehzade Abdullatif, Emir Sul­ tan Candar'a "Bu hayasızı bulup, elini kolunu bağlayarak huzuruma getirinceğe kadar gözüme gözükme! " diye bağı­ rıp çağırmıştı. Bir hafta geçmiş olmasına rağmen, ne o dil­ berden, ne de Emir Candar'dan henüz bir haber yoktu. Bu­ gün ise şehzade, Emir Candar'a haberci göndermeye mec­ bur kalmış, akşam namazından önce rasathane avlusunda mecusiler ve dinsizlerin ülkesinden getirilen kitapların ya­ kılış merasiminin tertiplenmesini emretmişti. Şeyh Niza­ meddin Hamuş ve diğer din adamları, çoktan beri bu bü­ yük sevablı işin yapılması yönünde tavsiyelerde bulunmuş­ larsa da, şehzadenin bu işe gönlü pek razı gelmez, işi sallar dururdu. Hatta bir ara rasathaneye gitmiş ve üçüncü kattaki kütüphaneden birkaç kitabı alıp saraya getirmişti. Aslında gerçekten kütüphanedeki kitapl ar arasında Şeyh Nizameddin' in dediği gibi yabancı ülkelerden ve me­ cusiler yurdundan getirilen, bilmediği dillerde yazılmış ki­ taplar vardı. Fakat nedense şehzade, her ne zaman rasatha­ neye gitse, sırtları altın yaldızla yazılmış bu kalın kitaplarla dolu raflar arasında dolaşır, bazılarını alıp inceler, bir türlü oradan ayrılmak istemezdi. Dedesi Şahruh Mirza'nın elin­ de büyümüş, genelde dini ilimler tahsil etmiş olmasına rağ­ men, fen ve matematik de okumuştu. Bu yüzden olsa ge­ rek, rasathaneye ilk geldiğinden beri, bu kütüphanenin bo­ şuna nam salmadığını anlamıştı. Gerçi Ali Kuşçu ve öğren-


334 / ADİL Y AKUBOV

cileri çok nadir kitap ve el yazmalarının büyük bir kısmını alıp götürmüşlerse de, şehzade kütüphaneyi gözden geçi­ rirken bunun doğru olduğunu kendi gözleriyle görmüştü. Hata birçok iyi kitap vardı ve babası Mirza Uluğ bey, ger­ çekten en nadir kitapları dört bir yandan toplayıp getirmiş­ ti. Şeyh Nizameddin Hamuş. şehzadenin sık sık rasathane­ ye gidip, kütüphanede saatlerce vakit geçirdiğini duyunca, hemen soluğu sarayda almış, daha kapıdan asık bir suratla içeri girerken söze başlamıştı. Gerçi şehzade ol şah-ı şeri­ rin bir çok projesini durdurup, dini vazifelerini yerine geti­ riyor olsa bile, henüz kafirlere, özellikle dinsiz alimlere ufak bir fiske vurulmadığını üzerine basa basa belirterek, şehzadeye çok ağır tenkitlerde bulunmuştu. S özünün so­ nunda ise sahib-i irşad işan Ubeydullah H ace Ahrar' ın Şam' dan yolladığı bir mektubu vermişti. İ şan hazretleri, mektubuna selam ve saygı ile başladıktan sonra, Şeyh Ni­ zameddin Hamuş'un söylediği sözlerin benzerlerini zikre­ dip, şehzadeyi daha ağır bir dille tenkit ediyor, onun bu meyanda mütereddit kalışını makul ve makbul görmediğini belirterek, Maveraünnehir' deki bütün dinsiz ve şeriata kar­ şı olan kişilerin başının kılıçla vurularak, dedesi emir-ul mü' minin Emir Timur Köregani'nin pakize ruhlarının şa­ dedilmesi yönünde fetva veriyordu. Mirza Abdullatif bu mektubu okuduktan sonra, rasat­ hanedeki yabancı dinsizler yurdundan getirilen küfür kitap­ larının yakılmasına rıza göstermiş, fakat kendisi bu merasi­ me katılmamaya karar vermişti. Ne var ki, Şeyh Nizamed­ din kaşlarını çatıp, bu sevab-ı azim merasime bizzat teşrif etmelerinin farz-ı ayın olduğunu belirtmişti. Hatta şeyh bu­ nunla da kalmamış, merasime bütün şehir ileri gelenleri­ nin, emir ve beylerin, tacirlerin, şairlerin, müderris ve mev­ levilerin, hatta ve hatta Uluğbey Medresesi 'nde hocalık ve öğrencilik yapıp tövbe ederek doğru yola yönelenlerin de davet edilmesi gerektiğini bildirmişti. Böylece küfür kitap­ larının ateşte yanışını bu sapıklar kendi gözleriyle görsün-


ULUCBEY'İN HAZİN ESİ ! 335

lcr, cemaat-ı müslimin ise şehzadenin İ slam düşmanlarına acımayacağını anlayıp gönülleri rahatlasın ! . Şeyhinin bu arzusunu reddedemezdi. B u yüzden şeyhi gittikten sonra divanbeyi ile muhafız komutanını çağırtıp, BeJh ' den getirdiği sadık süvarilerinden iki yüz kadarını ra­ sathaneye göndermiş, her ihtimale karşı rasathane i le Kök­ saray arasındaki sokak başlarına atlı gözcüler konulmasını emretmişti . B ugün ise, istemeye istemeye, Emir Sultan Candar' a ulak göndermişti. Ne var ki, şehzade Maveraün­ nehir' i zapt edeli dört ay olmasına rağmen, ne şehre dirlik düzenlik gelmiş, ne de onun gönlü huzura ermişti. Ya töv­ be ! Tahta oturduğunda kimseye kötülük yapmamaya karar vermişti. Ama bugün, yolunu sapıtıp, dinsizliğe yüz tutan bütün mürtetleri zindana attırmış, bazılarının kellesini al­ dırmış, dinsizlerin dergahı haline gelen yerleri kapattırıp, kapılarına kilit vurdurmuştu. Saltanat düşmanlarını, Mirza Uluğbey taraftan olan bütün devlet erkanı ve komutanları mahvedip, hepsini sindirmişti. Fakat nedense, içi bir türlü rahat etmemişti. Ona göre oturduğu taht sallanmakta, sanki her yerde ona karşı fitne ve fes at tezgahlanmakta; nerede olduğu belli olmayan Emir B aba Hüseyin liderliğindeki bazı komutanlar saltanatı devirip, kendisini sürgüne gön­ dermeye hazırlanmaktaydılar. Hemen her gece bir türlü uyuyamıyor, gözü bir an dalsa, sanki birinin kılıç çekip üzerine doğru geldiği zannı yla deliler gibi yataktan fırlıyor, güneş doğana kadar gözünü kırpmıyordu .. Kim bilir belki de, Şeyh Nizameddin Hamuş ve benzeri ulemanın hayırlı duaları geleceğinin ışığı olacak, ihtimal ki bugün bu sevab-ı azim işinden, yani dinsizlerin kitaplarının yakılması işin­ den sonra Hak Taala ondan şevkatini esirgemeyecek, kal­ bine huzur, gönlüne sükun verecekti ! B elki dinsiz alimlerin en inatçısı olarak bilinen Ali Kuşçu 'nun başını almak da gerekecekti. Şehzade onun başını çoktan vurdururdu ama, saklanan kitaplar ve sırra kadem basan altın ve mücevher­ ler, elini kolunu bağlıyordu. B ir gün, nasıl olsa, bu azaba


336 / ADİL YAKUBOV

ve işkenceye dayanamayacak, bütün bildiklerini tek tek an­ latmak zorunda kalacak ümidiyle bekleyip duruyordu. Kapının yavaşça açıldığını hisseden şehzade, tedirgin bir vaziyet aldı. Yere eğilerek selama duran kişi, Şeyh Ni­ zameddin Hamuş 'un teklifi ile saraya almış olduğu muha­ fızdan başkası değildi. - Anlat, Emir Candar nerede? - Emir cenapları hastalanıp yatağa yatmışlar, devletpenahım ! Şehzade, muhafıza gözlerini dikip, ters ters baktı. Muhafız korkudan titremeye başlamıştı. - Emirin hasta olduğunu gözlerinle gördün mü? - Kendi gözlerimle gördüm, velinimet. . - Şaşı gözünle ne göreceksin? . . - Şehzade acı acı gülüp Kaşkir' e baktı. - Peki, ol merhametsiz, ol hayasızdan bir haber var mı? - Yok, puşt-ı penfilıım .. - Yok! Yok! Ne zaman "evet" deyip müjde vereceksin? Mevlana Muhiddin ne dedi? - Mevlana ... Kaşkir, başını bir tarafa eğerek, korkulu gözlerle şehza­ deye baktı. Onun kaşlarını çatmış bir vaziyette dikildiğini görünce, gözlerini başka bir yöne kaçırdı. - Evet? Anlat ! Niye şaşı gözünü saklayıp duruyor­ sun? - dedi şehzade ince bıyıklarını tatlı tatlı okşayarak. - Padişah-ı alem! Mevlana Muhiddin aklını oynatmış . . - Ha? ! Benzi birden solan şehzade, geri geri gitti. - Kimden duydun bu lafı? - Dün gece o tarafa giden muhafızlardan işittim. Bugün de Registan'da gördüm. Yalın ayak, yalın baş sokak­ larda dolaşıp duruyordu. Babası Salahaddin Zerger uşakla­ rıyla gelip, yakalayarak aldı götürdü. Zavallı .. - Zavallıymış ! - dedi şehzade göğsünü şişirerek. -


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 337

Kim ki, Hallak-u aleme şek getirip, imanını iblis-i laine teslim ederse, sonu böyle olur işte ! Git! Saray halkı hazır olsun, şimdi yola çıkacağız. Şehzade, Kaşkir'in getirdiği haberden hiç memnun kal­ mamış, suratını ekşitip durmuştu. Fakat Köksaray 'dan çı­ kıp, dışardaki soğuk havayı teneffüs edince, gönlü birden ferahladı. Bir iki hafta önce yağıp, her tarafı kaplam ış olan karlar erimiş, ortalık hayli ısınmıştı. Sokak aralarını, evle­ rin damlarını, hatta basık duvarların üstünü yeşil otlar kap­ lamıştı. Gürül gürül akan sular, ağaç dallarını sürüklemek­ te , ark boyunca dağıtarak ilerlemekteydi . Uğu ldayarak esen bahar rüzgarı, kır çiçeklerinin nefis kokusunu, menek­ şe ve pelinlerin beyne zindelik veren taptaze havasını taşı­ yordu. Çehresi açılan şehzade, doya doya temiz havayı te­ neffüs ederken, birden Herat çevresindeki yemyeşil bozkır­ ları hatırladı. Dedesi Şahruh Mirza ile birlikte havanın iyi olduğu zamanlar kırlara çıkıp at koşturduğu o mutlu günle­ ri gözünün önüne getirince, altında filıeste giden ata kırbacı bastı. Bunu gören mahremler de atlarını hızlandırdılar. At­ ların ayaklarından fırlayan taşlar ve çamurlar, sağa sola sa­ çılıyor; nal sesleri sokaklar arasında yankılanıyordu. Soka­ ğın her iki tarafında onbeş metre ara ile dizilen gözcüler, mızraklarının başını göğe doğru dikmişler; geçit başlarında ise ağır giysileri üstünden pusat giyinmiş sipahiler at oyna­ tıp ilerliyorlardı. Mirza Abdullatif, at koşturup giderken, sokağın iki ya­ nındaki sipahilerin arkasında, kendisine saygıyla selam ve­ ren binlerce kişiyi görüyordu. Yol boyunca dizilen halk. sessizce başını eğiyor, duvar yarıklarından, kapı araların­ dan başlar uzanıyor, damlara çıkan çocukların gözlerinde ise hayret, şaşkınlık ve korku seziliyordu. Şehzadenin kal­ bi, masmavi gökyüzü gibi sakindi. Evet o, Maveraünnehir ve Seınerkand gibi muazzam bir şehir için boşuna uğraş vermemişti. Büyük dedesi Emir Timur'un başkentte kendi­ ne has zevkine göre planladığı bu büyük sokaklardan at


338 / ADİL YAKUBOV

koşturup geçmek, ahalinin diz çökerek secdeye kapandığı­ nı görmek bir değil, yüzlerce kellenin kesilmesine değer­ di ! . . Ah, bu tac-u taht ne kadar şirin, ne kadar efsunkfır imiş ! Ş imdi şehzade şurada atını durdursa, ellerini kavuştu­ rup selama duran bu halktan diz çöküp el öpmesini istese, . hemen bu isteği yerine getirilirdi. Emrine karşı çıkacak bir babayiğit var mıydı?! Rasathane önündeki meydan da ağzına kadar insan se­ liyle dolmuştu. Yüzlerce kalender sıra sıra dizilmiş, elle­ rinde buhurdanlarını sallıyorlar, külahlı başlarını bir hizada tutup meth-ü sena okuyorlardı. Yalın baş, yalın ayak dilen­ ciler, garibanlar çelimsiz ellerini açarak dileniyorlar, yalın kılıç süvariler sol taraftan dalga dalga gelen halkı geri it­ mek için atlarını üzerlerine doğru sürüyorlardı. S ipahilerin haykırmaları, toplanan halkın uğultusu, kalenderlerin "ya Allah dost, ya Allah" nidaları, yukarıda, rasathane minare­ sinde çalınan davullar ve poşaların nekkare sesleri birbiri­ ne karışıp yeri göğü inletiyor, etrafa bir mahşer havası ve­ riyordu. Rasathanenin çift kanatlı demi r kapısı ardına kadar açıktı . Gün ısınmaya başladıktan sonra sırtlarında keten çakman, tilki ve sansar kürkü, başlarında ise kunduz deri­ sinden yapılma terlikler bulunan darussaltana hadimleri ve ellerinde Kur' an-ı Kerim taşıyan imamlar ve din adamları kapının iki yanına dizilmişlerdi. Kapıdan g irişinde, avlu­ nun sağ tarafında, ağaç latalardan yüksek bir tribün kurul­ muş, üzerlerine ise Ş iraz halıları ve pelüş m inderler döşen­ mişti. Şeyh Nizameddin Hamuş l iderliğinde bir araya top­ lanan büyük din adamları oturmuşlardı. Tribünün iki yanı­ na elbiseleri üzerinden beyaz cüppe giyip, başlarına bem­ beyaz sarıklar bağlamış olan ulema-i kiram; sırtlarına zer­ duz pelerin, başlarına inci ve sedef süslemeli pahalı terlik giymiş, gümüş kemerlerine altın kabzalı kılıçlar takmış olan komutanlar dizilmişlerdi. Aralarında şehir damgası Miranşah da görünüyordu. Tribünün karşısında, rasathane-


ULUGBEY'İ N HAZİNESİ / 339

nin çift kanatlı kapısı önünde, kuru ağaç ve otlar yığılmış, üstüne ise kitap ve el yazmalan dağ gibi dikilmişti. Fakat kitap çok olduğu için, içeriden kucak kucak kitap taşıyan kalenderler onları yığının üzerine fırlatıyorlardı. Şehzade kapıda görününce, Şeyh Nizameddin Hamuş hemen ayağa kalktı. Tribünün iki yanına dizilmiş olan eş­ raf ve devlet erkanı, sağa sola açılarak yol verdiler. Şeyh, şehzadeyi pelüş minderler üzerine buyur ettikten sonra, el pençe divan duran ulemadan birine dönerek: - Dinsizliği ihtiyar eden bütün fuzela ve şuarayı avlu­ ya getirin ! - dedi. - Dinsiz küstahlar! Topladıkları kitapla­ rın yanışını kendi gözleriyle görsünler! Az sonra, başlarında sivri uçlu takke bulunan , üst baş­ ları perişan yirmi kadar medrese öğrencisi avluya getirildi. Arkadan, henüz müderrislik destan giy memiş on kadar mevlana gelerek, öğrencilerin yanına saf tutup dizildi. Şeyh "Başlayalım mı?" der gibi şehzadeye baktı. Şeh­ zade "Başlayın" manasında başını salladı. Ş eyh Nizameddin, kehribar tesbihini koluna atarak, ayağa kalktı. Siyah kadife elbise ü stünden giydiği beyaz cüppesini toplayıp, öne doğru ilerledi ve arkada bekleyen halka bakarak bir konuşma yaptı. Konuşmasında Allah Ta­ ala 'ya şek getirip, onun yüce kitabını ve Peygamberinin hadisi şeriflerini düstur olarak uygulamayarak, dinsizliğe soyunan şah-ı şerir Mirza Uluğbey ve öğrencilerinin topla­ dığı bu küfür kitaplarını ateşte yakınanın sevab-ı azim bir iş o lduğunu belirttikten sonra, mecusi ve dinsizlerin yaz­ dıkları bu kitapların, bütün dinsizlerin başına felaket getir­ diğini kaydetti. Konuşmasını, "Allah, iblis-i lain yolundan gitmekte iken, kelime-i şehadet getirip leyl-ü nehar tövbe-i istiğfar eden, evliya ve enbiyadan şefaat, Hak Taala'dan merhamet dileyen asi bendelerin gözlerini açıp hiaayet yo­ lunu göstersin. i lahi ami n ! " sözleriyle tamamladı . Meydanı dolduran halkın "ilahi amin" nidaları, rasathane duvarlarını aşıp, şehir semalarında yankılandı.


340 / ADİL Y AKUBOV

Şeyh Nizameddin Hamuş, kalenderlerin ellerindeki meşalelerden birini alıp şehzadeye uzattı. Kendisi de bir ta­ ne alarak, kuru ot ve odunlar üzerine dağ gibi yığılan ki­ taplara doğru yaklaştı. Şehzade, bu merasime katılmış ol­ makla birlikte, kitapları kendi eliyle ateşe vermeyi düşün­ müyordu. Fakat merasime hakim olan ilahi ruh, rasathane avlusu ve kapı önünde toplanan halkın uğultusu, şeyhin ateşli nutku ve cemaatın ''ilahi amin" nidaları . . Evet, bütün bunlar ona istikbalinin hayırlı müjdesi ve ilahi bir feyiz olarak görününce, içine bir şevk düştü ve sanki mukaddes bir vazifeyi yerine getiriyormuş gibi titrek alevlerle yanıp duran meşaleyi kuru otların üzerine attı. Kuru otun hemen tutuşmasıyla birlikte yılan gibi kıvrılarak göre doğru uza­ nan alevler, bir anda kitapların üzerirıden yalarcasına dola­ şıp kendini kuvvetlendirdi. Dam boyu yükselen alevler, et­ rafa kıvılcımlar saçmaya başladı .. Halkın "ilahi amin" şek­ linde tekrar çevrede yankılanan n idalarına dervişlerin hamd-ü sena uğultuları da eklenince, şehzade yine biraz önceki gibi sıcak bir heyecana kapıldı. Sanki kanat çırpıp göğe doğru yükseliyormuş gibi gözlerini yumarak, dudak­ larını hıdır hıdır oynatıp: "Ey Hallak-u alem! Asi bendeni affet! Onu rahmetinden mahrum etme! " diye söylendi. Fa­ kat birden içi bir tuhaf oldu. Gözlerirıi açtı. Ortadaki ateşin alevleri göğe doğru gittikçe yükseliyor, etrafa kıvılcımlar saçılıyordu. Ancak, meydanda toplanan halk, nedense ate­ şe değil, kapı tarafına bakışıyordu. Kapı yönünde bir gale­ yan yaşanıyor, birileri "tut, durdur!" diye bağırışıyordu. Kapı önündeki galeyan birden kesildi. Yalın ayak, ya­ lın baş, üzerindeki gömleği yarıya kadar y ırtılıp, belinden aşağı doğru sarkmış, saç sakalı birbirine karışmış hırpani kılıklı bir kişi göründü. Ü rkütücü çehresiyle aklını oynat­ mış gibi görünen bu kişi . . Ya Rabbi ! . Mevlana Muhiddin bu ! Mevlana, çıldırmış gibi, bakışlarını alev alev yanan ateşe çevirip, kapı girişinde bir süre dikildi. Sonra elindeki zilleri şıngırdatarak, yerde tepinip oynamaya başladı. Bir-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 341

den oynamayı keserek, kapıya doğru yöneldi: - Ey müselmanlar! - diye bağırdı. - Bu alev cehennem alevidir ! Kim ki Hak Taala'yı gönlünden çıkarıp dinsizliğe soyunursa, bu ateşte yanacaktır! i şte, gözünüzle görün asi bendeler! B u alevde kafirliğe yüz tutan şakiler yanıyor! Bakın ! Görün işte ! - Tutun bu deliyi! Tutun ! . . Şeyh Nizameddin Hamuş ' un haykırır gibi bağırması üzerine, Mevlana Muhiddin sanki kulağına ateş sıçramış gibi birden dönerek, alev fışkıran gözlerini ona dikip, bir dakika kadar bakakaldı. Sonra, - Ey müselmanlar! - diye bağırdı. - Zindandan kaçan kafir Ali Kuşçu yakalanmış ! İ şte ol iblis-i lain ! Yak.alayın bu kafiri, yak.alayın! Birkaç sipahi mevlanarun üzerine yürüyerek, kolların­ dan tutup arkaya kıvırdı. Fakat mevlana, gayr-ı ihtiyari ta­ bii bir güçle, şeyhe doğru yaklaşmaya başladı. Kudurmuş gözlerinden sanki alevler püskürürcesine "Ali Kuşçu! Ya­ kalayın bu kaf"ır mevlanayı ! " diye sürekli bağırıyordu. Kö­ pük saçan dudaklarında, kudurmuş gözlerinde ve vecahe­ tinde öylesine müthiş bir görünüm vardı ki, şehzade gayr-ı ihtiyari geriye doğru çekilip "yakalayın şu deliyi! " diye ba­ ğırdı. B irkaç sipahi ve yanmakta olan ateşe durmadan kitap taşıyan kalenderler, Mevlana Muhiddin'i sımsıkı yakaladı­ lar. Fakat mevlana, kendisini kıskıvrak yakalayanlarla bo­ ğuşurken, bir yandan da ateş saçan gözlerini şehzadeye di­ kip, birden: - Eveet ! B aba katili! - diye bağırdı. - Hey Cemaat! Kendi babasını katlettiren bu katili yakaladım ! Tutun onu, tutun ! Bu baba katilinin cehennem ateşinde yanması der­ kar! Ateşe atın onu ! Ateşe ! . Kapı önündeki meydanda toplanmış olan halk, hatta avludaki din adamları, devlet ve harb erkanı, elhasıl bütün hazirun birden derin bir sessizliğe gömüldü. O an kapıda, sarığının açılan ucu yerlere sürünen Salahaddin Zerger gö-


342 / ADİL YAKUBOV

ründü. Çenesi zangırdarcasına titreyen, gözünden boncuk boncuk yaşlar akıtan Zerger "Pirim ! " diyerek Şeyh Niza­ meddin Hamuş 'a doğru ilerledi. Fakat avlu ortasında sipa­ hilerin ellerinde çırpınıp duran oğlunu görünce, yönünü de­ ğiştirdi. Ancak s i pahi l er ve kalenderler Salahaddin Zer­ ger'e aldırmadan , mevl fın ayı yere yıkıp kol ve ayak lar ı n d<m tutarak, s ürü kl e y ip götürmeye ba şladı l ar B aşı taşa çar­ pıp yarılan, üstü başı kıp kızıl kana bu l un an Mevlana Mu­ h i ddin ise, sürekli te pi n erek bağırı p çağırıyordu. - Ateşe atın bu baba kat i l i n i müselmanlar ! A t e ş e ­

.

atın ! .

Salahaddin Zerger, hem hüngür hüngür ağ l ı y or hem de s i p ahi l er in el ve ay akl ar ı na yapışıp, oğlunu kurtarmak için didi ni p du ru y or, fakat bir tan esine bile söz ge ç ire mi ­ yordu - Kendinizi tutun şehz ade ! Bütün halkın gözü ü zer i­ nizde ! B aşınızı dik tutun! Ev e t . Şeyh Nizameddin Hamuş, başını dik tutarak etrafa bak­ tı. Sonra yine biraz önceki gür ve tok sesiyle: - Ey ümmet-i Mustafa! - diye hitap etti. - Şimdi kendi gözl eriniz le şahit oldunuz. Kim ki kibirlenip, dinsizlik yo­ luna saparsa, i n şaallah, lanetler yağdıran bu allame gibi Al­ lah ' ı n intikamına duçar kalır . . Ş e y h y i n e uzun uzun nutuk atıp, kafir ve mürtetlere l a net l er y ağ dırd ı . Fakat şehzade onu din lemiyordu bile. Çün­ kü Mevlfma Muhiddin ' in korkunç görüntüsü gözü ön ü nden g itmiyor onun hırlamalı sesi kulaklarında sürekli çın lıyor­ du: "Baba katilini y a k al ad ı m ey müselmanlar! Bu baba ka­ ,

..

.

­

,

t i l i nin a tqtc yanması lazım ! Ateşt e � . :·


- 1 9Küçük bir çocuk mezarı gibi kazılan ufacık mezarın başında, gözlerini yumup çömelen Kalender Kamaki "Ha­ di şair, zaman az, hadi" diyen bir ses işitip başını kaldırdı. Ü ç dört adım gerisinde, söğüt ağacının altında diz çöküp oturan bir kişinin karartısı görünüyordu. Miranı Çelebi 'den başkası değildi bu. Kalender biraz Kur ' an okuyup, ellerini yüzüne çaldık­ tan sonra ayağa kalktı . . Safak sökmek üzereydi. Gökte sü­ zülüp duran seyrek bulutlar arasında, tek tük yıldız cılız bir ı şıkla parlayıp duruyordu. Uzaktan, karakavaklar ardında Kur' an okuyan bir ihtiyarın zayıf sesi, mezarlık üzerinde hazin dalgalar halinde yankılanıyordu . . B u ses, nedense Kalender'e üstadı Ali Kuşçu ' nun sesini anımsattı. Sanki Ali Kuşçu hapisten çıkıp gelmiş, anasının başında Kur'an okuyormuş gibi geldi ve gözünden yaşlar süzülmeye başla­ dı.. Zavallı kadıncağız! B eş ay boyunca sürekli sokağı göz­ lemiş, kapıdan kim girse "butalakı m ! " diye çırpına çırpına, n i h a y et dün akşam h ayata g ö z le ri n i yummuştu. · Kalender ' i n bu nd an h aberi yokt u . Çünkü son gün lerd e ,

ü stadı ku rtarmak amac ı y l a . gece g ü n d ü z demeden didi n ip

d u ru y ord u . M e v l an a y ı kurt arman ı n s ü rekli ç are l e r i n i ara­ y an K a l e nd e r

ve

a rkada ş l a r ı . bu a k ş am n i h ayet bir plan

y a p m ı � l ard ı . Ka kndcr m u h afı z kıy afeti ve

giyip,

B a s kanbey

Kal kan hey · i y an ı na alacak, at ve s i lahlan h azı r edere k .

gece

k i r' le

y arı s ı

Ş ah - ı Zinde m e zar l ığ ın a gidecekl e r orada Ka�­ ,

bu lu�acaklard ı . K aşkir de on lara. A l i Kuşçu 'nun zin-


344 / ADİL YAKUBOV

dandan götürülüp bir yerde gizlice öldürülmesi gerektiği şeklinde güya divan beyi tarafından yazılmış sahte bir fer­ man verecekti. Muhafız kıyafetindeki Kalender ve arka­ daşları bu sahte fem1anla Köksaray 'a girip, Ali Kuşçu 'yu alıp kaçıracaklardı Fakat bu plan son derece tehlikeliydi. Çünkü gardiyan­ la zindan beyinin, sahte fermandan şüphelenmesi uzak bir ihtimal değildi. Eğer böyle bir durum meydana gelirse, o zaman kaderlerini bileklerinin gücü ve kılıçlarının marifeti tayin edecekti. Kalender, Baskanbey ' le Kalkanbey' i yanına alıp Zaraf­ şan boyundaki sazlıkta bu akşam hazır bulunacaklardı. Muhafız kıyafetlerini giyip, kılıç ve hançerlerini kuşanarak atların eyerlerini vurup hazırladılar. Artık Ş ah-ı Zinde' deki randevu yerine hareket edeceklerdi. Kalender, bu tehlikeli görevden önce Timur ustanın elini öpüp, hayır dualarını al­ mak, Hurşide Banu'yu bir kez görüp gelmek niyetindeydi. Tam mağaraya vardığı sırada bu kötü haberi almış, şaşkın bir vaziyette Timur ustanın yanında duran Miranı Çelebi 'yi terkine bindirerek, mezarlığa gitmişti . . Sanki kendi anasıyla son kez vedalaşıyormuş gibi, ar­ kasına baka baka mezarlıktan çıktı. ... Elli altını alıp koynuna yerleştirmiş olan Kaşkir, me­ zarlığın yan tarafındaki çalılıkta atının üzerinde dikilip du­ ruyordu. Kalender, üzgün bir şekilde bekleyen Miranı Çe­ lebi ' yle sessizce vedalaşıp, atına bindi. Fakat aklı fikri hata mezarlıkta çocuk mezarı gibi küçücük bir toprak yığını al­ tında yatan ve nedense annesine çok benzeyen Tillebi­ bi ' deydi .. Kalender Kamaki, buz gibi havada, mezarlığın yan ta­ rafında, şimdi Köksaray zindanında yatan üstadının mektu­ buna verdiği cevapta kağıt, kalem" sözünden sonra "anam Tillebibi . . . " şeklindeki sözlerini okuyunca adeta titremişti . . "Kusursuz Allah' ım. Mevlfinanın günahı varsa vardır, fa­ kat bağrı evlat hasretiyle yanıp kavrulan şu zavallı anasının .

"


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 345

suçu neydi ya Rab?" Kalender, hala zihnindeki üzüntüleri atamamıştı. Fakat hayli yol alıp, şafak sökmek üzere iken gönlü biraz ferahla­ mış olacak ki, aklına birden Hurşide Banu düştü. Bir aydan beri Banu, dağda, Timur ustanın akrabaların­ dan Babamurat Miranı isimli bir bahçevanın evinde kalı­ yordu. Kalender, haftada bir, hazan iki defa gider, Hurşi­ de ' yi gördükten sonra geri gelirdi. B u görüşmeler hazan Kalender' i sınırsız sevince boğar, hazan da gönlünü huzur­ suz kılar, karanlık vesveselere salardı. Kalender' i sürekli özleyen Hurşide Banu ise, onu her görüşünde gözünden yaş boşanırdı. Fakat nedense Kalen­ der, onun bakışlarında garip şüpheler, gizli bir hüzün se­ zerdi. Bu şüphe, bu gizli hüzün, sanki uzaklardaki bir yan­ gını seyrediyormuş gibi görünen dalgın gözlerinde, sönük tebessümlerinde ve çekingen hareketlerinde hep sezilirdi . . Her varışında ona ailesinin durumu hakkınd a sorular sorar, onun verdiği cevapları içini çeke çeke dinlerdi. Kalen­ der'in cevapları yalan yanlış olsa da, gönlü biraz olsun fe­ rahlardı. Önceki varışında, B anu henüz babasının aklını oynattığını öğrenmemişti. Ama acaba şimdi? Rasathanede meydana gelen o korkunç olayı şehirde duymayan kalma­ mıştı. Ya biri kulağına fısıldadıysa? O zaman şimdi yanına varınca ona ne diyecek, onu nasıl teselli edecekti? S ırtında muhafız giysisi , başında miğfer, belinde kılıçla atını gah rahvan, gfilı dört nala süren Kalender' in kafasın­ dan bu düşünceler bir türlü çıkmıyor, dağ kenarını takip eden dere boyunca ilerlerken, gönlündeki huzursuzluk gi­ derek artıyordu. Yol kıvrım kıvrım uzanıyor, kırlar uzunlamasına iki yanında sualanıyor, uzaktaki karlı tepeler, sabahın berrak havasında çok yakındaymış gibi gözüküyordu. Güneş he­ nüz çıkmamıştı, fakat karlı tepeler, sanki beyaz bir alevle kaplanmış gibi, ışıl ışıl parlamaya başlamıştı. Yağmur su­ larıyla yere bastırılmış olan yemyeşil otlar, sabah rüzgarıy-


346 / ADİL YAKUBOV

la ipek gibi dalgalanıyor, insanın ruhunu okşuyordu. Yeşil otlarla bezenmiş y kaçları, karla kaplı uzak tepeleri, şırıl­ dayarak akan çayları seyrederken içine bir burukluk çöktü. B irden kendi vatanını hatırlamıştı. Ev et onun kendi vat anı da, Karnak çevreleri de böyle yemyeşil yamaçlarla çe v r i liydi. Şimdi onun köyündeki kayısı ve şeftal i ağaçları yap­ raklarını çıkartmış, tomurcuk vermeye hazırlanmış olma­ lıydı . . H�ıni şimdi, Ali Kuşçu hapisten kurtarılmış olsaydı da, Banu 'yu yanına alıp kendi vatanına doğru yola koyul­ saydı ! .. Kırlardan, dağ eteklerinden aşıp, çay ve derelerden geçip, çoban ağıllarında dinlene dinlene öz yurduna doğru yola düşseydi . . B anu 'yla birlikte şu ıssız kırlarda, asude çöllerde atlarını gfilı koşturup, gfilı aheste yürüterek, b�ı �ba­ şa sohbet ede ede gitseler ve B anu 'nun kalbindeki bütün dertleri bir bir söküp alabilseydi .. Güneş adam boyu yükselince, ilerdeki iki kır yamacı­ nın arasında kalan çay boyundaki "Kuygan Tepe" köyünün bağları göründü. Kalender, dereye inerek üzerindeki muha­ fız giysilerini çıkarıp, kendi elbiselerini giydi. Buralara as­ ker pe k uğramadığı için köy halkı ve hatta Hurşide Banu dahi, at koşturup gelen bir süvariyi görünce, endişeye kapı­ l a bili rdi Babamurat Miram' ın evi, köyün en solunda, dağa doğ­ ru tırmanan yük sek yamaçtaki kır üzerindeydi. Kalender, buraya her gelişinde, köylünün gözüne g özü km e mek için, dere iç inden yürüyerek kıra çıkardı. Bu defa da dereden çı­ kıp atını y ok uş a doğr u sürerken, Babamurat ' ın evinin bal­ ­

.

konunda rengarenk bir �ey in kıpırdadığını gördü. '· Banu ! " Nedense K a l e n de r ' i n y ü reği u y u ş u p kakl ı . B abamu­ rat' ın babasının türbesinin duvarına yak laştığında, içeriden çıkan Banu 'yu gördü. S ı rtında evlerinden ç ıkarken üzerin­ de bulunan ipek bluz, başında kalın tüylü tiirban bu lunan B a n u , koş�ırak gelip atın d i zgininden tuttu. B a şını a t ın boy ­ nuna basıp, içini çeke çeke ağ l am ay a ba� l adı .


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 347

Kalender, eyerden atlayarak, Banu'nun ellerini tuttu. - Neyin var, B anu? Neden ağlıyorsun? B anu, cevap vermedi. Avludan çıkan Babamurat' ı gö­ rünce göz yaşlarını kuruladı. Kalender, önce B abamurat Miram, sonra avluda kirmen eğirip oturan hanımı ve gelin­ lerinin hal hatırını sorduktan sonra balkona çıktı. Yanına gelen B anu 'nun gözlerinden yine yaşlar boşandı. Kalender, eliyle onun çenesinden tutup, başını yukarı kaldırdı . - Neden cevap vermiyorsun? Yoksa burada canını sıkan bir şey mi oldu, B anu? Hurşide ••hayır" manasında başını salladı. - B ir haftadır nerelerdesiniz? Kalender, içinde ılık bir şeylerin aktığını hissetti. Ba­ nu ' nun nazik parmaklarını elleri arasına alarak: - Sadece sen bil, B anu. Başımda binbir dert var, - dedi. - Biliyorum .. - Banu yaşlı gözlerini kırpılarak Kalen­ der' e baktı. - B abamlardan haber aldın mı? - Evet. - Kalender bakışlarını Banu 'nun kırpışıp du­ ran gözlerinden kaçırdı. - Allah' a şükür, hepsi iyiler. . - S araydan sipahiler gelmemiş mi? Kimseyi tutukla­ mamışlar değil mi? - Yok, he p s i iyiler . . - Allah ' a şükür. . - Hurşide üzgün bir şekilde gülümseyerek başını Kalender' in göğ s ü ne koydu. - B ir rüya gö­ rüp bayağı korkm u ş t u m . Kalender yüregv i aazuıa ue f m i �..: �u i bi '

- Ne

e

· ·

o

rüyas ı? - d iye sordu .

Hurşide , · · s orma. kötü bir rii y a' ' manasında lay ı p kıpkırm ı z ı

başını sal­

oldu.

- B ir haftad ı r. her gün gözii ın \'ol larda s e ni bek l iyo­ ru m . Aklıma kötü �ey ler geld i . Çok kork ı um. -

B an u !

Kalender

tek rar B a nu ' n un naz i k e l l eri ni t u ttu. B i r

bu d i l be r i bel inden kavray ı p

lıağrııı�1

an

ba s a rn k . yanakların-


348 / ADİL YAKUBOV

dan, dudaklarından öpesi geldi, fakat Banu 'nun gözlerinde yine yaşlar biriktiğini görünce, içi cız edip balkonda gezin­ meye başladı. Dışarı çıktılar. Bahçeden köknar ağaçlarıyla kaplı dağ eteklerine doğru yürüyüp, dere boyunca ilerlemeye başla­ dılar. Banu gül desenli ipek blfizu ile kırmızı pamuk yele­ ğini giymiş, ayağına Afgan işi çizmesini ge<rirmişti . Çehre­ si biraz gülmeye başlamış, ama uzun kirpikli ahu gözlerin­ dekj tuhaf, pinhani mahzunluk sönmemişti. Kalender, onun neşeden renk gelen yüzüne, dalga dal­ ga yayılıp beline kadar inen saçlarına, heyecandan hafifçe kızaran çehresine, başını bir tarafa eğip usul adımlarla yü­ rüyüşüne bakarken, nedense bu gece girişecekleri tehlikeli iş aklına gelince, kalbini hazin bir sızı kapladı. Aşağıdaki kır yamaçlarında, köylüler sürdükleri tarla­ lara ekin ekiyorlar, çapalarını havaya kaldırıp indirerek ça­ pa yapıyorlar, ağaçların dallarını buduyorlardı. Daha aşağı­ da ise, yemyeşil yaylada, buzağılar ve kuzu l ar otluyor; bağların üst tarafından yemyeşil tarlalar üzerinde sisler yükseliyor, çocukların bağırıp çağırmaları, buzağıların bö­ ğürüşleri, koyun kuzuların melemeleri dalga dalga kulakla­ rına çalınıyordu . . Acaba onun yurdu Kamak'da da durum şimdi böyle miydi? Köylüler ..Kara Tepe" yanındaki bah­ çelere çıkmışlar mıydı? . . Kalender, derin bir i ç geçirip gökyüzüne baktı. Güneş tam tepelerine gelmiş, hatta vakit ikindiye doğru yaklaş­ maktaydı. Zaman rüzgar hızıyla geçmekteydi. Beynine hü­ cum eden soğuk endişeleri kovmaya çalışarak, önünde gül toplayıp, çiçek gibi yavaş yavaş açılan Banu'ya baktı. - Banu ! Banu, elindeki mor menekşe ve sarı gül destesini Ka­ lender'e doğru sallayarak "bu tarafa gel ! " deyip, rüzgardan savrulan saçlarını ipek gibi dalgalandırarak taştan taşa sıç­ rayıp gitti. Yukarıdaki etrafı köknar ağaçlarıyla çevrili çi­ menliğe varıp durdu.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 349

- Mirzam ! . Bu ses, dilencilik günlerinde duyduğu o hüzünlü sesti. Kalender, bir silkinişte sırtındaki çakmanı çıkararak, eline alıp yukarı yürüdü. Banu kendisini köknar ağaçlarının arasında bekliyordu. Yüzü bembeyaz, gözlerinde gizli bir tereddüt vardı. - Dönüyor musunuz? - Otur, B anu. S ana söyleyecek bir iki çift lafım var. Kalender, çakmanını çimenlerin üzerine boylu boyuna yaydı. B uradan, etrafı köknarlarla çevrili bu çimenlikten çevre görünmüyor, sadece ağaçların tepesinden görülebilen gök yüzündeki bulutlar, onları sinsi sinsi seyrediyordu .. B anu, dağılıp beline yayılan saçlarını nazik bir hareket­ le toplayarak, çekinmeden Kalender' in yanına oturdu. - Ne söyleyeceksin? Sesinde garip bir korku; kocaman açılan gözlerinde, yine o tereddüt vardı. - Neden böyle davranıyorsun, B anu? - Ne yapıyorum ki? Kalender, cevap yerine, onu belinden kavrayıp kendine doğru çekti. Titreyen dudaklarından, dudaklarının sol tara­ fındaki beninden öptü. B anu, gözlerini yumarak, alev alev yanan yanaklarını Kalender'in yanaklarına bastı. Titriyor­ du. Dudakları kor gibi yanıyor, göğüsleri kalkıp kalkıp ini­ yordu. Göğüsleri henüz insan eli değmemiş iri şeftaliler gi­ bi yuvarlak ve yumuşaktı. Bembeyaz nazik teni, yavru film teni gibi ürkek ve titrekti . . Kalender, sanki bir rüya aiemindeymiş gibi, kendisin­ den geçercesine gözlerini yumup hayallere dalmıştı. Neden sonra gözlerini açınca, berrak gökyüzünde süzülüp duran bulutları gördü . Bunlar sanki bulut değil, gökte aheste ka­ nat çırparak süzülen leylek kuşlarına benziyordu. Etraf, tıpkı Kalender' in hisleri gibi asude bir hareket­ sizliğe gömülmüş, her taraf alabildiğine sessizdi. Sadece yükseklerde bembeyaz bulutların üzerinde uçan tarla kuş-


350 / ADİL Y AKUBOV

larınm kanat çırpınışma benzeyen bir ses kulağına geliyor­ du: Aram .. aram .. aram .. Kalender güneş ışıkları gibi sımsıcak bu duygular için­ de yuvarlanıyormuş gibi gözlerini sıkıca yumdu. Fakat yi­ ne Banu 'mm hafif hıçkırıklarını işitip doğruldu. O güzel saçları çimenler üstüne rastgele yayılmış, iri şeftaliler gibi yusyuvarlak göğüsleri açılmış olan B anu, du­ daklarını dişleyerek pık pık ağlıyordu. Kalender, onun başını kolları arasına alıp, dağılmış saçlarım toplarken: - Neyin var, Banu? - diye sordu. Hurşide, cevap vermedi. Y üzünü elleriyle kapatıp, hüngür hüngür ağlamasını sürdürdü. - Banu ! Ne oldu, anlat! Eğer ben . . - Yok .. yok ! . - dedi Banu içini çekerek. - Siz değil, ben bahtı kara .. aşkın ne olduğunu şimdi anladım .. Niçin Allah bizi daha önce kavuşturmadı? Neden size bakirelik zamanımda .. Niçin ilk aşkımı size hediye etmeyi nasip kıl­ madı ben bahtı karaya! . . - Banu! - Kalender, var gücüyle onun nazik bedenini bağrına bastırıp, kupkuru dudaklarını B anu 'nun gün gör­ memiş bembeyaz sinesine yapıştırdı. Bu defa gökyüzü bi­ raz öncekinden daha açık, güneş daha da sıcakmış gibi gel­ di. Gökte filıeste kanat çırpan tarla kuşlarının seslerine şim­ di sonsuz sevgi dolu bir başka ses eşlik ediyordu: - Mirzam . . mirzam .. mirzam .. Kalender' in gözlerini açm aya mecali yoktu. Kendi kendine konuşuyormuş gibi: - Anlattıklarına göre, cennette birbirinden güzel huri­ ler varmış. Varsa, var. Fakat bana o emsalsiz cennetini ih­ san etsen, güzellikte benzerleri olmayan hurilerini istemez­ dim. - Niçin? - diye güldü Banu. - Merak ettiğin şey bu mu? Çünkü bütün hurileri bırakır, Allah'tan yalnız seni dilerdim.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 351

- Mirzam ! . Hurşide Banu, Kalender' in başı üzerine eğildi. Ikına sı­ kına onun sakal ve bıyıklanm düzelterek, yüzünü yüzüne bastı. Basmasıyla birlikte yine gözünden yaşlar boşandı . - Artık gitme, mirzam. B ana hiç bir şey lazım değil. Karmm tok, üstümde bir kat elbise olsun yeter. Cariyeniz olur, ölünceğe kadar size hizmet ederim. Memleketine gi­ delim, mirzam. Kalender, aklma kötü bir şey gelmiş gibi silkinip, aya­ ğa kalktı. Ya Rab! Güneş batmaya doğru yaklaşmış, ağaç ların gölgeleri uzamaya başlamış. Hurşide B anu 'nun benzi solmuştu. Kalender' in gözle rine bakıp: - Gidiyor musun? - diye sordu. Kalender, bakışlarım onun nigfilıından kaçırdı. - Afedersin B anu, kalmam mümkün değil. - Şimdi mi gidiyorsun? - dedi B anu titrek bir sesle. - Gitmesem olmaz, Banu. Bir iş var.. Hurşide, Kalender' in sözlerini sonuna kadar dinlemedi. Titreyen dudaklarını dişleriyle bastırarak, kalkıp aşağı doğ­ ru yürüdü. Kalender peşinden yürüyerek, avluya yaklaşır­ ken ona yetişti. - Banu ! Sözüme kulak ver, B anu ! Omuzundan tutarak kendisine doğru çekti. Fakat Hur­ şide yüzünü elleri arasına alıp, hüngür hüngür ağl am aya başladı Bu, biraz önceki mahzun göz yaşı dökmeye benze­ miyor, aleni bir feryad gibi geliyordu Kalender'e. - Madem öyle olacaktı. . Neden beni alıp buralara ge­ tirdin? Kendin getird in , ş imdi de bırakıp gidiyorsun. Ne­ den gelişinle gidişin bir oluyor? - Çünkü . . Kalender, onun aşırı endişelenip üzüleceğini düşünerek sustu. Fakat gerçeğ i söylemekten ba şka çaresi k al mamış tı . - Çünkü bugün Meviana Al i Kuşçu yu z indandan kurtarıp çıkann ak niyetindeyiz, Banu . . ­

-

<I

.

'


352 / ADİL YAKUBOV

Hurşide Banu, kirpiklerini kırpıtarak Kalender'e baktı. Yaşlı gözlerinde korku ve şaşkınlık okunuyordu. - Zindandan mı kurtaracaksınız? Nasıl yapacaksınız? - Yiğit arkadaşlar var. Kaç aydan be�i bu işin peşindeydik. Seninle sürekli beraber olamayışımın sebebi de buydu, Banu . . Kalender, sözü başka bir yöne çekmeyi düşündü. Fakat Banu, rengi uçmuş bir halde, onun elini sımsıkı tuttu. - Bu iş tehlikeli değil mi? Ben Köksaray ' ı bilirim . . - Korkma. Gerekli tedbiri aldık.. - Hayır, hayır. Biliyorum, biliyorum ben .. Kafası allak bullak olan Hurşide Banu, ateş basan yü­ zünü Kalender'in göğsüne bastırıp, bıkkın bir halde mırıl­ dandı. - Hayır, hayır, bu işiniz çok tehlikeli! S iz orada hapse düşerseniz, ben burada ne yaparım, mirzaın? Ne ederim? - İnşaallah işimiz kolay olur. Korkma B an u , bileği sağlam yiğitler var! Kalender, onun dağılan saçlarını düzeltip yine yüzün­ den, gözlerinden öptü. - Mevlana zindandan çıktıktan sonra, seni alıp öz va­ tanıma gideceğim. Nasip olursa, yarın birgün yola çıkarız. Hurşide Banu, onun ılık bfiselerine karşılık vermiyor, yanakları alev alev yanıyordu. Gözlerini yumarak sığındığ ı Kalender' in bağrında inceden titriyordu. B irden başını kal­ dırıp Kalender'e baktı. Gözlerini kocaman açıp: - B iraz önce cennetten bahsetmiştin, - dedi yutkuna­ rak. - Allah' tan bir dileğim var demiştin. Bu sözünüz doğ­ ruysa gitmeden evvel.. bir imam bulup nikah duasını okut­ sanız . . Bu sözün acımasız manasını düşünen Kalender, adeta titredi. - Sizin şer' an nikahlınız olayım diyorum. Allah bu dünyada mutlu günlere kavuşturmazsa, öbür dünyada . . Hurşide sözünü tamamlayamadı, içini çeke çeke sustu.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 353

Kalender de bir şey söylemedi. Banu 'yu bağrına bastı.. Köyden imam bulup getirmeye vakit yoktu. Kalender olayı Babamurat' a anlattı. B una çok sevinen Babamurat, nikah duasını kendisi okuyarak, onların nikahlarını oracık­ ta kıyıverdi. Yemekler yenip fatihalar okunduktan sonra tuhaf bir sessizliğe bürünen Hurşide Banu, Kalender' i bahçenin yan tarafına kadar uğurlamaya geldi. Onu son kez öpen Kalen­ der, atına atladı. O, karanlık bağlar arasında karanlık bir gölge gibi uzaklaşırken, Hurşide B anu hata onunla veda­ laştığı yerde kaskatı duruyor, gözüyle uzaktan onu takip ediyordu. Kalender, içine çöken garip bir duyguyla atını kamçılarken, dönüp bir kez daha arkasına baktı. Yüksek kayanın üzerinde dikilip duran Banu 'ya tekrar dönüp, onu aşağı indirip bağrına basası geldi, fakat kırlara yavaş yavaş solgun ışıklarını göndermeye başlayan güneşe bakınca, dişlerini sıkarak atının başını başkente doğru çevirdi.


-

20

-

Köksaray 'dan haberci geldiği sırada, Emir Sultan Can­ dar, beş altı kumandanla birlikte dörtgen şeklindeki salon­ da otunnuş sohbet ediyor, aralarında Şeyhülislam B urha­ neddin ile şehir darugası Miranşah ' ın durumunu tartışıyor­ lardı. Dış kapıyı kilitlemişlerdi. Bütün iç kapıları sürgüle­ yip, pencerelere yeşil kadife perde germiş olan misafirler, "haberci" sözünü işitince irkilerek ayağa kalktılar. Beyaz şahi gömlek üstünden Benares don giyerek misafirlerine bizzat hizmet eden Emir Sultan Candar, sersemlemiş gibi dikildi kaldı. Sadece Mirza Uluğbey'in sevgili yaveri B aba Hüseyin Bahadır, soğukkanlılığını koruyarak, şamdandaki tek mumu üfleyip söndürdü. Sonra karanl ıkta Emir Can­ dar'ın yanına gelip: - Salonu dışarıdan kitleyin! - dedi emir verir gibi. B aşka bir odaya geçip, yatak serin ve yatın! Haberciler sizi yatakta yatarken görsünler! Emir Sultan Candar, hemen harekete geçerek, salonun kapısına at nalı büyüklüğünde bir kilit vurdu. Kendisi de başka bir odaya geçerek, yorganı alnına kadar çekip yattı. Fakat onun yatakta hasta yattığını söylemeye giden uşak, hemen gerisin geriye gelerek: - Belhli sarayban, on kadar askerle birlikte gelmiş emirim ! - dedi. - Değil hasta, ölüm döşeğinde de yatsa, alıp götüreceğiz, dedi. Şehzadenin ferman-ı alileri böyle imi ş . . Yoksa girip sizi tutuklayarak götüreceklermiş !


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 355

"Tutuklayarak" sözünü işiten Emir Candar, can telaşıy­ la apar topar yerinden kalktı. - Çık söyle, şimdi geliyorum ! Ati da eyerle! Emir Candar üstünü giyinip, iki uşağın kollarına gire­ rek, ezile büzüle sokağa çıktığ ı nda, zenci suratlı Belhli sa­ rayban on kadar askerle birlikte at oynat ıp duruyordu. Onun suratını gören Emir Candar' ın içi cız etti . Endişeli bir şekilde uşakların yardımıyla ata binerken, genç uşağın kulağına eğilerek fısıldadı: - Sarayda kötü bir şeyler olmuşa benziyor. Misafirle­ re söyle, ben dönünceğe kadar ayrılmasınlar .. Vakit gece yarısını aşmıştı. Genelde bu saatlerde ses­ sizliğe bürünen başkent sokaklarında bugün nedense tuhaf bir hareketlilik vardı. Her taraftan nal sesler işitiliyor, sü­ variler yorgun kollarında meşaleler taşıyarak, bir o yana bir bu yana at koşturuyor, karanlıkta sağa sola hareket eden gölgeler göze çalınıyordu. Köksaray' da fevkalade bir olay olduğu şüphesizdi, ama acaba ne olmuştu? Emir Sultan Candar, kafasından binbir ihtimal geçiriyor, fakat bunu hisseden sarayban ağzı kilitlenmiş g ibi at koşturup duru­ yordu. "Ya tövbe! Bu merhametsiz diktatörün gazabından sen beni koruyasın ya Rabbi ! " diye içinden geçirdi Emir Can­ dar. Vücudunu saran korku ile kalbi adeta uyuşmuştu. B ir aydan fazla bir süredir Köksaray ' a gitmemişti. Mevlana Muhiddin' in acizesinin bir gece ansızın sırra kadem bastı­ ğından beri, Mirza Abdullatif'irı gözüne gözükmekten kor­ kup, yatak serdirerek yatıp kalmış, saraydan gelen ufakla­ rın hepsine "hastayım, ayakta duramıyorum . . '' diye cevap vermişti. Hatta rasathanede kitap yakma merasimine bile katılmamış, fakat merasim sırasında vuku bulan olay lan günü günün e öğrenmişti. Aklını oynatan Mevlana Muhid­ din ' in Şeyh Nizameddin Hamuş ve şehzadeye söylediği sözleri anında. haber almıştı. O günden beri Me v l ana Mu­ hiddin ' in sözleri bütün başkentte kulaktan kulağa yayılmış,


356 / ADİL YAKUBOV

her yerde, her mecliste dedikodular ayyuka çıkmıştı. B u olaydan sonra, nedense Emir Candar'ın halini ve sağlık du ­ rumunu sormaya gelenler çoğalıvermişti. Ziyaretine gelen­ lerin çoğu, rasathanede meydana gelen olaylardan söz aça­ rak, onun kafasındaki düşünceleri öğrenmeye çalışmışlar­ dı . Fakat sohbet esnasında tanımadık bir kişi ziyaretine gelmişse, hemen sözü değiştirip, başka bir konuya geçmi�­ lerdi. Bütün bunlardan Emir C andar bir fikir edinmişti : Şehzadeden, on u n gaddarlığından şikayetçi o lan kişiler, özellikle komutanlar, bey ve beyzadelerin sayısı düşündü­ ğ ü nden fazlaydı. Ama ne fayda? Uğursuz Horasan seferin­ den sonra Mirza U luğbey ' den yüz çevirip, şehzade ile gizli anlaşmalar yapan komutanlar ve nüfuzlu beyler, bekledik­ leri imtiyaz, yüksek rütbe ve şan şöhrete erişememişlerdi. Şeyh Nizameddin Hamuş 'un elinde oyuncak olan şehzade, yalnız bu kibirli şeyh ile bazı din adamlarının sözünü din­ ler olmuştu. Onlar yat derse yatıyor, kalk derse kalkıyordu. Hatta Şeyhülislam B urhaneddin bile önemini kaybetmiş, sarayda dahi asayiş ve otorite kalmamıştı .. B u durumu gizli gizli yakından takip eden Emir Candar, uzun süren şüphe ve inceleme döneminden sonra, bugün nihayet gidişattan memnun olmayan bir grup komutan, nüfuzlu bazı bey ve beyzadeleri çağırma cesaretini göstermişti. Amacı, onların fikirlerini öğrenmekti. Ve şayet hepsi aynı görüşte birleşip, onun çevresinde . . Fakat Emir Candar bunları düşünürken içine bir korku düşmüştü. "Aman ya Rabbi ! Ya bu baba katili onun maksadını öğrenmişse? .. Eğer öğrenmişse, emirin başını vurduracağı kesindi ! Ya Rab! Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak dedikleri herhalde budur! Mirza Uluğbey 'den kurtulup, şa­ nu şöhretimi artıracağım diyerek bu gaddara yanaşmadım mı? - diye geçirdi Emir Candar içinden. Fakat aklına yine bir fikir gelip, tüyleri diken diken oldu. "El kısasu minel hak ! Bu işler ve pişmanlıklar, Mirza Uluğbey 'in günahsız


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 357

yere kesilen kellesi ve dökülen kanı için başa gelen bir ce­ za değil mi?" .. Emir Candar' ın gözlerinin önü karararak, eğerin kaşına sıkıca tutunup, yan tarafa yığıldı kaldı. Köksaray meydanına varmışlardı. Giriş kapısı önünde ateş yakıp otum1akta olan sipahiler, emiri kollarından tutup attan indirdiler. Emir Candar, ne kadar ateş içinde kıvransa da, kapıdan sonra kendisi yürüyüp gitti. Fakat zar zor avlu­ yu geçip saraya ulaştığında, ayakları birbirine dolaşıp du­ vara dayandı kaldı. Sarayban, onu gerçekten hasta sanıp. koluna girerek içeri götürdü. Emir Candar, saraybanın açtığı kapıdan içeri girip elle­ rini göğsüne kavuşturduğu sırada, Mirza Abdullatif neden­ se selamlığın tam ortasında ayaklarını gererek altın koltuğa yaslanmış duruyordu. Emir Candar, iki büklüm selam ve­ rirken, bir an onun çehresine baktı. Fakat o bir anlık bakış esnasında korkunç bir şey olacağını hissedip, yine tüyleri diken diken oldu. Şehzadenin suratından düşen bin parça idi. Kaşları çatıktı. Kaşları altındaki gözleri ise, karanlık bir çukur gibi gözüküyordu. Diken batmış gibi duran göz­ lerinde tuhaf bir korku vardı. Fakat en korkuncu ise kardeşi Abdulaziz gibi başını sağa sola oynatmak şeklinde bir tik edinmiş olmasıydı. Emir Candar şehzadenin yüzüne bak­ maya cesaret edememişse de, onun halının üzerine yavaş adımlarla basarak yanına yaklaştığını ve hışırdayarak nefes aldığını hissetti. - Peka.Ia, Emir Candar! Ebu Said Mirza nerede? - Ebu Said Mirza mı? Emir Candar, korkuyla başını kaldırıp, hemen gözlerini yere dikti. Mirza Abdullatif' in yuvasına çekilmiş çılgın gözlerin­ de, kanı çekilmiş yüzünde, başını sağa sola oynatışında, el­ hasıl bütün vecahetinde, bugüne kadar görülmemiş bir şey­ ler vardı. - Niçin konuşmuyorsun? Ebu Said Mirza nerede? - Ebu .. Ebu Said Mirza zindandadır, devletpenah !


358 / ADİL YAKUBOV

- Zindandaysa bul ! - Mirza Abdullatif, emirin yaka­ sından tutup hızla sarstı. .-Zindandaysa, derhal b,u lup gele­ ceksin ! Derhal ! ! Emir Candar' ın beyninde "kaçmış ! " şeklinde bir fikir canlandı. "Evet. Şehzade Ebu Said Mirza kaçmış ! " - Zindandaysa, niçin titriyorsun? Git, karga tulumba al getir mel ' unu ! - Velinimet puşt-ı penahım ! Ö lümden haberim var velakin Ebu Said Mirza'dan haberim yoktur . . Bir aydır ev­ de hasta yatıyorum ben .. Ağır ha s tayım, devletpenah ! . - Hastaymış ! - dedi Mirza Abdullatif içini çekerek. Domuz gibi semirip duruyorsun. B ir de tutmu ş hastayım diye sızlanıyorsun! B iliyorum! Yatakta yatarken bile bana karşı örümcek ağı gibi tuzaklar hazırlıyorsun. "Ya Rabbi! Bu çılgın ne dedi? İç me mi doğdu, y oksa kafadan mı attı?" - Anlat rezil ! Ebu Said Mirza ile gizlice anlaştın mı, anlaşmadın mı? - Billahi! azim .. - B il lahil azimse, o alçak M irza'yi derhal eli kolu bağlı yakalayıp huzuruma getir! Getir ve ayaklarımın altı­ na teşle! 40 - Getireceğim, velinimet! - Bugün! - inşaallah, aftab-ı alem! Mirza Abdullatif, emirin yakasını bıraktı. B urnundan soluyarak, gerine gerine gidip tahta oturdu. Emir Candar da halsiz düşmüş gibi sırtını duvara dayadı. Evinde kendini bekleyen misafirlerini düşündü .. "Bugün onu eli kolu bağlı yakalayıp, alıp gel.' Ayaklarımın altına teşle! .. " Ö nemli değil, yeter ki bu aptalın elinden sağ salim kurtulup dışarı bir çıksa, elmayı nasıl soyacağını kendisi çok iyi bilirdi. Ne Şanım şekeri, ne Arabın yüzü! Artık bu aptala daha fazla 40 Teşle: At.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 359

hizmet vermek, daha çok pişmanlık demektir! . Emir Candar, korkuyla gözlerini açtı. Tahta yayılmış vaziyette oturan Mirza Abdullatif, yanındaki zili eline alıp bir iki kez çınlattı. Kapı yavaşça açılıp, başına gri renk sa­ rık giymiş olan Belh 'li saraybfuı göründü: - Saray muhafızlarından on tanesini Emir Sultan Can­ dar' a ver. Emir cenapları hemen bugün ol ibl is-i lain Ebu Said Mirza ' yı yakalay ıp, elini kolunu bağlayarak getire­ cek ! Şehzade Emir Candar "a "sen çık" manasında işaret ederken, saraybana kalmasını söyledi. - B u sahtekar emirin arkasından ayakçı koy ! Dikkatli ol: Yılanın yağını yalayan bu tilki, Ebu Said Mirza'ya katı­ lıp kaçıp gitmesin! Yoksa, senin kellen gider! Anladın mı? - Anladım, devletpenfilı! . - Dur! - Mirza Abdullatif kapıya u laşan saraybanı durdurdu, fakat ne söyleyeceğini unutmuş gibi, gözlerini bir noktaya dikekaldı. - Evet, zindan beyine emir ver, ha­ piste yatan Mevlana Ali Kuşçu 'yu alıp getirsin!


-2 1 Ali Kuşçu , şaşkınlık ve endişe içindeydi. Bir haftadan beri, dışarıdan getirilen pideler gelmez olmuştu. Akşamdan beri ise, değil pide, arpa ekmeği ve bir demlik soğuk su bi­ le verilmemişti. Ya kendisini unutmuşlardı , ya da bu ka­ ranlık mezarda açlıktan öldüreceklerdi. İ şin daha da kötüsü "Risale-i der Felekiyyat"ın mükeddemesini kağıt üzerine geçirmiş olduğundan, şimdi bunu demlik içinde "sadık öğ­ rencilerine" ulaştırmayı düşünüyordu. B u niyeti de kursa­ ğında kalacağa benziyordu . ... Son günlerde ayakları iyice şişmiş, öncekinden daha fazla acı vermeye başlamıştı. Yürüse y ürürken, otursa otu­ rurken bile ağrıyordu. S aatlerdir yere oturup ayaklarını ovalıyor, dişlerini s ıkarak ayağının patlayan yerlerini te­ mizlemeye çalışıyordu. Nihayet iyice yorulup yırtık hasır üzerine yanlamasına uzanmıştı, fakat çok geçmeden, alttan gelen rutubet ta sırtına kadar işlediğinden ayakta durmaya mecbur kalmıştı. . Zonklamaya başlayan ayaklarını biraz ovaladı. Acısı­ nın hafifçe dindiğini hissederek, topallaya topallaya yine odayı arşınlamaya, yine risalesinin üzerinde mülahazalar yapmaya başladı. Bunun kendisini oyalayarak acılarını unutturacağını sanmıştı. Halbuki son zamanlarda düşüne­ cek gücü bile kalmamıştı. Bir yandan açlığın, öbür yandan ayaklarının acısının verdiği ızdırapla gözlerinin önü kara­ rıp dumanlandı. Bu duman arasında gah yaşlı anası Tillebi­ bi gözü önüne gelir; gah üstad M irza Uluğbey, gfill Kadıza-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 361

de Rumi hazretlerini kendisine nasihatlar verirmiş gibi ha­ yaller, gfilı da risale üzerine görüşler yürütür, tenkit ve tas­ hihler yapardı. Ne garip, ateşi giderek artmış olmasına rağ­ men, risale üzerinde yaptığı tashihler, ona biraz can ve ta­ kat veriyordu . Bugün ağrıları özell ikle artmıştı. Zonkla­ malarını ta beyninde hi ssett iğ i bu acılara dayanmaya meca­ li kalmamış ateşler içinde kıvranırken, sanki birden kapı açı lı p üstad içeri girerek tepesine dikilmiş; - Ne oldu sana, oğlum Ali? diye soruyormuş gibi geldi. - N ' olsun üstad? - dedi Ali Kuşçu hayali yanına çö­ ken üstada bakarak. Hastalandım işte .. - Lanet olsun! Bu ağır görevi vermekle sana işkence ettim, oğlum. Ayağa kalk, git şehzadenin ayaklarına kapan. B aşka çare yok, Ali! - Hayır, ü stad. Sizin vasiyetinize aykırı hareket edip, bu sırrı açacağıma, bu soğuk yerde ölmeyi tercih ederim, üstad ! Mahşer günü hangi yüzle karşınıza çıkarım ben son­ .. ra, us tad?. Güya üstad onun sözüne kulak asmıyor, kolundan tu­ tup ayağa kaldırmaya çalışıyor ve kaldırırken birden sinir­ lenerek: - Kalk diyorum sana! - diye bağırıyordu. -Aftab-ı alem Mirza Abdul latif, seni çağırıyor! "Aftab-ı alem çağırıyor ! Düş mü, hayal mi bu?" Mev­ lana bütün iradesini toplayıp gözünü hafifçe açtı. Yoksa yanındaki üstad değil miydi ne? İki sipahi kollarından tu­ tup kaldırıyor, kapıda ise elinde meşaleyle üçüncü bir sipa­ hi duruyordu. Ali Kuşçu, dişlerini sıkarak, başını kaldırma­ ya çalıştı. Fakat doğrulur doğrulmaz, sırtını duvara dayayıp "Su ! " diye mırıldandı. - Su! - diye bağırdı sipahilerden biri. - Su getir ça­ buk ! Ali Kuşçu, bir kase suyu bir dikişte bitirip, boşunu geri uzattı. Nedense buz gibi suyun içini ateş gibi yaktığını his.

,

-

-


362 / ADİL Y AKUBOV

setti. Biraz kendine gelince, "şehzade beni ne yapacak?" diye düşündü. "Amacı ne? Yine sorguya çekmek mi? Kü­ für kitaplarını bul getir diye baskı yapmak mı?" Tekrar halsizlenerek gözlerini yumdu. ''Şehzade beni bu halde gö­ rürse, ne der? İnatçılık edersen, durumun bundan daha kötü olur diyerek mutlu olmaz mı?" Hapishaneden kendi kendine yürüyüp çıkmak istedi. Fakat ayaklarını kontrol edemedi. Yere yığılıp kalmak üze­ reyken, sipahiler tekrar koluna girdiler. Kendinden geçmiş bir vaziyette, koridorlardan geçip yukarı çıkıncağa kadar sipahilerin kolunda yürüdü . Sonra var gücünü kullanarak, ağır adımlarla kendi kendine ilerlemeye çalıştı. Şafak sökmek üzere olması gerekti ki, uzaklardan ho­ roz sesleri, eşek anırmaları işitiliyordu. Fakat hala gökte cı­ lız ışıklarla parlayıp duran yıldızlar görülüyor, ılık ılık esen sabah rüzgarı leylakların ve bahar çiçeklerinin tatlı kokula­ rını taşıyıp, beynine zindelik veriyordu .. Saray avlusunun tam ortasındaki mermer havuz yanına v ardıklarında, Ali Kuşçu bir an durup, gökte ıpıl ıpıl parlayan yıldızlara dikil­ di .. İ şte tam karşısında B üyük Ayı, onun tam altında milt milt yanan Küçük Ayı, kubbe üzerinden gözüken Hulkar4 ' yıldızı ise ağarmaya başlayan sema gibi bembeyaz parlı­ yordu .. Şafak yakın .. Mevlana gözlerini yumup, yüzünü serin seher rüzgarı­ na tuttu. Gürül gürül esen ağaçların tertemiz ve hoş koku­ sunu doyasıya ciğerlerine doldurdu. Ya tövbe! Bu yeryüzü, bu sınırsız kainat bu kadar gü­ zelken, insanlar neden bu kadar azgın, bu kadar merhamet­ siz ve acımasız yaratılmış! . - Mevlana! Sipahiler, onun y ine fenalık geçirdiğini zannedip, kolu­ na girmek istediler. Fakat Ali Kuşçu, "kendim giderim! " diyerek, topallaya topallaya yoluna devam etti. 41 Hulkar: Ü lker yıldızının diğer bir söyleniş şekli.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ ! 363

Ali Kuşçu selamlığa gireceği sırada, Mirza Abdullatif, altın koltukta derin hayallere dalmış bir vaziyette oturuyor­ du. Kapı açılınca, korkuyla başını kaldırdı. Sonra sanki Ali Kuşçu ' dan çekiniyormuş gibi, yavaş adımlarla yürüyerek, yanına yaklaştı ve ellerini göğsüne kavuşturup: - Esselamu aleyküm, mevlfina ! - dedi beklenmeyen yumuşak bir tavırla. "Bu riyakar baba katiline ne oldu böyle? Niçin tevazu gösteriyor?" Ali Kuşçu, duvara sırtını dayarken, hayretle şehzadeye baktı. Mirza Abdullatif'in gözleri uykusuzluktan kızarmış, bumu sivrilip çıkmış, sakal ve bıyıkları tıraşsız, hal ve ta­ vırları kontrolsüz, kendisi ise solgun bir vaziyetteydi. "Ya tövbe ! N ' olmuş buna böyle?" Şehzade, sönük gözlerle bir süre onu imtihan edermiş gibi süzdükten sonra, elindeki zili başının üzerine kaldırıp, sert bir şekilde şıngırdattı. - Zindanbeyi aptallık etmiş ! - dedi kapıda beliren sa­ raybana yüzlenerek. - Mevlana çok eziyet çekmiş. Bu zatı şerifi derhal hamama götürün! Sırtına yeni elbiseler giydi­ rip, kamını doyurduktan sonra alıp getirin! Hayretten dili tutulmuş gibi olan Ali Kuşçu, daha ken­ dine gelmeden, sarayban tarafından kolundan tutularak se­ lamlıktan çıkarıldı. Mirza Abdullatif yaptığı işten memnun kalmış gibi, bıyık altından gülümseyerek ellerini arkasına atıp, taht çevresinde dolaşmaya başladı. Ali Kuşçu 'yu çağırtmaktan maksadı, ona fal baktırıp kaderini öğrenmeye çalışmaktı . Çünkü rasathanede meyda­ na gelen uğursuz olaydan sonra, yine o eski vesveseleri sö­ kün etmişti. Artık sadece geceleri değil, gündüzleri de yü­ reği korkudan güp güp atıyor, gözüne siyah gölgeler görü­ nüyordu. Dün akşam, şehzade Sultan Muhammed' in yaz­ mış olduğu bir mektup tesadüfen eline geçmişti. Mektup Şeyhülislam B urhaneddin cenaplarına yollanmıştı. İçinde iki şehzadeden - Mirza Abdullah ve Ebu Said Mirza- bahse-


364 / ADİL YAKUBOV

diliyordu. Şehzade, zaten çoktan beri, Şeyhülislam B urha­ neddin 'den şüpheleniyordu. Çakır gözlü, kibirli havasıyla bu allmnenin güya şehzadeye inanmıyormuş gibi saraya bi­ le teşrif buyurmaması, onun kötü niyetlerine delalet edi­ yordu. Doğru , ta Horasan 'dan gönderilen bu mektup, öyle­ sine şifreli bir şekilde yazılmıştı ki, içeriğini anlamak im­ kansızdı. Fakat şifreli bir şekilde yazılan bu mektubun Şeyhülislam Burhaneddin'e gönderilmiş olması, özellikle iki şehzadenin isminin geçmesi M irza Abdullatif' in kafa­ sında epeydir deprenip duran şüpheleri teyit ediyordu : Evet, başkentte kendisine karşı bir komplo hazulanıyordu ! Mirza Abdullah ' ı kendisine yakın görürdü. Fakat şu Mirza Ebu Said . . Şehzade, Şeyhülislam B urhaneddin' i ne kadar gözü tutmamışsa, inatçı Türkmenlerin karıı karışmış olan bu kalleş Mirza'dan da o kadar çekinirdi. Mirza Ab­ dullatif onu zindanda bizzat görmek istemiş, divan beyi ile muhafızlarını yanına alıp Köksaray altındaki zindana, daha doğrusu zindana giden karanlık dehlize girmişti. D ivanbeyi komutasındaki sipahiler, ellerinde meşalelerle dar ve zifiri karanlık dehlizde öne doğru ilerliyorlardı. Mirza Abdulla­ tif, korkudan tüyleri ürpermiş vaziyette, meşale tutan sipa­ hilerin arkasından çekine çekine yürümüş, büyük dedesinin yaptudığı bu yeraltı mezarını, yılan izi gibi kıvrılıp giden bu sonsuz ve basık dehlizi şaşkınlıkla seyretmiş; meşale ışıkları altında tuhaf gölgelerin oynaştığı bu zifiri karanl ık yolda, yine soğuk vesveseler beynine hücum etmişti. Ebu Said Mirza, bu zifiri karanlık mezarın en sonunda, sahipkıran Emir Timur'un amansız düşmanlarını hapsetti­ ği, demir kaplı ağır kapılarla tahkim edilmiş zindanda yatı­ yordu. Mirza Abdullatif' i gören zindanbeyi heyecana ka­ pılmış, titreyen elleriyle kapının kilidini bir türlü açama­ mıştı. Sonunda sipahilerden biri, onun elinden anahtarı çe­ kip alarak kapıyı açmış ve önden içeri girmişti. Onun arka­ sından içeri giren Mirza Abdullatif, gördükleri karşısında kaskatı olmuştu: Çünkü hücre bomboş ve bir ucu duvara


ULUGBEY'İN HAZİNESİ ! 365

çakılı uzun zincir yerde sallanıp duruyordu .. "Fitne ! Tahta Ebu Said Mirza' yı oturtmak amacıyla düzenlenen bir komplo bu ! .. B aşı titremeye başlayan Mirza Abdullatif, gözlerinden alevler saçarak, zindanbeyine bakmıştı. Zindanbeyi, sanki ayağına balta ile vurulmuş gibi yere yığılıp, şehzadenin ç izmelerini öpmeye başlamıştı. - Velinimet puşt-ı penahım! Ö lümden haberim var, velakin bu işten haberim yoktur! - Ö lümden haberin varsa, öl! Ya onu bulursun, ya ölürsün ! Mirza Abdullatif, daha sonra, çizmelerini öperek yerde kıvranıp duran zindanbeyine şiddetli bir tekme yapıştırmış, arkasından da yerde yuvarlanan zavallının tepesine çıkıp çiğnemeye başlamıştı. B ir anda ağzı bumu kapkara kan içinde kalan zindanbeyi, elleriyle yüzünü kapatıp yılan gibi yerde kıvranırken, kan fışkıran ağzını bumunu tutarak yal­ varmaya çalışmış, fakat onun yalvarıp yakarmaları şehza­ denin öfkesini daha da artırmış ve kudurmuş gözlerle şid­ detli tekmeler indirmesine sebep olmuştu. Soluğu kesilin­ ceye kadar zavallı adamı tekmeleyen Mirza Abdullatif, so­ nunda durup etrafına bakınmıştı. Çevresindeki herkes göz­ lerini kendisinden kaçırıyor, herkesin çehresinde korkulu ifadeler geziniyordu. Derin bir nefes aldıktan sonra, yerde kıvranıp duran zindanbeyine ve yanındaki muhafızlara ba­ karken, kendisi bile korkuya kapılıp, suratını ekşiterek ha­ pishaneden çıkmıştı.. Selamlığa dönünce, bütün Köksaray 'ı ayağa kaldırmış, hasta yatan Emir Sultan Candar' ı bile evinden getirtip sor­ guya çekmişti. Fakat :ne fayda? Artık Ebu Said Mirza 'nın bulunacağına kendisi bi le inanmıyordu. Başkentte gizli bir komplo hazırlandığından artık hiç �üphesi kalmamıştı. Acaba bu fitnenin başında kim vardı? Şeyhülislam Burha­ neddin mi? Eğer o ise, hangi emir, hangi devlet erkanı , hangi erkan-ı harb onunla beraberdi? . . Ah. keşke şimdi "


366 / ADİL YAKUBOV

şehzade bu fitneyi başlatsa da, bu işe elebaşılık yapan bü­ tün düşmanlarını tek tek ele bir geçirebilseydi.. Fakat kimi yakalayacaktı? Şeyhülislam Burhaneddin 'i mi? Eyvah! Onun gücü da­ ha elinin altmdaki emirlere, bey ve beyzadelere yetmiyor­ du ki, şeyhulislama yetsindi ! . . Emirlere gelince .. Şeytana pabucu ters giydiren, yılanın yağmı yalayan bu komutanla­ rın hangi birini yakalayacaktı? Mirza Abdullatif'e göre, ar­ tık bütün Maveraünnehir'de inanıp güvenebileceği hiç kimse kalmamıştı ! Bu komploya iştirak etmeyen kimse yoktu . . Herkes , hatta Belh ' den alıp getirdiği en yakın adamları bile, kendisine karşı kaş göz oynatmaya başlamış­ lardı. Şehzade, birden aklına düşen bir fikirle selamlığın or­ tasında dikildi kaldı. Babası Mirza Uluğbey' in bir sözü ak­ lına düşmüştü. İ şte tam şurada, şu koltuğun yanında duran babası ona: - Oğlum ! - demişti yalvararak- Bu meş' um tac-u taht, bu saltanat hiç kimseye yar olmaz. Değil sana, deden cen­ netmekan Emir Timur Köregani'ye bile yar olmadı. Tac-u taht uğruna insanları katlettirme. Çünkü tac-u taht ile vefa­ sız kadın arasında fark yoktur, balam .. "Acaba ol dinsiz şahın intizarı arş-ı alaya ulaştı mı? Yoksa onun göz yaşları Allah Taala indinde makbul mü ol­ du? Hayır, hayır! Yine önceki vesveseler bunlar.. İ slam di­ nine kılıç çeken ol şah-ı şeririn dileği kabul olunmaz! Asi bendene merhan1et edesin ey Hallak-u alem !." Yavaşça açılan kapıdan içeri giren sarayban, ortaya doğru ilerledi. Kapının açılmasıyla korkuya kapılan şehza­ de, elini kılıcının kabzasına attı, fakat korkmuş olduğunu sezdirmemek için göğsünü şişirerek: - Anlat! - dedi. - Mevlana Ali Kuşçu'yu getirmişler. - Söyle girsin! Mirza Abdullatif, d i zi dizi lal kakmalı gümüş kemerini


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 367

düzeltip, tahta oturdu. Nedense, kalbi hızlı hızlı çarpıyor, heyecandan kesile kesile soluyordu. Saraybanın koluna dayanarak, hasta insanlar gibi ağır adımlarla içeri giren Ali Kuşçu, yine biraz önceki yerde durarak, sırtını duvara dayadı. Şehzadeye selam verdiğinin farkında bile değildi. Ayağına yeni bir çift çizme , sırtına kalın siyah çakman, başına siyah kunduz derisinden yapıl­ mış terlik giymişti. Saç sakalı traş edilmemişti. Hayli uza­ mış olan saç sakalı , solgun çehresine ürkütücü bir görünüm veriyordu. Mirza Abdullatif saraybana "sen çık!" manasın­ da baş işareti yaptıktan sonra, gönlü ferahlamış gibi, Ali Kuşçu 'nun önüne vardı. Yumşak bir sesle: - Nasılsınız? Haliniz keyfiniz iyi mi, mevlana? - diye sordu. Ali Kuşçu, gözlerini bir an açıp tekrar yumdu. Karşı­ sında kemal-i ihtiramla ellerini göğsüne kavuşturup duran Mirza Abdullatif'i görünce, yine biraz önceki gibi şaşırıp kaldı. "Bu yalancıya ne oldu böyle? Kana susamış bu cana­ var, neden birden insafa geldi?" - Allah' a şükür, - dedi şaşkın bir şekilde. - İ stirahat ettiniz mi, mevlana? Ali Kuşçu, belli belirsiz başını eğip, "ettim" dedi. - B ir kase şarap içer miydiniz? Ali Kuşçu, cevap vermedi. Sürekli gözlerini yumuyor­ du. İ yi bir yemek ve sıcak hamamdan sonra vücudu gevşe­ miş, şişen ayakları zonklamaya başlamış ve gözlerinin önü dumanla kaplanmış gibi karannı ştı. Şehzade izin verse, he­ men oracıkta yere çöküp uykuya dalacaktı . . Mirza Abdullatif, raftaki nakışlı sürahiden bir kase şa­ rap koyarak, getirip Ali Kuşçu ' ya verdi. - B ir kültüm42 için , mevtana! Şifa niyetine, kuvvet verir! "Evet, şifa olduğuna ne şüphe ! " 42 Kültüm: Yudum.


368 / ADİL YAKUBOV

Ali Kuşçu, titreyen eliyle kaseyi alıp, bir dikişte sonu­ na kadar içti. Mirza Abdullatif, kaseyi elinden alıp rafa koyduktan sonra, hiç konuşmadan salonu birkaç kez dolaş­ tı. Şarabın tesir etmesini bekliyor, kaş altından ikide bir mevtanaya bakıyordu. Gerçekten de çok geçmeden Ali Kuşçu 'nun solgun çehresine bir kızıllık çöktü. Gözlerini açıp muhteşem salonu gözden geçirdi . Mirza Abdullatif, sol tarafta bulunan altın kaplı koltuklardan birini slirükle­ yerek önüne getirdi. - Buyrun, oturun, mevlana! . Ali Kuşçu, içinden gülümsedi. Hayalinden yine "Hay­ ret, bu azgın firavuna ne oldu böyle? Amacı ne bunun?" diye geçirdi. Şarap beynine rehavet vermiş, ayaklarını. ve bütün vü­ cudunu sızlatan ağrılar sanki yokolup gitmişti. Mirza Abclullatif, yine karşısında ellerini göğsüne çap­ razlayarak, az önceki mülaim sesiyle: - Muhterem mevlana! - dedi. - Sizin gibi zamanımı­ zın en ünlü bilgini lutfederlerse, bir ricam olacak. Fakat bu ricamı belirtmeden önce, bir hususu kaydetmek isterim . . Sizi zindana attırmaya ferman verdiğimde, bu geri zekalı­ ların size böyle kötü davranacaklarını düşünememiştim. Afedersiniz, mevlana! "He, düşünememiştin! İhtimal üstadın arkasından cel­ lat yollarken de, devrin en büyük bilgininin mübarek başı­ nın kesileceğini düşünememişsindir! " - Bugün durumunuzu görünce, çok pişman oldum. Zindanbeyini ağır şekilde cezalandırıp içeri attım .. Kusur­ suz olan Allah'tır. Bende-i gafilin günahını affedin, mevla­ na! "Ya tövbe! Bu şevkatsiz, merhametsizin başına ne iş açıldı ki, hapiste yatan benim gibi zavallı bir kuldan özür diliyor? .. Ali Kuşçu gözlerini onun cıldır cıldır yanan bakışların­ dan kaçırdı . "


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 369

- Sizin gibi hakim-i mutlak hakanlar, benim gibi ben­ de-i mü'minlerden af dilemezler. İ s tediğiniz nedir, söyle­ yin şehzade ! Ali Kuşçu ' nun sözleri pek hoşuna gitmemiş olacak ki, şehzadenin suratı birden kıpkırmızı oldu. Kaşları m çatıp: - Sizi çağırmaktan muradım şudur kim - dedi sözleri­ ni tane tane söyleyerek, - bir fal açıp saltanatın akibetini anlatsanız. Ali Kuşçu nun dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm meydana geldi. "Astrolojiye inanmayan, üstadın yaptırdığı rasathaneyi dinsizler dergahı dey ip kapatan adam , şimdi niçin bana yalv arıp du ru yor? Şehzade onun gülümsediğini görünce, düşünerek: - S izi incittiysem, afedersiniz, mevlana! - dedi derin bir of çekerek. Hasta çehresine derin bir mahzunluk çök­ müştü. Sesi beklenmedik şekilde hazin ve samimi bir ahenk içinde çıkıyordu. - Amma .. Sizden saklayacak değilim, mevlana. Hadi­ seler zinciri öyle gelişti ki, kendi akibetimi belirleyecek durumum kalmadı. Gerçi halkın akıbeti taht sahibinin tak­ dirine bağlıdır. Ama, ya taht sahibinin ki? .. S iz kainat sırla­ rını, yıldızların esrarını bilirsiniz, mevlana! . A l i Kuşçu sürekli gözlerini kapatıp, sessiz�e oturuyor, içinde ise isyankar düşünceler esiyordu: "Ne Allah 'tan korktun, ne kuldan utandın. Kendi baba­ nı katlettin. B u vefasız tac-u taht uğruna, bütün bilginlerin lideri olmuş o büyük bilgini mahvettin . Ş imdi altındaki tahtın takdir-i ilahi ile sallanacağından korkup, hapiste ya­ tan zavallı bir kula sığınıyorsun. Fakat bu aciz kul ne de­ sin? Senin halin, sabah yola çıkan bir kişinin haline benzer: Sağa gidersen, başına bela gelir; sola gidersen, ejderhanın pençes ine düşersin ! . Çünkü öz babasına kı lıç çeken bir oğulun akibeti fala bakılmadan da bellidir! Boynuna lanet künyesi takılıp, kıy amete kadar lanetle anılacağın ve bed,

'

"


370 / ADİL Y AKUBOV

baht olacağın alnından okunup duruyor, şehzade! ! " - Şehzade mazur görsünler. Fakir, çoktan beri astro­ lojiyi bırakmıştır. . - Beli sizge! 4 3 - diyerek güldü şehzade. Fakat gülü­ şünde bile sahtelik ve tuhaf bir asabilik vardı. - Astroloji konusundaki şöhretiniz, bütün dünyaya yayılmıştır! . - O bir zamanlarmış! Şimdi.. hastayım ben .. - Hasta iseniz doktorlara gösterelim, isterseniz Köksaray 'da oturun, isterseniz rasathanede. En iyi aşçılar, en iyi uşaklar hizmetinizde olsun. Mirza Abdullatif, onun cevabını bile beklemeden, elin­ deki zili çınlattı. Kapıda görünen saraybana dönerek emir verdi : - Mevlanaya Köksaray ' daki en havadar, en muhte­ şem odayı tahsis edin ! Hemen bugün bu zat-ı şerifi saray hekimlerine gösterin! Aşçılar tahsis edin, en iyi yemekleri hazırlasınlar. Bundan sonra mevlananın sıhhatiyle ilgili ha­ berleri bekleyeceğim . . Ali Kuşçu, anası Tillebibi ' nin sözlerini hatırladı : "Rahmetli baban anlatırdı, aslanla padişahtan uzak dur­ mak gerekir diye . . " B ıkkın bir vaziyette ayağa kalktı.. "Ne çare, bu diktatö­ rün bu kadar kahrını çektin, şimdi bari biraz sefasını sür Ali! Ne de olsa, hapiste yatmaktan daha kötü değil.." Ali Kuşçu için için gülerek, saraybfuıın peşinden se­ lamlıktan çıktı ..

43 Bravo size.


-22Hurşide Banu ile vedalaşıp Kuygan Tepe' den ayrılan Kalender Karnaki, sürekli at koşturarak Semerkand' a ulaş­ tığında, kale kapıları kapanmak üzereydi. Eğer üzerindeki süvari kıyafetleri olmasa, herhalde içeri giremezdi. Kal­ kanbey ile B askanbey, kararlaştırılan yerde, Şah-ı Zinde mezarlığının arkasındaki derede bekliyordu. Ancak Kaş­ kir' den henüz bir haber yoktu. "Acaba bizi aldattı mı? Yoksa altınları cebine koyup kaçtı mı? Ya bu sırrı açıkladıysa? Sakın onu da yakalamış olmasınlar?" Kalender'in aklına binbir türlü ihtimal geli­ yor, uflayıp puflayarak derede bir sağa bir sola gezeleyip duruyordu. Ne var ki şaşıdan hfila bir haber yoktu. İşte, pa­ rıldayan yıldızların yanında Hulkar yıldızı da görünmüş, uzaklardan horoz sesleri gelmeye başlamıştı bile. Artık Kaşkir'in geleceği falan yok. Kalender geri dönmeyi düşü­ nerek atının dizgini toplamaya başladığı anda, tepede, de­ renin yukarısında tuhaf bir ses duyuldu. Bu ses, daha son­ ra, yerini aşağı doğru yürüyüp gelen bir gölgeye bıraktı. Kalender hemen gizlendi. Gölge yaklaşınca yolunu kese­ rek: - Kimsin sen? Kaşkir, sen misin? - Benim, derviş, benim. Kaşkir irkilerek durdu. Kalender onu yakasından tutup, kendine çekti. - Yine ne bahane uyduracaksın, düzenbaz? - B ahane değil, kötü haber, - dedi Kaşkir. Sürekli tit-


372 / ADİL YAKUBOV

riyor, belki de hızlı yürüdüğü için, yahut korktuğundan do­ layı heyecanını yatıştıramıyordu. - Ne oldu? - diye sordu Kalender sabırsızlanarak. Anlat ! - Mirza Ebu Said zindandan kaçmış. Köksarayda. . - Ne zaman? - Bunu Allah bilmezse, ku lu . !J.iç bilmez. B u akşam şehzade zindana giderek durumu kontrol etmek istemiş ve kaçtığını anlamış. Şimdi sar�yın altını üstüne getirdi. Zin­ danbeyini de hapse attı. Baskanbey ' in karanlıkta sanki biriyle konuşuyormuş gibi "Bu ne aksilik? ! .. " dediği duyuldu. Kalkanbey ise, sert adımlarla yürüyerek Kalender' in yanına geldi. - Fermansız gitsek n 'olur? Ferman yoksa, kılıçta mı yok , aga?. Kalender cevap vermedi. Kendi kendine: "Kurdun ağ­ zına düşen bütün çıkmazmış ! " diye düşündü. Evet, birkaç aydan beri kurdukları plan suya düşmüştü. Dizlerinin bağı çözülen Kalender, olduğu yere çöküverdi. ...


- 23 -

Çay kenarında, göze batmayacak bir yere dikilen çadırı yanında, halsiz vaziyette bir o yana bir bu yana adımlayıp duran Emir Sultan Candar, yaklaşan nal seslerini işitince, başını kaldırıp irkilerek baktı. Kır yamacındaki seyrek köknar ağaçları arasından, be­ sili atına binmiş olan Kaşkir, emirin safkan kara küheylanı­ nı çekerek geliyordu. Nedense ağzı kulaklarında, kaşını gözünü oynatıp duruyordu. Onu beklemekten usanmış olan Emir Candar, gümüş saplı kamçısını sallayarak Kaşkir'e doğru yürüdü: - Nerelerde kaldın, şeytan-ı basir? Kaşkir, emirin hakaretamiz sözlerini duymazlıktan ge­ lip, şaşı gözünü kısarak yılıştı: - Çok garip şeyler gördüm, emirim! - B ırak şimdi garip şeyleri de atları eyerle, ibl is ! . . Kengeşe44 geç kalıyoruz! Emir Candar, gümüş saph kamçısı ile gül kurusu renkli meşin çizmesinin koncunu şak şak döğerek çadıra girdi . Onun sinirlenmesi boşuna değildi. Kaşkir atları getir­ meye gittiğinde, henüz kuşluk vaktiydi. Ancak bu vakitte çayırda otlamakta olan siyah küheylan, çaydan geçen bir yılkı sürüsünü görünce, yularını koparıp kısrakların peşine takılmış, Kaşkir de tombul atına atlayarak sürünün peşine düşmüş, onları dere tarafındaki Kuygan Tepe denilen kö44 Kengeş: Toplantı.


374 / ADİL YAKUBOV

yün yanına kadar sürüp gitmişti. Fakat emirin küheylanı kır tarafına doğru yönelmiş, Kaşkir de onu orada etrafı çit­ le çevrili bir bahçeye sokup yakalamaya çalışırken, gözü garip bir şeye takılmıştı. Çünkü bu garip şey Mevlana Mü­ hiddin ' in ac izesi şair Kalender Kam aki yi şeyda kılan ve nihayet Şehzade Abdulaziz' in hareminden kaçtıktan sonra sırra kadem basan, gü zelliği dillere destan dilber Hurşide Banu idi ! Kaşkir, bahçede y a kal adığı kara küheylanın diz­ ginini alıp, bağdan çı karken balkonda duran bu dilbere gö­ zü takılmış: aslında uzaktan balkonda dikilip duran bu peri, sanki tehlike sezip kaçaıı ceylan gibi, bir görünüp bir yok olmuştu. Sırtındaki pembe ipek blfizu ve başında altın tozu ile bezenmiş yazmasıyla balkonda dikilip duran bu nazen­ de, buralara göre öylesine güzeldi ki, Kaşkir bugüne kadar yakından görmemekle birlikte, onun Kalender Karnaki'nin aklını başından alan, Şehzade Abdulaziz' in İ brahimbey' in oğlunun elinden çekip kopardığı, şimdilerde ise M irza Ab­ dullatif i le Emir Candar' ın dört bir yanda arayıp durdukları o değme güzel olduğunu anlamıştı. . Güzellikte eşi manendi bulunmayan bu dilberin kaçma­ sına yardımcı olmuş olmakla birlikte Kaşkir, Kalender' in onu nereye götürdüğünü bilmiyordu Bugün ise, bir tesadüf sonucu, bu sırrı öğrenmişti. İ şte uzaktan kaşını gözünü oy­ natarak gelmesinin sebebi de buydu. Kaşkir, bu güzel h a­ beri Emir Candar'a müjdeleyerek, onu sevindirmek niye­ tindeydi. Fakat. . Başına tüy düşse gidip hocasına anlatan bu eşşek, onun sözlerine kulak veımediği gibi bir de ku­ dumrnş it gibi dalayıvermişti! Allah işini bilmez mi? As­ lında bu öküzün böyle davranması, bir yandan da iyi oldu . Hiç olmazsa, Kaşkir bu bilgiyi ucu za satmay ac a ktı Emtr Candar, beline kılıcını takıp çad ırd an çıkt ı Sanki beş on hapishane kaçkının ın davetine deği l Köksaray ' a, Mirza Abdullatif' in huzurundaki bir kengeşe teşrif edecek­ miş gibi, altın işlemeli elbisesini giyip, üzerine gümüş ke­ merini vurmuştu.Kaşlarını çatmış vaziyette lap lap yürüye,

,

'

.

,

..

.

,


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 375

rek, tepinip duran küheylanının dizginini aldı. Şaşının yar­ dımıyla ağır cüssesini eyer üzerine yerleştirip kamçıyı bas­ tı. Güneş batmış, fakat karl ı tepelere çöküp kalan kızıl alev, henüz kaybolmamıştı. Göğü yararcasına yükselen dağlar, köknarlarla kaplı bozkırlar, yemyeşil yaylalar, şa­ kırdayarak akan çay, elhasıl her şey bu kızıl alevin ışığı al­ tında kıpkırmızı bir elbise giymiş; sadece dağlar taşlar de­ ğil, vadideki ağaçlar, rüzgarın etkisiyle yan yatmış otlaklar bile gah yeşil ipek gibi dalgalanıyor, gah kızıl bir renge bü­ rünüp pırıl pırıl parlıyordu. Gökyüzünde, gözün ulaşamayacağı yükseklikte, tarla kuşları vıcır vıcır uçuşuyor, dağlardan keklik sesleri işitili­ yordu. Zaman zaman atın nalları altından bıldırcınlar pır pır atılıp çıkıyor, fakat aşırı kilolarından dolayı fazla uça­ mayıp tap tap yere düşüyorlardı. Derin düşüncelere dalmış olan Emir Candar, atın ayakları altından fırlayan bıldırcın­ ların kanat sesleriyle silkinip kendine geliyor, içinden türlü küfürler savurup, tekrar hayale dalıyordu. Emire yetişmek için atını sürekli kamçılayan Kaşkir ise, devamlı balkonda gözüne çarpan dilberi düşünüyordu. B alkonda bir görünüp kaybolan nazendeyi bir türlü unutamıyor; gözünü bir an yumsa, onun hayalini görüyordu. O an, Kalender Kama­ ki'nin dünya işlerini terkedip dervişliğe soyunmasını, Emir İ brahimbey' in oğlunun öldürülüşünü, M irza Abdullatif'in, hatta Emir Candar'ın bile dağlarda dolaşmaya başlamasını haklı bulmaya başlamıştı. Fakat batmakta olan güneşin gö­ zünü kamaştırdığı şu anda, o , bu eşi bulunmaz nazendeyi düşünmeyi bir y ana bırakmış, daha çok Emir Sultan Can­ dar' la i lgilenmeye başlamıştı. Önünde at koşturup giden emirin çam yarması gibi cüssesini seyrederken Kaşkir, ona bu müjdeyi vermediği için bayağı seviniyordu. Emir Sultan Candar, Ebu Said Mirza zindandan kaçtı­ ğından bu yana geçen iki hafta zarfında. şehzadenin gaza­ bına çarpılmamak için buralarda saklanıp duruyordu. Kaş-


376 / ADİL Y AKUBOV

kir de onunla birlikte kaçmıştı. Esasen kaçmaktan başka çaresi yoktu. Çünkü önceleri çekindiği Şeyh Nizameddin Hamuş 'tan sonra, son zamanlarda şehzade de ondan şüphe­ lenmeye başlamıştı. Başkentte kalamayacaklarını anlayıp, bu dağlara kaç­ tıklarından beri ağaçlar yapraklarını çıkarmış, otlar diz bo­ yu yükselmiş, dağlardaki yabani eriklerin çağlaları nohut büyüklüğüne erişmişti. İnsanlardan uzak bir şekilde bura­ larda vahşi hayvanlar gibi hayat sürüyorlardı. Şehzadenin ayakçı ve sipahilerinden korkan emir, bir yerde bir günden fazla kalmıyor, oradan oraya dolaşıyor, ya mağaralarda, ya da derelerin kuytu yerlerinde eski çadırını kurup yatıyordu. Kaşkir ise, gündüzleri avlanıyor, bıldırcın yakalayarak kar­ nını doyuruyor; geceleri de civardaki köylere hırsızlığa gi­ diyor, şansı yaver giderse bir iki koyun veya keçi çalarak, yüklenip geliyordu. Fakat son zamanlarda hırsızlık da iyice tehlikeli olmaya başlamıştı. Çünkü ne kadar hapis kaçkını, katil ve suçlu varsa köylere dadanmış, neticede çapulcular bile yalnız dolaşamaz olmuşlardı. Her an sipahiler ve mu­ hafızlar gelebilirlerdi. Emir Candar, geceleri bile rahat uyuyamıyordu. Zaman zaman, üç dört günde bir, genellikle gece yarılarına doğru gizli kuytu yerlerde beş altı meçhul kişiyle bir araya gelip aralarında tartışıyorlardı. Emir Candar, bu toplantılara Kaş­ kir' i sokmuyordu. O, daha ziyade biraz uzakça bir yerde oturup, atları bekliyordu . Gerçi onun zılgıtlarına alışmıştı, ama bu toplantılara sokulmayışı çok ağırına gidiyor, ayrıca onların çok önemli şeyler konuştuklarını zannediyordu. Günler, bu minval üzere geçip gidiyor, ama yapılan toplan­ tıların bir faydası görülmüyordu. Zaten beş altı kaçak emi­ rin yapabilecekleri ne olabilir, ellerinden ne gelirdi? Başın­ da tac, altında taht, elinde binlerce askeri bulunan şehzade­ yi alaşağı etmek o kadar kolay mıydı? .. Son günlerde Kaşkiri çok düşündüren bu hayaller, bu­ gün aklından hiç çıkmamıştı. Şu an önünde çam yarması


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 377

cüssesiyle atını koşturup giden emire bakarken birden ak­ lına düşen bir fikirle tüyleri diken diken oldu. Şayet domuz topalağı görünüşlü bu emiri terkedip, tek­ rar Köksaray 'a dönse n 'olurdu? Gidip şehzadenin ayakları­ na kapansa ve biraz önce gördüğü nazendeden bahsetse, şehzade ne yapardı? Onu affeder miydi? Neden affetme­ sin? Affeder! Çünkü neredeydin diye sorarsa, onu bulma­ dan dönmeyeceğime yemin etmiştim derdi. Eğer şehzade isterse, Emir Sultan Candar' ı ve hatta Kalender Kamaki'yi bile yakalatma i mkanı v ardı. Zaten Kalender tuzaktan korkmaz, şehzadenin ayakçılarından çekinmezdi. Kimbilir, belki de şimdi bu sülünün koynunda mışıl mışıl uyuyordu. Kafasından geçen bu düşüncelerden heyecanlanan Kaşkir, atını üst üste kamçılayarak sonunda Emir Candar'a yetişti. Emir Candar boynunu çevirip arkasına baktıktan sonra, atının dizginini kıra doğru kırıp fırladı gitti. Kır ete­ ğinden Kuygan Tepe köyüne giden bir yol vardı ve akşam namazı sırasında bu yolda adam eksik olmazdı. - Emirim kırın arkasında Kuygan Tepe var. Buralarda insan eksik olmaz! Emir Candar kırın yamacındaki tek köknar ağacının yanında durdu. İri cüssesini yavaşça hareket ettirip, attan aşağı inerken: - Köy çayın o tarafında! dedi tok bir sesle. Bu ta­ rafmda yalnız kale var. Kıra çıkıp kaleye bak. Kale içinde iki yerde ateş yanması lazım. Eğer iki yerde ateş yanıyorsa, gelip haber ver. Anladın mı, şeytan-ı basir? - An ladım, emirim ! . Kaşkir atının başını kıra doğru çevirdiğinde, tepeler üzerindeki alev alev yanan kızıllık kaybolmuş, vadi iyice karanlığa gömülmüştü . Aşağıdaki çay ve çay boyundaki kale görünmüyor, sadece çayın o yüzündeki bağlar arasın­ dan ocaklarda yanan ateşlerin ziyası göze çarpıyordu. Kaş­ kir kır yamacından aşağı doğru inerken, ileride, çevreyi sa­ ran karanlıkta, birden bir ateş yandığını görünce irkilerek ,

-

-


378 / ADİL YAKUBOV

durdu. Ateş hayli uzakta yanmakta olmasına rağmen, ka­ ranlıkta bir takım gölgelerin kıpırdar gibi olduğunu hisset­ ti. Çok geçmeden emirin sözünü ettiği ikinci ateş de yandı. Aynı anda kalenin yüksek duvarları ve çevresinde, kapı önünde at oynatıp duran sipahiler göründü. Bu tarafta ise Emir Candar tepeden aşağı doğru atını sürüp gelirken : "Komutanlar gelmiş ! Beni takip et ! " diyerek, Kaşkir' in ya­ nından yel gibi geçip gitti. İki haftadır insanlarla karşılaşmaktan kaçınarak kuytu yerlerde eylenip duran emirin şimdi bu şekilde davranması, Kaşkir ' in tuhafına gitmişti. Ama şimdi bunu düşünmenin sırası değildi. O da atına kamçıyı bastı . Kale kapısı önün­ de, onları bir grup süvari ve ellerinde meşale tutan gayr-ı aşina simalar karşıladı. Emir Candar, onların yardımıyla attan inerken Kaş.kir' i bir kenara çekip: - Kapıdan gözünü ayırma. Gelip gidenleri gözetle ! Kimler geldi, kimler gitti, hepsini öğren ! Anladın mı? - de­ di. Emir kamçısıyla çizmelerini döverek kaleden içeri gir­ di. Kaşkir, yan taraftaki bir ağaç dalına atları bağlayıp geri dönerken, çay boyundan yine bir kısım süvarinin gelmekte olduğunu görünce, onları karşılamaya çıktı. Fakat ellerinde meşaleler bulunan nevkarlar ondan önce varıp, süvarilerin attan inmesine yardımcı oldular. Kaşkir, nevkarlar arasına karışıp, gelenlerin kim olduklarını öğrenmeye çalışıyordu. Attan ilk inen, kara sakallı, sarıklı kişiyi tanıyınca yüreği ağzına gelecekmiş gibi oldu. Çünkü bu kişi , çoktan beri or­ talarda gözükmeyen Şeyhü lislam Burhaneddin cenaplarıy­ dı ! . Şeyhülislamdan sonra attan inen ikinci kişi ise, şehir darugası Miranşah ' tı. Kaleden çıkan dev cüsseli bir komu­ tan, onları karşılayarak içeri aldı. Kaşkir bu komutanı da teşhis etmişti: Ü zerindeki süvari giysileri kendisine çok ya­ kışan, boylu poslu, son derece yakışıklı bu kişi, Mirza Uluğbey 'in sevgili yaveri Baba Hüseyin Bahadır'dan baş­ kası değildi. Mirza Uluğbey ' in tahttan alaşağı edilmesin-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 379

den sonra o da kayıplara karı şmıştı. Mirza Abdullatif, onu her yerde aratmış, fakat bulunamamıştı. Allah Allah ! Bü­ tün bu önemli kişiler, ileri gelen din adamları, bey ve bey­ zadeler, bu eski kalede ne arıyorlardı? Emir Candar' ın sö­ zünü ettiği toplantılarda neler görüşülüyordu? Kaşkir, ka­ pıda bekleyen nevkarlara çaktırmadan, içeri girmeye çalı­ şırken, durumu farkeden birisi yolunu kesti . Kaşkir, ağır ağır yürüyerek atların yanına vardı. Çakmanını çayıra ya­ yarak yan tarafı üzerine uzandı. . Toplantıya katı lacakların hepsi gel miş olmalı k i , nev­ karlar el lerindeki meşal eleri:-söndürüp kaleye ç e ki l di l e r Kale içindeki ı ş ı k l ar da sönd ü . Sadece bir tek yerde ı ş ı k yanıyor ve herhalde orada da kebap pişiriliyor ol sa gerekti ki, et ve soğan kokusu bumuna çavıp Kaşkir'in iştahını ka­ barttı. Kaşkir, sırt üstü uzanarak, gökte parıldayan yıldızları seyre daldı. Gökyüzünü dolduran bu bembeyaz yıldızlar, sanki ona göz kırpıp alay ediyorlarmış gibi geldi. B unların, güya yıldız değil, dünyanın sırlarını bilip duran tuhaf yara­ tıklar olduğunu düşündü içinden. Mirza Uluğbey ' in yıldız­ larla konuştuğu, bu hudutsuz kainatın sırlarını bildiği söy­ lenirdi. Bu yüzden diğer ulema ona kötü gözle bakar, fakat aynı zamanda da çekinirlerdi. Belki de bu söz doğruydu. Çünkü onunla uğraşan herkes sonunda perişan olmuştu. Mirza Uluğ bey ' e kılıç kaldıran aptallardan biri Said Ab­ bas 'tı. O bile Tengri Taala'nın gazabına çarpıldı. Ala haz­ retlerinin ekmeğini yiyip, sofrasına tüküren ne kadar emir ve bey varsa, hepsi teker teker öldürülürdü. Şimdi sıra şeh­ zfidedeydi .. Kaşkir, biraz önce y o ld a g e l i rke n aklından g e çe n le ri tekrar düşününce, y i ne tüy l er i ürp erd i Hayır! Adı baba ka­ tiline çıkan, inti zar l a r a l an bu aptala gidip, ayaklarına ka­ panmayacaktı ! Değ i l mi k i , bu l o p la ntıya Şeyhülislam B ur­ haneddin şehir daru gası Mirans:ıh l! İ bi zat-ı a l i le r ve hatta Emir Sultan Candar ve B aba H ü seyin B ah ad ı r gibi ki�ilcr .

.

'

�

l

-


380 / ADİL Y AKUBOV

katılıyor, o zaman şehzadenin günleri sayılı demektir ! . Kaşkir' in gönlü, vadiyi kolları arasına alan ş u akşam karanlığı gibi kara düşüncelerin istilasına uğradı. İ çinden, "Neden bu cehenneme, içine düşen herkesi cayır cayır ya­ kan bu iki ateş arasına düştüm? " diye dü şünerek, kendi kendine hayıflanmaya başladı. Ama ne düşünürse düşün­ sün, bu azgın gam yükünün altından çıkamıyor, aklından geçirdiği sorulara bir türlü cevap bulamıyordu. Annesini babasını hiç hatırlamıyordu . Geçmişten tek hatırladığı şey, kendini iç inde bulduğu Semerkand pazarı idi. Namı dünyaya yayılmış bu pazarda yıllarca su satmış; kervansaraylarda çöpçülük, hamamlarda tellaklık yapmıştı. Girmediği kıyafet, yapmadığı iş kalmamıştı. Hatta hırsızlık ve yol kesicilik bile yapmıştı. . S onunda günahlarından arınmak için dervişliğe soyunmuş, halvete girmiş, ama on­ da da aradığını bulamamıştı .. Daha sonra çocuk yaştayken üç kağıtçı bir hırsızın eline düşmüş, hırsız olmuş; gençlik yıllarında Şeyh N izameddin Hamuş 'un dikkatini çekip ona ayakçılık yapmış, şimdi de bu alçak emirin tuzağına düşüp iki ateş arasında kalmıştı. Artık yaşı da kırkı geçmişti, ama şu kahpe dünyada ağız tadıyla ne gün görmüştü ki ! . . Kaşkir' in dudakları birden kıpır kıpır edip, göğsü dol­ du ve pık pık ağlamaya başladı. Yeter! Bu yanlış yoldan dönmek, günahsız müslüman­ ların kanıyla boyanmış bu büyük şehirden çekip g itmek la­ zım. Başka çare yok ! . Kaşkir, eleml i hayaller ummanına dalıp pineklerken, birden birisi omuzundan silkip uyandırdı. - Atları eyerle asker. M isafirler gidiyorlar! Kaşkir, gözlerini ovalayarak, şaşkın vaziyette ayağa kalktı. Karşıdaki yüksek tepeler arkasından, altın tepsi gibi parlayan dolunay yükselmekteydi. Onun şavkıyla süt ile yoğrulmuş gibi bembeyaz görünen vadi, yüksek dağlar, ça­ y ın öteki yüzünde kül rengine bürünmüş bağlar, şak.ırdaya­ rak akan dere, kale çevresinde koşumlarını çınlatarak otla-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ ! 381

yan atlar, elhasıl herşey, ona tatlı bir hayal gibi göründü. Kaşkir biraz önce, sanki şu eski kale ve çay tarafına değil, başka bir dünyaya gelmiş gibi bir dakika kadar şaşkın vazi­ yette dikilip kaldı. Kapı önündeki hareketliliği bir an sey­ rettikten sonra, ağır adımlarla yürüyerek, atlan getirmeye gitti. Atları çekerek kapı önüne geldiğinde, içeriden, karan­ lıkta akkuş gibi ala bula çakmanmı sallayarak Baba Hüse­ yin B ahadır çıktı. Şeyhülislam Burhaneddin ile şehir daru­ gası Miranşah kapı önünde Emir Sultan Candar'la vedala­ şırken, nevkarlar daha geride elleri göğüslerinde bekleşi ­ yorlardı. Emir Candar, "Ne dikilip duruyorsun?" der gibi Kaş­ kir' e sert sert baktıktan sonra, M iranşah ve şeyhülislamla alelacele vedalaşıp küheylanının dizginini tuttu. Yan taraf­ ta bekleyen sipahilerden biri yanına gelip ata binmesine yardım etmek i stedi. Fakat genelde ata hep başkalarının yardımıyla binen Emir Candar, bu defa sipahiyi eliyle itek­ leyerek, bir sıçrayışta kendini eyere yerleştirdi. - Pekala, esen kalın, pirim ! - Allah' a emanet olun, emir! Emir Candar, küheylanını yavaşça üst üste kamçılayıp, kale arkasındaki kıra doğru yollandı. Oraya varınca atını dizginledi. B ir an durup, boynunu çevirerek aşağıda ay ışı­ ğında kararıp duran kaleye, kale önünde kıpırdayıp duran gölgelere baktı. - Söyle bakalım, toplantıya hangi zat-ı aliler teşrif et­ tiler, tanıdın mı asker? Kaşkir, her zaman olduğu gibi, tedbirli bir şekilde cevap verdi. - Vallahi, karanlıkta pek çıkaramadım, emirim ! . - Yine üç kağıtçılık yapıyorsun, şeytan-ı basir! - B illahi! azim, emirim. - B ilmiyorsan bilmiş ol: Bu toplantıya başkent darugası Miranşah ile Şeyhülislam Burhaneddin cenapları lüt­ fen teşrif buyurmuşlardu! B iraz önce neden telaşlı olduğu-


382 / ADİL YAKUBOV

mu şimdi anladın mı, şaşı? - Anladım, emirim ! - Kaşkir atını hızlandırarak emire yaklaştı . - Topl antıda ne karar alındı? B u derbederlikten, bu firardan ne zaman kurtulacağız, emirim? - Sık dişini biraz, şaşı ! - dedi Emir Candar ve bilin­ meyen bir sebeple gülerek, - Sabredersen, kısa zamanda bu sefil hay at t an kurtulup, şehzadenin haremine girer, onun çiçeği burnunda nazendelerini koynuna alıp yatarsın, şaşı ! "Şehzadenin işi tamam ! " Kaşkir, bir an boş bulunarak, gündüz balkonda gördü­ ğü dilberden bahsedecekmiş gibi olunca, yüreği ağzına gel­ di. Sonra biraz önceki mahzun halini göz önüne alıp, ken­ dini bir iki kez frenlediyse de, huylu huyundan vazgeçmez misali, riyakarlığı kendine şiar edinmiş bu adam birden ki­ kirdemeye başladı: - Emirim sözünde durur mu, durmaz mı bilemem , ama bu derbederlikten kurtulduğumuz gün, b u fakir s ize güzellikte emsalsiz bir huri gösterecek ki, aklınız duracak, emirim ! - Hangi huri bu? - Emir Candar, küheylanını kamçıla­ yarak, kartal gibi Kaşkir' in üzerine doğru geldi. - Yılanın yağını yalayan şeytan-ı basir! Sen, Mevlana Muhiddin' in acizesinin nereye saklandığını biliyorsun ! B iliyorsun da benden saklıyorsun ! Kaşkir atının dizginini çekip, geriye kaytardı. - Emirim ... - Konuş, iblis-i lain, nereye sakladın ol nazendeyi? Kaşkir, bir an emiri doğruca Hurşide Banu'nun bulun­ duğu eve giden yola çekip götürmek istedi, fakat Kalender Karnaki' nin tehditli sözlerini hatırlayarak, kendini tuttu. Şayet B arıu ' nun yerini söylemiş olsa, bu uçkur düşkünü, onu hemen şimdi bu tehlikeli ise bulaştırmaktan kaçınmaz­ dı . - Emirim, bu derbederlikten kurtulduğumuz gün, ya­ nıma beş on asker verin, size onu alıp getireyim. Şimdi onu


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 383

ele geçirmenin bir faydası yok ! Emir Candar derin bir i ç geçirdikten sonra: - Yarın değil, ertesi gün dilediğin kadar uşağı sana vereceğim, - dedi. - Alıp geleceksin tamam mı, şeytan? ,. . . - Tamam, emınm .' .


- 24 -

Bağ-ı Meydan ' ı şöyle bir görüp gelmeye karar veren Mirza Abdullatif, bahçeyi görünce, Köksaray 'a dönmekten vazgeçti. Başındaki dertlerden bir süre olsun uzaklaşmak için burası bulunmaz bir yerdi. Dünkü yağmurla ıslanmış ağaçlar, yolun iki yanında dizilip giden serviler alabildiğin­ ce tatlı bir görünüm almış; yemyeşil , gönül ferahlatıcı bir manzara kesbetmişti. Köknarlar arasında parlayıp duran beyaz, sarı, turuncu ve kırmızı gül çanaklarını dolduran berrak yağmur damlacıkları, nefis kaselere konul an şarap gibi ıpıl ıpıl parıldıyor, bülbüller etrafta şakırdayıp duru­ yordu. Sanki her dala, her yaprak arasına birer tane kon­ muş gibi, etrafı ses cümbüşüne boğan bülbüllerin şakırtıla­ rı, diğer kuşların seslerini bastırıyor ve ahenkli bir müzik kulağa geliyordu. Ebu Said Mirza kaçtıktan sonra yine debrenen vesvese­ leri yüzünden uykuları kaçan şehzade, güya gönlündeki bütün vesvese ve dertleri unutmuş gibi bir hafiflik hissetti. B ahçenin en ücra köşelerine kadar uzanan kızıl kum serpil­ miş yollarda dolaşıp, hilal ve yıldız şeklinde tanzim edilip, büyük bir titizlikle bakılmış olan gül bahçelerini gezerken, nedense çocukluk ve gençlik çağlarında bu gül bahçesinde yapılan işret alemlerini, debdebeli garden partileri, tatlı sesli hanendeleri, parmaklarında binbir hüner bulunan sa­ zendeleri, tavus kuşu gibi rengarenk elbiseler giyerek dans eden rakkaseleri hatırlayınca, gözlerine yaş doldu . ... Önde bir grup süvarinin gözcülük yapıp yol açtığı,


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 385

üzeri ipek sayebanlarla örtülmüş arabalarda, büyük annesi Gevherşad Begüm halayık ve cariyeleriyle birlikte ihtişam­ lı bir şekilde oturur; yüzlerine ipek peçeler geren bu güzel halayıklar şehzadenin yüreğini hoplatır, gah at oynatarak sayebanlı arabalar etrafında tur atar, gah atını aralıksız kamçılayıp uzaklara gider gelirdi. Dedesi Şahruh Mirza, hızlı gitmeyi sevmez, en yakın dostları, özellikle ilim ve din adaml arıyla sohbet ede ede atını kervanın baş ında filıeste aheste sürer, fakat torunlarının donuklaşmalarından hoşlanmaz, onların hızla at sürüp, kılıç oynatmalarını güle­ rek seyrederdi. Akşamları ise bu uzun kervan , uçsuz bu­ caksız çölde suyu bol vahalarda konaklar, kır eteklerine rengarenk çadırlar kurulur; her tarafta öbek öbek ateşler yakılır, Herat' ın meşhur aşçıları nefis kızartmalar hazırlar, şifalı otlar katılan mis gibi çorbalar pişirirlerdi . O an ka­ ranlıkta kalan geniş çöl, büyük bir ordu karargahını anım­ satır, şehzadeyi başka bir aleme alır götürür, yüreğinde bir­ birinden güzel istekler uyanırdı. Bazan atların kişnemeleri­ ni, bazan birbirinden güzel halayıkların iç gıdıklayıcı kah­ kahalarını, kollarındaki ziynetlerin şıngırtılarını dinleyerek, gökteki yıldızları seyre dalıp uyurken, dünyayı tozsuz du­ mansız, pınl pırıl bir yer olarak düşünürdü. Yüreği büyük savaşlar, debdebe ve şaşaa, şan-u şevket, tac-u taht aşkıyla yanardı. Ama o zamanlar, bu tac-u tahtın kendisine şan ve şöhret getirmeyeceğini, böylesine acılar içinde kıvrandıra­ cağım aklının uçundan bile geçirmezdi. Keşke, o saf ve te­ miz gençlik yılları, bir dakikalığına olsun geri gelebilseyd1· ı. . . Şehzade nedense şimdi, hergünkü mahzun hal inden uzaklaşmış, korkunç duygulardan arınmış; kalbinde alabil­ diğince temiz hisler uyanmıştı. Gönlünde açılan bu mutlu­ luk penceresinden ayrılmak istemiyormuş gibi, ağır ağır yürüyürek Çil S ütun köşküne döndü. Güneşin batıp batma­ dığından bile habersiz, duvarlari sarı, yeşil ve pembe renkli Çin bezekleriyle süslenmiş Çil Sütun köşkü, sanki sönmüş .


386 / ADİL Y AKUBOV

bir ateş içinde kalmış gibi, ışıl ışıl parlıyarak gözünü alı­ yordu. Dört köşes indeki lacivert sütunlar öyle güzel cila­ lanmıştı ki, bu haliyle köşkten tamamen ayn bir parça ola­ rak görünüyordu. Şehzade, köşkün önünde ellerini kavuşturup beklemek­ te olan mahremler yanından geçip, beyaz mermer merdive­ nin basamaklarını tek tek çıkarak, ikinci kata geldi. Belhli sarayban, onu altın suyuyla boşanmış bezekli salona alarak tazim kıldı. Fakat şehzade, onun selam verişine bile bak­ madan, terasa çıktı . Kenarlarına oymalı pencereler ornatıl­ mrş olan geniş terasa, ipek minderler döşenmiş, ortadaki masaya tepsiler dolusu meyveler ve kızartmalar konulmuş­ tu. Tepelik bir bölgeye kurulmuş olan köşkün terasından, dünkü yağmurun suyuyla banyo y apmış, göz alabildiğince uzanan bahçe, kırmızı kum serpilmiş yollar ve hilal ve yıl­ dız şeklinde düzenlenmiş gül bahçeleri bir parlıyor, bir sö­ nüyormuş gibi görünüyordu. Uzaktan, Kuhak dağının boz­ kırları ardında, ipeksi bir sis arasından yükselen dağlar gö­ ze çalınıyordu. Ağaçlar arasından Semerkand pek görül­ müyor, fakat daha bu tarafta yeşil yapraklar arasından y ine yüksekçe bir bina gözünü kamaştırıp duruyordu. Bu bina, şüphesiz Mirza U luğbey ' in gözbebeği olan rasathanesiydi . . Şehzadenin hayalini saraybanın cırtlak sesi bozdu. - Devletpenah affetsinler. Dönmekte fayda var. B i ­ razdan şehir kapıları kapanır . . "Kapılar kapanacakmış . . Hayır, o zaten Köksaray ' a dönmeyecekti. Bugün bu bahçede, ş u köşkte yatacaktı. B u bahçede geceleyerek kalbini saran vesveselerden bir kur­ tulsa, ah bir kurtulsa! .. - Müselles var mı? -diye sordu gözlerini y üksek dağ­ lardan ayırmadan. - Var devletpenfi.h . . - Sarayban, ayak uçlarına basa­ rak, bir solukta gidip geldi. Şehzade ona bakmıyorsa da, sürahiden dökülen şarabın sesi kulağına geliyordu. - Buyrunuz, devletpenah . . "


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 387

Şehzade, gül desenl i Çin kasesinde kıpkırmızı yanıp duran koyu şarabı bir dikişte içip, "bir daha" der gibi işaret yaptı. İ kinci kadehi de boşaltıp, saraybana uzatırken : - Bu akşam burda yatacağım, - dedi. - Aşçılar burada mı? - Emrinize amadedirler, devletpenahım .. - Söyle, yemek, kebap falan hazırlasınlar! - B aşüstüne . . - Dur! Şehzade gülümseyerek saraybanın elinden kaseyi alıp. masanın üzerine koydu. Epeydir bir alem yapmayı zaten düşünüyordu. - Köksaray ' a haberci gönder ! Kalfaya söylesin beş altı tane genç cariye ile hanendeleri alıp derhal gelsin .. An­ l ad ın mı? - Ş ehzade y ine gülümseyerek saraybana göz kırptı: - B ugün beraber işret kılalım. Cariyeler arasından hoşuna gideni koynuna al! - Çok makbfile geçer, devletpenfillı m! Sarayban, gülümseyerek geri geri çekil ip, dışarı çıktı. Şehzade, nakışlı sürahiden bir kase şarap daha koyup içti. Masadaki mezelerden bir iki lokma ağzına atıp, ipek minderler üzerine uzandı. B ağlar ardındaki kızıllık kaybolmuş; bulutla kaplı gök­ yüzünde, tek tük yıldızlar gözükmeye başlamıştı. Aşağıdan saraybanın gür sesi ve ayak tapırtıları geliyordu. Bir süre sonra bu sesler birden kesilip, muhteşem köşk derin bir sessizliğe gömüldü. Şehzade, aldığı alkolün tesiriyle vücu­ du gevşemiş, çakırkeyf olmuş, kendini ipek minderler üze­ rine bırakıvermişti. Tan1 dalacağı sırada içinden ''Bugün şu vesveselerden bir kurtulsam ! " diye geçirdi. Dudaklarını kı­ pır kıpır oynatarak, " Ya Rabbi ! Beni öz hıfz-ı inayetinle koruyasın, merhametinden malınım bırakmayasın ! " dedi. Şehzade, bir rüya gördü. Güya Köksaray' da haremin yan tarafındaki avlu gibi geniş salonda büyük bir davet ve­ riyormuş. Bütün emirler, nüfuzlu beyler, divan ve saray


388 / ADİL YAKUBOV

mahremleri ve şehzadenin en yakın dostları da bu davete gelmişler. Aşçılar altın tepsilerde sürekli yemek taşıyor, su gibi şarap içiliyormuş. Bağdaş kurup oturmuş olan sazen­ deler en dertli, en güzel şarkıları çalıyorlarmış. Salonun sa­ ğındaki perdeli bölümde ise, yarı çıplak nazendeler, ziynet­ lerini iç gıdıklayıcı bir şekilde şıngırdatarak binbir işveyle hoş vakit geçirilmesini sağlarlamuş. B irden içeri Emir Sul­ tan Candar girip, secdeye kapanmış. Şehzade, Emir Can­ dar'ı görünce, yerinden kalkarak gelirmiş ve: - Yakalayın bu komplocuyu ! - diye bağırırmış. - B u sahtekar, başkentte saklanıp bize tuzak hazırlamaktadır! Sağda oturan bazı emirler, yerlerinden sıçrayarak kılıç­ larını çekerlermiş. Fakat Emir Candar onlara aldırmaz, şehzadeye dönüp y ine tevazu ile selam verirmiş. - Puşt-ı penfilıım ! Ben fitne fesattan uzak, size sadık bir kulunuzum! - dermiş. - Sadık kulumsan, nerelerdeydin alçak? - diye bağı­ rırmış şehzade. - Size sadık kulunuz, s izin gibi velinimet puşt-ı pena­ hına geyik avlamak için dağlarda dolaşmaktaydı. B ugün bir geyiğin başını getirdim. Onu yerseniz bütün dertleriniz, bütün hastalıklarınızdan halas bulup, kuş g ibi hafiflersiniz devletpenfilı! - Emir Candar bunları söyledikten sonra ka­ pıya çıkıp birilerini çağırırmış. İçeriye sofra olarak kullanı­ lan büyük bir altın siniyi taşıyarak getiren tanımadığı bir uşak girermiş. Emir Candar onun elinden s iniyi alıp şehza­ deye uzatırmış: Şehzade siniyi alıp, üzerindeki örtüyü açarmış. Altın sinide .. kendi kellesi kanlar içinde duruyormuş ! S ini elin­ den düşüp, kanlı kellesi yerde yuvarlanıp gidermiş .. Şehzade bağırarak, hıçkırıklar içinde uykudan uyandı. Sadece uykusunda değil, galiba uyandıktan sonra da bağır­ mış olacak ki, köşkte yankılanan sesine koşan Belhli saray­ bfirı, bir mahremle birlikte kapıdan içeri girdi. Fakat içeri girdiklerinde, gördükleri manzara karşısında şaşırmışlardı.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 389

Çünkü şehzade sağ elinde kılıç, sol eliyle terasın sütununu kucaklamış, sermest bir halde sallanıp duruyor; alev saçan gözleri ve bütün heybeliyle öyle ürkütücü bir görünüm ar­ zediyordu ki, sarayban ile mahrem yaklaşmaktan çekinip geride durarak: - Siz . . size n ' oldu devletpenah? - dediler. Saraybanın tanıdık sesi, şehzadeyi kendine getirdi. De­ mek ki gördüklerim bir rüyaymış diye düşünüp, gözlerini yumdu. Fakat gözlerini yumar yummaz, yine sini üzerinde­ ki kanlı kelle gözleri önüne gelince, sendeleyerek kılıcını çekip karşısında duran saraybana doğru yürüdü. Sarayban ile arkasına saklanan mahrem, korku içinde kendilerini yan tarafa attılar. Başındaki taçlı tepeliği bir yana doğru eğilen şehzade, yuvalarından fırlayan gözlerini oynata oynata ay­ dınlık salona girdi. Kapı önünde selam halinde bekleyen bir grup hanende ve sazendeler, onu bu halde görünce mer­ divenden aşağı kaçıştılar. S ağdaki ipek perde arkasında birbirlerinin koynuna girerek titreyen cariyelerden birisi, işve ile yaklaşmak istedi, fakat: - Defol! - diye bağırdı şehzade. - Defol git ! . Yarı çıplak cariyeler, ürkmüş ceylanlar gibi, birbirleri­ ni dürtüp itekleyerek, merdivenlerden koşar adımlarla indi­ ler. Şehzade onların löpür löpür oynayan bembeyaz vücut­ larından bakışlarını başka yöne çevirirken, "Orada çıplak cariye, burada çıplak cariye" diye düşündü içinden. "Ya Rabbi ! Bu gördüklerim düş mü, gerçek mi? Başım üzerin­ de ne dertler var, Hallak-u alem? . . " Salonun aşırı aydınlık oluşu, biraz olsun dertlerinden uzaklaşmasını sağlamıştı. Kılıcını kınına sokup, salonun ortasına dikildi. Kalbi güp güp atıyor, nefesi yetmiyormuş gibi derin derin soluyordu . . "Neyse, rüyaymış ! Allah'a şükür k i rüyaymış ! Fakat şu kana bulanan kendi kellesi ! Ya Rabbi! Asi kulunun başina yine ne işler açacaksın? Kader bana neler hazırladı?" Ka-


390 / ADİL YAKUBOV

der sözü , nedense aklına Mevlana Ali Kuşçu ' y u getirdi "Evet, artık onun yıldızları sürerek, şehzadenin kaderini öğrenip bildirmesi lazımdı ! " Şehzade, ateş saçan gözleriyl e kapı d a bekleyip duran zenci suratlı saraybfma döndü: - Derhal Köksaray ' a haber gönder! Mevlana Ali Kuş­ çu ' yu alıp getirsinler! - Devletpenah ! Terasın ka p ı s ı nd a duran sara yban çekingen adımlarla içeri girdi. - Vakit gece yarı s ı nı aştı. Şehir kapıl arı kapanmıştır! Şehzade, sert ad ı mlarla ona doğru yürüyüp: - Ferman yazıp mühü rleyerek haberciye ver! Ya da sen de be raber git! Haydi ! Mevlanayı yerin a ltına g irmiş olsa bile bulup gelesin. Anladın mı? Saraybfin, başını eğip, sessizce dışarıya doğru yürüdü. Halsizlenen şehzade sırtını duvara dayad ı İ çindeki müthiş korku, bitkin hale gelmesine yol açmıştı. Dizlerinin bağı çözülüp yere güp diye düşmek üzereydi Fakat yıkı­ lınca gözlerini kapatmaktan gözünü kapatınca da altın sini üzerindeki kendi kanlı kellesini görmekten korkuyordu. Nigahı altından g itmeyen o korkunç manzarayı unutmak için bir kase şarap daha içti. Ancak bu defa müselles reha­ vet vereceği yerde, midesini uyuşturdu. S anki şu an Emir Candar üzeri örtüyle kaplı siniyle birlikte içeri girmiş, elin­ deki siniyi kendisine doğru uzatıyormuş gibi bir an sarsıl­ dı . Vücudu kaskatı kesilip, aşağıdan gelen seslere kulak kabartırken, hafif kı sılmış gözleri birden takada duran ki­ taplara takıldı. Terasa açılan kapının üstündeki kubbemsi küçük takada, hiç kimsenin el sürmediği yeşil, sarı ve kır­ mızı deri ile kaplanmış, altın kandile dizilen mumların ışı­ ğında rengarenk parıldayan kitaplar duruyordu. Şehzade nigfill ı altındaki korku nç manzarayı defetmek ümidiyle yeşil ciltli, altın suyuyla bezek.lenmiş kalın kitabı ald ı : Nizam-ı Gencevi! . Gençlik yıllarında, medresede eği­ tim görürken N izami'nin birbirinden güzel şiirlerini, hik-

,

,

.

.

,

,

,


U LUGBEY'İN HAZİNESİ / 391

met dolu hikaye ve destanlarını pek çok kez okumuştu . Belki de bu yüzden olacak, içinde bir ümit ışığı yandı . San­ ki, beynini saran şüphelere Nizami' den bir cevap bulabile­ cekmiş gibi , k itabın sayfalarını karıştırmaya başladı. İ lk mısralara göz gezdirirken, başına ağır bir gürzle vurulmuş gibi beyni zonklamaya, gözlerinin önü kararmaya başladı. Kitap, rüyasında gördüğü kanlı kelle gibi , elinden kayıp, yırtık yaprakları halı üzerine saç ı ldı. Ya Rab! Daha kitabı açar açmaz, gözüne çal ınan ilk m ısralar . . Rüyasında gördüğü kanlı kelleden daha korkunç­ tu . . Şehzade, yüreğinin kıskaçlarla sıkıştırıldığını hissedip, gözlerini yumdu. Ama altın suyuyla yazılmış esrarengiz mısralar, tıpkı biraz önce düşünde gördüğü kanlı kelle gibi gözü önünden gitmiyor, alev gibi oynayıp duruyordu. Az kalsın çıldırmasına sebep olacak bu iki mısrayı okudu mu, yoksa okumadı mı, onu bile bilmiyordu. Fakat mısralarda­ ki "Baba katili, tac-u taht, altı ay .. " diyen sözler, kor halin­ deki demirle dağlanıyormuş gibi midesini cız cız yakıyor, nigfilıı önünde oynaşıp duruyordu. "Baba katilinin tac-u tahtı altı aydan fazla sürmez .. " "Onun tahta oturuşundan bu yana kaç aç geçmişti? Şaban ayıydı. Bugün Rebiul Evvel.. Evet, altı ay olmu ş ! . " Şehzade dikildiği yerde halı üzerine diz çöküp secdeye kapanırken, göğsünden feryatla karışık bir nida yükseldi: "Asi bendene merhamet edesin ey Perverdigar-ı alem ! Fakat benim günahım ne? Kudretine şek getirip hak yolun­ dan ayrılan ol dinsiz kullarını katlettirmem mi? Dinsizlerin yazdıkları kitapları ateşe atıp yakmam mı? . . Asi bendene ayan kıl. Nedir alın yazısı onun, nedir? . . Şehzade yerleri öptükten sonra yüzünü göğe doğru kal­ dırıp, merhamet dileyerek hüngür hüngür ağlamaya, geri zekalılar gibi saçma sapan konuşup söylenmeye başladı.. "


- 25 -

Mevlana Ali Kuşçu, gecenin bir yarısında uyandırılın­ ca, içinden "Yine mi şehzade? Yine mi yıldız falı?" d iye geçirdi. Oldum olası yıldız falına bakmadığından, böyle bir şeyi kendine yakıştıramadığından dolayı zaten bu karşılaş­ madan hep kaçınıyor; fakat, iki haftadan beri kendisini el üstünde tutup, binbir ümitle iyi bir müjde bekleyen şehza­ deye bir çift söz bile söylemediği için de bayağı hayıflanı­ yordu. İ şte o zor gün, n ihayet gelip çatmıştı. Ama bu da ne? Ali Kuşçu 'yu uyandıran muhafızlar, onu selamlığa ala­ cakları yerde, Köksaray ' dan dışarı çıkarıp kapı önünde ha­ zır bekleyen ata bindirerek, Registan yönüne doğru götürü­ yorlardı. Gündüzki güzel hava yokolmuş, yerine sert bir rüzgar çıkmış, gökyüzünü kara bulutlar kaplamıştı. Etraf mezarlık gibi sessizdi. "Bu karanlık gece yarısında onu nereye götürüyorlar? Amaçları ne bu muhafızların?" Ali Kuşçu ' nun içine bir şüphe düşüp, tüyleri ürperdi. Fakat aklına gelen başka dü­ şüncelerle hafifçe gülümseyerek: "Korktuğundan daha kö­ tüsü başına gelecek değil ya! Ne titreyip duruyorsun, mev­ lana?" diye geçirdi içinden. Önünde at koşturup giden muhafızlar Keş kapısından çıkınca, sol tarafa dönüp, bazı derelerden, kuru hendekler­ den geçerek, bahçe ve tarlalar arasından ilerlediler. Daha sonra ana yola çıktılar. Ali Kuşçu 'nun birden yüreği kabar­ dı: Bu yol doğruca rasathaneye gidiyordu. Acaba kendisine


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 393

rasathaneye mi götürüyorlardı? Amaçları neydi? Hayır, önde at koşturup giden süvariler, rasathaneye varmadan tekrar sola dönüp, Bağ-ı Meydan'a doğru ilerle­ diler. B ağın kapalı giriş kapısı önünde, onları zenci suratlı Bellili sarayban karşılayıp, içeri aldı. Sarayban, ağzını açıp bir kelime konuşmadı. Fakat onun suskunluğu pek hayra alamet değil, aksine gecenin bir yarısında ormanlık gibi gözüken bu koca bahçede garip bir şeyler döndüğünün işa­ retiydi. "Çil Sütun" köşkünün birinci katında hiç bir ışık yan­ mıyor, sadece tepedeki bir pencereden ışık görünüyor, fa­ kat içeriden tek bir ses bile duyulmuyor; muazzam köşk, bir türbe gibi sessizliğe gömülmüş bulunuyordu., Mermer basamaklardan çıkarak ikinci kata ulaşan sa­ rayban, kapı önünde durarak, Ali Kuşçu ' yu bekledi. Sonra kapıyı yavaşça açıp onu içeriye buyur etti. Kapıdan ilk içe­ ri g iren Ali Kuşçu, gördükleri karşısında şaşkına döndü. Ortaya bir masa konulmuş, yere ipek minderler serilmiş, sağda açık renkli pembe ipekten perde asılmış olan muhte­ şem salon ilk anda ona bomboşmuş gibi göründü. Az sonra ise masasının arkasında kıbleye doğru dönüp, secdeye baş koyarak yeri öpüp duran bir kişi göründü. Dudakları bıdır bıdır kıpırdayıp yeri öpmekte olan bu insan, Şehzade Mir­ za Abdullatif' den başkası değildi. Masanın bu tarafında, terasa açılan kapı önünde, yeşil ciltli, kalın bir kitabın yır­ tılmış sayfaları yerlere saçılmış vaziyetteydi. Ali Kuşçu, şaşkın şaşkın saraybana baktı. Sarayban, şehzadenin durumunu endişeyle karşıladığını belirtirmiş gibi, suratını ekşiterek yanına doğru yaklaşıp: - Devletpenfilı - dedi çekingen bir sesle. - Mevlana Ali Kuşçu geldiler.. - Ha? Şehzade, boynunu çevirip baktı. Sönük, solgun yüzün­ de, makas görmemiş sakal ve bıyıklarında, yaş damlacıkla­ rı parıldayıp duruyordu. . .


394 ! ADİL YAKUBOV

- Eee .. evet, Mevlana Ali Kuşçu ! Hoş geldiniz mevla­ na, hoş geldiniz .. Şehzade, şaşkın vaziyette ayağa kalktı. Karşısına ge­ çip, tevazu ile selam verdi. - Sizi gördüğüme pek sevindim , mevlana, pek sevin­ diın . . Şehzadenin mırıldanarak konuşan dudaklarında, hal ve hareketlerinde insanı ürküten, geri zekalılara has bir şey vardı. Fakat bu, dünkü çılgın hali değil, daha başka bir şey, ürkütücü aptallık gibi bir şeydi ! . ''Ya tövbe ! B u kuzgun neden insafa gelmiş? Dün mür­ tet bir ilim adamıydım, bugün neden birden mevlana olu­ verdim?" Şehzade, saraybana bakıp yerde duran kitabı işaret ede­ rek, sanki kitap değil, bir çıyan görmüş gibi irkildi. - Bunu al, ateşe at! - diye emir verdi. Sarayban, yere saçılmış olan sayfaları toplayıp, kitabın içine yerleştirerek, hiçbir şey söylemeden dışarı çıktı. O çıktıktan sonra M irza Abdullatif, kirpiklerini kırpıştırarak Ali Kuşçu 'ya dönüp, halsiz, titrek bir sesle: - Sahib-i kerem mevlana! - dedi. - Ben sizden yıldız falıma bakmanızı istemiştim. B aktınız mı? Şehzadenin hoş geldiniz derken gülümsemesinden do­ layı mı, yoksa son günlerde sözlerini korkarak söylediği için mi nedir, Ali Kuşçu ' nün yüreği cız etti. Gözlerini onun bakışlarından kaçırmaya çalıştı . Şimdi y ine "hayır" derse, şehzadenin gazaba kapılıp köpüreceğini biliyordu. Fakat ondan korktuğundan değil de, nedense onu kol u ka­ nadı kırılmış, acıklı hale düşmüş kabul ettiği için yüreği sızlaya sızlaya: - Afedersin, şehzade, - dedi aheste bir şekilde. - S ize dün söylemiştim. Ben astrolojiden anlamam .. - Hayır, hayır! . - Şehzade korkuya kapılarak, geriye doğru çekildi. - Sizin gibi bir zamane allamesinin astorolo­ jiden bihaber olması gayr-ı tabiidir, mevlana!


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 395

Mirza Abdullaf' in sesinde, yaş biriken gözlerinde, öyle bir yalvarış ifadesi vardı ki, Ali Kuşçu 'nun içinden yine bi­ raz önceki düşünce geçti: "Bu geri zekal ıya n'oldu böyle? Neden bu şekilde titre­ yip duruyor?" - Ne yazık ki ben bu meyanda beceriksiz bir kişiyim, - dedi onun gözlerine bakmamaya çalışarak. - Matematikle ilgili bir şey sorarsanız, cevap vereyim. Uzaydaki yıldızla­ rın durumlarıyla ilgili bir sorunuz olursa, muhtemelen ona da cevap veririm. Velakin . . - Yıldızların durumlaruu bilen bir allamenin ilm-i nü­ cümdan45 da anlaması derkar. - Ne yazık ki . . - Yook ! S iz bilirsiniz ! Benim alnıma ne yazılmış, saltanatın akibeti ne olacak, hepsini bilirsiniz. Velakin anlat­ mak istemiyorsunuz ! Şehzade, odanın ortasına dikilmiş, sağ eliyle kılıcının kabzasını kavramış ve kaşlarını çatmıştı. Biraz önce gözle­ rinde dikkat çeken o elemli görünüş kaybolmuş, yine o gaddar ifade yerleşmişti. İnce dudakları büzülmüş, seyrek bıyıkları dikilmişti. Her an saraybanı çağırıp, "yoket bu mürtedi ! diye bağırması uzak bir ihtimal değildi. "Ne yapmak lazım? Falınıza baktım, merak etmeyin, akıbetiniz kötü değil mi deseydi? Ömrü boyunca bir kere bile y alan söylememiş olan Ali Kuşçu, şimdi hapishane korkusuyla yalan mı söyleyecekti? Zaten öz babasına kılıç çekmiş olan bu katilin akibeti malumken, ona yalan söyle­ yerek gönlünü teskin etmek, vicdana ters düşmez miydi?" Ali Kuşçu, ortada dikilip duran şehzadeye şöyle bir baktı. Onun her an kudurup, deliler gibi bağıracağından korkuyordu. Fakat şehzade, birden yüzünü elleri arasına alıp: - Neden bana acımıyorsunuz, mevla.na? - dedi ağla"

45 İ lm-i nücüm: Astroloji.


396 / ADİL YAKUBOV

maklı bir halde. -Yoksa düşmanlarımın fısk-ı fücur sözleri­ ne mi inanıyorsunuz? Ü stadınız olan o kişinin başına ge­ lenler alnına yazılmışsa ne çare? Ol zatı öldüren kuzgunları yakalatıp öldürdüm ve kısas yaptım. Daha ne yapayım? Günahım nedir benim? Eğer küfür kitapları ateşe verip yaktırmışsam .. bunu din-ul İslam uğruna yaptım. Şehzadenin ağzından "küfür kitapları" sözü çıkınca, Ali kuşçu 'nun kalbinde yeşermeye başlayan iyi duygular birden sönüverdi. "Bunlar, bu kitaplar mekruh kitaplar de­ ğil, saltanat semalarında yanan bir meşaleydi. Sen bu me­ şaleyi söndürüp, hem milletini hem de kendini kıyamete kadar karanlığa mahkum ettin ey navekar" diyesi geldi, fa­ kat onun sessiz sedasız hıçkırdığını görünce içindeki isyanı bastırdı. - B ir rüya gördüm ben, - dedi şehzade Abdullatif bir­ den. - Çok kötü bir rüya, mevlana. Çok kötü .. Sanki o korkunç rüyayı tekrar görüyormuş gibi, gözle­ rini kocaman açıp, bir noktaya dikildi kaldı. Sonra, yüzünü yine elleri arasına alıp, hıçkırmaya başladı .. Ali Kuşçu, ne yapacağını bilmeden bir süre dikilip kaldı. Fakat, onun ha­ lini yürekler acısı bulsa bile, içinde ona karşı en ufak bir acıma hissi yoktu. Bununla birlikte onun bu yaralı halini, inleyip sızlamasını seyretmek de kendisi için oldukça zor bir durumdu. - Fakiri affedesiniz, şehzade, - dedi. - Ne y apayım, ben peygamber değilim ki, Allah ' tan vahiy getirerek gön­ lünüze su serpsem ! Eğer bana izin verirseniz.. Şehzade Abdullatif ona cevap vereceğine, olduğu yer­ de diz çöküp, kıbleye yönelerek secdeye vardı. B ir tuhaf olan Ali Kuşçu, ayak uçlarına basarak, yavaş­ ça odadan çıkıp dik basamakları bir bir inerken, şehzade­ nın: - Günahım nedir benim ey Perverdigar-ı alem? - di­ yerek hüngürdediğini işitince, yüreği parçalandı ve adımla­ rını sıklaştırdı.


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 397

Aşağıda, merdivenlerin önünde ellerini arkasına atmış, sinirli bir şekilde dolanıp duran zenci suratlı Belhli saray­ ban, Ali Kuşçu 'ya sanki bir şey soracakmış gibi baktı. Ali Kuşçu "şaşırdım kaldım" der gibi silkinecekken, sarayban şahadet parmağını başına koyarak "kafayı üşüttü" mana­ sında bir işaret yapıp, yan taraftaki kapıdan içeri girdi. Onun kapıyı açtığı sırada cariyelerin içerden duyulan şuh kahkahaları ve bileklerindeki ziynetlerin şıngırtıları, kapı­ nın kapanmasıyla birden kesildi. Tuhaftı, ama sarayban onunla ilgilenmiyordu ve hatta muhafızlar bile kendisini yakalamaya çalışmıyordu. Olanlara şaşırıp kalan Ali Kuşçu, bahçeye çıktı. Ortalık ağarmaya başlamış, gökteki bulutlar seyrekleşmiş olması­ na, rağmen hala tek tük yıldız şurada burada zayıf ışıklarla parıldıyordu. Gökyüzü oldukça berrak, bahçe, dünkü yağ­ murla sus pus olmuş bülbüllerin sesleriyle dolmaya başla­ mıştı.. Köşkün önünde kimse yoktu. Sadece gece yarısı kendisini buraya getiren iki sipahi, gül bahçesi ortasındaki tavanı kubbemsi açık mavi renkli kameriyenin sütunlarına dayanarak pineklemekteydiler. Bir an tereddüt geçiren Ali Kuşçu, kızıl kum serpilmiş yoldan yürüyerek bahçeye dal­ dı. Fakat hala kafası şehzadedeydi. Göz yaşlarıyla ıslanmış çehresi gözünün önünden gitmiyor, feryad-u figan eden ağ­ lamaklı sesi kalaklanndan çıkmıyordu. "Heyhat! Kim demiş bu kahpe dünyada hak ve adalet yok diye ! Var! İ ster padişah, ister dilenci olsun, bu dünya­ da kötülük yapan cezasız kalmıyormuş ! B u gerçeği idrak etmeyip de, adaletsizlik yapanlar sonunda hakettikleri ce­ zaya çarpılıyorlarmış ! İ şte şehzade ! Şan-u şöhret, tac-u devlet uğruna öz babasını katlettirmekten çekinmemişti. İ lim adamlarının önderinin yaktığı meşaleyi söndürüp, Ma­ veraünnehir' i karanlığın kucağına itmişti. Akibeti ne oldu? Evet ! B u fani dünyada da hak ve adalet vardır! Müslüman­ ları katlettiren, merhamet ve hoşgörü yerine işkence eden, zalimlik yapan, ilim ve fen yerine zulmet tohumları saçan


398 / ADİL YAKUBOV

hiç kimse cezasız kalmayacaktır! . . " Arkasından sert ayak sesleri işiten Ali Kuşçu, çevresi­ ne bakındı . Kameriyenin sütunlarına dayanarak pinekle­ mekte olan sipahilerden birisi, kendine doğru gelmekteydi . "Yine mi şehzade? Yine mi fal?" Ama hayır, sipahiler onu Çil Sütun 'a değil, çıkış kapı­ sına doğru götürüyorlardı. Kapıda. ağaç dalına bağlanmış atlar hazır bekliyordu. Ali Kuşçu, onların yardımıyla ata binerken içinden, ''Yine mi Köksaray?" diye geçirip titredi. "Evet, Köksaray'a, fakat bu defa iki haftadır yan gelip yat­ tığın aydınlık odaya değil, o cehenneme, soğuk mezara tı­ kacaklar sen i ! " İ ki sipahi arasında ilerlerken, sanki vedala­ şıyormuş gibi çevre s ine , yol boyunca sıralanan kavak ağaçlarına, dünkü yağmurla ıslanmış bahçelere, yamaçlara sıvanmış bitkilere, berrak gökyüzünde sıra sıra yanıp duran yıldızlara bakıyor, bakıyor, bakıyordu . . Ya Rab ! Ne efsunkar bir dünya bu ! Ark boylarındaki masum gelincikler gibi boynunu büküp duran ç içekler, yaprakları arasında yağmur damlacıkları parlayıp duran ak­ kavaklar; çalılıklar arasından gelen kuş cıvıltıları, uzaktan kulağa çalınan koyun kuzu melemeleri, otların ve çöl rüz­ garının hoş tazeliği, nefesine karışan buğunun genzi yırtan kokusu . . Yoksa bütün bunlardan mahrum kalıp yine o kor­ kunç mezara mı girecekti? .. Birden ortalık ana baba gününe dönüverdi. Yüreği ağ­ zına gelen Ali Kuşçu, iki taraftaki kamışlıklar arasından at oynatıp çıkan dört süvari gördü. Yüzlerine siyah deri mas­ ke takıp, başlarına ağdarma terlik giymiş olan bu süvariler, neye uğradığını anlayamayan iki sipahinin başına torba ge­ çirip boğuverdiler. Olanları şaşkınlıkla izleyen Ali Kuş­ çu'nun atının dizginini alan bir süvari, onu aşağıya, dereye doğru çekip götürdü. "Bu haydut kılıklı yol kesiciler de kim? Pat diye nere­ den çıktı bunlar?" Deve boyu yüksekliğindeki kamışl ı ğa girdiklerinde,


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 399

önde ilerleyen süvari, yüzündeki siyah deri maskeyi çıkar­ dı. - Kalender Kamaki ! - Ü stad ! Kalender, attan inmeden kollarını açtı: - Ü stad, ah üstad ! Kalbiniz temiz imiş ki, sağ salim görüşmek nasip oldu ! Ali Kuşçu neye uğradığını şaşırmıştı. Kalender' in sa­ kalla kaplı yüzüne, yaş damlayan gözlerine şaşkın şaşkın bakarken, kamışlar arasından Miranı Çelebi ile Mansur Kaş i 'nin kendisine doğru geldiğini görünce, içinde garip bir şeyler olduğunu hissetti. - Miranı, oğlum ! Mansur Kaşi ! - Ü stad ! Kalender, Ali Kuşçu 'yu bir kenara bırakıp, iki sipahiyi çalılıklara doğru sürükleyen yüzü maskeli yiğitlere döne­ rek: - İ ple çalıya bağlayın onları. Çabuk olun, Kalkanbey! Zamanımız yok B askanbey ! - dedi. Yüzlerini açmayan yiğitler, başlarına torba geçirilmiş olan s ipahileri çalıya bağladıktan sonra Kalender atına kamçıyı bastı. - Gidelim üstad, vakit dar! Kalenderin telaşı yersiz değildi. Gökteki yıldızlar sön­ müş, ortalık ağarmaya başlamıştı. Sola dönüp yüz adım ka­ dar gitmişlerdi ki, B ağ-ı Meydan tarafından nal sesleri du­ yunca, kamışlar arasına gizlenmek zorunda kaldılar. Bir süre sonra, yukarıdan on kadar süvarinin o tarafa doğru at koşturup geldiği görüldü . Aynı anda yandaki ana yolun te­ pesinde bir grup atlı ortaya çıktı. Kılıçlarını başları üzerin­ de sallayarak naralar atıp gelen süvarilerle, Bağ-ı Meydan tarafından gelen muhafızlar birbirlerini görünce durakladı­ lar. Daha sonra Bağ-ı Meydan tarafından gelen muhafızlar atlarının dizginlerini geriye kırıp kaçmaya başladılar. "Şehzade! " diye düşündü Ali Kuşçu içinden.


400 / ADİL YAKUBOV

Kılıçlar havada çarpışıp, şimşekler çıkarırken, atların kişnemeleri birbirine karıştı. - Gidelim üstad. Burada kalmak tehlikeli ! Kalender, Ali Kuşçu 'nun atını dizgininden çekip yola düştü. Ali Kuşçu, gözlerini sıkıca yumdu. Fakat o an, Çil Sütun köşkünde kıbleye dönüp yere kapanan şehzadeyi ha­ tırladı ve onun "Bir rüya gördüm mevlana, çok kötü bir rü­ ya .. " şeklindeki sözlerini düşündü. Geniş ana yolda kıya­ met kopuyor; kılıçların şakırtısı, atların kişnemeleri kulak­ larına çalınıyordu . . . Mirza Abdullatif, Belhli sarayban komutasındaki on kadar muhafızla birlikte Bağ-ı Meydan'dan çıktığında tan atmış, ortalık ağarmaya başlamıştı. Akşamdari beri gözünü kupmayan, bu yüzden gözlerinin önü kararan şehzade, her tarafı, hatta yağmurdan sonra berrak bir çeşme suyu gibi pırıl pırıl parlayan gökyüzünü dahi simsiyah görüyor, her yanı uyuşup duruyordu. Önde atını sürüp giderken, yol bo­ yundaki kavak ağaçları ve iki yandaki çalılıklar arasında tuhaf gölgeler görür gibi olup irkiliyor, gfilı atının dizginle­ rini geriyor, gfilı şaşkın şaşkın yanındaki süvarilere bakı­ yordu. Çoğunluğu Belh' den gelmiş olan , sağ kulaklarına altın halka takıp, başlarına gri sarık bağlamış bulunan zen­ ci suratlı mahremler ise, şehzadenin kendilerine baktığını gördükleri an, bakışlarını başka bir yöne kaydırıyorlardı . Her bakışında muhafızların başlarını başka bir yöne çevir­ diklerini gören şehzade, kılıcını çekip üzerlerine yürüye­ cekmiş gibi oluyordu. Fakat bunu yapacak zaman yoktu. Önce Köksaray' a ulaşması gerekirdi. Saraya bir varmış ol­ sa, akşamki korkunç rüyanın tesirinden ve gözü önünden bir türlü gitmeyen o ürkütücü manzaradan kurtulacağını ümit ediyordu. Nihayet ilerde, Afrasyab kırlarının üstünde, ufka doğru yükselen kalın surlar gözükmüştü. Surların önünde derin hendekler vardı. Susuz hendeği geçtikten sonra iş tamam­ dı. . Fakat tam o anda, önde giden şehzadenin hendeğe doğ-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 401

ru yaklaştığı sırada, sağ taraftaki tepede bir grup süvari peyda olmuştu .. Hepsi aynı tür siyah çakman ve kara başlık giymiş, yüzlerini siyah bezle kapatmış olan bu kişiler, tepede bir dakika dikilip durduktan sonra, atlarını üzerlerine doğru sürüp gelmeye başlamışlardı. Şehzade, yüreğine düşen korku ateşiyle donup kalmış­ tı. Tepeden hücum edip gelen süvariler yaklaşırken, kendi adamlarının atlarının başını geriye çevirip kaçtıklarını his­ sediyor, fakat karşısında dilini oynatıp duran engerek yıla­ nı önünde şaşkın bakakalan insan gibi, panik içinde kaçan muhafızlardan gözünü ayıramıyor, yerinde çakılmış gibi duruyordu. Naraları çevreyi inleten kara süvariler, aşağıdaki hen­ değe u laşmışlar, en önde atlarını kamçılayıp ilerleyen iki kişi, yüzlerindeki maskeleri çıkarmışlardı. Bunlardan biri Emir Sultan Candar, ikincisi ise .. Aman ya Rabbi! Akşam­ ki rüyasında siniyi taşıyan uşağa benzeyen bu ikinci süva­ ri Çoktan beri fitne fesat çıkarmak için ortalarda gözük­ meyen Baba H üseyin B ahadır bu ! Şehzade, can havliyle atının başını çevirip, kaçmakta olan muhafızlarına yetişmeye çalışırken, birden sırtına sap­ lanan bir okla atının üzerinde bir bohça gibi yığılıp kaldı.. " Yoksa buraya kadar mı? Yoksa tac-u taht, saltanat, şan şöhret.. hepsine veda mı ediyordu?" Bütün ağırlığını kollarına verip doğrulan şehzade, yü­ reğine saplanan acıyla gözlerini açtı. Sınırsız gökyüzü san­ ki kanlı bir umman gibi kıpkırmızı göriinüyor, bulutlar alev alev yanıyordu. Gücü tükenip tekrar gözlerini yumar­ ken, birden kanlı bulutlar arasından çıkıp gelen babasını görür gibi oldu. Sırtında pırıl pırıl parlayan altın işlemeli pelerin, başın­ da güya kana bulanmış gibi duran kırmızı sarık bulunan ve hatta saçı sakalı bile kıpkızıl görünen Mirza Uluğbey, yaşlı gözlerle oğluna doğru kanat çırpıp geliyordu . . . .


402 / ADİL YAKUBOV

Ortalığı saraıı kılıç şakırtısı, at kişnemeleri ve toz du­ maıı arasında, babasının içli berrak sesi kulağına çalınıyor­ du. "Ciğer köşem, balam! .. Belimden düşen oğlum! Baba­ nın başını yiyen bu kuzgunlar senin başını da yediler. Ne çare? Babana, dedene yar ol m ayan bu uğursuz tac-u tahtın sana da yar olmayacağını söylemiştim. Sözüme inanma­ mıştın. Ne edeyim, balam?" Ü zerine at sürüp gelen atlılar yakınlaşırken, göz yaşları arasında boğulan bu içli ses de gi�tikçe uzaklaşıyordu . . Şehzade, sanki babasını durdurmak için var gücünü kulla­ narak doğrulmaya çalışırken, başının üzerinde parlayan kı­ lıcı görünce gözlerini yumdu ve dudaklarından son dökü­ len kelimeler "Günahkar oğlunu affet babacığım ! " oldu.


- 2 6Kalender Karnaki yola çıktığında, vakit gece yarısını aşmıştı. Aslında çok daha önce yola çıkmak istiyordu, fa­ kat mezarlıkta anasını ziyaret edip dönen Ali Kuşçu, mağa­ ranın en dibine çekilip, yüzü koyun uzanmıştı. Kalender, onu bu durumda bırakıp gitmeyi göze alamamıştı. Ü stadını mezarlığa bizzat kendisi götürmüştü. Tillebi­ bi 'nin vefatından bu yana bir ay geçmemişti bile, ama me­ zarı yemyeşil otla kaplanmıştı. Ü stad, annesinin mezarı ba­ şında ikindi namazından sonra ta akşama kadar oturdu. Ka­ lender onun anasının mezarı başında kıvrılıp oturmasını, gözlerinden akan yaşlar sakalına süzülürken sessiz sedasız ağlamasını seyrederken, nedense ta Kamak'ta Kara Tepe altındaki eski mezarlıkta yatan anasını hatırlayıp, boğula­ cakmış gibi oldu. Ali Kuşçu, ne mezarlıkta, ne de mağarada ağzını açıp bir tek kelime bile konuşmadı. Onun sessiz sedasız, için için ağladığını çok iyi anlayan Kalender, ne onu teselli edecek bir kelime söyleyebildi, ne de gitmek için izin iste­ yebildi .. Fırsatını bulup yanına girmek isteyince ise, mağaraya doluşan konu komşu, demirci ve çilingirler, Kalender ile vedalaşmaya gelen Baskanbey ile Kalkan bey .. Herkes de­ rin bir sessizlik içindeydi. Kalender, Baskanbey ' in yanında oturup, düşüncelere dalmış olan Timur ustaya baktı. Timur usta, onun derdini anlamış gibi, mağaranın kuytu yerinde yatmakta olan üstadın yanına gidip meseleyi anlattı. Üstad


404 ! ADİL YAKUBOV

ayağa kalktığı sırada ise, kapı açılıp içeriye Mevlana Kaşi ile Miranı Çelebi ' nin girmesiyle Kalender yine oyalanıp kaldı. Mevlana Kaşi 'nin anlattığına göre, M irza Abdullatif' i öldüren komplocular, başını kesip Uluğ bey Medresesi 'nin kapısına asmışlar; zindanda yatan Şehzade Mirza Abdul ­ lah ' ı tahta geçirmişler; şehirde asayiş sağlanmış, birçokları evlerine kapansa bile, şehzadenin kesik başını görmeye ge­ lenler de hayli fazlaymış .. Hülasa, bu katliamdan korkup evlerine çekilenler kadar, olaylardan memnun olanlar da varmış .. Kalender yine o mısraları hatrrlayıp, başını filıeste sal­ ladı: ·

Tatlığ tatlığ yigenler Türlük türlük yigenler Altın taht olturganlar Tofrak ara gitmişler

Timur usta hafifçe gülümseyerek "Toprak altına git­ mişler! " dedi. - Ah vefasız tac-u taht! Senin için ne katli­ amlar yapıldı, nice padişahlar senin için kendilerini ateşe attılar! - Fakat heyhat! Hiç bir padişah bu olanlardan bir ders almıyor ! - Ali Kuşçu, üzgün bir şekilde başını sallayarak Kalender' e döndü: - Her neyse, Mirza Abdullah ' ın müslüman bir kişi ol­ duğunu söylerlerdi. İ htimal bu baba katili diktatörün akibe­ ti ona ibret olur da, ilim adamlarına karşı gaddar davran­ maz. Bir bir buçuk ay kadar sabret, şair. Ş ayet insafa gelip medreseyi yeniden açarsa, beraber oluruz. Yine önceki gibi öğrencilere rehberlik ederiz .. Kalender, sanki başka bir alemdeymiş gibi, başını sal­ layıp derin düşüncelere dalmıştı. Hayır, kendisi Semer-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 405

kand'da olsa da, kafası çok uzaklarda, ana vatanı Kar­ nak 'taydı. H urşide B anu ile konuşa konuşa yol alıyor, onunla el ele, yüz yüze sohbet edip Kamak' a doğru ilerli­ yordu. - Sağol, üstad. Fakat vatanıma dönmem gerek . . - Neden? diye sordu Mirza Çelebi heyecanlanarak İ nşaallah bir daha böyle cevr-ü cefa çekmeyiz .. Miranı Çelebi 'nin sözüne gülen Mevlana Kaşi, onu ye­ rine oturtmaya çalışırken, Timur usta söze karıştı. - Oğlumu kendi tercihiyle başbaşa b uakın , balam. El­ lerin yurdunda kırat olmaktansa, kendi yurdunda uş ak ol­ mak daha iyidir. Ekşi tatlı bağımızın koruğu diye bir söz vardır. Kalender oğlum, kendi vatanını özlemiş. Ona i z in verin, mevlana ! Timur usta, sözünü bitirdikten sonra, ellerini kaldırıp dua etmeye başladı. Duadan soma Ali Kuşçu mağaranın en ücra köşesine saklanmış olan heybeyi çıkarttırarak, bir avuç doluşu mücevher ve bir tabak doluşu altın alıp Kalen­ der' e verdi. - Fakire yaptığınız iyiliklere binlerce teşekkür ederim kardeşim ! - dedi ağlamaklı bir sesle. - B enden karşılığını görmezsen, Allah 'tan göresin. Ortalık yatışınca dönüp ge­ lirsin. İ nşaallah sağ salim görüşürüz .. Mağara önünde iki at hazır bekliyordu. Son kez v eda­ laşıp kucaklaşırken, gerek Timur usta ve gerekse Mevlana Ali Kuşçu'nun gözleri yaşardı. Kalender' in de boğazına bir şeyler düğümlendi kaldı. Atına sıçrayarak binip kamçıyı bastı. B ir süre sonra Semerkand iyice arkada kalmıştı. Kuhak Dağı ' nın eteğinde Kalender, Baskanbey ile Kalkanbey ' le vedalaşıp ayrı ldıktan sorua, atının başın ı dere boyuna doğ­ ru çevirdi. Fakat hala kafası Semerkand 'daydı. Timur usta­ nın mahzun çehresi gözünün önünden gitmiyor, onun he­ yecanlı sözleri, okuduğu fatiha kulaklarında çınl ayıp duru­ yordu. Hay a linde şehri n her sokağına, her geçidine, her -

.

-


406 ! ADİL Y AKUBOV

mahallesine girip çıkıyor; gfilı rasathaneyle, gah yaklaşık yirmibeş yıl toprağını çiğnediği Uluğbey Medresesi 'yle ve­ dalaşıyordu .. Dile kolay .. Yirmi beş yıl ! . Delikanlılık ça­ ğında bu şehre gelen şu zavallı, şimdi kırkını aşmıştı. S aç sakalına aklar düşmüş; bu arada başına gelmedik iş, çek­ mediği dert kalmamıştı. Fakat Allah' a şükür ki, ne zaman başı zorda kalsa, Hak Taala imdadına yetişmişti. Ş u şehir­ de, ilim ışığıyla nurlanmış, Mirza Uluğbey ve Ali Kuşçu gibi zamanın en büyük iki bilginine öğrencilik yapmış, on­ ların mihr-i muhabbetleriyle mü şerref olmuştu. Allah ' a binlerce şükür olsun ki, hainlik yapmamış, hocalarına kar�ı öğrencilik vazifesini yerine getirmişti. Son bir iki haftadır, özellikle yılanın yağını yalayan Kaşkir' in ortadan kaybol­ masından sonra Kalender ne yapacağını şaşırmış, Mevlana Ali Kuşçu 'yu kurtarmaktan ümidini kesmişti. Sonunda Ti­ mur ustanın "sultanın yakınları arasında altınla satın alın­ mayacak kimse yoktur" sözü doğru çıkmış, Kalender başka bir muhafız ayarlayarak, onun yardımıyla mevlanayı kur­ tarmıştı . . Artık şimdi vicdanı rahat bir şekilde Hurşide Ba­ nu 'yu alıp ana yurduna dönebilirdi . Yine Allah ' a şükür ki, bu şehirde kendisini çok seven bir baba bulmuştu. Ondan ayrılmak yüreğine dağlasa bile, inşaallah sonu iyi olacaktı. Nasip olursa, bugün Banu ' yu alıp uzun yolculuğa çıkacak­ tı. . Zavallı bir gedaya başka ne gerek? Kalender, birden B anu ile son görüşmesini hatırlayın­ ca, bir tuhaf oldu. Son zamanlarda onu düşünürken, o gün­ kü sıcak bfıselerinin, kalbini kaplayan ılık duygularının, daha önce hissetmediği ve ne zamandır özlemini çektiği duygular olduğunu anlamıştı. Ama ne zaman bu duygular kalbinde debreşse, hemen Banu 'nun mahzun çehresi gözü önüne gelir, onun göz yaşlarını içine akıtarak "Nikah du­ asını okutun, şer' i karınız olayım" şeklindeki sözlerini tek­ rar tekrar hatırlar, yüreği alev alev yanardı .. İ şte şimdi başkentten ayrıldıktan sonra, yüreğini yine tuhaf duygular sarmış, içine kötü bir şeyler doğmuştu. Bu


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 407

müphem duygular, bu sınırsız endişe ondan ayrı kaldığı için miydi, yoksa başka bir sebepten mi kaynaklanıyordu? Bunu kendisi de bilmiyor, fakat ne yapsa içindeki bu endi­ şeleri kovamıyor; başkentten ayrıldığından beri kalbine saplanan sızı, giderek şiddetini artırıyordu . . Kalender, başı ndak i külahını doğru ltup gökyüzüne baktı. Akşamdan beri gökyüzünü saran kara bulutlar dağıl­ mış, berrak semada yıldızlar parıldamaya başlamıştı. İ şte, tepede altın tozları gibi saçılmış olan saman yolunun üs­ tünde, B üyük Ayı ışıl ışıl yanıyordu. Onun altında başka yıldızlar kar gibi parlıyordu. Hulkar yıldızı henüz çıkma­ mıştı, fakat şafak sökmek üzereydi. Uzaklardan köpeklerin havlamaları, horozların kıykırıkları kulağına çalınıyordu . . Aha, sağ taraftaki tepeler ateş gibi kızarmaya başlamış, Se � merkand pidesi gibi yusyuvarlak dolunay görünmüştü. Do­ lunayın çıkmasıyla birlikte etraf bir ziya dalgası altında kalmış, kırlar, dağ etekleri, dere boyundaki çalılıklar .. Her­ şey, sanki daha önce hiç görmediği tuhaf ve esrarengiz bir dünyaya dönüşmüştü. . Kalender, atının başını kıra doğru çevirdi. Hayret, son iki hafta içinde kırdaki otlar diz boyuna yaklaşmıştı .. Hal­ buki Kalender' in yurdunda bahar biraz geç gelirdi. Kimbi­ lir, belki oralarda da otlar şimdi diz boyu olmuştu. Ama yemyeşil kırlarda, Seyhun boylarındaki sınırsız çöllerde la­ leler henüz açılmamıştır!. Kalender Karnaki, Hurşide Banu ile bu kırlarda at koş­ turuşunu, kırmızı halı gibi uzanan gelincikler ve rengarenk çiçekler arasındaki sevgili köyüne beraber girişlerini haya­ linden geçirdi . . Bu hayallerle ilerlerken sanki bulutlar üze­ rinde uçuyormuş gibi hissetti kendini. Dolu nay y ükseldiği için olsa gerek, çok geçmeden ufuk ağarmış, tepelerin üst�nde Hulkar yıldızı gözükmüş­ tü. Kalender çok iyi bildiği çay boyunca ilerlemeye başla­ dığında, etraf iyice ağarmış, tepedeki köy ve bahçeler gö­ rünmeye başlamıştı.


408 / ADİL YAKUBOV

Attan inip yüzünü yıkadı. Sonra abdest alıp, sabah na­ mazını kıldı. İ çine düşen evhamla, tekrar atına binip yola koyuldu. Her ne zaman çaydan geçip köye y aklaşmaya başlasa, visal arzusuyla içinde ılık bir şeyler akar, firak ate­ şiyle yanan kalbinin attşlan hızlanırdı. Nedense bugün kal­ bi öncekinden daha fazla çarpmaya başlamıştı. Acaba Ba­ nu şimdi uyuyor mu? Herhalde sıcak yatağında masum be­ beler gibi mışıl mışıl uyuyordur! Ya Rab! Bu ne? . . Kalender Kamaki, tepede, Babamurat ' ın avlusunun du­ varları önünde at oynatıp duran beş altı süvariyi görünce, gayr-i ihtiyari atının dizginlerini çekti. Süvariler uzaktan yağmacılar gibi görünüyor, bir o yana bir bu yana koşuştu­ ruyorlardı. Nihayet onlardan birisi beyaz kumaşa sarılmış bir şeyi yerden kaldınp, atın üzerine yükledikten sonra ka­ labalığı yararak, atını sürüp gitti. Meçhul kişi atını kıra doğru sürdüğü an at üzerinde, kumaş arasında çırpınıp du­ ran şey pat diye yere düştü. Düşerken sanki siyah kadife­ den türban gibi bir şey havada dalgalandı. . "Banu!" Kafasında ş imşekler çak an Kalender, atına kamçıyı bastı. Duvar yanında bekleşen halk, kadın erkek süvarilerin arkasından yürüyordu. Fakat atlılar birbiri ardına dizilip uzaklaşmaya başlamışlardı. Kalender, sessiz sedasız yel gibi giden atını sürekli kamçılarken, kafasından bin bir düşünce geçiriyordu. "Bu benim son ümidim ! İ lk göz ağrımdan, bu karanlık dünyamı aydınlatan güneşimden ayrı mı kalacağım? İ nsaf ve adalet nerede ey Perverdigar?" Evet, i lk süvarinin atını durdurup, beyaz kumaşa sarıp sarmaladığı kişinin, dışarda kalan saçları atların ayakları altında dağılıp kalan bu kadı­ nın Hurşide Banu olduğu artık kesin! İşte onu başka bir ata bindiriyor.. Beyaz kumaşı parçalayıp ellerini boşa çıkaran Banu, süvarinin elini yüzünü tırmalıyor, kendini aşağı at­ mak için çırpınıp duruyurdu. Kalender atını daha hızlı


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 409

kamçıladı. S üvarilere yaklaştığında, en arkada kalanı geri dönüp baktı. Fakat gördükleri karşısında can telaşına kapı­ lıp atına kamçıyı bastı. " K a şkir! Seni pezevenk! " Kalender, kılıcını sıyırdı. Kaşkir' in feryad ı üzerine Ba­ nu 'yu ata bindirmeye çalış an süvari, başını arkaya çevirdi. - Emir Candar! Kalender ' i gören Emir Candar, diğerlerine bağırarak bir şeyler s öyledi. Fakat Kalender, onun ne söylediğini du­ yamadı. Feryat ederek kaçmaya çalışan Kaşkir ' e doğru atı­ nı sürdü. Ayaklarını üzengiye dayayıp vargücüyle Kaş­ kir' in miğferli başına kılıcını salladı. Miğferle birlikte sav­ rul an kes ik baş, atların ayakları altına yuvarlandı. Kaş­ kir' in yerde yuvarlanan başından ayn kalan gövdesi çırpı­ nıp dururken, Kalender kesik başın hala feryat ettiğini gö­ rüp midesi bulandı. Eğri kılıçların ı sallayarak üzerine doğ ­ ru gelen iki süvariyi görünce, hemen toparlandı. Süvariler­ den birisi şehzadenin Belh ' den getirdiği nevkarlara benzi­ yordu. B aşında tuğlu miğfer bulunan bu karayağız zenci suratlı süvari, eyerin üzerine abanmış ü stüne doğru gelir­ ken, diğeri biraz arkada kalmıştı. Kalender atını zenci su­ ratlı süvariye doğru sürdü. B irbirine çarpan atlar şaha kal­ karken, zenci suratlı süvari kılıcını savurdu. Kalender atını sola çevirip bu hamleyi savuştururken, üzengi üzerinde doğrulup kılıcını salladı. Karayağız süvari yere yuvarlandı. Bunu gören ikinci süvari, canı tatlı gelmiş olacak ki. atının başını geriye ç evirip kaçmaya başladı. Kalender atını sü­ rekli hey heyleyip onun peşine takılırken, gözü bir an Emir Candar ile Hurşide Banu ' ya takıldı. Banu · yu bir tarafa bı­ rakan Emir Candar, at üstünde yayına okunu gerip fırlat­ maya hazırlanıyor, Banu ise onun eyerine yapışıp mani ol­ maya çalışıyordu. "Namert ! " Kalender, kaçan süvarinin peşini bırakıp, atının başını Emir Candar'a doğru çevirdi . Tam o an göğsünün ortasına


4 1 0 / ADİL YAKUBOV

saplanan okla atının boynuna yığılıp kaldı. Can havliyle atının dizginine tutunmaya çalışırken, Banu 'nun " Mir­ zam !" diyen feryadı kulaklarına çalındı. "Hurşide ! Banu . . . nikahlım .. " diye geçirdi hayalinden. Sonra takati kesilip attan aşağı doğru yuvarlanırken, ne­ dense uzak Kamak kırlarındaki mezarlık, mezarlığın en di­ binde babasının mezarı başında ağlayıp oturan kızk�rdeşi gözünün önüne geldi . . Ve yer gök başının etrafında d ön­ meye başladı. * * *

Sürekli olarak bir ay ı lıp, bir bayılan Hurş ide B anu , gözlerini en son açışında, kendi evlerinde, kendi odasında olduğunu anladı. Tepesinde ağlayıp sızlayan bir deri bir kemik kalmış ninesini, eli ayağı titremeye başlamış, alabil­ diğince çökmüş dedesini gördü. Y ine gözlerini yumdu . . Onun gözlerini açıp y umduğunu gören ninesi "Nur-u di­ dem! Gırgıttanın bolayn kızalağım ! "46 diye feryadı figan ederek, yanaklarından gözlerinden öptü. Ninesinin ardın­ dan dedesinin hüzünlü sesi işitildi. - Bustanımnıfi güli! B ağımnıfi bülbüli! Köziiii aç altı­ nım! . Kim olduğunu bilmediği birisi, titreyen dudaklarına bir kase yanaştırdı. Banu, kupkuru olmuş dudaklarını aralaya­ rak, bir iki yudum su içti. O an, göğsüne saplanan okla atı­ nın boynuna yığılıp kalan Kalender gözlerinin önüne geldi. Onun "Banu ! .. " diyen feryadını işitir gibi oldu . Tepeden tırnağa vücudunun uyuştuğunu hissedip, gözlerini yumdu . Dedesinin sesi, sanki çok uzaklardan, sisler arasından geli­ yor gibiydi. - Başından ayrılma onun .. Emir Candar avluda oturup duruyor. . Ben bir doktor bulup geleyim. Emir Candar! B u iki kelime, kızgın demir gibi B a46 Gözümün çıra�ı . . Kurbanlar olurum sana kızım!


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 41 1

nu 'nun kulaklarını adeta delip geçti. Emirin o korkunç ha­ reketi, Banu ' yu bir kenara itip yayına ok gerişi , sonra onun feryatlarına kulak asmadan, atına atarak kaçırması bir film şeridi gibi gözleri önünden geçti. Tekrar hıçkırıklara bo­ ğuldu. Birden akl ına gelen bir fikir, beynine perçinlenip kaldı: Zehir! Evet, evet. . Küçük takada, mücevherlerin bu lunduğu kutusunun içindeki yüzüğünün kaşında birazcık zehir ola­ caktı. Bu, haremde kaldığı zaman aldığı , fakat içmesine fırsat kalmadan Mirza Uluğbey tarafından babasının evine gönderildiğinde altın yüzüğünün kaşına saklamış olduğu . . zeh ırd ı ,. . Hurşide Banu, alev alev yanan gözleriyle odadaki kü­ çük takaya baktı. Fakat ziynet kutusu yerinde yoktu. Ya­ nında ellerini dizine vurarak dövünüp duran ninesine başı­ nı çevirdi. - Ninecan, küçük kutum, ziynetlerim nerede? - Yerinde appağım,47 yerinde ! Ninesi iki büklüm yerinden kalkıp iki pencere arasın­ daki küçük takanın önüne geldi. Elini altın ve gümüş tepsi­ lerin arkasına uzatıp, küçük kutuyu aldı. Hurşide B anu, halsiz elleriyle küçük kutupu açıp, için­ deki takılarını karıştırarak yakut kaşlı yüzüğü buldu: İ şte o! - Ninecan ! . - H urşide B anu, ninesini odadan çıkanna­ nın bir yolunu bulmaya çalışıyordu. - Ninecan bir kase su • .1 . getır - Su mu? dedi ninesi hiç düşünmeden. - Aha üzüm şerbeti var, balam . - Yok, yok .. Su getir ninecan . . su getir ! . Şaşkına dönen zavallı kadın, apar topar kalkıp, dışarı doğru yürüdü. Banu, tırnağıyla yüzüğün yakut k aşı nı açtı: Allah 'a şü­ kür! Zehir, kara kan pıhtısı gibi yüzi.iğün kaşı içinde kara-

.

47 Kar tanem.


412 / ADİL YAKUBOV

rıp duruyordu. Tırnağıyla zehiri yerinden söküp avcunun içine aldı. Fakat ağzına atmadan önce, içine çöken mah­ zunlukla, değerli eşyalarla dolu odaya, tavandaki altın kan­ dile, ince eşyalarla süslenmiş takalardaki zarif kap kaçağa göz gezdirdi. Bundan bir yıl önce, haftada üç defa şu lüks döşeli odaya kız arkadaşları, başkent ileri gelenlerinin kız­ ları doluşurdu. Odanın ortasına gerilen ipek perdenin bu ta­ rafına serilen pelüş minderler üzerine oturup kikirdeşirler çehresinden nur yağan de v yapılı hocalarının gelişini bek­ lerlerdi. Kalender Karnaki 'nin içeri girmesiyle birlikte, yüzleri­ ne ipek peçelerini çeken nazendeler, boyun ve kollarındaki kıymetli mücevherlerini, ayak bileklerine taktıkları halhal­ larını şıngırdatarak, birbirlerini dürterler, kikirdeşerek ho­ calarının dikkatini çekmek isterler, ama Kalender Kamaki başını kitaptan kaldırmaz, kaldırsa bile sadece Hurşide B a­ nu 'ya bakardı.. B anu'nun genzi doldu. Gözlerini yumarken yine son buluşmaları aklına geldi. O an nikah duasından sonra, Ka­ lender eliyle onun çenesini tutup başını kaldırmış, sanki ilk defa görüyormuş gibi yüzüne uzun uzun bakmış, sonra bü­ yük bir şevkatle yaşlı gözlerinden yavaşça öperken: - Hurşidem! -demişti titrek bir sesle. - B enim nikahlı kadınım ! . Nikahlı kadınım ! . Ey Perverdigar-ı alem ! Neden önce o mesut anları gösterip sonra mahrum ettin? O dervişin su­ çu neydi? Ü zgün hayallere dalan Hurşide B anu, elindeki zehiri nerdeyse unutmuştu. Koridordan şıp şıp ayak sesleri işitir işitmez, kendine geldi. "Günahkar kulunu affet! " B anu küçük bir sarmısak gibi elinde tuttuğu zehiri ağ­ zına atıp, üzerine bir yudum şerbet içerek kendini yastığa bıraktı. Kapıdan giren ve yuvarlanarak gelen ninesi yanıba­ şına çöktü. - Suv keltirdim balam, közifii aç ! . ,


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 4 1 3

Hurşide B anu, başını kaldırıp bir yudum su içti. Su gırtlağından aşağı inerken, sanki yüreğine ateş değmiş gibi içinin yandığını hissetti. İ ster istemez hafifçe inledi. Ninesi, su kasesini tekrar dudaklarına yanaştırdı. - Neyin var, balacanım? . . Banu'nun yüreğine dokunan ateş parçası, şimdi mide­ sini kızgın bir demir gibi dağlamaya, vücudunun cız cız yakmaya başlamıştı. Zorlanarak başını kaldırdı. Bütün oda, tavandaki altın kandil, takalardaki billur kaseler, duvardaki Ş irazi halılar, her şey alev alev yanıyor gibiydi. Bu alev yı­ ğını arasında kıvranırken atının boynuna sarılıp uzanan Kalender Kamaki gözüktü . . - Ninecan ! . - Ninecan diyen dillerini yiyim ! Su vereyim mi? Aha su . . - Ninecan ! - Banu, bir sağa bir sola kayan gözlerini ninesine dikti: - Ben ölüyorum, ninecan. Ö lürsem, dedeme dileğimi söyleyin. - Sen neler söylüyorsun yavrum? ! . . - Ö lürsem . . mezarım K alender . . Kalender Karnaki ' nin mezarıyla aynı olsun .. aynı olsun ! . . - B alam! B alacanım ! . . Kaydan48 çıkardın bu sözü? . . Kaysi49 Kalender?. B anu 'nun yüreği, yerinden yolunup alınıyormuş gibi oldu. Dişini sıkıp son gücünü kullanarak gözlerini açtı. - Neden unuttunuz ninecan? Babamın öğrencisi . . Ga­ rip Kalender.. Mezarımız aynı olsun .. Hurşide sözlerini tamamlar tamamlamaz, gözleri bakır kaseye takılıp kaldı. . Ninesi, bir an gözlerini kocaman açıp donakaldı. Sonra bir feryatla dışarı doğru fırladı . . ·

48 Kaydan: Nereden. 49 Hangi.


- 27 -

O gün Aksaray yakınlarındaki kendi evine gelen Ali Kuşçu, ikindi namazını kıldıktan sonra, kalın elbiselerini giyinip dışarı çıktı. Mevlana Muhiddin' i görmeye karar vermişti. Her ne kadar hainlik yapmış, ismine yakışmayan davranışlarda bulunmuşsa da, aklını oynatıp zincire vurul­ duğunu duyduğunda neye uğradığını şaşırmıştı. Aralarında ne geçerse geçsin, yine de çeyrek asır beraber olmuşlar, aynı medresede eğitim görüp, aynı medresede hocalık yap­ mışlardı. Sebep bu muydu, yoksa başka bir şey miydi bi­ linmez, ama Ali Kuşçu, Mevlana Muhiddin' in başına ge­ lenleri duyunca adeta beyninden vurulmuşa dönmüştü. Onun aklını bozduğunu, özellikle rasathanede kitapların yakılma merasimi sırasında Şeyh Nizameddin Hamuş ile şehzade için söylediği sözleri işitince, yine o eski günler gözünün önüne gelmişti: Evet, bu dünyada hak ve adalet yoktur sözü, asılsız bir söylentiydi ! İyilik eden iyilik, kötü­ lük yapan da mutlaka kötülük görüyor! Lakin . . Lakin bu duygular onun gönlündeki dünkü isyankar duyguları değil, aksine alabildiğince hazin hisler uyandırdı. Heyhat! Mev­ lana Muhiddin gibi ileri görüşlü, uzay ve matematik ilimle­ ri sahasında en yüksek mertebeye ulaşmış şu koca bilgin, bu gerçeği bilmemiş veya bilmekten kaçınmışsa ne çare? Ali Kuşçu, ne olur ne olmaz diye düşünerek Salahaddin Zerger' in evine giderken, ana caddelerden uzak durup, dar ve kuytu sokaklardan yürümeyi tercih etti. Şehir, yedi se­ kiz ay önce nasılsa, yine öyleydi. Sokak ve caddeler ıssız,


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 41 5

dükkanların çoğu kapalı, her taraf asude ve sak.indi. Fakat bu sessizlik sanki sinsi bir tehlikenin habercisiymiş gibi, her taraf kapalıydı. Günler uzamış, hava ısınmış olduğun­ dan güneş batmaya yaklaşmış olmasına rağmen, ufukta ha­ la bir kızıllık vardı ve şehir, sanki kırmızı ipek bir perdenin altına tutulmuş gibiydi. Bağ-ı Meydan tarafından yürüyüp gelen Ali Kuşçu , Sa­ lahaddin Zerger ' in evinin sokağ ının bulunduğu köşeye yaklaşmıştı ki, köşe başındaki kapılardan birisi açıldı. Ba­ şında kunduz derisi başlık, sırtında kadife pelerin bulunan orta boylu, tombul çehreli bir kişi göründü. Ali Kuşçu, et­ rafına d ikkat ederek yoluna devam etmek istedi. Fakat tombul yüzlü kişi, paldır küldür yanına gelip, ellerini göğ­ süne çaprazlayarak.: - Eee . . Esselamu aleyküm, aziz kardeşim ! . - dedi. Ali Kuşçu, bir an irkilip kaldı. Paldır küldür karşısına dikilen kadife pelerinli bu kişi.� bundan yedi ay kadar önce derviş hırkasına bürünüp, gizle­ nerek yollarda yürüyen şair Miryusuf Hılveti' den başkası değildi.. - Siz zat-ı şerifin zindanda çok eziyet çektiğini söyle­ mişlerdi. Ş imdi sizi görünce, çok memnun oldum mevlana, çok memnun oldum . . - Allah'a şükür, - dedi Ali Kuşçu, ne söyleyeceğini şaşırmış gibi. - Bütün bilginleri baskı altına alan o kana susamış ba­ ba katilinden el aman ! Amma tahtımızın veliahdı M irza Abdullah çok cömert, çok alicenap bir kişidir diye işittim. S izi görünce, buna inancım bir kat daha arttı, mevlana.. Ali Kuşçu, y ine ne söyleyeceğini bilemedi. - İnşaallah öyledir, - diye cevap verdi. - B undan şüpheniz olmasın, mevlana. İ şte ben ol tacdar-ı müselmanana bir methiye yazdım. Dilerseniz, size de bir okuyuvereyim , mevlana! - Miryusuf Hılveti, daha Ali Kuşçu bir şey söylemeden, koynundan altm işlemeli beyaz


4 1 6 / ADİL YAKUBOV

kumaşa sarılı el defter foi çıkarıp, methiyesini okumaya başladı: Dedeniz fethedip, şöhret kazandı cümle dünyayı Bu atem görmemişti onun gibi zat-ı aJayı . . .

- Şair Hılveti! - Bir şey mi dediniz? Miryusuf Hılveti, ilhamla parlayan gözlerini defterden kaldırarak Ali Kuşçu 'ya baktı. - Ben bu şiirinizi çok dinledim. Maşallah size! Ali Kuşçu, şaşkın şaşkın baka kalan Hılveti'yi yolun ortasında bırakıp, yürümeye devam etti. Ağır adımlarla uzaklaşırken, dertli dertli başını sallayarak: - Ah, çiğ süt emmiş insanlar, ah ! - dedi. Kızıllık kaybolmuş, şehir karanlığa gömülmek üzereydi. Salahaddin Zerger' in evinin bulunduğu köşeye iyice yaklaştığında, ortalık tamamen kararmıştı. Fakat hayret: Her zaman kapalı duran demir kapı, bu defa ardına kadar acıktı. Kapının hemen g irişindeki bekçi kulübesinde de kimseler yoktu. Geniş avluda fenerler yanıyor, ellerinde kazan ve helkeler taşıyan kadınlar, iki misafir salonu ara­ sında o yandan bu yana gidip geliyorlardı. "Bunlara n'oldu böyle? Mevlana iyi mi?" Avluda şaşkın şaşkın dikilen Ali Kuşçu, yandaki geniş misafir salonundan çıkan iki büklüm ihtiyarı görünce, ona doğru yürüdü. Fakat gayr-ı ihtiyari durakladı. İ ki büklüm olmuş, tanınmayacak hale gelmiş bu ihtiyar, Salahaddin Zerger' di ! . Avludaki fanuslardan ve pencerelerden süzülen allı ye­ şilli ışıklar altında, gözleri deli gözleri gibi parlayan, başı ve sakalı titreyen Salahaddin Zerger, Ali Kuşçu'yu görün­ ce, ona doğru yaklaştı. Gözlerinden boşanan yaşlar arasın­ da:


ULUGBEY'İN HAZİNESİ ! 41 7

- Oğlum Alaaddin! - dedi ve misafirhanenin mermer eşiğine yığılıp kaldı. İ htiyarın yanına çömelen Ali Kuşçu: - Mevlana iyi mi, baba? - diye sordu. Zerger, başını sallayarak misafirhaneyi işaret etti ve ağlamaklı bir sesle: - Yardım edin, mevlana, - dedi. - Doktor, doktor var içeride ! İ htiyarın doktordan bahsetmesini Mevlana Muhid­ din' in ağır hasta olduğu şeklinde yorumlayan Ali Kuşçu, başını çevirip içeri doğru baktı. Koridorda bakır kaplar, parlayıp duran kaseler, sağa sola saçılmış yemekler gözüne çarptı. İ çeride tuhaf bir koku vardı. Doktorla cidalleşip du­ ran deli mevlanayı daha görmeden tüyleri ürperdi. Bir an koridorda tereddüt geçirdikten sonra, derin bir nefes alıp, kapıyı hafifçe açtı .. İ yi aydınlatılmış salonun sağ tarafında, gözleri sağa so­ la oynayan yaşlı bir kadın saçları dalga dalga yayılmış bir kızı kucaklayıp oturuyor; yanında ise, başında uçlu beyaz kalpak, sırtında beyaz işlik bulunan bir kişi duruyordu. B a­ şı kalpaklı kişi, kapı açılır açılmaz o tarafa baktı ve kızca­ ğızı kucağında sarsıp duran ihtiyar kadına bir şeyler söyle­ yip ayağa kalktı. S alon birden zavallı acfizenin kopardığı feryatla titredi . . Kapıyı açıp yalpalayarak içeri girmekte olan Salahaddin Zerger, dışarı çıkan doktora çarparak yere yuvarlandı. Zerger, kendini yerden kaldırmak isteyen dok­ toru itekleyerek, göz yaşları içinde kendini mevta üzerine attı: - Bustanımnıii güli ! Açılmay solgan guncam ! Sen öl­ günce men ölsem bolmasmu? Karı koydey ma ' ratıp karı buvingni kimge teşleb ketmişsen 5 0 köziçağım? İ nangen ferzendim sen idin! İ mdi bu devlet, bu hanumanım kimge kalur altınım? Kimge? .. 50 Yaşlı koyun gibi meleterek yaşlı nineni kime bırakıp git­ tin.


4 1 8 / ADİL YAKUBOV

Salahaddin Zerger' in çocuklar gibi feryad-ı figan etme­ si, Ali Kuşçu 'nun içini titretti . Gözüne biriken boncuk bon­ cuk yaşlarla sırtını duvara verdi. Yaşlı kadının kollarında sallayıp durduğu kızın Hurşide Banu olduğunu anlayınca, içinden "Kalender Karnaki nerede?" diye düşündü . "Ona n ' oldu? Yoksa o zavallı da mı? .. Hayır, hayır! O zavallı dervişi sen koruyasın ya Perverdigar ! ". Bu esnada, bir grup kadın kız salona doluşarak feryad-ı figan etmeye başladı. S alon, onların ağlamaları, feryatlala­ rıyla ana baba gününe dönüverdi. Ali Kuşçu alnını tutarak hıçkırıp duran Salahaddin Zerger'i teselli etmek veya bura­ dan çıkıp gitmek arasında bocalayıp dururken, birisi kolun­ dan tutarak: - B iri sizi arıyor, mevlana, - dedi. - Kimmiş? - Medrese talebesine benziyor. . İçine düşen soğuk şüpheyle tüyleri diken diken olan Ali Kuşçu, salondan dışarı çıkmak üzereyken, B anu ' nun başında ağlayıp duran ihtiyar kadın: - Oğlum Ali Kuşçu ! - d iyerek ona doğru yüzlendi. Yaşlı kadının sesinde öyle bir elem vardı ki, salondaki ses­ ler birden kesildi. Ali Kuşçu, kapıyı açmış olmasına rağ­ men, eşikte dikilip kaldı. - Oğlum Ali Kuşçu ! Gözümün nuru .. nur-ı didem to­ runum, can çekişirken .. - İhtiyar kadın sözünü tamamlaya­ madı. Elleriyle yüzünü silerek saçlarını düzeltti. Herkes, hatta Salahaddin Zerger bile ağlamayı kesip, onun sözleri­ ne kulak kabarttı. - Torunum ne demişti? Arzusu neydi? Söyle be ka­ dın ! - dedi Salahaddin Zerger sesini yükselterek. İ htiyar kadın, yaşmağının ucuyla gözlerini sil ip: - Nur-ı didem, torunum, - dedi içini çekerek, - Şair Kalender ile mezarımız bir olsun dediydi . . "Şair Kalender' le mezarımız bir olsun mu? ! Y a Rab! Bu kadın neler söyledi?."


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 41 9

Eşikte donup kalan Ali Kuşçu, Salahaddin Zergerin "Şair Kalender mi?" diyen sesiyle daldığı hayalden ayrıldı. Eliyle alnını tutarak çocuklar gibi hüngür hüngür ağlamaya başlayan ihtiyar kadın, ayağa kalkıp gitmek istedi. Fakat, gözlerinden dökülen yaşlarla şaşkın şaşkın ayakta dikilip kalmış, kimseyi gözü görmez olmuştu . - B u lafı nerden duydun kadın? Ben hacı Salahaddin Zerger, bahçemin gülünü, sevgili torunumu, biricik yavru­ mu, gözümün nurunu o geda ile bir yere mi defnedeceğim? Sen ne dediğinin farkında mısın, kadın? - Gözümün çırası, - dedi yaşlı kadın ağlayarak. - Gö­ zümün çırasının isteği buydu .. - Yeter! B iricik torunwnun başına tebelleş olan o di­ lenci, hem kendi başını yedi, hem torunumun ! . Salahaddin Zerger henüz sözünü tamamlamamıştı ki, Mevlana Muhiddin zincirlerini şıngırdatarak kapıya dikil­ di . . Sırtındaki boz gömleğinin yakası boydan boya yırtıl­ mış, çelimsiz bedeni tir tir titriyordu. Saç sakalı yumak yu­ mak olmuştu. Kapıda dikilip: - Düğün mü? - dedi başını hoş bir eda ile sallayarak. Burada düğün varmış da fakiri çağırmıyorsunuz ha? Mevlana Muhiddin, kaşını gözünü oynatarak, bir Ali Kuşçu ' ya, bir yerde donup kalan kişilere baktı. Sonra ileri­ de saçları saçılmış vaziyette y atan B anu 'ya gözü ilişti. Gözlerini birkaç kez kırpıştırdıktan sonra yüzündeki ifade­ nin önce endişeye, arkasından paniğe dönüştüğü görüldü. Tekrar bir Ali Kuşçu 'ya, bir yerde ölü gibi cansız oturan babasına baktıktan sonra müthiş bir feryatla: - Kızım ! - diye haykırdı. Bu haykırış, sanki çelimsiz vücudunu yarıp dışarı fırlayan bir feryat gibi takadaki bir yığın ziynet ve altın bakraçları, tavandaki kandili adeta titretti. - Kızım ! Bi tanem ! - Mevlana Muhiddin, zincir vu­ rulmuş kollarını yayarak, öne atıldı, fakat ayakları kapının


420 / ADİL Y AKUBOV

eşiğine takılıp yere yuvarlandı ve ok yemiş bir kuş gibi yı­ ğıldı kaldı. Mevlanayı yerden kaldırmaya yeltenirken kapıdan gi­ ren birine gözü takılan Ali Kuşçu, eli yüreğinde kendini dı­ şarı attı. Avluya çıktığında, kim olduğunu bilmediği bir ki­ şi yanına yaklaştı. - Ü stad! Ali Kuşçu, kendini zar zor toparlayarak, yanına yakla­ şan kişiye baktı. - Miram Çelebi? - Ü stad! Kalender Kamaki hakkın rahmetine kavuşmuş .. - Ne zaman? - Ali Kuşçu, gayr-ı ihtiyari geriye doğru sendeledi. - Kim haber verdi? - Timur u sta söyledi. Yatsileyin cesedini Urgut da­ ğından alıp getirmiş. Bulunduğu yerde sırtını sütuna dayayan Ali Kuşçu, ne­ ye uğradığını şaşırmıştı. Sonra hızlı adımlarla avludan çı­ kıp gitti. Dış kapıya ulaştığında, salondan gelen feryatlarla gayr-ı ihtiyari bir an durakladı. İnsanın bağrını parçalayan bu feryatlar arasında, Salahaddin Zerger ' in "oğlum! " diyen sesi avluda yankılandı. Ali Kuşçu, bir dakika kadar dikildikten sonra, yüreği parçalanmış bir vaziyette çıkıp gitti . * * *

Kalender Kamaki' yi, ertesi sabah Tillebibi'nin yattığı mezarın yanıbaşına defnettiler. Cenaze namazında A l i Kuşçu, Timur usta, Miram Çelebi, Mevlana Kaşi, Kalen­ der'in cesedini Urgut dağlarından alıp getiren üç dört köylü ile Baskanbey ve Kalkanbey' le birlikte gelen beş altı de­ mirci ustası katıldı. Bir gün içinde tamamen çöküp kalan Timur usta, sanki Kalender' le birlikte mezara giriyor gibiydi. Kendini tutma-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 421

ya çalışarak, mezar taşlarını kendi elleriyle örüp, toprak at­ tı. Sonra mezarın başına oturup, uzun uzun Kur'an okudu. Kara kuru ince yüzünde, kurum basmış alnında, yumuk gözlerinde ve tuhaf bir şekilde titreyen sesindeki tarifi im­ kansız elemle sanki gariban bir dervişi değil, kendi öz ev­ ladım toprağa veriyormuş gibiydi. Timur ustanın bu halini içi parçalanarak seyreden Ali Kuşçu, anasının mezarının yanına çöktü. Fakat gözü önünden Kalender' in sefil kıya­ feti, derbeder görünüşü bir türlü gitmiyor; onun hak ve adalet konusunda söylemiş olduğu sözleri beyninde yankı­ lanıp duruyordu . . "Heyhat ! Neden böyle yaparsın Tanrım? Neden adalet kılıcını gah şehzade gibi diktatörlerin başına çalar, gah şu biçare garibanın arzu ve ümitlerini üfleyip söndürürsün ! Ö mrü dilencilikle geçen şu aciz zavallının suçu neydi ? Hükmünde insaf ve adalet var mı? Eğer varsa, eşi görül me­ miş bu zulüm niye? Niye? .. Omuzuna birinin e liyle dokunduğunu hisseden Ali Kuççu, başını çevirdi. Miranı Çelebi tepesine dikilmiş, di­ ğerleri ise dağılmaya başlamışlardı. Ufuk, alevle kaplanmış gibi kızarmış; uzaktaki karlı dağlar doğmakta olan güneşin · ışığı altında gümüşle kaplanmış gibi parıldamaya, bodur çalılarla kaplı eski kabristan, kuş sesleriyle çınlamaya baş­ lamıştı . . Mezarlıktan çıkıp ana yola düştüklerinde, Miranı Çelebi ile Mansur Kaşi durdu. - İzin verirseniz, biz şehre döneceğiz, - ded i Mansur Kaşi. - S iz ne yapacaksınız, üstad? - Ben . . - Ali Kuşçu bastonuna dayanarak, içini çeke çeke giden Timur ustanın arkasından baka kaldı - Ben us­ tanın yanında olacağım. Başımıza gelen felaket anında bu zavallılar yardımımıza koştular. Şimdi bizim de bu ihtiyarı yalnız bırakmamamız lazım. "Doğru söz" manasında başını sallayan Kaşi: - Bu düşünceniz yerinde, üstad - dedi. - İ nşallah dir­ lik düzenlik olur. O zaman gelip sizi buluruz . "

.


422 / ADİL YAKUBOV

Daha lafını tamam lamadan Miranı Çelebi söze karışa­ rak: - Ü stad ! - dedi heyecanlı bir sesle. - Ş imdi halimiz n 'olacak? Ne yapacağız biz? Ali Kuşçu Miram 'ın sorusuna cevap vermedi. Gözleri­ ni Urgut dağlarına çevirdi. Onun "Ejder Mağarası"nın yeri­ ni gözleriyle aradığı zannına kapılan M iranı Çelebi, güne­ şin kızıl ışıklarıyla dövüp durduğu yüksek tepelere doğru baktı .. Ü stad, derin bir iç çektikten sonra: - Bugüne kadar ne yaptıysak yine onu yapacağız, ba­ lam ! - dedi. - Cennetmekan üstad Mirza U luğbey ' in yaktı­ ğı ilim meşalesini söndürmek , büyük günahtır. Zira .. - B ir­ den sesi titreyen Ali Kuşçu ' nun ağzından çıkan kelimeler­ de oldukça samimi bir hava sezildi. - Zira, ilim adamlarına düşmanlık yapabilecek padişahlar gelip geçicidir, ama bu toprak ve çilekeş halk hep olacaktır. Bu vatan için, gelecek nesiller için, üstadın başlattığı işi tamamlamak gerekir, çı­ rağım. Ali Kuşçu, heyecanlı bir şekilde elini M iranı Çele­ bi ' nin omuzuna v urdu. Kuc aklaşıp v edalaştıktan sonra, Miranı ile Mansur Kaşi şehre doğru yol alırken, Ali Kuşçu da Timur ustanın arkasından yetişmeye çalışıyordu .. * * *

H icri 872 senesinin bir sonbahar günü ydü. Semer­ kand ' dan yola çıkan yüz develik büyük kervan, kuşluk vakti Dargam 'dan geçip düz ovaya açılmış, birbirine tutu­ şup giden bahçeler ve köyler arkada kalmıştı. Uzak Ferga­ na dağlarını aştıktan sonra dümdüz çöl uzanıyordu. Fakat çölde bile ufak tepeler, ören haline gelmiş eski kaleler, beş altı hanedan ibaret küçük köyler göze çalınıyordu. Kervanın başında, boyunlarına, güneş altında akisler saçan bakır ziller takılmış kızıl develerin önünde, dört sü­ vari at oynatıp ilerliyor; en arkada ise yine dört nevkar ker-


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 423

vanı takip ediyordu. Yaklaşık yarım fersah uzunluğundaki kervanda bulunanlar arasında altın işlemeli ve kadife pele­ rin giymiş olan tacirler, çoluk çocukları n ı tenteli arabalara yerleştirip kendileri atla yol alan beyefendiler, eşek ve ka­ tırlara binen fakirler ve hatta başlarındaki kü lahlarını bastı­ rarak hamd-ü sena okuyup, yaya olarak yürüyen dervişler de vardı . . Kervana k at ı lm ı ş olanlar arasında ayrıca başları­ na müderrislerin giydikleri uçlu siyah kadife takke üzerine sarık bağlamış, sırtlarına ise siyah çakman üstünden dar, beyaz çatma giymiş olan iki kişi etrafı süzüp duruyordu. B irisi, yetmişine merdiven dayamış olmakla birlikte hala dinç görünen , bembeyaz sakalı müla i m çehresiyle uyum sağlamış keskin bakışlı, tatlı yüzlü bir ihtiyar; diğeri ise, elli yaşları civarında, siyah saçlı, sakal bıyıklarına henüz ak düşmemiş bir kişiydi. Semiz atını filıeste sürüp giden boylu poslu ihtiyar, ka­ rayağız sert çehresiyle uyum sağlayan gür kaşlarını çata­ rak, g ah arkaya, bahçeler arkasında kalan Semerkand'a, gah ilerideki Urgut dağlarına bakıyor; sanki bir derdi var­ mış gibi, içine batmış sönük gözlerinde derin bir endişe, tuhaf bir tereddüt seziliyordu . . Kervan ilerideki engebeli bozkıra çıkıp, uzaktan Ka­ rakçı Tepe denilen köy görününce, ihtiyar, atının başını so­ la kırarak, ana yoldan uzaklaşmaya başladı. Yanındaki kişi de onu takip etti. Fakat henüz fazla uzaklaşmamışlardı ki, arkadaki atlı nevkarlardan biri peşlerinden gelerek: - Mevlana Ali Kuşçu ! Nereye gidiyorsunuz? - diye sordu. Önde g iden boylu poslu ak sakallı ihtiyar, başını çevir­ di. Gözlerini kısıp, dudaklarına çöken alaylı tebessümle: - Korkma! Kaçmak gibi bir niyetim yok! Çünkü bu topraklardan gitmeyi kendim istedim, - dedi. - Kervandan ayrılacağınızdan korktum, mevlana. - Kervan Karakçı Tepende durmayacak mı? - Evet!


424 / ADİL YAKUBOV

- Bir iki rekat namaz kılayım, peşinizden gelirim. Muhafız, ister istemez atının başını çevirip, ana yolda ilerleyen kervana döndü. Ali Kuşçu, elini kaşlarına siper ederek, Urgut dağlarına doğru bakmaya başladı. Sonra ke­ derli bir şekilde iç geçirip attan inerken: - Mevlana Kaşi, - dedi yanındaki yol arkadaşına dö­ nerek. - Miranı Çelebi buraya gelecek. Siz onu gözleye du­ run, ben ş imdi dönerim . . Atın dizginlerini Mevlana Kaşi' ye tes lim eden Ali Kuşçu, kır yamacına doğru yürümeye başladı. "Hey Rabbım ! Aynı yer! Aynı bayır!" Evet, o zaman da, şimdi olduğu gibi gün batmak üze­ reydi. Mevsim sonbahar olsa bile gökyüzü berrak, ortalık ılıktı .. O zaman rahmetli Kalender henüz hayattaydı. Onlar sipahilerden kaçarak aşağıya, çalılar arasına gizlenmişler, sonra üstadı tanıyarak atlarının başını geriye kırıp ilerler­ ken, üstad da -mekanı cennet olsun- onları tanımış ve ken­ dilerine doğru at koşturup gelmişti. İ şte şurada, şu çalıların yanında uzun uzun kucaklaşıp göz yaşı dökmüşler; ü stad göz yaşları arasında son vasiyetini, son arzul arını söyleye­ rek vedalaşmıştı. Ertesi gün ise o meş ' um haber başkenti, bırak başkenti bir yana, bütün Maveraünnehir' i mateme boğmuştu. Eyvah ! O günden bugüne tam y irmi yıl geçmiş ! B u arada köprünün altından ne sular geçmiş, ne olaylar olmuş ve ne insanlar hayata veda etmişti .. Aha şu topraklar, şu gökyüzü, ipek gibi bulutlar arasında yükselip duran şu dağ­ lar, yine aynı dağlar, aynı yerlerdi. S anki aradan geçen yir­ mi yıl değil, y irmi günmüş gibi üstadın mahzun çehresi, gamlı nigahı gözlerinin önünden hiç gitmemişti. B ir an gözlerini yumsa, onun içli , boğuk sesi kulaklarında çınla­ mıştı.. O gün üstad şu bayırda vedalaşırken, bir daha bura­ ları, ana yurdumu görmek nasib olur mu, olmaz mı bile­ mem demiş, bu dert ve ızdıraptan gönlü v iran olmuştu. İ şte şimdi kendisi de aynı yerde, aynı gam ve kederle kıvranıp


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 425

duruyordu. Semerkand' dan gitmeye karar verdiğinden be­ ri, bu dert ve azap gönlüne bir karabasan gibi çökmüştü. Ama ne çare? O nurlu insan rahmet-i rahmana kavuştuğun­ dan beri, Mfiveraünnehir semalarını saran bulutlar acep da­ ğıhr mı diye tam yirmi yıl beklemişti . Yirmi yıl, karanlıkta düşe kalka, üstadının vasiyetini yerine getirmek için çırpı­ nıp durmuştu. Bid'at ve hurafe meddahlarından gizli gizli üstadın kitaplarına şerhler yazmış, matematik ve astronomi dalında risaleler kaleme almıştı. Kısacası üstadının yaktığı meşalenin yağını sürekli takviye etmişti .. Gerek Ebu Said Mirza ve gerekse Hace Abrar peşine ajanlar takıp sakladığı kitapları çıkartması için hazan baskı yapmışlar, bazan ma­ kam ve mevkiler vaadetmişlerdi O ise, fazla yokluk çek­ memekle birlikte, yapılan vaatleri elinin tersiyle itip üstada verdiği sözden dönmemişti. . Ama bunların ne faydası ol­ muştu? Ü stadının astronomi alanında yazdığı büyük eserler insanlara ulaştırılamamıştı. İ şte bu niyetle, üstadın eserleri­ ni dünyaya tanıtmak, onları insanlığın hizmetine sunmak amacıyla bu toprakları terketmeye karar vermişti. Ana yurt? Hayu, o doğup büyüdüğü toprakları, ecdadını, sevgili anasının yattığı bu yerleri değil, buraları karanlığın koynu­ na atan padişahları, ilim adamlarına kılıç çeken cahil küs­ tahları terkediyordu ! Ü stadın eserlerini dünya ilim ehline ulaştırmadan ölmekten korkuyordu. Nihayet, Abdurrah­ mann Cami ile Mir Ali Şir Nevai hazretleri Herat'tan yar­ dım elin i uzatarak, Semerkand' dan çıkıp gitmesi için ge­ rekli evrakları almasuu sağlamışlardı. Ali Kuşçu bu müba­ rek insanlara dualar edip, minnet besleyerek yol hazırlığına başlamıştı. Ama . . Yine o düşünce, yine o vesvese, gönllinü harap etmişti : Doğup büyüdüğüm bu topraklara, iyi kötü yetmiş yılımı geçirdiğim bu illere bir daha dönüp gelmek nasip olur mu, yoksa diyar-ı gurbetlerde perişan olur, baş­ kalarının yurdunda ölür kalır mıyım diye düşünerek, her gün göğsüne bir şeyler düğümlenip kalmış, gözlerine yaş­ lar dolmuştu .. Şimdi üstadla vedalaştığı şu bayırı, şu çalılı-


426 I ADİL YAKUBOV

ğı tekrar görünce gönlü bir hoş olup, yere diz çökerek alnı­ nı secdeye koymuştu. "Ya perverdigar-ı filem ! Diyar-ı gurbette başıma ne iler getirirsen getir razıyım, yeter ki hakımı bu topraklardan cüda kılma ! " Mevlana Ali Kuşçu, gözlerini yumup, başını göğe kal­ dırarak bir süre öylece kaldı. Arkasından, rahmetli Timur ustanın hediye ettiği hançerle yeri eşerek, bir avuç toprak alıp anası Tillebibi 'nin mezarından aldığı toprağa katıp be­ line sardıktan sonra ayağa kalktı. Ana yoldan at koşturu p gelen iki kişiye gözü takıldı. Bunlardan biri Mansur Kaşi diğeri ise otuz beş kırk y a şl arı civarında gür sakallı, mavi gözlü genç müderris M iranı Çelebi idi Genç müderr i s i g ören Ali Kuşçu 'nun çehres indeki mahzunluk tatlı bir tebessümle yer değiştirdi. Hemen onla­ rı karşılamaya çıktı. M iranı Çelebi üstadını görünce attan inerek, ellerini göğsüne kavuşturup: - Esselamu aleyküm, üstad,-dedi. - Ve aleyküm selam, oğlum Miranı! - A li Kuşçu bir genç müderrise, bir eyer üzerinde iki yana s arkıp duran heybeye baktı. - Eee .. Ejder M ağarası ' nda kötü bir şey yok ya? - Yok üstad, her şey yolunda. Ü stadın sandığını aç­ tım. Bütün el yazmalarından ve Ziyc-i Köregani' den birer nüsha aldım, mevlana .. - Cennetmekan Kadızade Rfimi' nin eserlerini unut­ madın ya oğlum? - Yok, üstad. Ol zat-ı alinin Riyazat ı ndan bir nüs­ ha, Gıyaseddin Cemşid hazretlerinin "Hendese"sinden de bir nüsha aldım, üstad. - Sağolasın oğlum! Bütün sandıklar yerinde mi? - Yerinde, üstad ! - Mağaranın ağzını iyice berkittin mi? - Berkittim, üstad .. - Peki, oğlum Heybeyi ata yükle ! - Ali Kuşçu, sisli ,

.

"

.

"


ULUGBEY'İN HAZİNESİ / 427

dağlara doğru baktı. Sanki gözüyle Ejder Mağarası 'nın ye­ rini ararmış gibi, bir süre dikildi. Fakat güneş batmış, biraz önceki seyrek bulutlar kararmış ve tepelerin üzerine doğru ağmıştı. Ali Kuşçu, derin bir iç geçirerek, karşısında bekleşen öğrencilerine baktı ve sank i kendi kendine konuşuyormuş gibi: - Henüz hatıramda, -dedi. - O meş' um akşamdan bi­ raz önce, üstadla burada buluşup, burada vedalaşmıştık. Rahmetli üstad o nadir hazineyi saklama görevini fakire vermişti. Ş imdi ben de bu vazifeyi ikinize, ikinizi de Al­ lah ' a havale ediyorum. Yaşadığınız sürece akl ınızda bu­ lunsun: Maveraünnehir bilgin lerinin eserlerini ihtiva eden bu paha biçilmez hazine sonraki nesillere hizmet verecek­ tir. Zira Maveraünnehir semalarını kaplayan bu kara bulut­ lar, ergeç bir gün dağılacaktır. İ nşaallah, o gün ben de dön­ müş olacağım. Ama dönemez de diyar-ı gurbetlerde ölür kalırsam, bu hazineyi göz bebeğiniz gibi saklayın ve gele­ cek öğrencilerinize aktarın. Onlar da kendi öğrencilerine aktarsın ve böylece güneşli günlerde yetişen ilim adamları­ nın eline ulaşsın . . S izlerden başka bir dileğim yok. Sizin gibi öğrencilerimden binlerce kez razıyım. Eğer herhangi bir şekilde sizleri incitmişsem, kusurumu affedin .. - B iz de sizden razıyız, üstad. - Ben daha çok razıyım ! . Ali Kuşçu, önce Mansur Kaşi, sonra Miranı Çelebi ile kucaklaşıp vedalaştı. Göz yaşları arasında hüngür hüngür ağlayarak Miranı Çelebi ' nin alnından öperken, sanki üs­ tadla vedalaşıyormuş gibi boğazına bir şeyler düğümlenip kaldı.. Miranı Çelebi ile Kaşi, onu ana yola kadar geçirdiler. Ali Kuşçu, tepeye çıkıncağa kadar, dönüp dönüp arkasına baktı. Tam tepeye varınca, ayaklarını üzengiye dayayıp, son kez arkaya dönüp baktı. Öğrencileri aşağıda el sallı­ yorlar; değil Semerkand, yakındaki dağlar bile görünmü-


428 / ADİL YAKUBOV

yor; güya bütün dünya göz yaşları arasında boğulup gidi­ yordu. Elini son kez kaldırıp öğrencilerine doğru salladı ve göz yaşlarını silerek, atının başını dağa doğru çevirdi . . -SON-


Sonsöz

Ali Kuşçu 'nun doğum tarihi kesin olarak tesbit edileme­ mişse de, Semerkand' da dünyaya geldiği bilinmektedir. Ba­ bası, Uluğbey 'in kuşçubaşısı idi. Öğrenimini bir süre Kadıza­ de Rumi ve Mirza Uluğbey ' i n yanında sürdürdü. Bir ara K ir­ man 'a giderek eğitimine devam etti. Semerkand'a dönüşünde Uluğbey 'in sinirli bir şekilde: "Bana ne hediye getirdin?" so­ rusuna, "Ay problemini çözüp, buna ilişkin gerçekleri bir ki­ tapta toplayıp getirdim" deyince, Uluğbey : "Ver bakalım şu kitabı. Kaç yerinde kaç yanlış yaptın? Tartışmalı konuların hangisinde yanılgıya düştün görelim bakalım ! " şeklinde ce­ vap vermiş, ancak kitabı inceleyince Ali Kuşçu 'yu içtenlikle kutlamıştır. Ali Kuşçu, Semerkand ' dan ayrıldıktan sonra Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan 'ın yanına, Tebriz'e gitmiş; Uzun Ha­ san onu Fatih ' le aralarını bulsun diye büyükelçi tayin etmiş­ tir. Fatih, Al i Kuşçu ' dan yanında kalmasını ısrarla rica etmiş, o da bu teklifi ancak vazifesini tamamladıktan sonra kabul edeceğini belirtmiştir. İstanbul ' a dönüşünde, kendi hükümranlığı altında bulu­ nan topraklara ayak bastığından itibaren konakladığı her yer­ de bin akçe harcanması yönünde ferman çıkartan Fatih, Üs­ küdar'dan kayığa binip Rumeli yakasına geçerken. onu ka­ dırgalarla ve anlı -şanlı bir törenle karşılatmıştır. Değerli ilmi çal ışmalarını İstanbul 'da devam ettiren Ali Kuşçu , 1 7 Aralık 1 474 tarihinde hayata gözlerini yummuştur. 3 1 7 eseri arasın-


430 I ADİL YAKUBOV da en öneml isi "Fethiye"dir. Bu ki tabı Osman l ı Medresele­

ri 'nde üç buçuk asır ders kitabı olarak okutulmuş, daha sonra yazılan kitaplara da kaynak teşkil etmiştir. Mezarı Eyüp Cam i i 'nin avl usundadır. Romanda anlatılan olay l ar ve öze l l ikle U luğbcy ile A l i Kuşçu ' n u n başı n dan geçen hadise ler. gerçek h a d i s e l e rd i r . Adi l Yakubov i l e Taşkent ' te yaptığı m ı z görüşme s ıras ında. romanda geçen şahısların gerçek kişiler olup olmadığı n ı sor­ duğumuzda. "Emir Candar. Kaşkir gibi silik şah s i y e t l e ri n d ı ­ ş ı n da kalan i s i m lerin gerçek i s i m l er; Kal e nder K arn a ki v e Hurşide Banu ile Mevta.na Muhiddin ' i n ise rivayet olduğ u ­ n u " belirtmiştir.

Romanda Uluğbey i l e Nakşibendi ler arasında sürekli bir tartışma olduğu gözleniyorsa da, bunu o dönem için normal karşılamak gerekir. Çünkü Uluğbey gibi ünlü bir Türk bi l gin ve hakanı, astroloj i ve u zay i l i m leriyle u ğraşırken, A vru­ pa'nın kendisi için medar-ı iftihar olarak kabu l et tiğ i Koper

­

nik ve Galilea daha gök kubbe altına düş memiş le rdi Henüz .

1 950'li 60 ' lı yıllarda radyoya, daha sonra da televizyona ga­ vur icadı diyen kişilerin bulunduğu Türkiye 'm izdc, 1 5 . Yüz­ yılda rasathane kurarak, her boyd an telesk op l arl a gökyüzünü inceleyen bir ilim adamının, o zamanın din adanılan tarafın­ dan dinsizlikle itham edilmesini normal karşılamalıyız. Nite­ kim daha sonraki dönemlerde Avrupa'da bile i l im adanı lany­ la kilise arasında da benzeri çatışmalar görülm ü ş t ü r . .

.

Dolayısıyla bizler Türkiye ' deki N akşi bendi l cri böyle hir karalamadan tenzih ed i y o r ancak bu çatı şmanın ,

o

zamana

göre normal kabul edilmesi gerek t i ğin e i nanı yo ruz . O. Ahsen Batur


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook
Adil Yakubov - Uluğ Beyin Hazinesi by Türkçü Betik - Issuu