Skip to main content

138

Page 1

01 merhaba_sablon 4/12/14 2:26 AM Page 9

Merhaba, Bu biraz "değişik" bir merhaba olacak gibi. 14 aylık bir "zorunlu ayrılık"tan sonra ama aslında hiç ayrılmadığımız bir ayrılıktan sonra ailesiyle kavuşan birinin merhabası bu çünkü. Sahibi Tavır Yayınları adına Bahar Kurt Genel Yayın Yönetmeni Gamze Keşkek Yayın Danışmanı Veysel Şahin Yazışma Adresi İstanbul Mahmut Şevket Paşa Mah. Mektep Sk. No: 4-B Okmeydanı - Şişli - İstanbul Tel: (212) 238 81 46 Fax:238 82 49 e-posta: tavir2007@gmail.com tavirdergisi@yandex.com www.tavirdergisi.org Ankara İdilcan Kültür Merkezi General Zeki Doğan Mh. İmam Alim Sultan Cad. No: 12/19 Mamak Tel: 0 312 391 37 75 Hesap no (TL) 1042-0596147 Gamze Mimaroğlu İş Bankası Parmakkapı/İST Hesap No (EURO) 1042-0129062 Gamze Mimaroğlu İş Bankası Parmakkapı/İST Fiyatı (DÖVİZ) Almanya: 5 Euro Fransa: 5 Euro Hollanda: 5 Euro Avusturya: 5 Euro İsviçre: 7,5 Frank İngiltere: 4 Sterlin Posta Çeki Hesap No Selma Altın 515 72 82 Baskı Ezgi Matbaa Sanayi C. Altay Sk. No: 10 Çobançeşme/İstanbul Tel: (0 212) 452 23 02 Yayın Türü: Yerel Süreli

18 Ocak saldırısıyla F Tipi hücrelere atıldık Gamze ile birlikte. Hücrelere yabancı değildik tabi ki. Çünkü hapishaneler, devrimcilerin, devrimci sanatçıların zorunlu ikametgahlarından biri. Biz de sahnede değilsek sanık sandalyesindeyiz diyoruz ya o yüzden. Devrimci sanat hep hedefi olmuştur faşizmin. Kitapları yakmıştır, hatta 2 Temmuzlarda doğrudan devrimci-aydın sanatçıları... Hitler ve Mussolini'den devraldıkları mirası üzerine yeni yeni baskılar ekleyerek taşıyanların saldırısından payımıza düşeni fazlasıyla alıyoruz biz de. Bundan kormuyoruz elbette. Bizleri cehennemle bile korkutamayacaklarını onlar da biliyor. Cehennemden geliyoruz biz çünkü. Gerisini onlar düşünsün. Mazlumlar bir kez ölür, zalimler her gün... Tavır'a kavuştuk, bir eksikle. Gamze hala "içeride". O çıkana kadar yine birlikte üretmeye, Tavır'ı birlikte omuzlamaya devam edeceğiz. Buradan ona binlerce selam gönderiyorum. Tavır'la, İdil Kültür Merkezi ile, İdil Halk Tiyatrosu ile, FOSEM ile ve tabi ki Yorum ile devrimci sanat kavgamız devam edecek. Bizi susturmaya kimsenin gücü yetmeyecek! Bu kavgada, zerre kadar katkımız olursa dünyanın en bahtiyar insanı olacağız. Bahtiyarlığımızın maddi karşılığı ürettiklerimizin halkımızla buluşması, yazdıklarımızın milyonlarca insan tarfından okunması, şarkılarımızın ülke sınırlarını aşması, filmlerimizi Anadolu'nun en ücra köylerinde dahi izlenmesi olacak. Hiç yorulmadan üretmeye, devrimci sanat kavgasını büyütmeye devam edeceğiz. Herkese merhaba! Dostlukla Veysel Şahin


02 icindekiler_29-30 ellerimi tut 4/12/14 2:41 AM Page 30

3 4 8 10 12 14 15 17 18 20 22 24 25 27 28 30

ŞİİR tekirdağ 2 no’lu f tipi hapishanesi ölmezler DERLEME tavır berkin hepimiz için, hepimiz berkin için DERLEME tavır berkin için yazılanlardan DENEME ümit zafer yürüyorlar taksim’e DENEME deniz ekin 269 gün sonra seni gördüm berkin ŞARKI SÖZÜ grup yorum uyan berkin’im DENEME gürhan torun uyandım işte ŞİİR balıkesir l tipi hapishanesi karagözlü umudun çocuğuna DENEME önce analar ağlar kamet topçu DENEME selen kardelen yemci teyze İZLENİM bir okuyucumuzdan bir cenaze anlatımı DENEME ümit ilter zalimler korkak olurlar DENEME kandıra 2 no’lu f tipi hapishanesi bizim kelebeğimiz AYIN FOTOĞRAFI DENEME ümit ilter alo fatih! ÖYKÜ kırıklar hapishanesi hırsız var!

33 34 38 40 42 44 46 47

DEĞERLERİMİZ leyla güney sahiplenme RÖPORTAJ tavır veysel şahin’le röportaj DENEME mete yılmazer silah ve siper olarak sanat DENEME ümit zafer ada nerede? adalı kim? TİYATRO deniz ekin nafile dünya KİTAP tekirdağ f tipi hapishanesi dünyanın bütün çocukları pal sokağı’ndadır KELİMELERİN DİLİ serhat soylu olay HABER


3-siir berkin-olmezler_sablon 4/10/14 9:41 PM Page 3

şiir

şiir

ölmezler Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Hapishanesi

Bu günlerin resmi kan renginde çizilmiştir Sırtlanları köşe başlarında sabırsız Aslan tuzakları yol boyu Namlular göğsümüzün üstünde Yollar bizim yine de Hükmümüz sırça köşklerde verilmiş Ferman yazılmıştır ölüme Dağlar bizim eyy! Biz ki ölmezler soyundanız Ne kurşunlar, bombalar, yangınlar Sönüp gitti ezgili sloganlar önünde Yürür gideriz umutlar heybemizde Gönlümüzde büyüyen ateşlerin Saraylara koşacağı günler de olacak Alev alazında geçmişin Tüm acıları sorulacak

Sabır deyin kardaşlar Yarın bizim olacak Dövüşenler düşenlerin Boş bırakmaz yerini Yarına taşır yiğitler Devrim düşlerini Susma zamanı değil şimdi Sakınmak yok kendini

Şimdi kinden kurşun dökmek zamanıdır Öfke zamanıdır şimdi dizginsiz Şimdi kandan hesap sormak zamanıdır Sıkmak zamanıdır Yumruğunu...

Fethedilecek ufuklar var önümüzde Bir adım daha atmak dünden öteye Kavganın kaygısı Bir cana can katmak Umut kuşatmak Öfke donatmak meydanlar boyu Şimdi dünden sağlam durmak zamanıdır

NİSAN 2014 | TAVIR | 3


derleme derleme

berkin hepimiz için, hepimiz berkin için! tavır

Yüreğimiz, öfkeyle umutla dolup taştığı vakit, döküldük sokaklara… Onurumuzu ezenlerden, ekmeğimizi çalanlardan, adaleti yalnız kendileri için işletenlerden hesap sorma isteğiydi en coşkulu sloganlarımıza nefes veren. Ve aynı duygularla yürüdük üstüne üstüne, tüküre tüküre yüzüne celladın.

Cellattır adı ve gözü hep canındadır bu halkın. Kursağından ekmeğini, yüreğinden sevgisini, beyninden umutlarını almak ister. Ve dayar namluyu en güzel yerimizden vurur bizi. Yanılır fakat düştüğümüz yerden kalkarız, bir canda toplanır, adını halk koyarız. On altı kilodur görünüşte ağırlığımız fakat bir balyoz gibi patlarız celladın beyninde ve on altı

kiloluk ağırlığımızı omuzlamak için milyonlarca yürek uzanır. Ve tabut taşımaktan nasır da tutsa omuzlarımız, kazanana dek yürürüz celladın üstüne, yüzüne tüküre tüküre… Ve artık dilimizden en güzel ezgilerle dökülen sloganımız, faşizme karşı omuz omuzadır ve artık 269 gün boyunca, al-


dığımız her nefesi Berkin’in genç ömrünü toprağa koyanlardan hesap sormak için veririz. Berkin’in 269 gün boyunca uyanmasını bekleyenler, o uyurken adalet ararken defalarca gözaltına alındı. Berkin’in mahallesi Okmeydanı’nda Berkin İçin Adalet eylemine polis saldırdı ve bir Halk Cepheli burada gözaltına alınarak tutuklandı. Fakat halk, Berkin için adalet talebinden vazgeçmedi. Berkin’in şehit düştüğü gün ise adeta Türkiye’de ve dünyada hayat durdu. Berkin’in cenazesine üç milyon kişi katıldı ve Okmeydanı’ndan Feriköy’e cenaze korteji beş buçuk saatte ulaştı. Adana, Adıyaman, Antalya, Ankara Ardahan, Bursa, Bolu, Çorum Düzce, Edirne, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Konya, Hatay, Malatya, Sivas, Şanlıurfa, Şırnak, Dersim, Tokat, Zonguldak illerinde ve Türkiye dışındaki Nürnberg, Londra, Paris, Viyana, Helsinki, Strasburg, Stockholm, New York, Boston, Washington DC, Amsterdam, Barcelona, Bielefeld, Berlin, Brüksel, Den Haag, Dresden, Duisburg, Frankfurt, Hamburg, Köln, Lozan, Lizbon, Rotterdam, Stuttgart, Varşova, Seattle, Pennsylvania, Toronto gibi yerlerde binlerce kişi yürüdü “Berkin Elvan Ölümsüzdür” sloganları atıldı. Yalan Dünya, Adını Kalbime Yazdım, O Hayat Benim, Bu Günün Saraylısı, Dila Hanı dizilerinin setlerinde, oyuncular ve set çalışanları Berkin için pankartlar hazırlayıp fotoğrafını internette paylaştı. Cenaze günü twitterda Berkin’e ilişkin on dört milyon tweet atıldı. #BerkinElvanÖlümsüzdür #HoşçakalBerkinim #BirHalkEvladınıUğurluyor etiketleri, iki gün boyunca Türkiye ve Dünya gündeminde ilk üçte yer aldı. Talimhane Tiyatrosu, Asmalı Sahne, Yan Etki, Tiyatro D22, Tiyatro Tatavla, Sadri Alışık Kültür Merkezi, Kumbaracı 50, Altıdan Sonra Tiyatro, Tiyatro Hal, Emek Sahnesi, İkinci Kat, Mekan Artı, Renkli Sahne, Kadro Pa, Craft Tiyatro ve Timis Oyuncuları cenaze günü olan oyunlarını

iptal ederek Berkin için perdelerini kapattıklarını açıkladı.

pılan saygı duruşundan sonra okula girmediler.

Show TV’de eğlence programı yapan Gülben Ergen, Berkin’in vefat haberinin ardından programının akışını değiştirerek “Bugün Mahmut Tuncer’di konuğumuz. Beraber karar verdik. Bugün eğlenemeyeceğiz. Davullar zurnalar çalıp şarkılar türküler söyleyemeyeceğiz. Çünkü acımız var. Yasımız var. Berkin’in ölümü ve ailesinin ve ülkenin acısından dolayı yastayız. Çünkü üzgünüz kırgınız... Yayının bitmesi için yayındayız.” dedi.

Yüksekova Lisesi önünde bir araya gelen onlarca öğrenci, Cengiz Topel Caddesi üzerinden Eski Cezaevi Kavşağı’na kadar yürüdü.

İstanbul Moda Haftası ertelendi, ertelenemeyen defilelerde müzik açılmadı ve mankenler Berkin Elvan Ölümsüzdür yazan kıyafetlerle podyuma çıktı. Tüm Türkiye’de yüzlerce gece kulübü camına Bugün Kapalıyız, Cenazemiz Var” yazarak, çalışmadı.

- Hozat: Meslek Yüksek Okulu öğrencileri, iki gün boyunca derslere girmedi. Dersleri yüzde 100 katılımla boykot edildi. - İstanbul: Ahmet Sani Gezici Lisesi önünde 16 Mart’ta insan zinciri eylemi yapıldı. - Amed: Fatih Lisesi öğrencileri 15 Mart’ta eylem yaptı. Öğrenciler okulda dövizler astı. - Amed: Bismil’in liselerinde de eylemler yapıldı.

Berkin’in mahallesi Okmeydanı’nda esnaf iki gün boyunca kepenk kapattı ve İstanbul’un birçok yoksul mahallesinde halk devrimcilerle birlikte barikatlar kurup Berkin’in katillerinden hesap sorma öfkesiyle nöbetler tuttu.

- İstanbul: Kurtuluş Lisesi öğrencileri Berkin Elvan için oturma eylemi yaptı.

Tüm Türkiye’de öğrenciler dersleri boykot etti ve Berkin yoksa bu gün ders de yok diyerek derslere girmedi.

- İstanbul: Asım Ülker Lisesi’nde öğrenciler yakalarına Berkin’in fotoğrafını astılar.

- İzmir/Karataş Lisesi öğrencileri Berkin için oturma eylemi yaptı. Berkin için ya-

- Ankara Ege Anadolu Lisesi öğrencileri Berkin Elvan için boykot yaptı.

- Antakya: Birçok lisede öğrenciler boykot ve yürüyüş yaptı.

5


kararı almışlar, sabah ilk derse girmeyip Berkin için eylem yaptılar. -Adana/Hacı Ahmet Atıl Lisesi öğrencileri boykot yaptılar. - Ankara/Nermin Mehmet Çekiç Anadolu Lisesi öğrencileri Kızılay’a kadar yürüyüş yaptı. -Sarıgazi Küçük Ülkü İlköğretim Okulu öğrencileri yürüyüş yaptı. - Ankara: Gölbaşı’nda öğrenciler topluca Kızılay’a doğru yürüyüş yaptılar. - Dersim: Birçok lisede Berkin için yürüyüşler yaptı. - İzmir/Bornova Mustafa Kemal Lisesi öğrencileri Berkin’i anmak icin yürüyüş yaptı. - Ankara/Tuzluçayır Lisesi öğrencileri dersleri boykot ettiler. - Ankara Kirami Refia Alemdaroğlu Lisesi öğrencileri eylem yaptı. Eylemlerini idare engellemeye çalıştı. - İzmir Tevfik Fikret Lisesi: Berkin Elvan için boykot yaptı. Öğrenciler gün boyu boykotlarına ve oturma eylemlerine devam ettiler. - Ankara İncirli Lisesi öğrencileri Berkin Elvan’ın şehit düştüğü gün okul bahçesinde oturma eylemi yaptı. Berkin Elvan için 40 kişinin katıldığı bir insan zinciri oluşturdular.

- İstanbul Esenkent’te Halil Akkanat Lisesi öğrencileri, Berkin için yürüyüş yaptı.

Okulu’nda çocuklar dakikalar boyunca “Berkin Elvan Ölümsüzdür” diye slogan attı.

- İstanbul/Aslangazi İlkokulu öğrencileri eylemler yaptı.

- Beşiktaş Anadolu Lisesi öğrencileri Berkin için ellerinde ekmeklerle oturma eylemi yaptılar.

- Gazi Mahallesi’nde lise öğrencileri karakola doğru yürüyüş yaptılar, “katiller” diye tepki gösterdikten sonra eylemi sonlandırdılar. - İstanbul/Elmadağ Harbiye İlköğretim

6

- İstanbul Bahçelievler Anadolu Lisesi öğrencileri oturma eylemi yaptı. - İzmir Mustafa Kemal Anadolu Lisesi öğrencileri okula siyah giyerek gitme

- Ankara Öğretmen Necla Kızılbağ Anadolu Lisesi ve Çankaya Anadolu Lisesi öğrencileri Berkin Elvan’ın şehit düştüğü tarihte birleşerek Seyranbağları’ndan Güvenpark’a yürüdü. 11 Mart 2014 tarihinde okullarında bulunan spor salonunda yapılan okul maçı sırasında Berkin sloganları attı. - Dersim: Moğultay Mahallesi Cumhuriyet Caddesi’nde buluşan lise öğrencileri, “Berkin Elvan Ölümsüzdür” yazılı pankart açarak Seyit Rıza Parkı’na kadar yürüdü.


ÜNİVERSİTELER - Ege Üniversitesi Fen Fakültesi öğrencileri ‘Berkin yoksa derste yok’ diyerek boykot yaptılar. - Akdeniz Üniversitesi (Antalya) öğrencileri Berkin Elvan için iki gün boyunca Yakut Çarşısı girişinde oturma eylemi yapıyor. - Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi önünde öğrenciler eylem yaptı. - Yeditepe Üniversitesi: Öğrenciler “Derslere girmiyoruz acımız büyük. Berkin’in ve tüm çocukların failleri yargılanana kadar buradayız!” diyerek eylem yaptı. - Bursa Uludağ Üniversitesi öğrencileri Fen Edebiyat Fakültesi önünde Berkin için oturma eylemi ve boykot yaptı.

- Erzurum Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde anma yapıldı. - Çukurova Üniversitesi’nde anma yapıldı. - Bilkent Üniversitesi öğrencileri fb309 Amfisi’nin adını Berkin Elvan Amfisi olarak değiştirdiklerini duyurdular. - İstanbul Üniversitesi’nde ders boykotu yapıldı. Öğrenciler Berkin için yürüyüş yaptılar. - Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencileri boykot yaptı. - Gaziantep/Hasan Kalyoncu Üniversitesi ögrencileri eylem yaptı.. - Mardin Artuklu Üniversitesi anma yaptı.

- Okan Üniversitesi’nde öğrenciler Berkin Elvan için eylem yaptı.

- Edirne’de Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi anma yaptı.

- İTÜ Konservatuarı Maçka Kampüsü yemekhanesi önünde dersler Berkin Elvan için boykot edildi.

-Uşak Üniversitesi’ne yaklaşık 300 kişilik öğrenci grubu anma eylemi yaptı.

- Sivas’ta Cumhuriyet Üniversitesi öğrencisi bir grup, Berkin Elvan için yürüyüş yaptı. - Mersin Üniversitesi Silifke Uygulamalı Teknoloji ve İşletme Meslek Yüksekokulu öğrencileri, Atatürk Anıtı önünde oturma eylemi yaptı. - Ereğli ilçesinde BEÜ Ereğli Eğitim Fakültesi öğrencileri eylem yaptı. - Şırnak Üniversitesi’nde duran adam eylemi düzenlendi. Tek kişiyle başlayan eylem dersten çıkan öğrencilerin alkışlarıyla çoğaldı. Evet, bir halk talimatı bizzat Tayyip Erdoğan’dan alan halk düşmanı polisler tarafından 14 yaşında vurulan 15 yaşına komada giren ve 269 gün sonra 16 kilo kalmış bedeniyle şehit düşen yiğit evladını toprağın bağrına böyle bıraktı. Bir halkın yiğit evladını nasıl uğurladığını böyle bir derleme yaparak siz okuyucularımızla paylaşmak istedik…

7


derleme derleme

berkin için yazılanlardan tavır

Kanat Atkaya: Berkin Elvan Bir varmış, bir çokmuş… Yekta Kurtuluş: Yazılacak hiçbir şey, gencecik bir canın ölüm acısını hafifletmeyecek. Elveda çocuk… Halit Ergenç: Bir dakika lütfen. Siz değil, sizin vicdanınız. Evet siz. Gerçekten bakabiliyor musunuz bu gözlere? Gerçekten… Ruşen Çakır: Sevgili Berkin. Güle güle. Nasıl kıydılar sana! Lütfü Türkkan: Bir anne daha evlâdını yitirdi. Ülke ise yüreğindeki prensini. Melekler yoldaşın olsun #BerkinElvan Metin Feyzioğlu: Ve Berkin uyanamadı. Ekmek almaya gitmişti oysa. Evlatlarını kaybeden anne babalara “başsağlığı” nasıl dilenir? Mekanı cennet. Çok üzgünüm çok. Müslim Sarı: Sevgili dostlar Berkin’i bu sabah kaybettik. Direnci yolumuzu aydınlatsın Osman Baydemir: Uğurlar olsun, yolun Uğurla buluştursun seni Kardeşim Berkin... Artık melekler yoldaşın, cennet mekanın olsun. Kara kaşlı esmer çocuk... Aylin Kotil: Berkin, çocuğum... Gürkan Korkmaz (Ali İsmail Korkmaz’ın ağabeyi): Berkin Elvan’ın ailesi saat 07:00 itibariyle Berkin’in hayatını kaybettiği haberini veriyor. Başımız sağ olsun. Başımız sağ olsun! İkrar Sarısülük (Ethem Sarısülük’ün kardeşi): Oysa kalkacaktın be çocuk Ethem Berkin diyecektik sana. Ethem olacaktın bizim Ethem’imiz Berkin’imiz.

8

Mustafa Sarısülük (Ethem Sarısülük’ün ağabeyi): Oysa kalkacaktın. Ethem Berkin diyecektik sana. Ethem olacaktın. Ne yazsak şimdi? Nasıl söylesek? Aziz Kocaoğlu: Kara gözlü güzel çocuk... Türkiye seni hiç unutmayacak. #BerkinElvan’a kıyanlar mutlaka hesap verecek.

Pervin Buldan: Ama susacağım Berkin. Susmak sözümü büyütür Berkin. Söyleyemediğim her şeyi büyütür. Susmak erdemdir Susacağım #BerkinElvan Ümit Nazlı Boyner: Berkin Elvan ailesine ve tüm sevenlerine sabır diliyorum. Mekanı cennet olsun. Ata Demirer: Ailesine yakınlarına sabırlar dilerim... Berkin’i kaybetmişiz.


Çarşı: Çocukluğumuzu kaybettik #BerkinElvan Levent Üzümcü: Her şey bitti, acı kaldı. Ali Cansun: 14 yaşında bir çocuğu devletin polisi katletti. Artık güvenliğimiz size emanet değil... Mekanın cennet olsun Berkin Elvan. Burcu Çetinkaya: Uğurlar olsun. Allah rahmet eylesin. Mekanın cennet olsun Berkin Elvan. Ailesine, dostlarına Allah sabır versin. Cennette kavuştursun inşallah. Felipe Melo: Berkin senin için dua edeceğim. Allah ailene sabır versin... Nihat Kahveci: Berkin Elvan’i kaybettik... Çok acı bir durum... Başımız sağolsun.. Alper Potuk: Mekanın cennet olsun Berkin Elvan.. Galatasaray: Hepimizin acısı oldun Berkin, umarız sevginin de tohumu olursun. Fenerbahçe: Mekanın cennet olsun Berkin Elvan... Demet Akalın: Berkin melek olmuş gitmiş bu dünyadan ailesine sabır diliyorum. Ece Erken: Berkin Elvan’ın anısına...bugün herkes bir kardeşini kaybetti.. Fazıl Say: Berkin ile yaşıt çocuğum var. Apaydınlık, taptaze bir umutlar, hayaller dünyası onlarınki. Atilla Taş: Çok kötü bir haberle uyandım Berkin’i kaybetmişiz, ellerinde masum çocukların kanı var, Berkin’e rahmet, katillerine uykusuz geceler diliyorum. Gülben Ergen: Ürkek bir serçe gibi eğme başını. Kaldır başını ve dimdik dur. Bu senin değil, ülkemin ayıbı. Hırpalanmış yerlerinden öperim çocuk. N. Hikmet Metin Uca: Ah benim küçük güzel Berkin kardeşim, 16 kilo kalan kuş gibi vücudunla Türkiye’nin ölümsüzlerinden biri oldun ya... Tuba Büyüküstün: Bu sabah gün aymadı.

Ece Yörenç: Ah! Artık yeter!!! Artık yeter !!! Artık yeter!!!!! Nurgül Yeşilçay: Ah Berkin ah! İçler acısı. Gitti gencecik çocuk pisi pisine. Ailesine yakınlarına sabır diliyorum. Burçin Terzioğlu: Berkin uyansaydı her şey düzelecekti sanki. Birileri utanacak. Birileri fark edecekti yanlışları. Sanki yüzsüzler arsızlar hırsızlar kötüler af dileyecekti Berkin’den. Şükredecektik onun sihrine. Değişecekti dünya, yeşerecekti ülkem. Güzel günler başlayacaktı hepimiz için. Bu sabah uyandığıma utandım. Yaşadığıma, nefes aldığıma hala kötü kalplilerle aynı topraklara bastığıma. Bu gün ben uyandım ama umutlarım uyuyakaldı. Hiç uyanamayacaklar gibi. Ben de onlara düşmek ve çıkmamak istiyorum içinden. Berkin’im mekânın cennet olsun. Huzur içinde kal Yunus Günce: Çocuktu daha... Günahsızdı. Hepimizin kardeşi, arkadaşı, evladıydı. Artık meleğimiz oldu. Çok üzgünüm Bergüzar Korel: Gittiğin yerde hep gül çocuk.. Fulden Uras: Son nefesini verdiğinde 16 kg’dı ve henüz 15 yaşında mekânın cennet olsun Berkin nurlar içinde uyu. Rabbim sabır versin sevenlerine. Tuba Ünsal: Küçücük yüreği bu kadar dayanabildi... Aşk olsun sana çocuk aşk olsun....

Hasibe Eren: #berkinelvanölümsüzdür! Bugün sahneye çıkmıyoruz... @TiyatroTatavla @ikincikat @AsmaliSahne @6dansonra #BerkinElvan İbrahim Toraman: Çocuklar futbol oynasın, yeşil sahalarda koşsun, spor yapsın, ama ölmesin :( #berkinelvan Bülent Emrah Parlak: Kahraman oldu... Melek oldu... Ekmek Oldu Berkin... Semih Kaya: Mekanın cennet olsun kardeşim Berkin Elvan. Allah ailesine ve yakınlarına sabır versin Ayşe Arman: Berkin’e baş sağlığı mesajı atarken, başka cocuklara gaz fişeği atıyorlar. Yazıklar olsun!!! Sizin gerçekten insanlığınız Nedim Saban: Ah Berkin, ah bizler için ölen bir güzel çocuk daha... Yılmaz Erdoğan: Güle güle Berkinim, iki gözüm, güler yüzüm, masumum.. Güle güle. Utanmalı senden, gözyaşlarımız bile Zeki Kayahan Coşkun: Madem Berkin yok, o zaman bugün radyo programı da yok! Kelimelerim tuğla tuğla, cümleler ağır şimdi... Bugün konuşmak yok Ayşenil Şamlıoğlu: Ah canıııımmm... Yolun açık olsun oğulcanıım. Büyümene izin vermedik yavrum.... Nurlar eşlik etsin sana.

9


deneme deneme

yürüyorlar taksim’e ümit zafer

“Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır Safları sıklaştırın çocuklar Bu kavga faşizme karşı Bu kavga hürriyet kavgasıdır”*

“Berkin de geldi” dedi Ethem ve kucakladı, biçilmiş gök ekinini andıran kardeşini. Yarasına baktı Berkin’in Atakan Ahmet, kanayan yarasına. “Kafamıza vuruyorlar hep” dedi Ali İsmail. “Ve kafamızdan...” diye devamını getirdi Hasan Ferit.

“Aklımıza düşmanlar çünkü” dedi Abdocan. “Haklısın” dedi Medeni ve ekledi “İnanmıyoruz yalanlarına”. Can yoldaşlarının söylediklerine, katıldı Ayvalıtaş Mehmet “Gerçekleri savunuyoruz” diyerek.


Abilerine gülümsedi Berkin ve sordu: “İşte bunun için 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkacağız, değil mi?” “Evet” dedi Ethem, proleter sesiyle: Taksim’e çıkacağız elbet...” “Onuru” dedi Ali İsmail “Ezdirmeyeceğiz bu zalimlere...” Yumruğunu sıktı Abdocan “Taksim bizi çağırıyor” derken “Ve biz” dedi Atakan Ahmet, “Taksim’e çağırıyoruz halkımızı 1 Mayıs’ta”. “Taksim” dedi Medeni “Şimdi yarının kapısıdır ve halk kapıyı kilitli tutmalarına izin vermez...” Bıçkın gülüşüyle kurdu cümlesini Hasan Ferit “Taksim, 1 Mayıs Meydanı’dır, çıkacak olmamız kaçınılmazdır” “Ben de geliyorum abiler” dedi Berkin ve taktı fularını kavradı sapanını. Hazırdı. “Kafamıza vuruyorlar ya hep” dedi Ali İsmail, “Öldürdükçe tüketemeyeceklerini göstermeliyiz onlara” “Daha da çoğaldığımızı göstermeliyiz” dedi Ethem. “Bizi korkutup sindirerek eksiltmek için böyle kalleşçe saldırıyorlar ama yanılıyorlar” dedi Medeni. “Evet ama biz, halkın yiğitliğiyiz” dedi Abdocan. “Ve halkın çoğalan yanıyız” diye ekledi Mehmet. “Yenilmezliğiyiz biz halkın” derken, bir bayrak gibi salındı yüzünde kararlılık Ahmet’in. “Öyle” dedi Hasan Ferit; “Ölümsüzlüğüyüz kahramanlaşan halkın...”

“Bir de umudu” dedi Berkin... “Umuduyuz biz halkın, onuru ve yarınıyız.” dedi diğerleri hep bir ağızdan; “Ve işte bütün bunlara sahip çıkmak için yürüyoruz Taksim’e” dediler ve yürüdüler. Ve yürüdü halk, Taksim’e çağıran kahramanlarının ardından ve Taksim ayağa

kalkıp yürüdü halkın ardından yarına doğru...

*Nazım Hikmet


deneme deneme

269 gün sonra seni gördüm berkin deniz ekin

zafer halayları çekerken senin yanında halaya girerdim ve Berkin bilseydim o sokakta seni vuracaklar bütün ekmekleri ben alırdım, yeryüzündeki tüm ekmekleri size getirirdim... Biliyorum sen de bilemezdin. Vurulduğun an “abi doktora götürmeyin dikiş atarlar” diye ağlarken onların son cümlelerin olacağını bilemezdin ve Berkin bilseydik onlar senin son cümlelerin olacak Mahir’ler, Ulaş’lar gelir başının ucuna “korkma, hemen geçecek” derdi... Berkin bir şiirde şair der ki, eğer bilseydi kahraman olacağını okulun yaşlı hademesi daha iyi temizlerdi sırasını... Böyle işte çoğu zaman içimizde yaşarlar da biz bilmeyiz onların kahraman olduklarını... Böyle işte Berkin, sen daha demincek İdil’in önünde arkadaşlarınla halaya duruyordun. O en sevdiğin türküleri söylüyordun. Daha demincek, o genç ömrünle Okmeydanı sokaklarında koşturuyordun ve daha demincek bir puştun kurşununda son cümlelerini kurup, uykuya dalıyordun.

Ne vakit her şeyden biraz vazgeçecek olsam sesin kulağımda çınlıyor, bakışların gözlerimin önünde. Ve birkez daha emin oluyorum, haya-

tın o keskin çizgisinde nerede durmak gerektiğine. Eğer bilseydim Berkin oturur yanına dinlerdim senden aşık olduğun kızın güzelliğini. Bilseydim Berkin, 2 Haziran günü Taksim Meydanı’nda

Çocukluğumdan aklımda kalan en net cümle; çocukların ölemeyeceğiydi. Ne zaman ölümden korkup, annemin eteğine saklansam annem böyle der bu korkuyu yüreğimden alırdı. Büyüdükçe, ölüm payının en çok çocuklara düştüğünü gördüm. Ve o kadar çok, o kadar çok çocuk ölüyordu ki Berkin,


çağın birinde şair “öyle acılar çeksem/ acılar çeksem ki çocuklar/size hiç acı kalmasa” diyordu. Sen uyurken kaç mevsim geçti tahmin edersin. Kaç mevsimde kaç kere, kaç mevsimde kaç yüz kere gözaltına alındı adını haykıranlar, hangi yolları adımladı adına adalet arayanlar ve kaç milyon toplandı seslerindeki adına bilsen Berkin, bilmeni çok isterdim… Ve sen direnmenin onuruyla uyudun mevsimlerce, o hastane artık umut olmuştu koskoca bir halk için ve sen Berkin, direnişin kara kaşlı simgesi… Ve Berkin, bilsen ne çok umut kattın o hastanede, o odada, o yatakta uyuyan güzel bedeninle bir halkın yüreğine. Seni on dördünde sokağa çıkaran nedenlerden, senin on dördünde beynini sokağa akıtanların nedenlerine sorguladı durdu bu halk ve buldu cevabını “halk uyanırsa, Berkin uyanır” dedi adına. Bulduğu cevaplarla, sen son kez geldiğinde mahallene, doldu taştı mahallen, adım adım, sokak sokak doldu taştı. Ekmek almaya giden çocuklarını tereddütle beklemek istemeyen anneler, babalar, bir umudum da sende diyen abiler, ablalar dolup taştılar Berkin. Okmeydanı’na girerken sen öyle çoktun ki artık, üç milyon insan adını haykırdı ve seslerindeki adına bir dünya toplandı… Buralar artık Berkin’in mahallesi diye biliniyor ve seni vuran alçak katiller buraya gelirken hep senin hesabının muhakkak sorulacağı korkusuyla dolup taşıyor. Bu korku Berkin gerçektir ve dahi mutlaka bir gün gerçekleşecektir… Ben 269 gün sonra seni gördüm Berkin ve hayatımın en zor fotoğrafını çektim.. Bulunduğun odanın kapısını açtılar usulca, adım atarken içeri gözümün önündeydi suretin. Sonra bir dolabı açtı dede, o an yüreğimin atışı Berkin, tahmin edemezsin. 269 gün sonra seni görecektim... Nasıl da sığıyor insan o torbaya, ömür bitiyor o

anda, bir torbada... Hiç gözlerimi kırpmadım o andan sonra daha, açtılar torbayı 269 gün sonra gördüm seni o ilk gençliğin, her heyecanlı halin, mahalledeki koşturuşun, kahverengi yeleğin, elinde telefonun... Bir torbadaydı işte.. Gözlerin açıktı, uzun uzun baktım gözlerine. 16 kiloluk bir insan nasıl da yer ediniyormuş milyonlarca halkın yüreğinde. Nasıl da korku salarmış düşmana… Nasıl da ezilirmiş altında bütün halk düşmanı katiller… Ve aldım makineyi elime, hayatımın en zor fotoğrafını çektim. Çektim, çektim... Dede dönüp daha çekip çekme-

yeceğimi sordu. Konuşacaktım, cevap verecektim boğazıma bir şey düğümlendi. Konuşamadım... Elimle yok diyebildim... Torbayı kapatırken dede, eline kan bulandı. Ve gayet normalmişçesine seni yerleştirdikten sonra elini yıkadı ve oradan çıktı. Fotoğraf makinesi elimde, oturdum morgun önünde, ağlayamadım. Konuşamadım... Nefes alamadım... 269 gün sonra seni öyle gördüm ya ah ettim Berkin ama biliyorum yerde kalmaz ahım...


şarkı sözü şarkı sözü

uyan berkin’im grup yorum bıyıkları yeni terlemiş daha, genç yaşı takılıp kalmış siyaha, diren berkin’im, çok var sabaha, çok var sabaha, çok var sabaha, diren uyan, uyan, uyan ah berkin’im, uyan, uyan, uyan berkin’im uyan, uyan berkin’im uyan ah berkin’im, uyan, uyan, berkin’im uyan eridi bedenin daha on beşinde, düşlerin sararıp soldu içinde, ekmek aç kurtların tok dişlerinde, tok dişlerinde, tok dişlerinde, uyan uyan, uyan, uyan ah berkin’im, uyan, uyan, uyan berkin’im uyan, uyan berkin’im uyan ah berkin’im, uyan, uyan, berkin’im uyan ölüm yüreğine gelip kuruldu, kara gözlerini uyku doldurdu, bir ana başında ağlandı durdu, ağlandı durdu, ağlandı durdu, dayan uyan, uyan, uyan ah berkin’im, uyan, uyan, uyan berkin’im uyan, uyan berkin’im uyan ah berkin’im, uyan, uyan, berkin’im uyan halkın bağrında boy veren fidan, yavrumuz oldun berkin’im elvan, sorulur hesabın yarın doğmadan, yarın doğmadan, yarın doğmadan, inan


deneme deneme

uyandım işte gürhan torun

Sıcak bir haziran sabahı, gökyüzü; atılan gaz fişeklerinden, bombalarından nefes alamaz bir halde. Boğulmuş olacak ki kuş sesleri de gelmiyordu, onlarda uçamaz oldu artık. Semtin sokaklarında bir kara duman dolaşıyordu, öyle bir hava ki, dal kıpırdamıyor. Bir ara sessizlik çöktü, sokak başından bir çocuk: - “Durun yeter artık atmayın, ben ekmek almaya gidiyorum atmayın.” diye bağırıyordu! Yukarından aşağıya doğru şırankkk diye bir ses duyuldu. Sesler seslere karıştı, “vurdularrrrr!” diye inliyordu. Çocuk: - “Anneeeee!” diye haykırıyor koşarak. Bir elinde, katilinin attığı gaz fişeğini başından çekip alması geliyor gözümün önüne. Çok geçmeden kırk beş kilo körpe beden yığılıyor yere, sokağın karşısından, fırından alamadığı ekmekte bulanıyor kana… Tam tamına 269 gün, yani 4 mevsim… Haziran, Temmuz, Ağustos… Gökte ne bir uçurtma uçar olmuş, nede akranlarının cebi misket, eli oyun tutar olmuş. Berkin vurulmadan önce Şila adında bir köpeği varmış. Arkadaşlarıyla beslermiş ama en çok Berkin ilgilendiği için onu çok sever, yanından ayrılmazmış. Dostu günlerce kapılarına gelmiş gitmiş, gelmiş gitmiş… Sonra uçmuş gitmiş, öksüz kalmış. Gökyüzü ağlamaz olmuş, toprak kurumuş. Bir kere isyan buyurmuş! Ağaçlar, çiçekler, bö-


cekler… Yüzünü okşayan rüzgar esmez olmuş… Mevsim sonbaharı bulduğunda, sesler: ‘’Haydi evlat, ha gayret’’ akranların okul sıralarında, ellerinde karanfil seni bekliyor. Sen olmayınca, sınıfta şarkılar, türküler söyleyen yok. İçimizde satranç oynamayı en iyi sen bilirsin, haydi gel de hünerlerini bize de göster, öğret. Bak şakalaştığın Arif, başını yerden kaldırmaz oldu. Birlikte gülüştüğünüz Yemo da gülmüyor artık. Nasıl gülsün ki, aylardır sessizce uyurken sen! Berkin uyur… Mevsim kış olur; halkın üşüyen bedeni, Berkin’in verdiği umutla ısınır. Ölüme meydan okuyuşu, direnişi öğretir bir kez daha. Ona da bu direnci veren, mayasını aldığı mahallesi olmuştur. Her güne senin için, adalet arayan; akranların, büyüklerin, sana omuz veren yoldaşların seni bekliyor. Hayatını umutla adımladığın sokaklar, delikanlı edalarıyla dolaştığın mahallen seni bekliyor. Berkin uyur… Mevsim İlkbahar. Mart’ın da 7, 8, 9, 10’u… Bir ok saplanır, sol yanımızı burkan da Berkin, umutsuz bırakmayan da. Durumu ciddileşiyordu karakaşlımızın, belli ki ölüm vakti değilken alacaktı Berkin’i, alırken de ‘’UMUDU’’ miras olarak yazılacaktı tarihe. Gökyüzü anlamış olacak ki yanar bağrı, ağlar ha ağlar durulmaz. Doğanın öfkesi bir kat daha artmış. Savrulan rüzgar, ağaç yapraklarına çarptıkça Berkin’i çağırıyormuş. Gel ki birlikte vuralım zalime, aylarca seni bizden ayıran katilden birlikte hesap soralım, bak hastane önünde bir köpek ulur durur. Belki Şila’nın arkadaşı, kim bilir. Belki Şila, kim bilir… O da seni çağırıyor… Kulağına fısıldar; Canice öldürülen Ali abin, kahpe kurşunuyla vurulan Ethem, sen gibi vurulan Abdocan. Kulağına fısıldar; Medeni, Ahmet, Memo. Kulağına fısıldar; evlat acısına dayanamayan Fadime ana, görüp tanıdığın Hasan abin. Uyan gözüm milyonlar bekler seni! Berkin uyanamaz... 16 kiloya düşmüş beden, 11 Mart 07:00’da

yumar gözlerini ölümsüzlüğe!

iki gün gitmemişsin okula ne yazar…

Gökyüzünün en mavisinde, kızıl bayrak elde, evreni seyreylemiştir Berkin. Hesabı dürülmemiş, milyonları uyandırmıştır 12 Mart günü…

Ben Berkin’im uyandım işte! Doktorlar, mühendisler, yüreği insan olan, ağlayan analar and içmiş; seni daha büyütürken bir ana, büyütürken kavga… Şarkılara doyamadan, gökte yumruk marşlarını daha coşkulu söyleyemeden, kol kola o en büyük halayı kuramamışken vuruldun. Daha oynanacak tiyatro varken, okunacak şiirler, okunacak kitaplar, yazılacak destanlar varken vuruldun.

Ben Berkin’im uyandım işte! And içmiş; yoksul mahalleler, gecekondular. Alamadığım ekmeği boynu bükük beklemiş Ankara da Güven parkta bir abi, sonra binler dolmuş, öfke patlamış. Dicle suskunluğunu bozmuş, yetti bizden aldıkların. Ekmek, düşmana vurulan silah olmuş. Ben Berkin’im uyandım işte! Öğretmenler, öğrenciler and içmiş; ne okulun zili çalmış, nede öğrenciler susmuş. Elde kalem her yer Berkin... Okulun dili lal olmuş, öğretmenler ‘’haydi çocuklar sınıflara’’ diyememiş. 269 güne, bir-

-Benden küçükler, akranlarım bana şarkılar söyledi, onlar umudun çocukları, onlara kucak dolusu sarılamamışken, vurdu beni katilim. En son hatırladığım sımsıcak bir kan sızıntısı, sonrası mı? Gözlerim gördü, kulaklarım işitti Milyonlar and içti. HESABIN SORULACAK!..


17 _sablon 4/10/14 9:42 PM Page 17

şiir

şiir

karagözlü umudun çocuğuna balıkesir l tipi hapishanesi Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Hapishanesi

Belki farkında olmadan Gelip geçtin yanımdan Belki gülerek Belki de aceleci bir hırsla. Durdurup aceleciliğini Umutla bakan kara gözlerinden Birleşik çatık kaşlarından Ama illa da başındaki yaradan Yüreğimle, yürekten öpüyorum.

NİSAN 2014 | TAVIR | 17


deneme deneme

önce analar ağlar kamet topçu

“Bir çocuk ağlıyordu beşiğinde Gecenin karanlığında yankı buluyordu sesi. Aç idi küçük midesi. Annesi, aldı kucağına mucizesini Küçük bir el dokundu göğsüne Hayat buldu en berrak yiyeceğinde.” Ne büyük bir güzellik; hayatın en vazgeçilmez varlığını dünyaya getirmek, dokuz ay boyunca karnında taşımak, gecene, gündüzüne ortak etmek. Kucağına ilk aldığında bebeğinin uzattığın elini sıkıca tutması hayat boyu onu bırakmayacak eli tuttuğunu içten içe hissetmesidir aslında. Adım adım büyüyen bebeğinin her anı değerlidir, gözünden sakınır kimselere bırakamazsın. Anneliğin diğer adı fedakârlık olsa gerek. Şikâyet nedir bilmeyen; gündüz işte çalışıp akşam da evine gelip dakika oturmayan, bir gün olsun sitem etmeyendir. “Anne” sadece kendi yavrusunu düşünmez. Hiç tanımadığı bir çocuk bile ağlasa yüreği daralır; hemen gönlünü hoş etmek, gözyaşını silmek ister. Bir annenin sorumluluğu ne zaman biterdi, hangi yaş da ya da hangi döneminde? Cevap ise hiç düşünmeden süresi, ölçüsü olmaz diyecek kadar netti. Her şey iyilik ve güzellikten ibaret değildi bu dünya da. Ne fidanlar verilmişti toprağa. Bin bir emekle boy veren fidanlardı bunlar. Şiirler, türküler yazılmış, bestelenmişti. Her beste hüzün kokar, her söz hasreti dinletirdi yüreğe. Şairler çocukları yazarken, ilk mısrasını önce derin bir nefes alarak yazabiliyordu. O kadar derindi ki izleri öyle bir çırpıda el kaleme git-


miyordu… Ozanlar sazlarının her teline en güçlü duyguları ile vuruyordu. Daha küçücük çocuklar görmedikleri, bilmedikleri abileri, ablaları ile büyüyor, sevgiyi içten içe yaşıyorlardı. Bir yerlerde birbirlerini hiç tanımayan anneler gözyaşlarını akıtarak ortak oluyordu birbirlerinin acılarına. Çocuklarının sayılamayacak kadar çok kardeşleri vardı, aynı duyguyu paylaştıkları. Tarih, annelere hatta tüm kadınlara borçluydu aslında. Kime ne mi borçluydu? Sinan Cemgil Nurhak’ta öldürüldüğünde annesi Nazife Cemgil, Sinan ve arkadaşlarının gelecek korkusu olsaydı şayet parayı, şanı tercih edeceklerini ancak onların bunlara tamah bile etmediklerini tek düşüncelerinin ve gayelerinin halkın dertlerini kendilerinin derdi gibi görüp mücadele ettiklerini anlatıyordu herkese. Kapanmayan yarasını saramazken, oğlu ilaç oluyordu belki de anılarıyla. Deniz Gezmiş idamdan önceki mektubunda ne diyordu babasına; “Annemi teselli etmek sana düşüyor baba”. Oysa bunu yazarken kendisi de biliyordu, annesini hiçbir şeyin teselli edemeyeceğini. Baharın ilk günlerini yaşadığımız şu günlerde 1992 yılında Rahşan İzmir’de bedenini tutuşturduğunda annesi ateşin en yakıcılığını kalbinde, dizlerinin dermanı kesilirken nasıl da hissetmişti. Çok değil daha 2013 ün 1 Mayıs’ında polisin attığı gaz fişeği ile kafasından vurulan lise öğrencisi Dilan Alp’in annesi kızı komadayken nasıl güneşi kucaklayabilirdi? Nasıl içtiği suyun tadını alırdı? Annelik kitaplara sığmayacak kadar tarifsiz, kutsallığı anlatılamayacak kadar uzunken tarih özür borçluydu. Ayrıntıya girmeden çok genel bakalım mesela. Kadınlar üzerinden siyaset yapmak mı dersin ya da sadece kendi bilecekleri bir durum olan doğum kontrol, korunma gibi yöntemlere dahi karışarak, akıl vererek terbiye ve saygı sınırını aşmak mı dersin. Kadın cinayetlerini sorgula-

yalım; eşinden, babasından sözlü ya da fiziksel hakaret, taciz, şiddet görüp polise gidip koruma talep eden kadınlar geri çevrilip evlerine gönderilirken aynı polisler sokak ve meydanlarda halka bol keseden(!) biber gazı gibi kimyasal silah kullanarak destan yazmak da idi. Nerede kaldı peki sizin kadına saygınız? Biz zaten bunun sadece lafta olduğunu biliyoruz. Ve şaşırmadık hiçbir zaman. Unutmadık; Metin Lokumcu için düzenlenen eylemde polisin Dilşat Aktaş’ın kalça kemiğini kırdığını. Başbakan’ın kürsülerden aynen şu ifadeyi kullandığını hatırlayalım: Kız mıdır kadın mıdır bilmem. Bu nasıl bir konuşmadır nasıl üsluptur? Dimağımız almıyor, anlamaya çalıştıkça gözümüzde küçülen yığınlar oluyordu. Tarih borçlu diyoruz. Bunu söylerken de senelerin verdiği haklılıkla tarihin karşısında durabiliyorduk. Öpmeye, koklamaya doyamadığı yavrularını kefene saran annelere borçlu Tarih. Geçmiş bize kayıplarımızın yüzü ile yön veriyor. Çünkü Berfo Ana’yı düşünüyoruz. Oğlu Cemil’i yüz yaşını aşmış zaman diliminde arıyordu son nefesini verene kadar. Öpülesi kalbi Oğlunun kemiklerine bile razıydı. Polislerce dövülerek öldürülen Metin Göktepe’nin annesi Fadime Ana’nın alnındaki çizgilerinde Metin’i görüyorduk. Cumartesi Annelerini nasıl unuturuz? Galatasaray Lisesi önünde her cumartesi kayıp çocuklarını, kardeşlerini, eşlerini ve hatta göremedikleri

yakınlarını anıp yaşatırken nasıl dinerdi hasretleri? Tarihten özür bekliyoruz çünkü belki de en dayanılmazını ”kayıp”ı arıyoruz. Umutla umutsuzluk arasında ölüm ile kalım arasında ince bir çizgi de. Nihat Behram “Cellat ellerinde, Halkın Gülleri” diyordu. Sanki tüm özlediklerimizi, yüreğimizde yaşattıklarımızı özetler gibi. Çok değil daha birkaç gün önce Berkin’i toprağa emanet ettik. Emanet ettik çünkü toprak ana Berkin’i koruyor şimdi. Çiçek olup evrene sundu çocuğunu… Yitirdiğimiz nice yiğidi Mehmet’i, Abdocan’ı, Medeni’yi, Ethem’i, Ali İsmail’i, Ahmet’i, Hasan’ı toprağa emanet ederken hem onlara hem annelerine söz verdik. Akıttık yüreğimize gözyaşımızı düşmanı güldürmedik. Tebessüm ettik öfke ile. Mehmet Ayvalıtaş’ın annesi Fadime ana çektiği acıya dayanamayıp Hakka yürüdüğünde bir daha dirildi ölenlerimiz. Bizim oralarda bir laf vardır: Kork korkmazdan, utan utanmazdan. Bu lafı günümüze uyarlarsak öfkemiz bindirilmiş kalabalıklara Gülsüm ana’yı yuhalatan başbakana son haddindedir. Korku bize uzak, arsızlık ise onların karakterine işlemiş bir nişandır. Tarih ve onun sadece isim değiştirerek uşağı olan herkesten sorulacak hesabımız, ödeteceğimiz bedel var. Büyüyor bebekler, yetiştiriyor ak benizli analar en güzel çocukları. Yaktığımız ateşin başında toplandık .Kıvılcımlar ışık saçıyor geleceğe ve yarına…


deneme deneme

yemci teyze selen kardelen

Aslında insana dair bütün yazılanlar bizim gerçek hikâyemizdir. Eksik ya da fazla ama doğasıyla oluşur bu hikâyeler. Kısa ömürler, uzun ömürler, çocukluk ve yaşlılıklar hep bir kesitle bütünleşen insanca yaşama hikâyesi… Biz neyden vicdani rahatsızlık duyacağız? O çok lükslerin arasında artık vicdanımız, bir bardak dolusu güvercin yemiyse bırakın da idealimizi, insanlara ulaştıralım... Yaşamının bütün acılarını yüz hatlarında görmemizi sağla-

yan yaşlılarımız; “yemci teyzemiz.” Onun elleri, umutlarındaki duruluk ve yaşama sevincine kıta dururken biz, hikâyeleri oluşturan kendisi oldu… Sabahın erken saatlerinde, vücudundaki ağrılara rağmen uyandı yemci teyze. Kahvaltısını zeytin, peynir, az bayat ekmeğiyle tamamladı. Torunlarının saçlarından öptü ve çıktı evden. Eşinden yeni ayrılmış kızı, oğlu, eşi ve kızının iki çocu-

ğuyla birlikte yaşıyordu. Yaşadıkları evin içi küçüktü. Teyzemin yüreği geniş, yem satıyordu işte! Eşi hastaydı, kızı çocuklarına, babasına bakardı da birinin meydan okuması gerekiyordu fakirliklerine. Hepsine bakmalıydı o. Kirasına, suyuna, elektriğine, kendi bel ağrısı ilaçlarına, eşinin hastalığına yettireceği parayı yem satarak kazanmaya çalışıyordu. Yükünü sanki hiç bir şey yokmuş gibi, o hayat onun değilmiş gibi, o üşüyen eller onun


değilmiş gibi, bakkala gider gibi, komşuya gider gibi, sessizce taşımayı yeğliyordu yoksulluğunu. “Hava soğuk, bugün gitmeseydim, çocuklara azcık pilav ederdim” diye diye çıktı meydana. Altmış yaşındaydı. O, yüreğine, kaygısına aldırış etmeden, kar kış demeden çalışıyordu. Sabah gelir akşam saatine kadar Taksim Meydanı’nda ekmek parasını çıkarmak için, gelip geçenlere güvercin yemi satmaya çalışırdı. Ağrıyan beline her gün vuran yeli umursamayan, bir kez olsun insanlara dilenmeden o yemi onuruyla satmak için uğraşırdı, onun güvercin telaşı dilenmeye değil ki! Güvercini besleyen, kendisini de besler diye umut bağladı o. Lüksü yok bu telaşın. Sıcak evinde çayını, çöreğini; torunlarıyla, komşularıyla bölüşecek vakti yok. Parka, meydana, alana yem satmak dışında; dinlenmek ve torunlarıyla gezmek gibi bir lüksü olmadı. Onun oturacağı taburesi, ufak tezgâhı haricinde her şeyi, artık güvercinleri ve bakmakla yükümlü olduğu ailesi. Taksim; gezmenin, alışveriş yapmanın, eğlenmenin merkezi dışında, direnişin simgesi olan Taksim artık! Belki haberi yok sebebinden. Gezi direnişlerinden, kendi oğlu yaşıtındaki gençlerin inadından… Her düşünceden insanların özgürlükleri, eşitlikleri için mücadele edişinden. O, güvercinlerin kursağından geçenlerin, eve girecek ekmek olduğu bilincinde. Oysa böylemi olmalıydı? Evde bekleyen yoksulluk güvercinlerin kanadında mı? Güvercinlerin kendisini beslediğini farkında olduğu her an, acı gülümseyişi yüzünde… Onun hayat hikâyesinde kuşlar kaçar, avlu boşalır, yüzü asılır, yüz hatları ağırlaşır, gün akşam olur. Gün bitiyorken, torunlarını sevindirecek kadar dolmuşsa para kesesi yine iyi. Neye yetecek kazandığı hiç bilmiyor! Yine bir sabah işe koyuluyor teyzem. Yorgunluğu taşıyamayan bedeni, beline yükleniyor her gün. Ama derdi o değil şimdi, bugün iyi iş çıkarmak. Sokaklar zaten hep insan yığını dolu, süsü, giyimi yerli yerinde eksiksiz insanlar geçiyor önünden. O umursanmaz, görülmez, herkesin gözünde güvercinlere yem sa-

tan biri. Nedir ki, kimdir ki o? “Yem 1 Lira.” diye seslendiği kişiler hayatında bir güvercinin renklerine şaşırmamış ki onun kadar. Kimi gülümsese yüzüne, kimi “Çekil” der gibi bakıyor. Kahroluyorsa düştüğü duruma, sinirleniyorsa haline, onunda sebebini bilmiyor. Açlığının sebebini bilmiyor insanlar. İçinde hep evinde olmamanın sıkıntısı, torunlarının büyüdüğüne şahit olmayışı… Meydana çakılıp kalması bedenin, güvercinlerin bile umurunda değil ki. Günler böyle geçerken, bir gün oğluyla birlikte çıkıyorlar yem satmaya. O gün farklı bir şey var, bir kalabalık yaklaşıyor karşıdan, Taksim Anıtı insan doluyor. Öyle arada görüyordu ama bu farklı. Oğluyla yaşıt çocuklar bunlar. Kırmızı bir bez parçasını uçlarından tutup açıyorlar, dayak yiyorlar polisten. Minibüslere tıkılıyorlar zorla, bağırıyorlar. Oğlu ilgisiz, içine düşmüyor bile öfke. Ama merak sarıyor içini, gençlerin bu ısrarı niye? Neden dayak yemekten gözleri korkmuyor? Düşündükçe kendi eliyle güvercinleri besliyor. “İnsan dayak yemekten niye hoşlansın.” Sıkıntıyla günü akşam ediyor. Aynı şekilde tekrar ediyor olaylar, yarın yine, üçüncü gün yine… Bu gün yine eylemci gençler geliyor, duramıyor, içi içine sığmıyor, tezgâhı bırakıyor, zor kalkıyor oturduğu yerden. Gençlerden birine gidip, - Oğul siz her gün böyle dayak yemeyi nasıl göze alıyorsunuz, yazık değimli size, anneniz babanız yok mu üzülüyorlardır? - Teyze biz devrimciyiz ve bu eylemi, bir kardeşimiz için yapıyoruz. Taksimde insanları, her yeri gaza boğmuşlardı hatırladın mı? - Hiç iş yapamaz olduğumuz günleri diyorsun. - Evet teyzecim. Okmeydanı’nda evine ekmek almak için sokağa çıktığında, başından gaz kapsülüyle vurulan on beş yaşındaki Berkin için buradayız. - Hanginizin kardeşi Berkin? - Hepimizin. Senin say ki oğlun, ne yapardın teyzem? Hesabını soruyoruz. Vuran yargılansın istiyoruz. Üstelik insanlar aç kalmasın, parasız eğitim alabilsinler, zen-

ginler bize bu hayatı yaşatmasın. Bu adil olmayan, lanet sisteme karşıyız, bunun için hep eylem yaparız biz. Hem bizimde senin gibi analarımız var bizimle birlikte mücaledenin içinde olan. - Benim de oğlum var. Oğuldan oğla fark var, ne dürüstçe anlattın. Oğlum sizi tanısa, bilse ne güzel olurdu. - Yarın yine geleceğiz teyze. Söz sana tanışacağız. Üzülme. Oğlunda gelsin. Teyzem şaşırıyor, bir şey demeden gülümsüyor. Umutsuzluğa düşüyor önce, gidiyor tezgâhına ağır ağır. Demin konuştuğu geç yine dayak yerken bağırıyor, kimse görmüyor onları kendinden başka. “Yoksulluk için dayağı göze alabiliyor şuncacık çocuklar.” diye geçiriyor aklından. Eteğindeki yemleri toplarken oğlu geliyor yanına, oğluna ne dese bilemiyor. Zaten oğlu annesine bir kez gülmüyor. Oğlu aklından ne geçirse bütün arzuları annesinin üşüyen avuçlarına yakalanıyor. Elbet Tanışıyor gençler, hiç bir devrimcinin ümidini bir kez olsun yitirmemesi can veriyor aileye. O can ki bizim. Oğlu artık eski oğlu değil. Teyze beslediği bütün güvercinlerin hatırına daha da bağlanıyor oğluna. Hayata, torunlarına… Seviyor işini hala, seviyor geleceğini. Güvercin yemine umut bağlıyor insanlarımız. Kuş kursağına hayatlarını emanet ediyorlar. Karın tokluklarını güvercinlere borçlu olanların ülkesinde güvercin telaşına düşen teyzemin yükü boynunuza bağlansın. En azından insan, yaşına ve durumuna rağmen dilencilik yapmıyor, kimsenin hakkını yemiyor. Ayakkabı kutularına sığmıyor bizim yüreklerimiz, taşıyor. Gururla kazanıyor paralarını insanlar, iki lokma için. Düzen için yaşlı, genç, çocuk önemli değil. İstiyorlar ki her şey benim sömürüme hizmet etsin. Yani demek istiyorlar ki çok çocuğunuz olursa hizmetkârım çok olur.(!) Biz halkımızı düzenin içinde yalnız bırakmayacağız. Güvercin telaşının sahipleri biziz. Onları biz düşünüyoruz, yalnız olan sizsiniz. Çaresiz olan sizsiniz. Elbet bitecek saltanatınız, elbet ayaklarınıza dolanacak riyakârlıklarınız. Birimiz Hepimiz, Hepimiz Birimiz İçin...


izlenim izlenim

bir cenaze anlatımı bir okuyucumuzdan

Nereden başlamalıyım, gördüklerimden hissettiklerimden...

“Sımsıkı tutun tüm umutları asla bırakmayın” diyordu.

12 Mart... Uğurluyoruz kuzumuzu, Berkin’imizi.

Berkin o sabah sadece ekmek almaya gitmemişti. Ekmek alamadı belki ama koca bir dünyaya yetecek kadar umut satın aldı bizler için., hem de karşılığını canıyla ödeyerek.

269 gün uyudu yavrum, uyudu ama herkesi uyandırmayı başardı!.. Berkin Elvan Umudun Çocuğu!!! Umutla bekledik tam 269 gün uyanmasını. Eşi görülmemiş bir direnişti onun yaptığı. Küçücük bedeninde kocaman bir yürek taşıyordu ve kocaman bir irade. Dayanın diyordu sanki bize. “Direnmedikçe güneş doğmayacak” diyordu...

Yüreğimiz acıdan kanıyordu ama gözlerimiz öfkeden ağlıyordu. Böyle yoğun bir acının, öfkenin yanı da umut coşkusu da vardı içimde gözlerimi yaşartan. “İşte” dedim kalabalığa bakarak “işte tam da bunu yapmamız gerekiyor. Birlik olmamız, acılarımızda, öfkelerimizde, umutlarımızda, tek yapmamız gereken şey bu.”

Berkin Elvan umudun, acının, iradenin, öfkenin simgesi oldu. Birliğin beraberliğin simgesi oldu. Milyonlar bir oldu onun için ve tüm çocuklar için.

Okuduğum gazetelerde, ana haber bültenlerinde, “İnsanlar Berkin Elvanla birlikte korku duvarlarını aştı” diyorlar.

Eşi benzeri görülmemiş bir kalabalıkla uğurladık Berkini. Acılıydık hepimiz (anneler, babalar, abiler, ablalar, amcalar, dedeler, kardeşler) Hepimizin birdi acısı.

Korku duvarı mı?.. Neden koruyorsunuz?!!! Aç kalmaktan mı?... Açız zaten. İşinizi kaybetmekten mi?... İşsiziz zaten.


Ölmekten mi?... Her köşe başında öldürülüyoruz zaten. Öyleyse biri bana anlatsın neymiş bu korku duvarı. Onlar korkuyorlar bizden, halkın gücünden halkın birbirine olan sevgisinden. O yüzden çocuklarımızı alınlarından vurup çocukluklarını öldürmeye çalışıyorlar. Berkin’imizi son yolculuğuna uğurlarken acılı, öfkeli, coşkulu o kalabalığı görünce “biz kocaman bir aileyiz” dedim.

Aileler birbirlerini severler, aileler birbirlerini korurlar. Aileler umutlarını her daim büyütür, düşmana karşı tek yumruk olurlar. Biz birlik olmadan güneş doğmayacak. Biz birlik olmadan bu kan durmayacak. Biz birlik olmadan çocuklar büyüyemeyecek. Yazmaya devam etsem dünyanın bütün sayfaları yetmez, ne acımı anlatmaya ne

öfkemi ne de yapmamız gerekenleri... Berkin’i yolculadık... Peki, soruyorum; bitti mi? Belki bir sonraki yolculukta ben olacağım, belki de SEN!!! Hangimizin can güvenliği var bu ülkede? Haksızlığa karşı dirensek de direnmesek de... soruyorum hangimizin can güvenliği var? Berkin Elvan Umudun Çocuğu!!!


deneme deneme

zalimler korkak olurlar ümit ilter

Zalimler, korkak olurlar. Açın bakın tarihi. Zalimlerin tir tir titrediğini görürsünüz. Sıfatlarını hak etmek için o kadar çok zalimlik yapmışlardı ki , bunun bir karşılığı olacağını bilirler. Ve ömürleri, o karşılığı beklemekle geçer. Zalimler, geçmeyen korkularını geçirmek için zulmetmekten başka yol bulamazlar. Korkuları büyüdükçe, zulümlerinin artması bundandır. Zalimlerin, gözlerinin içine iyi bakın, korkudan başka bir şey yoktur orada. Zalimler, en çok halktan korkarlar. Her nefeste bu korkuyu içlerine çekerler. Her yemekte, bu korkuyu yerler. Her şey bu korkuyu hatırlatır onlara. Halktan kimi görseler, yeşillenir korkuları. “Acaba?” derler... Zalimler karşılarında boyun eğen soytarıalrın bile, kendilerini sevmediğini bilirler. Sevgisizliğe mahkum oluşları, tahammül edemedikleri bir bilgidir. İşte bu yüzden, sahte alkışlara hep daha fazla ihtiyaç duyarlar. Zalimler, haşmetli kibirlerinin içinde çöl akrapleri gibi yalnızdırlar. Eşitler arası ilişki kuramadıkları için, tahakküm etmek dışında “insani” bir ilişki

yürütemezler. Ezmek, hor görmek tabiatlarının gereğidir. Zalimler, bağırarak ve çok konuşurlar. Konuştukça kendilerinden geçerler. Korkularını bastırmak için buldukları tek çare budur: Konuşmak, çok konuşmak, bağırarak konuşmak hiç durmadan ve her konuda konuşmak... Ama yine de bastıramazlar korkularını. Zalimler, yalan müptelasıdır. Severek, isteyerek, bilerek yalan söylerler. Söylemeden duramazlar, zulmetmeden duramadıkları gibi. Ki yalan söyleme becerileriyle övünürler. Ki her zalim, ağzından çıkanın gerçek olmasını istediği için sık ve çok yalan söyler. Zalimler, türkü söyleyen umutlu insanlardan çok korkarlar. Ki korkutamadıkları insanlardan çok korkarlar. Ve zalimin karşısında hep bir ağızdan türkü söyleyip omuz omuza halay çekmek, korkusuzluğun ifadesidir. Zalimler, kendilerini korumak için tedbir üstüne tedbir alıralr. Ama kar etmez hiç birisi. Bir türlü kendilerini tam oalrak güvende hissedemezler. Korkuları ne kadar büyükse, güvenlik önlemleri de o kadar büyük olur.

Zalimler, yoksul kanı içerler. Ve bir türlü geçmez iştahları. Kan dökmeden duramazlar. Dökerler Ali İsmail’lerden, Berkin’lerden halkın kanını. Zalimler, bir gün hesap verirler. Çünkü, halkın da bir adaleti vardır. Ve halkın adaletini kuşanan Muharremler vardır...


deneme deneme

bizim kelebeğimiz

kandıra 2 no’lu f tipi hapishanesi

Paris Komünü’nün Kelebekler’iydi onlar “Kelebek Taburu” (Les Pupilles) olarak biliniyorlardı. Paris Komünü sırasında farklı etnik kökenlerden gelen yoksul çocukların oluşturduğu bir taburdu bu. Ve Kelebekler Taburu kahramanca direnip savaştı komün için. Komün hayat demekti onlar için. Ezilmemek, horlanmamak, aç kalmamak demekti. Haysiyet demekti. Bunu biliyorlardı ve Komün’e sahip çıkmak için oluşturdukları Kelebekler Taburu içinde faaliyet yürütüyorlardı. Burjuvazinin halk düşmanı karşı devrimci ordusu, Komün’e saldırdığında barikatlara koştu Les Pupilles. Kurşunlarla alay

eden gülüşlerinin hızına yetişmek mümkün değildi. Kelebekler Taburu barikatların oluşturulmasından can bedeli savunulmasına kadar, insanlığın neden BÜYÜK olduğunu gösterdiler küçük yaşlarında. Eli kanlı burjuvazinin halk düşmanı ordusu karşısında Les Pupilles, adını tarihin onurlu sayfalarına yazdırmayı başardı. Coşku ve cüret, Kelebeklerin kanatlarını oluşturuyordu. Ve sevdiklerine, arkadaşlarına ölümüne bağlıydılar. Çevik ve hızlıydı davranışları. Korku nedir bilmeden yapıyorlardı yapmaları ge-

reken her şeyi. Kurşun yağmuru altında kalan yaralılara bile, kelebek gibi uçarak yaklaşıyorlardı. Nişancılıkları ise pek yamandı. “Ayın 6’sı perşembe günü 26. Saint Oven Taburu Rond Point barikatını savunurken V. Thiebout adında 14 yaşlarında bir çocuk savunmacılara içeçecek bir şeyler vermek için mermilerin altında koşuyordu. Çocuk yanlarına geldiği zaman Federeler havan mermileri nedeniyle taburun erzağını bırakarak geri çekilmek üzereydiler. Çocuk üzerine yağan mermilere rağmen bir şarap fıçısının üzerine atıldı ve fıçıyı delerek “hiçbir zaman bizim şaraplarımızı içemeyecekler!” diye bağırdı. Aynı anda, ölen


duygulanan subay, geri dönmeyeceğine inanarak çocuğun gitmesine izin verdi. Üç dakika sonra “İşte geldim” diye bir ses işitti. Kaldırımdan atlayıp gelen çocuk, aynı çeviklikte koşarak sırtını kurşuna dizilmiş arkadaşlarının cesetlerinin ardındaki duvara dayadı.” (Age: 64) Büyük insanlığın ölümsüz Kelebekleriydi onlar. Kurşuna dizildiler ama ölmediler.

halkın zulme boyun eğmeyeceğinin en sade ilanıdır. Sapan ile silahlanmış çocukları olduğu sürece o halk yenilmez. Halk düşmanlarının teknolojik üstünlüğü, haklılığın misketlerini atan halkın sapanları karşısında hükümsüzdür. İşte tam da bu nedenle, halk çocuklarının elindeki sapanlar çok korkar zalimler.

O sapan, bir kez bile, kuşları hedef almad. Ki o sapanı kullanan eller, iyi bilir dostunu da düşmanını da. Zalimlerin karşısına sapan ile çıkan halk çocukları, halk ile halk 20. yüzyılda Filistinli “Küçük Generaller” düşmanları arasındaki uzlaşmaz çelişkiolarak savaştılar. nin farkındadır. Ve o sapan halk düşmanlarından hep sorulacağına dair Kelebek 21. yüzyılda Kanat çırpıyor haziran kele- Manifestosudur. beği Berkin ZAFER İŞARETİ KIRMIZI FULAR Haziran Kelebeği’mizin genç parmakları Elinde sapan, yüzünde kızıl fular ve par- zafer işareti yapıyor. O parmaklarda somakları zafer işareti yapan Berkin Elvan mutlanan, tarihin zaferi olarak, gecelehalkımızın ve Büyük İnsanlığın Haziran ğin temelidir. Ki Haziran Kelebeği’mizin Kelebeği’dir. Ki bir kelebek gibi yaşadı o işareti yapması, zaferin ta kendisidir. ömrünü. Ve yarattığı kelebek etkisiyle Sözkonusu olan moral üstünlüktür ve milyonları ayağa kaldırdı. bu üstünlük, halk cephesinindir. Geleceğin temeli, halk düşmanlarının O kırmızı fular, daha rengiyle “Ben bura- karşısına geçiş zaferi işaret eden halk dayım” demektedir: Buradayım ve sana çocuklarının o genç parmaklarındadır. boyun eğmiyorum işte! Ki o parmaklar “Tarih bitti” demiş olan burjuva çok bilmişlerinin gözlerine de O kırmızı fular, sahibinin yüreğini açığa sokulmuştur. çıkartırken yüzünü gizler, hem takanın kim olduğunu nitelik olarak açık eder, Haziran Kelebeğimiz, zaferi işaret ediyor hem de nicelik olarak gizler. Kırmızı fula- bize. rı takanın kim olduğunu bilirsiniz: Antifaşisttir... Halkın cephesindendir. Ama Zafer zulme boyun eğmemektir. Zafer, ismini bilmezsiniz. Ki kırmızı fular, adsız zalimlerden hesap sormaktır. Çocukları kahramanların kartviziti sayılır. sokaklarda zaferi işeret eden bir halk, geleceği kazanacak demektir. Haziran Kelebeği’miz o kırmızı fuları takarak “tarihi kuşandım” diyor. Genç ve öfkeli Gelecek, faşizmin karşısına geçip zafer tarihi... Böylece sadece kendi yüzünü giz- işareti yapan halk çocuklarınındır. lemiş olmuyor, daha fazlasını yapıyor ve tarihin yüzünü açığa çıkartmış oluyor. BERKİN’E SELAM OLSUN! 19. yüzyılda “Komün’ün Kelebekleri” olarak direndiler.

bir federenin silahını gördü, doldurdu ve nişan alarak bir jandarma subayını öldürdü. Sonra iki atın çektiği ve binicileri yaralı olan bir yük arabasını fark etti; atlardan birinin üzerine çıkarak arabayı durdurdu. (1871 Paris Komünü Tarihi- Prosper Oliwer Lissagaray- Nota Bere Yayınları- Syf: 196-2. Cilt) Kelebekler, tarihin isimsiz kahramanları oldular. Ki bir halk direnişe geçtiğinde yediden yetmişe direnir, savaşır, kahramanlaşır. İşte bu gerçekliktir Paris Komünü’nün Kelebekleri’ni yaratan. “Kelebek” yerinde bir benzetmedir. Sadece ömrü az olduğu için değil, tutulamaz olduğu için de... Kelebekler ölmesini de biliyorlardı elbet. “Bu sokak kavgalarında çocuklar en az yetişkinler kadar büyük görünüyorlardı. Temmple Varoşunun barikatlarından birinde en çılgın nişancı bir çocuktu. Barikat alındı, tüm savunucuları duvara dizilip öldürüldü. Çocuk, sıra kendisine gelince üç dakikalık bir süre istedi: “Annesi karşısında duruyordu. Ona gümüş saatini verebilirdi, annesi en azından her şeyini yitirmemiş olacaktı.” İster istemez

Tarih, işte bu denli kızıl ve genç bakar hayata. Tarihin en genç yüzüdür, Haziran Kelebeği’miz kızıl fularlı yüzü. HALKIN SAPANI Haziran Kelebeği’mizin elinde sapan var. Filistinli kardeşinden yadigar. O sapan,

Haziran’dan Mart’a nasıl da uçtu Kelebeğimizi. Direnişti bu. 269 gün boyunca direndi. Ve o kelebek kanatlarıyla halkın vicdanını ve öfkesini şahlandırdı. Artık yüreklerde uçuyor kelebeğimiz, halkın yüreğinde yaşıyor Berkin’imiz. Ve yaşayacak sonsuza kadar...


ayın fotoğrafı ayın fotoğrafı


28-29 alo fatih_29-30 ellerimi tut 4/11/14 7:43 PM Page 28

deneme deneme

alo fatih!

ümit ilter

trafik canavarını yendi”. Söyle o trafik kazalarında ölen cesetlere, analarını da alıp gitsinler mezarlığa.. ALO FATİH! Ne biçim film lan bu? Derhal yayından kalksın. Yaşar usta rolündeki Münir Özkul için yakalama emri çıkarttırıcam zaten. Resmen servet düşmanı bu adam. Ne biçim laflar onlar öyle. Alenen gomonüzm propagandası yapıyor adam. Alt tarafı ayak takımından bir işçi parçası. Sen tut koskoca fabrikatör karşısında böyle konuş.olacak iş değil. Edep ya hu derler adama. Söyle Yaşar Usta’ya anasını da alıp cehennemin dibine gitsin. Beni de rahatsız etmesin… ALO FATİH! Sen hiç şu Messi’yi izlemiyor musun yahu? Mersi değil, Messi diyorum. Birincisi, adam sol açık oynuyor. İkincisi, sol ayağını süper kullanıyor. Bütün bunlardan çıkan sonuç nedir Fatih? Propaganda yapıyor oğlum bu. Hep bize karşı yapıyor bunları. O çalımlar,o goller hep lobicilik faaliyeti sayılır. Messi lobisi bunlar. Top Messi’ye gelince, buzlandırın. Hayır topu değil, Messi’yi. Yapın bir şeyler işte. Anasını da alsın gitsin o Messi denilen kafir…

ni yayından kaldırın, timsah yok mu timsah? Koy timsah belgeselini. Anasını da alsın gitsin o filler…

ALO FATİH! Şu anda ne yapıyorum, bil bakalım? Tabii ya, televizyon izliyorum. Milletin vapurda ne yaptığını, nasıl oturup kalktığını izlemekten yorulunca,oturup tv izliyorum. Ama oda ne? Şirinler diye bir çizgi film! Beni de Gargamel yapmışlar. Anlamam mı ben. Ben anlarım. Benim gözümden hiçbir şey kaçmaz. Şirinler’i kaldırın. Yerine kurban kesen Testere’yi koyun. O Şirinler de analarını alıp gitsinALO FATİH! Sen kendi kanalında yayınladığın belge- ler… selleri izlemiyor musun? Biz sen o makama niye gönderdik. On dönüm bos- ALO FATİH! tan, yan gel yat Osman mısın nesin Bu kadar olmaz artık. Ne biçim haber sen ha? Bak Fatih, şu fillere bak. Ne ka- vermek o? Trafik kazalarında artış var ne dar büyükler. Ne demek bu? Benim demek? O kadar duble yol yaptım. azametimi, heybetimi küçük düşürmek Nankörsünüz oğlum siz. Trafik kazalarındeğilse nedir? Fil lobisinin işleri bunlar. dan bahsetmek, duble yol eleştirisi deBen bunu buradan tespit ediyorum ğilse nedir? Derhal ama derhal kesin yaama sen hala uyuyorsun. Fil belgeseli- yını. Şöyle deyin; “Duble yolların fendi

28 | TAVIR | NİSAN 2014

ALO FATİH! Ne yapıyorsun sen? Uyuyor musun? Seni oraya uyu diye mi atadık? Kalk hemen. Gidip televizyonu aç. Açtın mı? Ne bu? Duyamadım! Evet, Kuyucu Murat Paşa hazretlerinin adını verdiğimiz kavşağın açılış töreninde yaptığım konuşmayı veriyorsunuz. Ama tekrar bu! Olmaz canlı bağlantı olmalı. Ekibini topla ve derhal evime gelin. Oturma odasının kapısını açarken canlı bağlantı yapın. Gelirken kurdele al, açılış yaparken keserim. Makas mı? Gerek yok. Cebimde taşıyorum… ALO FATİH! Çarşı Pazar göstermekteki amacınız ne? Sus, bir de konuşuyorsun utanmadan. Domatesin fiyatı şu, hıyarın bu diyerek zamlardan bahsetmenin anlamı ne? Ekonomiyi kötü göstermek, sivri biber lobisinin işine yaramaz mı Fatih? İstikrarı bozmaya çalışıyorlar Fatih, bunu nasıl sezemiyorsun sen.Söyle o yaş


28-29 alo fatih_29-30 ellerimi tut 4/11/14 7:43 PM Page 29

meyve sebzeye analarını da alıp gitsinler… ALO FATİH! Taciz, tecavüz, kadın cinayetlerinde artış varsa, derdi size mi düştü bunun. Size mi tecavüz ediyorlar da, bu haberleri veriyorsunuz siz? Sana ne oğlum! Yollu o kadınların hepsi. Kötü kadınlarda iyi namus ne gezer. Vermeyin böyle haberleri. Tecavüz artışı varsa bu ne demek? Ahlaki bozulma demek. Kim bozdu o zaman milletin ahlakını? Bu soru gelmez mi insanların aklına. Bana bakmaz mı herkes o vakit? Bak hala cevap vermeye kalkıyorsun. Git kes şu haberleri. O tecavüz edilenler de, analarını alıp gitsinler be… ALO FATİH! Sinirleniyorum, gerçekten sinirleniyorum artık. O sağlık programlarının amacı ne? Yok şu hastalıkta artış var, yok bu hastalıktan ölenlerin sayısı arttı. Eeee… Evet, eee? Bu hastalıklar neden artıyor demezler mi Fatih? Ben milletime bakamadım o zaman. Öyle mi Fatih? Ayak takımı hasta olsun, sorumlusu ben olayım. Yok öyle şey. Derhal kaldırın sağlık programlarını yayından. Benim nelerle beslendiğimle ilgili haberler yayın. O hastalıklı ayaktakımı da anasını alıp gitsin… ALO FATİH! Sen adam olmayacak mısın? Beşiktaş’ın o gollerini defaetle göstererek kime hizmet ediyorsunuz siz? Ben o takıma gıcığım hala anlamadın mı? Yapmadığım şey kalmadı,hala zirveye oynuyorlar. Hele o Bliç yok mu, bir de ‘‘ben sosyalistim’’diyor. Hele o Çarşı yok mu, ‘’halkın takımı’’ falan demiyorlar mı! Ama sen ne yapıyorsun Fatih? Beşiktaş’ın gollerini gösteriyorsun. Gösterme! Alsınlar analarını da ligin alt sıralarına gitsinler… ALO FATİH! Haber sunan şu kıza bakıyorum. “Berkin Elvan hala uyuyor” derken, adeta beni

işaret ediyor. Ali İsmail Korkmaz’dan bahsederken sanki bana “kafir” diyor. İrrite oluyorum. Fatih, elimde değil. Hislerim beni aldatmaz. O spiker kızı atın gitsin. Kesin bize muhalif bu. Sezerim ben, ne de olsa seçilmiş kişiyim. Yol verin, giderken anasını da alıp gitsin. Bir de anasıyla uğraşamam şimdi. ALO FATİH! Döviz kurlarındaki artışı vermek gerekir miydi? Paramızı güçsüz göstermek, beni güçsüz göstermek değil midir? Ben ki yedi cihan imparatoru değilsem de, o ayarda karizma sahibiyim. Şimdi hal bu iken, dolar şu kadar oldu, auro bu kadar oldu demek ne anlama gelir? Ben o kadar imaj yapayım, sen bir haberle içine et bırak. Haberleri süzgeçten geçir diyorum sana. Hem paramızın dolar karşısında düşük olmasının nedeni, alçakgönüllülüğünden. Git böyle düzelt haberleri… ALO FATİH! Şu ana kadar Lumpur’da oturmuş televizyon izliyorum. Bir de bakıyorum, uyuşturucu kullananların sayısında artış olduğundan bahsediliyor. Yani? Şimdi münafığın birisi çıkıp, sizin döneminizde oldu bunlar derse… Sonra, Hasan Ferit diyenler, sonra uyuşturucuya karşı mücadele diyenler... Al başına belayı Fatih. Gidip müdahale et şu yayına. Ne bileyim bul bir şeyler. Güllaç kullanımının artışından bahset mesela… ALO FATİH! Kasıtlı mı yapılıyor bunlar? Gazetecinin sorduğu soruyu neden sesli veriyorsunuz? Düşünsen bulursun çaresini. Sesi kıs orada. Aziz milletim soruyu değil,sadece benim verdiğim cevabı duysun. Bir gazeteci parçasının benim karşımda böyle sorular sormasına tahammül edemem. Kısın sesini. Sizin o kanaldaki ses yönetmeni de, alsın anasını da defolup gitsin… ALO FATİH! Geçen gün, oturduk yengenle bir film izleyelim dedik. 1980 yapımı bir Amerikan filmi denk geldi. Konusu yolsuzlukla ilgi-

li. Patates Cumhuriyeti denilen bir ülke varmış. Hukuk denilen şeyi Baş Patates iki dudağı arasında fermanlarmış. Falan filan… Kim seçti bu filmi? Hiç olmuyor Fatih, hem de hiç. Bu kaygan zeminde böyle filmler, eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürür. Değiştir o filmi Fatih. Yoksa anasını da alıp gitme sırası sana gelecek… ALO FATİH! Açlıktan ölen çocuklar… Soğuktan donan çocuklar… Eeee Fatih? Bu haberleri vererek kime hizmet ediyorsun sen? Bana hizmet edeceksin, bana! Millet çocuğuna bakamıyorsa sana ne? Gösterme bu haberleri. Onun yerine haber mi yok! Kuyruğunun peşinden koşan kedi, gölgesine havlayan köpek haberleri mi yok! Göster işte onları. ALO FATİH! Savaş uçaklarını buzlu verin demedim mi ben size. Millet uçak gördükçe, aklına Roboski gelmez mi? Roboski gelince de benim barış-marış deyişime kim inanır? Deve güreşi gösterin, deve güreşi. Hem bu develerin güreşemez olduğundan sucuk yapıldığını biliyor muydun sen? Ağzının suyu aktı değil mi? Gördün mü bak işte halka hizmet budur… ALO FATİH! Derhal buraya gel. Ya da, dur! Ben oraya geliyorum. Bundan böyle bütün haberlerde, filmlerde, magazin ve spor programlarında, belgesel kuşaklarında, reklamlar ve yemek programlarında, hatta izdivaç ve şarkı yarışması programlarında hep ben olacağım. Milletimin saadeti için bu ağır yükü de taşıyacağız evellallah. Fatih? Sesim geliyor mu? Fatih diyorum, nereye gittin lan? Fatih, Fatiiih… Hah! Tamam oradasın. Sadece sen mi oradasın? Diğerleri nerede? Herkes gitti mi? Nereye, niye? Olsun be Fatih, sen yetersin. Diğerleri fuzuliydi zaten. Sen, ben, bir de kamera. Yeter de artar bile… q

NİSAN 2014| TAVIR | 29


öykü öykü

hırsız var kırıklar hapishanesi

Soğuk kış günü. Çıplak kalmış ağaç dalları rüzgarı esintisiyls birbirine çarpıp duruyor. O ise yine yolları karışlıyor. Sanki adımlamıyor aşındırıyor. Sabah kapadığı soğuk demir kapıyı akşa geç saatlerde gelip açıyor. Tıpkı ömrünün bir kışı çalınıp da atılan o derin dehlizdeki yer gibi. Sabah sekizde bir şıngırtı eşliğinde açılan kapı, akşa güneşin yeryüzünden çekilesiyle birlikte aynı ahenkte kapatılıoyrdu. O ise artık kapıların demir olasına tahammül bile edemiyordu… Ancak n eyleyebilirdi ki… Kar sular inen ayaklarının altında ezilen ayakkabısı iyiden iyiye aşınmıştı. “biraz daha dayan” diyordu ayakkabısına, duymak istercesine… Her gittiği kapı yüzüne kapanıyordu. Kendi yazmadığı bu bahtsız kaderine kederleniyordu. Peşi sıra sorulan sorulara, verilen cevabın ardından gelecek yanıtı tahmin etmesi zor olmuyordu… -

Askerliğini yaptın mı? Hayır Sabıkan var mı? Şey… Var ama… Elamana ihtiyaç yok! Kapasitemiz dolu! Biz seni sonra ararız!

Bütün hükümler hemen peşinen mi verilirdi. Ne olurdu bir “ama” dan sonrasını dinleseydi. Evet dinlete bilseydi anlatacaktı derdini. Belki derman bile bulacaktı!...Ama çocuktu, ama canı çok çekmişti, ama hiç yememişti. Ama her şeye karşın pişmandı. Pişmanlığı fitil, fitil burnundan getirilerek, geleceği çalınarak öğretilecekti. Girdiği son serde beklerken birazcık ısınmış, kaskatı kesilen vücudu gevşemişti. Uykusu dahi gelmişti, mayışmıştı. Böylesi sıcaklığa ne çok hasret kalmıştı. Çok değil 5 ay önce


geldiği yerde kalorifer peteğiyle kardeş olmuştu. Ayrıldığı an üşüyordu. Yıllardır ısıtamamıştı çelimsiz kemiklerini Gözlerinin karşılaştığı ciddi bir yoz ifadesiyle, geçmişine yaptığı yolculuktan çıkıştı. üst perdeden sorulan sorular, tepeden tırnağa kendisini süzen gözler alacağı cevabın yansıması gibiydi. Düşüncesinde yanılmadı. Karamsarlık içinde kafasını önüne eğmiş, esen soğuk yele karşı yürüyordu. Dokunulsa ağlayacak derecede doluydu… Ayakkabılarına baktı. Rengi kaçış yıpranmış ayakkabılarına. Montuna baktı sonra. “bunlar beni daha kaç kapı dolaşama yetecek!” dercesine içli bir nefesle doldurdu ciğerlerini. Ağır ağır ilerleyen adımları bir kalabalığın yanına getirdi onu. Kalabalığı duyuyor fakat ilgisizce, eğmiş kafasıyla gözlerini kaldırımdan ayırmadan ilerliyordu. İçindeki fırtınaları dindirmeye çalışıyor, bir çıkış yolu arıyordu. Kalabalıktan yükselen uğultu arasında bir sözcük algıladı. Duyduğu bu sözcük olduğu yere çivilenesine neden oldu. Algısı onca gürültünün, kafasındaki onca fırtınanın arasında geçi verişti hemen. Sanki seçmemiş kabuk bağlamış yarasına bir darbe yemişti. sesin geldiği yere baktı. Bulunduğu yeri algılamaya çalıştı. Koca bir binanın önünde, dev yazılarla “Adalet Sarayı” yazısını gördü. Alaycı bir yüz ifadesi oturdu yüzüne. Daha fazla dayanamayıp eylem yapan kitlenin yanına yaklaştı. Konuşanın son sözleri çınladı belleğinde. “ülkemizde baklava çalan çocuklara yıllarca hapis verilirken, halkı dolandıranlar, ayakkbı kutularında sakladıkları paraları ancak, para sayma makinalarıyla sayabiliyorlar. Ve özgürce dolaşıyorlar halkın içinde. Adalet istiyoruz…” “baklava çalan çocuk…” konuşan onu mu çağırıyordu! Kendisinden mi söz ediyordu! Adalet mi? Evet evet o da adalet istiyordu. İstemişti de. Hem de günlerce gecelerce. Yalnız kendisinde, bir göz gecekondudaki gözü yaşlı anasıda istemişti. Kendisi gibi ancak rüyasında baklava, pasta çörek yiyebilen kardeşleri de adalet istemişti…

Güneşli bir bahar günüydü. Her yerde baharın canlılığını hissede bilmek mümkündü. Sokağın başındaki pastanede buram buram lezzetli kokular geliyordu. Tadını dahi bilmediği o baştan çıkarıcı çocuklar ağzının suyunu akıtıyordu. Kaç kez öyle camekana içi geçerek bakarken anasına yakalanmıştı. Garip anası bağrına basıp “paramız olsun söz hepsinden alacam” der teselli ederdi etmesine de nedense hiç paraları olmazdı. Anasını üzmemek için tamam der geçerdi. Fakat rüyasını renk renk, çeşit çeşit, lezzetlimi lezzetli pastalar süslerdi. Bir gün dayanamamış kısacık kolunu, minicik parmaklarını uzatmıştı. Etrafına bakıp ağzından akan suyu yutup bir tane baklava almıştı. Sadece bir tane… Tam arkasını dönerken ense köküne yediği tokatla yere yuvarlanmıştı. Ama o tokadın acısında değil, yere düşen baklavanın derdindeydi. Peşinen bedelini ödediği baklavayı yerden alıp ağzına atıvermişti… Ağzını tatlandıran baklava hayatına acı tecrübeler katmıştı. O günden beridir de adalet isteyip durmuştu. Hapishanede soygun düzeninin mantığını öğrenmişti. “Kaçak şeyler çalınca adamı beceriksizliğinden tutuklarlar, büyük vurgun yapınca işin ehli olduğundan dokunamazlar adama” demişti bir mapus arkadaşı. Ama onun niyeti ne küçük şeyler çalmak, nede büyük vurgunlar yapmak… tek derdi karnını doyurup insanca yaşamaktı…

Adalet terazisi küçük yaşına, çelimsiz vücuduna rağmen ağır tatmıştı. Adalet dağıttığını söyleyen devletin terazisi bozulmuştu… “Adalet istiyoruz” sloganı, daldığı geçmişinden uyandırdı kendisini. Birinin yanına sokulup sordu. O vakit anladı ülkenin “yolsuzluk operasyonu” ile çalkalandığını. Nereden bilecekti… Sabah vakti iş bulma umuduyla kapadığı kapısını, akşamın geç saatlerinde açıyordu. İsyan eden ayaklarını duvara dikip dinlendirirken sızıyordu her defasında. Günlerdir televizyonu açmamıştı. Şaşkınca etrafını dinleyip inceledi. Eline megafonu alan ülkeyi soyup soğana çevirenleri teşhir ediyordu. Az önceki yoğun, umutsuz, çaresiz halinde eser kalmamıştı. Yanına yaklaştığı bu kalabalık kendisi gibiydi. Aynı şeyleri düşünüyorlardı. Sadece onlar dile getirme cesaretine sahiplerdi. Bu cüret kendisinde cesaretlendirdi. Megafon iki adım ötedeki yaşlıca bir adamın eline geçti. Amca : “baklava çalan çocuk” deyince gücünü toplayıp “benim” dedi. Tam bakışlar kendisine yöneldi. Kızardı, bozardı. Sesiyle birlikte tüm vücudu titredi. Uzatılan megafona 3 cümle kurabildi. Son sözü “bende adalet istiyorum” oldu… Günlerce aradığı bulabilmişti…

işi

sonunda


32 ahmet erkanlı_29-30 ellerimi tut 4/10/14 9:43 PM Page 32

karikatür karikatür

Ahmet Erkanlı anısı önünde saygıyla eğiliyoruz...

32 | TAVIR | NISAN 2014


değerlerimiz değerlerimiz

sahiplenme leyla güney

“Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar.

mışızdır bedenlerimizi. Birbirimize olan sahiplenme durdurmuştur yıkımları.

Korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar

Kapitalizm “gölgesini satamadığın ağacı kes” i öğütlemiştir yıllarca bizlere. Ancak ne üç kuruşa yanımızdaki komşumuzu, ne de insanlığımızı satmışızdır. Yeri gelmiş büyük bedellerle koruyup sahiplenmişizdir biz gibi olanları. Eline, beline, diline sahip çıkanları.

Ve kahreden yaratan ki onlardır Destanımızda yalnız onların maceraları vardır” Adları halktır onların... Geleneklerimiz, köklerimiz Anadolu’nun derinliklerinde gizlidir. O köklerde tertemiz tutmuşuzdur insanlığın özlerini. Yarin yanağından gayrı, her şeyde, hep birlikte deyip köylerde imeceler oluşturmuşuzdur. Yalansız, çıkarsız, hesapsız birbirlerimizin tarlalarında ırgatlık yapmışızdır. Hastalıkta bir başına bırakmamışızdır kimseyi yatağında. Sıcak bir çorba misali ısıtmaya gitmişizdir yürekleri. Derde derman, yaralara merhem olmaya çabalamışızdır. Cenazelerde acıları paylaşarak azaltmış, doğumlarda, düğünlerde sevinçleri çoğaltmışızdır. Yoksul ceplerimizdeki üç beş kuruşu acıda da, sevinçte de destek niyetine koymuşuzdur ortaya. Büyük şehirlerin küçük mahallelerinde bir araya gelip, kurmuşuzdur ocaklarımızı. Önce hep birlikte bir gece bir ev kondurmuşuzdur. Sonra ikinci, üçüncü, dördüncü... Sırayla birbirimizin tuğlasından çimentosuna alın terlerimizi birleştirip başlarımızı sokacak bir dam örmüşüzdür. Birimizin kondusu yıkılmaya çalışıldımı, hep birlikte etten duvar örüp, barikat yap-

Öğreterek çocuklarımıza geçmişlerini, taşımışızdır bu güne geneklerimizi. Bu sahiplenmemizin adı bazen Dersim’in bir köyünde Hasan Çiçek olmuştur. Gerillaların yerini istemiştir düşman. Hasan amca ağaca bağlanıp diri diri yakılmasına karşı, tek bir kelime çıkmamıştır dudaklarından. Sahiplenmesi ölesiye olmuştur. Bazen Güler Zere, Mete Diş, Kemal Avcı olmuştur. Gece gündüz demeden dövmüşüzdür zalimin burçlarını. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için kararlılığıyla zulmün elinden çekip almışızdır onurumuz dediklerimizi. Bazen Armutlu’da üç gün, üç gece yağmur altında sloganlarımızla, marşlarımızla Hasan Ferit Gedik için bekleyişimiz olmuştur. Bazen 269 gün boyunca ülkemizin dört bir yanından yükselen “Diren Berkin Seninleyiz” seslerimiz olmuştur. Ve uğurlarken Berkin’i üç milyon yürek on altı kiloluk bir tabutu omuzlamak için sıraya girmişizdir. Bazen düşmanın sakat bıraktığı, ancak sahiplenmemizi emeğe dönüştürüp Ferhat Gerçek’i ayağa kaldıran bir makina olmuştur.

Bazen Abdullah, Ethem, Ali İsmail, Ahmet ve daha nicelerinin analarına, analarımıza “Ben bir evladımı yitirdim. Ama şimdi yüzlerce kızım, yüzlerce oğlum oldu” dedirten pratikteki duruşlarımız olmuştur bunun adı. Bazen gözaltına alınmaya çalışılan birinin önüne ördüğümüz barikat olmuştur sahiplenmemizin adı. Bazen de paylaştığımız Halil İbrahim softası tadındaki yoksul sofralarımız. Yaşanılan olaylar, kişiler farklıdır. Lakin hepsini birleştiren özlemlerimiz aynıdır. Sahiplenme birleştirmiştir ellerimizi. Kapitalizm yozlaşmayı, bencilliği, asimilasyonu her türlü araçla empoze etmeye çalışıyor. “Sana ne ondan bundan, gemini kurtar ve kaptan ol...” Üstelik babana bile güvenme. Bırak her koyun kendi bacağından asılsın, hem bir kere geliyorsun dünyaya. Hiçbir şey uğruna ölmeye değmez. Ye iç, hayatını yaşa. Düşene bir tekme de sen vur ve onun sırtından yüksel. Zaten sosyalizm bir ütopya. Bencillik insanın genlerinde var.” Bunlarla girmeye çalışır hayatlarımıza. Fakat tüm bu pespaye teorilerin karşısına hayatın doğrularıyla çıkmışızdır. Bir insan nasıl yaşarsa bilinci ona göre şekillenir. Ve hayat denilen bu kavga dayanışmayla yaşamaya zorlar bizi. Aynı sömürü çarkında kamburlaşmıştır bellerimiz, aynı ateşlerde yakılmış, aynı bombalar parçalamıştır bedenlerimizi. Yalnız olduğumuzda aç ve açıkta kalmışızdır. Ezilip horlanmışızdır. Sahiplenme insanlığın özü, halkın şah damarıdır. Değerlerimize sahip çıkalım, özümüzü koruyalım.. 33


34-37 veysel rop_29-30 ellerimi tut 4/12/14 1:32 AM Page 34

röportaj röportaj

veysel şahin’le röportaj tavır

Tavır: Öncelikle geçmiş olsun diyelim, haberi aldığımız andan itibaren çok çok mutlu olduk. Okuyucular da eminim kavuştukları için çok sevinirler. Senin duygularını alalım beklenmedik bir anda oldu açıkcası..

mahkemelerine verilmesi sürecinde hem tutsakların, hem avukatların ekstradan itiraz etme hakları doğuyor. Biz o hakkımızı kullanalım dedik. Biz içerden, avukatlar dışarıdan bir itirazda bulunduk. O itirazımız kabul edildi.

Veysel Şahin: Beklenmedik şöyle tabi; Tesadüf diyebiliriz evet yani; içi boş da özel yetkili mahkemelerin kaldırılma- olsa hazırlanan dosya, nasıl bir ülkede sı, var olan dosyaların yeni ağır ceza yaşadığımız herkesin malumu faşizmin

34 | TAVIR | NİSAN 2014

hukuku adalet adil değildir, faşizmin hukuku adaletsizlik üzerine kuruludur. Biz de devrimci sanat ve devrimci sanat alanı olarak devrimci sanatçılar olarak faşizmin adaletsizliklerine karşı savaştığımız için mutlaka bunun bir bedeli olacağını düşünüyorduk tutsaklığın da uzun sü receğini düşünüyorduk.Ne kadar boş bir dosya olsa da. Ama bu bir yandan oligarşi içi çatışma-


34-37 veysel rop_29-30 ellerimi tut 4/12/14 1:32 AM Page 35

ların getirdiği bir aşama oldu diyebiliriz. Hem ergenekoncuların, hem diğer şunların bunların belli hesaplar neticesinde dışarı salınması, bize yönelik çifte standart olmasın diye belki oldu diye düşünüyoruz. Yoksa hukuk yerine geldi, adalet yerine geldi diye bir durum yok. Mutlaka yok, faşizmden zaten adalet beklemiyoruz. Ama iyi oldu tabi ki çıkışımız. Biz de sevindik, biz de mutlu olduk. Haksız bir şekilde alınan özgürlüğümüz verildi ama şuan biz de o özgürlüğün elbette geçici olduğunu düşünüyoruz. Nasıl bir ülkede yaşadığımızı biliyorsunuz. Herkes özgür olmadan hiç kimse özgür olamaz ve faşizm bitmeden zaten hiçbirimiz özgür olamayız. Tavır: 18 Ocak 2013’te İdil Kültür Merkezi’ne baskın gerçekleştirildi. Oradan alındınız, Gamze Keşkek hala tutuklu, bu baskınla hedeflenen tam olarak neydi? Bir yıldan fazla süredir süren bir tutsaklık dönemi oldu. Sizi aslında engellemeye çalıştılar. Veysel Şahin: Evet, İdil Kültür Merkezi’ne ve diğer demokratik kitle örgütlerine, Gençlik Federasyonu’na, Halklar Ve Özgürlükler derneklerine, Halkın Hukuk Bürosu’na yapılan operasyonlar aslında bütün halka yapılan bir baskının örneği, yani bir gözdağı operasyonuydu. Muhalif olursanız, bu düzene karşı çıkarsanız, bunun bedeli ağır olur anlayışının insanların beyinlerine kazınması amaçlı yapılan, 3- 5 tane gizli tanığın ifadelerinin dışında herhangi bir somut delile dayanmayan bir operasyondu. Nitekim bu Fetullah- Akp çatışmasında ortaya çıkan, başbakanın konuşmasında söylediği paralel yapı, şu yapı, bu yapı açığa çıkan bir hukuksuzluk yargıdaki bir senin hakim heyetin benim mahkeme heyetim anlayışını görüyorsunuz.

Öyle bir hukuksuzluk var ki, yani saçma sapan şeyler yaratılıyor delil anlamında hiçbir hukuki dayanağı olmayan. Gizli tanık diyorlar, mesela gizli tanık kimdir nedir bilmiyoruz. Nasıl verildi bu ifade? Bunların hukuki anlamda geçerlilik derecesi nedir? söylediklerinin hepsi sorgulanmaya muhtaç şeyler aslında. Nitekim biz savunmalarımızda hep buna vurgu yaptık. Bunlar kimdir? Bunlar peygamber midir? Bunların söyledikleri şeyler ayeti kerime midir hemen her söylenene inanıyorsunuz da bizi bir yıldan fazladır tutsak tutuyorsunuz hapishanede dedik mahkemeye, nedir söyleyin hikmeti nedir bunların yani? Üç beş tane gizli tanığın söylediğinden başka dosyada hiçbir şey yok, gerçekten hiçbir şey yok. Neymiş efendim İdil Kültür Merkezi’ne girerken fiziki takibe uğramışız, İdil Kültür Merkezi’ne girerken fotoğraflarımız çekilmiş, sorsalardı söylerdik biz her gün ordaydık sadece bir gün değil yani. Biz buraya her gün girip çıkıyoruz. Nitekim orda da söyledik biz mahkemede sorsaydınız söylerdik dedik. Biz devrimci sanatçıyız, devrimci sanatı savunuyoruz. Halk için sanatı savunuyoruz derdik yani.Biz onu reddetmiyoruz ki ama İdil Kültür Merkezi’ne girmek suç mu ! Bunu suç olarak anlatmaya çalışıyor faşizm. İdil Kültür Merkezi’ne girmek suç, devrimci sanatçı olmak suç, devrimci sanatı savunmak suç, halk için sanatı savunmak suç. Grup Yorum olmak suç, halkın türkülerini söylemek suç, halkı savunmak, devrimcileri savunmak (avukatlar için söylüyorum) suç ! İnsanların kafasına bu yerleştirilmeye çalışılıyor. Muhalif olmak suç. Aslında kendi yasalarını bile çiğniyorlar. Anayasada bir sürü şey var halklar ve özgürlüklere dair, bir sürü madde var. Düşünce ve fikir özgürlüğünden tutalım da örgütlenme özgürlüğüne kadar her şey var. Oooo anayasaya baksak güllük gülistanlık; ama tabi ki uygulamada böyle değil.Uygulamada faşizm var. Başka

şey yok yani. Tavır: Aslında devrimci sanatçı kimliğinize yapılan bir saldırıydı fakat faşizm başarılı olamadı. Biliyoruz yıllardır F tipi tecrit politikalarına rağmen devrimcilerin nasıl ürettiklerini. Siz bir devrimci sanatçı olarak neler yaptınız? Sanat üretimine nasıl devam ettiniz? Veysel Şahin: E tabi devrimci sanatçıları tek tek içeri atarak tüketemezler. O anlayışı, o örgütlenmeyi, o bakış açısını bitiremezler nihayetinde bu ülkede çelişki varsa ,bu ülkede açlar ve yoksullar varsa, bu ülkede birileri yedi sekiz tane kasalar içerisinde, ayakkabı kutuları içerisinde milyon dolarlar, milyar dolarlarla oynuyor, bir yanda da insanlar açlıktan ölüyorsa devrimci sanat bitmez. Yani Veysel Şahin, Gamze Keşkek ve diğer sanatçıların tutuklanmasıyla, bitmeyeceğini aslında onlar da biliyorlar ama halka ve devrimcilere terörden başka verecekleri sunacakları başka bir şey olmadıkları için 18 Ocak operasyonları oldu. Devrimci sanat bitmez. Bizim tutsaklığımızla da bitmeyecektir bu çok kanıtlandı. Nitekim bizden sonraki Haziran Ayaklanması’yla da kanıtlandı. İnsanlar sanatı sokağa, parka ve insanların olduğu her yere taşıdılar yani sadece salonlarda üç beş kişiye sunulmayacağını, devrimci sanatın var olduğunu, halk için sanatın var olduğunu kanıtladılar. Ki biz de içerde tutsaklıkta bu üretimden mahrum bırakmadık kendimizi.Bırakamazdık zaten bizim için içerisi dışarısıyla,hayata bakış açımız içeriyle dışarıyla değişmiyor her yerde aynı bakış açısıyla biz hayata bakarız ve olduğumuz yerde de üretimden kopmayız. Hapishanede elbette üretim anlamında çeşitli kısıtlamalar var. Nitekim F tipi tecritte ilk başlarda kağıt kalem bile vermiyorlardı. Böyle bir durumdan

NİSAN 2014| TAVIR | 35


34-37 veysel rop_29-30 ellerimi tut 4/12/14 1:32 AM Page 36

verilen mücadele sonrasında birçok hak elde edilmiş durumda. Bizim için bir kağıt olsun kalem olsun yeter. Hapishanede de üretim anlamında çokta fazla bir şey yapamıyorsunuz aslında elimizde bir şey yok çünkü, alet yok veya diğer maddeler yok yani üretim yapabilecek. Ama yazıya ağırlık verdik biz. Tavır Dergisi’yle hiç bağımız kopmadı. Tavır Dergisi’ne yazılar gönderdik, mektuplaştık, dışarıyı solumaya çalıştık. Haberlerden tutalım da televizyonlara, gazetelere, sanat dergilerine kadar dışarıda olup bitenleri takip etmeye çalıştık. Anlamaya çalıştık, kavramaya çalıştık Haziran Ayaklanması’nı, onun sanata sanatçılara yansımasını anlamaya çalıştık. Onun nasıl üretime dönüştüğünü, görmeye kavramaya çalıştık. O büyük deneyimi elbette fiziki olarak yaşamasak da en azından düşünsel anlamda yaşamak için elimizden gelen her şeyi yaptık. Bol bol kitap okuduk örneğin yani şu 14 ay içerisinde ben kendimden örnek verirsem 150 ye yakın kitap okudum. Bu bence daha fazla da olabilirdi ama kendimi zorladım bu hani ne derler biraz heybemizi doldurmaya çalıştık. Bu sıcak pratikten kopuşumuzu böyle kapatmaya çalıştık. Eminim Gamze de aynı şeyleri yapmıştır, yapıyordur hala. O çıkamadı. Büyük olasılıkla onun itirazını değerlendiren mahkemenin heyetinin kişisel tavrıyla alakalı bir durum onun çıkamaması diye düşünüyorum çünkü dosyalarında gerçekten de bir şey yok bizim gibi 3 5 gizli tanıktan başka bir şey yok ki Gamze’nin üstünde mesela diğerlerine göre, dosyadaki diğer insanlara göre de hiçbir şey yok denilebilinir yani. Öyle bir durumdayken sırf muhalif sanatçı, devrimci sanatçı kimliği yüzünden kalıyor. Gamze’ye biraz daha fazla bedel ödetiyorlar diye düşünüyorum.

36 | TAVIR | NİSAN 2014

Biz hapishaneyi üretimden azade yerler olarak düşünmüyoruz. Yatılıp, çıkılan yerler olarak düşünmüyoruz. Dinlenme yeri, tatil yeri olarak düşünmüyoruz. Biz orayı da bir mücadele alanı, bir cephe olarak düşünüyoruz. Faşizmle yürütülen savaşta en önemli cephelerden biri olarak düşünüyoruz. Çünkü orada düşmanla çıplak olarak karşı karşıyasın. Çıplak olarak görüyorsun düşmanı. Düşmanın uygulamaları da zaten sana karşı çıplak. Yani somut olarak yaşadığımız olaylardan bahsedim baskın aramalar, yazdığımız çizdiğimiz her şeyi örgüt propagandası olarak gasp etmeleri, içeride çıkardığımız kültür sanat dergilerini baskın aramalarda gördükleri anda hemen örgüt propagandası, örgüt dökümanı olarak görüp hemen onun hakkında tutanak tutup, elimizden alınması, gasp edilmesi, yani içerde de aynı dışarıda nasıl baskın yapıyorlarsa hücremize baskın aramalar yapıyorlar ve bunları elimizden alıyorlar. Üstelik hem adli hem idari soruşturma açıyorlar. Hem idarenin verdiği cezalarla hem de Cumhuriyet Savcılarının açtığı davalarla çeşitli hapis cezalarına kadar bir sürü ceza alıyoruz. Biz de tüm bunlara hayır diyoruz bizi susturamazsınız. Bizim elimizde küçücük bir kalem olsun küçücük bir parça kağıt olsun yeter üretim için. Tavır: Tutsakken Tavır’ın ilk yeni sayısıyla karşılaştığınızda duygularınız nasıldı? Veysel Şahin: 8 yıllık bir emeğimiz vardı Tavır’da o 8 yılın sonunda tutuklandık daha sonra pek hani elimizin değmediği diyim, bir iki yazı dışında değmediği ilk Tavır mazgaldan içeri ilk uzatıldığında yaşadığım duyguları aslında yazmıştım ben Tavır’a. Bu o devamlılığın olması evet genç arkadaşlarımızın sizin gibi daha evvel dergide birebir çok yoğun çalışmamış arkadaşlarımızın Tavır’ı çıkarmış olması müthiş bir

şey, müthiş sevinç, coşku yaşattı bizlere daha doğrusu bana diyeyim kendi adıma konuşayım Gamze de mutlaka aynı şeyleri hissetmiştir. Tavır’ın devam edeceği yani hiç susmayacağı düşüncesi geliyor insanın aklına ilk. İnsanlar gelip geçici ama Tavır kalıcı, Tavır mutlaka çıkacak yani. Tavır mutlaka çıkmalı çıkacak da onun kanıtıydı işte içeriye mazgaldan uzatılan Tavır.. Tavır bak hala savaşıyor yani savaşacak da tek bir kişi kalsa da. Tavır’ı ben eminim burada tek kişi de kalsa 3-5 sayfayla da olsa çıkaracaktır. Çıkarmalıdır. Çıkarmalıyız bizim anlayışımız bu olmalı. Tavır: Aynı zamanda İdil Halk Tiyatrosu için de geçerli, İdil Halk Tiyatrosu’nun iki oyuncusunu aldılar. Aslında devrimci bir tiyatroya bedel ödetmek istediler. Sen sahneye çıkamazsın, bak senin belini kırdık devam edemezsin denildi fakat İdil Halk Tiyatrosu Gazi Mahallesi’nde bir kurs açtı 17 öğrencisiyle devam ediyor, Okmeydanı’ nda bir kurs açtı 14 öğrencisiyle devam ediyor. Kuruçeşme Mahallesi’nde çocuklarla atölyeler yaptı. Veysel Şahin: Gencecik arkadaşlarımızın İdil Halk Tiyatrosu’nu devam ettirmeleri, yaşatmaları bizim için çok anlamlıydı. Ve ödüller alması, festivallere katılması, mahallelerde kurslar açması çocuklara drama dersleri vermesi bunlar aslında demin Tavır için söylediklerim tiyatro için de geçerli. Bu da bitmeyecek yani. Hiç bir saldırıyla bitecek bir şey değil. Belki bir dönem aksatılabilir ama bu anlayış bu bakış açısı sanata ve sanatçıya dair taşıdığımız bu bakış açısı devam ettiği müddetçe İdil Halk Tiyatrosu da yaşayacak, Tavır Dergisi de yaşayacak, İdil Kültür Merkezi de yaşayacak, Yorum da yaşayacak. Bu anlayış tükenemeyeceğine tüketilemeyeceğine göre, bitirilemeyeceğine, susturulamayacağına göre İdil Halk


34-37 veysel rop_29-30 ellerimi tut 4/12/14 1:32 AM Page 37

Tiyatrosu elbette büyüyecek. Büyümeli, büyütmeliyiz ,sahiplendirmeliyiz, tanıtmalıyız, kavratmalıyız, yaşatmalıyız. Yani durmamalıyız. Çünkü durmak gerilemek, gerilemek de bitmek. Bu diyalektik olarak hepsi birbirine bağlı ama sen ısrar edersen, sen mücadele edersen onlar da geri adım atacak. Tek kişi de olsak biz bu kolektif bakış açısıyla hepsini yaşatırız. Tek kişi de olsak çünkü o tek kişi değildir o, o güne kadar ki geleneklerin somutlandığı bir insandır. Bakış açısının somutlandığı insandır ve o başaracaktır o anlayışı taşıdığı müddetçe. İdil Halk Tiyatrosu isim değiştirdi. Tiyatro atölyesiydi halk tiyatrosuna dönüşmesi de biz içerdeyken oldu. O da çok güzel bir duygu yaşattı içerde. Evet artık İdil Halk Tiyatrosu olarak sanat yaşamına devam edecek bizim İdil Tiyatro Atölyesi. Büyüyecek yeni insanlar katılacak, genç insanlar katılacak. Onlar yaşatacaklar. Bu bir anlamda bayrak yarışı. Hani Yorum nasıl 30 senedir elden ele verilen bayraklarla yaşıyorsa,100-150 kadar sanatçı Yorum’dan gelip geçmişse İdil Halk Tiyatrosu da öyle yaşayacak. Yani birileri gelecek birileri tutsak düşecek, belki şehit düşecek ama mutlaka o geleneği, o anlayışı o kurumu yaşatacak. Tavır: Biraz da Haziran Ayaklanması’ndan konuşmak isteriz. Ülkemiz açısından çok büyük bir deneyim oldu .Haziran Ayaklanması sürecinde tutsaklıkta neler yapıldı hangi duygular hissedildi ne kadar hakim olabildiniz? Veysel Şahin: Biz Haziran Ayaklanması’nı ancak tvden izleyebildik. Bu çok acı bir şey aslında keşke biz de orda olsaydık biz de yaşasaydık. Biz de o somut pratiği bütün hücrelerimizde hissetseydik dedik ve çok yandık, kötü bir zamanda tutsak düştük dedik. Çok ah vah ettik yani üzüldük. Ama o halk ayaklanmasını, Türkiye’de yaşanan bu

kadar büyük ilk halk ayaklanmasını görmüş olmak o süreçte içerde de olsa bulunmak bizim için anlamlıydı. Biz de onu solumaya çalıştık aslında tvden yayınlanan görüntülerle solumaya çalıştık, mektuplarla, okuduğumuz yayınlarla, gazetelerden, dergilerden okuduğumuz bilgilerle onu solumaya çalıştık. Bu çok büyük bir dönüm noktası aslında Haziran Ayaklanması. Türkiye devrim mücadelesi açısından da büyük bir dönüm noktası. Herkesin bunu iyi tahlil etmesi gerekiyor. Bundan sonra çizilecek yolu anlayabilmek için, kavrayabilmek için bu ayaklanmanın her boyutuyla ideolojik, politik, kültürel pratik her boyutuyla çok doğru bir şekilde tahlil edilebilmesi ve bundan sonra bu tahlil üzerine bir politika güdülmesi gerekiyor. Bu bir ilk evet belki bunun üzerine daha çok konuşulacak, çok tartışılacak nedenleri ve sonuçları üzerinde birçok kitap yazılacak belki nitekim yazıldı da, hala da yazılıyor. Ama çok somut bir şey var bu ülkede sınıflar var, bu ülkede sınıfsal çelişkiler var yani mücadele sürdükçe böyle ayaklanmalarla karşı karşıya kalacaklar. Nihayetinde birileri dünyayı götürüyor birileri de açlıktan ölüyorsa, belki evleri bile yoksa sokaklarda yatıp kalkıyorlarsa burada mücadele olacak,s avaş olacak ,ayaklanma olacak. Evet Ali İsmailler olacak, Berkinler olacak. Yaşayacağız hepsini bedel ödenmeden hiçbir şey elde edilmiyor. Tavır: Peki Gamze Keşkek’le iletişiminiz nasıl oluyordu? Paylaşımınız oluyor muydu ikiniz de hapishanede tutsakken? Veysel Şahin: Tabi Gamzeyle biz sürekli mektuplaştık bu cezalardan dolayı kesintiler dışında. Sürekli mektuplaştık orada Tavır’ı da konuştuk ne yapabiliriz ne edebiliriz mesela sanatçılara biz mektuplar yazdık Tavır’a yazmaları konusunda uyarıda bulunduk bazen Gamze’yle biz konuları paylaştık şu konular-

da yazabiliriz diye paylaştık o konularda yazdık. Daha sonra bazı belirlediğimiz konuları birilerine gönderdik. Siz bu konuda yazın Tavır’a gönderin dedik. Sürekli bir düşünce paylaşımı vardı Gamze’yle. Yani o paylaşımlarımızı daha nasıl zenginleştirebiliriz Tavır’a nasıl aktarabiliriz, İdil Halk Tiyatrosu’na nasıl aktarabiliriz. Küçük küçük skeçler yazmadan tutalım da film senaryosu yazmaya kadar birçok üretim anlamında düşünce paylaşımında bulunuyorduk. Gamze’yle hiç bağımız kopmadı. Tek iletişim yolumuz mektuptu o mektubu zaten hiç kesmedik. Tavır: Bizim soracaklarımız bu kadar tekrardan hoş geldiniz diyelim. Veysel Şahin: Tavır kişilere bağlı değil bizim hiçbir kurumumuz öyle değil ne Yorum,ne Tavır ne İdil Halk Tiyatrosu, elbette kişiler de önemli, içinde yer alan insanlar da önemli ama esas önemli olan kurumlardır, esas önemli olan örgütlenmelerdir. İnsanlar gelip geçicidir biz de bir sürecinde yer almaktan onur duyduğumuz Tavır Dergisi’ne, İdil Halk Tiyatrosu’na kavuştuğumuz için çok mutluyuz ben Gamze adına da konuşuyor gibi oluyorum ama mutlaka Gamze’yi de 13 haziranda alacağımızı düşünüyorum dışarı. Kendi adıma ben çok sevinçliyim. Yine o somut pratik içerisinde yer alabilirsem bu benim için çok anlamlı olacak. Yaşamımın hem içerde hem dışarıda büyük bir bölümünü verdiğim devrimci sanata ,devrimci sanatçılığa çok büyük anlam yüklüyorum ben. Dediğim gibi küçücük de olsa bir yerinde ufacık da olsa bir çabamız, üretimimiz oluyorsa bu benim için büyük bir onurdur. Bu onuru tekrardan yaşamak isterim. Herkese teşekkür ederim.q

NİSAN 2014| TAVIR | 37


deneme deneme

silah ve siper olarak sanat mete yılmazer

Emek hırsızı düşmanlarına karşı savaşan bir halka ne gerekir? Cevabı, halkların tarihinde vardır bu sorunun. Düşmanlarına karşı savaşan bir halka, her şeyden önce silah ve siper ve sanat gerekir. Siper, yürektir... Yürek, mevzidir. Saldırılardan korur ve yegane sığınağınız olur. Çekilirsiniz yüreğinizin içine ve hiçbir düşman ulaşamaz size. Ki en sağlam siper, yüreğin içine kurulandır.

38

Silah, akıldır. Akıl, hücumdur. Saldırıya kaldırır ve en temel silahınızdır. Kuşanırsınız aklınızın keskinliğini ve her türden düşman üstüne taaruz edersiniz. Ki en güçlü silah, kuşanılan devrimci akıldır. Sanat, akıl ile yüreğin birleşiminden doğan ateştir. Siperinizi aydınlatır, silahınızı bileyler, ufkunuzu açar, dayatılan karanlığı yakıp tutuşturur. Sanat içinizi ısıtır. Sanat, güzeldir.

İşte bu yüzden, halklar insanlık tarihi boyunca silah, siper ve sanattan asla vazgeçmemişlerdir. Hangi tarihsel döneme bakarsanız bakın, emek hırsızı halk düşmanlarına karşı halkın elinde daima silah olmuştur. Sırtlarını dayadıkları sağlam siperleri olmuştur ve bir de hep bir ağızdan söyledikleri şarkıları olmuştur. Silah, halkın yeni bir hayat arayışının billurlaşmış halidir. Siper, halkı halk yapan değerlerdir. Sanat, yeni bir hayat arayışının rehberliği ile halk değerlerinin tec-


rübesini içerir. Sanat, hem insanlığı yeniden üretir moral yanıyla hem de yeniye, ileriye, özgürlüğe gidişatına rehberlik eder. Faşist Almanya’nın Nazi Ordusu tarafından kuşatılan Stalingrad’ta Kızılordu savaşçılarının çarpışma aralarında keman ve akordeon çaldığı bilinir. “Her birlikte moral vermek amacıyla en az bir akordeon bulunması öngörülmüştü. Stalingrad çevresinde 1942’nin son birkaç haftasında Kızılordu’nun gözde şarkısı, benzer kıvrak melodisiyle Lili Marlene’in bir Rusça dengi olan Zemlyonki’ydı. (Yer altı Sığınağı)...” (Stalingrad. A. Beevor Syf: 298-YKY) Kızılordu’nun faşistlere karşı kullandığı “Katyuşa” roketleri bilinir. Peki, bu roketlerin bu isimle anılmasının öyküsü nedir?

“Kızılordu askerleri rokete Katyuşa adını savaş boyunca en revaçtaki Rus şarkısı olan aynı adlı ezgide sesin gittikçe yükselmesine atfen vermişlerdi. Şarkının sözlerinde Katyuşa nişanlısına cephede anavatanı savunduğu sürece aralarındaki aşkı canlı tutacağına söz verir...” (Syf: 166) Anadolu’dan örnek vermeye gerek var mı, gerçekten? Köroğlu, Pir Sultan, Dadaloğlu gibi halk aşıklarının aynı zamanda halk savaşçısı olması yeterli örnek sayılır, elbette. Grup Yorum şahsında, devrimci sanatın saldırıya uğramasının nedeni de buradadır. Grup Yorum’un ezgileri, halktan insanlar için, silah ve siperdir.

İşkence, baskı, zor ve zorbalık, haksızlık ve alçaklık karşısında hangi türküleri söyleyerek direniyor halk? Ve hangi türküleri söyleyerek eylemler yapıyor halk savaşçıları. Grup Yorum’un ezgileri ve bir bütün olarak devrimci sanat, halkın silah ve siperidir. Ki baskılara karşı başlattıkları açlık grevi eylemi de, devrimci sanatın bu niteliğinden vazgeçmeyeceklerinin ilanıdır. Ve duydunuz mu: “Sanat, düşmana karşı savunmada ve saldırıda bir savaş enstrümanıdır” diyen Pablo Picasso’da gelip katılmış Grup Yorum’un açlık grevine. Guernico tablosundan duyduk bunu. Selam olsun yüreğimizin ve aklımızın ezgisini dilden dile yayan devrimci sanat emekçilerine... Bin selam..

39


deneme deneme

ada nerede? adalı kim? ümit zafer

Mahir Çayan, “ada” diyerek halkın iktidar olduğu Anadolu ve dünyayı ifade eder. Ki “ada” vurgusu mitolojik Atlantis adasından bu yana, insanlığın sömürü ve zulümden kurtuluşunu işaret eder. Ada, yeni bir hayat özleminin giderildiği bir hedef olarak düşünülmüştür, Büyük İnsanlık aklı tarafından.

Mahir Çayan, “Hücredeki Adalının Rüyası” isimli şiirini, Selimiye kışlasının tecrit hücrelerinde tutsakken yazmıştır. *

lık ve tecrit Mahir’in memleketine gitmesini engelleyemez. Ki memleketim der ada için Mahir.

Şiirde geçen “ada” Mahir’in özgürlüğünü de somutlar. Çok net ifade eder Mahir bunu: “Uçar giderim, ta uzaklara/Çoğu kere adama giderim” Tutsak-

Mahiç için, ada; devrimdir, devrimciliktir, sosyalizmdir. Mahir için ada, adalının beyni ve yüreğinin içidir. Adalılar’ın asla teslim olmayışlarının


nedeni de budur. Ki hiçbir düşman çizmesi, adayı çiğnemeyemez. Mahir için, ada; yoldaşlarla beraber olmanın yeridir. İsterse kuşatılan bir ev olsun. Orası adadır ve ölümüne savunulacaktır. İşte bu yüzden Ada’ya düşman bayrağı dikilemez asla. Mahir için, ada; yoldaşlığın, dostluğun, kardeşliğin, mertliğin, sevginin evidir. Ve bu değerler, adayı güzelleştirirler. Adada geçen zamanın her anına, halk sevgisi anlam katar. Adalıların mayasında işte bu değerler vardır ve halk sevgisinden daha büyük bir güç yoktur. Mahir için, ada; tek başına olsa da “satılmışlığın, kahpeliğin, riyakarlığın, adiliğin ve her çeşit aşağılık ve her çeşit yabancılaşmanın karşımı olan Karanlık Denizi’ne kafa tutulan yerdir. Bunların zerresinin bile olmadığı ve bunların sızamadığı devirmci ilişkilerdir ada. Mahir için, ada; Erdem güneşinin yirmidört saat aydınlattığı, adalıların karanlığı bilmediği yeni bir hayatın adıdır. “Erdem güneşi” demek, emeğin en yüce değer olması demektir. İşte bu güneşin aydınlattığı yerde ne sömürü olur ne de yoksulluk ve zulüm. Mahir için, ada; Dostluk, yoldaşlık, mertlik ormanının bütün zamanı kapladığı yerdir. Burada kula kulluk edilmez, kimse ezilmez ve halk, her şeyin en güzeline layıktır. Burada asalaklar sefa sürerken halklar cefa çekmez. Mahir için, ada; emperyalizm ve işbirlikçilerinin tabiatına aykırıdır. Ada ile emperyalistlerin tabiatı arasında uzlaşmaz çelişki vardır. Emperyalistler için “güneşi batmayan böyle bir ada yeryüzünde yoktur” ve olmamalıdır da. Oysa Cepheli’nin yüreği, mücadelesi, ilişkileri ve hedefi adanın varlığı demektir. İşte bu yüzden, emperyalizmin karanlığı ile erdem güneşinin hiç batmadığı ada arasında “barış” olamaz. Mahir için, ada; kalabalıktır. Zulme, sömürüye karşı dişiyle tırnağıyla üç kıtada karşı koyanlar adanın evlatlarıdır. Ki her biri adadan aldıkları özgürlük fidelerini dünyaya birer birer dikerler.

Mahir için, ada; saldırıya uğrasa da batmaz ve asla yok olmaz. Sadece, yerini değiştirir karanlık denizinde. Emperyalistlerin sevinci boşunadır. Çünkü adayı asla batıramaz ve adalıları asla yıldıramazlar. Mahir için, ada; emperyalizme karşı bağımsızlık, faşizme karşı demokrasi ve kapitalizme karşı sosyalizmin muzaffer olduğu bir ülke ve dünya demektir.

Mahir için, ada; “Kurtuluşa kadar savaş” demektir. Ada halk ve vatan sevgimizdir. Ada, devrimci değerlerimiz, devrim hedefimiz ve devrimciliğimizdir. Ada, yoldaşlık ilişkilerimiz ve Büyük Ailemiz’dir. Ada, sevdadan fedaya yeni bir hayatı yaratan Yeni İnsan’dır. Mahirden Dayı’ya “ada” devrimdir. Devrim, halkların kurtuluşudur. *Adalıların Türküsü- Syf: 5 Boran Yayınevi


tiyatro tiyatro

nafile dünya deniz ekin

Nafile Dünya Emre Kınay tarafından geleneksel ile epiğin buluştuğu bir rejiyle oluşturulmuş. Diyalektiğin çok sağlam işlendiği oyunda, ‘60lı yıllar ile bu günü bağdaştırmak çok zor olmuyor.. Seferi Ramazan Bey bir başkomiser... Görevine sonsuz bağlı, adaleti, namusu terk etmeden halkına hizmet etmeyi amaçlıyor fakat bu ahlâkı ve erdemi kendinden başka taşıyan olmadığından başı beladan kurtulmuyor.. Diyalektiğin ve epiğin son derece titiz işlendiği oyun bir müzikal ile başlıyor.. Hemen ardından Emre Kınay bunun bir oyun olduğunu ve girişte aktardığımız bilgileri seyircisiyle paylaşarak oyuna başlıyor...

İzlediğimiz oyun Seferi Ramazan Bey’in Nafile Dünyası’nı anlatır. Senaryo ve oyun yazarı Oktay Arayıcı tarafından 1969 yılında kaleme alınmış, 1971 yılında Ankara Sanat Tiyatrosu tarafından oynanmış ve devlet eliyle yasaklanmıştır...

Nafile Dünya ilk kaleme alındığı günden bu yana, birçok yasaklamaya engellemeye rağmen çoğu tiyatronun repertuarında kendine yer bulmuştur. Biz de, Duru Tiyatro’da Emre Kınay’ın rejisiyle izleme imkanı buluyoruz.

Ramazan bey, devletin pis işlerini, rüşveti, adam kayırmayı ortaya çıkardığı için devamlı sürgün yiyor ve sürgün geldiği her yere öncelikle herkesin eşit olduğunu ve adil olunmak zorunda olunduğunu ifade eden sözleri asıyor.. Ramazan Bey, katı bir adam.. Kurallarından taviz vermeyen ve halkı için mücadele etmekten çekinmeyen bir adam.. Ne var ki gittiği her yer ayrı bir pislik bataklığında... Ve birlikte görev aldığı herkes bu pisliğe bir şekilde bulaşmış durumda. Ramazan Bey, tüm bunlardan korkmadan mücadele etse dahi, sonu daima sürgün oluyor.. Emre Kınay’ın rejisindeki Nafile Dünya, Ramazan Bey’in içine düştüğü ironik durumla bugünü bağdaştırıp, bu sistemin topyekün çıkmazda olduğunu çok net ifade ediyor.. Ramazan Bey, bir iş adamı milletvekilinin gümrükten kaçırdığı malları öğrenip baskın yaptıktan sonra sürgün edildiği İstanbul’da kendini yine bir bataklığın içinde buluyor... Bir geneleve baskın yapmak


Dekorlar çoğu zaman sahnede ışık varken değişiyor. Çok pratik bir dekor oluşturmuşlar ve değişimini de epik tiyatronun özelliklerine binaen ışık açıkken yapıyorlar. Dekor olarak bir karakol ve bir ev dekoru oluşturulmuş bu arkalı önlü bir düzenek ve tekerlekli olduğundan çok rahat çevrilebiliyor. Üstündeki aksesuarları ise Duru Tiyatro görevlileri yine ışık açıkken gelip yerleştiriyor ve gidiyor.. Sahne düzeninde ise, o esnada rolü olmayan oyuncular bir merdivende oturuyor oyunu izliyor rolleri geldiğinde oradan ekleniyorlar..

üzereyken, kendi emrindeki polislerden birinin geneleve baskını haber verdiğini ve aslında o karakoldaki herkesin o genelevden para aldığını öğreniyoruz.. Ramazan Bey, devamlı sürgün gittiğinden “seferi” lâkabını alıyor.. Seferi Ramazan Bey’in postallarının içindeki çorabı yırtık fakat kendisine çorap verilmek istendiğinde “vazifede rüşvettir” diyerek kabul etmiyor.. Emre Kınay’ın Nafile Dünya’sı bir süre sonra boş bir ayakkabı kutusuyla çıkıyor karşımıza ve az evvel yırtık çorabına rağmen verilmek istenen çorabı rüşvettir diyerek kabul etmeyen başkomiserden, halkı soyanlara ağır bir göndermede bulunuyor ve o esnada tüm salonda alkışlar kopuyor.. “En fazla 29 gün yatar” diyerek de taşı gediğine koymaya devam ediyor... Oyunun epik ögelerle işlendiğini ifade etmiştik. Oyunda çoğu zaman oyuncular seyircilerin arasına karışıyor ve oradan oynamaya devam ediyor.. Seferi Ramazan Bey yaşı çok ilerlemiş olmasına rağmen evlenememiş bir adam... Biraz safça annesinin sözünden çıkmayan bir kız seviyor Ramazan Bey’i, Ramazan Bey’e ilk başka çok uzak görünse de ardından evlenmeye karar veriyor o kızla.. Fakat tam bu esnada, Ramazan Bey’in “kaçakçılığı bitirmek üzere” sınır karakoluna tayini çıkıyor.. Ramazan Bey, sevdiği ve görevi arasında kalıyor ve görevi tercih ediyor...

Sınır karakolunda, kaçakçılığı bitirmek üzere görevine başlıyor.. Artık biraz daha katı Ramazan Bey ve görevini yerine getirmek üzere programlanmış yalnızca... Artık oyunun sonlarına varıyoruz... Ramazan Bey, sınıra baskın yapıyor ve tam da bu esnada kaçakçılardan biri tarafından bıçaklanıyor... Kaçakçı durumu özetleyerek, “bizim başka çaremiz yoktur nasıl yaşayalım yoksa” diyor ve Emre Kınay da bunu destekleyecek biçimde, Ramazan Bey için “her şeyi çözmek için uğraştı ama asıl nedeni bulamadı.. İşte Ramazan Bey’in Nafile Dünyası” diyerek seyirciyi bir düşünce yolculuğuna sevk ediyor... Oyunculuklar iki perde boyunca hiç düşmüyor aksine, seyirciyi bir an için kendinden koparmadan devam ediyor. Selahhattin Taşdöğen, Ayşe Erbulak, Emre Kınay başta olmak üzere tüm oyuncuları aralıksız izliyorsunuz adeta.. Hikayenin günümüzle olan diyalektik bağlantısı ve sistemin topyekün sorunlu oluşunu ortaya koyması bizi bir kez daha oyunla bütünleştirmeyi başarıyor ve tam da burada oyunun başarısını ortaya koyuyor. İki saat on dakika süren oyun adeta bir yolculuk, kimi zaman bir sınırda kaçakçıların iç yakan hikayesinin içinde buluyorsunuz kendinizi, kimi zaman ellerinde “İşçiyiz, Haklıyız!” pankartlarıyla seyircilerin arasına dalan oyuncuların arasında, kimi zamansa tam bir seyirlik komedinin içinde...

Oyunun müziklerini Bora Öztoprak yapmış, müzikleri ve içerdiği sözler yine izleyeni yakalamayı başarıyor, koreografiyi ise Çiğdem Gürel çok güzel oluşturmuş bunu oyuncuların yaptıkları işten keyif aldıklarını gördükçe daha iyi anlıyorsunuz.. Duru Tiyatro ve Emre Kınay bir kez daha çok güzel bir işe imza atıyor.. Nafile Dünya dünün ve bugünün topyekün varolan sistemin sorunlarını ortaya koyuyor, çözüm içinse sizi düşünmeye sevk ediyor.. Yıkım ve tahliye tehdidi ile karşı karşıya kaldığı bu günlerde Duru Tiyatro ve Emre Kınay’ı sahiplenmek ve sistemi böyle “on ikiden vuran” oyunlarını izlemek için tüm okuyucularımızı Nafil Dünya oyununa gitmeye davet ediyoruz..

Oyunun künyesi: Yazan: Oktay Arayıcı Yöneten: Emre Kınay Oyuncular: Selahattin Taşdöğen, Ayşe Erbulak, Emre Kınay, Neslihan Yeldan, Erdal Cindoruk, Başak Akan Dekor Tasarım: Selahattin Taşdöğen Müzik: Bora Öztoprak Koreografi: Çiğdem Gürel


kitap kitap

dünyanın bütün çocukları pal sokağı’ndadır tekirdağ f tipi hapishanesi

Macar yazar Molnar’ın edebiyat öğretmeni, okulda öğrenciler ile birlikte bir gazete yayımlamaya karar verince, eski öğrencilerinden de destek almaya çalışır ve Molnar’ın da gazete için bir şeyler yazmasını ister. Bu nedenle Molnar, Pal Sokağı Çocukları’nın ilk bölümü olan yazıyı kaleme alır ve sonraki haftalarda diğer bölümler tamamlanır. Gazetenin bağımlı okuyucu kitlesine sahip olmasını sağlayan bu bölümler toplanarak roman haline getirilmiştir. Kitap 1907 yılında Budapeşte’de yoksul

Jozsefvaros semtinde bulunan çocukların birbirleri ile olan ilişkileri üzerinden yola çıkar. Pal Sokağı da yoksul Jozsefvaros semtinin onlarca sokağından bir tanesidir ve Pal Sokağı Çocukları da, o sokakta oturan yoksul aile çocuklarından sadece on dördüdür. “Hiçbir zaman yüksek binaların arasına sıkışıp yaşamayan sizler, Budapeşte çocukları için boş bir arsanın ne anlama geldiğini anlayamazsınız. Budapeşte çocukları için boş arsa, bozkır, ova, çayır demektir. Bir taraftan artık yıkılmaya yüz

tutan tahta perdelerle, diğer taraftan da binalarla çevrilen bu bir karışlık toprak, onlar için sonsuzluk ve özgürlük anlamına gelir.” (Syf:32) Pal Sokağı Çocukları’nın “Arsa” adını verdikleri yer, buharlı hızar makinesi ile çalışan kerestecinin kestiği keresteleri koymak için kiraladığı alandır. Ancak bu arsa Pal Sokağı Çocukları için bir arsa değil, onların oyun oynadıkları, toplantı yaptıkları, sohbet ettikleri yerdir. Yani onların dünyalarının anlamıdır, vatanıdır! Pal Sokağı Çocukları, bu arsanın halkı, savaşçılardır. Bu savaşçılar birliği ise lider Baka, subaylar Gereb, Cse-


le, Kolnay, Kende, Weisz, Csonakas ve er Nemecsek’ten oluşmaktadır. Nemecsek, grup içindeki en küçük yapılı ve zayıf olanlarıdır. Grup içinde tüm subaylar tek bir ere komutanlık etmektedir. Arsa neferlerinin, arsa sınırları içindeki disiplinleri askeri bir niteliktedir. Birbirlerinin yanlarından geçerken istisnasız selam verirler. Ve hatalar affedilmez, cezasız kalmaz. Arsa kapısını ardından sıkıca kapatmayan, gerekçesi ne olursa olsun “zindana kapatılma” cezasına çarptırılırdı. Arsa sınırları içinde yaşam ortaktır ve görev dağılımı esasına dayanır. Sekreteri, kurul üyeleri, bayrağı, tüzüğü ile “Arsa” bu örgütlülüğü kuruluşu da ifade eder. Nemecsek, okul çıkışı Arsa’ya gittiği günlerden bir gün, Arsa kapısının açık olduğunu fark eder. Acank bu kurallara aykırı bir durumdur ve de büyük bir suçtur. Arsaya bu nedenle, sinirli bir ok adar tedirgin bir şekilde giren Nemecsek, bayrağın olduğu kereste yığının tepesinde “Füveszkart Sokağı” çocukları olan kızıl gömleklilerin lideri Feri Ats’ı görür. Nemecsek, Feri Ats’ın koca cüssesi karşısında bir an afallar ve hızlıca kaçmaya başlar. Baka’nın da Arsa’ya gelmesiyle toplanan Arsa üyeleri kızıl gömleklilerin saldırısına aynı şiddetle bir karşı saldırı kararı alırlar. O gün yapılması kararlaştırılmış olan liderlik seçimi de yapılır ve üç oya karşı ezici bir çoğunlukla lider, Baka olur. Üç oyu ise Gereb almıştır. Ve üç oydan bir tanesini de nezaketen Baka vermiştir. Yeni lider seçim sonrası, kızıl gömleklilerin saldırısına aynı şiddetle karşı saldırı kararı için harekete geçer. Baka, Nemecsek, Csonakos, kızıl gömleklilerin “vatanı” olan parka gizlice girerek “Pal Sokağı Çocukları Buradaydı” yazılı kağıdı üslerinin olduğu ağaca asaralr. Ve bu savaş ilanı ile iki grup arasında savaş başlar. Bu savaş, Baka’nın önder niteliklerini ustaca sergilemesine, geliştirmesine Gereb’in ihanetine ve ardından telafi çabalarına, Nemecsek’in korkuları ile yüzleşerek küçük bedeninde taşıdığı kocaman yüreği ile sergilediği fedakarlık örneklerine ortak amaç uğruna tüm küskünlüklerin zorlukların aşılmasına ve

Pal Sokağı Çocukları’nın bütün olarak vatan savunmasına sahne olur. Bu savaşta haklı ve haksız olan iki taraf vardır ve haklının haksıza karşı verdiği savaş dayanışmayı, kardeşliği, sevgiyi, bağlılığı, coşkuyu tüm saflığı ile ortaya çıkarır. İşte tam da bu nedenle: “Nemecsek, Baka ve Pal Sokağı’nın diğer çocukları bundan tam yüz yıl önce Budapeşte’de yoksul bir semt olan Jozsefvaros’tan yola çıktılar. Bugün ar-

tık bütün dünyada tanınıyorlar. Ve onlar önem verilen değerler uğruna her şeyin göze alınması ve “ihanete” karşı kopmaz dostluğu temsil ediyorlar” Sayfa:9 Pal Sokağı çocukları, dünyanın bütün çocuklarının yüreği ile yaşadılar, sevdiler, dostluklarını kalıcılaştırdılar mücadele ettiler. Onlar saflığın, temizliğin Pal Sokağı’nda ki temsilcileriydiler. Ve Pal Sokağı Çocukları kitabı da bu yaşama –bu gerçeğe- çağırıyor hepimizi, herkesi...


kelimelerin dili kelimelerin dili

olay serhat soylu

“Gezi olayları sırasında tutuklananların mahkemesi…” , “Gazi olayları yıldönümünde yapılan eylemde…” , “Kızıldere olayının yaşandığı yerde anma yapan…” Uzar gider bu örnekler. Burjuva basında; gazetelerde, televizyonlarda sık sık duyarız bu haberleri. Ülkemiz gündeminde bitmek tükenmek bilmeyen “olay”lardan birkaçı zanneder insanlarımız. Burjuvazi sınıf gerçeğini, yaşanan her şeyin sınıfsal niteliğini yok sayar. Yani sınıf gerçeğini inkar eder. Biliriz ki sınıf gerçeğine en uygun yaşayan, politikalar üreten de ta kendileridir. Her anlarını sınıf düşmanları olan ezilen halkları düşünemez, mücadele edemez, tarihlerine, sınıfsal çıkarlarına sahip çıkamaz hale getirmek için programlarlar. Televizyonlarındaki diziler, filmler, reklamlar, haberler… Kullandıkları dil… Buna hizmet eder; yaşananların sınıfsal niteliğini ortadan kaldırmaya, sınıf gerçeğini yok saymaya. 19 kişinin katledildiği, ülkemiz tarihinde faşizmin toplu kitle katliamlarından birisinin yaşandığı Gazi katliamını “olay” olarak ifade eder burjuvazi. “Katliam” diye ifade edilirse; devletin faşist niteliği, faşizmin toplu kitle katliamlarıyla hedeflediği halkın mücadelesini baskı altına alma hedefi teşhir edilmiş olacak.

Türkiye devrimci hareketinin önder kadrolarının kahramanca direnerek şehit düştüğü Kızıldere direnişini aslında unutturmaktır hedefi burjuvazinin. Başarılı olmaları elbette imkansız. “Kızıldere olayları” diyerek “bari böyle hatırlansın hatırlanacaksa” derler. Kızıldere olayı yoktur oysa. Kızıldere’de katliam ve direniş vardı. Ekmek, adalet, özgürlük savaşçısı on yiğit insan binlerce faşist namluya karşı can-kan pahasına yazıyorlardı Türkiye halklarının devrim manifestosunu kerpiç bir evde… İşte Kızıldere’de yaşanan budur. Bunu böyle ifade eder mi burjuvazi? Elbette etmez. Yaşanan herhangi bir olay olarak gösterilsin ki Kızıldere, Türkiye halkları gerekli mesajı alamasın Kızıldere’den. Geçtiğimiz yıl Haziran ayında bir ayaklanma yaşandı Anadolu topraklarında. Milyonlarca insan ekmek, adalet, özgürlük talebiyle meydanları zaptetti. Emperyalizme ve işbirlikçisi AKP iktidarına tabiri caizse güçlü bir el ense çekti… Hiçbir baskının, işkencenin yanına kar kalmayacağını bir daha akıllarından çıkaramayacakları şekilde öğrendi emperyalizm ve işbirlikçileri. Ayaklanmalar yüzyılına bir imza da Anadolu’dan atıldı… Tabii bedelini de ödedik bu güzel günlerin. Yedi şehit verildi… Yüzlerce insanımız tutsak düştü. Onlarca insanımız faşist polisin saldırı-

larında gözünü, bacağını, kolunu kaybederek ayaklanmanın gazileri oldular. Keski n bir bıçakla ayrılan iki taraf, cephe vardı Haziran Ayaklanması’nda; ezilen Anadolu halkları, emperyalizm ve işbirlikçileri… Bu iki cephenin savaşıydı yaşananlar. Haziran ayında, Gezi parkı ile patlayan bu süreci “Gezi olayları” olarak ifade eden burjuvazi Haziran ayaklanmasının sınıfsal niteliğini gizlemek istiyor. Öyle ya, onlara göre üç beş marjinalin, hatta “çapulcunun” devletin malına zarar verdiği, kamunun güvenliğini alabildiğine bozduğu, “kahraman” polislerin de doğal olarak müdahalelerinin yaşandığı bir takım “olay”lardı bunlar… Burjuvazi sınıf gerçeğini gizlemeye, sınıf düşmanını sınıfsal düşünemez hale getirmek istiyor evet. Bu bile burjuvazinin sınıf savaşının kurallarına ne kadar bağlı olduğunu, yaşamının her anını, hayatın her alanını bunun için kullandığını gösteriyor. Dilini, üslubunu her şeyini savaş gerçeği ve kendi ihtiyaçları belirliyor. Düşmanın diliyle konuşmama konusunda ısrarlı, kararlı olacağız. Sınıf savaşı gerçeğine en az burjuvazi kadar uygun yaşayacağız. Beynimizi, yüreğimizi, dilimizi teslim alamyacaklar. Gerçekleri anlatma görevimizi yerine ancak böyle getirebiliriz.


47-48 haber yorum_29-30 ellerimi tut 4/12/14 1:44 AM Page 47

haberler haberler GRUP YORUM DUYURULAR w 9 Mayıs Grup Yorum Denizli Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. w 10 Mayıs Grup Yorum Bursa Kültür Park Açıkhava’da sahne alacak. www.grupyorum.net www.facebook.com/grupyorum1985 www.twitter.com/grup_yorum

İdil Halk Tiyatrosu Dünya Tiyatro Günü’nü Kutladı oluşturmaya çalıştığından bahsetti. Tiyatronun öneminden de bahsedilen konuşmada Sovyetler Birliği'nde savaş koşullarında kapatılmayan ve ödeneği kesilmeyen tek kurumun devlet tiyatrosu olduğu anlatıldı ve Stalin'in “sanatçı insan ruhunun mühendisidir” sözü aktarıldı. Günün ayrı bir önemi olarak İdil Halk Tiyatrosu oyuncusu ve dergimiz çalışanı Veysel Şahin'in ara mahkemeyle tahliye olduğu haberi gelen konuklarla paylaşıldı. Daha sonra Uluslararası Bildirge Hale Üstün tarafından okundu. Ardından, Mehmet Esatoğlu alternatif bildirgeyi okudu. Tiyatro Simurg, Ayamama Deresi Kadınları, Rosenbergler oyunlarını oynadı. Bilgesu Eranus'un yazdığı Beşik isimli oyunu TAYAD'lı Bedriye Ana İdil Halk Tiyatrosu oyuncuları ve İdil Kültür Merkezi aile- oynadı. Sonrasında Roboski katliamını anlatan oyunuysi Dünya Tiyatro Günü’nü kutladı. 27 Mart Perşembe la Beritan Erdal Ayna sahne aldı. İdil Halk Tiyatro/Gazi günü İdil Kültür Merkezi'nde gerçekleşen etkinlikte Mahallesi ekibi ve Ruhan Mavruk şiir dinletisi gerçekkafede İdil Halk Tiyatrosu'nun geçmiş oyunlarından fo- leştirdi ve kapanışta Mehmet Esatoğlu ve Hale Üstün toğrafların sergisi ve şehit devrimci sanatçıların görsel- Bilal ve Berkin isimli tiyatral metni okudu.. leri sergilendi. Etkinlikte ilk olarak İdil Halk Tiyatrosu sahne alarak gelen herkese teşekkür etti ve ardından Yaklaşık atmış kişinin katıldığı etkinliğin sonunda Veybugün burada olmanın çok önemli olduğunu, tiyatro- sel Şahin de kültür merkezine geldi ve kendisinin lara ve en genelde sanata AKP iktidarının faşist serbest kalması için düzenlenen kampanyalara destek saldırılarının sürdüğünü, AKP iktidarının yeni yasalarla olan herkese teşekkür etti ve herkesin dünya tiyatro sansürlemeye, ödeneklerle tehdit etmeye, oyunları gününü kutladı. yasaklamaya, sanatçıları emekli ederek kendi kadrolarını

NİSAN 2014 | TAVIR | 47


47-48 haber yorum_29-30 ellerimi tut 4/12/14 1:44 AM Page 48

haberler haberler kısa... kısa... kısa... kısa.. kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa...kısa...

wİstanbul Film Festivali Açılışında Berkin Elvan Anıldı 33. İstanbul Film Festivali'nde Sinema Onur Ödülü alan Umur Bugay'a ödülünü, Berkin Elvan tişörtüyle sahneye çıkan oyuncu Meral Çetinkaya verdi. Çetinkaya'nın, sahneye çıkmasıyla salondaki izleyicilerin dakikalarca alkışladığı görüldü.

sırada mahallelinin dikkatini çektiği ve tepki gösterilmesi üzerine heykelin sağ kolunu kırarak kaçtıkları söylendi. Sanatçı İskender Giray, saldırı hakkında "Ne yaparlarsa yapsınlar o heykelin oradan kaldırılmasına izin vermeyeceğim, onlar kırdıkça ben yenisini yapacağım" dedi ve heykelin kolunu onarma çalışmalarına başladığını söyledi.

w27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nde TÜSAK Eylemi Sanatçılar bu yıl Dünya Tiyatro Günü’nü kutlamadılar, bugünü her ilde eş zamanlı eylemler ve etkinlikler TÜSAK yasa tasarısına karşı bir mücadele gününe dönüştürdüler. Dünya Tiyatro Günü'nde İstanbul’da sanatçılar ve sanatçı örgütleri 27 Mart saat 15.00’da Galatasaray Lisesi önünde toplandı. Kültür Sanat-Sen öncülüğünde düzenlenen etklinlikte sanatçılar etkinliğe Brett Bailey'in Dünya Tiyatro Günü Uluslararası bildirisini okuyarak başladı. Dünya Tiyatro Günü’nü buruk kutladıklarını belirten sanatçılar TÜSAK Yasa Tasarısı taslağına tepkilerini gösterdiler. Eylem, çeşitli sanatçıların tiyatro gösterileriyle devam etti.

wBeyoğlu Kumpanya'dan Berkin'e Şarkı Beyoğlu Kumpanya Berkin Elvan'ın ve Gezi Ayaklanması şehitleri için "Bir Bahar Şarkısı" isimli bir şarkı seslendirdi. Bu şarkı http://www.youtube.com/watch?v=ZAXO9TR pr4M adresinden dinlenebilir.

wFırıncı Berkin Elvan’ı Arıyor Heykeli Sanatçı İskender Giray, burnunda gaz maskesi, elinde feneri, sırtında ekmek sepeti olan bir fırıncı heykeli yaptı. Heykel Kadıköy Moda'ya Mehmet Ayvalıtaş Parkı'na dikildi. Heykelin yüksekliği yaklaşık iki metre ve seksen kilogram ağırlığında. Fırıncı Berkin'i Arıyor isimli heykel, faşistleri çok rahatsız etti ve 25 Mart'ta saldırıya uğradı. Saldırganların heykeli tamamen parçalamaya çalıştıkları fakat bu

wLars Van Trier’e Yasak! 14 Mart'ta ilk bölümü vizyona girmesi planlanan Lars van Trier'in 'Nymphomaniac' filmi Türkiye'de gösterilmeyecek. Vizyona girecek filmlere rayting değerlendirmesi yapan kurul oy çokluğuyla filmin vizyona girmesine izin vermedi.

48 | TAVIR | NİSAN 2014

wNewroz Kutlandı Demirci Kava'lardan Cengiz Soydaş'lara devam eden direniş ateşi bu yıl Berkin'lerin, Hasan Ferit'lerin sıcaklığıyla hem Gazi Mahallesi'nde hem de Sarıgazi'de kutlandı. Gazi Mahallesi'nde yaklaşık 500 kişinin katıldığı etkinlikte Aşık Sinem Bacı ve Denge Hevi sahne alırken Sarıgazi2De yaklaşık 3000 kişinin katıldığı etkinlikte Grup Yorum sahne alarak türkülerini seslendirdi.

wNuh Büyük Tufan Filmi'ne Tepki Avukat Yusuf Erikel, filmin gösterilmesinden

önce "filmin, senaristin kurgusu olduğu ve Kuranı Kerim'de bahsedilen Hz. Nuh ile alakası olmadığına" ilişkin bir metnin yayımlanması için İstanbul Nöbetçi Sulh Hukuk Mahkemesine başvurdu. wAhmet Erkanlı Vefat Etti Uzun yıllar dergimize de karikatür çizen Ahmet Erkanlı 26 Mart'ta, uzun süredir tedavi gördüğü Başkent Hastanesi'nde hayata veda etti. 27 Mart'ta düzenlenen cenaze törenine ailesi, arkadaşları, Tavır Dergisi çalışanları ve Grup Yorum elemanları da katıldı. wVeysel Şahin Tahliye Oldu Dergimiz çalışanı ve İdil Halk Tiyatrosu oyuncusu Veysel Şahin 18 Ocak 2013 ‘te İdil Kültür Merkezi’ne gerçekleşen baskında tutuklanarak Tekirdağ F Tipi Hapishanesi’ne götürülmüştü. Veysel Şahin’in bir yılı aşkın hukuksuz tutsaklğın ardından, 27 Mart’ta aylık tutululuk incelemesinde avukatlarının tutukluluk durumuna itiraz etmesiyle tahliye edildi. wKızlı Erkekli Oturtmaya Ceza Hatay’da öğretmen Eylem Bab hakkında “öğrencileri kızlı erkekli karışık oturtuyor” gerekçesiyle soruşturma açıldığı iddia edildi. wYoutube ve Twitter Yasağı Youtube ve Twitter’a erişim Türkiye’den engellendi. Anayasa Mahkemesi twitterı serbest bıraktı fakat youtube engeli devam ediyor. Recep Tayyip Erdoğan ise yaptığı açıklamada Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara saygı duymadığını açıkladı.


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook