İÇİNDEKİLER MERHABA
5
ÖDP’YE SAHİP ÇIKMA ZAMANI
9
SOL KENDİ GÜCÜNE GÜVENMEDEN SORUNLARINI ÇÖZEMEZ
15
BÜTÜN RENKLER “SOL”MUŞ GİBİ!
35
PRAGMATİZM SON KALEYİ ZORLUYOR
45
SOLUN HALİ VE ÖDP
53
SOL ORYANTALİZM Mİ SOL LİBERALİZM Mİ DEVRİMCİ DAYANIŞMA MI ?
59
TOPLUMSAL SINIFLARIN KONUMU VE ÖDP
63
GELECEK ÜTOPYASI YARATMAK YA YENİDEN DEVRİMCİ OLMAK
73
Oğuzhan MÜFTÜOĞLU A.Ömer TÜRKEŞ İnönü ALPAT
Kemal ULUSALER
Ahmet TULGAR
Metehan AKBULUT-Mehmet ANTMEN-Haluk BAŞÇIL Osman ELBEK-Çetin ERDOLU-Güray KILIÇ
Önder İŞLEYEN
EN AZINDAN, NE YAPMAMALI
85
YENİ DÜNYA DÜZENİ VE SİYASİ HEDEFLERİ
89
BOP NEYDİ, HATIRLAYAN VAR MI?
97
DEĞİŞEN ÇAĞIN DEĞİŞEN KAVRAMLARI (MI)?
101
NEO-LİBERAL İHALENİN SON TAKİPÇİSİ AKP
123
KİMLİK SİYASETİ VE FEMİNİZM
143
Bülent SOMAY
Ali ÖZTÜRK
Levent YAKIŞ
Çağhan KIZIL
Cem DOĞAN
Joan D. MANDLE
MERHABA
Muhtıra/darbe ve şeriat tartışmalarının toz duman ettiği ortamda seçimler gerçekleştirildi. AKP, bütün bu olup bitenlere rağmen, seçimleri açık ara farkla kazandı. AKP’nin seçimlerde aldığı oy, neo-liberalizmin zaferi olarak okunabilir. Bu aynı zamanda neo-liberal ideolojiye eklemlenerek etkili olan, siyasal İslamın, milliyetçiliğin ve her tür gerici sağ ideolojinin hegemonyasını göstermesi açısından da önemli. AKP’nin ve onunla birlikte sağ ideolojinin güç kazanmasında ve bunun karşısında solun güçsüzlüğünde, geçtiğimiz ay 27. yılını geride bırakan, 12 Eylül’ün yarattığı iklimin de kuşkusuz etkisi var. 12 Eylül her şeyden önce, Türkiye tarihinde ilk kez aşağıdan-yukarıya gelişen devrimci hareketi ortadan kaldırarak, bir anlamda sol hareketin gelişimine de en büyük darbeyi vurmuştu. AKP’nin başarısı ve solun etkisizliği, 12 Eylül’ün bugüne uzanan izi olarak görülebilir. Bu seçimler bu anlamda kimilerin söylediği gibi 12 Eylül’ün sonu olarak değil, devamı olarak görülmelidir. Seçimlerin ardından BirGün gazetesinin yürüttüğü kapsamlı tartışmada, AKP’nin başarısını diğer etkenlerle birlikte, hemen hemen herkes tarafından, sol muhalefetin yokluğuna bağlandı. Gerçekten de sol uzun zamandır, siyasete müdahale etmekten hayli uzak. Egemen siyasetin kendi içerisinde yaşadığı kırılmalar ve çatlaklara dayanarak siyaset yapmaya dayanan anlayış, sonuç olarak da o iki kutbun güç kazanmasından başka bir sonuç üretmedi. Sol kendisini bunların dışında, bir başka noktada, devrimci siyasi seçenek olarak inşa edemedi. Seçimlerde sosyalist solun aldığı toplamı iki yüz bini bulmayan oyların nedeni de budur.
YENİDEN DEVRİM / 5
6
Sosyalistler açısından seçim sonuçları kuşkusuz başarısızlıktır. Oy oranları bir yana, solun asıl başarısızlığı, gelişen siyasi gelişmeler karşısındaki etkisizliğinde, düşünsel bir alternatif yaratamamış olmasında aranmalıdır. Seçimlerde üzerinde çokça tartışılan konulardan birisi bağımsız adaylık tartışması oldu. DTP’nin oluşturduğu seçim stratejisine sosyalistlerin eklemlenerek seçimlere girmesi, özellikle ÖDP Genel Başkanı’nın, alınmış olan seçime tek başına girme kararına ve parti organlarının bağımsız adaylık konusundaki olumsuz tutumuna rağmen aday olması önemli bir tartışma konusu oldu. Bu tartışmalara ilişkin çeşitli yazılara dergimizde yer verdik. Seçimlerin ardından gündeme gelen konulardan birisi de solun yeniden inşası tartışmaları oldu. Solun hangi politik zeminler üzeriden yenileneceği, bu güne kadar yürütülen mücadelenin ortaya çıkardığı olumluluklar ve olumsuzlukları da ele alarak, açıklıkla tartışılmalıdır. Yeniden Devrim dergisi de bu tartışmaların yürüyeceği fikri zeminlerden birisi olacaktır. Bu sayıda yer alan kimi yazılar da bu tartışmalara giriş olarak değerlendirilebilir. *** Seçimlerden önce ve sonra demokrasi konusunun üzerinde çok duruldu. Statüko/demokrasi ikileminin etkisi ile, solun bir kesimi statükocu/ulusalcı güçlerle yan yana gelirken bir kısmı da statüko karşısında liberal demokrasi çizgisini savundu. Sol adına yapılacak en büyük yanlışın da olduğunu daha önceki sayılarımızda ifade etmiştik, solun AKP karşısındaki etkisizliğinin asıl nedeni de burada aranmalıdır. Solun bu sıkışmaya aşabilmesinin yolu da, eşitlikçi ve özgürlükçü sol düşünceler temelinde üçüncü bir cephenin yaratılmasıdır. Üçüncü cehpe kavramı, bu dönemde sol içerisinde çokça dillendirildi, ancak üçüncü cephenin politik temellerine ilişkin, derinlemesine bir tartışma yürütülmedi. Dergimizde bu konudaki tartışmalara ilişkin olarak Oğuzhan Müftüoğlu ile yaptığımız söyleşiyi yayınlıyoruz. Seçimler, sol ve ÖDP içerisinde süren tartışmalarla ilgili konuştuğumuz Müftüoğlu, üçüncü cephenin politik çerçevesini şöyle değerlendirdi, “Bana göre cephenin bir tanesi neo-liberal cephe ise eğer, bunun iyi anlatılması gerekir. Bu emperyalizmle bütünleşmiş bir şeydir. Bana göre emperyalizme karşı durmayan bir üçüncü cephe olamaz. İkinci cephe Avrupa Birlikçidir, Batıcı’dır. Avrupa Birlikçi bir üçüncü cepheden söz edilemez. Avrupa Birlikçi bir sol aslında birinci cephenin bir versiyonu olur. Yani AKP’nin yürüttüğü neo-liberal politikalar doğrultusunda rejimin demokratize edilmesiyle yetinen, bunu benimseyen, bazı eksiklikleri işte “Yeteri kadar demokratik değil diyerek” eleştiren, biraz daha demokratik, sosyal haklar vesaire ile beslenmiş bir üçüncü cephecilik bana göre ikinci cephenin bir sol versiyonudur. Yeni sol tartışmalarda da görüyorum. İstenen şey bana göre AKP’nin bir sol versiyonu”. Leven Yakış ve Ali Öztürk’ün demokrasiyi BOP ve yeni dünya düzeni çerçevesinde ele alan yazıları de yer alıyor bu sayımızda. Soldan da sahiplenile-
7
MERHABA
bilen bugünün demokrasi anlayışının ne olduğunu, hangi anlam dünyasının parçası olduğunun ortaya konulması oldukça önemli. Türkiye’de demokrasi söylemi içerisinde yeniden yapılanırken, bu demokrasinin içeriğini düşük yoğunluklu demokrasi kavramı açıklar nitelikte, “Düşük yoğunluklu demokrasinin paradoksu sivilleştirilmiş muhafazakâr bir rejimin, açık otoriter bir rejimin karşılaşabileceğinden daha az halk direnişiyle karşılaşarak ve daha fazla zarara uğramadan, acı hatta daha baskıcı toplumsal ve ekonomik politikalar izleyebilmesidir. Bu ülkelerdeki muhafazakâr yerel seçkinlerin ve ABD’nin bakış açısından bu nitelik, bu rejimleri geleneksel açık otoriterianizmin ilginç ve yararlı bir seçeneği haline getirir”. Bu sayımızda ağırlıklı olarak ÖDP ve sol üzerine tartışmaları değişik yönleriyle ele alan yazılar yer alıyor. A.Ömer Türkeş, İnönü Alpat, Kemal Ulusaler, Önder İşleyen yazılarında bu konudaki tartışmalara değiniyor. Bununla birlikte, küreselleşme çağında kavramların anlamları üzerine Çağhan Kızıl’ın yazısına yer verdik. Bu sayımızdaki çevirimizi de Joan. D. Mandle’nin Kimlik siyaseti ve Feminizm üzerine yazısına ayırdık. *** Dergimiz ÖDP olağanüstü kongresi öncesinde çıkıyor. ÖDP gerçektenden de olağanüstü bir dönemden geçiyor. Kongre sürecinde başlayarak adım adım gelişen ve bağımsız adaylık tartışmalarında doruğa ulaşan kriz, Parti içerisinde ikili bir hayat ortaya çıkardı. Krizle birlikte, Parti dışındaki kimi çevrelerde, yeni/liberal sol projenin önündeki en büyük engel olarak tanımladıkları ÖDP’de artık yolun sonunun geldiğini ifade eden yazılar yer aldı. Yaşanan krizle ilgili olarak Parti içerisinde de, ÖDP’ye Sahip Çıkma Zamanı, başlıklı metin Parti üyelerinin imzası ile kamuoyunu duyuruldu. Dergimizde yer verdiğimiz bu metinde de ifade edildiği gibi bizce de, “Bugün ÖDP’nin siyaset anlayışı ve savunduğu özgürlükçü sol düşünceler temelinde, toplumun tüm devrimci-demokrat birikimini kapsamaya ve solun emekçiler ve yoksullarla siyaset yapma zeminlerini geliştirmeye dönük bir devrimci siyasi çizginin korunarak geliştirilip güçlendirilmesi Türkiye solunun yeniden ve devrimci bir anlayışla güçlendirilmesinin temel yoludur.” Bu anlayışla ve ÖDP’nin 11 yıllık birikimiyle geliştirdiği demokratik kültür ve hukukuyla, devrimci siyaset anlayışına sahip çıkma ve ÖDP’nin bağımsız devrimci bütünlüğünü koruma kararlılığıyla kongremizi selamlıyoruz. Sevgi ve dostlukla HER YERDE HEP BİRLİKTE YENİDEN
YENİDEN DEVRİM
SÖYLEŞİ
SOL KENDİ GÜCÜNE GÜVENMEDEN SORUNLARINI ÇÖZEMEZ* OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU
*** 70’li yıllarda yaşanan, Mahirler’le başlayan, Devrimci Yol ile devam eden sürecin Türkiye Sosyalist Hareketi içerisindeki en önemli katkılarından birisi bence solun kendi dışındaki güçlere dayanarak siyaset yapma alışkanlığını kırması oldu. Bizim en önemli katkımız budur. Sol geleneksel olarak Türkiye’de ya kendi sağındaki güçlere ya da kendi solundaki güçlere bel bağlama hastalığından kurtulamamıştı. Ya cuntacılara, ya CHP’ye bel bağlayarak siyaset yapmıştı. Bu yüzden de Türkiye toplumu içerisindeki bir özne, asal özne olarak görülmemiştir. İlk kez 70’lerde başlayan bir süreç solun, devrimcileri kendi güçlerine dayanarak, toplumun içerisinde kendi güçleriyle varolarak, ne yurtdışında başka bir ülkenin sol hareketine ne ülke içerisinde CHP gibi, darbeciler, cuntacılar gibi kendi dışındaki güçlere bel bağlayarak, kendi gücüne güvenerek siyaset yapmasını getirmiştir. Bu çok önemli bir süreçti ve Türkiye’de belki kitleselleşememe duvarını, engelini bu yolla aşmıştır sol. *** Seçim sonuçlarını önce bir partiler düzeyinde değerlendirelim... Seçimleri ben genel olarak liberalizmin bir zaferi olarak görüyorum. Beklenen bir şeydi bu. Solun büyük, ciddi bir yenilgisidir bu sonuçlar. Seçimlerden önce şöyle bir tartışmamız vardı Türkiye solunda: En ciddi tehlike acaba liberalizm midir, milliyetçilik midir? Ben milliyetçiliği tabii ki bir tehlike olarak görüyorum ama dünya çapında milliyetçilik liberalizmin yedeğine düşmüş bir şeydir artık. Yükselen güç neo-liberalizmdir.
16
YENİDEN DEVRİM / 5
Türkiye’deki siyasal gelişmeler de dünyadaki rüzgârın doğrultusunda yürümektedir. Solun karşısındaki asıl güç neo-liberalizmdir. Milliyetçilik bir tür neo-liberalizmi tamamlayıcı ama hem de ona direniş biçiminde ortaya çıkan bir şeydir. Seçimlerde zafer kazanan liberalizm yani, neo-liberalizm oldu. Darbe söylentilerinin, muhtıranın seçimler üzerindeki etkisi üzerinde çok duruldu bu süreçte. Sanıldığı kadar olduğunu sanmıyorum bu etkinin ben. Bütün bunların, yani AKP’nin bu muhtıra sürecinde, cumhurbaşkanlığı sürecinde bütün bu yaptıklarının bir seçim taktiği olup olmadığını da düşünüyorum hatta bazen. Başlangıçta şuna şaşırmıştım: Tayyip Erdoğan istese daha ılımlı birisini cumhurbaşkanı seçtirebilirdi o sırada. Askerlerin de istediği birini seçtirip, süreci istediği gibi dört yıl daha götürme, daha rahat hareket etme imkanını niye kullanmadı? Bu başlangıçta bir hata gibi görünüyordu. Birçokları gibi ben de bu düşünceye kapıldım. Ama sonra giderek, çünkü seçimlerden sonra daha rahat tahlil yapmak fırsatı oluyor, acaba Tayyip Erdoğan gidişatın kendi istediği kadar güçlü olmadığını gördü de, kendi radikal tabanını kaybedeceğini ve onların sürükleyeceği destek tabanını da kaybedeceğini, istediği kadar büyük bir güç bulamayacağını gördü de, bunu düşünerek, anketlerden böyle bir şeyi görmüş olabilir, böyle bir gerilime bilerek mi yol açtı ılımlı birisini seçmeyerek diye düşünmüyor da değilim. Muhtıra çok tartışıldı. Ben muhtıranın mesnetsiz bir güç gösterisinden, kaba bir güç gösterisinden ibaret kaldığını, ordunun Türkiye’de darbe yapamayacağını çok açık düşünen birisiyim. Yazdım da bunu. Darbe karşıtlığının da o kadar fazla abartılmaması gerektiğini söyledim bu yüzden. Elbette darbeye kaşı çıkmak gerekir, ama her şeyi bir darbe kaşıtlığı üzerinden kurgulamanın sonuçta AKP çizgisine düşen bir tavra yol açabileceğini düşündüm. Hani kovboy literatüründe bir şey vardır: “Ateş etmeyeceksen, tabancayı çekmeyeceksin” derler. Ateş edemeyeceğini bile bile tabanca çekti generaller. Ateş edemediler, kaybettiler. Yani kovboy yasası aslında işledi. Gördüğüm şey bu benim. CHP’nin seçimlerde az oy aldığı, oy kaybettiği söyleniyor. Bana göre CHP çok bile oy aldı. Bir kere CHP düzen eleştirisinden vazgeçerek rejim savunucusu durumuna düştü, böyle bir konuma savruldu. CHP’nin zaten konumu geleneksel olarak bir devlet partisi, düzen partisi olmaktır. 70’lere kadar böyleydi. 60’ların ortasına kadar böyleydi. Dünyadaki gelişmeler, Türkiye’deki gelişmeler bir şekilde CHP’yi “ortanın solu” kavramıyla beraber düzen karşıtı, sol, görece sol, işte “ortanın solu” diye tabir edilen sosyaldemokrasi doğrultusunda bir yönelime itmiştir. Uzun süre kırık dökük de olsa bir düzen eleştirisi üzerinden oy sağlamıştır. Ama bir süreden beri, dünyadaki bu küreselleşme sürecinin Türkiye’deki etkileriyle beraber, devletin bir neo-liberal değişim sürecine girmesiyle beraber, CHP rejim savunuculuğu misyonunu sahiplendi, re-
SOL KENDİ GÜCÜNE GÜVENMEDEN SORUNLARINI ÇÖZEMEZ
17
jim üzerinden, rejimi koruma üzerinden bir siyaset belirlemeye başladı. Düzen eleştirisinden tümüyle vazgeçti. Zaten rejimi korumaya yöneliyorsan, rejimin altyapısı olan mevcut düzeni de savunmak durumunda kalırsınız. Bu yüzden zaten düzenden rahatsız olanlardan bir oy beklentisi olmaması gerekir. Büyük bir çoğunluğun düzenin mağduru olduğu bir ülkede de eğer düzenin eleştirisinden vazgeçiyorsanız, çoğunluk partisi olmaktan da vazgeçiyorsunuz demektir. Askerlerin, düzenden çok da rahatsız olmayanların, düzen kaygısı olmayanların muhafazakar çizgideki oylarına talip oluyorsun. CHP’nin vardığı yer bence budur. (Bence Bugünün CHP’si Ecevit öncesi Turhan Feyzioğlunun, Kemal Satırın CHP’sine dönüşmüştür.) Benim için şaşırtıcı olan şudur:30-35 senedir sol düşüncenin öyle ya da böyle yakınında durmuş bir partinin içinde, en az 20-30 yıldır sol bir mücadele yürüttüğünü söyleyen bir partinin içinde bunların hiç tartışılmayıp Genel Başkanı’nın da etkisiyle kolayca bir sağ partiye dönüşümü nasıl bu kadar kolay gerçekleşmiştir? Bunu merak ediyorum. Yani ne CHP’nin PM’sinde ne yetkili organlarında ciddi bir fikir tartışması yoktur. Yani “Biz nasıl oldu da bu düzeni eleştirmekten, düzen karşıtı olmaktan çıktık ve eskinin muhafazakar sağcıları gibi düzenin savunucuları durumuna düştük?” diye. Yani seçiminin sonucunun bu olmaması, benim için biraz şaşırtıcı olan budur. Bunun yerine işte CHP genel başkanını tartışıyor. Baykal’ı tartışıyor, yani Baykal’ın siyasetini değil, adamın kendisini tartışıyor. Adam işte biraz daha sempatik olsa, biraz daha itici olmasa bu iş olurmuş gibi bakılıyor. Yani Baykal değişse yerine Cem Uzan gibi birisi gelse ya da başka birisi gelse daha iyi olurmuş gibi bakıyorlar. Koca bir partinin içerisinde böyle bir politika tartışmasının yapılamıyor olması, daha yapılmamış olması benim için şaşırtıcıdır. CHP böyle iken, Türkiye’de de bir tür değişim, neo-liberal değişim süreci başlamışken AKP’nin aldığı oya da şaşırmamak gerekir. Doğrusu ben bu kadar büyük bir yüzde beklemiyordum, çünkü DP’nin ve diğer sağ partilerin biraz daha fazla oy alabileceklerini düşünüyordum. Bu gerçekleşmedi. Bu da biraz toplumdaki bu neo-liberal sürecin içine sürüklediği ideolojik hegemonyanın etkisiyle ve kitlelerin belli ölçüde bugünkü vaziyetlerini korumak için hareket ettiklerini düşündürüyor bana. Din etkeninin rolü ne olmuştur? Din etkeninin çok bir rol oynadığı kanısında değilim. Din sadece AKP’de değil bütün sağ partilerde önemli rol oynar. Ben aynı zamanda bir askeri darbenin olanaksızlığı kadar bir şeriat tehlikesinin de Türkiye için varolmadığını düşünüyorum. Evet, muhafazakarlaştırma, toplumu gericileştirme önemli bir olgudur, AKP politikalarını aslında toplumdaki dinci eğilimleri güçlendirerek
18
YENİDEN DEVRİM / 5
yaygınlaştırıyor. Besleyerek, güçlendirerek ve biraz da onlara yaslanarak iktidarını kuvvetlendiriyor, pekiştiriyor, neo-liberal politikaları da din sayesinde biraz daha kolayca benimsetiyor. Ama ılımlı İslam dedikleri de bu zaten. Tehlikeden söz edilecekse, tehlike bugünkü durumdur aslında. Varolan durumdur, yoksa AKP bir gün “cee” diyecek ve Türkiye Arabistan gibi, İran gibi bir ülke olacak diye bir şey yok. Bu Türkiye’nin içsavaşa sürüklenmesi demektir, hem de çok büyük bir içsavaşa sürüklenmesi demektir. Türkiye gibi bir ülkede zaten istenen de bu değil. Amerika’nın, Batı’nın, onlarla anlaşma halinde olan, onlar tarafından eğitilip, onlar tarafından yönetilen dincilerin bugün olmasını istediği de bu değil. O bakımdan inandırıcı olmuyor, “İşte Cumhuriyet tehlike altında” “Laiklik tehlike altında”, “Şeriat gelecek” diyorlar, kimse inanmıyor. Böyle bir söylem gerçek durumu da gizliyor. Bugünkü varolan neo-liberal ve ılımlı İslam karışımının yönetimine muhalefeti de engelliyor. O halde “Üçüncü cephe” tarifinde de bir kavram karmaşısı söz konusu, öyle değil mi? O çok önemli bir başlık bana göre.Yani üçüncü cephenin ne olduğu. Birinci ve ikinci cephenin ne olduğunu çok iyi belirlemekten geçen bir şey üçüncü cephenin ne olup olmadığını belirlemek. CHP’nin düştüğü sol adına rejimi savunmak üzerinden siyaset yapmak yanılgısı solda da var. Solda da tam tersine bu sefer rejim üzerinden, “bu vesayet rejimine karşı bir demokrasi” diyerek düzen eleştirisini bir kenara bırakarak sadece rejim üzerinden siyaseti yürütmeyi amaçlayan ve o rejim sorununu askeri vesayet üzerinden saptayan ve alternatifi de sivilleşme olarak gören, vesayete karşı mücadeleyi esas olarak gören bir sol söylem egemen Türkiye’de. Bu solun hemen hemen bütününde açıkça da ifade ediliyor. Ben bunun da CHP’nin düştüğü yanılgının zıttı bir yanılgı olduğu kanısındayım. Sadece üstyapıdaki rejim sorunlarından, düzenin mağdur ettiği hayatların üzerinden değil, sadece üstyapı ilişkilerinin üzerinden muhalefeti götüren bir anlayışın solda yaygın olduğu düşüncesindeyim. Bu neo-liberalizmin bana göre soldaki etkisiyle izah edilebilecek bir şeydir. Bu da bence solu başarısızlığa götüren şeydir. CHP’yi başarısızlığa götüren rejim savunuculuğu olduysa, solu başarısızlığa götüren problematiğin de burada yattığı kanısındayım. Burada solun mücadelesini bir rejim tartışması üzerinden yürütmesini çok yanlış buluyorum. Abartılmış bir milliyetçilik tehlikesi, dinci liberal akımlar karşısında daha hoşgörülü ve hayırhah bir tutuma yol açıyor. Şöyle bir şeye götürüyor solcuları: İşte biliyorsunuz, bu askeri vesayet rejimi üzerinden, abartılmış darbe tehlikesi üzerinden solcular dincilerle de ittifak yapabilir, İslamcılarla da ittifak yapabilir tartışması durumun yanlış analiz edildiğini gösteren bir şey-
SOL KENDİ GÜCÜNE GÜVENMEDEN SORUNLARINI ÇÖZEMEZ
19
dir. Milliyetçilik tehlikesini, darbe tehlikesini başat gösterip neo-liberalizmi es geçtiğiniz zaman ve dincilerle neo-liberalizmin kaynaşmasını, eklemlenmesini atladığınız zaman işte gene neo-liberalizmin talebi doğrultusunda AKP yanlısı bir sol hareketin geliştirilmesi durumu ortaya çıkar. AKP’nin güçlenmesinde bunun da rolünün olduğunu düşünüyorum. Zaten uzun zamandır AKP’yi destekleyen, besleyen fikirler savunan aydınlar çoktu. Bir kısmı zaten gidip doğrudan AKP’ye girdi ya da oy vereceğini söyledi. Bu durum solun toplumla kuracağı iletişimi de engellemez mi? Sol rejimi onarmak üzere işlev gören bir harekete dönüştü neredeyse, değil mi? Tamamen doğru. Zaten geniş emekçi kitleler üzerinde, düzenden mağdur olan kitleler üzerinde etkin olma şansını kaybediyorsunuz o zaman. Onların öyle anayasal sorunları, işte “Kim idare edecek?” işte “Demokrasi şöyle mi olacak, böyle mi olacak?” gibi bir duyarlılık içerisinde olmadıkları bilinen bir şey. Çok geniş kesimlerin. Tabii bu yönetime ilişkin, demokrasi sorununa ilişkin tartışmaların üzerinden atlamak, oradaki duyarlılıkları bir kenara bırakmak anlamına gelmiyor. Askeri darbecilere devrimciler karşıdır Türkiye’de esas olarak. Bu bilinen bir şeydir. Ayrıca Türkiye’de dinci akımların bu kadar gelişmesi darbeler sayesinde olmuştur. Darbeler solu ezmiştir. Solu yok etmiştir. Bu da Amerika yönetimindeki ordu darbeleri sayesinde olmuştur. Bu açık bir şey. Yani dincilerin bugün Türkiye’deki hegemonyası büyük ölçüde askeri rejimin, faşist darbelerin sonucudur. Tabii ki askeri darbelere sol duyarlı olmak durumundadır. Ama bunu çok yanlış bir yerden, bunun düzenle, kapitalizmle, emperyalizmle bağını kopararak ele alırsanız, zaten Amerika bütün dünyada strateji değiştirdi, askeri darbeler yerine artık neo-liberal yönetimleri doğrudan destekliyor, tırnak içinde bir demokrasiyi, sınıf meselesini göz ardı eden bir demokrasiyi de neo-liberal programın bir parçası olarak nitelendiriyor olursunuz. Pentagon uzmanları eskiden darbeci eğitirken şimdi bizim gibi ülkelerde “demokrat” yetiştirmeye uğraşıyor, içi boşaltılmış, düzen ile, neo-liberalizm ile kavgasını bir tarafa bırakmış demokratlar... Amerika da eski, “ordusu güçlendirilmiş yönetimler” yerine ordusu daha geri plana itilmiş yönetimleri destekliyor zaten. Eh, siz bunu atlarsanız ortada sonuçta AKP’lileşmiş, sadece askeri vesayetle mücadele eden ve emperyalizmin istediği doğrultuda hareket eden ve ona karşı hiçbir şey yapmayan bir sol kalır. Askerlerin rolüne karşı, askeri darbelere karşı, onların düzenle, kapitalizmle, emperyalizmle bütünleşmiş rollerine karşı ise çok açık bir tavır içinde düzen ve rejimle kavgasını birlikte yürüten bir sol gerekli bana göre.
20
YENİDEN DEVRİM / 5
Ahmet Türk, kendisi ile görüşmemizde “Kürt halkının bir özgürlük ve demokrasi talebi var. Bizi bunu gerçekleştirecek güçte görmediler, AKP’yi bunu yapabilecek güç olarak gördüler” diye değerlendirdi seçimdeki kendi durumlarını. Sol da bu haliyle, yani demokratikleşme programını düzeni değiştirme programına eklemlemediği zaman, geniş kesimler demokratikleşmeyi AKP daha kolay yapar, zaten Amerika da demokrasiyi ve bu doğrultuda da AKP’yi destekliyor diyerek sol yerine AKP’ye yönelmiş olabilir mi? Bir kere Amerika’nın politikalarını destekleyen çizgiyi takip ederseniz bir süre sonra emperyalizm kelimesini kullanmaz hale geliyorsunuz. Emperyalist müdahaleyi, onların yapmak istedikleri doğrultuda emperyalizmi bir tarafa bırakarak analiz yapmaya başlıyorsunuz, görmezden geliyorsunuz işin o tarafını. Yoksa hiç kimse “Amerika iyidir, Amerika demokrasi istiyor” demiyor, demez de. Bazı aydınlar var tabii, “Artık küreselleşme çağındayız, artık emperyalizm kavramınının geçerliliği kalmadı, bu tür şeyler olmaz” diyecek kadar Irak’ta burnumuzun dibinde bunlar yaşanırken gözünü bir tarafa gönüllü olarak kapatan. MHP’nin aldığı sonucu nasıl değerlendiriyorsunuz? İki şey gerçekleşti orada. CHP’nin izlediği politika MHP’yi meşrulaştırdı. Büyük ölçüde MHP’den ayrıştırılması güç bir politika izledi CHP. Ve MHP buradan da güç kazandı. Evet, toplumda bir milliyetçileşme var, Kürt savaşının bir etkisi olarak. Bu milliyetçilik rejimin kendisi tarafından da kışkırtılıyor. Besbelli. Şimdi bu milliyetçi rüzgarı CHP çok fazla abarttı herhalde. Ve “O rüzgarla biz bu yeri doldururuz” diye düşündü bana göre ve bundan faydalanıyorum derken kendisinin de milliyetçileşmesine katkısı oldu. Milliyetçi bakışı, söylemi bir şekilde içselleştirmesine de katkısı oldu. Çünkü partinin tabanında olanlar her zaman yönetimin söylediklerini tam olarak sorgulamıyorlar. “Bu ne biçim şey? Biz solcuyuz” diye düşünmüyorlar. “Koskoca parti başkanımız diyorsa bu doğrudur” diye körü körüne benimseyip onu tekrarlayan bir eğilim kitlelerin içerisinde var ve böyle bir etkisi olmuştur bu fırsatçılığın CHP’de. CHP daha fazla oy alamazdı zaten ama izlediği bu siyasetle toplumun sağcılaşmasına katkıda bulunmuştur. En büyük zararı bu olmuştur. MHP ise alabileceği oyu aldı. Belki CHP ile rekabet içerisinde olması bir parça kendisine dönebilecek oyların CHP’ye dönmesine neden olmuş olabilir ama sonuç şöyle bir şey: Milliyetçiliğin Türkiye’de başat bir şey olmadığını gösteren bir sonuçtur bu. Neo-liberalizmin başat, milliyetçiliğin buna yedeklenen bir sorun olduğunu ortaya koyuyor. Bu yüzden bana göre tek başına milliyetçiliğe karşı yürütülen bir mücadelenin başarı şansı yoktur. Başat olarak neo-liberalizme yönünü dönmeyen, düzen eleştirisi yapmayan, ona karşı tavır
SOL KENDİ GÜCÜNE GÜVENMEDEN SORUNLARINI ÇÖZEMEZ
21
almayan, başat olarak milliyetçiliği alan, ikisine karşı birden mücadele etmeyen bir hareketin bana göre başarı şansı yoktur. Milliyetçiliğe karşı mücadelenin de neo-liberalizmin doğru eleştirisinden kalkabileceğini düşünüyorum. Neo-liberalizmin, neo-liberal politikaların, emperyalist politikaların doğru eleştirisi Türkiye’de milliyetçiliği engelleyebilecek tek politikadır. Yani sadece milliyetçiliği eleştirerek, milliyetçiliğe yol açan süreci doğru eleştirmeden, sadece milliyetçiliğin kötü bir şey olduğunu söyleyerek başarılı olmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. ÜÇÜNCÜ CEPHE, AB’YE VE EMPERYALİZME KARŞI OLMALI Yine de “üçüncü cephe” kavramı üzerinde biraz daha duralım. Şimdi ben bu cephelerin, yani birinci ve ikinci cephelerin doğru tanımlanmasıyla ve onun zıttının bulunmasıyla bu kavramın doğru anlaşılacağını düşünüyorum. Bana göre cephenin bir tanesi neo-liberal cephe ise eğer, bunun iyi anlatılması gerekir. Bu emperyalizmle bütünleşmiş bir şeydir. Bana göre emperyalizme karşı durmayan bir üçüncü cephe olamaz. İkinci cephe Avrupa Birlikçi’dir, Batıcı’dır. Avrupa Birlikçi bir üçüncü cepheden söz edilemez. Avrupa Birlikçi bir sol aslında birinci cephenin bir versiyonu olur. Yani AKP’nin yürüttüğü neo-liberal politikalar doğrultusunda rejimin demokratize edilmesiyle yetinen, bunu benimseyen, bazı eksiklikleri işte “Yeteri kadar demokratik değil diyerek” eleştiren, biraz daha demokratik, sosyal haklar vesaire ile beslenmiş bir üçüncü cephecilik bana göre ikinci cephenin bir sol versiyonudur. Yeni sol tartışmalarda da görüyorum. İstenen şey bana göre AKP’nin bir sol versiyonu. Emperyalizme, kapitalizme, onun politikasına karşı durmayan bir politika. Bana göre üçüncü cephe Avrupa Birliği’ni de eleştiren, onun kapitalist düzenini de eleştiren, emperyalizme ve onların politikalarına karşı duran bir hareket olmak zorundadır. Sadece rejim eleştirisi yapan değil, bugünkü neo-liberal düzenin ve içlerinde onu ideolojisinin hegemonik hale getirilimiş olduğu sol liberal hareketlerin de eleştirisini yapan bir cephe olmak zorundadır. Aksi takdirde sol üçüncü bir cephe olamaz, adını hakedemez, birinci ya da ikinci cephenin bir versiyonu olarak kalır diye düşünüyorum. O versiyon da dünya konjonktüründe olmaz mı? Latin Amerika’da işte zaman zaman böyle hareketler destekleniyor, dünyanın gidişine daha uygun oluyor. Türkiye gibi bir yerde işte bunun başarı şansının olmadığını düşünüyorum. Bu İslami hareketle kırılmış bir neo-liberalizm belli ki Türkiye’de ikinci cephenin belirleyicisi olacaktır. Sol buna karşı, bunu aşan bir mücadele içerisinde kendini var edebilir. Muhafazakâr konuma düşmeden, çünkü genellikle bu söyleniyor, AKP’yi ve onun neo-liberal politikalarını eleştirmek eskiyi savunmak gibi algılanıyor. Bu da zaten CHP’nin düştüğü hatadır. Baştan beri ısrarla vurguladığımız şey eskinin savunusuna düşmeden,
22
YENİDEN DEVRİM / 5
onun muhafazasına kapılmadan, onu aşan, Avrupa demokrasisini aşan - çünkü bana göre Avrupa’daki demokrasi, liberal demokrasi de çağını tamamlamış bir demokrasidir - onu aşan bir demokrasi anlayışıyla, onu aşan bir düzen eleştirisiyle ancak üçüncü cephe politikası başarılı olur. DTP’NİN TABANINDA SAĞ EĞİLİMLER YAYGIN Peki, DTP’nin beklediği oranda oy alamamasının sebebi neydi? DTP’nin bağımsız adaylarla girmesi çok mantıklı bana göre. Geçen seçimlerde niye böyle yapmadıklarını ben anlamış değilim. Yani besbelliyken böyle EMEP’le, SDP ile barajı aşamayacağı, bu çok açıkken, madem ki ulusal sorun çerçevesinde bir mücadele yürütülüyor, bunun gereği, kendi nesnel durumlarının gereği bağımsız olarak girmeyi denemeleriydi. O zaman onu niye yapmadılar anlamadım. Şimdi yapmalarını da son derece doğal buluyorum. Oy kaybetmelerinde birkaç faktör olabilir, DTP’nin tabanında dinci, cemaatçi örgütlenmeler, düşünceler çok yaygın, sağ düşünceler çok çok yaygın. Bağımsız adaylar olduğunda birtakım kırılmalar yaşamaları ve kendi siyasal eğilimlerine yönelmesi tabanın bir kesiminin normaldir. Bu istenilen bir şeydir de onlar açısından, çünkü AKP’den çok da şikayetçi oldukları kanaatinde değilim, çünkü CHP’nin o kadar savaşçı bir görüntü sergilediği bir ortamda adamların haksız olduğunu da söylemek zor. Seçimlere giderken CHP’nin “Biz burayı duman edeceğiz” söyleminden korkup, hiç olmazsa daha ılıman bir şeye yönelmelerini de makul görmek lazım. AKP’yi biraz öyle görmüş olabilir taban. Zaten din faktörü nedeniyle de oradalar. Türkiye zaten bütün tarihi boyunca küçük aralıkları, küçük kesintileri bir kenara bırakacak olursak, aynı sağ düşünce tarafından yönetilmiştir ve tabanı da bugün AKP’nin biraz böyle, önce DP içindeydiler, sonra AP içindeydiler, sonra bir ara Erbakan çıktı, biraz değişik nedenlerle, o da biraz askerlerin AP’yi zayıflatmak için 27 Mayıs sonrasında, yurtdışından getirip adamı parti kurdurttular. Yani zaten bu partilerin tabanlarının AKP ile derin çelişkileri yoktur, AKP’nin kazandığı başarı işte DP’nin, AP’nin bir devamı pozisyonudur ve kitleler aynı düşünce tarafından idare ediliyor. Şöyle şeyler var: Onlar değişti aslında. Solun savunduğu bir takım değerler, Soğuk Savaş döneminde onlara ters gelen şeyler, Amerika’nın Soğuk Savaşı bitirmesinden dolayı bu Amerikancı yönetimler tarafından sahiplenildi. Bir tür değişim sürecine onlar da girdiler. Biraz yumuşadılar. Olan bu benim kanaatime göre. DTP’nin sorunlar yaşaması doğal bana göre. Yani bundan sonra da herhalde birtakım sorunlar olacaktır. Ama bunları çok ayrıntılı bilmiyorum. Ahmet Türk’ün konuşmaları, işte biraz daha sola yönelik söylemler ihtiva ediyor. DTP’nin bir çatı partisi haline dönüşmesini ama mümkün görmüyorum, sol çatı partisi haline dönüşmesini yani. Şimdi zaten kendisi de bir tür, böyle için-
SOL KENDİ GÜCÜNE GÜVENMEDEN SORUNLARINI ÇÖZEMEZ
23
de değişik kesimlerin olduğu bir kitle partisi görünümü taşıyor ama çatı parti tartışması ayrı bir tartışma. DTP’nin öyle bir misyona dönüşebilmesini pek mümkün görmüyorum. SOLUN SORUNU ÇATI PARTİSİ İLE ÇÖZÜLEMEZ Bu “çatı partisi” kavramı önümüzdeki dönemde çok tartışılacak gibi görünüyor. Sizin cephenizden bakıldığında bununla ne kastediliyor ve bir çatı partisinin işlevi ne olabilir Türkiye solu için? Ben Türkiye solunun sorununun bir çatı partisi olmadığı kanısındayım. Daha doğrusu sosyalist solun sorununun bir çatı partisiyle çözülebileceği kanısında değilim. Seçimler falan mevzu olduğunda belki bir çatı partisi ihtiyacı hep öne çıkıyor ama, asıl sorun fikir cephesindedir bence. Fikir ve hayat içindeki karşılığı anlamında eylem. Solda çeşitli kesimlerden önce fikirlerin birleşmesine ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Fikir karışıklığından kurtulmuş kendi devrimci iddialarında birleşen ve toplumsal hayat içinde kendi yatağını açabilecek eylem hattına sahip bir sola ihtiyaç var bu gün. ÖDP’nin kuruluşundan bu yana savunduğum görüşler solun kendisini yenilemesi gerektiği doğrultusundadır. Sol örgütlerin bugünün sorunlarına köklü, devrimci çözümler üreten bir konuma gelmeden, bugünü doğru analiz eden ve onun karşısında doğru bir tavır alan bir doğrultuya girmeden değişik sol grupların bir araya getirilmesinin doğru bir çözüm olabileceği, solun sorunlarına bu şekilde çözüm bulunabileceği kanısında olmadım. ÖDP kurulurken, BSP ile ÖDP’yi birleştirme toplantısında çoğu arkadaşa ters gelen bir şey söylemiştim, “Arkadaşlar” dedim, “biz bu haliyle sol grupları birleştirsek, sanki halk ‘bunlar birleştiler’ diye sevinecek mi zannediyoruz? Bu halimizle belki de ‘bunlar bize karşı birleştiler’ diye daha da kaçabilirler bizden “şeklinde bir konuşma yapmıştım. ÖDP aslında bir ölçüde böyle bir çatı partisi görünümüne sürüklenmeye çalışılan bir kitle partisi süreci yaşadı. Bana göre ÖDP projesi doğru değerlendirilemedi. ÖDP öyle sol grupları bir araya getirerek çözüm olamayacağının da bir tarihi oldu. Çatı partisi denince, toplumla bağları güçlü olan üç beş tane parti olur, ya da önemli bir sorunun çözümünde rol oynayabilecekse, bunlar seçimlerde barajı aşmak için bir araya gelince, güçlerini birleştirince hani barajı da aşabilirler falan, öyle bir durum yok, yüzde bir barajını bile aşamadıkları görülüyor sol partilerin. Önerenlerin çözümleri vardır belki, benden daha iyi görüyorlardır, “Böyle yaparsak bu iş böyle çözülür” diyebilirler, onu kendilerinin açıklaması gerekiyor. Ben orada bir şey göremiyorum. İşte Aleviler belli bir çaba içerisinde, 10 Aralık hareketi iki senedir, üç senedir bir partileşme çabası içerisinde, bir yere gelemedi, programatik olarak baktığın zaman bunlar çok farklı şeyleri savunuyorlar. ÖDP sürecinden bakınca da çok umutlu bakamıyorum. Şimdi ÖDP’nin geçmişte
24
YENİDEN DEVRİM / 5
yaşadığı serüvene benzer şekilde, işte EMEP’tir, SDP’dir, bu grupları bir araya getirecek çözüm arayışlarını da çok mantıklı bulduğumu da söyleyemem. EMEP açısından, ÖDP’yi bir tarafa bırakayım, EMEP’li arkadaşlar kurulurken yaptıkları ÖDP eleştirilerini bir kez daha okusunlar. Okusunlar, bir de şimdi yazdıklarına baksınlar. Mesela şimdi söylediklerini o zaman ÖDP sürecinde neden söylemediler? Tek değişen faktör DTP ile ilişkileri. Orada da şöyle düşünüyorum, sol kendi gücüne güvenmeden sorunlarını çözemez. Hala eğer solda bir birlik olacaksa solun bileşenlerini bir araya getirecek olan etkiyi ÖDP’nin oluşturabileceği söyleniyor ÖDP dışındaki solun bazı sözcüleri tarafından. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bana göre son birkaç yıldır ÖDP aslında kuruluş döneminden bu yana gelen misyonunu belli ölçüde tamamlamış, kendisini yenilemesi gereken, kendisini aşması gereken bir duruma gelmiştir. Çünkü artık Türkiye ÖDP’nin kurulduğu koşullarda değil. ÖDP’nin kurgulanış biçimi artısıyla eksisiyle artık eskidi. ÖDP’nin artık daha geniş, kapsayıcı, kitleselleşecek, kitle ilişkilerine önem veren, kitle çalışmasına önem veren, sokak çalışmasına önem veren bir parti haline dönüşmesi gerekiyor. Parti bu dönüşümü başaramadı. Son birkaç yıl içerisinde yapması gereken değişimi, sıçramayı gerçekleştiremedi, gerçek bir devrimci siyasi/toplumsal hareket olmayı başaramadı. Böyle bir problemle yüz yüze. Sanırım bağımsız adaylık sürecinde bazı dış müdahalelere de uğradı ve iç problemler de yaşamaya başladı. Partiyi bir yarılmaya sürükleyen bir durum zorlanıyor. Bunu, bu handikapı atlaması gerekiyor ÖDP’nin. ÖDP’nin bir Devrimci Yol partisi yapılmak istendiği gibi bir şeyden söz ediliyor. ÖDP’nin bugünü üzerinde ya da 11 yıllık tarihinde Devrimci Yol’un etkisi nedir? 70’lerden gelen bir damar olarak. ÖDP nin kuruluşunda bizim, Devrimci Yol geleneğinden gelenlerin önemli bir yeri olduğu doğrudur. Benim de içinde bulunduğum bir gurup olarak doksanlı yılların başında uzunca bir tartışma süreci yaşadık. Özetleyecek olursak Dünyada sosyalizm mücadelesinin bir dönemini sona erdiren önemli gelişmelerin yaşandığını, bu günkü koşullarda hareketin geçmiş çizgisini sürdürmenin mümkün ve doğru olmadığı, devrimci düşüncenin şimdi ancak geçmiş geleneksel sosyalizm süreçlerinin devrimci bir eleştirisi üzerinden kendisini yenileyerek ilerleyebileceği, bunun için geniş, taban inisiyatiflerine dayanan, sol ve emek güçlerinin bütün potansiyellerini içerisinde birleştiren bir kitle partisiyle, hem solun kendini yenileme olanaklarının bulunabileceği, hem de Türkiye’nin içine girdiği neo-liberal değişim sürecine karşı emekten yana bir direnme odağı oluşturulabileceği şeklindeki düşüncelerle ÖDP nin kuruluşuna öncülük ettik. Yukarda söylediğim gibi Türkiye solunun bu olanağı doğru
SOL KENDİ GÜCÜNE GÜVENMEDEN SORUNLARINI ÇÖZEMEZ
25
değerlendirebildiğini söylemek mümkün değil. Bu saptamadan kendimizi masun tutuyor da değilim. Sonraki gelişmeler biliniyor. Bugün Devrimci Yol’un siyasetle, politika ile ilgilenmeye devam eden kesimlerinin önemli bir kısmı ÖDP içerisinde, bu doğru. Ama, ÖDP içinde Devrimci Yol’un bir hükümranlık kavgası içinde olması gibi bir şey söz konusu olamaz. Devrimci Yolcular zaten çok farklı farklı düşünceler içerisinde. Bu neo-liberal sürecin düşünce yapısının bizim sürecimizi de etkilediği çok açık bir şey. Bunun sonucu olarak ÖDP içinde Devrimci Yolcular ayrı bir gurup yapısı içinde değiller. Ama bu sürekli bir spekülasyon konusu halinde partiyi içerden çürüten bir problem halinde canlı tutuluyor. Devrime inanmış insanların, sosyalizme inanmış insanların çok ciddi sorunları var bu gün. Bunları paylaşan insanlar, aynı kaygıları taşıyan insanlar birlikte çözümler üretebildikleri sürece birlikte var olabilirler. Bu açıdan Devrimci Yol’un geçmiş Türkiye devrimci hareketi içerisinde yerinin artık tartışma konusu olmaması gerekir diye düşünüyorum. Bu hareketin ve bütün geçmiş devrimci mücadele geleneğinin değerleri bu günün ve geleceğin devrimci mücadelesine temel olmak zorundadır. Ama bu konudaki bir duyarlığı “ÖDP yi Devrimci Yol Partisi yapmak” şeklinde anlamak anlamsız bir şeydir SOL KÖKSÜZ OLAMAZ Ahmet İnsel, Radikal İki’de 70’lerin devrimcileri arasında hala o etraflarına birilerini toplayıp o dönemin çizgisini sürdürmek isteyenler olduğu türünden bir şeyler söyledi. Bununla kimi kastetmiş olabilir? Sanırım burada mesele solun seksen öncesi devrimci yönelimleriyle bağlarının kopartılması meselesidir. Seksen öncesi dönem doğrusuyla yanlışıyla yüzbinlerce insanın katıldığı ve Türkiye devrimci mücadele tarihinin en büyük süreçlerinden biridir. Önce bunu bilmek lazım, kabul etmek lazım. Devrimci hareket o dönemde en üst noktasına ulaştı. Bu bir kazanımdır. Herkesin bunu kazanım olarak görmesi lazım. İçinde belki en büyük pay, en büyük pozitif öğelerden biri Devrimci Yol’dur. Başkalarını da inkar etmeyi gerektirmez böyle bir söylem. Bu dönemi silip atarak Türkiye’de hiçbir şey yapılamaz. O gurupları aynen yaşatmaya kalkmak bir yanlışsa, bu dönemi silip atmak, “İşte bir şeyler olmuş, artık onlar geride kaldı” demek de aynı derecede yanlıştır. Hani “Köksüz ot bitmez” derler. Sol köksüz olamaz ve kökünü en çok buralardan almak zorundadır, buralardan alacaktır. Bugün hala gençler, 15-20 yaşındaki gençler o döneme heyecan duyarak mücadeleye katılıyorlarsa onun değerinin anlaşılması gerekir. Ve öyle burayı da görmezden görerek, bir tür terör estirerek, “Bunu söylemek gelenekçiliktir, grupçuluktur” diyerek bu dönemi silip atmak da hiç kimsenin hakkı değildir.
26
YENİDEN DEVRİM / 5
Peki, bu tartışma ile ne hedefleniyor? Bu şekilde yapılmak istenen de aslında yenilenme diye diye geçmişin devrimci değerlerini çürüterek liberal sol anlayışların önünü açmaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Bu görülüyor. Bu doğrultuda kişiler hedef alınıyor. Manasız spekülasyonlar ortaya atılıyor. Kişisel nedenler etrefında oluşmuş zıtlaşmalar, eski düşmanlıklar kinler körükleniyor… Mesele bana göre kısaca dünya çapında esen büyük sol liberal fikirlerin hegemonya mücadelesi meselesidir kısaca. Bu hegemonyaya direnenleri ortadan kaldırmak, sol liberal fikirlerin daha rahat gelişebilmesi için engel olarak gördükleri bir şeyi ortadan kaldırmak istiyorlar. Bu devrimci damarın bazen kişiselleştirilerek ortadan kaldırılmaya çalışıldığı kanısındayım. Bağımsız adaylık sürecinde sizin tutumunuz neydi? Ne kadarının içinde olduğunuz ortak sol aday projesinin? Sizin bu süreçte engelleyici, tutum alışları belirleyici olduğunuz söylendi. Bir kere şunu söylemek lazım. Ben sorunların bu kadar çok kişiselleştirilerek, kişiler etrafında tartışılmasına karşıyım. Tabii ki ben de ÖDP’liyim, ÖDP kurucularındanım ama uzun süreden bu yana ÖDP pratiğinin çok doğrudan içinde değilim. ÖDP süreçlerini çok fazla etkileyen bir pozisyonda da değilim. İnsanlar bunu yanlış biliyorlar. Neden bu süreçlerin içinde değilsiniz peki? Sağlık nedenleri var bir kere. Bir buçuk- iki sene kadardır çok fazla aktif siyasetin içinden değilim. Tabii ki ben de bir ÖDP’li olarak ilgileniyorum, konuşuyorum, düşüncelerimi söylüyorum. Ama her ÖDP’li kadar. Bu bağımsız adaylık meselesi ile ilişkim de hemen hemen her ÖDP’li gibidir. Sadece o kadardır, ÖDP’lileri ilgilendirdiği kadardır. İNSANLAR KENDİ İNANDIKLARINI YAPAR Ama sizin sözünüzün bir etkisi olduğu da ortada ÖDP içinde. Öyle değil mi? Şimdi kuşkusuz ben bu parti içinde tek başına bir birey olarak bulunmuyorum. Yarım yüz yıla yaklaşan bir devrimci siyasi gelenek içinde sorumluluk almış, bütün siyasi hayatı boyunca da siyaseti kolektif örgütlü bir süreç olarak görerek yaşamış bir insanım. Bu günün modası “bağımsız birey” halleriyle de hiçbir zaman ilgim olmadı. Parti içinde yaşanan sorunlara ilişkin görüşlerimi de her zaman her yerde parti hukuku ve kuralları çerçevesi içinde söylerim, yazarım, konuşurum, bir işin nasıl olması gerektiği hakkında düşüncemi de her partilinin yapması gerektiği gibi birlikte olduğum arkadaşlarıma da, imkan verirse partime de açıkça söylerim. Ama şunu biliyorum ki hiç kimse,
SOL KENDİ GÜCÜNE GÜVENMEDEN SORUNLARINI ÇÖZEMEZ
27
kim olursanız olun siz söylediniz diye kimse bir şey yapmaz. İnsanlar kendi inandıkları şeyleri yapar, sizin söylediğinizi kendi anladığı biçimde yapar, kendisinin inandığı şekilde hareket eder. İnsanlar kendi inandıkları doğrultuda hareket ederler. İnsanları inandırabilirsiniz ya da inandıramazsınız. Ben kendi düşüncelerime insanları bu dönemde o kadar çok inandırabildiğim kanısında da değilim. İnsanlar ne söylerseniz söyleyin, kendi inandıkları gibi hareket etmişlerdir. Ortaya çıkan sonuç da insanların inandıklarını yapabildikleri kadardır. LİBERAL DÖNEMİN SİYASETİNDE KİŞİLER ÖN PLANDA Ama bir yerde böyle bir etki saptanmış olmalı. Yoksa son dönemde fazla işin içinde olmadığınız için mi, fazla konuşmadığınız için mi böyle bir tevatür üretiliyor yeniden? Çünkü başlangıçta da Ufuk Uras’ın ÖDP’nin vitrinindeki kişi, sizin ise ÖDP’nin perde arkasındaki genel başkanı, Ufuk Uras’ı yöneten kişi olduğunuz söylenirdi. Ufuk o dönemde danışman diyebileceğim arkadaşlarla çalışıyordu. Zaman zaman onlarla görüşmekle birlikte onlardan çoğunlukla uzaktaydım ve pek çok konuda da onlardan farklı düşüncelerim vardı. Parti sürecinde de bu farklılığımı her zaman açıkça ortaya koymuşumdur. Buna rağmen bu söylentileri çıkaranların bir kısmı bu konuda insanlar üzerinde psikolojik bir baskılanma yaratmayı amaçlıyorlardı. Bunda da başarılı olmadıkları söylenemez doğrusu. Bunu başkalarına karşı da yapıyorlar. Bu nihayet benim için olduğu kadar onlara karşı da yapılan haksızlık ve saygısızlık. Bir takım ters tepkiler ortaya konulmasına da yol açabiliyor. Bir de şöyle bir şey var: Geçmiş dönemlerde insanlar, kişiler bu kadar çok konuşulmazlardı. Bu aslında yeni, liberal bir dönemin kişileri ön plana çıkaran, politikayı kişiselleştiren anlayışının, zihniyetinin sonucu. Bir konuda kimin ne söylediği değil söylenen fikrin kendisi önemli olmalıdır. Ama bir insanın sadece o insan olması dolayısıyla söylediklerinin şöyle veya böyle, doğru ya da yanlış olması gibi bir şey olamaz. İnsanların, onu söyleyen insanın o kadar çok ön planda tartışılmasını doğru bulmuyorum. Bizim ağırlıklı siyaset yaptığımız geçmiş dönemde kişiler tartışılmazdı, kişiler o kadar ön planda olmazdı. Fikirler ön plandadır, topluluk ön plandadır, kolektivizm ön plandadır ama kolektivizmi arkaya iten, bireyi ön plana çıkaran bir dönem yaşıyoruz. Böyle bir postmodern dönem yaşıyoruz. İster istemez kendisine böyle aktörler arıyor bu çağın alışkanlığı. Yani bir medya yıldızı gibi. Siyaset öyle tartışılıyor. Bu dönemin bir eseri bu diye düşünüyorum. Bu dönemin bir hastalığı diye düşünüyorum. Bu bana yabancı. Sadece benim için değil, bu Ufuk için de, Baskın
28
YENİDEN DEVRİM / 5
Hoca için de öyle yani. Orada hep fikirleri değil isimleri ön plana çıkartılarak kampanyalar yürütüldü ve bunları hep bu dönemin sonucu olarak görüyorum. Bir de bu bir yenileşme diye de değerlendiriliyor. Ben düşüncelerini açıkça yazan, ne düşünüyorsa onu ifade eden bir insanım. Yani hemen her konuda yazıyorum zaten ve söylediğim de budur. Bunlar ortadayken hiç alakası olmadan bir isim üzerinden pratik süreçlere ilişkin bir sürü aslı olmayan saçma sapan iddialar ve yakıştırmalar ortaya atılıyor. Siyasetin bu denli kişileştirilmesi solun fikirsizliğini besleyen bir hastalık haline geldi. DEVRİMCİ SİYASET ÖRGÜTLÜ VE KOLEKTİF YAPILABİLİR İsteseydiniz siz bu tarzı uygulayamaz mıydınız? Belki de bunu yapmadığınız için, bu dönemin bu tarz yaklaşımlarını yabancı bulduğunuz için size emeklilik öneriliyor kimilerince. İsteseydik biz de onlar gibi yapardık gibi bir şey de diyemem. Bu bizim tarzımız değil. Belki de haklılar, biz bu dönemin insanları değiliz ama, ne yapalım, devrimcilikten emeklilik diye bir şey yok işte. Bunu da onlar devrimci olmadıkları için bilmiyorlar. Bizlerin, benim ve benim gibi altmışlı yetmişli yıllardan kalmış insanların öyle şeflik meflik veya şurda burda iktidar peşinde olmak gibi bir talebimiz de beklentimiz de olamaz. İstediğimiz şey, hayatımızı bu güne kadar olduğu gibi, inandığımız düşünceler için mücadeleye katılmaktan başka bir şey olamaz. Bu emeklilik tartışması da gerçekten ilginç bir konu. Son dönemlerde moda oldu. Ahmet bey böyle laflar etti diye herkes kızdı ama, ( “şefleri şeftali yapacağız” diye kafiye düzenler türünden!) onun gibi düşünenenler hiç de az değil. “Şeflik” ve “abilik” gibi kavramlar devrimciler arasında ancak belki bir şaka veya samimiyet ifadesi, bazen de alay konusu olarak kullanılabilir. Ama işte koca koca adamlar bu kavramlar etrafından siyaset yapmaya çalışıyor. Sanki seksen öncesinden kalmış bazı insanlar etraflarında insan toplayarak bir yerlerde iktidar kurmaya çalışıyorlar. Etraflarına toplanan insanlar da sadece onlar ne derse onu yapıyorlar. Bu adeta bir şehir efsanesi haline dönüştü. Bu kötü “şefleri” bir halletsek işler düzelecek yani. Bunlar elbette saçmalıktan başka bir şey değil. Bizler Türkiye devrimci hareketinde ilk kez taban inisiyatifi, taban demokrasisi ve doğrudan demokrasi anlayışını teori ve pratiğiyle en geniş bir şekilde hayata geçiren bir hareketten geliyoruz. Biz kollektif bir devrimci önderlik ve demokrasi anlayışını geliştirmekte yeterince başarılı olamamış olsak da bu devrimci anlayışın bir sonucu olarak bizim hareketimiz en geniş halk kesimleri içinde gelişme imkanı buldu. Bu anlayışın geliştirilmesinde iyi kötü belirli bir rol oynamış bir insan olarak
SOL KENDİ GÜCÜNE GÜVENMEDEN SORUNLARINI ÇÖZEMEZ
29
bizlere karşı yapılan bu türlü yakıştırmaları eğer bir şaka veya espriden ibaret bir şey değilse ben şahsen hakaret olarak kabul ederim. Ama meselenin bizlere karşı yapılan bir haksızlık ve saygısızlık olmasının ötesinde başka bir yönü daha var. Bu şekilde belirli görüşler temelinde oluşan örgütlü siyasi duruşların, işte ortada “şef” denilen bir takım kötü tiplerin bulunduğu ve herkesin onlara itaat ettiği yapılar olarak gösterilip aşağılanması ve bu şekilde bireysel siyasi duruş ve anlayışların kutsanması söz konusu. Belki asıl amaç bu. Oysa siyaset, özellikle devrimci siyaset ancak örgütlü ve kollektif bir anlayışla yapılabilecek bir iştir. ÖDP nin çoğulcu ve farklılıkların bir arada olduğu bir parti olduğu kabul edilir. Bir kitle partisi olarak bu da doğal bir şey. Öyleyse farklılıkların da kendi arasında örgütlü olması kadar doğal bir şey olamaz. Zaten onlar da öyle yapmıyorlar mı? Parti hukuku dışında gizli saklı bazı özel toplantılar yapılmıyor mu? Oralarda hem de bütün parti hayatını etkileyen kararlar alınmıyor mu? Ama işte böyle davranabilirken özellikle bizim içinde bulunduğumuz bir tavır veya duruş söz konusu olduğunda mesele oluyor. Bu konuda adeta bir ambargo söz konusu. O zaman istenen şey, Leninin ( “işçi muhalefeti” hakkında ) şeflere karşı çıkanların asıl kendilerinin şef olmak istediklerini söylemesi gibi, “herkes birey olsun, bana tabi olsun” dan başka bir şey değil demektir. Yenileşme diye tanımlanan şey aslında geriye savrulma değil mi? 37 yıl sonra sosyalistler tekrar bir başarı elde ettiler deniyor. Bu bir yenilenme olarak görülüyor. Halbuki bu aradaki 37 yıllık mücadele dönemini atlayıp geriye doğru savrulmak değil mi? Ben devir değişti, zaman değişti derken bu insanların kendi devrimci inançlarını kaybettikleri için böyle bir değişim fikrine sarıldıkları kanısındayım. Şimdi birçok kavram gibi, devrim kavramı da, devrimci kavramı da kullanılmıyor mesela, emperyalizm kavramı gibi, emperyalist kavramı gibi, ya da medya Pınar Altuğ gibi kişiler için kullandırtıyor bu kavramları. Şimdi mesela ezber bozmak için kullanılan şeylerin kendisi bir ezber haline geldi. Bu ezberleri kim bozacak, onu çok merak ediyorum. “Ezber bozma ezberi”ni bozacak birisi aranıyor şimdi aslında. MAHİRLER’LE BAŞLAYAN DEVRİMCİ YOL İLE DEVAM EDEN SÜRECİN SOLA EN ÖNEMLİ KATKISI KENDİ DIŞINDAKİ GÜÇLERE DAYANARAK SİYASET YAPMA ALIŞKANLIĞINI KIRMASIDIR Seçimlerin bu kadar merkeze oturtulması ile sol kalibresini çok düşürmüş olmuyor mu sizce? Şu 37 yıl lafı tabii Türkiye devrimci hareketinin tarihini iyi bilmemekten ya da çarpıtmaktan kaynaklanan bir şeydir. Aşağı yukarı 40 yıl bu hareketin her
30
YENİDEN DEVRİM / 5
sürecinde, TİP’ten başlayarak yaşamış bir insanım. Çok önemli aşamalar yaşamıştır Türkiye solu. Özellikle 70’li yıllarda yaşanan, Mahirler’le başlayan, Devrimci Yol ile devam eden sürecin Türkiye Sosyalist Hareketi içerisindeki en önemli katkılarından birisi bence solun kendi dışındaki güçlere dayanarak siyaset yapma alışkanlığını kırması oldu. Bizim en önemli katkımız budur. Sol geleneksel olarak Türkiye’de ya kendi sağındaki güçlere ya da kendi solundaki güçlere bel bağlama hastalığından kurtulamamıştı. Ya cuntacılara, ya CHP’ye bel bağlayarak siyaset yapmıştı. Bu yüzden de Türkiye toplumu içerisindeki bir özne olarak görülmemiştir. İlk kez 70’lerde başlayan bir süreç solun, devrimcileri kendi güçlerine dayanarak, kendi güçleriyle varolarak, toplumun içerisinde kendi güçleriyle varolarak, ne yurtdışında başka bir ülkenin sol hareketine ne ülke içerisinde CHP gibi, darbeciler, cuntacılar gibi kendi dışındaki güçlere bel bağlayarak, kendi gücüne güvenerek siyaset yapmasını getirmiştir. Bu çok önemli bir süreçti ve Türkiye’de belki kitleselleşememe duvarını, engelini bu yolla aşmıştır sol. Bunun çok önemli bir özellik olduğunu düşünüyorum ben. Şimdi 37 yıldır ilk defa söylemiyle bu tarihi sürecin üstünden atlanıyor. Parlamentoya girmek, girmemek konusuna gelince. Bunu küçümsenmesi elbette anlamsız bir şey ama bu gün ortada olan durumun abartılması da bir o kadar anlamsız bence. Bağımsız aday da gösterilebilir, ben bağımsız aday gösterilemez diye bir düşünceye sahip değilim, Nitekim Fatsa’da 80 öncesinde biz bağımsız aday olarak Fikri Sönmez’i gösterdik ve kazandık. Ama kendi gücümüze güvenerek kazandık. Şimdi ise biraz abartılı bir şekilde Kürt hareketinin bağımsız girmeye karar vermesinden sonra bir tür ondan istifade ederek bir şeyler yapma anlayışı, bir tür fırsatçılık anlayışı çok fazla öne çıktı. Bunun için ben buna biraz eleştiri ile yaklaştım. Yoksa Türkiye’de sol hareketin kendi arasında birleşerek bağımsız adaylar yoluyla seçimlere girmesine değil. Zaten öyle bir tartışma da yoktu o zaman. Ne zaman Kürtler bağımsız adaylarla seçime katılmaya karar verdiler, o zaman bu konu tartışmaya başlandı. Sol kendi öz gücünü biriktirmeden, kolay yoldan başarı kazanmanın yollarını aramamalıdır. Gerçekçi değildir bu. Çok farklı bir dinamiklere dayanan Kürt hareketinin bazı etkilerinden faydalanarak veya ona eklemlenerek kendi sorunlarını çözme hatasına kapılmamalıdır sol. Bu büyük bir yanılgı olur. Ben öteden beri Türkiye devrimcilerinin yalnızca destek olarak Kürt hareketine yardımcı olabileceği kanaatinde değilim. Türkiye devrimcileri Türkiye toplumunda devrimci ve demokratik düşünceleri ne kadar yaygınlaştırıp güçlendirirlerse o kadar çok destek olabilirler Kürt sorununun çözümüne. Doğru olanın da bu olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde Türkiye toplumu bu kadar çok şoven, milliyetçi, gerici, dinci fikirlerin etkisi altındayken, onlarla yeteri kadar bağ kuramamış bir solun, dar ve marjinal bir duruma düşmüş bir solun, Kürt hareketine yapışarak ne onlara ne kendisine bir faydası olacağını sanıyorum. Kürt hareketi ile ilişkide de bu 37 yıl unutuluyor. En son Veysi Sarısözen
SOL KENDİ GÜCÜNE GÜVENMEDEN SORUNLARINI ÇÖZEMEZ
31
sosyalistlerin Kürt hareketi içerisinde staj görmesi gerektiğini söyledi. Sizce solun kendi tarihinden Kürt hareketine kazandırabileceği bir şey yok mu? Şimdi uzun süredir bazı arkadaşlar, Veysi’nin de dahil olduğu bazı arkadaşlar böyle bir yol izliyorlar. Ama böyle bir yol izleyerek ne Kürtler’e ne kendilerine bir faydalarının olmadığını artık anlamaları gerekir. Kendi pratikleri ile düştükleri konuma bakarak aslında anlamaları gerekir bunu. Türkiye’de Kürtler’in de çıkarı, eşitlik ve özgürlük içinde bir arada yaşamaktır. Eğer bu isteniyorsa, bu eşitlik ve özgürlük fikrini kitlelere benimseten bir devrimci hareketin Türkiye’de güçlenmesi gerekir. O da kitlelerin sorunlarına sahip çıkan, onlar üzerinden siyaset yapan, bu arada eşit ve özgür, şoven olmayan düşünceleri benimsettiği oranda Kürtlerle bir arada, kardeşçe yaşama düşüncesini toplumda genişçe benimseten bir hareket olur. Ancak o zaman Kürtler’e de bunun yararı olur. Bunu yapmadan onların bu gün kazandığı toplumsallığın gücünden faydalanmaya çalışırsan, onlar Türkiye’deki şoven eğilimleri güçlendiren eylemler yaptığında bunlara karşı çıkmazsan, onları sözde desteklemiş gibi olursun ama aslında onlara da zarar verirsin. Seçimlerde kime oy verdiniz? ÖDP’ye mi? Evet. Tabii ki ÖDP’ye oy verdim. ÖDP İstanbul dışındaki şehirlerde Bin Umut Adayları’nı desteklemek yerine kendisi seçimlere katıldı. Şimdi örneğin Mersin’de bunun Orhan Miroğlu’nun seçimleri kaybetmesine neden olduğu söyleniyor. Ve ÖDP suçlanıyor bu tutumu nedeniyle. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir de Ertuğrul Kürkçü sizin “Eğer Kürt bağımsız aday olursa ben oyumu veririm” dediğinizi söyledi bir röportajda. Ne zaman ve hangi nedenle söylediniz bunu? Bir kere benim böyle bir sözüm olmadı. Ertuğrul bunu nereden çıkardı anlamadım. İşte her zaman benimle ilgili böyle manasız şeyler uyduruluyor. Bizim partinin hukukunda parti meclisi en üst karar organıdır. Orada ÖDP’nin bağımsız olarak bütün ülkede seçimlere girmesi kararları alındı. Ona uyduk. Seçim öncesi İzmir’deydim. Ankaraya giderek oyumu ÖDP’ye verdim. Ben DTP’nin önerisiyle Ufuk Uras’ın bağımsız aday olması sürecinde biraz eleştirel baktım meseleye. Parti meclisinde kabul edilmeden, dışarıdan bir emrivaki ile getirilmiş olmasına, Sonra DTP’nin Bin Umut Adayları içerisinde ÖDP Genel Başkanı’nı aday olmasını da problemli gördüm. PARTİ İÇ MÜCADELEYE ZORLANIYOR ÖDP’nin önündeki süreç nasıl gelişecek sizce? Partiyi bir iç mücadeleye sürükleyen bir zorlama var. Kişi bazlı bir tartışma
32
YENİDEN DEVRİM / 5
sürecine sürüklendiği kanısındayım partinin. Partinin bütünlüğüne zarar verdiğini düşünüyorum. Kongrede Ufuk Uras’ın yaptığı konuşmayla başlatılan bir süreç var. Bunu maksatlı görüyorum. O doğrultuda geliştirilen bir guruplaşma yaratılıyor. Söylemlerin aksine abartılı bir başkanlık kültüne dayanarak, açık bir siyasi öze dayanmadan geliştirilen bu tavrı doğru bulmuyorum. Belki günün geçerli, reel siyasetinin gereği bu diye bakan, bu şekilde partiyi geliştirebiliriz diye düşünen arkadaşlar da olabilir ama, ben bunun partinin kendi devrimci özüne yabancılaştıracağını düşünüyorum. Peki, bir kırgınlık hissetmiyor musunuz size ilişkin söylenenlerden ötürü, yani süreçte oynadığınız ileri sürülen role ilişkin? İşin kişisel tarafının çok da önemi yok. Yani kızıyorsunuz. Bazen, size birisi kötü haksız bir şeyler söyleyebilir. Ona kuşkusuz kızarsınız, kırılırabilirsiniz de. Ama, sonra geçer gider o. Bütün hayatınızı onunla geçiremezsiniz. Hiç haketmediğin haksız asılsız suçlamalarla karşılaşınca biraz kırılmamak elbette mümkün değildir. Hani onca sıkıntı çekmişsin, biraz fazla gelir insana. Ama sonuçta bu insani bir durum sadece. Ben siyasette kişisel sorunların önde olmaması gerektiğine inanan birisiyim. Yani kendim söz konusu olduğum zaman doğrusunu isterseniz umurumda bile olmaz. Burada benim şahsımda bir geleneğin bir topluluğun siyasi duruşunun ortadan kaldırılmaya çalışılması gibi bir durum var sanki. Sanki birileri bir şey yapmaya çalışıyor da ona engel olacağı düşünülen bir topluluk dağıtılmaya çalışılıyor gibi. Öyleyse ne yapılmak isteniyorsa açıkça ortaya konulup o tartışılmalı. Doğrusu bu. Oysa yeni bir şey yapmaya çalışırken insanlar bunun birilerini kötüleyerek, yeni şeyin eski bir şeyleri kötüleyerek yapılabileceğine inanıyorlar. ( Psikiyatristler bunu “anal tepki sendromu” olarak adlandırırlarmış.) Siyasette yeni ve iyi bir şeyler yapılırsa zaten eskimiş olan şeyler kendiliğinden yavaşça sahneden çekilirler. İnsanlar da öyledir. Siz iyi şeyler başarmalısınız ki, eskisinden daha iyisini yapmalısınız ki, hakikaten eskimiş olanlar ortadan kalkabilsin. Yoksa sadece geçmişi kötüleyerek bir yere varamazsınız. Makedonlar’ın bir atasözü varmış, “Yeni bir kuyu kazarken, eski kuyuya pislemeyin” derlermiş. Hani her yere giden bir laf. Yeni açmaya çalışılan kuyudan bir şey çıkmayabilir, o eski kuyudan su içmek zorunda kalabilirsiniz. Peki, niçin böylesi bir süreçte sessiz kalıyorsunuz? Hayır, ben düşüncemi saklıyor falan değilim, zaten söylüyorum, bazı şeyleri hatalı buluyorum, doğrudur, yanlıştır, fikrimi söylüyorum. Bu bağımsız adaylık sürecinin biraz problemli yaşanmasından ötürü biraz uzağında kalmak istedim. Bu tartışmayı alevlendirmemek, özellikle benim kişiliğimi ilgilendirecek sorunlar etrafında tartışmalar yapılmasını engellemek için uzak kalmak
SOL KENDİ GÜCÜNE GÜVENMEDEN SORUNLARINI ÇÖZEMEZ
33
istedim. Buna rağmen tabii herhangi bir şekilde spekülasyon yapılmasını engellemek mümkün olmuyor. Söylediğim gibi Türkiye’de, dünyada da bugün artık moda. İsimler üzerinden konuşuluyor her şey, böyle götürülüyor. Bunu çok da doğru bulmuyorum. Bu bağımsız adaylık süreciyle ilgili şunu söyleyebilirim. DTP için çok mantıklı, doğru bir şeydir. ÖDP için problem yaratmıştır. İyi yönetilememiştir bu süreç. Yani yine şu veya bu kişi aday olabilir, seçilebilirdi falan ama parti içerisini bu kadar karıştıracak biçimde, içinde sorunlar olsa bile Türkiye solu için iyi kötü bir şeyler çıkartabilecek güçlü bir birikimi taşıyan bir partiyi korumak yerine bu kadar karıştıracak bir şey yapılmamalıydı. Özen gösterilmeliydi bu birikime. Bu bağımsız adaylık sürecinde ÖDP içinde başlayan tartışma kongrenin hesaplaşması mıdır? Partinin ciddi bir iç sorunla yüz yüze kaldığı ortada. Partinin zaten önemli sorunları varken neden böyle bir iç soruna sürüklendiğini anlamak kolay değil. Kongre hesaplaşması gibi bir şey saçmadır. Miletvekili seçilmek bazı arkadaşların dediği gibi belki küçümsenecek bir şey de değil ama, bir partiyi bu kadar ciddi bir sorun içine sürüklemeye değer mi değmez mi kestiremiyorum. ÖDP gibi bir partinin genel başkanının parti kurullarının eğilimlerine kararlarına karşı, onların desteğini almadan, “Ben kendi bildiğimi yaparım” gibi bir başkanlık kültü üzerinden, bir başka partinin adayı olarak seçimlere katılması elbette önemli bir sorundur. Bu Ufuk Uras’ın kişiliğiyle ilgili bir mesele olarak görülmemeli. Başka biri de olsa farketmezdi. Nitekim SEP le ilgili ayrılığa yol açan meselede de aynı sorun vardı. Böyle bir sorun çıkmasını göze alarak böyle bir tutum takınılması sadece milletvekili olmaya verilen önemle mi ilgili, yoksa kongrede başlatılan olayla birlikte, bazen ifade edildiği gibi birilerini tasfiye etmek için başlatılmış bir hareketin bir parçası mı olduğunu bilemiyorum. Solu yeniden yapılandırmaktan, harmanlamaktan söz ediliyor. Bu konularda parti organlarını parti tabanının bir bilgisi de yok. Bu gibi konular, arkada kotarılan iş bir şeyler varmış gibi ortaya atılmış afaki sözlerle değil, bütün partinin katıldığı açık somut tartışmalar içinde, partinin demokratik örgütlü süreçleri içinde ele alınıp kararlaştırılmalı. *BirGün Gazetesi’nin ‘Sol Tartışıyor Peki Şimdi Ne Olacak?’ yazı dizisi içerisinde özeti yayınlanan söyleşinin tam metnidir.
NEOLİBERAL İHALENİN SON TAKİPÇİSİ: AKP* CEM DOĞAN
Giriş
1980’li yıllar “her arzın kendi talebini” yaratacağı bu yüzden de piyasa mekanizmasının mutlak surette etkin çalışacağı biçiminde formüle edilen klasik iktisat anlayışının konjonktürel gelişmelerin de etkisiyle tekrar geçerlilik kazandığı bir döneme tekabül etmektedir. Türkiye’de de 24 Ocak 1980 İstikrar kararları ile birlikte başlayan devletin ekonomideki rolü; özelleştirme, finansal hareketlerin tam liberalizasyonu, vergi oranlarının düşürülmesi gibi uygulama ve politikalar açısından dünyada hakim olan anlayışlarla benzeşen bir döneme girilmiştir. Bu bağlamda 24 Ocak 1980 ile başlayan süreçle AKP iktidarına kadar devam eden dönem ve AKP iktidarı ile başlayan değişimler açısından düşünsel uyum ve pratik uygulamalar bakımından benzerlikler söz konusudur. Bir başka söylemle Türkiye ekonomisinin 25 yıllık yapılanma biçimi göz önünde bulundurulduğunda dönemsel olarak kimi kesintiler olmakla birlikte temel yönelimler açısından çok büyük farklılıklar söz konusu değildir. 24 Ocak Kararları ile başlayan ve AKP iktidarı ile devam eden bu süreci konjonktürel uyum dönemi, yapısal düzenlemeler ve kamu yönetiminin değişimi olarak üç bölümde değerlendirmek olasıdır. 12 Eylül’den sonra yapılan ilk genel seçimlerde tek başına iktidara gelen ANAP dönemi neoliberal küreselleşme sürecine konjonktürel uyum sürecini ve kısmi yapısal düzenlemeleri kapsamaktadır. AKP iktidarına kadar olan dönem ise kimi kesintiler olmakla birlikte parça parça kapitalist küreselleşme sürecine uygun yapısal düzenlemelerin hayata geçirildiği bir süreci ifade etmektedir. DSP-ANAP-MHP Koalisyon Hükümeti
124
YENİDEN DEVRİM / 5
ve özelikle Kemal Derviş’in bakanlık yapmaya başladığı bu dönem söz konusun yapısal düzenlemelerin büyük ölçüde tamamlandığı bir döneme tekabül etmektedir. Bu bağlamda AKP iktidarı ile başlayan süreç büyük ölçüde kamu yönetiminin neoliberal eksende değişimi dönemine işaret etmektedir. Nitekim AKP tarafından 2003 yılında “Kamu Reformu” adıyla gündeme getirilen tasarı metnin gerekçeli kararlarına bakıldığında hem AKP’nin neoliberal devlet anlayışı ortaya çıkmakta hem de 24 Ocak 1980 ile başlayan neoliberal geçmişi sahiplendiği açık biçimde görülmektedir. Söz konusu tasarıda 24 Ocak 1980 ile başlayan neoliberal ekonomik restorasyon sürecinin önemine değinilmekte ve bu sürecin kamu yönetimine de mutlak surette sirayet etmesi gerektiği çeşitli vesilelerde vurgulanmaktadır. Dolayısıyla AKP’nin sosyo-ekonomik kriterler açısından nasıl bir mirası üstlendiğini belirlemek açısından 24 Ocak Kararları ile başlayıp AKP iktidarına kadar olan dönemin ana yönelimlerinin ve bu yönelimlerin yol açtığı sorunların kısaca hatırlanmasında yarar vardır. Bu tespitlerden hareketle bu çalışmada Türkiye’de işsizliğe, yoksulluğa ve gelir dağılımında eşitsizliğe neden olduğu düşünülen vergi politikaları ve kamu borç servisi üzerinde durulmuş ve AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana ilgili göstergelerin genel seyri ortaya konulmaya çalışılmıştır.
1-ANAP’tan AKP’ye Küresel Kapitalizme Eklemlenme Süreci
AKP iktidarı öncesinde benimsenen ekonomik yönelimlerin esası neoliberal birikim modeline eklemlenme çabası olarak değerlendirilebilir. Bu dönemin dört temel üzerinde şekillendirdiği gözlenmektedir. Bunlar; kamu kesiminin sınırlanması, baskılanmış ücret politikaları, finans piyasalarında liberalizasyon ve kirli esnek döviz kuru rejimidir. Farklı iktidarlar tarafından farklı dönemlerde uygulanan bu politikalar ithal ikameci kalkınma modelinden ihracata dayalı kalkınma anlayışına geçiş sürecinde uluslar arası rekabette üstünlük sağlanması, yabancı sermaye girişlerinin özendirilmesi ve böylelikle büyüme sorununa nihai bir çözüm üretilmesi amacını taşımaktadır. Bu itibarla 1980 ile başlayan dönemin önceliklerini ihracata dayalı kalkınma stratejisi çerçevesinde bir an önce dışa açılmak, ekonomiyi yabancı sermaye girişleri ile beslemek ve bu modele uyum sağlayabileceği düşünülen kesimlere muhtelif yollarla kaynak aktarılması sağlamaktır. 1980 politikaları ile döviz kuru ve faiz üzerindeki tavanın aynı anda kaldırılması kur ve faiz yükselişlerine neden olmuş, sermaye sınıfı, bu operasyonlar sonucunda girdi maliyelerinde yaşadığı artışı hem ücretleri hem de ödediği vergileri baskılayarak aşmaya çalışmıştır (Önder 2003 :276). Ancak bütün siyasal iktidarlar tarafından şu ya da bu biçimde uygulanmaya çalışılan bu model adeta periyodik olarak kriz üretmiş ve AKP iktidarına kadar yaşanan parçalı siyaset yapısı liberal sağdan muhafazakar sağa ve sosyal demokratlardan milliyetçi sola kadar olan bütün anlayışların birbirleriyle iç içe
NEO-LİBERAL İHALENİN SON TAKİPÇİSİ:AKP
125
geçmiş yapısal sorunlarla karşılaşmasına neden olmuştur. Bu sorunlar: kamu maliyesi disiplinsizlikleri, işsizlik ve bozuk gelir dağılımı, özelleştirme yolsuzlukları, iç ve dış borç yükü, spekülatif büyüme olarak sıralanabilir. Dışsal dinamikler açısından kapitalist küreselleşme koşullarında yaşanan tıkanıklıkların da tetikleyici bir role sahip olduğu koşullar içsel dinamiklerle birleşince çeşitli dönemlerde ekonomiye müdahaleler gündeme gelmiştir. İMF ve DB gibi uluslar arası kapitalist kuruluşların teklifleri doğrultusunda gerçekleştirilen bu müdahaleler her ne kadar sermaye çevreleri tarafından “kurtuluş reçetesi” olarak sunulsa da, 5 Nisan 1994 ve 9 Aralık 1999 Kararları örneklerinde olduğu gibi oldukça sınırlı etkilere sahip olmuş ve sonuçta 2000’li yıllara gelindiğinde sistem bütünüyle tıkanmıştır. Bu bağlamda AKP iktidarı uluslar arası sermayeye neoliberal politikalar ekseninde eklemlenmeye çalışan Türkiye’nin gerek siyasi gerekse de iktisadi açıdan tam anlamıyla iflas ettiği bir dönemin ürünü olarak değerlendirilmelidir. AKP iktidarına her ne kadar laik-antilaik yapay kutuplaşması ekseninde itirazlar varmış gibi görünse de bu itirazlar oldukça talidir. O halde AKP iktidarı içsel ve dışsal dinamikler kapsamında iki türlü okunabilir. İçsel açıdan AKP tereddütsüz olarak sermaye sınıfının siyasal tercihidir. Çünkü Özal’lı ANAP dönemi dışarıda tutulduğunda siyasal karar mekanizmalarının parçalı yapısı bu sınıfa tam anlamıyla güven vermemiştir. Başka bir söylemle siyasal açıdan yaşanan temsiliyet krizlerinin yol açtığı zafiyetler uluslar arası sermayeye eklemlenme açısından yapısal kurumsal ve yasal dönüşmeler beklentisi içerisinde olan sermaye sınıfının beklentilerini karşılayamamıştır. Dışsal dinamikler açısından ise Kıbrıs, Irak vb sorunlarda geçmiş iktidarların içsel politik gerekçelerle ikircikli ve tereddütlü tutum takınmaları; özelleştirme, dış ticaretin bütünüyle liberalizasyonu gibi meseleler açısından da söz konusu iktidarların beklenilen ölçüde hevesli görünmemeleri ancak AKP önderlerinin bu konulardaki istekli davranışları AKP’yi iktidara taşıyan temel etkenler olmuştur. Bu itibarla AKP; Türkiye Burjuvazisine, ABD’ye ve IMF’ye verdiği mesajlarla kendisini iktidara taşıyan sürecin önünü açmış, sistemin bütünsel olarak yaşadığı tıkanıklık AKP’nin iktidara geliş sürecini hızlandırmıştır. Dolayısıyla AKP, 24 Ocak Kararları ve 1. ANAP iktidarı ile küresel kapitalizme eklemlenme açısından büyük bir atılım gösteren ancak yeni sermaye birikim modelinin neden olduğu iktisadi krizlerin siyasal karar mekanizmalarını tıkaması nedeniyle umduğu oranda serbest hareket edemeyen sermaye sınıfının tercihi olarak iktidar olmuş bir partidir. AKP yerli sermayenin tercihlerine koşut olarak uluslar arası sermayenin de desteğini almıştır. Bu bağlamda AKP’nin tek başına iktidar olması yerli ve yabancı sermayenin beklediği iktisadi ve siyasi açılımları realize edebilecek politik bir güç olarak desteklenmesini kolaylaştırmıştır. AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılından bu yana faiz dışı bütçe fazlası, kamu
126
YENİDEN DEVRİM / 5
çalışanlarının ücret artışları ve kamuda personel istihdamı, özelleştirme vb konularla yapılan bütün tartışmalara bakıldığında iktisadi ve siyasi tercihlerin tamamının yerli ve yabancı sermayenin beklentilerini karşılamaya dönük uygulamalara yol açtığı çok açık biçimde gözlemlenmektedir. Bu kapsamda Türkiye ekonomisinin 1980’den bu yana yaşadığı yapısal sorunlar ve iktisadi krizler farklı siyasal çevrelerden gelen tek parti ya da koalisyon hükümetleri tarafından ancak aynı model çerçevesinde tercih edilen politikalardan kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda AKP iktidarı döneminde genel hatlarıyla incelenen işsizlik yoksulluk ve gelir dağılımındaki adaletsizliğe ilişkin göstergeler bu tercihlerin bir sonucudur. O halde işsizlik yoksulluk ve gelir dağılımındaki eşitsizliğin yaklaşık çeyrek asırlık gelişiminde gözlemlenen süreklilik hali çeyrek asırdan bu yana uygulanmaya çalışılan neoliberal birikim modelinin bir sonucudur. Uluslar arası rekabette maliyet avantajları sağlanması için ücretlerin baskılanması, iç talebin kısılması, artan borç yükünün reel değerinin düşürülmesi ve vergi geliri elde edilmesi için enflasyonun bir politika aracı olarak kullanılması yabancı sermaye girişlerini özendirebilmek için faiz oranlarının serbest bırakılması gibi politikaların tamamı dışa açık büyüme modelinin gerekliliği iktisat politikaları olarak kabul edilmiş ancak bu önkabuller adeta bir bumerang gibi belirli bir eşikten sonra sistemin bütünüyle tehdit etmeye başlamıştır. Sonuçta yaşanılan tıkanıklıkların bir dizi “istikrar” kararlarıyla aşınmasına yol açan sürecin önü açılmıştır.
2-2000’li Yılların Eşiğinde Ekonomiye Müdahale
2000 yılının Ocak ayında uygulamaya konulan “enflasyonu düşürme programı” daraltıcı para politikası çerçevesinde döviz kurlarına dönük müdahaleleri ve özellikle bankacılık sektörüne yönelik yeni düzenlemeleri kapsamaktadır. Bu program öncesinde yaşanan finansal krizler zamanla Türkiye ekonomisi açısından da etkili olmaya başlamıştır. 1997 yılında Güneydoğu Asya’da 1998’de ise Rusya’da yaşanan krizler, izleyen birkaç yıl içinde Türkiye ekonomisini de durgunluğa sürüklemiştir. Bu sürecin hemen öncesinde 1998 yılının ilk altı ayında uygulanan politikalarla hızlı fiyat değişimlerinin yarattığı tahribatın önlenmesi bakımından göreli başarılar elde edilmesi ve aynı yılın ikinci yarısında İMF ile imzalanan Yakın İzleme Anlaşması çerçevesinde altı aylık bir para programı açıklanmasına karşın sonraki süreçte yaşanan krizlerin önüne geçilememiştir. Enflasyonu düşürme programında alınan kararlar; tüketici enflasyonunun 2000 2001 2002 yılları sonu itibariyle sırasıyla %25 %12 %7’ye indirilmesi, reel faiz oranlarının makul düzeye çekilmesi, ekonominin büyüme potansiyelinin arttırılması ve kaynakların etkin ve adil dağılımının sağlanmasıdır. Bu amaçlara ulaşabilmek için program; faiz dışı bütçe fazlasının arttırılması için sıkı maliye politikaları uygulanması ve bu süreçte yapısal
NEO-LİBERAL İHALENİN SON TAKİPÇİSİ:AKP
127
reformlar gerçekleştirilerek özelleştirmenin hızlandırılması, gelir politikasının enflasyon ile uyumlaştırılması ve enflasyonu düşürme hedefine odaklanmış kur ve para politikaları gibi üçlü bir sacayağı üzerine kurulmuştur. Program dahilinde döviz kurları 1 dolar ve 0.77 euro’dan oluşan bir sepete bağlanmış, bununla enflasyonist bekleyişlerde olumlu bir havanın yaratılması amaçlanmıştır. Program yapısal olarak tarif ettiği amaçlara tam olarak ulaşamamakla birlikte reel faizlerin düşmesi ve enflasyonu kısmen de olsa kontrol alması açısın başarılı olmuştur. Ancak program doğrultusunda uygulanan politikalar sonucu TL’nin aşırı değerli duruma gelmesi ihracatın gerilemesine ithalatın ise deyim yerinde ise patlamasına neden olmuş ve cari işlemler açığı 2000 yılında 10 milyar dolar’lık bir düzeye ulaşmıştır. Bu değer GSMH’nin yaklaşık %5’ine karşılık gelmektedir. Bu sürecin sonunda TL’ye ve dövize yönelik talep artışının yarattığı likidite sıkışıklığı devalüasyon söylentileriyle birleşince 6,2 milyar dolarlık sıcak para çıkışı söz konusu olmuş ve sonuçta faiz oranları da birden bire %7000’ler oranında artmıştır. Kasım 2000 krizinin hemen ardından zaten yapısal olarak çok kırılgan hale gelen ekonomi içinde bulunduğu durumun bir sonucu olarak “anayasa krizi” diye bilinen olayla sarsılmıştır. Döviz rezervleri yaşanan krizle birlikte MB, zaten azalmış olan piyasaya müdahale edebilme olanağına sahip olmadığından, döviz kuru dalgalanmaya bırakılmıştır. Böylelikle enflasyonu düşürme programı da askıya alınmıştır. Ancak :Kasım 2000 tarihinde yaşanan kriz programın bütünüyle başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açmıştır. Gelinen süreç bu kez “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” olarak bilinen programın uygulanmaya başlanmasıyla sonuçlanmıştır.
3. Güçlü Ekonomiye Geçiş Programının Mirası ve AKP Dönemi Makro ekonomik Göstergeler
Güçlü Ekonomiye Geçiş Programından söz edilmeden önce bir saptamayı vurgulamakta yarar vardır. Türkiye ekonomisi açısından IMF’nin taşıdığı önem daha önce sözü edilen 1998 tarihli Yakın İzleme Anlaşması ile daha da açık hale gelmiştir. IMF, geçmişte yaşadığı deneyimlerden yola çıkarak Türkiye ekonomisi üzerindeki denetimini derinleştirmek ve bunu kurumsal bir niteliğe dönüştürmek gereksinimi duymuştur. Benzer bir biçimde yerli burjuvazi de, 1989 sonrasında Türkiye’nin içinde bulunduğu dışa açık makro-ekonomik yapının tesadüfi politikalar çerçevesinde şekillendirilmesinden rahatsızlık duymuş ve Türkiye’nin “yeni yükselen piyasalar” arasında bulunmasını garantiye alacak dönüşümlerin bir an önce sonuçlandırılmasını arzular hale gelmiştir (Bağımsız Sosyal Bilimciler, 2006: 3). 15 Nisan 2001 tarihinde IMF ve DB’nin desteğinin de arkasında alarak açıklanan programın temel amaçları; dalgalı kura geçildikten sonra yaşanabilecek güven bunalımının aşılması, istikrarsızlığı önlemesi ve kamu maliyesinde disiplini sağlamasıdır. Programın
128
YENİDEN DEVRİM / 5
önüne koyduğu hedefler ise; kaynak tahsisi sürecinde şeffaflık, hesap verilebilirliğin sağlanması, rasyonel olmayan müdahalelerin önlenmesi, iyi yönetişim ve yolsuzlukla mücadeledir. Programın ardından ilan edilen “15 Mayıs Ekonomik Politikalar Bildirgesi” ile istikrar programına kalınan yerden devam edileceği belirtilerek, daha önce açıklanmış olan ekonomik hedefler revize edilmiştir. 2002 Kasımında yapılan seçimlerin ardından AKP Hükümeti’nin oluşturulmasıyla hazırlanan Acil Eylem Planı ile Tekel, Şeker Fabrikaları, enerji sektörü gibi alanlarda özelleştirmeye hız verilmiş, bankacılık sektörüne müdahale edilerek düzenleme yapılmaya çalışılmıştır. IMF tarafından onaylanan Ek Niyet Mektubu ile özelikle dış borçların ödenmesi için gerekli teminat sağlanmaya çalışılmış, bunun için de borçlanma politikasına yer verilmiştir. 2003 yılının Eylül ayında IMF Başkanlığı ekonomik gidişatı “çok iyi” olarak değerlendirmiş ve programın sürdürülmesi istenmiştir. 2000 Kasım ve 2001 Şubat krizleri ve ardından AKP’nin tek başına iktidara gelişi ile başlayan bu döneme bakıldığında IMF, AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte Türkiye üzerindeki denetimini kurumsal bir niteliğe dönüştürebilme olanağını elde etmiş, yerli burjuvazi de Acil Eylem Planıyla başlayan düzenlemeler sayesinde makro-ekonomik politikaların rast gele belirlenmesinden duyduğu rahatsızlığı giderebilme imkanına kavuşmuştur. Güçlü Ekonomiye Geçiş Programının ardından ekonomik olarak ortaya çıkan sonuçları yıllar bazında değerlendirdiğimizde 2000 yılında GSMH büyüme hızı %7,8 olarak gerçekleşmiş, yıl boyunca doların fiyatı 1,5 milyon TL dolayında bir seyir izlemiş ve GSMH yaklaşık 182 Milyar dolar, kişi başına düşen gelir de 2609 dolar olmuştur. Yıllık enflasyon 2001’deki %70 seviyelerinden 2002’de TÜFE’de %29,7, TEFE’de %30,8’e gerilemiştir. 2003 yılı GSMH büyüme hızı %5.9 olmuş, GSMH 230 milyar dolara çıkmıştır (2002’den 2003’e %32 artış). Kişi başına gelir 2609 dolardan 3384 dolara (2002’ye göre %29.7 artış) çıkmıştır. İthalat 69,3 ve ihracat 47,3 milyar dolar, dış ticaret açığı -22,1 ve cari işlemler dengesi açığı da -8,0 milyar dolardır. 2003’de yıllık enflasyon hızları TÜFE’de %18 TEFE’de %13,9’a inmiştir. Bütçe harcamaları 140 katrilyon TL, gelirleri 100,2 katrilyon TL olup, bütçe açığı da -39,8 katrilyon TL’ye (26,5 milyar dolar) ulaşmıştır. Toplam faiz harcamaları ise 58,6 katrilyon TL’dir. Bütçe açığının en büyük kalemini oluşturan sosyal güvenlik kurumları açıkları ise 15,9 katrilyon TL (10,6 milyar dolar) olarak gerçekleşmiştir. 2004 yılında yıllık enflasyon hızları, TÜFE’de %9,3’e, TEFE’de %13,8’e gerilemiş; ithalat 97,2 milyar dolara ve ihracat ise 62,8 milyar dolara, dış ticaret açığı -34,4 milyar dolara ve cari işlemler dengesi açığı da 15,6 milyar dolara fırlamıştır. Bütçe harcamaları 140 katrilyon TL, gelirleri 110 katrilyon TL olup, bütçe açığı da -30,3 katrilyon TL’ye (21,2 milyar dolara), SGK açıkları 19,3 katrilyon TL’ye (13,5 milyar dolara) ulaşmıştır. Toplam
NEO-LİBERAL İHALENİN SON TAKİPÇİSİ:AKP
129
faiz harcamaları ise 56,5 katrilyon TL’dir. GSMH büyüme hızı %9,9’a, GSMH 299,5 milyar dolara, kişi başına gelir 4172 dolara ve satın alma gücü paritesine göre de 7736 dolara çıkmıştır (Çarıkçı 2006). 4. 1980-2005 dönemi vergi politikalarının gelir dağılımına etkisi 1980 ile başlayan dönemde uygulanan vergi politikalarının en önemli özelliği, bu tarihten sonra benimsenen büyüme modelleriyle gösterdiği uyumdur. Bu bağlamda vergi politikaları 1980 ile benimsenen ihracata dayalı kalkınma modeline uygun bir şekilde; tüketici kesimlerinin satın alma güçlerinin kısılması yoluyla iç talebin daraltılmasına, maliyetlerin düşürülerek ihraç mallarının dış piyasada rekabet avantajı elde etmesine olanak sağlayan biçimde yapılandırılmıştır (Oyan, 1992: 12).
4.1. Katma değer vergisi
Öncel, Kumrulu ve Çağan’a göre (1993) 1980 sonrası dönemde vergi politikaları içerisinde belki de en önemli yenilik 1995 yılında Katma Değer Vergisi’nin uygulamaya konulmasıdır. 1984 yılında kanunlaşıp 1985 yılının başından itibaren uygulanmaya başlayan Katma Değer Vergisi, Cumhuriyet döneminde harcamaların vergilendirilmesiyle ilgili olmak üzere gerçekleştirilen en önemli vergi reformlarından birisidir (Gündoğdu, Bektaş: 2006). KDV olarak bilinen bu vergi türünün uygulamaya konulmasının en önemli nedenlerinden biri devletin bu dönem içerisinde dolaysız vergilerden dolaylı vergilere yönelmek istemesidir. Ancak bir taraftan kaynağı belirsiz gelirlerin varlığı, diğer taraftan KDV uygulanan herhangi bir malın vergisinin düşük gelirli ya da yüksek gelirli kesimler tarafından aynı oranda ödenmesi zorunluluğu gelir dağılımındaki eşitsizliği arttıran bir unsur olmuştur. Bir başka söylemle dolaysız vergiler stopaj usulü kaynaktan kesildiğinden ve sabit gelirlerin kaynaktan kesilen vergilerden kaçınma olanağı bulunmadığından kaynağı belirsiz gelirlerin ve bu gelirlerin muhtelif yollarla aklanabilmesine olanak sağlayan vergi sistemi vergi adaletsizliğinin daha fazla artmasına yol açmıştır.
4.2 Gelir Vergisi
1980’lerle birlikte vergi politikaları sonucu ücretliler üzerindeki gelir vergisi baskısı artmıştır. Toplam gelir vergisi ödemeleriyle ücretlilerin milli gelirden aldıkları pay, %17’den %15’e düşmüş ve vergi baskısı kat sayısı %3,5’i bulmuştur. Oysa ücretliler dışındaki kesimler için bu baskı %1’ini bile bulmamıştır. Gelir vergisi, ücret gelirlerinin vergilendirilmesi açısından değerlendirildiğinde ücretlilerin çok büyük bir bölümünün gelir vergisinin en alt diliminde yer aldığı ve büyük bir bölümünün asgari ücret geliri elde ettiği gerçeği ortaya
YENİDEN DEVRİM / 5
130
çıkmaktadır. 2005 yılı itibariyle gelir vergisinin en düşük dilimi %20, en yüksek dilimi ise %40 oranında vergilendirilmektedir. Ücret gelirleri ise tarifede yer alan vergi oranlarının beş puan indirilmesi yoluyla vergiye tabi tutulmaktadır. Toplam vergi gelirleri içinde ücretlilerin payı ve gelir üzerinden alınan vergilerde ücretlilerin payı ile toplam gelir vergisi içinde ücretlilerin payı, bir arada değerlendirildiğinde 1988 yılında 1994 yılına kadar, ücretlilerin toplam gelir vergileri, gelir üzerinden alınan vergiler ve toplam gelir vergisi içindeki payı sürekli olarak artmıştır. 2000’li yıllardan itibaren toplam gelir vergileri, gelir üzerinden alınan vergiler ve toplam gelir vergisi içinde ücretlilerin payı giderek düşmekle birlikte bu durum ücretlilerin vergi yükündeki düşüşlerden değil, ücretlilerin milli gelirden aldığı paydaki düşüşten kaynaklanmaktadır.
4.3 Servet Vergisi
Türkiye’de alınan servet vergileri emlak vergisi, motorlu taşıtlar vergisi, veraset ve intikal vergisidir. Bilindiği üzere servet vergileri düşük gelir dilimleri içerisinde bulunanlar açısından sosyal bir gösterge niteliğindedir. Dolayısıyla bu koşullarda gerek gelir adaleti, gerekse de vergi adaleti açısından beklenen servet vergisinde ortaya çıkan artışlarla düşük gelirli kesimlere kaynak aktarımının sağlanmasıdır. Ancak Türkiye’de durum uzun yıllardan beri bu şekilde tecelli etmemektedir. 2003 yılında bina ve arsalardan alınan emlak vergilerinin artışına bağlı olarak servet vergileri artsa da yıllar itibariyle servet vergilerinin GSMH’ye oranı hiçbir zaman %1’ini dahi bulmamıştır (Gündoğdu, 2006:88-97).
4.4 Harcamalar Üzerinden Alınan Vergiler
Harcamalar üzerinden alınan vergilerin gelir dağılımıyla ilişkisi dolaylı vergiler, dolaysız vergiler ayrımı üzerinden irdelenebilir. 1980 sonrasında gözlenen esas durum dolaylı vergilerin sürekli arttığı, dolaysız vergilerin ise azaldığı yönündedir. 1980 tarihinde dolaylı vergilerin oranı %37, dolaysız vergilerin oranı ise %63 iken, yıllar itibariyle dolaysız vergiler sürekli olarak azalmış, dolaylı vergiler ise artmıştır. Sonuçta 2003 yılında dolaysız vergilerin oranı %30’a kadar gerilerken dolaylı vergiler %70’e kadar çıkmıştır (Vergi İstatistikleri Yıllığı, 2004). 1980’den sonra uygulanan vergi politikalarıyla ihracatı arttıracağı düşünülen kesimlerin şirketleşebilmesi için sağlanan vergi kolaylıkları ve şirketleşen firmaların finansman sorunlarını giderebilmek için sermaye piyasasının oluşturulması ve bu piyasada işlem yapanların vergiden muaf tutulması gibi yaklaşımlar, izleyen dönemlerde gelir dağılımının hızla bozulmasına yol açacak sürecin önünü açmıştır. Şirketleşmeyi özendirebilmek adına devletin vergi
NEO-LİBERAL İHALENİN SON TAKİPÇİSİ:AKP
131
toplaması gereken kesimlerden alacağı vergilerden imtina etmesi vergi yükünün dağılımını serbest gelirliler aleyhine bozmuştur. Bu bakımdan sabit gelirli kesimden zamanla rantiye olarak adlandırılacak olan kesimlere çok açık bir biçimde kaynak aktarımı sağlanmıştır (Kepenek ve Yentürk, 2002.219). Marjinal tasarruf eğilimleri yüksek olduğu düşünülen bu kesimlerin yatırımları finanse edecek tasarruflara sahip olabilmesi amacıyla vergi yüklerinden yapılan indirimler ve bu kesimlerin servet beyanında bulunması zorunluluğunun giderek gevşetilmesi kayıt dışı gelirlerin sisteme entegre olmasına yol açmış, bu durum gelir dağılımındaki adaletsizliği hızla arttırmıştır.
5. Kamu Borç Servisinin Gelir Dağılımı Üzerine Etkisi
1980’lerle birlikte başlayan ekonomik dönüşüm sürecinin en çarpıcı gelişmelerinden biri daha önceki bölümlerde de vurgulandığı üzere kamunun borç stokunda gözlemlenen artışlardır. Denilebilir ki; borçlanma yoluyla elde edilen kaynaklar, vergilerden bile daha çok önemsenen olağan bir kamu geliri olarak kullanılmıştır. 1981-2001 yılları arasında bütçe açıkları ile anapara ve faiz ödemelerinin yer aldığı Tablo 4’e bakıldığında bütçe açıklarındaki artış ile anapara ve faiz ödemeleri arasındaki koşutluklar oldukça belirgindir. Bu tablo süreç içinde kamu adına yapılan harcamaların vergilerle finanse edilemeyip, sürekli borçlanmaya başvurulduğunun en önemli kanıtıdır. Buna bağlı olarak bütçe açıklarının iç ve dış borç stokunun, iç borç-dış borç faiz ödemelerinin GSMH’ye oranı yıllar itibariyle sürekli olarak artmıştır. Kamu borç servisinin oldukça ciddi bir ekonomik sorun haline geldiği yıllardan itibaren devlet bütçelerinin adeta faiz ödemelerini realize etmeye çalışan belgeler biçimine dönüşmesi sonucu kamu adına yapılması gereken harcamalarda sürekli olarak kısıntıya gitme yoluna başvurulmuştur. Başka bir anlatımla kamu yatırım harcamaları ve beşeri sermaye harcamaları sürekli olarak azaltıldığından bu tip harcamaların yaratabileceği çoğaltan etkisi giderek daha sınırlı hale gelmiştir. Kamu yatırım harcamalarının oransal olarak azalışı GSMH’ deki süreklilik arz eden artışlardan değil, yatırım harcamalarındaki mutlak azalışlardan kaynaklanmıştır. Konsolide bütçeden beşeri sermaye için ayrılan payların da faiz harcamalarını finanse edebilmek için azaltılması temel insani gereksinimlerini dahi karşılayamayan bir nüfus yığınının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Sürekli olarak artan iç ve dış borç, anapara faiz ödemeleri kamu adına siyasal karar alması gereken hükümetlerin iktisadi ve politik tercihlerinde bir eksen kayması yaratmış, bu durum kamusal nitelikli politikaların tam anlamıyla iflas etmesiyle sonuçlanmıştır. Bundan dolayıdır ki; kamu sahip olduğu iş gücünü istihdam edebilecek, artan nüfusun arz edebileceği iş gücünü emebilecek, hali hazırda çalışanların iş gücü verimliliğini arttırabilecek, gelir dağılı-
YENİDEN DEVRİM / 5
132
mındaki adaletsizlikleri, yoksulluğu ve bölgesel eşitsizliği giderebilecek harcamalar yapabilme yeteneğini giderek yitirmiştir. Bu süreç içerisinde kamusal nitelikli politikaları yaşama geçirecek bir siyasal iradenin ortaya çıkmaması ve siyasal karar mekanizmalarının borçlanmak zorunda kaldığı kesimlerle girdiği ilişkilerdeki “kuşatılmışlık” hali sonuçta yapısal sorunlar yerine dönemsel sorunların çözümüne odaklanan bir ekonomik yapının kuramsallaşmasına neden olmuştur.
6. İşsizlik, Yoksulluk ve Gelir Adaletsizliği Göstergeleri
İşsizlik, yoksulluk ve gelir dağılımındaki adaletsizlikleri sosyal harcamaların seyri, bölgesel gelir dağılımları farklılıkları gibi göstergeleri de göz önünde bulundurarak değerlendirdiğimizde neo-liberal birikim modelini AKP iktidarının da dahil olduğu süreçler bütünü açısından değerlendirme olanağına sahibiz
6.1 Sosyal Harcamalar
1980-2005 döneminde tercih edilen mali ve ekonomik tablolar, yıllar İtibariyle eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi sosyal nitelikte harcamaların yetersiz kalmasına neden olmuştur.Aslında Türkiye’de sosyal nitelikli harcamaların GSMH’ye oranı ve konsolide bütçeden aldıkları pay açısından analiz edilmesi bu konudaki sorunlu hali yaklaşık otuz yıl gibi oldukça uzun bir süreden bu yana devam ettiğini göstermektedir.Bu açıdan Türkiye ekonomisi otuz yıldan bu yana gelir dağılımına ikincil müdahaleler yolunda bölüşüm eşitsizliklerini giderilme yeteneğini yitirmiştir.Bu zaman zarfında nüfus yaklaşık 40 milyon kişiden 70 milyona çıktığı halde sosyal nitelikli harcamalar GSMH’ye oranı ve konsolide aldıkları paylar ya hiç artmamış yada çok sınırlı bir artış kaydetmiştir. Sağlık ve sosyal yardım harcamaları yıllar itibariyle artış göstermekle birlikte GSMH’nin % 1 ‘ini hala geçememiştir. Sosyal devlet anlayışı çerçevesinde değerlendirildiğinde bu durum oldukça vahim bir tabloyu gözler önüne sermektedir. Bu alandaki harcamaları konsolide bütçe içindeki payını gösterdiği düşüş gelirin iyileşmesine bağlı olarak, sağlık ve sosyal yardımların azalmasından değil, sağlık ve sosyal harcamaların artan faiz yükünün nedeniyle kısılmasından kaynaklanmaktadır.İçinde bulunduğumuz yıl itibariyle Türkiye nüfusunun yaklaşık 70 milyon olduğu düşünülürse hali hazırda 3.5 milyonluk bir kitle sosyal güvenlik sisteminin dışındadır.(www.ssk.gov.tr) Sosyal harcamaların bütçe içindeki paylarının giderek azalması,artan borç yükü ve faiz ödemelerinin bir sonucudur.Bu anlamda sosyal harcamalardaki değişimler kamunun ekonomik alandaki rolünün daraltılması ve borçlanmanın sürdürülebildiğini sağlamak için hedeflenen faiz dışı fazla verme çabalarının
NEO-LİBERAL İHALENİN SON TAKİPÇİSİ:AKP
133
bir ürünüdür.Eğitim gibi,sağlık gibi alanlar özelleştirmeye çok müsait alanlar olarak değerlendirilse de bu alanlarda kesintilere gitmek hem kısa vadede doğrudan yoksullaşmayı arttırmakta ve gelir dağılımını bozmakta,hem de uzun vadede toplum açısından daha kötümser sonuçlara neden olmaktadır.
6.2. 2000’li Yıllarda Yoksulluk
2004 yılında Türkiye de yaklaşık 909 bin kişi açlık sınırının; 17 milyon 991 bin kişi ise yoksulluk sınırının altındadır.2004 yılında,4 kişilik hanenin aylık açlık sınırı 182 milyon TL,aylık yoksulluk sınırı ise 429 milyon TL’dir. 2003 yılında yüzde 1,29 olarak tahmin edilen açlık sınırının altında yaşayan fert oranı 2004 yılında da aynı kalmıştır.Buna karşın yoksul fert oranı yüzde 28,12’den yüzde 25,6’ya düşmüştür.(TUIK 2006).Ancak bu oranlar yoksulluğun mutlak surette çözüldüğü anlamını taşımamaktadır.Özellikle tarım kesiminin yoğun olduğu kırlarda yoksulluk eğiliminin artma eğilimi içerisinde olduğu gözlemlenmektedir.Bu durum tıpkı işsizlik sorununda olduğu gibi belirli bir dönem içinde yoksulluğun da kırlardan kente ihraç edilebileceği gerçeğini güçlendirmektedir.
6.3. Türkiye’de Gelir Dağılımı Eşitsizlikleri
Bütün dünyada olduğu gibi gelir dağılımında eşitsizlik sorunu Türkiye açısından da yıllardan beri en önde gelen sorunlardan biri olarak varlığını korumaktadır.Gerçekte gelir dağılımında eşitsizlik sorunu Türkiye ekonomisi açısından yeni değildir.1963 yılından başlamak üzere günümüze kadar yapılan araştırmalar bunu açık bir biçimde ortaya koymaktadır.Örneğin 1963 yılında DPT tarafından yapılan gelir dağılımı araştırması ile DIE tarafından 1987 yılında yapılan gelir dağılımı araştırması karşılaştırıldığında,1963 tarihinde nüfusun en düşük gelirli yüzde 20’lik kesimi gelirin ancak yüzde 4.5 ini alırken,nüfusun en yüksek gelirli kesimi gelirin yüzde 57’sini almaktadır.1987 yılında ise aynı nüfus dilimlerinin gelirden aldıktan pay sırası ile yüzde 5.2 ve yüzde 50 her iki araştırma karşılaştırdığında ortaya çıkan temel sonuç;bu zaman diliminde üst gelir gruplarından alt gelir gruplarına çok sınırlı bir gelir aktarımı olduğu ancak sonuç olarak gelir dağılımındaki eşitsizliklerin devam ettiğidir (Güçlü ve Bilen, 1995:161).
Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı Sonrası Gelir Dağılımı I. %20 2002 5,3 2003 6 2004 6 Kaynak:DİE
II. %20 9,8 10,3 10,7
III. %20 14 14,5 15,2
IV.%20 20,8 20,9 21,9
V.%20 50,0 48,3 46,2
134
YENİDEN DEVRİM / 5
Gelir dağılımındaki eşitsizlik 1963 yılı kıstas olarak alındığında son olarak şimdiki adıyla TÜİK tarafından yapılan 2002,2003,2004 yılı araştırmalarıyla karşılaştırıldığında tablo daha da çarpıcıdır. Tablo, kırk yıl boyunca uygulanan ekonomik ve mali politikaların gelir dağılımını düzeltme açısından kesinlikle başarısız olduğunu göstermektedir. Ortaya çıkan sonuçlar; bu zaman dilimi sonunda önce ekonomik istikrarı sağlayacağı daha sonra ise yapısal sorunları ortadan kaldıracağı iddia edilerek hazırlanan istikrar politikalarının da Türkiye ekonomisinin temel sorunlarına kesinlikle çözüm üretmediğinin kanıtıdır. Programların genel adı “istikrar” olsa da ekonomik değerler açısından kısa dönemde ne program adlarıyla uyumlu süreçler yakalanabilmiş ne de uzun dönemli hedeflere ulaşılabilmiştir. Türkiye kamuoyuna açıklanamamakla birlikte Dünya Bankası’na sunulan, gelirin yüzde onluk dilimlere göre dağılıma ilişkin en son veriler Türkiye’de gelir dağılımı adaletsizliğini ayrıca ortaya koymaktadır. Dünya Bankası’nın “Dünya Ekonomik Göstergeleri 2006” isimli yayınındaki verilere göre Türkiye’de yaklaşık yedi milyon kişiyi bulan en zengin yüzde onluk kesim toplam gelirin 34.1’ini alırken, yaklaşık yedi milyon kişiyi bulan en yoksul yüzde onluk kesim ise gelirin sadece yüzde ikisini almaktadır. Bu itibarla Türkiye’de en yoksul kesimi oluşturan yüzde onluk dilim ile en zengin kesimi oluşturan yüzde onluk dilim arasında on yedi kata varan bir gelir uçurumu vardır. TÜİK tarafından açıklanan yüzde yirmilik dilimlere göre yapılan araştırmalarda ise bu fark 9,4 kata inmektedir. Dünya Bankası tarafından 200 yılı gelir dağılımını esas alarak 2005 yılında yapılan açıklamada yüzde onluk en yoksul dilimin aldığı payın yüzde 2.3 olduğu ifade edilmişti. 2000 yılına ait verilerde en yoksul yüzde onluk dilim ile en zengin yüzde onluk dilim arasındaki gelir farkı 13.3 kat idi. Son veriler dikkate alındığında bu aranın 5 yıl içerisinde arttığı dolayısıyla gelir adaletsizliğinin de aynı dönemde hızla büyüdüğü görülmektedir. Gene katsayısı açısından Türkiye 43.6 olarak hesaplanan değeriyle yaklaşık 180 ülke arasında gelir dağılımı en bozuk 34. ülkedir. Başka bir ifadeyle Türkiye’deki gelir dağılımı 180 ülke içinde geriye kalan 140 ülkeden daha kötüdür. Raporda ayrıca Türkiye’de 2000 yılında günde bir (1) dolarla geçinmek zorunda olan kişi sayısı yüzde 2’den daha az iken bu oranın 2003 yılında yüzde 3.4’e yükseldiği ifade edilmektedir. Benzer biçimde günde 2 dolardan daha az bir gelirle geçinmek zorunda olan kişi sayısının nüfusa olan oranı yüzde 10.3’ten yüzde 18.7’ye çıktığı vurgulanmıştır. Son olarak belirtilen bir başka durum ise Türkiye’de kent nüfusunun yüzde 34.5’i kırsal nüfusun ise yüzde 22’si yoksulluk sınırında olduğudur. Türkiye’de gelir dağılımındaki eşitsizlik sürecinin ayrıca iş gücü piyasalarında istihdam biçimlerinin marjinalleşmeye itilmesiyle de yakından ilintili olduğu gözlenebilmektedir (Yeldan, 2001:18).
NEO-LİBERAL İHALENİN SON TAKİPÇİSİ:AKP 6.4 İşsizlik
135
Türkiye’de faal iş gücü olarak kabul edilen 14-65 yaş arasında yaklaşık olarak 45 milyon kişi bulunmakta olup istihdam edilebilir kişi sayısı 23 milyon dolayındadır. Ekonomik büyüme oranlarına odaklanılarak ekonominin başarılı bir performans sergilediğinin iddia edildiği yıllarda işsizlik oranları 2002 yılında yüzde 10.3, 2003 yılında yüzde 10.5, 2004’te yüzde 10.3, 2005’te yüzde 9.7 olarak gerçekleşmiş, 2006 yılı sonu itibariyle de yüzde 9.7 olarak öngörülmüştür. İş gücüne katılma oranlarına baktığımızda ise 2002 yılında yüzde 49.6, 2003’te yüzde 48.3, 2004’te yüzde 48.7, 2005’te yüzde 48.9 olup, 2006 yılında ise yüzde 49 olarak öngörülmektedir. İşsizliğe ilişkin bu verilerden de görülebileceği gibi AKP hükümeti ekonominin büyüdüğü bu yıllarda dahi işsizliğe bir çözüm bulamamıştır. Türkiye’de resmi verilerle yaklaşık olarak 2.5 milyon dolayında olan işsiz sayısı gerçekte 7-8 milyon dolayındadır. Her yıl iş gücü piyasasına ilave 700 bin kişinin girdiği düşünülürse durumun vahameti kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Özellikle eğitimli, nitelikli iş gücü denilen üniversite mezunları arasındaki işsizlik oranı, Büyükşehirlerde yüzde 35 dolayına çıkmaktadır. Genç nüfustaki işsizlik oranı ise yüzde 18.2 gibi bir oranı bulmaktadır. Dolayısıyla bir takım çevreler tarafından övünçle söz edilen büyüme rakamlarının üretmeyen, istihdam yaratmayan rakamlar olduğu bir gerçektir. Çünkü 2003-2006 yılları arasındaki kümülatif büyüme yüzde 31.5’tir. Eğer ilgili dönemde gerçekleşen büyüme sözü edildiği gibi reel bir büyüme olsaydı işsizliğin de bu denli azalması gerekirdi. Oysa işsizlik azalmamış aksine normal seyrini sürdürmüştür. Bu bağlamda Türkiye’de açık bir biçimde “işsiz büyüme” ya da başka bir söylemle “kalitesiz büyüme” sorunu mevcuttur. İşsizlik ve büyüme oranları arasında böylesine tezat bir tablo oluşmuş durumda iken sorunun çözümüne yönelik bütünsellik arz eden merkezi bir politik yaklaşım bulunmamaktadır. Dahası ister istemez hükümet yetkililerin sorunun vahametinin farkında olup olmadıklarına dair kuşkular uyanmaktadır. Bu bakımdan başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın sanayiceler yönelik olarak sarf ettiği “hepiniz bir kişiyi işe alırsanız işsizlik sorunu çözülür” sözlerinde somutlanan yaklaşım oldukça manidardır. Türkiye’de işsizliğin merkezi yapı tarafından ne derece önemsendiği Türkiye İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun etkin çalışmadığı gerekçesiyle bu kuruluşun yeniden organize edilmesi sonucu oluşturulan İŞKUR’un bünyesindeki personel sayılarına bakılarak dahi değerlendirilebilir. Kurum yetkililerinin zaman zaman işsizlik sorunun çözümünü iş gücü piyasalarının esnekleştirilmesinde bulan yaklaşımlarını bir yana bırakırsak, bu kurumun 2004 yılı itibariyle toplam 2381 personeliyle resmi rakamlarla sayısı 2.5 milyona ulaşan işsizlere nasıl iş bulacağı her halde siyasal erkin dikkatinden kaçmıştır! Aynı yıl iller bazında devreden iş gücünden işsizlerin toplam sayısı
YENİDEN DEVRİM / 5
136
811948 kişi olup her bin işsize düşen personel sayısı 29 kişiyi bulmaktadır. Ancak bu personelin bir bölümü il müdürü, il müdür yardımcısı, şube müdürü, muhasebeci, mütercim, şef, memur, santral memuru, veznedar, şoför, mühendis, teknisyen, tabip, psikolog, hemşire, avukat, hizmetli, aşçı, kaloriferci, bekçi, dağıtıcı gibi kadrolardan oluşmaktadır. Kurumun bu kadro yapısı ile milyonlarca işsize istihdam yaratması muhtemeldir ki yeni bir “ Güney Kore Mucizesi” olarak ekonomi literatüründe hak ettiği yeri alacaktır.
Genel Değerlendirme
Kapitalist üretim tarzının hakim olduğu bir modelde bölüşüm ilişkilerinin esası üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran kapitalist sınıfların üretici sınıfların ürettiği ürünlere sahip olması esasına dayanır. Üretici sınıflar bu üretim ilişkileri içerisinde üretime katılmaları karşılığında ücret elde ederken, aldıkları ücret her zaman için ürettikleri katma değerin piyasada belirlenen değerinden daha azdır. Çünkü kapitalist sistem varlığını ancak ve ancak kapitalist sınıfın kar etmesi koşuluyla sürdürür. Bu yüzden de kapitalist bir üretim tarzında biçimlenen iktisadi ve siyasi nitelikteki politikalar söz konusu modele hizmet eden bir kimliğe bürünürler. Bu çerçevede siyasi ya da iktisadi nitelikteki politikalar da bu biçimde yaratılan kar mekanizmasının devamını sağlayacak niteliklere sahip olacak şekilde belirlenir. O halde kapitalist bir sistemde her ne şekilde uygulanırsa uygulansın ekonomik ve mali politikalar sonuç olarak özel mülkiyet rejimine hizmet etmek üzere yapılandırılmışlardır. Ayrıca kapitalist bir sistemde devlet işletmeci ve işveren olarak, vergi toplayarak ve topladığı vergileri kamu giderleri halinde harcayarak ve nihayet ekonominin işleyişine müdahale yaparak gelir dağılımını belirleyici bir rol oynar (Boratav, 1980:31). Devletin oynadığı bu rol şu ya da bu biçimde söz konusu özel mülkiyet rejiminin devamını sağlamaya yöneliktir. Buradan hareketle Türkiye’de son 25 yılda uygulanan iktisat politikaları daha önceki politikaların sistemin önündeki tıkanıkları aşmaya yetecek esneklikte olmamasından ötürü,revizyona ve reforma tabi tutulmuş biçimleridir.Dolayısıyla 24 Ocak Kararları ile başlayan ve AKP ile devam eden süreç aslında yine müdahaleci nitelikler taşımakla birlikte bu uygulamaların dünya kapitalizminin yönelimlerine uygun olarak daha fazla liberalize edilmiş ve daha fazla piyasa odaklı bir versiyonudur.Ancak bu süreçte ekonomik sistemin kapitalist niteliği açısından bütünsel bir dönüşüm olmadığından dolayı bölüşüm ilişkilerinde de gelirin dağılma biçimlerinde de köklü değişiklikler olmamıştır.Hatta aksine bu açıdan giderek artan oranda olumsuzluklarla karşı karşıya kalınmıştır.Söz konusu olumsuzluklar bir yandan dışsal kapitalist yeni küreselleşme sürecinden diğer yandan da yerli kapitalist sınıfın bu yeni birikim modeline yer yer uyum sağlamakta çektiği sıkıntılardan kaynaklanmıştır.
NEO-LİBERAL İHALENİN SON TAKİPÇİSİ:AKP Sonuç
137
Yaklaşık 40 yıldan bu yana Türkiye’de uygulanan ekonomik ve mali politikalar sonucu süreklilik arz etmese de büyüme oranlarının yüzde 6-9 arasında gerçekleştiği süreçlere rastlanılmıştır.Bir dönem yüzde 100’lerin üzerinde seyreden enflasyon oranları tek haneli rakamlara indirilmiştir.1973’ten bu yana açık veren bütçenin son bir yıl içinde fazla verdiği bile iddia edilmektedir. Uzunca bir süre yaşanan dolarizasyon süreci atlatılmış hatta Merkez Bankası doların değerinin daha fazla düşmemesi için piyasaya müdahale etme gerekliliğini duymuştur.Dolayısıyla bu tip makro ekonomik göstergeler açısından dönemsel olarak da olsa olumlu oranlar yakalanabilmiştir.Ancak bütün bu süreç içerisinde ekonomik ve mali politikaların hiçbir biçimde olumlu seyretmediği iki temel sorun vardır.Bunlardan biri gelir dağılımındaki eşitsizlik diğeri ise işsizliktir.Ekonominin daha da liberalize edildiği son 25 yıl içerisinde hem gelir dağılımındaki eşitsizlik hem de işsizlik yapısal olarak çözülmek bir yana konjonktürel olarak dahi başarı elde edilemeyen temel sorunlar haline dönüşmüştür.Bu durum çok açık bir biçimde Türkiye’de uygulanan ekonomik ve mali politikaların önceliklerinin işsizlik,yoksulluk ve gelir dağılımı eşitsizliklerini ortadan kaldırmak olmadığını göstermektedir. İşsizlik esas olarak yoksulluğun ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin ana kaynaklarından biridir.Dolayısıyla işsizlik sorununu çözmeyi bir öncelik olarak değerlendirmeyen ekonomik ve mali politikaların gelir dağılımındaki adaletsizliği giderme şansı bulunmamaktadır.Azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde yaşanan deneyimler bu durumun en önemli kanıtıdır.O halde “önce ekonomik büyüme meselesini bir halledelim gerisi nasıl olsa gelir” gibi yaklaşımlar üzerine biçimlendirilen iktisat politikalarının işsizliği ve gelir dağılımındaki adaletsizliği çözme yeteneği ya hiç yoktur ya da çok sığdır.Nitekim bugüne kadar ekonomiyi yönlendirenlerin ihracatı artıracağı düşünülen kesimlere aktardığı kaynaklar,vergi indirimleri,ihracatı teşvik kredisi ve benzeri yollarla sağladıkları kolaylıklar bir süre sonra bu kesimlerin spekülatif hareketlere yönelmesine,lüks tüketimlerinin artmasına yol açmış,ayrıca bu tip politikalar ekonominin büyük bir bölümünün kayıt dışına kaymasıyla sonuçlanmıştır.Ayrıca tercih edilen neoliberal politikalar ve sistemin kendine içkin nitelikleri nedeniyle reel kesimde kar oranlarındaki azalma sonucu düşen getirilerden tatmin olmayan finansal sermayenin spekülatif bir karakteri daha da ön plana çıkmıştır(Öğüt,2006:6).Reel kesim ile finansal kesim arasındaki makasın giderek açıldığı bu süreçte ayrıca makro ekonomik anlamda gelir etkisi ikame etkisine daha ağır basar hale gelmiş ve genel olarak üretim faktörlerinin bütünü özel olarak da emek tam olarak istihdam edilememiştir.Dahası kamu benimsenen ekonomik ve mali politikalar nedeniyle kendisine sürekli olarak kaynak aktarılan kesimlere borçlu hale geldiğinden vergi yükünü progresif biçimde dağı-
138
YENİDEN DEVRİM / 5
tamamış bu koşullarda da vergi toplayamadığı için harcamalarını finanse etmekte sürekli olarak zorlanmış ve “hoş olmayan bir aritmetik” ile karşı karşıya kalmıştır.Kamu açıklarının giderek arttığı bu yapılanma içinde kamu öncelikli olarak sosyal harcamalarını kısmak gibi bir eğilim içerisine girmiş bu yüzden de hem bir yandan işsizliğe çözüm üretebilecek politikaları hayata geçirme konusunda tıkanmış hem de sosyal nitelikli transfer harcamaları yapamadığından gelir dağılımındaki eşitsizliği giderebilecek siyasi reflekslerini yitirmiştir. Dünya ve Türkiye deneyimleri göz önünde bulundurulduğunda şu sonuca varılabilir:Dışa açık ihracata dayalı ve/veya sıcak para girişlerine dayalı ekonomik büyüme modelleri sınırsız liberalizasyonu dayatırken ekonominin krizlerle karşı karşıya kalma olasılığı daha fazla güçlenmekte “bıçak sırtı” olarak tarif edilen denge-dengesizlik ikilemlerine sürüklenmektedir.Ve yine bu koşullarda kamu ekonomisi açısından iktisat politikaları üretebilme yeteneği giderek daha kısıtlı hale gelirken iktisadi ve siyasi olarak “seçeneksizlik” sorunu ile karşı karşıya kalınmaktadır.Ekonominin hızla dışa bağımlı hale geldiği bu süreçte uluslar arası “arenadan” artan dış kredi gereksinimleri IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların devreye girmesine yol açmakta,bu kuruluşlar ise önceliği yapısal sorunlara değil düşük ya da yüksek faizle verdikleri kredilerin teminat altına alındığı istikrar politikalarına vermektedir.Bu politikalarla da işsizlik ve adil gelir dağılımı gibi yapısal sorunlara çözüm üretmek temenniden öteye gitmemektedir.İstikrar politikaları kısa dönemde göreli başarılar elde ederken uzun erimli sorunlar varlığını devam ettirmektedir. Türkiye ekonomisinde yaşanan büyümenin işsizlik,yoksulluk gibi doğrudan doğruya bölüşüm ilişkileri ve gelir dağılımı ile ilgili sorunları ortadan kaldıramaması büyümenin dinamikleri ise büyük ölçüde istikrar politikaları çerçevesinde belirlenmiştir.Türkiye’de son 25 yıl içerisinde uygulanan istikrar politikaları gelenekselleşmiş biçimiyle olduğu üzere Ortodoks ve Heteredoks yaklaşımlar doğrultusunda biçimlendirilmiştir. Ortodoks istikrar politikalarının enflasyon oranlarında bir düşüş sağladığı ancak bunun 2-3 yıl süren bir zaman diliminde gerçekleştiği gözlemlenmiştir. Oysa Türkiye’de büyük ölçüde Ortodoks nitelikli politikalar uygulandığı halde enflasyon sorunu 2000’li yılların neredeyse ortalarına kadar çözüme kavuşturulamamıştır.Dolayısıyla bu süre içerisinde enflasyonun gelir dağılımı bozucu etkisi varlığın sürdürmüştür.Ortodoks istikrar politikalarının bir başka özelliği de anti-demokratik ortamlarda uygulandığı takdirde başarılı olduğu iddiasıdır. Ancak Türkiye’de,24 Ocak örneğinde olduğu gibi,demokrasi istikrar programının uygulanabilmesi için askeri bir darbe ile feda edildiği halde program yine de başarısız olmuştur.Dolayısıyla 1980 sonrasında tercih edilen ekonomik ve mali politikalar kadar bu politikaların uygulanabilmesi için yaratılan siyasal ortam da gelir dağılımının giderek bozulmasına yol açan önemli etkenler
NEO-LİBERAL İHALENİN SON TAKİPÇİSİ:AKP
139
arasındadır.Gelir dağılımındaki adaletsizliği heteredoks programlar açısından değerlendirdiğimizde; heteredoks programların Türkiye’de gelir dağılımında adalet sorununu çözüp çözmediği tartışmaları bir yana,5 Nisan Kararları örneğinde olduğu gibi böylesi programların uygulanması için toplumsal bir uzlaşmaya ulaşma gereği dahi duyulmamıştır.Kaldı ki böyle bir çaba harcanmış olsa bile yıllardan beri reel olarak sürekli kayba uğrayan kesimleri ücretlerin dondurulması gerekliliğine ikna etmek oldukça güç hatta olanaksızdır.Doğal olarak bu kesimlerin ne programda belirlenen hedeflerin gerçekleşebilir olduğuna inanmalarının ne de politika yapıcılarına güven duymalarının maddi koşulları hiçbir zaman oluşmamıştır.Çünkü 1980’lerle birlikte başlayan ihracata dayalı kalkınma modeline uygun istikrar politikaları iç talebin kısılmasına yönelik ücret ve maaş baskılamaları ve enflasyonist politikalar ile desteklenmiş,geniş toplum kesimleri bunun mağduriyeti yaşar hale gelmiştir.Diğer yandan sendikalara getirilen siyasal,hukuki kısıtlamalar hatta kapatmalar da bu tip tercihlere uygun güdümlü sendikalara “sendikacılık” adına sağlanan kolaylıklar politika yapıcılarının inandırıcılıklarını daha fazla yitirmelerine neden olmuştur. Sonuç olarak AKP döneminde tercih edilen iktisat politikaları da tıpkı geçmişte olduğu gibi neoliberal yaklaşımlar çerçevesinde biçimlendirilmiştir. Neoliberal politikalar ise kapitalist küreselleşme koşullarında Türkiye,Arjantin,Brezilya gibi ülkeler başta olmak üzere hemen hemen bütün ülkelere adeta dayatılmıştır.Ancak bu politikalar “büyüklerin” daha da büyümesine,”küçüklerin” ise sürekli olarak krizlerle boğuşmasına neden olmuştur.Corsetti,Pesenti ve Robuni kapitalist küreselleşme koşullarında “büyük oyuncuları” küçük göletler içindeki iri fillere benzeterek büyük oyuncuların küçük piyasalarda krizleri tetikleyebileceğine dikkat çekmektedir(Doğruel ve Doğruel,2006:38). Bu bağlamda neoliberal kapitalist küreselleşme süreci göletlerin daha da küçülmesine fillerin ise giderek daha fazla irileşmesine,sonuçta krizlerin etkilerinin daha da derinleşmesine yol açmıştır.Göletler hem küçük hem de sığ olduğundan dolayı iri fillerin küçücük hareketleri bile gölün taşmasına ve bir süre sonra kurumasına neden olmaktadır.İri filler kuruttukları küçük göletlerden ailece daha da kalabalıklaşmış olarak ayrılmakta ve bir başka gölete yuvalanmaktadırlar.Bu koşullarda kapitalist küreselleşme dünya ölçeğinde krizleri “bulaştırmakta” ancak makro istikrara sahip olmak için bunlara katlanmasını bilmek gerekir diyenlerin savunduğunun aksine büyümeyi,istihdam artışlarını,teknolojik iyileşmeleri uyarmamaktadır.Yani kapitalist küreselleşme sürekli olarak kötü mikrop yaymaktadır.Üstelik yayılan bu mikroplar bağışıklık sisteminin gelişmesine değil güç kaybetmesine yol açmaktadır.Çünkü mikrop hastaların vücuduna girdikten sonra değişime uğramakta ve vücut bir yerden sonra mikrobu algılayamaz hale gelmektedir.Yani kapitalist küreselleşmenin yaydığı mikrop kuduz mikrobu gibi değil AIDS virüsü gibidir.Çare olmadı-
YENİDEN DEVRİM / 5
140
ğından hastanın kendisi ölmese bile taşıyıcı olarak bedenlerin ölümüne neden olmaktadır.Şimdi sorun bütün göletler kuruduğunda fillerin ne yapacağı sorununda düğümlenmektedir.Türkiye’de son çeyrek asırdır geçerli olan neoliberal birikim modelinin açtığı “ihalelerin” en son takipçisi olan AKP’nin akıbetini belirleyecek olan da budur.”Fillerin” en büyüğü olan ABD’nin Irak’ta yaşadıkları tıpkı bir zamanların ANAP’ı gibi AKP’yi de nasıl bir sonun beklediğinin göstergesidir.
Dipnot:
1 Satın alma gücü paritesi (SGP) Türkiye’deki bir demet mal ve hizmetin New York’daki dolar cinsinden değerini ifade etmektedir.
Kaynakça:
BORATAV K., Gelir Dağılımı, Gerçek Yayınevi, 1980 ÇARKICI E., Ekonomik Gelişmeler, GB’nin Zararı ve AB ile Müzakereler, http://www.cankaya.edu.tr (erişim tarihi: 14.08.2006 ) DOĞRUEL F., DOĞRUEL A.S., Bıçak Sırtında Büyüme ve İstikrar, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2006 Dünya Bankası, Global Economic Prospects and The Developing Countries 2001 GÜÇLÜ S., BİLEN M., 1980 Sonrası Gelir Dağılımında Meydana Gelen Değişmeler, 1995 GÜNDOĞDU B., BEKTAŞ Z., Türkiye’de 1980 Sonrası Uygulanan Vergi Politikaları ve Gelir Dağılımı Üzerine Etkisi, Vergi Dünyası, Şubat, 2006 KARACA O., Türkiye’de Bölgeler Arası Gelir Farklılıkları: Yakınsama Var Mı? Türkiye Ekonomi Kurumu Tartışma Metni, Nisan 2004 KEPENK Y., YENTÜRK N., Türkiye Ekonomisi, Remzi Kitabevi, İstanbul 2000 OYAN O., Dışa Açılma ve Mali Politikalar, Türkiye: 1980-1989, V Yayınları, 1992 ÖĞÜT K., Azalan Kar Oranlarından, Tüketim Yetersizliğine; Eski Teoriler Geri Dönerken www.bagimsizsosyalbilimciler.org 2006 ÖNDER İ., Kapitalist İlişkiler Bağlamında ve Türkiye’de Devletin Yeri ve İşlevi, Der: A.H. Köse- F. Şenses – E. Yeldan, 2003, İletişim Yayınları ÖZTÜRK L., Bölgelerarası Gelir Eşitsizliği: İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırmasına (İBBS) göre Eşitsizlik İndeksleri ve Bir Analiz 1965-2001, Akdeniz İ.İ.B.F. Dergisi (10) 2005 TEMELLİ S., Türkiye’de Sosyal Harcamaların Gelişimi, Eğitim Bilim Toplum Dergisi, Cilt:1, Sayı:4, Güz 2003 T.C. Başbakanlık 5 Nisan İstikrar Kararları
NEO-LİBERAL İHALENİN SON TAKİPÇİSİ:AKP
141
YELDAN E., Küreselleşme Sürecinde Türkiye Ekonomisi, İstanbul, 2001, İletişim Yayınları YILDIRIM K., Türkiye Ekonomisi, Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Yayınları, Eskişehir, 1999, Ed: Mustafa Özer www.dpt.gov.tr www.hazine.gov.tr www.iskur.gov.tr www.maliye.gov.tr www.ssk.gov.tr www.tuik.gov.tr www.bagimsizsosyalbilimciler.org *İlk olarak İktisat Dergisi’nin, 483-484 sayısında yayınlanan yazı kısaltılarak hazırlanmıştır.
BÜTÜN RENKLER “SOL”MUŞ GİBİ!.. A.ÖMER TÜRKEŞ
22 Temmuz seçim sonuçlarının en kestirme yorumunu yapalım: Türkiye Solu büyük bir yenilgiye uğradı. Sol özelindeyse sondan birincilik hiç kuşkusuz ÖDP’nin. İşte başlangıç noktamız budur. Gerek sol gerekse ÖDP için yeniden yapılanma süreci düşülmüş bu durumdan, bu sıfır noktasından başlarsa eğer, kısa/uzun vadeli ve gerçekçi politikalar ortaya konabilir. Ancak seçimlerin hemen ardından başlayan acul tartışmalardan izlediğimiz kadarıyla aslında ne bir arayış ne de yeni bir fikir var ortada. Sözcülerinin ağzından sol, hem pratikte öznesi haline gelemediği, hem de yoksulların ve emekçi kesimlerin temsiliyetini üstlenemediği siyasal ve toplumsal mücadelede, sanki özneymiş gibi konuşuyor. Nesnel olarak sınıf ile ilişkisi kopuk ama kendisini o sınıfın temsili sanan anlayış bildik düşünceleri söylemleşmiş pragmatik dillerle yineliyor. Tüm bu deyişlerde, yaşayan siyaset dili yerini araçsallaşmış üst dile bırakmış. Aslında halk, kitle ve somut politik mücadele üzerine değil bu kavramlar üzerine yapılmış bir konuşma dinliyoruz. Düşülen durumu kazanımmış gibi yorumlayanlar, sanki hiç denenmemişçesine “çatı” ustalığından çözüm arayanlar, seçimleri ordu, bürokrasi ve milliyetçiliğe karşı halkın tepkisi biçiminde okuyanlar, ekonomide neoliberal siyasette muhafazakar AKP’nin zaferinden bir özgürlük vaadi bulanlar ya da her zamanki “biz zaten söylemiştik” bilicanlığıyla kendisini yenilgiden muaf tutmaya çalışanlar, tekmili birden, ne yazık ki ne ikna edebiliyor ne de güven veriyorlar. Sözün değerini düşüren şuursuz bir söz patlaması bu. Dergi ve gazetelere, forum ve paneller sığmayan, taşan, taşlaşan, söylendiği anda donan, içi boşalan, sokağa seslenemeyen, diyaloğa girmeyen, böbürlenip kendisine dönen, kapanan monolojik bir söz patlaması.
YENİDEN DEVRİM / 5
36
ÖDP’de ise yenilginin faturası iç hesaplaşmalarla içindeki ötekine havale edilmeye çalışılıyor. Seçim sürecinde başlamış gibi görünen kamplaşmanın üstesinden gelmek için politika üretmek yerine sonuçları bölünmeye varabilecek erken bir kongrenin tercih edilmesi, ÖDP’yi seçim mağlubu ilan etmenin meşruiyetini kanıtlıyor herhalde. Oysa başkanından, parti meclisi üyelerine, il ve ilçe başkanlarından üyelerine kadar her ÖDP’linin yapması gereken partide ansızın baş gösteren bu “antagonist” çatışmanın ne zaman, nasıl ve neden başladığının sorgulanması, politik ve ideolojik hakikatinin olup olmadığına ön yargısızca bakılmasıydı. DTP’nin Ufuk Uras’ı meclise taşıma kararıyla başladığı söylense bile asıl başlangıcı Uras’ın -bırakın sol geleneği, burjuva siyaset adabına dahi sığmayan- baskın başkan adaylığına dayanan bir iç hesaplaşma baş gösterdi ÖDP’de. O güne dek uyum içerisinde birarada duran insanlar şimdi karşı saftalar. Öyleyse ayrımın politik ve ideolojik olduğunu söyleyemeyiz; ayrım icat ediliyor. Değerlere, ideolojilere, politik tercihlere değil kişisel çatışmalara; parti, sendika ve demokratik kitle örgütlerindeki iktidar mücadelesine dayalı bir ayrım yaşandığını düşündüren pek çok veri var elimizde. Zaten hep böyle değil midir? “Kendi fikrini karşısındakine benimsetemeyince ciddi ‘ideolojik ayrımlar’ın doğduğu tartışmalardır bizimkiler. Ayrılıklarla sonuçlanır genelde. Her tartışmadan eksilerek çıkarız bu yüzden”.
Basit Hatalar Değil; Bilinçli Tercihler
Aslında ÖDP’nin kuruluşundan bu yana yapılan hatalar bir kez daha serildi gözler önüne. Hataların başında “parti gibi olmayan parti” sloganıyla yola çıkan ÖDP’nin Parti genel başkanını, genel sekreterini, MYK üyelerini, il/ilçe başkan ve yöneticilerini parti içi ya da dışı iletişimde sıfatları ile dillendirerek hiyerarşik düzene geçmesi, parti bürokrasisinin hızlı inşası, lider kültünü herkesden fazla benimsemesi geliyor. İkinci hata medya diline ve gücüne teslimiyettir ki, süpürge eylemlerinden Kadıköy bisiklet turlarına kadar ÖDP’nin bütün eylem biçimlerini, siyaset anlayışını belirlemiş, zihinlere iyi ailenin yaramaz ama dersini çalışmış sevimli çocuğu imajını yerleştirmiştir. Uras’ın parti başkanlığına ani dönüşü yaratılan bu kültün ve imajın hem ne denli güçlü olduğunu gösterdi hem de o zamana dek partiyi yönetenlerin kendilerini ideolojik ve politik bir netlikle ortaya koyamadıklarını. Anlaşılan o ki ÖDP, toplumla -ve parti üyeleriyle- siyaset arasındaki bağı kurmakta başarısız kalmış, siyaseti toplumsallaştıramamış, iddia ettiği farklılıklarını gösterememiş ve dernekçi bir anlayışla içe dönük bir örgütlenme çalışması yürütmüş… Söz konusu içe dönüklük seçim sürecine girildiğinde bağımsız adaylık konusunda üstlenmesi gereken toparlayıcılık rolünün de ıskalanma nedenidir. Ufuk Uras ve Baskın Oran’ın adaylıklarıyla sonuçlanan sürece ÖDP’nin parti olarak hiçbir ağırlık koyamaması, adres olması gerekirken başka adresler sorması,
BÜTÜN RENKLER “SOL”MUŞ GİBİ
37
öznesi olması gereken sürecin nesnesi durumuna düşmesi, parti karar alma mekanizmalarını işletenlerin politika yapma becerisindeki zaafiyeti zaten sergilemiştir. Öte yandan, Ufuk Uras’ın önce başkanlık sonra milletvekilliği macerasını da sırf seçilmişliği sebebiyle gözden kaçırmak, hoş görmek ve giderek solun izlemesi gereken siyasetin daha çok milletvekili seçtirmek olduğunu düşünmek, başarıyı buralarda aramak ne anlama geliyor? Bu yapılan hatanın telafisine çalışmak yerine o hatayı teorize edip kalıcılaştırmak, özetle söylersek siyaseti kirletmektir. Kim daha fazla teklif edecek ihalesine çıkmak, yarın olası bir değişimde bu tartışmalara “CHP daha fazla veriyor” çığırtkanlarını da eklemeyecek mi? AKP bile vermedi mi? Sol olmak bir niyet sorunuysa eğer ve eğer başarıya giden her yol mübahsa, öyleyse AKP’den bırakın milletevekilliğini bakanlık koparan Ertuğrul Günay’ı sol adına eleştirmek değil alkışlamak gerekir. Karşı çıktığım ne parlamentoya milletvekili sokmak ne de Kürtlerle yapılan ittifak; reddedilmesi gereken, başarıyı sahip olmakta bulan, başarı için her yolu mübah sayan anlayış… Seçimlerin siyasetten uzaklaşmış kitleleri siyasete yakınlaştırdığı, sola kendisini ifade fırsatı yarattığı, meclisten yükselecek muhalif seslere ihtiyaç duyulduğu kabul edilir tezlerdir. Ancak toplumsal dayanaktan ve netleşmiş siyasi çizgiden yoksun bir halde, kendisine meclis yolu açan partiye grup yeter sayısını tamamlama vaadiyle elde edilmiş bir milletvekilliğiyle yapılacak muhalefetin solun kazanç hanesine yazdıracağı değer kuşkuludur. İttifak dedim, aslında ortada bir ittifak da yok. Eleştirdiğimiz işte bu yokluk durumu; siyasi teammüllere yakışır bir diyaloğun hiç kurulmaması, DTP karşısında Kürt hareketi kadar bile eleştirel bir duruşun gösterilemeyip Irak’taki savaştan, Irak’ta ABD’nin varlığından duyulan rahatsızlığın dillendirilemeyişi. Kısacası suya sabuna dokunmaz bir bağımlılık hali; DTP’ye “embedded” siyasetin, atanmışlığın kabulü... Bir parti ya da siyasetçi böyle bir siyaset tarzını baştan belirleyebilir, varoluşunu, siyasi çizgisini buna göre konumlandırabilirdi. Ancak ÖDP ve başkanı Ufuk Uras, hiçbir ittifak kurmayacakları, tek adresin ÖDP olduğu iddiasını öylesine açık bir biçimde dillendirmişti ki, bugün Uras’ın arkasında duran pek çok ÖDP’li, reddettikleri bir duruma düşmüşlüklerine kılıf uydurabilmek için hayli ter dökmek, ahlakı politikadan dışlamak zorunda kalıyorlar. Bağımsız Sol Aday kampanyası da barındırdığı imkanlara ve naifliğine rağmen hiç de masum sayılmaz. Proje bağımsız adayın belirlenmesinin –marjinal bir okuyucu/hayran desteği dışında- hiçbir demokratik süreçten geçmemişliğiyle daha ilk baştan malüldü. Malüllüğü zaman kısıtlılığı bahanesiyle açıklamaya yönelik argümanlar o yönde bir niyetin neden hiç ortaya çıkmadığı
YENİDEN DEVRİM / 5
38
konusunda ikna edici değiller. Ve sonuçta bağımsız sol aday, sosyalist olmadığı, asla örgütsel ilişki kurmayacağı ilanıyla solun neresinde durduğunu açık seçik ilan edince, kuşkusuz düş kırıklığı yarattı. Seçim kampanyasını bir sivil toplum çalışması biçiminde yürüten Baskın Oran ve ekibi, siyasi söylemlerini de kimlikler üzerine kurarak solun seslenmesi gereken diğer –ve asıl- kesimlerine mesafeli durmuştu. Ancak burada eleştirilmesi gereken kendi rengini açıkça ortaya koyan Baskın Oran değil, bir yandan tepedeninmecilikle hayata geçirilen bu projenin gerçek sahipleri diğer yandan ÖDP’nin yukarıda belirttiğim insiyatifsizliğidir. 22 Temmuz seçimlerinde milletvekilliği çıkaramasa bile toplum siyaset ilişkisini kurma yönünde atılacak adımlar ÖDP’ye güven kazandırabilir, süregenleşen krizden çıkma kanalları yaratabilirdi. Darbenin her türlüsüne, gericiliğe ve milliyetçiliğe, emperyalizme ve iktidarın neoliberal politikalarına, sosyal hakların gaspına ve liberalizme karşı geniş bir cephe açılabilir, solun değerleri ve önerileri öne çıkarılabilir hiç değilse yeni bir dönemin başlayacağına dair umut ilkesi canlandırılabilirdi. Olmadı. Elde edilen milletvekilliğine rağmen sol önemli bir fırsatı kaçırmakla kalmadı, yeni düşmanlıklar yeni ayrımlar üreterek içinde bulunduğu krizi daha da derinleştirdi. Rütbesizlerin seslerine kulaklarını tıkayarak siyaseti orta sınıf entelektüeller ve geleneksel siyaset erbapları arasındaki pazarlıklara, eski husumetlerin tetiklediği çekişmelere ve itiş kakışa, siyasi rantlara, oldu bittiye indirgeyen, İstanbul dışına bakmayan, bakma niyeti de zeten hiç olmayan Türkiye solunun –ve ÖDP’ninözellikle yoksul mahallelerinde ve Anadolu’da büyük bir hezimete uğraması kaçınılmazdı. Oy sayısının azlığını kastetmiyorum. 22 Temmuz seçimlerindeki asıl hezimet solun bir alternatif, siyasi bir aktör, bir umut olmadığının tescil edilmesidir.
Ezberleri Bozulanlar; Varoluşsal Bir Seçim
Evet kriz anındayız. Seçimlerden bu yana önemli siyasi gelişmeler yaşanmakla birlikte sol muhalefet bir türlü hareketlenmiyor. Seyirci. ÖDP de öyle. Yüzünü hayata çevirmek yerine kendi içine dönmüş. Haklılıklarının meşruiyetini öfkelerinden alan taraflar keskin; birbirlerine karşı enerji biriktiriyorlar. Lakin, AKP’nin anayasa değişikliklerine karşı toplumsal muhalefeti ayaklandırmaya, çalışan kesimleri eyleme yöneltmeye ne örgütsel ne düşünsel mecali var ÖDP’nin. Bu durumda muhalifliğin, siyaset yapmanın yegane biçimi bir kez daha entelektüel üretime, yani söze dönüşüyor. Krizin karakteristiklerinden birisi –belki de ilki- budur. Güzel söz söylemenin ve medyatikliğin siyasi pratiğin kendisi haline geldiği, eylemin yerine geçtiği bir zamanda, eylemin yaratıcılığındansa kendi sözünün büyüsüne kapılan, toplumla buluşacak araçları ve devrimci bir kitle hareketini yaratmaktan uzaklaşan sol, krizden çıkmak için yine söze, kongre tartışmalarına bel bağlıyor.
BÜTÜN RENKLER “SOL”MUŞ GİBİ
39
Hal böyle olunca sözü çok daha ustalıkla kuran entelektüellerin siyasi alanın öznesi rolünü üstlenmesi kaçınılmazdır. Tahakküm altında yalnızlaştırılmış, toplumla her türlü bağ imkanını yitirmiş entelektüellerin başkaldırının toplumsal imkânı kalmadığında, kendi pozisyonlarını topluma karşı başkaldırı olarak belirleyerek kendi küçük cemaatlerine çekilmeleri, örgütsel ilişkilerden bilhassa uzak durmaları, siyasetin geçmişe ve geleneğe bağını zayıflattı. Gelenek arkaik görünüyor artık, küçümseniyor. Entelektüel saflarda “ezber bozma” teriminin solun da eberlerini bozma biçiminde alımlanması ve faturanın bir kez daha 80 öncesinin devrimci hareketlerine çıkarılması böyle bir kopuşta, kopuşla birlikte bellekleri kaplayan boşlukta aranmalıdır. Doğrudur; ezberler bozulmuştır. Kendi özgüçlerine güvenmek yerine ittifaklar aramak, eylemin yerine sözü koymak, yoksullara değil orta sınıflara seslenmek, ağırbaşlı siyasetçi edasıyla MHP ve BBP’lilerle el sıkışmak bizim ezberlerimiz arasında hiç yer almadı. Bundan sonra da almamalı. Peki ezber bunun için mi bozulmalıydı? Solun başka türlüsü bu mudur? Düşsel bir geçmişe, asr-ı saadete hapsolmak niyetinde değiliz ama geçmişin mirasını, ezberlerimizi de sahipleneceğiz. Mesele ezberlerin nasıl hatırlandığında. Geçmişi tarihsel olarak kurmak “onu gerçekten olmuş olduğu gibi” tanımak değil, “tehlike ânında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir.” Kendisine hala sosyalist sıfatını yakıştıranların dünyayı değiştirme arzularını ve bu arzuyu besleyip harekete geçirerek bu uğurda mücadele etmeyi göze aldıracak tahayyül ufkunu canlı tutan işte o anıların parlaklığıdır. Ezber bozarken ezberleri bozulanlarsa belleklerini boşaltmayı seçmişler; “hafızasız bir toplumda her şeyin mümkün” olduğunu, aralarındaki tek ortaklığın bir milletvekilliğiyle kurulduğunu, böyle bir ortaklığın kısa vadede parçalanacağını, büyük ortağın yaptığı borçların kendi üzerlerine yıkılacağını unutuyorlar. Eylemden feragat edilip siyasetin söze indirgenmesiyle birlikte, Türkiye solu ama en fazla ÖDP için en büyük tehdit gençler, emekçi ve yoksul kesimlerle buluşmak yerine orta sınıftan orta yaş guruplarının fikir kulübü haline gelmekti. Nitekim sol bir partinin kucaklaşması gereken kesimlere siyasal katılımın araçlarını sunamayan ÖDP, kuruluşundan bu yana eğitimli orta sınıfların partisi olarak kaldı. Özetle söylemek gerekirse, meslek odaları, üniversiteler, sendikalar, sosyalist dergiler, diğer sol partiler gibi, sol elitlerin örgütlediği ÖDP’nin de seslendiğini iddia ettiği özne “kurmaca” olmaktan öteye gidemedi. Açıkça söylemek gerekiyor; ÖDP’nin öznesi kendisiydi. Yani orta yaş gurubundan eğitimli orta sınıflar. Aslında ÖDP kadroları ve entelektüeller küçük bir mekana sıkışmış aynı dar cemaatin üyeleri. Ve entelektüelin sözü de bu cemaat içinde dolaşıyor, sol neşriyatın tiraj rakamları gösteriyor ki, etkisi bu cemaatle sınırlanıyor.
40
YENİDEN DEVRİM / 5
Solun eylemsiz ve etkisizleşmesinde, yani krizde tek sorumlu olarak entelektüelleri göstermek, hatanın faturasını onlara çıkarmak, giderek aydın düşmanlığına varan ifadeler kullanmak bir başka yanlışla düşmektir. Üstelik ÖDP kuruluş sürecinde yakaladığı görünürlüğünü ve söz üstünlüğünü biraz da entelektüellere borçludur ve onbir yıllık tarihinin büyük bir bölümünde entelektellerle birlikte yürümüştür. Kaldı ki bu yazı da entelektüeller üzerine söylenenler yazının sahibini de kapsayan bir özeleştiri gibi okunmalıdır. Gelinen bu noktada ne entelektüellerin ne ortasınıf solcularının niyetlerinin samimiyetinden şüphe etmek hakkaniyetli olmaz. Ancak insanların ne olduğu sorusunun yanıtını salt niyetlerine bakarak veremeyiz. Marx’ın söylediği gibi, insanların söylediklerinden, imgelediklerinden, kavradıklarından değil, gerçek, etkin insanlardan yola çıkmak, gerçek yaşam süreçleri temelinde, bu yaşam sürecinin ideolojik yansımalarının ve yankılarının gelişimini kavramak gerekir. Nitekim, “Heidegger’e göre, çoğunlukla her felsefi kavrayışın temelinde sözkonusu felsefecinin kişisel konumu yatar” diye girmiş aynı konuya Birgün Gazetesi Forum köşesindeki yazısında Cemil Aksu; “Heidegger’in eksik tarafı, kişisel konumun aynı zamanda sınıfsal bir konum olmasıdır. Solda hâkim muhitlerde yapılan tartışmaları bir de buradan okumak lazım. Her hangi bir uğrakta bir politik tercih yaparken kendi psikolojimizi öncelikle analiz etmemiz gerekiyor. Acaba hangi duygular, yaşantılar bizi o karara doğru sürüklüyor; yenilmiş olmanın sıkıntısıyla yitirilen özgüvenin yerine ikame edilecek ‘başarı’ ihtiyacı mı, yoksa bizi yenik yapan zihniyetin veya tarzın reddini yaratma ihtiyacı mı? ‘Biz’ epeydir kendi yararlarını sarmayı temsil iddiasında olduğumuz sınıfın yaralarını sarmaktan daha hayati buluyoruz. Ve, bildiğimiz gibi, bir harekete ‘’politikacı’’ olarak katılmakla hayati ihtiyaçlardan dolayı politika yapmak zorunda kalmak arasında ontolojik farklılıklar vardır. Bir fabrikada ‘parti görevlisi’ olarak çalışmakla fiziki varlığı için çalışmak zorunda olmak apayrı şeylerdir. Bence pratikteki parti-sınıf ayrımı budur. Ve ‘temsili siyaset’in gerçekliğe çarpıp dağıldığı yer de bu ontolojik farktır.” ÖDP’nin yürüttüğü siyaset de dönüştürücü eylemden, yoksul mahallelerinden, sıklıkla sözü edilen emeğin örgütlenmesinden uzak kalmışığıyla, hayata nüfuz edemeyişiyle ve öznesinin kurmacalığıyla temsili olmaktan öteye gidemedi. Olgulardan uzak duran ya da kendi fikriyatından hareketle önemsiz ayrıntıları olgular olarak sunan, lakin kendi kamusundaki itibarı ve söz söyleme maharetiyle başkalarından bir adım öne fırlayan temsili siyasetin topumsalla, sınıfla, yoksulluk ve isyanla ilişkisini tartışmalıyız. Nilgün Toker, Birgün Kitap Eki’nde yazısında entelektüelin konumunu tartışırken tam da bu noktayı işaret etmişti; “Politika aktüel olanı, yürürlükte olanı hesaba almak, mevcut olanı aşmak, değiştirmekle mümkündür. Aktüel olanın reddi, onun yok sayılması ya da onun muhatap alınmaması değil, değiştirilmesi olduğunda politiktir. Yoksa
BÜTÜN RENKLER “SOL”MUŞ GİBİ
41
yaşantı dışında bir yerden konuşuluyordur ki, bu söz olsa olsa tanrısal, mistik bir söz olur. Bu tanrısal, mistik sözün alılmayıcıları ise müritlerdir. Politik söz, kendisini yurttaşlarca alımlanacak bir söz olarak kurmak durumundadır, bunun için de entelektüel, toplumun ortak duyusu içinde konuşabilmeli ya da bu ortak duyunun yaratılması, kurulması için dünyaya katılmalıdır. Sosyalist olmak ve sosyalizmi düşünmek eleştirel bir yolla mümkündür. Bu açıdan bakıldığında politikanın “doğru” olan hegemonik tek bir yolu olamayacağı ve hatta politikanın “doğru” ile işinin olmadığı, onun eylemin yaratıcılığında açığa çıkacak bir “imkan” olduğu anlaşılır.” Şimdi ÖDP’nin önüne koyması gereken işte bu “imkanı” gerçekleştirecek, eylemin yaratıcı ve dönüştürücü gücünü hayata geçirecek politikaları ve araçlarını aramak, emekçi ve yoksul kesimler kadar entelektüeller için de bir çekim merkezi yaratmak; siyasetle, entelektüellerle ve sözle toplumsal hayat arasındaki ilişkiyi doğru biçimde kurmaktır..
Küreselleşme, AB, AKP ve Sol
Perry Anderson “Batı’da Sol Düşünce” kitabında sosyalist mücadelenin tarihini incelerken ilginç bir soyutlama yapar; sosyalist hareketler yükselişe geçtiği anlarda sol entelektüller iktisatın yani alt yapınının (sııflarını, paylaşımın, sömürünün) dilini kullanırlarken, yenilgi anlarında üst yapı kurumlarıyla (dinle, kültürle, ahlakla, ideolojiyle ) ilgilenmişlerdir. Türkiye’deki durum tam da budur. Kapitalizmin bir üretim tarzı olarak ekonomik hareket yasalarının incelenmesi, burjuva devletinin politik aygıtının analizi, burjuva devlet aygıtının yıkılması için gereken sınıf mücadelesinin stratejisi gibi tarihi maddeciliğin klasik geleneklerinin en önemli alanlarında söz söylemek anlamsızlaştıkça, solun ilgi alanı ideolojik, felsefi ve kültürel konulara kaymış, teorinin dili giderek edebileşmiş ya da akademikleşmiştir. Dergi, gazete ve kitapları taradığınızda hemen farkedeceksiniz; 80’den bu yana etrafında dönüp dolaşılan konu ve kavramlar üst yapıya, 2000’li yıllardan bu yana kimliklere odaklanıyor. Demokrasi ve özgürlük kavrayışı bu kavramlar üzerinden şekilleniyor. AKP’nin neoliberalizmle, küreseleşmeyle, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü ile, ABD ve AB’yle kısacası emperyalizmle olan göbek bağlarını görmezden gelip ordu ve Cumhuriyet elitine karşı bir bir müttefik gibi algılanması, sempati ve anlayışla kuşatılması, seçim sonuçlarının Türkiye’de tarihsel bir değişime tekabül ettiği iddiaları, işte bu üstyapıcı yaklaşımlardandır. Aslında ister altından bakın ister üstünden, AKP’nin hüviyeti değişmiyor. Ama buna rağmen, geçmişindeki “Komünizmle Mücadele Dernekleri”yle, ”Kanlı Pazar”ıyla, ”Sivas”ı, “Maraş”ı, “Çorum”u, “Madımak”ı, “Hizbul-Kontra”sıyla hesaplaşmaktan imtina eden siyasi islamı ve onun mahcup mirasçıla-
42
YENİDEN DEVRİM / 5
rını, AKP’yi ve modern cemaatleri değişim, dönüşüm içerisinde görenler var. Irak’a asker göndermek için tezkereler yazan, polisi yasalarla güçlendiren, anti demokratik uygulamaları tahkim eden, seçim zaferini milliyetçi tabandan aldığı oylarla pekiştiren, çevre felaketlerine çanak tutan, sivil anayasa girişimini kadükleştiren AKP’den demokrasi mücadelesinde müttefiklik bekleyenler teorilerini nesnel olgulardan değil, kafalarındaki soyut bir modelden üretiyorlar. Özgürlüklerden dem vururken bir eliyle milliyetçi bıçkınları bağrına basan cemaatlerin tahakküme dayalı ilişki ağına anlayışla yaklaşmak, türban meselesini kadın özgürlüğüyle ilişkilendirmekten imtina etmek, neoliberal politikaların yol açtığı yoksulluk yerine cemaat dayanışmasına odaklanmak… İslami kesime gösterilen bu muhabbet AKP ve cemaatlerin karakteristiğinden ziyade marjinal kalmış bir gurup İslami entelektüelle kurulan yakın ama kırılgan ilişkilerden edinilen izlenimleri, o kesimlerinden buldukları itibarın okşanmışlığını ve itiraf edelim ki aslında solun liberalizme bulaşıklığını yansıtıyor. Sınıfsal bir perspektiften koptukça küreselleşme, ABD, AB, AKP ürkütücülüğünü yitiriyor. Şeriat tehlikesinden değil, ama neoliberal muhafazakar politikalarıyla AKP’den korkmama hali mezarlıktan geçerken ıslık çalmaktan başka ne anlama gelebilir? Kapitalizme ve emperyalizme ilişkin en ufak bir eleştiri, karşı çıkış ortaya koymadan demokrasi, özgürlük, kimlik mücadelesi verilebilir mi? Kesif ve çaresiz bir yoksulluğun hüküm sürdüğü bir ülkede sadece darbe karşıtı ve anti-milliyetçi söylem ve sloganlarla sol olmak mümkün müdür? Liberaller ve bir kısım solcular için, Avrupa ile kurulacak güçlü bağların Türkiye’de demokrasi ve özgürlük isteyen kesimleri güçlendireceği inancının kabul gördüğü anlaşılıyor. Siyasi yaşamın öznesi olmaktan hızla uzaklaştığını hisseden bu kesimlere göre toplumun demokrasiye doğru evrilmesi anlamında tek şans, dış dinamikler, yani AB üyeliği haline geldi. İşte bu nedenle terk ediliyor iktisat teorileri. Oysa, Türkiye Cumhuriyeti’nde son yıllarda yaşanan bütün siyasi ve toplumsal gelişmeler, belki de tarihin hiç bir döneminde olmadığı kadar ekonomik alt yapı tarafından belirlenir ve üst yapının görece bile özerkliği kalmazken, AB’ye girilmesi için zorunlu olan demokratik kurumların ithaliyle toplumun ve siyasi hayatın yukarıdan aşağıya değişeceğini beklemek kolay kabul edilebilecek bir iddia değildir; hele ki iktidar sahiplerinin AB’den beklentileri bütünüyle ekonomik çıkarlarla sınırlanmışken. Girişte vurguladığım söz patlaması içerisinde Küreselleşme, ABD ve AB’ye, onların birbirleriyle olan ilişkilerine, bütün bunların bizim coğrafyamıza ve sola yansımalarına ilişkin hakikatler iyice muğlaklaştı. Belleklere, dile ve bilgiye yönelik tahrifat, Küreselleşmenin ve AB’nin gerçek niteliklerini tersine çeviriyor. AB’nin daha rasyonel bir kapitalist düzen, böylelikle daha çok özgürlük ve demokrasi getireceği hayalleri süslüyor liberallerin düşlerini. Oysa AB projesinin kendisi hızla öbür tarafa; daha elementer bir kapitalizme doğru
BÜTÜN RENKLER “SOL”MUŞ GİBİ
43
kaymış, daha şimdiden başlangıç ilkelerinden sapmış ve yıpranmış durumda. Birliği sürükleyen ülkelerdeki bıkkınlık, karamsarlık ve çaresizlik bir yana, AB projesinde siyasal bir Avrupa yaratma konusunda atılmış somut adımlar da yok. Tersine Avrupalılar birer birer liberalizme teslim oluyorlar. “Avrupa devletlerinin bu teslimiyeti Avrupa projesinin, ekonomik (Avrupa Ekonomik Birliğinin avantajları ekonomik küreselleşme içinde eridi) ve poli¬tik (Avrupa’nın politik ve askeri özerkliği ortadan kalktı) çifte sulanma tarafından ufuktan silinmesinden başka bir anlama gelmemektedir. Bunun da ötesinde, AB ülkerinde yükselen refah şovenizminin ve yabancılara tahammülsüzlüğün nereden kaynaklandığı, ulusal hükümetlerin bu sürece katkıları da sorgulanmıyor. Halihazır¬da, herhangi bir Avrupa projesi mevcut değildir. Onun yerine Amerikan kumandası altındaki bir Kuzey Atlantik projesi (ya da nihai olarak üçlü pro¬jesi) konulmuştur” Ama sol birbirini hala AB ve demokrasi tartışmalarıyla, bu liberal tezlerle harlanan ateşte kaynatmaya çalışıyor: “Kendi işine yarayacak bir sol için liberalizm bize sürekli ‘’evet/hayır’’lı sorular soruyor. Bizi sürekli ‘bıyık-sakal’ açmazında beynamaz tutmaya çalışıyor. Biz de ‘’eski sorunlara yeni sorular’’ sormak yerine liberalizme cevap yetiştirmeye çalışıyoruz. Ne ‘hayır’ımız ne de ‘havet’imiz anlamlandırdığımız gibi anlaşılıyor. Örneğin, ‘’AB’ye evet mi hayır mı’’sorusu; bizim sormamız ve programını oluşturmak zorunda olduğumuz soru bu değil. Küreselleşmeden dem vurup, AB gibi küresel bir olayı ya da olguyu Türkiye’nin bu günkü ihtiyaçlarına göre değerlendirmek kadar çelişkili bir şey olabilir mi? Eğer ufkumuz Batı ise, kendimizi onlarla bütün kabul ediyorsak o zaman sormamız gereken soru, en azından bu bütünsellik gereği, Avrupa işçi sınıfının ihtiyacı olan nedir, sorusu değil mi?” Yani solun gündemi basit bir EVET HAYIR” karşıtlığına indirgenemez. Toplumun demokratikleştirilmesi başkalarına avuç açmakla, AB uyum yasalarıyla, neoliberal hükümetlerle sağlanmayacak elbette. Küresel sermayenin Türkiye’deki sözcü ve temsilcileriyle, AKP hükümeti ve cemaatlerle diyalog arayışlarının sivil anayasa sürecinde uğradığı bozgun, zaten daha fazla söz söylemeyi gereksiz kılıyor. Sol entelektüel açısından, kendi ceberrut devletinin yerini -bir takım yasal haklar sağlasa bile- çok uluslu yeni bir iktidar aygıtının alması sevinçle karşılanacak, bunu gerçekleştireceğine inanılan liberal politikalar destek çıkılacak bir durum değildir. Ne var ki, hep yapıldığı gibi, AB’ye karşı çıkmak ulus devleti savunmak anlamına da çekilmemeli. Sol ulus devletle de aynı nedenlerle hesaplaşmalıdır. Çünkü emperyalizmin dışsal değil içsel bir olgu haline geldiği ulus devletler aslında küresel tahakküme hizmet veriyorlar; üçüncü dünyanın küreselleşmeye bağlanması için ulus devletler bir kambur değil, bir zorunluluk, zorunlu bir uğrak. Çünkü devlet ve ordusu hem gelenekler hem de yasalar-
44
YENİDEN DEVRİM / 5
la yapısal olarak ka¬pitalizmle içli dışlı; devletin yeniden üretimi ve ordunun finansmanı ağırlıklı olarak serma¬yenin kaderine bağlı. Bu kader küreselleşmeyle kesişmişse eğer, sermaye sahipleri geçit vermedikçe ulus devletimizde ne şeriat mümkün ne de darbe! Açık seçik olan sonuç, sol açısından, gerek yerel gerekse de küresel sermayenin mantığı ile uyumlu bir rasyonel siyaset alanının mevcut olmadığıdır. Çözümü AB’ye yada ulus devleti savunacak “milli” güçlere havale edemeyiz. Ulusal sınırlar içinde kaynakların yeniden bölüşümü, demokrasinin genişletilmesi ve iktidar aygıtlarının denetlenmesi, uluslar arası ölçekte ise sermaye için küreselleşen ilişkilerin emekçi kesimler için de bir enternasyonel biçiminde nasıl genişletileceği, tekellere karışı nasıl direnileceği ve başka coğrafyalardaki sol örgütlerle ortak politikaların nasıl üretileceği gibi konuları önüne koyar bir tarzla siyasi mücadeleye hız vermek gerekiyor. Solun bundan sonra neler yapması üzerine çok fazla tez üretilebilir. Ben de bu yazının sonunu -kitlesel katılımı ve demokrasiyi, sosyalist yasallığı ve kişilere saygı göstermeyi vurgulayan bir sosyalist bakış açısıyle gerçek sorunlar karşısında net tutumlar alarak, hem doğru bir siyasal hattı örmek hem de örgütlü mücadelenin gerekliliklerini yerine getirmek zorundayız tarzında- uzun bir cümleyle bağlayabilirdim. Ama bunlar hiç söylenmemiş, bilinmeyen, yepyeni düşünce ve temenniler değil ki. Üstelik bunlar da söz düzleminden öteye gitmiyorlar. Ve yazı boyunca ısrarla vurguladığım gibi söz kendi başına hayatı değiştirmiyor, sözler ne kadar keskinleşseler kendi başlarına sol olmuyorlar. Öyleyse bir kez daha ezberlerimize dönmek gerekiyor; pratikte sınanmayan teorilerin “doğru”luğu ya da “yanlış”lığı tartışılamaz ve devrimci pratik olmadan devrimci teori olmaz. Solun söz/düşünce düzleminde geçirdiği zaman herhalde herkes için yeterlidir. Artık siyaseti topluma taşımak, kitlelerle buluşmak, eylemek, “sokağa, eyleme özgürleşmeye” şiarını hayata geçirmek zamanı. İşin kolayına kaçmadan ama! Kent merkezlerinde “örgütlenen” hiçbir dönüştürücüğü olmayan medyatik eylemler, üç beş kişilik basın açıklamaları bir kenara bırakılmalı; varoşlara, fabrikalara, üniversitelere ulaşmanın araçları aranmalı. Parti, örgüt ve sendikaların yönetici odalarından, dergilerden, salonlardan, kongrelerden değil sokaktan, hayatın içinden yükselecek bir sol dalgaya, hepsinden önemlisi, sola bu enerjiyi verecek gençlere ihtiyacımız var. İster parti olun isterseniz dergi, mücadeleyi devralmaya ve siyasete dinamizmini katmaya hazır ve sabırsız genç kuşaklar yoksa arkanızda, kepenk kapatmanın zamanı gelmiş demektir. Gerisi laf-ü güzaf…
“APTALLAR TARTIŞIR AKILLILAR KARAR ALIR” YA DA
PRAGMATİZM SON KALEYİ ZORLUYOR İNÖNÜ ALPAT
Sola dair: Vurun abalıya
ÖDP girdiği ilk seçimlerde 0.8 civarında oy almıştı. 2007 seçimlerine giren sosyalist partiler (ÖDP, TKP, EMEP ve hatta İP’i de dahil ediyorum) toplam 0.8 oy aldı. Düşüş yalnızca ÖDP’yle sınırlı değil görüldüğü gibi; bir bütün olarak dibe vurmuş durumdayız. Buna CHP’yi ve DTP’yi de dahil etmek gerekiyor. Onca rüzgâra ve DSP birleşmesine karşın, CHP’nin aldığı oy ortada. DTP ise birkaç kent dışında liderliği AKP’ye kaptırdı. Beklediğini bulamayanlar safının epey kalabalık olduğu görülmeli. Sabancı Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmada, halkın ‘sağcı mısın, solcu musun’ sorusuna verdiği yanıt, haldeki durumumuzu özetlemeye yetiyor. Halkın yüzde 83’ü kendisini sağcı, yüzde 17’si ise solcu görüyor. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde, yüzde 17’lik pastayı didiklemek dışında pek bir şans kalmıyor. Denir ki; Türkiye’de sağ yüzde 70’tir. Geriye kalan ise soldur. Dönem dönem aşağı yukarı oynama olsa da, genel eğilim böyledir. Vereceğim oranlar sosyal demokrat, sol, sosyalist, Kürt muhalefetini kapsıyor. 1973 seçimlerinde sol cenahın hanesine yüzde 34,45 yazılıyor. 1977 seçimlerinde ise biraz da Kıbrıs fethinin iteklemesiyle sol oylar 41,92’ye ulaşıyor. Sol bir daha 40’ları hiç görmüyor. Kaldı ki, mevzu bahis olan, sosyalist solun öyle partiydi, seçimdi işlerini önemsemediği, Kürtlerin ayrı bir parti çatısı altında örgütlenmediği, sosyal demokratların irili ufaklı partilerinin olmadığı yıllar. Eh, şimdi ayrıntılarına girmek gerekmez ama ondan sonraki seçimlerin 12 Eylül’den sonra vuku bulduğunu unutmamak gerekiyor. 12 Eylül’ün bir
YENİDEN DEVRİM / 5
46
bütün olarak sol açısından ne anlama geldiği biliniyor. Sol bastırıldı, dağıtıldı, 12 Eylül yönetimi gericiliğin ve milliyetçiliğin önünü açtı. Bir de üstüne, dünya sosyalist sistemin yenilgisi devreye girdi. Bu gerçekliğin seçim sonuçlarına nasıl yansıdığına bakalım şimdi de: 1983 seçimlerindeki oy oranı yüzde 30,36. Kimler var bu oranın içinde; solun ve Kürt muhalefetinin tüm renkleri. Herkesin aynı pusulaya mührü bastığı bir sonraki seçimde ise solun bahtına düşen yüzde 33,27. 1991 ile birlikte sol içinde başka arayışlar başlamış ama toplam oy oranı yüzde 31,90’da kalmış. 1995 seçimleri ise hemen hemen aynı sonuçlanmış: Yüzde 30,22. Solun 12 Eylül sonrası zirve yaptığı seçimlere geldi sıra. 1999 seçimlerinde 36, 92 oy almış sol. Bu sonuçta Öcalan’ın yakalanmasının DSP’ye sağladığı kazancı görmek gerek. Sonrasında ise düşüş kaderi olmuş solun. 2002’de yüzde 29,02, 2007’de de yüzde 26,16 olmuş. Durum bundan ibarettir. Sol oyların, 12 Eylül sonrası Öcalan faktörüyle birlikte zirve yaptığı oranla son seçimdeki oran arasında yüzde 10,76’lık bir fark bulunmaktadır. Öcalan’lı seçimi bir kenara bırakıp 1995 seçimlerindeki oy oranını daha sahici bulursak, kaybın, yüzde 4,06 ile daha makul düzeye indiği görülecektir. Sol hep kan kaybetmiştir. Bu, yıllar içerisinde göz göre göre ortaya çıkmıştır. Bunun sosyolojik nedenleri üzerine durmak elbette sosyal bilimcilerin ilgi alanına girmektedir, dolayısıyla 2007 seçimlerinden bu yana irili ufaklı sol partiler üzerinde entelektüel kalemlerin uyguladığı basınç vicdanlarımızı az biraz da olsa rahatsız etmelidir. 12 Eylül’le başlayan ve toplumun önlenemez sağa kayışının nedenlerini, birkaç partinin iç işleyişinde ve programında aramak, her şeye muktedir sol entelektüellerin kendilerini işin içinden sıyırması anlamına gelir ki, bunun da adaletli olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Nedenleri her ne olursa olsun, 12 Eylül’den bu yana solun her renk ve çeşidinin güç kaybetmesinin sorumluluğunu ortaklaştırmak gerekiyor.
Bize dair: Düşmeye gör
Evet, düştük. Bir kuyunun dibindeyiz. Kuyunun dibindekilerin yaptığını yapıyoruz mecburen. Kuyunun dar ağzından giren havayı soluyoruz ve ancak kuyunun ağzından görebildiğimiz gökyüzüyle yetinebiliyoruz. “Kendi düşen köyler, kentler ağlamaz” demiş Can Yücel. Madem kendimiz düştük, kendimiz çıkacağız. Şimdiye kadar el veren olmadı, yazılan çizilenlere bakılırsa, daha epey zaman el veren de olmayacak. Kendimiz düştük; ağlamak, dövünmek yakışmaz bize. Bilinir ki, kalan az biraz enerjiyi alıp götürür, kuyunun dibinde çırpınıp durmak. Bizi o kuyuya 12 Eylülcüler attı. Nasıl attı, kuyunun dibinden çıkmamamız için nasıl bir program uygulandı, herkesin malumudur. Toplumla bağlarımız nasıl kesildi, nasıl ezildik, anlatmaya hacet yok. Değil mi ki, artık “emekli olmaya” davet ediliyoruz; durum apaçık ortada. 12 Eylül’ün nihai galibiyetinin
PRAGMATİZM SON KALEYİ ZORLUYOR
47
tescil edilmesinden başka bir anlamı yok bunun. Hayatla kuruduğumuz cılız bağ (ÖDP) bile, belli ki rahatsızlık veriyor. Oysa murat edilen olmasa bile, ÖDP çatısı altında vicdanen ve siyaseten huzurlu bir hayat sürdürmeyi düşlemiştik. Skor önemli değildi; “şerefli ikinciliklerle” yetinmeyi öğrenmiştik ne de olsa. Kendi ayaklarımızın üzerinde durmak, kendimiz olabilmek, bağımsız kalabilmek, kimsenin yedeği ya da koltuk değneği olmamak mütevazılığı belirlemişti sınırlarımızı. Popüler ifadeyle; kırmızı çizgilerimiz bunlardı. Önemsediğimiz bunlar değildi sadece. Boğazımızdan haram lokma geçmeyecekti. Sabıka kaydı ve mal bildirimi istenmeyecekti kimseden. Parti havasını solumak bile pek çok kötülüğün kendiliğinden yok olmasını sağlayacaktı. Kimse kimseye üstünlük taslamayacak, kibir ve ukalalığın ilişkilerimizde yer edinmesine izin verilmeyecekti. Kurucu genel başkanın bir konuşmasında ifade ettiği üzere “eşitler arasında birinci olmayacak”, “sıradan üye”, “tavan/taban” sözcüklerini kullanmak bile bulunduğumuz zemine hakaret olarak algılanacaktı. Kişiler abartılmayacak, yüceltilmeyecek, kimse hor görülmeyecekti. Ne yapıp ne edip insanların kendisini yaşayarak eşit hissetmesi sağlanacaktı. Aleniyet temel ilkemiz olacaktı; “kapalı kapılar” muhabbeti hiç uğrak vermeyecekti parti hayatına. Genel başkan neyi ne kadar biliyorsa, yetkili kurullarda yer almayan bir üye de en az onun kadar bilgi sahibi olacaktı. Bütün bunlar oldu mu peki? Ahmet Arif yetişsin imdadımıza: “Hiçbiri olmaz halbuki/geçer süngüler namluya/başlar gece devriyesi jandarmaların.”
Bu kadar çok aldatılan aptal olur
Hiçbiri olmadı; bunu ÖDP tarihine not olarak düşmek lazım. Ne oldu peki? Ufuk Hoca’nın deyişiyle; “Aptallar tartıştı, akıllılar karar aldı”. Aptal olduğumuzu kabul etmek tuhaf gelmemeli; erdem sayılmalı. Yalnız bugün değil, ÖDP’nin kuruluşundan bu yana, hep biz aptallar tartıştık, akıllılar karar aldı. Kim ne derse desin bu hep böyle oldu. Gerçi ihtiyaç var ama burada 11 yıllık ÖDP tarihine dair bir tartışma yapılmayacak; bizi adım adım aptallaştıran kimi örnekler sıralanacak. O kadar çok aldatıldık ki, bu kadar aldatılan bir topluluğun aptal olmasından doğal ne olabilir? Evet, aldatıla aldatıla aptallaştık. İlk aldatılmamız, büyük umut ve beklentilerle girdiğimiz 1999 seçimleriydi. Hatırlanacağı üzere, ÖDP 1999 seçimlerinde 0.84 oy almıştı. Yani siyasette psikolojik baraj olarak kabul edilen yüzde biri geçmesine ramak kalmıştı. Şimdi hafızalarımızı tazelemekte yarar var. ÖDP Doğu ve Güneydoğu illerinin bir kısmında seçime girmeme kararı almıştı. Kimi ÖDP üyeleri HADEP’le seçim ittifakı yapılmamasını eleştirerek, hem de Parti Meclisi kürsüsünden ÖDP’ye oy vermeyeceğini açıklamıştı (2007 seçimlerindeki duruma benzer hali bul-
YENİDEN DEVRİM / 5
48
mak zor olmasa gerek). Bir sosyalist parti nasıl olur da, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde seçime girmeme kararı alır? Bunun sosyalizm iddiasındaki yeri nedir? Bunlar şimdinin yakıcı tartışması değil. Bir sonraki seçimde yine aldatıldık. 2002 seçimleriydi gelip kapıya dayanan. Birden bire bir ittifak tartışması başladı; pembe tablolar çizildi; örgütler ittifakla seçime girileceği üzerinden işlerini ve psikolojilerini tanzim etmeye başladı. Ne olduğunu anlamadan, son günün akşamı birden ittifak olmadığı açıklandı. Olası ittifak adayları birbirini suçladı. ÖDP ittifakı bozan parti olarak anıldı; aleni töhmet altında bırakıldı (2007 seçimleriyle benzer bir durum daha). Açıkçası bir ÖDP üyesi olarak, süreç içerisinde hangi kararların alındığını, kimin neyi savunduğunu, Ufuk Hoca ile MYK ve PM arasında ne tür diyalogların geçtiğini, kimin kimi yüz üstü bıraktığını, kimin “siyasi hayatınızda başarılar dilerim” diyerek kimlere veda ettiğini anlayabilmiş değilim. Aldatılma halini, sonuçlar üzerinden çıkartıyorum. Sonuçta; ÖDP tuhaf bir sürecin devamında “baş ayrı, gövde ayrı” seçime girdi. Ufuk Hoca milletvekili seçildi, ÖDP 11 yıllık hayatının en isteksiz seçim dönemini yaşadı. Sandık sonuçlarını tartışmaya zaten hacet yok. Ne var bunda demeyin. Sorun şu: ÖDP tüm iddiasının aksine aleniyet ilkesini hayata geçirmeyen bir partidir. Tüm seçim dönemlerinde ittifak görüşmeleri de dahil, kararlar kapalı kapılar arkasında alınmakta, kurucu irade, kuruluş ilkeleri değil, parti içi dengeler, ya da ne yazık ki skora dönük beklentiler belirleyici olmaktadır. ÖDP üyeleri bilgisizdir; kapalı kapıların ardına geçmeyi başaran bir grup şanslı (!) insanın verdiği bilgiyle yetinmek zorundadır. Üyelerin, karar alma süreçlerinde yer aldığı yanılgıdan ibarettir. Eğer, üyelerin, il, ilçe örgütlerinin eğilimi dikkate alınsaydı, 1999 seçimlerinde ‘iddiamıza’ halel getirecek, “Kürtleri sosyalizmden mahrum bırakan” bir karar alınabilir miydi? ÖDP’de katılımcı bir yönetim anlayışı söz konusu olsaydı, 2002 seçimlerinde, nasıl başladığı ve nasıl bittiği bir türlü anlaşılmayan tuhaf ittifak görüşmesine yetkili kurulların dahil olması mümkün olur muydu? 2007 seçimleri için kendisinden habersiz başlatılan sürecin rüzgâr hızıyla bitirilmesine ve sonunda başında kabak patlatılmasına izin verir miydi? Bu noktada daha önemli bir soruna gelip dayandık. Sorun şu: İnandırıcı olmanın yolu, tutarlı olmaktan geçmektedir. 1999 ve 2002 seçimlerinin tutanakları açıklanmadan, 2007 seçimlerinde ‘dönen dolapların’ anlaşılması mümkün değildir.
Yanıt bekleyen sorular
ÖDP’de bir süredir devam eden tartışmaların afaki olduğunu söylersem, bu zaman diliminde söz söyleyen arkadaşları rencide eder miyim diye korkuyo-
PRAGMATİZM SON KALEYİ ZORLUYOR
49
rum. Çünkü tartışmalar öyle bir hal aldı ki, yaşananlarla ilgili kimin doğru söylediğini kestirmek mümkün olmaktan çıktı. Çok mu önemli bu. Bence değil. Süreç içinde yaşananların kıymeti olduğunu düşünmüyorum. Çünkü partiyi bulunduğu noktaya taşıyan nedenler bunlar değil. Ne Ufuk Hoca’nın kişisel bekası belirleyici olmuştur ne de hocaya mebus olma yolunun taammüden kesilmeye çalışıldığı iddiası süreci kavranmamızı sağlayabilir. Nedeni daha derindedir. Hatta bu derinlik, Ahmet İnsel’in Radikal 2’de söz ettiği “derin ÖDP’nin” bile ağzını açık bırakmaya yetmiştir. Derin ÖDP’den söz açılmışken bir parantez açmak farz oldu. Ne yazık ve ne üzücü ki, iktidar ilişkisinin olduğu her zeminde, bir başka boyut bulunmaktadır ve bu başkalık “derin” olarak tanımlanmaktadır. Derinliğin ilk emaresi ise kararların kapalı kapılar ardında alınmasıdır. Şüphesiz örgüt hayatının en rahatsız eden yönü budur. Gönül rahatlığıyla şu tespiti yapıyorum: 1999 ve 2002 seçimlerinde ve ÖDP’den kopmaların yaşandığı günlerde “derin ÖDP”nin içinde olmakta beis görmeyenler, bugün derin ilişkinin varlığına işaret etmekte ve bundan yakınmaktadır. Parantezi kapatarak yanıt aradığım sorulara geçeceğim. İnanıyorum ki soruların yanıtları, partiyi bugüne taşıyan sürecin sahici nedenlerini açığa çıkartacaktır. Ufuk Uras’ın yeniden genel başkanlığa seçildiği kongre öncesinde aralarında Ufuk Uras ve bir grup ÖDP’linin, 10 Aralık Hareketi, DTP, Bilgi Üniversitesi temsilcilerinin, Birikim dergisi, Radikal 2 yazarlarının bulunduğu bir dizi toplantı yapılmış mıdır? Toplantılara katılan ÖDP’liler kimlerdir? Toplantılardan ÖDP yetkili kurullarının haberi var mıdır? Katılanlar ÖDP’yi temsilen mi orada bulunmuşlardır? Yukarda sıralanan çevrelerin altına gireceği çatı partisi tartışılmış mıdır? Yeni partinin tanınma sorunu ile karşı karşıya kalacağı düşünülerek, çatının ÖDP olmasını savunanlar olmuş mudur? Olası bir seçimde bağımsız aday projesinin geliştirilmesi konuşulmuş mudur? İsimler deklare edilmiş midir? Ufuk Uras’ın, açıkçası herkesi şaşırtan bir kararla yeniden genel başkanlığa aday olmasının, o toplantılarla bir ilintisi var mıdır? 2007 seçimlerini değerlendiren Ahmet Türk’ün Birgün gazetesinde yayımlanan söyleşisinde sözünü ettiği “Her partinin genel başkanına teklif götürme kararı”nın, Ufuk Uras’ın ÖDP’de genel başkanlık yarışına girmesinde bir etkisi olmuş mudur? Bu noktada başka bir düzleme geçerek birkaç soru daha eklemek gerekiyor: Neden her seçim dönemi parti içinde bir kırılma, bir bölünme yaratıyor? Bir sonraki seçimde yeni bir kriz yaşamayacağımızın garantisini kim verebilir? Milletvekili ya da belediye başkanı olmak neden bu kadar önemlidir? Bu işte, kişisel bekanın payı ne kadardır? Hayatın içinde olmayan bir partinin, kağnı gölgesini kendi gölgesi sanan eşek misali, mecliste olup olmaması neyi değiştirecektir?
50
YENİDEN DEVRİM / 5
Yine Ahmet Türk’ün sözlerinden soru üretmeye devam edelim. “Biz Ufuk Uras arkadaşımıza söyledik, ‘Sıkıntılı bir süreç bu, ihtiyaç duyduğumuz zaman destek vermen gerekir’ diye. Kendisi de zaten, kamuoyu önünde, gerekmesi durumunda gruba katılacağı sözünü verdi. Zaten kendileri misyonlarını çok iyi bilen insanlar.” Seçim öncesi DTP ile Uras’ın yaptığı iddia olunan lafzı protokol bu mudur? Ahmet Türk’ün son cümlesinden, solculara Kürt hareketini desteklemek dışında bir misyon biçilmediği gibi bir sonuca ulaşmak, demiri fazla eğmek anlamına gelir mi? Baskın Oran’ın önce aday gösterilmesi, sonra karşısına aday çıkarılmasıyla uğradığı mağduriyete neden hiç kimse itiraz etmedi? DTP iş işten geçtikten sonra bu konuda özeleştiri yaptı. Bin Umut Projesinin sosyalist ayağını oluşturanlar neden bu adaletsizliğe ses çıkartmadı? Diğer partilere ama özellikle de CHP’ye aday belirleme yöntemi noktasında sert eleştiri yöneltenler, Baskın Oran’ın ‘merkez yoklamasına’ takılması karşısında neden lâl oldu? Ufuk Uras, Levent Tüzel ve Akın Birdal, Baskın Oran’a neden destek çıkmadı? Neden hiç kimse ‘kavlimiz böyle değildi’ diyerek dayanışma içine girmedi? DTP’nin hışmına ve Baskın Oran’ın akıbetine uğramaktan korkan oldu mu? Açıkçası sorular gitgide sinir bozucu bir hal almaya başladı. Burada kesiyorum.
Geleceğe dair: ÖDP nereye; umuttan umutsuzluğa mı?
ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras’ın “Bin Umut” projesine dahil olmasıyla başlayan süreç, Ahmet İnsel’in 5 Ağustos tarihli Radikal 2’de yazdığı “Sol sesin içeriği değişmeli” başlıklı yazıyla bir başka sürece evrildi. Belli ki, sol aydınlar hoşnut değil. Hoşnut olmadıkları ÖDP mi, yoksa ÖDP’nin haldeki durumu mu? Bu biraz tartışmalı. Tartışılması gereken başka konular da bulunmaktadır: Sistem nasıl bir sol parti tahayyül etmektedir? Bu kahrolası düzenin ensesinde boza pişiren bir sol parti mi istenmektedir, yoksa yalnızca naif muhalif hareketlerle beslenen, sistemin genel gidişatını tepe takla etmek yerine, Amerikancı AKP eliyle demokratikleşme adı altında başlatılan sürece tav olan bir parti mi? AKP’nin Amerikancılığına vuran bir parti mi, yoksa kimi azınlık gruplara tanınan haklara bakarak gözleri ışıldayan bir parti mi? 22 Temmuz seçimlerini Büyük Ortadoğu projesinin zaferi olarak gören ve bu noktada AKP’yi değerlendiren bir parti mi yoksa bazı demokratikleşme adımlarını görerek AKP’yi alkışlamakta beis görmeyen bir parti mi? Asıl ittifakı ve genişlemeyi halkın içinde arayan bir parti mi, yoksa ittifak denince, yalnızca, ABD’yle ilişkilerinde ciddi soru işaretleri taşıyan kesimlerle birlikte “AKP’ye oy verebilirim” diyen aydınları aklına getiren bir parti mi? Sisteme göre; bir sol partinin canını daha çok hangisi acıtmalıdır? Ermeni Konferansı öncesinde Cengiz Çandar’ın sırtına isabet eden yumurtalar mı,
PRAGMATİZM SON KALEYİ ZORLUYOR
51
yoksa seçimi boykot etmek için bir araya toplanan HÖC’lülerin sırtına inen coplar mı? Yukarıda sıralanan ikilemlerin bazıları elbette ikili görev olarak kabul görebilir. Ancak şu nokta daha yakıcı olarak karşımızda durmaktadır: ÖDP’nin yeniden umut olmasının yolu, HÖC’lülerin sırtına inen copların acısını kendi acısı saymaktan geçmektedir. Bağımsız adaylıkla başlayan, Ahmet İnsel’in devrimcileri emekli olmaya çağırmasıyla devam eden, çatı partisi tartışmasıyla bir başka tarafa çekilen süreç içerisinde ÖDP’lilerin yanıt vermesi gereken asıl soru budur: Sistem nasıl bir sol istiyor, biz nasıl olmalıyız? Seçimden bu yana, kim demiş, ne demiş türü abuk sabuk tartışmaların, işin asli yönünün üstünü örttüğünü görmek, bütün bu abukluğu yok hükmünde ilan etmek, ÖDP’nin 11 yılda biriktirdiklerinin üzerinden devrimci bir parti inşa etmek yolunda yeniden kolları sıvamak gerekiyor. Önümüzdeki günlerde toplanacak ÖDP kongresinde, delegasyonun, kimin genel başkan olacağını belirlemesinden daha mühim olan, ÖDP’nin devrimci bir parti olmaya niyeti olup olmadığını deklare etmesidir. Kongre kararları ise şu üç cümleden ibaret olmalıdır: Devrimciler mahallenin yaramaz çocukları değildir; devrimciler sistemin sevimli solcuları değildir; devrimciler siyasetin garnitürü hiç değildir.
Bitirirken; Varamasam da yolunda ölürüm
Bilinen hikâyedir: Hicaz’a doğru yola çıkan karınca, “sen bu yürüyüşle oraya varamazsın” diyenlere, ‘varamasam da yolunda ölürüm” demiştir. Böyle bir ruh haline sahip olduktan sonra, kederde ve kaderde ortaklık sağlayabilmenin, seçim, ittifak gibi özü ve sonuçları itibarıyla saflarımızı tarumar eden tartışmalardan daha önemli olduğu anlaşılacaktır. ÖDP’liler, eğer varsa, eğer mümkün görünüyorsa kongrede asıl olarak genel başkanı, Parti Meclisi üyelerini değil, “varamasam da yolunda ölürüm” başlıklı kararı oylayacaktır.
SEÇİMLERİN ARDINDAN SOLUN HALİ VE ÖDP KEMAL ULUSALER
Dünyada son çeyrek yüzyıldır yaşananlar yeni bir dönüşümü,yeniden yapılanmayı hedefleyen emperyalizm ve küresel kapitalizm programatiğinin hayata geçirilmesidir. Ve gelinen noktada bu hedef doğrultusunda oldukça mesafe kat edilmiştir. Programın sahipleri iç çelişkilerine rağmen programı uygulama konusunda tam bir mutabakat içindedirler. Yardımcı aktörler ise bu konuda üzerlerine düşenleri ya gönüllü olarak yada lokal çıkarlarını idame ettirme uğruna baskılara boyun eğerek yapmaktadırlar. Mevcut programda bir sıçrama noktası 11 Eylül 2001 tarihiyle gerçekleşmiştir. Altyapısı zaten hazır olan bu sıçrama eylemiyle hegemonya yeni bir ivme ve yön kazanmıştır. Burada ABD’nin lokomotif yönü, paylaşımlar, kabul görmeler, yeni durum içinde yardımcı rol kapmalar, Çin ve Rusya’nın mevcut duruma göre pozisyon almaya çalışması ve direnenler…Bütün bunlar daha geniş bir yazının konusu olarak işlenmesi gerekirken diğer yandan bu gelişmelerden bağımsız bir Türkiye ve seçim değerlendirmesi yapmak da olanaksızdır. Zira bu çeyrek yüzyıllık süreçte yaşananlar Türkiye’yi birebir etkilemiş,sözünü ettiğimiz programın tamda içinde yer almıştır. Küresel programa uyum için 12 Eylül de zemin oluşturmuştur.Ve yaratılan bu çok elverişli zemin üzerine başta Özal olmak bugüne değin yer alan tüm Hükümetler programın gerektirdiği inşanın bir parçası ve uygulayıcısı olmuşlardır. Bu süreç içerisinde sadece 54.N.Erbakan Hükümeti ‘Adil Düzen’ söylemini kağıt üzerinden pratiğe taşımış ve programdan sapma göstermiştir. ( D-8 toplantıları ile AB’ye
54
YENİDEN DEVRİM / 5
karşı İslam Birliği kurma çalışmaları ve ABD-İsrail karşıtlığı üzerinden..) . Ardından İrtica ve laiklik karşıtı tutum gerekçe gösterilerek Refah Partisi kapatılmış,N.Erbakan başta olmak üzere ilk başkan A.Tekdal,Ş.Kazan gibi bir kısım parti kurmaylarına beş yıl siyaset yasağı getirilmiştir. Görüldüğü üzere 1983’ten 2007’ye 25 yıllık süreç içerisinde kurulan 17 hükümetten biri hariç tamamı ( ki onun da tam sapma gösterdiğini söyleyemeyiz,zira Refahyol Hükümeti olarak pek çok program içerikli anlaşmalara ve yasalara imza atmışlardır.) iktisadi,siyasi ,sosyal ve kültürel hemen hemen her alanda Küresel Kapitalizmin yeni-liberal programını devlet politikası olarak benimsemiş ve aşama aşama uygulamışlardır. 2007 Genel Seçimleri değerlendirilirken bu süreç göz önünde bulundurulmalıdır. Diğer yandan devlet politikası olarak uygulana gelen programa zemin hazırlayan 12 Eylül darbesi ve mevcut 12 Eylül Anayasasının yaşanan süreçteki rolü de bir hayli önem arz etmektedir. Solun üzerinden bir silindir gibi geçen cunta 24 Ocak kararlarına sahip çıkarken diğer yandan da din ve siyasi İslam karşısında o kadar cesur olamamıştır. Küresel kapitalizmin programına giriş arz eden 24 Ocak kararlarının mimarı Özal’ın önünü açarken onun tarikat bağlantılarını görmezden gelmiştir.Yine ılımlı İslam görüşü Türk-İslam sentezi içerisinde yedirilmeye çalışılmıştır. Türkiye tarihinin her deminde müdahil olmayı görev sayan ordu tıpkı ABD’nin Afganistan’da yaptığı gibi bir ruh çağırmış fakat şimdi o ruhu geri gönderemiyor konumdadır.(aslında buna niyetli olup olmadığı da sorgulanması gereken bir başka konudur.) . Dün Kenan Evren “ana babaların % 90’ı din derslerinin zorunlu olmasını istiyor.Geri kalan % 10 ‘ da önemli görülmediğinden din derslerini zorunlu yaptık.” derken ,bu günün generalleri seçim öncesi % 10 ‘ları meydanlara dökmektedir. Bu irtica ve laikliğin elden gitmesi tehlikesine karşı e-muhtıra verenler ile 12 Eylül darbesinin en sıcak günlerinde Aralık 1980’de baş örtüsü konusunda ulemadan ( Diyanet’ten) görüş alanlar aynı yapının mensupları değiller mi ? Güney Doğu’nun dağlarına ayetler içeren bildiriler atıp dağdakileri dağdan inmeye çağıranlar kimlerdi? Aslında 25 yıllık süreçte iktidarda daima şu yada bu oranlarda yer bulan iki unsur olmuştur; milliyetçi ve muhafazakar unsurlar. Ve elbetteki tarikatlar.. Başta Özal ailesinin,Erbakan’ın,A.Gül ve T.Erdoğan’ın da mensubu olduğu Nakşibendi tarikatı,İskender paşa ,Süleymanağa, İsmailağa cemaatleri…Öyle ki son 25 yılda hem ekonomik olarak hem de siyasi olarak hızla örgütlenen ve hegemonya oluşturma noktasına gelen tarikatlardan Nakşibendiler en sıcak darbe günlerinde dahi dediklerini yaptırabilmişler ve geleneklerini sürdürmüşlerdir.Hemen 12 Eylül darbesinden sonra 13 Kasım 1980 tarihinde ölen Tarikat lideri M.Zahit Koktu Bakanlar Kurulu kararı ile Tarikat’ın kabesi Süleymaniye Camii’nde defnedilnesine izin verilmiştir.Aynı yerde tarikat üyesi Özalların
SEÇİMLERİN ARDINDAN SOLUN HALİ VE ÖDP
55
annesi H.Özal’da yine Bakanlar Kurulu kararı ile gömülmesine izin verilmiştir. Daha sonra aynı yere Tarikat’ın ikinci adamı E.Coşan Ecevit Hükümeti’nin izni ile defnedilmiştir.Ve Yusuf Özal içinde Erdoğan Hükümeti gerekli izni vermiştir.Bir tek Erdoğan Hükümeti’nin verdiği izne karşı Danıştay’da dava açılmış ve Danıştay dava talebini haklı bulmuştur. Görüldüğü üzere 12 Eylül ‘den bu yana tarikatlar her iktidar döneminde Kabelerine sahip çıkmış ve örgütlenmelerini sürdürmüşlerdir. Sistemin doğası gereği bütün bunlar olup biterken Denizlerin,Mahirlerin mezarlarının sık sık tahrip edilmesine göz yumulmuş,oğullarının mezarları başına anmaya giden analar hakkında davalar açılmıştır.
Kuvvayı-IMF ‘ci Şeker İle Statükocu İrmikten Helva Olmaz
Bütün bu gerçekler ortada iken tarikatların ülke içinde at koşturmasına göz yuman daha da ötesi önünü açan onların mensuplarını iktidara taşıyarak gericiliği besleyenlerin samimiyetleri her zaman kuşku taşıyacaktır. Dolayısıyla Temmuz 2007 seçimlerini ve seçimlere giderken laiklik elden gidiyor söylemleri ile mitingler örgütleyenleri de bu fotoğraf içerisinde değerlendirmek gerekir. Soros’un çocukları sataşmaları ile emek ve meslek örgütleri yöneticilerine saldıranların tam da bu sorosvari eylemliliklerle AKP’yi nasıl besledikleri aşikardır. Seçim sonuçları da göstermiştir ki Kuvvayı-imf ‘ci şeker ile ,statükocu irmikten helva yapılmıyor. Bu süreçte emek ve meslek örgütlerini içine çekmek istedikleri o acayip helva kazanından emek ve meslek örgütleri resmi doğru okuyup,tüm baskılara rağmen yerinde tavır alarak kendilerini kurtarabilmişlerdir. Aslında AKP ve Tarikat sermayesi bu güne açık açık ve göstere göstere gelmiştir. 80 Öncesi Milli Nizam Partisi ile siyasete giren oluşum 1973’te %11,8 ve daha sonra Milli Selamet Partisi adı ile 1977’de % 8,6 oy almıştır. 1983’te Refah Partisi adı ile yine siyaset sahnesinde yerlerini almışlar ve 1984 yerel seçimlerinde %4,44 oyla Urfa ve Van’da Belediye Başkanı çıkarmışlardır.186 ara seçimlerinde (11 ilde) %4,76 ve 1987 erken genel seçiminde % 7,16 oya yükselmişlerdir. 1989 Yerel seçimlerinde ise oy oranlarını %9,81’e çıkartıp Urfa,Van,Maraş,Sivas ve Konya’da Belediye Başkanı çıkartmışlardır.1991 Genel Seçimlerine Milliyetçi Çalışma Partisi ve İslahatçı Demokrasi Partisi ile sağ ittifak oluşturup %16,9 oy ile 62 milletvekili çıkartmışlardır.( ittifak içinde %10,8 oy ve 40 milletvekili kendilerine aittir.) Hemen sonrasında 1994’ yerel seçimlerinde %19 oy oranı ile İstanbul,Ankara,Kayseri,Konya,Diyarbakır ve Erzurum büyük şehir belediye başkanlıklarını almışlardır.Ve yükseliş 1995’teki genel seçimlere de yansımış olup bu seçimlerden % 21,38 oy oranı ile birinci parti olarak çıkmışlar ve DYP ile Refahyol Hükümeti oluşturmuşlar-
56
YENİDEN DEVRİM / 5
dır. Bu Hükümet döneminde özellikle YDD programından kısmi sapma AB ile ABD’ye zımni tavır ve İsrail’e ilişkin çıkışlardan ( üstelik Çevik Bir faktörü ortada iken..) dolayı dış desteği de yitirince 28 Şubat ile kendilerini karşı karşıya bulmuşlardır. Refah Partisi Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılırken başta Erbakan olmak üzere Ş.Kazan,A.Tekdal dahil bir kısım Parti kurmayları beş yıl siyasi yasaklı konumuna düşmüşlerdir. Bu aslında yapının içinde yenilikçiler olarak adlandırılan kesimin önünü açmış üretim ve bölüşüm süreci devlet kontrolünde bürokratik bir korparatizm şeklinde tariflenebilecek bir sistem olarak tasarlanmış ‘Adil Düzen ‘ görüşünden, liberal-muhafazakarlık görüşüne doğru bir geçiş sağlanmıştır. ( Ömer Çaha ve bazı akademisyenlerin sözünü ettiği gibi ABD için söylenen libero-muhafazakar oluşumun bir benzeri yaklaşım. ) Burada ayrıca tarikat temelli bu oluşuma ilişkin her karşı hamle ( 28 Şubat,Refah Partisinin kapatılması ,siyaset yasağı,Tayip Erdoğan’ın 10 aylık mahkumiyeti ve en son Nisan mitingleri ile e-muhtıra gibi..) oluşum unsurlarını ve bizatihi oluşumu mağdur ve mazlum durumuna soktuğunu ve puan toplamasına neden olduğunu da belirtmek gerekir. 2002 Genel seçimleri sonucu ,yeni-liberalizm ile yeni muhafazakarlık arasında gidip gelen yada her ikisini ‘libero-muhafazakarlık’ tanımlaması içinde yedirme niyetiyle tek başına iktidara gelen AKP Programında “tüm kurum ve kurullarıyla işleyen piyasa ekonominden yana “olduğunu net olarak belirtmiş devletin ekonomik işlevinin ise “düzenleyici ve denetleyici “ olmaktan öte geçmeyeceğini taahhüt etmiştir. Tamda Küresel kapitalizmin programına denk düşen bu program gereği ,özelleştirmelere hız vermiş (“ babalar gibi satmış” ) , piyasalaşmanın tüm gereklerini yerine getirecek yasaları çıkartmış ( hatta Anayasa’da bile değişikliğe gidip özelleştirme kavramını devletçiliğin yanına oturtmuş..),sosyal devletin yerine “serbest piyasacı -dini motiflere de denk düşen- hayırseverlik “ anlayışını yerleştirmiştir. 2002’deki borç stokunu 2,3 kat arttırmış, dış ticaret açığı 15 milyar dolardan,52 milyar dolara çıkmış,tarımda istihdam % 48,38’lerden % 32’lere düşmüştür. Gelir düzeyi gözetilmeden özellikle düşük gelirlilerin üzerine yıkılmış vergi toplama anlayışı yine program uygun olarak çeyrek yüzyıldır işlenmiş olup 1980 ‘lerde % 37 olan dolaylı vergi oranı 2005’lerde % 73’e çıkmıştır. AKP gibi CHP ‘de küçük farklar dışında bu ekonomik ve sosyal programı benimsemiştir.Dolayısıyla bu noktada AKP ile bir farkının olmayışı ,belli oranlarda istikrar arayışı,hayırseverlik anlayışıyla yerel yönetim olanaklarının kullanılması Temmuz-2007’nin sonuçlarında etkili olmuştur. Gerek seçim öncesi gerekse seçim sonrası gündem egemenlerce hep ekonomik,sosyal ve siyasi alandaki yoksullardan yana bu adaletsizlik,kıyım ve
SEÇİMLERİN ARDINDAN SOLUN HALİ VE ÖDP
57
yıkımın uzağında tutulmuştur.Laik-antilaik çatışması,milliyeçi saldırılarla beslenmiş yeni –liberalizmin tahribatı gündeme taşımak isteyen her eylemlilik şiddetle bastırılmıştır. B.Russell’ın dediği gibi ‘ ezenler kadar ezilenlerinde mevcut durumu kabullendiği bir düzenin oluşturulmakta olması ,piyasalaştırmanın. özelleştirmelerin olmazsa olmaz olduğuna ,küreselleşen dünyada bağımsızlığın söz konusu olamayacağı artık karşılıklı bağımlılık söz konusu olduğuna toplum inandırılmıştır.
Halkın Anayasası Sokakta Yazılacak
Bütün bunların yanı sıra sendikal örgütlenme başta olmak üzere hemen her alanda örgütlülüğün önünün tıkandığı, % 10 seçim barajı gerçeği,devasa seçim bütçelerine ek olarak devlet kasasından aktarılan kaynaklar vd.. Bunca handikapa karşı çeyrek yüzyıldır kendisini toparlayamamış, ne halkın deniz ne de kendisinin balık olabildiği bir Türkiye’de sol-sosyalist birikim etkili olamamaktadır.Bu seçimlerde de bu gerçek ortaya çıkmıştır. Yıllardır aynı kadro ve anlayışla tek başına yürüyenlerde,bir araya gelip dağılanlarda,parlamentoyu ret edip seçimleri boykot edenlerde,Kürt hareketi ile ortaklaşıp onun içerisinde eriyenlerde halk iktidarı yolunda olumlu adımlar atabilmiş değillerdir. Bu seçimlerde yaşadığı her türlü sıkıntıya rağmen yine de bir umut olan Özgürlük ve Dayanışma Partisi de bu bir umut ile bin umut arasında sıkışmış ve seçimlerden iç sorunlarını büyüterek çıkmıştır. Gelinen bu noktadan sonra emek ve meslek örgütleri ile birlikte gündemi halktan yana oluşturmak çabası içinde olunması,sonuçta Anayasa tartışmaları karşısında Küresel kapitalizmin programını yansıtacak bir Anayasa değişikliğine karşı çıkılması ve Halkın Anayası’nın sokakta yazılacağını söyleyerek bunun hayata geçirilmesi kaçınılmazdır..
SOL ORYANTALİZM Mİ SOL LİBERALİZM Mİ DEVRİMCİ DAYANIŞMA MI? AHMET TULGAR
Türkiye’de yaşayan sosyalistler Kürt ulusal hareketi ile (sürekli) iletişim, dayanışma ve (sıklıkla) eylem birliği içinde olmak zorundadırlar. Bu zorunluluğun farklı nedenleri var ve bu nedenlerden her biri ayrı bir iletişim dili, ayrı bir dayanışma yöntem ve usul ihtiyacını getiriyor, eylem birliği zaman ve zeminlerini belirliyor, saptıyor. Felsefi, ahlaki ve hümanist olarak tanımlayabileceğimiz ilk neden-düzlem, bir duyarlık, duygudaşlık ve empati ile başlıyor ve sonuna kadar da öyle gidiyor. Haksız ve hukuksuz yaşamaya mahkum bir nüfus sektörü yani insanlar, iktisadi ve kültürel alanlarda büyük bir mağduriyet, özgürlük taleplerine karşılık devlet katından uygulanan yine büyük bir şiddet... Elbette, devrimciler için işbaşı yapma zamanıdır. Pragmatik neden-düzlem ise bir noktadan sonra, belki de daha başından Kürtler’den çok kendisiyle ilgili devrimcilerin. Burada sırf devletin özgüveni ve iddialılığının sarsılması bile büyük bir katkı olacaktır sosyalist harekete, hareket ve manevra kabiliyetini arttıracaktır. Ve açıktır ki Kürt toplumu vazgeçmediği talepleri ve bu taleplerin altını dolduran eylemliliğiyle devletin özgüven ve iddialılığını yavaş ya da hızlı ve küçük küçük de olsa öğüten değirmenin en önemli dinamiği, şimdilik ve epeydir dinamosudur artık. Pratik neden-düzlem önceki ikisi kadar masum değil. Nicelik ve etkinlik açısından bu denli büyük bir hareketin toplumsal muhalefet sahnesinde görünürlüğünü engellemesi riskine ve sonucuna karşı Türkiye Sosyalistleri Kürt hareketine yakın durmak zorunda ki Türk-ulusalcı ve Kemalist bir akışın hala
60
YENİDEN DEVRİM / 5
sürdüğü ve zaman zaman da ırkçı bir damarın kabardığı sol örgüt ve partiler bile bu pratik nedenden bir yola çıkmak, bir yola girmekten alıkoyamıyorlar kendilerini. Önceki iki neden Türkiye Sosyalist Hareketi’ne çok daha yakışsa da maalesef son genel seçimlerdeki Bağımsız Aday Girişimi, daha çok üçüncü düzlemin yaklaşım biçimleri, kavram ve araçları ile gelişti. Ve bu haliyle devrimcilere olmasa da Liberal Sol’a ve Sol yaklaşımların epeyce uzağına düşmüş Kürt siyaset elitine de çok yakıştı. Bir kez daha Türkiye Sınıf Çelişki ve Mücadeleleri görünmez kılındı. Bu yüzden de bu projenin fotojenik çehreleri hiç görünürlük sıkıntısı çekmediler ve kitle kültürü medyasından büyük rağbet ve teveccüh gördüler. Bin Umut Adaylığı’nı açıklamasının hemen ardından eski ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras ile yaptığım söyleşide kendisinin üstüne basa basa dilediği “ana medyada görünür olmak” fazlasıyla gerçekleşti. Bu, sınıf mücadelesinin yok sayılması pahasına olmuşsa da, ne gam. 22 Temmuz seçimlerinden önce İstanbul 2’nci Bölge Bin Umut Adayı, DTP’li Doğan Erbaş ile yaptığım söyleşi ise Kürt hareketindeki nicelik sapmasının ve nicelikle etkinliği eş tutma yanılgısının bir ibret belgesi olarak da okunabilirdi ama Bağımsız Aday Projelendiricileri’nin pek işine gelmedi bu. Erbaş, “Bizim oy oranımız ortada, elbette ortak projede inisiyatif bizde” türünden bir şey söylemişti mealen. Projeye karşı çıkanları suçladıkları “ötekileştirme”nin yani Kürtler’i ötekileştirmenin dik alası aslında bu süreçte bizzat kendileri, yani projeciler tarafından yapılmış, bütün metinleri ve söylemlerinde Kürt siyasi elitine nicedir sinmiş “sınıfsal olan”ı görmezden ve göstermezden gelen, “kalabalıklaştırıcı”, “kitleselleştirici”, “şeyleştirici” anlayış Sol’un bu kesiminde ayuka çıkmıştır. Seçim çalışması döneminde onlar Kürt insanını değil, istatistik tablolarını, anket sonuçlarını görmüşlerdir. İnsanlar “E5’in üstü” olarak tarif edilmiş, Kürt kadın ve gençlerinin heyecanı bir “Misak-ı Milli egzotizmi”nin, “Sol oryantalizmi”nin tablosuna fon yapılmıştır. Bir süre önce ÖDP İstanbul İl Örgütü’nün üye toplantısında Bağımsız Aday Projesi’nin “aktivist”lerini dinleme fırsatımız oldu. Heyecanla anlatıyordu biri: “Gençler böyle Abdullah Öcalan lehinde sloganlar atıyorlardı, tam o sırada biz içeri giriyoruz, DTP İlçe Başkanı bir el hareketi yapıyor, hepsi susuyor.” Bir diğeri: “Ufuk Uras seçim bürolarından birine destek için Ferhat Tunç geldi. Gençler Müslüm Gürses hayranları gibi sanki jilet atıyorlardı kendilerine. Çok heyecan vericiydi.” Ve nihayet: “Görmeliydiniz, kadınları ellerinden tutup oy sandıklarının olduğu okula götürüyorlar, Ufuk Uras’ın pusuladaki yerini gösterip, ‘Tam buraya vuracaksın mührü’ diyorlardı.” Bu tarz bir söylem işte.
SOL ORYANTALİZM Mİ SOL LİBERALİZM Mİ DEVRİMCİ DAYANIŞMA MI?
61
Daha ne kadar ötekileştirilebilir, egzotize edilebilir acaba Kürtler bu ülkede? Daha nereye kadar? Seçim tarihi belli olduktan hemen sonra Diyarbakır’da seçim stratejisini belirlemek için Parti Meclisi ve belediye ve il başkanları ile genişletilmiş bir toplantı yaptı DTP. Bu toplantıda sonradan DTP Genel Merkezi’ne “Sol’un ortak adayı” olarak lanse edilmiş İstanbul 2’nci Bölge Milletvekili Adayı Baskın Oran’ın karşısına Doğan Erbaş’ı çıkarma direnişini gösteren İstanbul ve diğer büyükşehir il başkanları, “Sol ile ittifak yapmayalım, bu ittifaklar bize kaybettiriyor” demişlerdi. Ama bir kez ittifak yapıldıktan sonra, Sezar’ın hakkı Sezar’a, DTP, partnerlerinden çok daha ilkeli davrandı. Verdiği sözleri tuttu, şimdi aynısını seçtirdikleri isimlerin hepsinden bekliyorlar, beklerler, elbet. Şu sıralar DTP kongre hazırlıkları içinde. İçerisi en az ÖDP’ninki kadar hararetli olsa da, örgütsel yapısının niteliği ve dış basıncın ağırlığı sonucu kaynayan tencerinin kapağı açılamadı daha. Yine de AKP’nin Kürt nüfustan aldığı yüksek oy oranı DTP’yi yeni siyaset, daha doğrusu söylem arayışlarına yöneltti. DTP şu sıralar kendisini “Sol’un çatı partisi” olarak relanse ediyor, sol söylemli ve sol söylemle bir relansman kampanyası başlatmış görünüyor. “Sol” sözcüğünü dışta bırakırsak “çatı partisi” kavramı DTP’yi tarif eden bir şey. DTP, HEP-DEP-HADEP-DEHAP çizgisinin bir devamı olarak Kürt ulusal hareketinin ve Kürt toplumunun farklı sınıf, katman ve ittifaklarının altında toplaştığı bir çatı ve bu çizgide gerek iç gerekse de dış etkenler, özellikle de ABD’nin Irak işgali ile başlayan süreçte ivme kazanan Türkiye Kürtleri özelindeki Barzanicileşme sonucu Sol söylemi en fazla dışlayan yapı oldu. Orhan Doğan’ın kaybının ardından, Aysel Tuğluk, Sebahat Tuncel gibi isimlerin zaman zaman yaptığı çıkışlara rağmen etkili olan ekip parti içinde bu yönde hareket etti. Seçim süreci bir parantezdi ve oradaki tercihler de yine DTP’ye dışsal değil ama dıştan gelen bir etki gereği yapıldı. Şimdi hem Barzani hem de AKP etkisine karşı DTP kendisini Sol’da konumlayarak bir çıkış arıyor girdiği bu cendereden. Ancak şu da açık bir şey ki DTP’nin bu seçimlerde kaybettiği oyların büyük bir kısmı şimdiye kadar temsil ettiği çizgiye oy veren Kürt yoksullarının, işsizlerin ve savaşın mağduriyetini ve şiddetini en fazla hisseden iç mültecilerin tepki, umut ya da üst-kimlik arayışı oylarıydı. Sokağın uzağına düşmüş Türkiyeli Sosyalistler ile yine sokağın uzağına düştüğü konusunda hiç olmazsa çekinmeden özeleştiri veren DTP’nin seçimler sırasında bir araya gelmiş olması şimdi sürecin bu uğrağından bakıldığında ne denli manidar.
62
YENİDEN DEVRİM / 5
ÖDP’nin geçen yıl yaptığı en hayırlı işlerden biri yükselen milliyetçiliğe karşı “Bir arada yaşamı savunalım” kampanyasıydı. Her ne kadar seçim sonrası oluşan manzarada milliyetçi-ırkçı hareket ve hareketlenme neo-liberalizmin kucağına oturmuş görünüyorsa da, sosyalistler kitle kültürünün bağrında her gün yeni çirkinlikler ve saldırganlıklar sergileyen faşizmle mücadeleyi elbette rölantiye almayacaktır. Kürt halkı ile dayanışmanın en hasını sağlamanın en önemli pratiklerinden biri yine milliyetçilik, ırkçılık ve şovenizmle mücadele etmek olacaktır. Zaten bunlar birbirine bağlı şeyler. Yani sınıf mücadelesi ve dayanışması ile milliyetçilik-şovenizme karşı mücadele. Daha doğrusu ikincisi birincisine içsel. Ama Türkiye Sosyalist Hareketi’nin hem kendisine hem Türkiye emekçilerine hem de savaş mağduru Kürt halkına yapacağı en büyük iyilik Kürt hareketi ile ilişkisinde sınıf çelişki ve mücadelelerini nicedir görünmez, tartışılmaz kılan kimlik politikalarının yerine sınıf çelişkisinin üst-belirleyici olduğu dayanışma ve eylem birliği söylem ve pratiklerini ortaya koymak, Kürt emekçi ve yoksullarını Türkiye (bütünsel) sınıf mücadelesi ile ilişkilendirmek olacaktır. Eğer bu arada ÖDP içindeki bir eğilime de seslenmek gerekirse: Asıl işte böylesi bir yaklaşım, sınıf mücadelesi eksenli bu yaklaşım Kürt halkını ötekileştirme tehlikesinden uzaklaşmak anlamına gelir. Kürtler’de bir kitle değil, insanları ve sınıfları görmek.
Neo-liberal Değişim Çağında
TOPLUMSAL SINIFLARIN KONUMU VE ÖDP METEHAN AKBULUT-MEHMET ANTMEN HALUK BAŞÇIL-OSMAN ELBEK ÇETİN ERDOLU-GÜRAY KILIÇ
Türkiye’de siyasetle, ekonomiyle şu yada bu biçimde ilgilenen pek çok kişi ülke ekonomisindeki zayıflıkları ve var olan kırılganlıkları dile getirmektedir. Ekonomide yaşanan olumsuzluklar (derin ekonomik çöküş dönemleri hariç) toplumsal kesimleri harekete geçirmek ya da hareket halindeki kesimlerin yönelimlerini etkilemede belirleyici olmadığı gibi her zaman politik söylemin belirleyici öğeside değildir. Bu durum 22 Temmuz seçimlerin de kendisini bir kez daha göstermiştir. Toplumda ekonomik alana dair oluşan yakın dönem beklentiler, ileride ortaya çıkabilecek ve sonuçlarının önceden hissedilmesi zor ve belki de mümkün olmayan kaygıları geri plana itmişir. 1983’den beri Türkiye ekonomisindeki dışa bağımlılığın Cumhuriyet tarihinde olmadığı kadar arttığını, yine bu durumunda ekonomik reel büyümeye denk düştüğünü biliyoruz. Bu dönemde Türkiye ekonomisi dünya pazarıyla bütünleşirken büyümekte, bu büyümeden ağırlıklı payını alan uluslararası sermayeye bağımlılığı daha da artmaktadır. Küreselleşme ile birlikte gelişmiş ülkelerin yerel ekonomileri 30 yıldır küçük büyüme oranlarında kalırken, neredeyse kesintisiz olarak, gelişmekte olan birçok ülke rekor büyüme oranları tutturmuştur. 80’li yıllar gelişmiş ülkelerin birçok temel üretim sektörünü gelişmekte olan ülkelere kaydırdığı ve bu nedenle kendi ülkelerinde de yoğun issizliğin yaşandığı yıllardır. Tarım ürünleri satıcısı ve endüstri ürünleri alıcısı gelişmekte olan (ya da yeni sömürge denilen) ülkelerin bir kısmı bu dönemde endüstrilerini geliştirip merkez ülkelere emek yoğun endüstri ürünleri satıcısı ülkeler haline gelirken, gelişmiş
64
YENİDEN DEVRİM / 5
ekonomiler kar marjı yüksek teknolojik ürünlerini satın alma gücü artan yeni pazarlar yaratmıştır. Ama daha da önemlisi sermayelerini ihraç ederek çevre ülkelerin bu ekonomik büyümelerinden de paylarını almışlardır. Gelişmiş ülkelerde reel ekonominin düşük oranlı bu büyümesine karşın, bu ülkelerin kârları tarihlerinde olmadığı kadar artmıştır. Kısacası, gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik büyüme gelişmiş ülkelerin elindeki sermaye tarafından finanse edilirken, bu gelişmeden aslan payını da bu merkez ülkeler almaktadır. Buna karşılık, önceki dönemde dünya pazarına sadece tarım ürünleri ve hammadde veren ve yapılmış endüstri ürünleri alan, bu nedenle de ancak iç pazarın ihtiyaçları oranında endüstrileşmeye çalışan ülkeler içinde bu yeni işbirliğine en yatkın olanları uluslararası pazara mamul mal satabilen ülkeler durumuna gelmişlerdir. Ulusal gelirleri reel olarak artmıştır, bu artıştan az ya da çok çeşitli toplum kesimleri de (tabi ki özellikle kentlilerin bir kısmı) pay almıştır. Bu elbette, bu ülkelerin gelişmiş ülkeler denilen birinci nesil endüstrileşmiş ülkeler sınıfına dahil oldukları anlamına gelmemektedir. Ama bu ülke toplumlarını endüstri devriminin bilinen dinamiklerine az çok uygun bir biçimde dönüştürdüğü de açık bir gerçektir. 1980’lerden beri yapılan doğrudan ya da dolaylı yabancı yatırımlar Türkiye’nin son 25 yıllık ekonomik büyümesinin motorudur. Bu akışı sağlayamayan (ekonomik, mali, politik altyapısını bu gelişmeye uyduramayan) ülkelerin çoğu bu dönemde büyümediği gibi giderek geçim ekonomisine dönme eğilimide göstermiştir. Türkiye toplumu ağırlıklı olarak kırsal bir toplumdan kentli bir topluma bu dönemde nihai bir biçimde, küreselleşme sürecinin yabancı sermaye ithalatçısı ve dünya pazarının mamul mal satıcısı durumuna gelerek, dönüşmüş oldu. İç pazar genişledi, sadece kentleri değil köyleri de içine alır duruma geldi, tüketici bir toplum ortaya çıktı. Nüfus artısı bu süreçte yavaşladı (kentler de belirgin bir biçimde ama kırlarda da). Aşağı yukarı 30 yıllık bir süreçte, ekonomik krizlerle sarsılarak, bölgesel bir savaşa rağmen ve 80 anayasası ile hazırlanan bir politik çerçeveyi koruyarak, toplumu ikinci nesil olarak betimlenebilecek kentli ve “çağdaş” anlamda tüketici bir yaşama doğru adım adım getirdi bu dinamik. Özet olarak, yabancı kökenli yatırımcılar olmadan Türkiye (veya Çin veya Brezilya) sadece kendi öz kaynaklarıyla 25 yılda böylesi reel bir büyümeyi gerçekleştirebilir miydi diye sormak lazım. Ya da sadece iç pazarla sınırlı bir Türkiye ekonomisi (80 öncesi ekonomisi budur) gerek istihdam, gerek üretkenlik gerekse de ekonomik üretimdeki çeşitlilik açısından bu günkü düzeye çıkabilir miydi? Bu tür bir ekonomik büyümenin zaafları, kırılganlıkları, tehlikeleri vs üzerine sayfalarca yazı yazmak mümkündür. Toplumsal yozlaşmadan tutalım, tarımsal alandaki değişimler nedeniyle Anadolu insanının açlık tehlikesi ile karşı karşıya kalışı, gelir dağılımının tarihte görülmediği ölçüde
TOPLUMSAL SINIFLARIN KONUMU VE ÖDP
65
bozulması, ülke insaninin giderek kendi kaderini geri dönülmez bir biçimde belirleyemeyecek duruma getirilmesi gibi bir çok eleştiri yapılabilir hiç şüphesiz, yapılmalıdır da. Ama belli bir gelişmeyi, değişimi getirdiğini yadsımakla bir yere varmak mümkün olmasa gerek. Bu dönemde Sosyalist ve kapitalist gelişme modellerinin yarıştığı bir önceki tarihsel süreçten sosyalist model (tabiî ki var olan model) iflas ederek çıktı. Sadece politik olarak yenilerek değil, bir gelişme modeli olarak iflas ederek. Hem de Marx’in ekonomik dinamikler üzerine ileri sürdüğü tezlere oldukça uygun bir biçimde sadece periferilerde değil, sosyalist ekonomik siteminin tam göbeğinde. Kapitalist dünya Küreselleşme adı verilen böyle bir yönelimle değişme sancıları geçirirken, gelişmiş ülkelerdeki sol ve sosyal demokrat hareketler de dahil sol farklı bir alternatif geliştirememiştir. Unutmamak gerekir ki bu dönemde, daha önceki dönemde olduğunun tersine, var olan sosyalist model gelişmekte olan ülkeler açısından bir endüstrileşme ve gelişme modeli olmaktan da çıkmış durumdadır. Dünyanın her tarafında sol söylem Küreselleşme sürecinin olumsuz sonuçlarını tekrarlayan ama alternatife bir model önermekten henüz uzak durumdadır. Her ne kadar dünya pazarındaki dengesizliği daha da artıran bir süreç olsa da, bu göreceli gelişme reel bir durumdur. Elbette dünya ekonomik sistemindeki bu dönüşüm ne sancısızdır, ne de sakıncasızdır. Nihai bir çözüm hiç değildir. Sadece Afrika ve dünyanın bazı bölgelerinin bu süreçte içine düştükleri duruma bakmak dengesizliklerin ne boyutta olduğunu görebilmek için yeterli olmaktadır. Bu süreçte gelişmiş ülkelerde de durum sorunsuz değildir. Bu gelişmenin nereye varacağını, ne sonuçlar doğuracağını, bu sonuçlara nasıl hazırlanmak gerektiği de ayrı bir sorun olarak duruyor karşımızda.
Küreselleşme, Mağduriyet ve Muhalefet
Küreselleşme politikalarının uygulayıcı memurları durumundaki hükümetler, alternatifsizliğin rahatlığı içinde küresel politikaları güçlü bir muhalefetle karşılaşmadan hayata geçirmektedirler. Küresel politikaların uygulanmasında küresel sermaye yapılanmaları ülke hükümetleri açısından hiçbir zorlukla karşılaşmamaktadır. Var olan düzen partileri küresel politikaların en iyi uygulayıcısı olmak üzerinden bir yarış içindedirler. Asıl sorun küreselleşme politikalarının olumsuz sonuçlarının geniş toplum kesimlerinde yol açtığı mağduriyetlerin kontrolünde ortaya çıkmaktadır. Bu mağduriyetler toplumsal muhalefet açısından son derece elverişli bir ortamı oluşturmakta ve her türlü toplumsal değişiminde güçlü zeminini oluşturmaktadır. Bu nedenle küresel sermaye yapılanmaları ‘temel stratejisini’ kolaylıkla toplumsal tepkileri harekete geçirebilecek olan muhalefet güçlerini ‘kontrol’ politikaları üzerine kurmaktadır diyebiliriz. Nitekim merkez sağ ve solun, sosyalist kesimlerin muhalefet yapmadaki zorluklarının başında bir yönüyle de bu ‘muhalefetin kontrol
YENİDEN DEVRİM / 5
66
altında tutulması’ stratejisi bulunmaktadır. Yaşanan adaletsizliklerin mağdur kesimlere kabul ettirilmesinde dini ideolojiye büyük ihtiyaç duyulmaktadır. Diğer hiçbir ideolojinin -milliyetçi ideoloji dahil olmak üzere- bu rolü yerine getirebilmesine pek olanak yoktur. Açmaz içine alınan sol muhalefet güçleri kendilerine olan güvenlerini kaybederek, kendilerince ‘rasyonel’ politikaların, reformist-liberal söylemlerin peşine takılabilmektedir, AKP gibi islami muhafazakar partiden asker-derin devlet politikalarına karşı ekonomideki ultra liberalliğine uygun ‘siyasi liberalizm’ talep eden ve bekleyen bir konum içinde ısrarla yer almalarına yol açmaktadır. Son dönemde yaşanan Cumhuriyet Mitingleri içinde bulunduğumuz siyasi atmosfere, toplumsal psikolojiye ve ÖDP’nin süreci etkin değerlendirememesi açısından iyi bir örnek oluşturmaktadır. Cumhuriyet mitinglerinde alanlara çıkan, başına ne geldiğini anlayamayan ama sadece hisseden, geleceğe ilişkin ne istediğini düşünmekten ve ifade etmekten oldukça uzak, geleceğe ilişkin yoğun bir kaygı taşıyan ve sadece bu kaygının itkisiyle meydanlara çıkan eski kentlilik oldu. Mitinge katılanlarla, yürüyenlerle konuşanların bu denli birbirinden uzak olduğu, özellikle yürüyenlerin niye yürüdüğüne dair kafasında bu kadar belirsizlik olduğu -dünya tarihinde nadir görülebilecek- mitingler yaşandı. Tabii buna böylesine yığınsal, yığınsal olduğu kadar karmaşık ve çok yönlü ama saf bir sosyo-psikolojik kaygıyı (klasik sınıfsal tahlilleriyle ve içinde bulunduğu kafa karışıklığının tetanize eden etkisiyle) anlamakta zorluk çeken başta ÖDP olmak üzere bir sol da bulmak aynı şekilde nadir olsa gerek.
Genel Seçimler, ÖDP ve Sol
ÖDP bu seçimlerin mağluplarından birisini oluşturmaktadır. Seçim öncesi yapılan kamuoyu anketlerinde halkın öncelik verdiği sorunların başında gelen işsizlik, yoksulluk ve yoksunluk başta olmak üzere, dini gericiliğin yayılıp hayatın birçok alanını kapsamasına, Kürt sorununda yoksul Kürt halkının ekonomik kurtuluşunu demokrasi ve kültürel halklarla ilişkilendiren bir politik perspektifle ele alan mücadeleyi ÖDP’nin etkin ve inandırıcı bir şekilde yürütemediği ortama uygun bir seçim sonucu gerçekleşmiştir. Seçim sonuçları solun ve ÖDP’nin yeniden yapılanması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Solun yeniden yapılanması sadece bize bağlı ve bizim gerçekleştirebileceğiz bir olgu olmadığından ÖDP’nin yeniden yapılanması bizim öncelikli görevimiz olarak durmaktadır. Yine ÖDP dışındaki solun hangi dinamikler ve hangi zemin üzerinde yapılanması gerektiği her bir siyasi yapılanmanın kendi politik hedefleri ile ilişkili olduğundan onlar adına bir görüş belirtmekde etik ve siyasi olarak doğru değildir. ÖDP’nin yeniden yapılanması,ÖDP dışındaki solunda yapılanmasını, kendini değerlendirmesini ve belki de solun ortak mücadele zeminini yakalamasını sağlayacaktır.
TOPLUMSAL SINIFLARIN KONUMU VE ÖDP ÖDP Hangi Zemin Üzerinden Yenilenecek
67
ÖDP’nin yeniden yapılanmasının hangi dinamikler ve hangi zemin üzerinden olması gerektiği en önemli tartışma konumuz olmalıdır. 80 sonrası gerçeklesen bu ekonomik politikaların sonucunda su anda Türkiye’de iki kesimli bir kentli toplum ile modernleşmeyi kırda karşılayan giderek daralan ama makineleşen bir kesim oluşmuş durumdadır. Birinci kentli kesim ağırlıklı olarak kırdan kente göç dinamiğine ilk katılan 80’lere kadar kentlere gelen, modernleşme istekleri Kemalist-batıcı biçimlerle uyuşan kentli olarak yaşama isteğiyle bu dalgaya ilk katılan kesimleri oluşturmaktadır. 70 dönemi kuşağının iyi tanıdığı ve 60-70’li yıllarda toplumsal hareketin sol modernleşmeci bir eksene oturmasında en önemli payı olan kent göçmenlerinden oluşmaktadır. Ekonomik zorluklardan çok yaşam projesi olarak modernleşmeden payını alma arzusu doğrultusunda çoğu zaman gönüllü kentlileşme eğilimi içindedirler. İkinci kentli kesim ise esas olarak 80’li ve daha sonrası kentlere göçenler oluşturmaktadır. Ağırlıklı olarak tutucu ve dini kimliği çoğu zaman baskın olan bu toplumsal kesim, *80’li yılların doğu ve güneydoğuda süren iç savaş ve köylülüğün vahşi ve hızlı tasfiyesi sonucunda kendine ve geleceğine güven duygusu sarsılmış, *Modernleşme sürecine eskiden beri şüphe ile yaklaşan, *Kentlere daha ziyade ekonomik nedenlerle gelen ve endüstrileşme sürecinin sorunlarını yoğun olarak yaşayan, *Kentleşmenin geleneksel yaşam biçimlerini çözücü etkisine maruz kalan, *Modernleşmeci islami akımların yetmişli ve seksenli yıllarda yeşerttikleri yeni kentsel yaşam alanları modelinin göreceli sakinleştirici ve dayanışmacı havasında kendini göreceli olarak güvende hissederek radikal değişimlere göğüs germeye çalışan, *Köylülükten doğrudan tüketiciliğe adım atmakta olan *Yeni kentlileri oluşturmaktadır. *Bu toplumsal kesimler aynı zamanda laiklik-kürt sorunları temelindeki politik iklimin, MHP’nin ve önceleri FP, şimdilerde de AKP’nin kırsal alanı ve kentleri teslim almaya dönük politikalarının destekleyicileri durumuna da gelmektedirler. Bu kentliler, kentlileşme sürecini neredeyse tamamıyla İslami cemaatlerin ve ilişki biçimlerinin refakatinde geçirdiler. Ne eski kentliler, ne geleneksel moderleşmeci kesimler (merkez sağıyla ve soluyla, sosyalistleriyle) ne de ÖDP bu sancılı süreçte kentlere yığılan bu insanlara söylem götürebildi. Modernleşme sürecinin en önemli aracılarından biri olan okullar da bu dönemde bu fonksiyonlarını yerine getirmekten uzak oldular. İmam hatiplerle özel okullar paralel olarak bu kesimin eğitim kurumlarını oluşturdu.
68
YENİDEN DEVRİM / 5
*Kentlileşmenin ikinci aşaması aşağı yukarı sol bir söylemin olmadığı koşullarda gerçekleşti. *Bu süreç; *Hatta sol bir dilin neredeyse tabu olarak görüldüğü, *Solun kendisinin bile sosyalist tek modelin iflas ettiği bir dönemde kendi tarihsel söylemini kendi içerisinde sorguladığı, alışılmış kavramlarını didik didik etmekle karşı karşıya kaldığı, onlara şüphe ile yaklaşmak zorunda kaldığı, *Özgüvenini yitirdiği eski kavramlarını tartışırken yerine yenisini koyma çabalarında verili durumun gerilerine düştüğü günübirlik politikalarla zamanı geçiştirdiği bununda sol düşünceyi olması gerektiği yerden daha gerilere düşürdüğü, liberalleştirdiği, *İç sistematikten yoksun, ama her şeyden de öte ülkenin içinden geçtiği bu dönemi anlamak ve anlatmaktan aciz, muğlak ve genel geçer kavramlarla geçiştirmekle yüz yüze kaldığı, bir dönemdi. Sürecinde, en önemli direnç dinamiklerinden biri olan solun başlangıçta yoğun bir filli baskı, daha sonra da ideolojik-sembolik bir toplumsal baskı ile toplumsal-politik alanın dışına itilerek gerçekleştiğini de belirtmek gerekir. Toplumsal dinamiğin dışına itilmişliği salt bir baskı dinamiği olarak ele almak elbette yanlış olur. Bu itilmişliği aslında 68 hareketinin Avrupa’daki entegrasyonuna çok benzeyen bir şekilde, sol kadroların sisteme ikamesi olarak belirtmek doğru olacaktır. Bu elbette sol kadroların solcu olmaktan vazgeçip karşı saflara geçmesi değildir. Büyük çoğunluğu birinci nesil kentlileşme sürecinin ürünü olan 80 öncesi sol kadrolar, ilk önce yalıtıldılar (hapis, sürgün, cinayet, işkence, uzun süreli yeraltı yaşamı, vs) sonra da ekonomik dönüşüm ve büyüme sürecinde en fazla pay alan toplumsal kesim olan kentlilerin tüketim alışkanlıklarına uygun alanlarda ki ürünlerin üreticisi ve satıcısı olarak entegre edildiler (büyük çoğunluğunun yaşamlarını nasıl kazanıp nasıl harcadıklarına bakarak bunu gözlemek mümkündür). Avrupa 68’lilerinin aksine, bu devrimci kuşak düzgün bir sosyal demokrat hareket ve onları cezp edecek bir devrimci hareket olmadığı için ve tecritleri aşağı yukarı bir nesil devam ettiği için, belli belirsiz atomik cemaatler olarak yaşamlarını sürdürmekle yüz yüze kaldılar. Çoğu kırsal kesim kökenli ve iyi eğitim almış, kentlileşme yolunda ilk nesil kırsal göçün ürünleri olarak sol hareketlerin hem kırsal kesim insanlarına hem de gecekondulara yeni yerleşen henüz köylü ama büyük çoğunluğu modernleşme özlemindeki ilk nesil göçmenler arasında bağlantıyı kuran bir nesli oluşturuyorlardı. Sol söylemin bu kesimlere ulaşmasını, anlaşılmasını ve bu söylemle kendilerinin de çok iyi bildiği içinden geldikleri yaygın toplumsal kesimlerin özlemleri arasında köprü kuranlar onlardı (yoksa şimdi olduğu gibi, Marksist klasikler, kesintisizler, DY başyazıları vs ne olduğu belirsiz laf yığınları olarak kalmaya mahkumdu). Her toplumsal hareket toplumsal bir güç haline gelebil-
TOPLUMSAL SINIFLARIN KONUMU VE ÖDP
69
mek için o toplumun temel kesimleri arasında böyle bir aracı-çevirmen neslin varlığına ihtiyaç duyar. 70’li yılların devrimcileri tarihsel olarak bu rolü oldukça iyi oynadı. 12 Eylül’ün 80’li yıllardaki başarısı Türkiye toplumunun çeşitli kesimleri arasındaki bu ilişkiyi koparabilmesinde yatmaktadır. Sol ve sol kadroların sadece fiili olarak toplumun bütün süreçlerinden ve kurumlarından tasfiye edildiği bir süreç değil, toplumsal gelişmeler karsısında açık bir dilinin bile olmadığı bir süreç yaşanıyor. Öyleki solu topluma bu dönemde solcular değil, yeni kentlilerle beraber ortaya çıkan göreceli olarak iyi eğitim görmüş (60’li ve 70’li yılların solcularına çok benzeyen bir biçimde kesimler arası bağı ve iletişimi kurmayı başaran) tutucu “aydınlar” ın anlattığını söyleyebiliriz. Yeni tip bir modernleşmeci kentlilik (dini olarak muhafazakâr, ekonomik olarak neredeyse sınırsızca liberal, popülist ve aşırı oportünist ve tabii dayanışmacı) büyük kentleri ve önceki nesil kentlileri çevirip ve onların yasam alanlarının çevresinde ya da yanı başında kendine has modern yasam biçimlerini ve toplumsal ilişki biçimlerini solun olmadığı bir ortamda yarattılar.
Alternatifler Sistem Önerisi Gerekli
Kısacası, ÖDP’nin su andaki durumu, etkisizliği ve anlaşılmazlığı sadece politika üretememesinde, değil ilk nesil göçle klasik moderleşmeci dinamikleri neredeyse tamamıyla yitirip Türkiye toplumunun en tutucu kesimlerinin eline kalan kırsal toplumla, büyük çoğunluğunu 80 sonrası tutucu eğilimleri ve dini kimliği baskın olan ikinci göç dalgasından göçmenlerin oluşturduğu yeni kentsel periferi arasında ilişki kurabilecek kadrolarının ve kurumlarının olmamasıdır. Buna uygun insan gücünün sadece dini cemaatler ve bir miktar MHP’de belirli oranlarda da kürt siyasi hareketinde olduğunu söyleyebiliriz. Kentlerde dahi, sol söylemin giderek anlaşılmaz bir dil haline gelmiş olması elbette bu sol söylemin anlamsızlığından ya da boşluğundan kaynaklanmamaktadır. ÖDP olarak kullandığımız dil ve kavramlar, terimler, düşüncenin ifade edildiği diğer kalıplar giderek toplumun önemli bir kesimine hiç birşey ifade etmeyen, “Osmanlıca vari” bir durumdadır. Alternatif bir toplumsal ekonomik gelişme modelini açıklıkla tarif edebilecek durumda olmasak bile hiç olmasın genel hatlarını belirleyebilmek ve salt eleştirici konumdan çıkabilme zorunluluğu ile karşı karşıyayız. Böyle bir model öneremediğimiz takdirde, derin kriz dönemlerine düsülmemişse, insanlara sadece varılan durumun olumsuzluklarının eleştirisini yapmaya mahkum kalmış oluyoruz. Ekonomik model alternatifinin olmadığı bu durumda hiç olmassa olumsuz gelişmelerin akıllı ve sistemli olarak izlendiği, duyurulduğu ve toplumsal bilince yansıtıldığı bir politik duruş yine de sağlayabiliriz. Özellikle de bu olumsuz sonuçlarla mücadelede, reformculuğa düşmeden, toplumsal ör-
70
YENİDEN DEVRİM / 5
gütlenme ve ekonomik-sosyal kolektif tavır alış biçimleri geliştirmek: *Genel bir alternatif yaşamı, *Örgütlenme ve dayanışma hareketlerini, *Son tahlilci ve herşeyin başını politik iktidara bağlamayan bir tavır alışı, *Sosyal ve kültürel olarak yeni bir toplumsal yaşam anlayışının geliştirilmesini, *Üçüncü bir kentlileşme modeline, örgütlenmeleriyle, kurumlarıyla, etiğiyle, hedefleriyle, eğitimiyle, yeni dayanışma pratikleriyle, şiirleri ve şarkılarıyla, teknolojisi ile topluma yeni katılım biçimleriyle nüfus edebilmeyi ortadan kaldırmamaktadır. ÖDP’nin sıkışıp kaldığı dar toplumsal kesimden çıkması yeni modernliğin gelişmekte olduğu alanlarla ve kırsal kesimle ilişki kurması gerekmektedir. Kesimler arasında bu ilişkileri yeniden kurabilmek için ikinci kentli dalgaya kentlilik kimliğini verecek olan her türlü alan çalışması bu konuda bir çıkış olabilir. Kesimler arası dayanışma biçimleri ve olası kurumları üzerine kafa yormak, yeni bir tip kentliliğin başka hangi alanlarda acil bir sorun olarak günlük yasamda insanları meşgul ettiğini belirlemeye çalışmak, belki de fiili bir cemaat ve çevre olmanın anlamı üzerine düşünmekle ise başlamak gerekiyor. Gelişmiş ülkelerde sosyal demokrat hareketler ikinci savaş sonrası ileri sürdükleri ve bir anlamda da politik hareketler olarak başarılı oldukları “sosyal devlet” modellerini bu süreçte yeniden nasıl üretebileceklerini tartışmakla meşguller. Dünyada sosyalist sol’un derli toplu bir alternatif söylemi yok. Varılan gelişmelerin olumsuz sonuçlarını işleyerek ve çoğu zaman “sosyal devlet” döneminin kazanımlarını varılan biçimleriyle savunmaya çalışarak politik arena da kalmaya çalışıyorlar. Türkiye’deki diğer sol yapılanmaların yanı sıra ÖDP’de aynı duruma düşmektedir. Bu çizgiyle ÖDP artık geleneksel işçi sınıfı özelliklerini değil, orta sınıf özelliklerini gösteren toplumsal kesime hitab ediyor. Toplumun en alt tabakaları, genel olarak aşırı sağın oy deposu durumundalar. ÖDP’de diğer sol yapılanmalar gibi tipik olarak orta sınıfların insanları ve alt tabakalarla ne dil ne toplumsal psikoloji ne de yasam biçimi olarak herhangi bir ilişkiye girememektedir. İsçi sendikaları tipik bir orta sınıf örgütlenmesi olarak yaşıyor ama söylemleri orta sınıfa hitap etmiyor aslında. Zenginlikler artarken toplumun yasam seviyesi yükselmiyor, düşme eğilimleri gösteriyor (özellikle tüketebilme kapasitesi). Yapısal issizlikle beraber, artik sosyal bir karakter kazanmış olan, geleceğe güvensizlik duygusu önceki dönemde oluşturulan sosyal sistemin yavaş yavaş çökmesiyle toplumların bütün kesimlerini kaplamış durumda. Küreselleşme olgusu vazgeçilmez bir süreç olarak kendini dayatmakta ama ülkelerde varılan bir önceki dönemin ihtiyaçlarına yönelik sosyal sistem de çatırdarken ÖDP düzen eleştirisi temelli sol bir söylem ve alternatifi henüz ortaya koyamamaktadır.
TOPLUMSAL SINIFLARIN KONUMU VE ÖDP Gelecek Toplum Tahayyülümüz
71
Kendi toplum tahayyülünü öne çıkaran ve buna ulaşmak için neyi nasıl yapacağını kendi öz gücü üzerinden kurgulayan bir politikanın ısrarlı takipçisi olunması gerekmektedir. Kendi öz gücüne güvenme ve buna uygun politikalar geliştirme yerine çaresizlik, zayıflık vb. nedenlerle kendi dışındaki güçlere yaslanma ve onlardan medet ummanın egemen olduğu bir ortamda ortaya çıkan politikasızlığın sürekli olarak savrulmalara yol açması kaçınılmazdır. Bu durum aynı zamanda farklı bir toplum tahayyülü doğrultusunda düzen eleştirisi yerine düzeni yaşanır kılma doğrultusunda reformcu bir anlayışı da hakim kılmaktadır. Bu anlayış aynı zamanda AB beklentilerinin ve liberalizmin de temelini oluşturmaktadır. Sıklıkla ifade ettiğimiz 3. seçenek ancak bizim gelecek toplum tahayyülümüz ile bağlantılı olarak hayat bulabilir. Aksi taktirde laiklik ve Kürt sorunu etrafında ortaya çıkan kutuplaşmalarda etkin ve bağımsız bir tutum geliştirebilmek mümkün olamamaktadır. Bu anlayışa uygun bir özeleştiri ve gereğini yapma iddiası ve çabası ÖDP’den kopan, uzak duran ve beklenti içindeki tüm insanlar için önemli bir çekim merkezi haline gelecektir.
İnançsızlık Çağında Gelecek Ütopyası Yaratmak Ya Da
YENİDEN DEVRİMCİ OLMAK ÖNDER İŞLEYEN
Seçimlerin ardından bir kez daha solu tartışmanın zamanı. Eksiklikleri ve zaafları, olanakları ve potansiyelleri, umutları ve umutsuzlukları ile kör bir nokta bırakmadan her şeyi paylaşmanın, durağanlığın belki de bu son noktasında, kırılma yaratacak bir yol arayışının ortaya konulma zamanı. Durağan bir hayattan, yaratıcı bir fikir ve eylem de türemiyor. Herkes aynı ortalamanın parçası haline gelirken, sol içerisinde sarsıcı, geliştirici polemikler dahi yapılamıyor. Ezberden konuşanlar da ezberi bozanlar da, bu sıradanlığın bir parçası olarak, kendi ezberini tekrarlamayı sürdürüyor. Çağın karakteri, derinliğin yerine yüzeyselliği koyar. Görüntünün ve imajın yüzeyselliği, spotların ve ışıkların yüzeyselliği, derinliği, sadeliği, gerçeği, sözü ve fikri karanlık içersinde bırakıp, değersiz ve görünmez kılar. Bugünün solu da kendi görüntü ve imajlarını oluşturarak var olabilme eğilimine oldukça rağbet gösteriyor. Bu da siyaseti kişiselleştiriliyor, kolektif akıl ve iradenin yerine, imajı ve görüntüyü koyuyor. Oysa şimdi gerçek yeraltına çekiliyor ve biz bu gerçekten giderek kopuyoruz. Gerçekten yıkıcı olan fikirler ise ancak yeraltındaki seslerden ve yüzlerden, onların sürüp giden hayatlarından üretilebilecektir. Tartışmalarımızı ve eylemlerimizi etkili kılacak, söz ve fikirlerin yeniden birikmesine olanak tanıyacak olan yegane şey, yaşamın gerçeği olan yoksulluğun, ezilmişliğin, dışlanmanın, horlanmanın yaşandığı yerlerde akmak, bunun bir parçası olarak gelişmektir. Yani özce işin esası, emekçi halkın yaşam kavgası içerisinde çoğaltmaktır, kavgayı.
YENİDEN DEVRİM / 5
74
Aynılaşmanın, ortalama sularda dolaşmanın, durağanlığın ve tükenmişliğin ortadan kalkması için, bugün öncelikli ihtiyaç, bir ayraç olarak mücadelenin güçlenmesidir. Fikir ve eylem bütünlüğü sağlanmadan, ne fikrin ne eylemin gelişme şansı yoktur. Bu nedenle şimdi, fikir ve eylem diyalektiğini yeniden kurarak, sokağı ve eylemi örgütleme, orada sınanma ve oradan örgütlenme zamanıdır!
Tarihin Devrimci Dersleri
Her mücadele öncelikle kendi içerisinde bulunduğu koşullarda şekillenir. Ama aynı zamanda geçmiş mücadelelerin olumluluk ve olumsuzluklarını da içerisinde taşır. O nedenle kimilerinin söylediği gibi, tarihsizlik mümkün değildir. Dünyada ve Türkiye’de gelişen mücadeleler bugüne zengin deneyler sunar. Her anlamda tam bir geri çekilmenin yaşandığı bu dönemde, devrimci mücadelenin yeniden güçlenmesi, tarihin devrimci derslerinin de ışığında gerçekleşebilir. Ancak bu konuya geçmeden bir konuda hatırlatma yapmak yerinde olacak, tarihle kurulan her türlü bağ kimilerince ‘geçmişin tekrarı’ olarak ifade ediliyor. Kuşkusuz, yakın tarihimiz yani ÖDP’nin kendisi dahi, bu konunun en çıplak pratigi olarak gerçekleşmiştir. Yine de, bu konuda geçmişin tekrarı nakaratı dışında bir şey söylemeyenler için, Marcos’un bir sözü ufuk açıcı olacaktır, “Biz yüreğini acı ekmeğiyle besleyenler. Geçmişi bir engel olarak değil, ibret alınacak bir ders olarak gören, düne tövbe etmek için değil, öğrenmek için dönenleriz. Biz geleceğe şimdinin üzerine inşa edilen bir şey olarak bakan, herkes için bir yarın umut edenleriz”. Solun/sosyalistlerin bugün en önemli sorunu, toplumu ve düzeni değiştirme/dönüştürme iddiasını kaybetmiş olmasıdır. Mücadeleyi ayakları üzerine diken, direngen, etkili ve bir gelecek umudu olarak inşa edilmesini olanaklı kılan şey, değiştirmeye dönük iddiadır. Geçmişin önemli derslerinden birisi, mücadelenin başka bir hayatı yaratmaya dair güçlü iddia ile birlikte yürütülüp, onun nüvelerinin de hayatın içerisinde yaratılmış olmasıdır. İddiasızlık siyaseti kendi dışındaki güçlere yaslanarak geliştirme eğilimini de güçlendiriyor. Bir dönem Türkiye solu içerisinde bu konu önemli bir ayrışma/kopuş noktasını da oluşturmuş, sonrasında devrimci mücadele de bunun üzerinden gelişmiştir. THKP-C hareketinin politikaları ve eylem çizgisinde netleşen bu kopuş, hareketin teorisyen ve önderi Mahir Çayan tarafından da şöyle ifade edilyor, “Devrim tarihi göstermektedir ki, devrimci marksizm ile oportünizm ve çağdaş reformizm arasındaki görüş ayrılıkları en son çözümlemede, ‘kendi özgücüne güvenerek devrim için yola çıkmaya cesaret edip etmeme’ meselesine dayanmaktadır. Devrim teorisi, çalışma tarzı, örgüt konularındaki bütün ilke ayrımlarının temelinde bu gerçek yatmaktadır”
GELECEK ÜTOPYASI YARATMAK YA DA YENİDEN DEVRİMCİ OLMAK
75
Türkiye sol tarihindeki bu kopuş, Devrimci Yol Bildirgesi’nde de şöyle ifadesini bulmuştur, “(...) Sol hareketin geçmişi, bağımsız bir hareket olmayı, işçi sınıfının bağımsız siyasi eylemini, düzene alternatif hareketi oluşturmayı sağlayamamıştır. Sol, genellikle burjuvazinin kontrolü altında, onun icazet sınırları çerçevesi içerisinde burjuvazinin şu veya bu fraksiyonunu destekleme şeklinde bir siyasi hat izlemiştir. (...)Şüphesiz ki bu durumun ortaya çıkmasında ideolojik plandaki burjuva ideolojisinin etkinliğinin ve burjuva ideolojisinden bağımsız bir ideolojinin sola egemen olmasının önemli rolü vardır. (...) Bu noktada 1971’i ülkemiz solu açısından bir dönüm noktası olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Öyle ki, ülkemiz solu üzerindeki revizyonist ve opürtünist etkinlik bir ölçüye kadar kırılabilmiş, işçi sınıfının bağımsız siyasi hareketini yaratmak yolundaki önemli mesafeler katedebilmiştir. Sol hareket içinde proleter-devrimci bir hareket, izlediği ideolojik ve siyasi hat itibariyle (örgütsel-subjektif durum olarak olmasa da) iktidar alternatif bir hareket oluşturabilmiştir.” Sol bugünde benzer şekilde, liberalizmin hegemonyası etkisinde ve düzenin şu ya da bu fraksiyonunu destekleme eğilimdedir. Burjuvazinin bu ideolojik egemenliği karşısında, geçmişte bir eylem çizgisi olarak ortaya konulan bu anlayışın bir fikir ve eylem çizgisi olarak yeniden üretilmesi, güçlendirmesi ihtiyaçtır. Uzun zamandır solda, kendi dışındaki güçleri merkeze alarak, kendini konumlandırma anlayışı gelişiyor. Küreselleşme ve AB tartışmalarının bir yönü buna ilişkindir. Türkiye’nin iç dinamiklerinin bugün ve görülen gelecekte güçlenip bu ülkeyi dönüştürme gücü olmadığı yönündeki düşünce, solun küreselleşme ve AB sürecini destekleyerek, ehven-i şere razı olması gerektiğini savundu. AKP’ye karşı, statükonun, ordunun yanında olarak mücadele etmeyi seçenler de, statükoya karşı AKP’nin yanında olmayı seçenler de, sol adına bir büyük yanlışın parçaları oldular. Bu tür yanlışlardan birisi de Kürt hareketi ile ilişkinin kurulmasında yaşanıyor. Kimi hareketler, kendi siyasi geleceklerini Kürt hareketinin yönelimine bağlayarak, var olmayı(!) tercih etti. Sol, gücünü yitirdikçe bu eğilim etki alanını da genişletti. Seçimlerde bağımsız adaylık sürecinde olup bitine bakarsak, bu etkinin ne denli yaygınlaştığı da görülür. Politik bir program çerçevesinde oluşturulmuş bir ittifak temelinde değil, DTP’nin oluşturduğu taktiğe, kendi ifadesiyle ‘lojistik destek’ sağlamak amacıyla sosyalist yapıları da eklemlenme isteği, sosyalist/devrimci yapılarda da karşılık bularak, gerçekleşti. Diğer sosyalist yapılardan farklı olarak ÖDP’nin buna eklemlenmesi ise, onun en özgün yanı olan, bağımsız politik hattını oluşturma iddiası ile pek de uyuşmadı. Solun genelinde yaşanan gerileme ve daralma içinde kuşkusuz ÖDP’de var. Kuruluşundan itibaren bir azalma ve eksilme yaşanıyor, ancak örgütsel olarak taşıdığı tüm zaaflara rağmen, ÖDP’yi diğer yapılardan farklı
76
YENİDEN DEVRİM / 5
kılan ve sözünün daha etkili olmasını sağlayan da, onun kendi politikaları temelinde, devrimci bir siyasal özne olarak var olma çabasıdır. Solun geleceği açısından da ÖDP’nin bu tutumu son derece önemlidir. Bu nedenle bu siyaset anlayışının, pragmatizme heba edilmesi, her şeyden önce bu çabayı yürütenlere haksızlık olmuştur. Elbette bu süreci yürütenler de bu çabanın ve tarihin bir parçasıdır, ancak onların pragmatizme teslim olarak, kendi kişisel siyasi tarihlerini de yok saydıklarını, söylemek de yanlış olmayacaktır. Bu eğilimin esası, kendi özgücüne dayanarak siyaseti geliştirmeye dayanan anlayışın, yerine başka siyasal hegemonyalar etrafına oluşan güçlere eklemlenerek, onun olanaklarından yararlanmayı esas alan bir yaklaşımın benimsenmiş olmasıdır. Kimilerinin ifade ettiği gibi, bunun, toplumsal muhalefet dalgasının içerisine girerek, onu dönüştürme ve oradan büyümeye dayanan siyaset anlayışı ile ise hiçbir ilgisi, alakası yoktur. Bu tür eğilimler karşısında, tarihin devrimci derslerinden bir tanesi, devrimci mücadelenin kendi özgücüne dayanmadan gelişemeyeceğidir. Meselenin bir diğer yanı da, bu dönemde parlamentoya yüklenen anlamdır. Parlamentoya girmenin yaratacağı olanaklar tartışması, mücadelenin asıl hedefi olarak da orayı işaret ediyor. Kuşkusuz sistemin içerisindeki tüm kanallar, o kanalın özünü almadan, kullanılabilir. Parlamentoda bu kanallardan birisidir, orada olmanın sunacağı çeşitli olanaklardan da söz etmek mümkün. Ancak bu oraya nasıl ulaşıldığı, oranın nasıl anlamlandırıldığı ile de ilgilidir. Emekçilerin-yoksulların mücadelesinin sözcülüğünü üstlenerek, onların mücadelesinin bir parçası ve sonucu olarak parlamentoda olmak ile kendi dışındaki bir güçle pragmatist temeldeki bir birliktelik sonucu orada olmak arasında, derin bir ayrım çizgisi vardır. Parlamento üzerinden sokağı örgütlemek, emekçilerle bağ kurmak, hayalden başka bir şey değildir. Bu nedenle her şeyin olduğu gibi, kendi sadeliğinde açıklanması doğru olandır. Parlamentoyu, bugünün demokrasi oyununun bir parçası, egemen düzenin meşruluk kanalı olarak değerlendirilen bakış açısı yitirilip, yerine orayı değerli kılan bir anlayış geldiğinde, bunun adı parlamentarizm olur ki bugünlerde böyle bir esintiden de söz etmek mümkün. Son seçimlerde Parlamentoya giren Ufuk Uras, bu eğilimin taşıyıcılığı rolünü üstlenmiş durumda, öyle ki Uras devrimci mücadeleler tarihinin başarı ölçüsünü de Parlamentodaki temsil üzerinden tanımlıyor, “Düşünebiliyor musun 40 yıldır en ufak başarısı olmamış Türkiye sol hareketinin parlamentoda yer almamış, bir TİP girmiş 65’te dağıtmış ortalığı, çok önemli! Bizim bu tür nispi başarılarımız olmadığı için hastalıklı, arızalı, marazi bir solculuk, hayali bir solculuk çıkıyor ortaya (Birikim Dergisi/sayı:205/206)
GELECEK ÜTOPYASI YARATMAK YA DA YENİDEN DEVRİMCİ OLMAK
77
Uras, başarılı olmayı parlamentoya girmekle sınırlarken, asıl olarak da solun ufkunu yani hayallerini ortadan kaldırır ki bu tam da marazi ve arızalı bir solculuk halidir. Devrimci değerleri ve ahlakı bir kenara bırakarak, başarı için her yolu mübah sayan bir anlayışın/kültürün, devrimci siyasette yeri yoktur. Tarihin devrimci derslerinden birisi de, egemen yapının bütün aygıtları ile kuşatılmış iktidar mekanizmasının ancak, kitlelerin aşağıdan-yukarıya mücadelesi ile, ortadan kaldırılabileceğidir ki, bu mücadelenin yatağı da sokaklardır. Ve başarıya giden her yolun mübah olmayacağıdır.
Şimdilerde Olup Bitenler
Bugünün en büyük sorunu iddiasızlık. Geçmişinden de geleceğinde de vazgeçmişlik hali sola hakim durumda. Bu aynı zamanda, postmodern zamanların da bir gerçekliği. ‘Ütopya adalarına yapılan kaçamak yolculuk olarak siyaset sona eriyor. Siyaset artık gemiyi idare etmek ve dalgaya uyum sağlamak amacı ve sanatıyla, büyümenin doğal ve barışçıl hareketiyle özdeşleştiriliyor’(Siyasetin Kıyısında-..) Yitirilen belki en çok da ütüpyadır. Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi sözü, devrimin ve ütopyanın şimdi vakitsizliği, zamanının geçmiş olmasını anlatır ki, solun bir bölümüne de bu duygu hakimdir. Onun bir hayal kırıklığının parçası olarak nostalji ile bütünleşmesi, geçmişle ve yarınla kuracak gerçek bağı ortadan kaldırarak, reklam sloganlarındaki gibi anlamsız kılar. Kapitalizmin dünyanın ruhunu belirlemeye, günlük hayatın ritmini ve yönünü mutlak biçimde çizmeye dönük muktedirliği, ona karşı isyanı da içerisine hapsederek, kendi dünyasının parçası haline getirebilir. Şimdi her şey bu düzenin içerisinde, onun ritimlerine uygun işleyip duruyor, bunu kıracak ritim bozucu bir yaşam alternatifi ise henüz oluşturulamadı. Bir şeye karşı çıkmanın en geçerli yolu, onun karşısında bir başka şeyi oluşturmaktır. İhtiyacımız olan şimdi biraz da pozitif, kurucu deneyler, mücadeleler ve pratiklerdir. Kendi yolumuzu da kapitalizmin ışıklı vitrinlerinin önünden, sokaklara ve patikalara çıkartmak böyle mümkün olabilecektir. Kaybedilen ruhun yeniden kazanılması için, bir ütopyanın yaratacağı umut ile onun mücadele içerisinden doğup gelişen hissine ihtiyaç vardır. Bütün değerleri ve inançları yok eden dünyada, herkes kendisini ve dünyasını anlamlandıracak bir giz peşinde. Kimileri için bu giz din kimileri için kimlikler oluveriyor, bunların karşısında bizim vaadimiz değerlerin reddinden ve hiçlikten başka şey olmuyor. Oysa devrimci mücadelenin bir ruhu vardır, o olmadan mücadele edilmesi mümkün olmadığı gibi kitlelerin kazanılması da onsuz imkansızdır. Joel Kovel, Tarih ve Tin kitabının girişinde çağın tinselliği ile ilgi şöyle der, “Bir çağın tinselliği o çağa yanıttır ve aynı zamanda toplumu
YENİDEN DEVRİM / 5
78
değişime zorlayan güçlerin bir ölçüsüdür. O halde tinsellik tesadüfi bir pratik olmanın ötesinde bir şeydir. Tinsellik ister mevcut olsun ister olmasın ve şekli ne olursa olsun yaşanan hayatın karakterini simgeler. Nerede canlı, gelişen tinsellik varsa, orada canlılık da vardır. Nerede tinsellik sönüp gitmiş ya da ölümcül ya da sekter bir hal almışsa, orada pratik eylemlilik sönüktür.” Bugünün bir diğer olgusu da, sevgisizlik ve dayanışmanın yok olmasıdır. Bireyciliğin, bencilliğin alıp başını gittiği, her koyun kendi bacağından anlayışla herkesin birbirini bacağından asmaya çalıştığı, benciliğin birinci değer olduğu çağda, sol bütün bunların reddi ve dayanışmanın, kardeşliğin, paylaşmanın ve sevginin de adı olarak var olmalıdır. Oysa durum olması gereken gibi değil, hayatın her alanında olup biten gibidir. Sevginin, dayanışmanın ve paylaşmanın uygarlığını bugünden kurma iddiasının, bu düşünme ve yaşama biçimi ile ortada duran gerçek özneleri yoktur. 70’lerdeki mücadelenin anlatılırken dahi taşıdığı duygusal tonun kaynağı birbirine duyulan sevgi ve güven üzerine kurulu yaşamdır. Şimdi ise her şey gibi solda masumiyetini yitirdi, pragmatizme ve faydacılığa dayalı, iş bitiricilik üzerine kurulmuş bir solun doğaldır ki içerisinde en ufak bir sevgi kırıntısı ve masumiyet taşıması mümkün olmaz. Ne devrimcilik ne de devrim, zamanın ruhunu taşıyarak değil, ona isyan ederek, onun alternatiflerini yaşamın içerisinde üreterek mümkün olabilir. Geçmiş sosyalizm deneylerinin derslerinden birisi de, politik iktidarın tek başına toplumsal değişime yol açmadığı olmuştur. Ve Türkiye tarihinde Fatsa’nın anlamı da, değişimi/dönüşümü bugünden başlatan, yarını bugünün içerisinde kuran, bir sosyalizm anlayışını ortaya koymasıdır. Devrimciler bu anlamda toplumu etkileyecek, dönüştürecek özneler değillerse ve en başta kendi iç yaşamlarını böyle düzenlememişlerse, hayatı değiştirme imkanı bulunmaz. Bugün yaşamın dışına çıkıp adacıklar kurarak değil, onun içerisinde kendi değerlerini üreterek, gelecekteki toplum nüvelerini kurarak bir yaşam biçimini inşa etmek, kendini ve toplumu dönüştürme iddiasını buradan kurmak gereklidir.
Örgüt, Birey ve Örgütlenme Anlayışı Üzerine
Örgüt ve birey ilişkisi, çelişkili/çatışmalı bir ilişki olarak var oldu, bu ilişki kimi zaman bireye kimi zaman örgüte bükülerek tartışıldı. Birey mi örgüt mü tartışması, bütünlük içerisine ele alınması gereken parçaları birbirinin karşısına koyarak, birisine karşı diğerinden vazgeçmek gerektiğini söyler. Örgütlü ilişkiler sistemin bir saldırı ile karşı karşıya olduğu gibi, yeni sol/ postmodern akımlarca da totaliter olarak tanımlanarak, eleştirilir. Kimi içe kapalı/dar örgütlenme biçimlerini merkeze alan bu değerlendirmeler, bütün örgütlenme biçimlerini ‘cemaat/tarikat ve itaat’ ilişkileri olarak ifade eder. Burada yapılan her tür örgütlenme biçimi aynılaştırıp reddederek, bunun
GELECEK ÜTOPYASI YARATMAK YA DA YENİDEN DEVRİMCİ OLMAK
79
yerine birey merkezli bir siyaseti ve birey inisiyatifini koyar. Örgüt bütünlüğü içerisinde bir birey/özne olma anlayışı, içerisinde kapalı/otoriter örgütlenme biçimlerinin de eleştirisini taşır. Aşağıdan-yukarıya, demokratik işleyiş mekanizmaları üzerine inşa edilen, bireylerin etkilerine açık örgütlenme biçimleri, yapısı gereği özgürlükçü ve demokratiktir, kolektif irade, akıl ve sorumluluk bütünlüğüne dayanır. Bugünün birey merkezli siyaset biçimi ise, kolektivizmi reddederek, onun yerine bireyi koyan liberal/postmodern bir tarzdır. Soldaki örgütlü ilişkileri partikülleşme/cemaatleşme eğilimleri olarak ifade ederek onun yerine birey eksenli siyaseti koyacağını söyleyenler, görüldüğü üzere aslında kolektivizmin yerine kendi aklını ve iradesini ikame etme amacı içerisindedir. Solun bugün yaşadığı içe kapanma/daralma dolayısıyla da dünyasının küçülmesi karşısına koyulabilecek olan devrimci seçenek, aşağıdan/yerel inisiyatiflere dayalı, çeşitli mücadele alanları üzerinden gelişen, demokratik ve özgürlükçü bir iç hukuk temelindeki örgütlenmelerin güçlendirilmesidir. Monolitik örgütlenme ile kolektif örgütlenmenin parçası olarak ortak akıl arasındaki ayrım, ortak aklın demokratik bir işleyiş içerisinde, bütün farklı eğilimlerin tartışılması/iknası temelinde şekillenir. Ancak kolektif aklı monolitik olarak adlandırırsanız, bunun yerine ancak kendi aklınızı koyarsınız ki, bunun da devrimci siyasetle ilgisi olmaz. Örgütlenmeye dair konunun bir diğer yanı da, örgütlenme yapılarına ilişkin. Farklı mücadele alan ve dinamiklerini gören, dikey ve yatay örgütlenmeyi birlikte başarabilen, ağ biçiminde yaygınlık ile bu ağlar arasındaki koordinasyonu ve ortaklaşmayı sağlayabilecek merkez rolünü üstlenebilen bir örgütlenme, bugünün ihtiyacını karşılayabilir. Böylesi bir anlayış ÖDP içerisinde var edilmeye çalışılıyor. ÖDP örgütlenme anlayışını, çiftçi, gençlik, kadın, yoksullar gibi mücadele alanları ve savaş karşıtlığı, ekoloji mücadelesi üzerinden gelişen muhalefet biçimleri ile, karşılıklı etkileşim içerisinde kendini tanımlayarak, politik etkisini ve örgütsel gücünü bu mücadeleler içerisinde geliştirmeyi esas alır. ÖDP’nin örgütlenme tarzını ve siyaset anlayışı halk sarmaşığında ifadesini bulur. Halk Sarmaşığı kararı Parti belgelerinde şöyle ifade edilmektedir, “ÖDP’nin siyasal mücadelenin toplumsallaştırılması, toplumsal mücadelelerin siyasallaştırılmasına dayanan temel yaklaşımı, var olan siyasal yapılar ve kurumlar içinde kendini ifade edemeyen, ama yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda, kültürel ve ahlaki düzlemlerde de kurulu düzenden rahatsız, mücadele isteğiyle dolu, emekçi, kadın, genç, yoksul dışlanmış geniş bir kitleyle çok yönlü mücadeleler içinde buluşmayı ve onların sözcüsü konumuna yükselmeyi başarabildiği ölçüde hedefine ulaşacaktır”. John Sanbonmatsu, bu yeni örgütlenme biçimini Gramsci’nin ‘modern prens’ tanımlaması üzerinden ele alır. Modern prensi Gramsci ele alırken, daha
80
YENİDEN DEVRİM / 5
önceden bilinen ve kendini bir yere kadar eylemde hissettirmiş olan ortak bir iradenin somut bir biçime büründüğü yer olan toplumun karmaşık bir unsuru, bir organizması olarak ifade eder. Sanbonmatsu da, buradan yola çıkarak bugünün parçalı/kopuk siyaset anlayışlarına karşı, tarihsel duruma stratejik olarak uygun bir somut biçimi olarak post-modern prens tanımını yapar, “Postmodern prens de, muhalif pratiğin ve kültürün dağınık durumdaki sayısız hareketini tek bir hareket biçiminde bir araya getirmek zorunda olan yeni bir ortak öznenin adıdır; bir araya getirilecek bu hareketin dışa doğru yayılması da gerçekten demokratik ve etik bir insan kültürünü meydana getirir. Solun dağınık parçaları, ancak birleşik Bu anlayış, siyaseti parçalı merkezi bütünlükten yoksun yürütülmesini esas alan, yeni sol/liberal yaklaşımların ve aynı zamanda geleneksel solun da eleştirisini içerir. Bu yaklaşım temelinde baktığımızda son dönemde parçalı/geçici kampanyalar üzerine kurulu bir örgütlenme arayışının da olduğu görülüyor. Örgütlü ve sürekli bir mücadele yerine, anlık/geçici birliktelikler üzerinden, o anda birlikte olmak ve sonra dağılmak üzerine kurulu siyaset tarzı, tek bir konu üzerinden o konuya da bütün bağlamlarından kopartarak yalnızca zamanın o diliminde ve kendisinden ibaret görür. Bu nedenle o mücadelenin öncesi ve sonrası da olmaz. Bu anlayışı son seçimlerdeki bağımsız adaylık çalışması üzerinden sürdürmek mümkün. Bağımsız adaylık çalışması, kampanya tarzı bir örgütlenme olarak var olmuş, öncesi ve sonrası olmayan, tek bir hedef üzerinden geliştirilmiş, anlık bir çalışma olmuştur. Örgütsüz bir örgütlülük temelindeki bu çalışmanın, somut bir başarı kazanmasına rağmen, sonrasının olmayacağını şimdiden söylemek mümkün. Öncesi ve sonrası ile bütünlüklü bir örgütlenme perspektifine ve pratiğe sahip olmayan çalışmalar, o an içerisinde ortaya çıkardığı tüm sinerji ve olanağa rağmen, bunu sürekli bir örgütlülüğe dönüştürecek bir iradeyi içerisinde taşımaz. Buradaki kampanyanın özneleri de, aktivistlik ile ifade edilen yeni politik öznedir. Bu özneler örgütlü bir yaşamın parçası olmaktan çok, örgütsüzlük ve bireysellik temelindeki bir muhalif tarzı ifade eder. Muhalif tarz ile örgütlü bir yaşam arasında kesin sınırlar çizerek, onları dışlayan bir tarzı tutturmak elbet doğru değil, bu tarzla örgütlü yapılar esnek ve dönüştürücü bir ilişki kurarak, muhalif tarz ve biçimleri bütünlüklü bir mücadele sürecine dahil edebilir. Bağımsız aday çalışması, öncesindeki bu tür eğilimle birlikte, kampanya tarzı örgütlülüğün son örneğidir. Süren çalışmanın içerisinde taşıdığı olumluluklar elbette görülmelidir, ancak bu tip bir örgütlenme örgütlü mücadelenin ve örgütlü siyasetin yerine ikame edildiğinde, kazanılan ne olursa olsun geçici ve günlüktür. Bütün muhalif tarz ve yöntemler, bir örgütlülük temelinde ele alınıp, değişik mekanizmalarla onun parçası yapılamazsa, geleceğe bırakacağı çok fazla da bir şey yoktur.
GELECEK ÜTOPYASI YARATMAK YA DA YENİDEN DEVRİMCİ OLMAK Fikir Cephesinde Olup Bitenler
81
Fikir, eylem ve örgüt bir bütünün parçalarıdır. Örgütün ayakta durabilmesi, onun fikri temellerinin güçlü olması ile ilgilidir ki, fikrin gücü ise eylem ile kurduğu bütünlükten gelir. Şimdilerde fikir cephesi oldukça zayıf olduğundan, örgütlerin dinamik bir yapıya bürünmesi, kendi ilişkilerini düzenleyici, dönüştürücü ve geliştirici bir etken olması mümkün olamıyor. Fikir cephesini sarsan olgu, kapitalist küreselleşme çağının yarattığı değişim, bunun ideolojisi olarak da postmodern/liberal düşüncenin, ideolojik hegemonyasıdır. Sol bu hegemonyanın belirleyiciliği altında, ideolojik bir karmaşa içindedir. Mücadelenin gelişmesi için, ideolojik bir açıklık ve bunun etrafında oluşmuş bir irade birliği, bu fikrin eylem çizgisi ile ortaya konulması yegâne yoldur. Liberal/milliyetçi savrulma ve bu iki hat arasında sıkışma solun en önemli sorunu olarak görünüyor. Bütün tartışmalar bu iki hat üzerine kurulu, bundan etkilenerek gerçekleşiyor. Emperyalizme karşı mücadele de, özgürlük ve demokrasi mücadelesi de bu anlam düzeyleri içerisinde kalıyor. Bugün birçok konu ile birlikte, özgürlük ve demokrasi mücadelesi ile antiemperyalizm üzerinde bir açıklık gerekiyor. Kapitalist küreselleşme demokrasinin sonunu ilan eder. Ekonomi ile siyaseti ayrımı, ekonomiyi siyaset alanının dışına taşıyarak, siyasal kanalların onun üzerindeki etkisini ortadan kaldırır. Bu köklü kopuş, liberal demokrasinin/burjuva demokrasinin çağını kapatırken, bütün bu olup bitenleri burjuva demokratik devrimi diye tanımlayanlar da yok değil. Küreselleşmenin bütün dünyada yaptığı önemli değişimlerden birisi ulus devlet yapısında yarattıkları değişimdir. Bürokratik/merkezi ulus devlet yapıları, esnetilerek dönüştürülüyor. Bu dönüşüm egemen sınıf yapısı içerisindeki güçler dengesinde de farklılaşmalar ortaya çıkarıyor. Türkiye gibi ülkelerde burjuvazi uluslar arası sermaye ile bütünleşerek etkinlik kazanarak, mevcut egemen yapı içerisinde güç kazanıyor. Bugün Türkiye’de yaşanan da budur ve AKP iktidarı bu anlamda büyük sermayenin sözcülüğünü/temsiliyetini de üstlenmiştir. Ancak buradan yola çıkarak, egemen yapı arasındaki karmaşık güçler dengesinin ortadan kalktığını söylemek mümkün değildir. Türkiye için baktığımızda, geçen dönemde yüreyen liberal değişim/statüko arasındaki çatışmanın, seçim sonuçları ile AKP/liberal değişim yönünde son bulduğu, askerin siyaset üzerindeki etkisinin sona erdiği ve böylece Türkiye’nin asker egemenliğindeki bir döneminin kapanarak burjuvazinin mutlak egemenliğindeki yeni dönemine geçildiğini söylemek, gerçekçi değildir ve önümüzdeki dönemin gerçekliği karşısında çaresiz kalacak bir tezdir. Kapitalist küreselleşme süreci, egemen yapı arasında farklı eğilimler açığa çıkardı. Bu eğilimlerin ortaya çıkardığı çatışma ve çelişkilerle ilerleyen sü-
YENİDEN DEVRİM / 5
82
reç, bundan sonra da bunlarla birlikte sürecektir. Bu nedenle AKP’nin mutlak başarısından ve karşısındaki ordu ekseninde statüko yanlısı güçlerin mutlak başarısızlığından söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle sol önümüzdeki dönemde de, siyasi eylemlerini üçüncü bir seçeneği inşa etme hedefi ile yürütmelidir. Liberal değişim programına karşı çıkan, ulusalcı/milliyetçi akımdan kendisini kesin çizgilerle ayıran, anti-emperyalist, demokratik ve özgürlükçü bir temelde, eşitlikçi ve özgürlükçü bir seçenek solun çıkış noktası olabilecektir. Emperyalizm meselesi oldukça kritiktir. Sol anti-emparyalizmden oldukça uzaklaşarak, onun Türkiye’nin yeniden yapılanmasında ve bölge üzerinde yürüttüğü siyasete karşı çıkma konusunda oldukça eksik kalıyor. Doğru bir anti-emperyalist anlayışın ortaya konulamaması, bu alanda komplolarla/yabancı düşmanlığı ile beslenen ulusalcı/faşizan akımların güç kazanmasına neden oluyor. Kapitalist-emperyalist sisteme karşı mücadele, onun neo-liberal ekonomi politikalarına, liberal demokrasi temelindeki değişim programına karşıtlıkla birlikte birlikte Ortadoğu’da geliştirmeye çalıştığı yeni egemenlik hattına karşı da mücadeleyi birlikte ele alarak gerçekleşebilir. AKP’yi de onun karşısıdaki ulusalcı/milliyetçi güçlere karşı mücadele de bu temelde, özgürlükçü, demokratik ve anti-emperyalizmi esas alan bir temelde yürütülmelidir. Solun, bir önceki dönemde hem AKP’ye karşı hem de değişim/statüko tartışmalarındaki tavrının eleştirisi, önümüzdeki dönem açısından önemli bir zemin de sunmaktadır. AKP’nin siyasal İslamcı/gerici yapısını görmeyen, onu saf bir liberal parti olarak görerek, liberalizmin bu dönemde din ve milliyetçilikle ilişkilenen yapısını da görmeyen, yaklaşım bugünlerde daha yoğun tartışılan toplumun muhafazakarlaşmasına ve ılımlı İslam eksenindeki gelişmeler karşısında tavırsız kalmıştır. Bir diğer yanlışta yukarıda üzerinde daha yoğun durulan liberal demokrasi çizgisinin radikal bir eleştirisinin geliştirilmeyerek liberal sol düşüncenin etkisi ile AKP yönelimli politikalara yönelinmesidir. Sol önümüzdeki dönemde, fikri temeldeki bu zaafları aşarak, kapitalist küreselleşme sürecinin bütün aktörleri karşısında, gerçek bir alternatif olabilecektir.
Söz Yerine: Yeniden Devrim
Bugün yaşınılan büyük, karmaşık ve kapsamlı değişim karşısında etkili olabilmek, liberalizmin kuvvetli esen rüzgarı ile bunun sol içinde de kopardığı fırtınaya bakınca bunun karşısında direnebilmenin kolay olmadığı görünüyor. Buna rağmen herşeyin değişip değişmeyeceğine ve geleceğin nasıl olacağını belirleyecek güç her daim, egemenler olmalayacaktır, ezilenlerin ve emekçilerin sesi değişimin gücü olarak tarih sahnesindeki yerini yeniden alacaktır. Marx’ın sözüyle, ‘tarihte dönemsel olarak meydana gelen sarsıntının, mevcut herşeyin temelini devirmeye yetecek güçte olup olmayacağını belirleyen şey,
GELECEK ÜTOPYASI YARATMAK YA DA YENİDEN DEVRİMCİ OLMAK
83
çeşitli kuşakların hazır olarak buldukları yaşam koşullarıdır; ve eğer toptan bir altüst oluşun bu maddi öğeleri, bir yandan mevcut üretici güçler ve öte yandan o güne kadar ki toplumun tekil koşullarına karşı değil, bu tekil koşulları yaratan o güne kadar ki ‘yaşamın üretimini’nin kendisine, bu ‘bütünselliğe’ karşı başkaldıran devrimci bir yığın yoksa, bu altüst oluş fikrinin daha önce binlerce kez dile getirilmiş olması, pratik gelişme açısından komünizm tarihinin kanıtladığı gibi, hiçbir önem taşımaz.” Bugün de, yaşamın üretimine ve kurulmaya çalışılan kapitalist ruh temelindeki bütünlüğe karşı çıkılarak, bu alt-üst oluşun önüne geçilebileceği gibi, devrimcilik de bu mücadele içerisinde yeniden üretilebilecektir. Kimileri için yolların son bulduğu, kimilerinin kendi yarattığı değerleri de reddederek tükendiği, devrimci değerlerin yerini iş bitiriciliğin aldığı bu dönem, zamanın kötü ruhunun sol içindeki etkileri olarak gürülebilir. Şimdi, zamanın bu kötü ruhu ile yıkananlar için söylenecek çok fazla da şey yoktur. Onlar içinde yapılabilecek olan, herkesin kalbinde ve bilince devrimci düşünceleri yeniden etkili, inanılır kılmak için bu inancı taşıyanların aynı kararlılık ve dirençle, zamanın ruhuna karşı inatla ve ısrarla mücadeleyi sürdürmeleridir. İnançsızlığın kutsandığı bir çağda gelecek ütopyasın yaratmanın tek yolu da mücadenin çoğaltılmasından, hayatımızı da onun içinde tekrar ve devrimci bir tarzda kurmaktan geçiyor.
EN AZINDAN, NE YAPMAMALI BÜLENT SOMAY
1.Bugün Türkiye’de, yakın zamana kadar “sol” denen o muğlak ve tanımsız alanda yer almış olan sosyalist ve komünistlerin, yeni bir hareket tanımı, yeni bir gündem ve yeni bir örgütlenme anlayışıyla bir araya gelmeleri en acil hedeftir. 2.Bundan kasıt, sosyalist ve komünistlerin münhasıran sosyalist ya da komünist, dışlayıcı ve sekter bir örgütlenme oluşturmaları değil: O zaten belli ölçülerde olmuş/olmakta. Sadece sosyalist ve/veya komünistlerden oluşan bir örgütlenme çok kısa zamanda kendini oluşturan unsurlara ayrışmak zorundadır. Ya da zaten ayrışmış, birbirine neredeyse özdeş bireylerden oluşan, farklılığa yer vermeyen bir koloniye dönüşmüştür. Bu kadere razı olmama kararlılığıyla yola çıkan ÖDP için bile aynı şey oldu, gelecekte ÖDP benzeri (bir) yapı(lar) oluşturulacaksa da böyle olacak. 3.Yakın zamana kadar “sol”, her türden devletçi ve otoriter anlayışın, açık ya da “yurtseverlik” kamuflajlı milliyetçiliğin, seçkinciliğin ve onun yapışık ikizi popülizmin egemen olduğu, yani kısacası sınırları Kemalizm tarafından belirlenmiş bir alandı. Sosyalist ve komünistler bu alana dahil oldukları sürece, bu alanın ideolojik çerçevesini zımnen ya da kerhen, ama bazen de gerçekten benimseyerek kabul etmek durumundaydılar. Zımnen: Örneğin “sol” çerçevedeki Türk ya da Kürt milliyetçiliklerini anti-emperyalizm sanarak. Kerhen: Bulundukları çerçevedeki egemen milliyetçi ideolojinin farkında olarak, ama bunu “bir gün”, daha güçlü olduklarında değiştirebileceklerini umarak. Benimseyerek: Yola zaten milliyetçi olarak çıkarak. 4.Bu yüzden de kendi gündem ve programlarını kamusal alanda ve kendilerinden başkalarını muhatap alarak ortaya koyamadılar. Henüz sosyalist ya da
86
YENİDEN DEVRİM / 5
komünist olmamış insanları ikna etmeye çalışmadılar. Tam tersine, programatik olmayan, pratik bir politik değer taşımayan, keskin ama radikal olmayan sloganlarını birbirlerine karşı haykırdılar. Aralarında kavga ettiler, ama dışarıda kalanları muhatap almadılar, dolayısıyla hiçbir zaman gerçekten tartış(a)madılar. 5.Pratik politika alanında, kendilerine itici güç sağlayacak gerçek bir hareket olmadığından, yani işçi sınıfı (birkaç istisnai tekil eylem dışında) politik hareketliliğin dışında kaldığından/tutulduğundan, artık yakıtı çoktan tükenmiş olan ve sadece ataletle ilerlemekte olan Kemalist/modernleşmeci hareketin dümen suyundan çıkamadılar. 6.2000’li yıllarda, Kemalist/modernleşmeci kurumsallık tamamen durdu, hatta modernleşmeci misyonunu adım adım gönülsüz bir liberal/Müslüman Demokrat ittifakına kaptırdı. Bu ittifakın ilk belirtisi ANAP’ın kimliğinde ortaya çıktı. Daha sonra Fazilet ve Refah tecrübelerinde başarısızlığa uğradı ve en nihayet AKP ie “kazanan formül” bulundu. CHP kelimenin tam anlamıyla sınıf olamayan sivil ve askeri bürokrasinin partisi olma kaderine hapsoldu; AKP ise yükselen Anadolu burjuvazisini politik temsilciliği işlevini üstlendi ve “bükemediği bileği öpen” halühazırdaki burjuvaziyi de (zımnen, kerhen ya da gönüllü olarak) büyük ölçüde arkasına aldı. 7.Bu gelişmenin kendisini hala “sol” genel çerçevesi içinde gören sosyalist ve komünistler üstünde üçlü bir etkisi oldu: (i) Bir kesim Kemalistleşti, milliyetçileşti ve sosyalist/komünist tarifinin tümüyle dışına düştü; (ii) Bir kesim aynı dümen suyu alışkanlığını sürdürerek, bu defa da liberal/Müslüman Demokrat ittifakının demokrasi söyleminin peşine takıldı; (iii) Üçüncü kesim ise yakıtsız, dinamiksiz ve hareketsiz kaldı. 8.Oysa bir yandan bir zamanlar “sol”un temelini, itici gücünü ve gerçek çekim merkezini oluşturan CHP’nin milliyetçi, militarist ve otoriter bir yapıya dönüşmesi, diğer yandan da ekonomik-politik bir içerikten yoksun bir demokrasi söyleminin Müslüman-Muhafazakârların ve neo-liberallerin tekeline geçmesi, özgürlükçü ve anti-kapitalist bir hareketin gelişmesi için bir boşluk, son derece elverişli bir zemin yaratmış durumda. 9.Sosyalist ve komünistler yapıları ve ideolojik öncülleri gereği, böyle bir hareketin oluşması ve gelişmesi için öncülük edebilirler. Ancak bunun için kendilerini önce milliyetçi-muhafazakârlardan, sonra da neo-liberallerden net bir biçimde ayırabilmek zorundalar. 10.Sosyalist ve komünistlerin her şeyden önce anti-emperyalizmi milliyetçilik ve yurtseverlikten ayırmaları, anti-emperyalizmin anti-kapitalizmin bir türevinden ya da bir sonucundan başka bir şey olmadığını açıkça kabullenmeleri gerekiyor. Bunun için yalnızca Kemalist düşünceyle değil, kendi bünyelerindeki gizli milliyetçi önyargılarla da mücadele etmeleri gerekecekse de, artık bekleyecek vakit kalmadı. 11.Sosyalist ve komünistlerin aynı zamanda özgürlükçülüğü demokra-
EN AZINDAN NE YAPMAMALI
87
tizmden ayırmaları da şart. Salt ideolojik bir söylem olarak demokrasi, insan hakları ve düşünce özgürlüğü gündemiyle sınırlandığı sürece, neo-liberalizmin ekonomik-politik gündeminin bir parçası olmaktan kurtulamaz. Demokrasi ve özgürlük savunusu, adaletsizliği, sömürüyü ve despotluğu sürekli olarak yeniden üreten kapitalist ekonomik temelin ve burjuva politik yapının eleştirisini de içermedikçe, hiçbir anlam taşımaz. 12.Kısacası, anti-kapitalist olmayan bir anti-emperyalizm, anti-kapitalist olmayan bir demokrasi (artık) mümkün değildir. 13.Sosyalist ve komünistlerin yalnız kalmamak ve çok küçük, marjinal bir azınlık olmaktan kurtulmak için milliyetçi anti-emperyalizmin ya da neo-liberal demokratizmin peşine takılma macerası, yalnızca ahlaki açıdan değil, pratik olarak da iflas etmiştir. 14.Sosyalist ve komünistler, milliyetçi-muhafazakâr/neo-liberal ayrışmasının boşalttığı özgürlükçü/anti-kapitalist alanı doldurarak, onyıllardır birilerinin peşine takılarak yürüttükleri politik varoluşlarını, gerçek anlamda kendine özgü bir toplumsal hareketliliğe dönüştürebilirler. 15.Her şeyden önce, yıllardır CHP’ye gönüllü-gönülsüz oy veren kitle içinde, ve son zamanlarda da gene gönüllü-gönülsüz AKP’ye oy veren kitle içinde, beklentileri ve ruh halleri özgürlükçü anti-kapitalist bir hareketliliğe denk düşecek kişilerin sayısı sanıldığından fazladır. Bu kişiler otoriter, militarist ve milliyetçi oldukları için CHP’ye, ya da piyasa ekonomisinin bereketine ve global kapitalizmin şefkatine inanarak AKP’ye oy vermemişlerdir. 12 Eylül 1980’den bu yana, oy verme nedenleri arasında çaresizlik ve alternatifsizlik önemli bir yer tutar. Sosyalistler ve komünistler (kimileri hiç de kendi kabahatleri olmayan) çeşitli nedenlerle bir çare, bir alternatif olamadıkları için, bu insanlarla ilişki kuramadılar. Unutmayalım, sosyalistler ve komünistler uzun süredir yalnızca kendi aralarında konuşuyorlar, politika yapmıyorlar. 16.Bunun için yapılması gereken ilk şey, sosyalist ve komünistlerin kendi aralarında kullandıkları şifreli, mistik referanslarla dolu, saldırgan dili bir kenara bırakmaktır. 17.Nitekim anti-kapitalist bir temelde bir araya gelebileceğimiz diğer insanlarla konuşma üslubuna iyi bir örnek, Ufuk Uras’ın seçim kampanyası sırasında ve seçildikten sonra kullanmaya özen gösterdiği dildir. 18.Bu bir araya gelişin ikinci adımı, özgürlükçü anti-kapitalist bir örgütlenmenin, grup, eğilim ve örgütçük temsilcilerinin değil, bireylerin örgütlenmesi olacağının peşinen kabullenilmesidir. Aksi takdirde harç tutmaz ve toplanıldığı gibi dağılınır. 19.Anti-kapitalist bir hareket, tabii ki Marksist bir kapitalizm eleştirisi temelinde gerçekleşebilir ancak. Fakat bu noktada “Marksizm” derken neyi kastettiğimizi çok iyi belirlememiz gerek: Marksizm bize bir örgütlenme modeli, bir parti programı, bir politik faaliyetler listesi, sekter bir ilkeler toplamı sunmaz. Marksizm bize kapitalizmin yapısal çelişkilerini tarif eder ve bun-
88
YENİDEN DEVRİM / 5
ların kapitalizmin içinde kalınarak çözülemeyeceğini gösterir. Kapitalizmden çıkışın yolunun ise bir toplumsal devrim olduğunu peşinen kabul eder. Bunlar üzerinde kolayca anlaşabileceğimiz maddeler. Sorun kapitalizmden çıkışın yolu olan devrimi bizim yapacağımız bir eylem gibi görüp onu kesin bir dille tarif etmeye kalktığımızda ortaya çıkıyor. Devrim yapılmaz, olur. Sorun devrim olurken bizim nerede, kimlerle beraber olduğumuz ve devrime kadar ne yaptığımızdır. Eğer devrime kadar tüm vaktimizi “devrim için örgütlenerek” geçirmiş ve bu süreçte kendimizi ve anti-kapitalist bir varoluşu yeniden tasarlamayı ihmal etmişsek, devrimi bize vereceği, eski düzenin biraz daha vahşi bir versiyonundan başka bir şey olamaz. Günümüz Rusya kapitalizmi buna verilebilecek en iyi örnektir. 20.Bu noktaya vardığımızda, özgürlükçü anti-kapitalist bir örgütlenmenin kimlerle birlikte yapılabileceği sorusu kendiliğinden cevaplanır: Kendi sekter ilkelerinden vazgeçmeyi reddedenler (zaten) burada yer almayacaklardır. Örneğin kendi etnik kimliklerinin gündemin ilk maddelerinde yer almasını talep edenlerle bir araya gelmek mümkün değildir. Aynı şekilde, anti-kapitalizmi tanımlarken belirli bir ekonomik kalkınma modelini, ya da belirli bir politik formu şart koşanlarla da yan yana durulamaz. 21.Böyle bir örgütlenmenin modelinden söz ermek doğru değil, ancak bir benzetme yapmak gerekirse, Bolşevik-Menşevik bölünmesinden hemen önceki Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi iyi bir örnek teşkil edebilir. Öyle ki, bu bölünme olduktan sonra bile Menşevikler ve Bolşevikler RSDİP çatısı altında çok uzun bir süre kalmayı başarmışlardır. 22.Aynı şekilde, Bernstein’ın kendi sekter gündemini egemen kılmasına kadarki Alman Sosyal Demokrat Partisi de iyi bir örnektir (görüldüğü gibi sekterlik her zaman keskinlik anlamına gelmiyor). 23.Ancak belki de en iyi örnek, Britanya sendikacılarından Polonya bağımsızlıkçılarına, Fransız devrimcilerinden Alman radikallerine birçok eğilimden insanı bir arada tutabilen I. Enternasyonaldir. 24.Kapitalizmle sorunu olan ve bu sorunu geçmiş ve geri dönemeyecek bir toplumsal yapıya özlem duyarak değil, gelecek için anlamlı projeler kurarak çözmeye niyetli herkes, böyle bir örgütlenme çatısı altında bir araya gelebilir: Her şeyden önce, işçi sınıfı, ekonomik sınıf örgütlerinin yanısıra ve onların ötesinde, böyle bir örgütün belkemiğini oluşturacaktır. Kendilerini, örneğin, Müslüman olarak tanımlayan, ancak kurtuluşu (ya da selameti) 7. yüzyıl Medine’sine dönüşte değil de bugünün dünyası koşullarında anti-kapitalist bir örgütlenmede görenlerin de böyle bir örgütlenmede yeri vardır. Kendilerini etnik ya da cinsel kimlikleriyle tanımlayan, ancak bu kimliklerin özgürleşmesinin koşullarını kapitalizm-sonrası bir dünyada görenlerin de. 25.Son olarak, böyle bir örgütlenmenin kendini ulusal sınırlar içine hapsetmesi, ölü doğum anlamına gelecektir. Global kapitalizm çağında anti-kapitalizm ya ulusaşırıdır, ya da yoktur.
YENİ DÜNYA DÜZENİ VE SİYASİ HEDEFLERİ ALİ ÖZTÜRK
Gerçek dünyadaki koşullar, devrimci teori ve pratiğin yeniden formüle edilmesini gerektiriyor. Gelecek dönemde siyasi parti şeklinde örgütlenme biçimini popüler öz-örgütlenme biçimleriyle birleştirmek her zamankinden daha zorunlu hale gelecektir. (Düşük Yoğunluklu Demokrasi-Sayfa. 42) Yeni liberal ideolojik saldırı konusunda dünya genelinde yaşanan süreci bütünlüklü olarak kavramaya çalışmayan, bunun neden sonuç ilişkisini ‘yerel’ süreçler üzerinden tanımlayıp, mücadele etmeyen hiçbir devrimci siyasal hareketin başarı şansı olmayacaktır. (Karl Daniel Buren) 1980’li yılların başında ABD, birçok Üçüncü Dünya devletinde yıllarca süren askeri yönetimler, Solun, emeğin ve diğer halk güçlerinin örgütsel gücünü önemli ölçüde kırmışken, koşulların bir ‘delik’e demokratik bir açılıma uygun olduğunu kavradı. ABD geniş halk güçlerini seçimlere katarak daha radikal değişimlerin önünü alabilen ve bununla birlikte, askeri seleflerinin antikomünist ve anti reformist geleneklerinin sürekliliğini garanti edebilen istikrarlı yaşayabilir ‘demokratik’ rejimler istiyordu. Yeni demokratik süreçler kontrolden çıkıp Solun gereğinden fazla toplumsal güç elde etmesine olanak verdiğinde, demokratik ‘yönetilmezlik’ e bir alternatif olarak ordu her zaman hazır bekleyecekti. ABD’nin tanımladığı demokrasi aslında DÜŞÜK YOĞUNLUKLU ÇATIŞMANIN bir bileşeniydi. Bu nedenle demokrasi bir müdahale aracı olarak kullanıldı. Amacı hem ilerici reformların hem de devrimci dönüşümlerin önünü almaktı.
90
YENİDEN DEVRİM / 5
Düşük yoğunluklu demokrasinin paradoksu sivilleştirilmiş muhafazakâr bir rejimin, açık otoriter bir rejimin karşılaşabileceğinden daha az halk direnişiyle karşılaşarak ve daha fazla zarara uğramadan, acı hatta daha baskıcı toplumsal ve ekonomik politikalar izleyebilmesidir. Bu ülkelerdeki muhafazakâr yerel seçkinlerin ve ABD’nin bakış açısından bu nitelik, bu rejimleri geleneksel açık otoriterianizmin ilginç ve yararlı bir seçeneği haline getirir. Bu yeni demokratik görünüşün yeni otoriterianizm, baskı ve muhafazakarlığın habercisi olduğu, küresel sermayeye daha fazla bağımlılığı ve bütünleşmeyi meşrulaştıracağı sonucuna varmak eşit derecede olanaklıdır. Uluslar arası kapitalizmin egemen olduğu bir dünyada en önemli kararlar –ekonomi ile ilgili- ulusal iktidarı elinde tutanların denetiminin ötesindedir. Bu koşullar altında demokrasi olanaksızdır. Düşük yoğunluklu demokrasi kırılgan bir siyasal sistemdir. Kırılganlığı iki kaynaktan gelir. Bir yanda yeni demokratik düzen halk hareketlenmesi için alanı genişletir ve dolayısıyla düzeni tehdit eden radikal talepler eklemlenirken toplumsal istikrarsızlığın artma olasılığına neden olur. Diğer yanda, toplum denetiminin azalmasından ve yerleşik çıkarların tehlikeye düşmesinden hep kuşkulanan ordu, gri bir yükseklik olarak sahnenin üzerinde sallanır. Ordu Düşük Yoğunluklu Demokrasi altında izin verilebilir değişimin ölçüsü üzerinde sessiz bir veto yetkisi kullanır. Bu nedenle bu muhafazakar rejimlerin kendilerini ılımlı yada merkezci olarak sunmaları olanaklıdır. Muhafazakar yönetim ordu ve iş dünyasının elitleri hep birlikte hegemonik bir blok oluştururlar. Önceki diktatörlükler ile yeni ‘demokratik’ rejim arasındaki farklılık bu üç hizip arasındaki ilişkilerde yatar. Geçmişte ordu açıkça yönetici koalisyonun denetimini elinde tutabilirken, demokratik rejimlerde iş topluluğunun yakın desteğine sahip muhafazakar politikacılar orta sınıfların oy desteğiyle öne geçer. Biçimsel demokrasiye geçiş, her zaman ilerici toplumsal hareketleri siyasi partiler kurup seçim yarışına katılıp katılmama tercihiyle yüz yüze getirir. Siyasi parti, toplumsal hareketten bütünüyle farklı bir siyasi hayattır. Bu ikilem kaçınılmaz olarak yoğun siyasi tartışmalara ve çoğunlukla bölünmelere yol açar. İki geniş kanat ortaya çıkar; biri seçim yarışına yönelimli, diğeri çoğunlukla açık ya da örtük bir yer altı hareketiyle ittifak halinde parlamento dışına yönelimli. Halk hareketinin bu iki kanadının stratejisi ve taktikleri önemli derecede birbirinden farklıdır. İki kanat içinde ve arasında sürmekte olan ideolojik ayrılıkları arttıran bu farklılıklar, bir güç parçalanmasına hizmet eder. …tipik siyasal model, reform sözlerinin verildiği ve baskı derecesinin azaldığı demokrasinin erken ‘liberal’ bir evresidir. Eski rejimle sorun halledilir ve
YENİ DÜNYA DÜZENİ VE SİYASİ HEDEFLERİ
91
profesyonel politikacılar ‘normal’ bir siyasi kültürde inisiyatifi ele geçirince, popüler hareketler hareketsizliğe teşvik edilir. ‘Baskıcı’ ikinci evrede gerçek reform sözlerinin boş olduğu anlaşılır ve rejim, yerli ve yabancı yerleşik elitlerin çıkarlarını koruyan muhafazakar bir ekonomik politika dayatır. Düşük Yoğunluklu Demokrasi istikrarı sağlamak için tasarlanır. Ne var ki Düşük Yoğunluklu Demokrasi’ye genellikle ekonomik büyümeyi hedefleyen neoliberal ekonomik politikalar eşlik eder. Yeni ‘demokratik’ dünya düzeninin doğası buysa, herkes rekabet etmek ve hayatta kalmak için mücadele ettiği için hepsi ‘demokratik’ olmasa da yeni ulusal, popüler direniş biçimlerinin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Alıntıların hepsi 1. baskısı Ekim 1994 yılında Alan Yayınlarından çıkan ‘Düşük Yoğunluklu Demokrasi’ adlı kitaptan yapılmıştır. Yukarıda anlatılan tarihsel süreç belli kısmi farklılıklar gösterse dahi Türkiye’de yaşanılan sürece ışık tutmaktadır. Burada anlatılanlardan da görülebileceği üzere Yeni Dünya Düzeni olarak ifade edilen ve yeni liberal ideolojik söylem üzerine şekillendirilen siyasi proje bütünüyle GERİCİ bir projedir. Bir başka deyişle yeni liberalizm sosyal devleti ve kamusal alanı tavsiye ederek, sosyal dayanışmacı kültür yerine ‘ orman kanunlarını’ koyarak, polisiye ve askeri yöntemleri daha fazla kullanarak, bilimsel ve akılıcı düşüncenin yerine post modernizmi ikame ettirerek tarihsel olarak gerici bir rol oynamaktadır. Bu gericilik değişik coğrafyalarda farklı politik görünümlerde ( İngiltere de sosyal demokrat olduğu iddiasındaki İngiliz İşçi Partisi, Türkiye’de AKP ve CHP, Almanya’da Schröder ve Merkel vs.) karşımıza çıksa da aynı gericiliğin parçasını oluşturmaktadır. Bu nedenle bugün Türkiye yaşanılan sürecin asıl olarak dünyadaki hakim gericiliğin bir parçası olduğu ve buradan beslendiği gerçeğini unutmamalıyız. Türkiye iki gericilik arasında bir seçim yapmaya zorlanıyor. Bir yanda yeni liberal politikaları İslam sosu ile kitlelere sunan AKP diğer tarafta aynı yeni liberal politikaları devletin bekası adına milliyetçi, şoven, militarist bir yaklaşımla sunmaya çalışan muhalefetteki CHP. Türkiye halkları bu iki gericilik etrafında saflaştırılıyor. Emek hareketini ve devrimcilerin bütünlüklü bir mücadele örmesini milliyetçilik, etnisite, kültür ve inançlar arasındaki farkı kullanarak bölen yaklaşımlar programları ve söyledikleri ne olursa olsun post modern egemen siyasetin değirmenine su taşımaktan başka bir şey yapmıyor. Sınıfsal çatışmaların değişik görünümler altında en yoğun şekilde yaşandığı günümüzde sınıf kavramı neredeyse literatürden siliniyor. Sivil toplumcu, anarkosendikalist kavramlar post modernizme de denk düşen yaklaşımları nedeniyle bir karmaşa yaratıyorlar. Siyaseti ezilme, dışlanma ya da yoksulluk üzerine inşa etmeye çalışan bu yaklaşımlar Ortodoks Marksist öğretiye karşı post modernizmin bayrağını taşımaktadır. İşçi sınıfı ezilmişliğinden ya da yoksulluğundan dolayı değil, üretim ilişkilerindeki yerinden dolayı Marksist öğretide yerini almıştır.
YENİDEN DEVRİM / 5
92
CHP’nin ve ordunun ‘İslamcı ya da anti laik tehlike’ olarak ifade ettiği yaklaşımla, bazı sol çevrelerin İslamcı yapıları anti emperyalist ve ittifak yapılabilecek güçler olarak algılıyor olması içinden geçtiğimiz sürecin doğru olarak kavranamadığını göstermektedir. Bugün Türkiye’de ne CHP’nin ifade ettiği gibi bir şeriat tehlikesi vardır, nede bazı sol çevrelerin vaaz ettiği gibi anti emperyalist cephede yer alması mümkün bir İslamcı hareket. Bu iki yaklaşım da Avrupa Birliği tartışmalarında söylediğimiz gibe sermayenin-egemenlerin siyasetlerinin birinin yanında yer almaktan öte bir şey ifade etmemektedir. Bu elbette Ortadoğu’da yaşanan politik sürecin Türkiye’ye herhangi bir yansımasının olmayacağı anlamına gelmez. Keza AKP’ ye karşı önümüzdeki süreçte daha doktriner İslamcı alternatiflerle karşılaşmamız olasıdır. Ancak AKP’yi en azından bugün için tümüyle doktriner İslamcı bir hareket/parti olarak değerlendirmek mümkün değildir. CHP ve ordunun tavrını yukarıdaki alıntılarda da yer aldığı gibi halk desteğini arkasını alan profesyonel siyasetçilerin ordunun bir adım önüne geçmesine karşı bir tepki ve bu gücün sınırlandırılmasına yönelik bir açılım olarak değerlendirmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.
İdeolojik Mücadele
İdeolojik mücadele teorik ve politik mücadelenin toplamının bir ifadesi olduğu oranda bir anlam ifade edebilir. Son yıllarda ortaya çıkan ve ideolojik mücadeleyi tümüyle soyut bir alana mahkum etmeye çalışan yaklaşımların sorunlu olduğunun altını çizmekte yarar var. ‘Teorik faaliyet, bir devrimci hareketin ilerlemek için çözmek zorunda olduğu, tarihsel olarak çözmesi olanaklı olan sorunları kapsamak zorundadır. Sosyalizmin bir döneminin kapandığı ve ideolojik ve politik gözden geçirme ve yenilenme ihtiyacının kendisini dayattığı bir dönemde teorik tartışmanın merkezine akademik çalışmaların oturması bu sorunun bir yönünü oluşturmaktadır. Marks felsefeyi siyasallaştırırken günümüz akademisyenleri siyaseti felsefeleştirmek gibi bir yaklaşıma sahipler. Burada bir açıklama yapmakta yarar var. Akademisyenler alanlarına ilişkin araştırmalar yada yazılar yazarak elbette bu mücadelenin parçası olabilirler. Ancak parçası yerine belirleyeni olmaları ve çalışmasının merkezine çoğunlukla karşılaştırmalı politik tartışmaları koyan bir çalışma devrimci dönüşümden daha çok alanın kendine özgül dili ve bakış açısı ile sorunları algılama ve anlamak için kullanılmaktadır.Akademik çalışmalar akademiktir. Görevi ve işlevi anlamında devrimci teoriye katkı sunabilme potansiyeli taşır ancak onun yerine geçemez! Çok basit bir ifade ile ‘ akademisyenleri bir bilen ve tek bilen! ’ haline getiren anlayıştır yanlış olan. Bugün dünya genelinde yaşanılan politik kriz aşılamadığı oranda kriz, ken-
YENİ DÜNYA DÜZENİ VE SİYASİ HEDEFLERİ
93
disini ideolojik alanda yeni arayışlar olarak göstermekte, ‘öncelikle ideolojik sorun çözülmeli’ yaklaşımı politika yapmayı ertelemenin bir aracı olarak gündeme getirilebilmektedir. Ancak ideoloji genel çerçeve ise teori ve politika bu çalışmanın köşe taşlarıdır. Bu nedenle bugünkü süreçte dahi birini önceleyen diğerini ise sürece yayan bir anlayışın devrimci bir mücadele ile uyum göstermesi mümkün değildir. Bu nedenle pratik politik olan ya da teorik politik alanda yapılan eş zamanlı çalışmaların hepsi ideolojik çalışmanın güçlenmesi anlamına gelecektir. Yani bugün gelişen ve bilimden uzaklaşarak mistik ve dinsel olana karşı verilecek pratik politik mücadele ideolojik mücadelenin sokağa taşınmasından başka ne ifade edebilir ki? Yine İslam ve siyasal hedeflerini sorgulayan teorik bir çalışma da keza aynı oranda ideolojik mücadelenin bir ayağını oluşturmaktan başka bir şey ifade etmez. Bu nedenle ideolojik alanı soyutlaştıran ve aslında güncel politik alandan koparan yaklaşımlara karşı ciddi bir duruş geliştirmek gerekiyor.
İdeolojik Hegemonya
İdeolojik hegemonya içinden geçilen siyasal süreçte ‘toplumsak gelişme ve bilinç’ i doğru kavrayan ve bunları kapsarken dönüştürme yeteneğini geliştirebilen bir anlayışı ifade eder. Yaşanılan süreç ve sorunları algılama, bu algılama tarzının inandırıcı bulunması ve söylemlerinin ‘sıradan’ insanlar tarafından bile dile getirilmesi ideolojik hegemonyanın göstergelerindendir. Bugün açısından ideolojik mücadele iki alanda yürütülmek durumundadır. Bir taraftan kapitalizm ve post modern ideolojiye toplumun bütün alanlarında yanıtlar üreterek karşı mücadele yürütülürken, öte yandan solun ve devrimcilerin parçalanmasını aşmanın araçlarından bir tanesi olarak geleneksel yapılar ve anlayışlarla ve bugün filiz veren post modern, sivil toplumcu, liberal ve anarkosendikalist anlayışa karşı bir mücadele yürütülmelidir. Bu mücadelenin yürütülmesi konusunda hemen her çevre, değişik gerekçelerle ve kendi anlayışlarını savunan hemfikir bir duruş sergilemektedir. Bizim açımızdan bu ideolojik meselenin temel kesenleri olan anlayışlarla yani köşe taşları ile mücadele etmek öncelikli görev olarak anlaşılmalıdır. Bu nedenle bugün belki de en önemli tartışma başlıkları devletçi ve milliyetçi son dönemde İslami hareketler ve solun ilişkisidir. Bu konularda bir tartışma yürütürken öte yandan liberal ve sivil toplumcu anlayışlara karşı da bir mücadele yürütülmesi kaçınılmazdır.
ÖDP ve Siyasal Mücadele
Devrimciler 1990’lı yılların başında Tartışma Süreci olarak ifade edilen ve 12 Eylül askeri faşist darbesi sonucunda dağılan ve ardından geçen sürede otonomlaşan ilişkilere müdahale ederek ‘Türkiye Halklarının Devrimci Yol’unda
94
YENİDEN DEVRİM / 5
Yeniden’ demişlerdi. Tartışma süreci belli ayrışmalara neden olmuş ve yeni bir sürecin başlamasına, politik görevlerin tarif edilmesine zemin hazırlamıştır. Yeniden dergisi, devrimci bir kitle partisi (ÖDP) bu tartışma sonuçlarından bazılarıdır. Ancak bu olumlu süreç, Yeniden dergisinin yayın hayatına son vermesi, dergi etrafındaki ilişkilerin dağılması ve ÖDP’nin kurulduktan bir süre sonra kendi iç sorunlarıyla boğuşan ve sokakta ve seçimlerde ciddi bir varlık gösteremeyen bir parti konuma gelmesi ile kesintiye uğramıştır. Bu süreçte yayın hayatına başlayan BirAdım dergisi de bir süre yayın yaptıktan sonra kapanmıştır. Bugün gelinen noktada devrimcilerin hem Türkiye’deki siyasal gelişmelere karşı tutumlarını yeniden ortak bir çalışma ekseninde tarif etmeleri, daralan ilişkilerini ve azalan siyasal etkilerini aşabilmeleri yönünde adım atabilmesi için ciddi bir iradi müdahaleye ihtiyacı vardır. Yine ÖDP projesinin ciddi bir değerlendirmeye tabi tutulması ve içinden geçtiğimiz dönemde nasıl işlevlendirilmesi gerektiği konusunun netleştirilmesi için bir tartışmaya gereksinim olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. “Her siyasi hareketin, gelişme sürecinin bütün aşamalarında, gelişiminin nesnel durumuna ve gereklerine uygun bir örgütlülük içinde bulunması” gereği açıktır. Bu süreç en sağlıklı bir şekilde bugün hayatın (sınıf mücadelesinin) ortaya çıkardığı görevleri örgütleyerek ve örgütleyebildiği oranda gelişebilir. Yalnızca işçi sınıfı değil, başta tüm kamu emekçileri hareketi, kadın, çevre, gecekondu hareketleri vb. kapsayan bir örgütlenme düzlemi, devrimci hareketin bugün meşru bir örgütlenme düzlemi olarak gelişiyor. Bu düzlemin mutlaklaştırılarak kalıcı bir politika alternatifi olarak sunulmasının yanlışlığı ne kadar açıksa, bu meşru toplumsal mücadele alanlarından kopuk(ayakları havada) bir devrimciler örgütünün tasavvur edilemeyeceği de bir o kadar açıktır. İster yasal, ister yasa dışı, ister bir devrimciler örgütü, ister bir kitle partisi olsun, kendi varlığını toplumsal hayatın en küçük hücrelerine kadar yayılan bu mücadele alanlarındaki militanca varlığına dayandırmayan hiçbir hareketin ciddi bir başarı şansı olamaz; yasal partiyse (bizde bolca bulunan) tabela partilerine, “devrimci örgüt” ise (gene bizde bolca bulunan) kendisi için marjinal örgütlere dönüşmekten kurtulamaz. (Satırbaşları adlı belgeden) Özgürlük ve Dayanışma Partisi devrimci bir kitle partisi çalışmasını merkezine alan ve toplumu siyasallaştırırken siyaseti toplumsallaştıran bir anlayış ile 90’lı yıllarda sürecin kendi öznelliğinden ve geçmişte yaşanılan 12 Eylül yenilgisinden öğrenilen bir ders olarak yan yana gelen bir çok siyasal gelenekten oluştu. Büyük umutlarla başlayan ÖDP projesi bir süre sonra sadece kendi iç sorunları ile boğuşan bir yapı haline geldi. Bir dönem sokakta karanlığa karşı bir dakika aydınlık eyleminde yakaladığı kitleselliği örgütsel ilişkilere dönüştüremedi. Seçimlerde alınan düşük oy oranları tümü ile moral bozucu bir işlev gördü.
YENİ DÜNYA DÜZENİ VE SİYASİ HEDEFLERİ
95
ÖDP son döneminde daha çok Latin Amerika’da yaşanan politik süreçler ekseninde kendini işlevlendirmeye çalışırken bir yandan da genel anlamı ile sivil toplumcu, anarkosendikalist yaklaşımlarla varlığını sürdürmeye çalışıyor. Bir siyasal mücadelenin kitleselleşmesi ve toplumsal ayağının güçlendirilmesi görevini üstlenmesi gereken gruplar ‘özne’ olarak tarif edilerek siyasal mücadelenin merkezine taşınmak istenmektedir. Burada üzerinde durulması gereken nokta ‘yeni’ olarak sunulan bu çalışmalar ve deneylerinin bir çoğunun aslında devrimci hareketin geçmişten bugüne örgütleme ve mücadeleye sevk etme çalışmasını sürdürdüğü alanlar olması gerçeğidir. İşsizler ya da köylülük ya da varoşlar ekseninde toplumun siyasallaştırılması için mücadele edilmediği herhangi bir dönem olmuş mudur sorusunu bu ‘yenilikleri’ anlatan arkadaşlara sormak gerekiyor. Bugün değişen şey belki de bu mücadeleyi kesen siyasal bir ‘önder’ örgüt fikrinin reddedilmesi ve her alanın ‘ bir önderlik’ olarak tarif edilmeye çalışılmasıdır. Aslında bu tartışmanın gelip dayanacağı nokta ‘ siyasal önderlik ve devrimci parti’ tartışmaları olacaktır. Bu nedenle örgütlenme alanında yenilikler olarak sunulan bu yaklaşımlara verilecek yanıtlar aslında örgütlenme ve önderlik sorunu ile bire bir ilişkilidir. Bu konuyu sadece dönemsel bir yanılsama olarak kabul etmek mümkün değildir. Gelinen aşamada solda tam bir ideolojik keşmekeş yaşanmaktadır. Bir tarafta iktidar alternatifinden yoksun toplumsal hareketleri, sivil toplumculuğun versiyonlarını çare gören anlayışlar; öbür tarafta kendi iktidar saplantısı uğruna, siyaset indirgemeci, sıklıkla eskiyi savunan; statükocu anlayışlar etkisiz bir biçimde kalsa bile ezber tekrarının araçları işlevini görmeye devam ediyor. Siyasal yapılar ancak dönemsel değişimler karşısında pusulasını kaybetmeden yeni dönemin ihtiyaçlarını karşılayan, bu yönde örgütsel ve politik hattını yenileme yetisini geliştirebildikleri oranda bir anlam ifade edebilirler. Bu nedenle ÖDP’nin içinden geçtiğimiz sürecin ihtiyaçlarına ve ÖDP’nin kendi öznel durumu ve yapabilirlikleri konusunu tartışmadan alınacak bütün önlemler ve atılacak bütün adımlar etkisiz kalacaktır. Parti modelini ortaya çıkardığı bürokratizm ve siyasal alandaki gericiliğe karşı kitleselleşememe durumu ÖDP’ yi iki yandan sıkıştırmaktadır. Böyle durumlarda ‘ideolojik’ tavır geliştirip, güncel politik süreçlerin aktif öznesi olmama durumunu kabullenerek partinin ‘devrimci kitle partisi’ modelinden vazgeçerek sosyalist bir parti olması istemi sık sık dillendirilmeye başlamaktadır. Bu anlayış ciddi anlamda sorunludur. Birincisi; güncel siyasal gelişmelere karşı burjuva seçeneklerinden başka seçenekler yaratma mücadelesinde yaşanılan sorunları aşmanın yöntemi ideolojik tavır alma gibi bir gerekçenin arkasına sığınılarak aşılabilecek bir sorun değildir. 2.si genelde solun özelde devrimci hareketlerin etkilerinin tümü ile sınırlı olduğu bir dönemde kitlelerin büyük bir çoğunluğunun gericiliğin ideolojik hegemonyası altında olduğu bir dönemde, bu alandaki mücadeleyi yükseltmek
96
YENİDEN DEVRİM / 5
yerine ‘sosyalizm’ vurgusunun değişik versiyonlarını dillendirmenin mücadeleye kazandıracağı çok bir şey olamaz. ÖDP’nin dillendirdiği ve sosyalizmin bir tarihsel sürecinin arkasından geleneksel anlayışların devrimci bir eleştirisi olarak anlaşılması gereken ‘özgürlükçü sosyalizm’ bu gün için sadece ÖDP’nin eleştirel bir tarzda geleneksel sosyalist cephe içindeki konumunu deklare etmesi, eleştirilerin ışığında mücadele araç ve ihtiyaçlarını bu anlayışla yeniden tanımlama ve geliştirme ihtiyacını yanıtlanmasına yönelik bir yanıt olarak anlaşılmalıdır. Bu nedenle de politik mücadelenin yükseltilmesi mücadelesinde yöntem ve anlayış farkımızın ortaya çıkmasına yardım edebilse bile toplumun politikleştirilmesi sürecinin araçlarından bir tanesi olması mümkün değildir. Yasal siyasal alanda yürütülen faaliyetlerin yapabilirlikleri ve sınırları bellidir. Bu alandaki mücadeleyi meşru ve fiili olarak emekçilerin mücadelesini geliştirip sokağa taşıma göreviyle birlikte tartışmak ancak ÖDP’nin ne olması gerektiği sorusuna bir yanıt verebilir. Sadece ÖDP ya da alanlardaki mücadeleyi tarif eden ve siyasal kurgusunu bu araçlar içinde tanımlayan bir yapının iddiaları ne olursa olsun son yüz yıllık deneylerde karşımıza çıkan sosyal demokrat partilerin işlevinden farklı bir işlev görmesi mümkün olmaz. Bu nedenle ÖDP’nin devrimci kitle partisi anlayışını yeniden tanımlayarak bu yolda yürümeye devam etmesi gerekir.
BOP NEYDİ HATIRLAYAN VAR MI?... LEVENT YAKIŞ
BOP, Afrika’nın kuzeyinden Avrasya içlerine uzanan coğrafyanın, kısaca dünyanın başlıca enerji kuşağının ABD çıkarları ekseninde yeniden örgütlenmesiydi. Bu proje bir yanıyla da yeni bir uluslararası ilişkiler sistemi dayatıyordu. Afganistan ve Irak işgallerinin “Ya dostumuz olursunuz ya da düşmanımız!” mantığıyla müttefikler arası bir mutabakata dayanmaksızın, hatta pek de mutabakat aranmaksızın gerçekleştirilmiş olmasından anlaşılacağı üzere, öngörülen ABD’nin başat olduğu tek kutuplu bir dünya düzeniydi. Burada BOP’un ve onun imlediği tek kutuplu dünya düzeninin açılımına geçmeden önce, ABD’yi bu yönde güdüleyen tarihsel koşullara kısaca değinelim; Bilindiği gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında vücut bulup yaklaşık yarım asır boyunca varlığını koruyan eski uluslararası ilişkiler sistemi, 90’lı yılların başında beklenmedik biçimde patlak verip reel sosyalist rejimlerin çöküşüyle sona eren tarihsel olayların neticesinde artık ortadan kalkmıştır. Eski sistem, düşman iki blok arasındaki çatışmalı rekabet koşularına göre şekillenmişti. Bloklar arasındaki üstünlük yarışının her şeye galebe çaldığı bu koşullar nedeniyle, bütün kapitalist devletler en güçlü emperyalist devletin yani ABD’nin liderliği etrafında kümelenmişlerdi. Bu ilişki gereğince ABD, sosyalist genişleme karşısında kapitalist sistemin savunulmasını organize ve finanse ederken diğer devletler de emperyalistler arası paylaşımda ABD çıkarlarının önceliğine rıza gösteriyorlardı. Emperyalist kapitalist devletlerin çıkarlarını eşit olmayan ağırlıklarla karşılayan bu yapılanma sosyalist rejimlerin ortadan kalkmasıyla birlikte artık işlevsel ve rasyonel olmaktan çıkmış, diğer devletlerin ABD’nin liderliğine duydukları gereksinim de böylece sona ermiştir. ABD’nin bu aşamadan sonra
YENİDEN DEVRİM / 5
98
öne sürdüğü hiç bir gerekçe, ne ‘karşı medeniyetler’ ne de ‘uluslararası terör tehlikesi’, diğer devletleri ABD’nin hegomonyası altında kümelenmeye zorlayan eski gerçek düşmanın yerini dolduramamıştır. 90’lı yılların sonuna doğru bu iyice açık hale gelip, ABD’nin liderliğini rızaya dayalı olarak sürdüremeyeceği kavrandığı noktada, ABD’deki kamuoyu yapıcıları rıza arayışlarını bir yana bırakarak ABD’yi dominant pozisyonda tutacak güç kullanımına dayalı egemenlik stratejilerini geliştirme işine koyulmuşlardır. ABD’de yeni-muhafazakar akımın yükselişi ve oğul Bush aracılığıyla iktidara taşınması tam da bu ihtiyaca karşılık düşmüştür. Bush’un alelacele seçilmesinden, ABD’nin tarihsel bir kırılma anının eşiğinde olduğunu ve saldırgan politikalara duyduğu ihtiyacın had safhaya ulaştığını çıkarsayabiliriz. İktidar değişimi ABD’li seçmenlerin bir tercihi olmaktan çok öncelikle egemen oligarşik kastın özlü bir tercihi olarak gerçekleşmiştir. Oligarşik kastın taleplerinin temsiline soyunan yeni-muhafazakar akım, kapanan eski döneme ait kamplaşma ve ittifakların çözüleceği ve her bir devletin ya kendi başına ya da yeni ittifaklar, bütünleşmeler aracılığıyla kendi çıkar alanını diğerlerinin çıkarları pahasına genişleteceği çatışmalı bir gelecek kurgusuna sahiptir. Yalnızca eski düşmanları değil, eski müttefikleri de birer rakip gibi algılamış ve henüz olası rakiplerin yeterince güç biriktirmediği ya da sahip oldukları gücü kullanma konusunda kararsız kaldıkları o günkü konjonktürde, ABD’ye mesafe kazandıracak saldırı stratejileri hayata geçirmeye koyulmuşlardır. Büyük Ortadoğu Projesi bunların en önemlilerinden biridir. Afrika’dan Avrasya’ya uzanan enerji kuşağının kontrolünün ele geçirilmesini öngören bu projenin asli iki hedefi vardır: ilki, ABD’nin artan enerji gereksiniminin kesintisiz biçimde karşılanması , diğeri ise, büyüyüp gelişmeleri sürekli enerji akışına bağlı diğer emperyal aktörlerin ABD’ye rakip olma potansiyellerinin bu kontrol aracılığıyla sınırlandırılmasıdır.
BOP’un aşamaları…
Uygulamaya sokulan stratejinin ilk aşaması ABD askeri gücünün enerji kuşağının iki önemli sıklet merkezine, Hazar havzası ve Basra Körfezine, konuşlandırılmasıydı. Afganistan ve Irak işgalleri ile bu sağlanmıştır. İkinci aşamada bu sıklet merkezini birleştiren hat üzerinde uydu devletlerden (Kürdistan, Ermenistan Gürcistan vb.) bir zincir oluştururken, diğer yandan da ABD çıkarlarını riske edebilecek bütün güçlü devletler parçalanacaktı. Uydu devletlerden ve sınırları etnik-mezhepsel temelli kırılmalarla çizilmiş küçük devletçiklerden oluşan bu parçalı yapı, her bir ülkenin birbirleriyle sorunlu ama ABD’yle uyumlu (bağımlı) bir ilişki yürüttüğü kontrollü bir kaos ortamı içinde tutulacak ve nihayetinde, bütün bu dirençsiz yapıların emperyalist kapitalist sisteme ABD çıkarları ekseninde eklemlenmesi sağlanacaktır. ABD’nin bugünkü politikalarının yukarıdaki sıralamaya bire bir uyduğu elbette söylenemez. Esasında BOP, bütünüyle ölçülüp biçilmiş, önceden detaylandırılmış, üzerinde her yönüyle mutabakata varılmış bir talimatname gibi gö-
BOP NEYDİ, HATIRLAYAN VAR MI?
99
rülmemelidir. Uygulamada karşılaşılan direnç ölçüsünde esneyip bükülebilen, güç ve dikkatin öncelikli hedefler üzerinde yoğunlaştığı anlarda bile sonraki hedeflere dönük adımların daha şimdiden atıldığı, taktiksel geri çekiliş ve atakların yerine ve duruma göre farklı alanlarda aynı anda sergilendiği dinamik bir süreçtir, bu. Burada unutulmaması gereken, önceden kurgulanmış olmasa da atılan her adımda nihai hedefin daima göz önünde tutuluyor olmasıdır.
Günümüzde BOP…
Gelişmelere bir bütün olarak baktığımızda bugün için, Hazar Denizi merkezli coğrafyada ABD stratejisinin Rusya ve Çin tarafından belli ölçülerde akamete uğratıldığını görüyoruz. Bu iki devlet aralarındaki muhtelif sorunlara rağmen kimi bölge ülkelerini de katarak kurdukları Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) aracılığıyla ABD çıkarlarına bir sınır çekmişlerdir. Klasik Ortadoğu olarak adlandırdığımız Basra Körfezi merkezli coğrafyada ise ABD’nin asgari hedeflerine ulaştığını düşünüyorum. İlkin, Irak’ın işgaliyle Basra Körfezi denetim altına alınmıştır. Irak’ın fiili olarak parçalanmasıyla da, Arapların Prusyası rolüne soyunup İsrail üzerinde baskı kurabilecek merkezi bir devletin sonu getirilmiş, parçalarından biri, Kürt bölgesi elimine edilerek ABD’nin enerji kuşağı üzerinde gerçekleştireceği ileri harekatlar için kalıcı bir üsse dönüştürülmüştür. Şimdi sıra, tıpkı Irak gibi emperyalist-kapitalist sistem karşısında merkez-kaç bir tutum geliştiren diğer bir devlete, İran’a gelmiştir. İran, parçalanmak ve enerji kaynaklarına el konulmak üzere hedef tahtasına koyulmuştur. ABD’nin bütün bunların yanı sıra, yukarıda sözünü ettiğimiz hedefe uygun biçimde bölge genelindeki etnik, mezhepsel temelli kırılma ve ayrışmaları derinleştirmede epeyce mesafe aldığını söyleyebiliriz. Ortadoğu coğrafyasında çoğunluğu oluşturan müslüman halkların ABD’ye karşı ortak tepkisini paralize edip etkisizleştiren başlıca ayrışma hattı şii-sünni kutuplaşmasıdır. ABD, şiiliğe karşı, Türkiye ve Suudi Arabistan’ı sünni islamın liderliğine hazırlamaktadır. Özellikle Suudi Arabistan’daki islami uygulamaların İran’a rahmet okutturacak katılığı göz önüne alındığında sözü çokça edildiği gibi ılımlı olmaktan ziyade uyumlu olarak adlandırabileceğimiz bu islami anlayış bir yandan da sistem-dışı radikal sünni akımların önünü kesen bir tampon işlevini görecektir. Ana ayrışma hattının daha alt düzeydeki bir dizi ayrışmayla beslenmesi şii cephesi için de geçerlidir. Kum (İran) merkezli şiiliğe rakip olarak Necef (Irak) merkezli bir şiilik anlayışı öne çıkarılmaya çalışılmaktadır. ABD’nin asgari kazanımlar elde etse de bütün bu çabalarında başarıya ulaşıp ulaşamayacağı sorusu bugün için henüz yanıtsızdır. Ancak bu, bugünün sorusu değildir. Şimdi sormamız gereken şey ABD’nin projesini daha da ileri götürecek güç ve niyeti hala taşıyıp taşımadığıdır. Çünkü, nihayetinde başarısızlığa uğrayacaksa bile atacağı ilk adımda İran’la birlikte bizi de kaosun içine çekecektir.
YENİDEN DEVRİM / 5
100
Bence bu niyet ve güç halihazırda vardır; ne Irak’taki direniş ne de Batılı ülkeler dahil dünyada gelişen demokratik muhalefet ABD saldırganlığını henüz massedememiştir.
Yazının Başlığı Üzerine…
Yazımın başlığı, “BOP neydi, hatırlayan var mı?..” , aslında bugün içinde bulunduğumuz tartışmalara yönelik bir hayıflanmaydı. Biz politik gündemin sorularına, emperyalizmden, emek-sermaye çelişkisinden soyutlanmış tarihdışı bir demokrasi anlayışının içinde yanıt ararken, Türkiye’de BOP’un bir alt başlığı olarak ılımlı islamın iktidara taşınması ve iktidarını perçinlemesi süreci başarıyla tamamlandı. Türkiye’nin seçimlere giderken “demokrasi mi darbe mi” ekseninde suni bir ayrışmaya uğratılması ve solun bu ayrışmayı önünü ardını sorgulamaksızın benimseyerek darbeye(!) karşı demokrasiden yana, daha doğrusu AKP’nin demokratik bir parti olarak meşrulaştırılmasından yana tavır alması affedilir bir tutum değildi. Seçimlerin hemen ertesinde AKP’nin zaferi ilan edilirken, emperyalist güç merkezlerinden art arda gelen açıklamalar bunun aynı zamanda BOP’un bir zaferi olduğunu müjdeliyordu. BOP’u projelendiren ve arkasına dünya askeri gücünün neredeyse yarısını ve ekonomik gücünün de bir o kadarını koyan güçler böyle söylüyorlarsa, bence buna inanmamız lazım. ABD’nin BOP çerçevesinde bize biçtiği elbise , ılımlı islam , kolayca üzerimize geçirilmiştir. Türkiye buna direnç gösterememiştir. Oysa, “Demokrasiden yana mısın, değil misin?” sorusuyla formatlanmış toplumlar daha dün yakın coğrafyamızda renkli devrimler aracılığıyla emperyal çıkarların taşıyıcısı konumuna sokulmuşlardı. Aynı oyunun bir benzerine direnç gösteremememiz, Türkiye solunun anti-emperyalist refleksinin köreldiğinin bir kanıtı olarak okunmalıdır. İçinden çıkıp geldiğimiz tarihsel ana damar, her zaman emperyalizme ve onun ülkemizdeki uzantısı egemen sermaye bloğuna (oligarşi!) karşı olmuştur. Ama belli ki, art arda yaşadığımız askeri darbeler ve çektiğimiz acılar sonucu karşımızdaki cepheyi sivil-asker bürokrasinin sınırlarına dek daraltmışız. Onunla meselesi olan her kesimi de bizimle olan meselelerine bakmadan kolayca kendi cephemize almışız. AB, ABD, TÜSİAD vb… sırayla kapıdan içeri giriyorlar. Bu tam bir çarpılma ve eksensiz kalma halidir. “AKP’ye oy verebilirim” diyenler, hepimizin bağımsız sosyalist adayı olarak seçimlere katılıyorlar. Kendilerini AKP’ye yakın hissettiklerini gazete köşelerinden, ekranlardan biteviye tekrarlayanlar, bugün ÖDP’nin yeniden şekillendirilmesi üzerine ahkam kesiyorlar. Rüyamızda görsek kabusa yoracağımız gelişmelerle karşı karşıyayız; Saray’ın (Beyaz Saray ! ) islamı iktidarda, sarayın solu da partimiz üzerinden kotarılmaya çalışılıyor. İşte, buna karşı çıkmalıyız !...
DEĞİŞEN SİYASETİN DEĞİŞEN KAVRAMLARI (MI?) ÇAĞHAN KIZIL
Giriş
Katı olan her şeyin buharlaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Kendimizi, toplumu ve yaşadığımız dünyayı nasıl tanımladığımızdan, ilişkilerimizin doğasına kadar verili kabul ettiğimiz birçok kavramın toplumdaki karşılığının değiştiğini sezebiliyoruz. Bulunduğumuz yerde toplumun neresinde durduğumuzu anlamak gittikçe zorlaşıyor. Klasik siyasetin araçları ve tanımları günü açıklamakta bazen yetersiz kalabiliyor. Politik olma ya da olmama konusunda karar vermek için politikanın kulvarını iyi ayarlamak gerekiyor. Siyaset arenasında sağ gösteren sol, sol gösteren de sağ vurabiliyor. Tarihsel politik imgelerin belirleyiciliğinde “marjinallikler” törpülenirken, “merkez” siyasetinin önem kazandığı vurgulanıyor. Gelenekselle yenilikçinin arasındaki fark bazen ince bir çizgi kadar olabiliyor. Ulus-devlet mekanizmalarının esnekleşmesi ve güç kağıtlarının yeniden karılmasıyla beraber uluslarüstü yönetişim faktörleri yerküre üzerinde eşzamanlı kapitalist hareketleri hem mekansal hem de uzamsal olarak kolaylıkla kontrol edebiliyor. Sömürünün ve tahakkümün küreselleştiği dünyamızda bu duruma karşı direniş odakları da küreselleşiyor. Toplumla ilişki içinde olma kavramı, toplumun içinden gelme kavramının önüne geçtiği oranda klasik yapılanmaların sistem tarafından soğurulmasına ya da hem sağ hem sol için bir kaçış noktası olarak milliyetçi sağ sekter tutumların hortlamasına yol açıyor. Türkiye özelinde iki dönemdir AKP´nin tek başına iktidar olması, neoliberal ekonomi politikalarının yaşama geçmesine kolaylaştırıcı bir etki yapıyor. Solun yaşamın içindeki boşluğunu doldururmuş gibi yapan söy-
YENİDEN DEVRİM / 5
102
lemler ve eylemler, geniş kitlelerin çözüm yolunu AKP´de bulması gerçeğini doğuruyor. Seçim tablosunun ardından çokça dillendirilen bir görüş de sağ ve sol kavramlarının değiştiği ve hatta artık ortadan kalktığı yönünde oluyor. Fukuyama´nın tarihin ve ideolojilerin sonunun geldiğini söyledigi tezini (1) savunanlar giderek artıyor. Sistemin denge noktasına geldiği ve bunun aşılamayacağı söyleminin bir yanılsama hali olmasının dayanaklarını başka bir yazıya bırakarak, bu yazıda küreselleşme sürecinde dünyada asıl olarak değişenin sağ ve sol mu yoksa bu farklılaşmanın dinamiğini belirleyen ve “sağ-sol” tanımlarına ana muhtevasını veren toplumsal varoluş biçimleri mi olduğu sorusu üzerinde durulacak. Bunu yaparken, toplum yapılanması içindeki bazı kavramların tanımı ve bunların değişimi üzerine yorumlar yapmaya çalışılacak. Elbette siyasal bilimlerin lügatında binlerce kavram olduğu düşünüldüğünde, sınırlı sayfalar içinde bunlardan sadece birkaçına değinilecek. Bu kavramların anlatımında ve yorumlanmasında eksiklikler olacağı da su götürmez bir gerçek. Ancak bu yazı en azından, sağ ve sol tanımlarımızı en temelde üzerine oturttuğumuz “toplum” yapısının ve bunun sınıflar, tabakalar, gruplar, bireyler açısından ne anlama geldiğinin bir eskizi olarak okunabilir. Bu tür bir “durum değerlendirmesi”, ileride yapılacak “somut koşulların somut tahlillerinde” zihin açıcı olabilir düşüncesindeyim. Çünkü toplumsal mücadeleler tarihinin içinden gelen devrimci kültürde koşulların analizini yapabilme yetisi ve bu anlamdaki düşünsel zenginlik hem yolumuza ışık tutuyor, hem de sırf bu karakterler yüzünde her günün bir öncekinden farklı olduğunu kavrayıp buna göre davranmamız gerektiğini bize hatırlatıyor.
Dil ve Toplumsal Özne
Varolanı siyasete uyarlamaya sağ dersek, yaşamı dönüştüren fikirler de solun içeriğini oluşturur. Sol ideallerin kendini var edebilmesi için önemli koşullardan ikisi dilin rezonansı ve toplumsal öznelerin doğru tanımlanması denebilir. Kullanılan dilin açıklayıcılığı ve geçerliliği, her türlü sosyal ilişkide kolaylaştırıcı bir etkiye sahipse, siyaset de bu geçerliliğin dışında değildir. Tanımlama ve açıklamalar yaparken, öğretilerin kalıpları içinde beliren aşırı güdülenme ya da dogmatizm ise iletişimin etkisini düşürmektedir. Aşırı güdülenme eğer Marksist öğreti içinde yıkıcı etkilerini bu güne kadar getirebilmişse, bunun nedenlerinden biri en başından beri son kertede ekonominin belirleyiciliğinin mekanik bir şekilde verili kabul edilmesidir. Eğer bu ereksel determinizm her tür toplum için geçerli olsaydı, böylesi bir belirlenimle onu oluşturan koşullar tarihsel süreç içinde gün ışığına çıkmazdı. Aksine, bu koşullar her tür toplumda en başından beri var olan “verili gereklilikler” olurdu. Ancak biliyoruz ki, sadece ekonomiden etkilenme derecelerine göre toplum katmanları her zaman politik yönelimler olarak aynı doğrultuya sahip değiller. Laclau´ya göre “eğer
DEĞİŞEN SİYASETİN DEĞİŞEN KAVRAMLARI (MI)?
103
ekonomi son kertede her toplum tipi için salt belirleyici ise, ekonomi, herhangi bir toplum tipinden bagimsiz değerlendirilmeli ve ekonominin varoluş koşullari herhangi bir somut toplumsal ilişkinin dışında tanımlanmalı” (2). Bunun olamayacağını bildiğimize göre, herhangi bir iktisadi parametrenin toplum yaşamını belirleme etkisini ölçerken ve programlarımızı bunun üzerine kurarken, Marx´ın da itiraz ettiği, yalnızca somut bir toplumsal ilişkiler ağı içinde geçerliligi olan “üretim” kavramının soyutlanarak bir dogma haline getirilmesinden kaçınılmalıdır (3). Günümüz koşullarinda üretim ilişkileri, toplumsal yaşamı etkilemeye devam ediyor ancak bunun yanında kültür gibi başka faktörler de bu etkileşim ağının içine girmiş durumda. Bunların farkına varmadan yapılan bir sol siyasetin genelgeçerliliğinin sorgulanacağı unutulmamalıdır. Son kertenin belirleyiciliği ve yapısal nedensellik, toplumsal yapının bir düzenleyici öge tarafından denetlendiğini varsayan tezlerin ana itkileridir (4). Tarihsel materyalizmin ve bilimsel sosyalizmin naif pozitivizminde kendini belli eden açmazlardan biri, tamamen akılcı bir görüyle, kendi çıkarları etrafında mükemmelce kümelenmiş toplumsal etmenlerin karşısına çıkan şeffaf parametrelerdir (5). Bu, ücretli emeğin kendisini tarihsel özne olarak görebilmesindeki zorluklar nedeniyle emeğin öznesi oldugu toplumsal kümelenmelerin yanlış okunmasını ya da okunamamasını beraberinde getirmektedir. Tarihsel blok, ortak akıl, halk sektörleri kavramları üretici öznenin yeni objeler ve mantıklarla karşı karşıya kaldığının göstergesidir. Bu nedenle sosyal teması sağlarken çizilecek yol; açık, katılımcı, çoğulcu, kapsayıcı ve güleryüzlü bir siyasetten doğacak olan yoldur. Ancak geleneksel `doğruluk söylemi` siyasetinin (ben doğruyu söylerim herkes arkamdan gelir) eleştirisini yapmak da gerekmektedir. Doğruyu söylemekten çok doğruyu yaşamak ve bunu toplumsal özne olarak kabul edilen sosyal gruplara göstermek gerekmektedir. Bunun yolu da yerel ve özsel pratiklerden geçmektedir; yani yaşamın içinde varolabilmek. Foucault, bir öğretinin birleştirici prensibi konusunda dört hipotezi reddeder: aynı objeye referans, önermelerin üretimindeki ortak jargon, kavramların sabitliği ve ortak tema referansı (6). Bunun yerine ise yayılımı (dispersion), formasyon kuralları ve farklı önermelerin varlığının karmaşık koşulları ile belirlendiği ölçüde bir birlik prensibi (principle of unity) olarak önerir. Bu noktada karşımiza bir dil meselesi de çıkıyor. Wittgenstein´a göre dil oyunları, hem dili hem de onunla ilişkili eylemleri parçalanamaz bir totalite içine sokuyor (7). Siyasi literatürümüzde belirlenen imgeler ve kavramlar, adlarına karşılık gelen bir cisimle kristalleşiyor. Ancak bu süreçte değişimin kaçınılmazlığı karşısında düşüncenin sahipleri, imgelerin değişen yapısını ve cisimleri tetkik etmekte zorlandıklarında kendi siyasi düşüncelerine ve en sonunda da topluma yabancılaşıyorlar, inandırıcılıklarını yitiriyorlar ve somut bir alternatif sunmakta zorlanıyorlar. Bu anlamda objelerin maddesel özellikleri Wittgens-
104
YENİDEN DEVRİM / 5
tein´in dil oyunu dediği, siyaseten de “klasik öğreti” diyebileceğimiz bir bütünün değişkeninden çok demirbaşı oluyor ki bu da günü okumayı zorlaştırıyor. Derrida´nın “temel anlamların sabitlenemezliği” ilkesi (8), tıpkı Marx gibi bu anlamların oluşumunda karmaşık toplumsal ilişkilerin varlığını onaylar ve bu bir nevi “zihinsel kaos”, değiştirici potansiyelin kendisi için bir açılım alanı yaratır. Özgürlükçü solun yaşam alanı da bu noktadan ele alınabilir. Toplumsal öznenin tanımı da öğretilerin turnusolu olarak görülebilir. Marksist geleneğe göre özneler, birlikleri üretim ilişkileri içindeki konumlarınca belirlenen toplumsal sınıflardır. Bunun yanında, önemli bir nokta da Marksizmin, bu öznelerin kendi paradigmatik biçimlerinin farklılaşması ve yayılması karşısında nasıl gelişebileceğidir. Örneğin, işçilerin siyasi ve iktisadi mücadelesinin işçi sınıfının bünyesinde cisimleştiğini düşünmek, mücadele zemininin meşruiyetini daraltır. Çünkü buradaki asıl yanılsama, üretim ilişkilerinin o dönemki özgül koşulları içindeki özgül bir özneyi tanımlamak yerine, o özgül özneye o dönemde karşılık gelen toplumsal grubu adlandırmadadır. Kapitalist sömürünün sınırlarına karşı çıkan toplumsal grupların çeşitlenmesi ve farklılaşması karşısında sınıf kültünün mücadeleyi okumasının zor olduğu ortadadır. Bu anlamda günümüzde Marksist bir “işçi sınıfı” partisi, işçi sınıfının somut öznesinden çok o sınıfın tarihsel misyonunu korumak üzerine işlev görmeye başlamıştır. Hatta bazı durumlarda bu yanılsama, proleteryanın kendisini koruyan sınıf partisinin varlığından haberdar bile olmamasına karşın, kendilerini işci sınıfının koruyucu partisi olarak tanımlayanların sol siyaset yürüttüklerini söylemelerine kadar varmaktadir. Geniş tabanlı bir demokrasi mücadelesinin içinde yer almayan bir sınıf mücadelesi, emekçi pozisyonu ‘kendinde iyi’ ve doğruya ulaşmanın garantisi olarak gördüğü sürece yukarıdaki totolojiye mahkum olmaktadır. Nev-i şahsına münhasır “ulusalcı sol”un da AKP ve siyasal islamı tanımlarken dünyanın neoliberal dönüşümlerini, sınıfların değişen karakterini ve statükonun değişimini görmezden gelip sorunu bir kültür sorunu olarak ele alması ve karşı çıkışlarını kapitalizmin tüm iç ilişkilerine değil de modernizmin temaları olan türban, laiklik gibi sorunlara indirgeyerek bu totolojinin başka bir biçimini sergiliyor dersek yanlış yapmış olmayız. Nerede güç varsa orada direnç de vardır (9). Ancak bu direncin örgütlü bir biçimde yaşanan tahakküm sistemine karşı gelmesi ve bu rejime bir son vermesine çok ender rastlanır. Sistem içi sübap ayarları sistemin direnç kapasitesini soğurur ve onu etkisiz bir hale getirir. Politik hareketlerin ana karakteri, toplumsal özneleri, tahakküm ilişkilerini yaratan toplumsal ilişkilerden kurtarmak olmalıdır. Bunun için de demokrasi, bireysel özgürlükler, siyasetin toplumsallaşması ve toplumun siyasallaşması için bütünlüklü bir proje gerekmektedir. Ve tabana dayanmayan karar alma mekanizmalarının sonucunda ortaya çıkan sorunların çözüm yolları yine bu mekanizmaların çözüm üretme kapasitesi-
DEĞİŞEN SİYASETİN DEĞİŞEN KAVRAMLARI (MI)?
105
ne hapsedildiği oranda sorunların çözümsüz kalacağı unutulmamalıdır. Zira, hiçbir problem kendini yaratan parametrelerle çözülemez ve savaşılan şeye dönüşme riski her zaman vardır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeni toplumsal ilişkilerin tahsis edildiği bir sürece girildi. Emek hareketleri, devlet biçimleri, ve kültürel değişimin baskın biçimlerine geçiş bu sürecin göstergelerinden bazıları. İktisadi anlamda dışsal bir birikim rejiminden içsel bir birikim rejimine geçilmesi (10), kapitalist üretim ilişkilerinin tüm toplumsal ilişkiler bütününü karakterize etmesini ve daha fazla kar üretim mantığının tüm sosyal alanı kuşatmasını doğurdu (esnek üretim, tüketim toplumu, özel mülkiyet vs). Talep artışı ve meta üretim dengesi, sosyal ilişkilerin metalaşmasını da beraberinde getirdi. Bu süreçte kapitalist birikim mantığı, özel ve kamusal alanın her noktasına nüfuz etti. Bugün kapitalizmin ilişkilerinin esiri olan yalnızca işgücü değil, aynı zamanda kültür, eğitim, cinsiyet, çevre gibi diğer toplumsal ilişkiler ve kavramlardır. Bu tüketim toplumu, çevrenin tahribatı, aşırı kentleşme ve göç sonucunda varoşları ve eklektik bir şehir yaşamı gibi sorunları yarattıkça, sisteme karşı direncin yoğunlaşabileceği başka hak mücadelesi alanlarını da yaratmış oldu. Küreselleşme sürecinde ve öncesinde ise, özel ve kamusal alanın içeriğinde değişimler ve ayrışmalar meydana geldi. Yeni kamusal alanların yaratılmasıyla, gerçek bir demokratikleşmenin aksine, yeni tahakküm alanları yaratılmış oldu. Habermas´a göre kapitalizm, mülkiyet üzerinde şekillenen bir güç yapısını kurmasının yanında, bu gücün bir gün çözülmesini sağlayacak kriz faktörlerini de açığa çıkardı (11). Toprak temeline oturan temsil biçimlerinin otoritesinin azaltılmasıyla el ele giden bir kamusallığın yaratılması, modern terimlerle kamusal alanın yaratılmasıyla, yeni bir tarihsel toplum alanı yaratılmış oldu. Bu alan varlığını sürdürmek için, sürekli bir bürokrasi ve güçlü bir ordunun varlığını gerekli kılıyordu. Bu aşamadan sonra artık devlet etkinliklerinin iletişimsel alanı mülkiyet ve bilgi üzerinden yürüyordu. Kamu otoritesi ise, genelde bu otoritenin bir parçası olmayan bireylerin karşısına çıkartılan birleşik bir güç odağı haline dönüştürüldü. Hannah Arendt´e göre kamusal alanın ilk biçiminde kamu, yalnız ve yalnızca yaşamda kalmak ile ilgili konuların önemli oldugu, ve bu konuları dillendirenlerin dikkate alındıgı bir karşılıklı etkileşim alanıdır (12). Kamusal alanın ortaya cıkmasının temelinde, üretimin post-feodal ilksel kapitalist aşamalarındaki bilgi paylaşımı arzusu yatmaktadır. Gazeteler, haber kaynakları, dergiler, fuarlar, kapitalistlerin toplantıları vs ortak bir paylaşım alanı yarattı. Bu elbette ilk aşamada kapitalist unsurların ortak bir paydasıydı; yani şehir devletlerinin kendi ilişkileri. Halk bu alanın dışındaydı. Sivil toplumun ortaya cıkışı da bu “paylaşılmış devlet otoritesi”nin sonucudur. Iletişimin her anlamda gerekliligi, kamusal alanın tanımlanmasının da bu iletişimi saglayanlarca belirlenmesi sonucunu ortaya cıkardı. Elbette, siyasi otorite de
YENİDEN DEVRİM / 5
106
burada denetimin icerisindeydi. Parlementoların oluşumu ve temsil de bunun bir uzantisı olarak alınabılir. Burjuvalar, özel kimlikleriyle bir siyasi otorite, etki mekanizması olamazdi. Bu nedenle, otoritenin paylaşılabilmeşine firsat verecek bir toplum düzeni (özel ve kısıtlı bir denetime tabi kamusal alan) yaratıldı. Kısaca, kamusal alan, tahakkum biçiminin aynı kaldıgı fakat meşruiyetin temelinin değiştiği bir toplumsal biçim olarak karşimıza cıktı. Bu noktada kamusal alan tartışmalarını yogun olarak yaşandıgı günümüzde asıl mesele, kamusala alanın tarifi değil, bu kamusal alandaki baskı ve sömürü ilişkilerinin ne denli geri cevrilebilecegidir. Toplumsal emek en bastan beri kamusal alanın en altında ve oldukca minimal bir duzeyde temsil ediliyor. Burjuva kamusal alan, monarsiye karşı toplumsal/siyasal iktisadi yaşamda ve yaşamin yeniden üretilmesi aşamasında ayrıcalık sahibi olmak için baskı yapma aracı olarak “özel mülkiyetin ve üretim aracları sahiplerinin” kendi ilişkilerini kristalleştirmek için ortaya cıkarttıkları bir mekanizma ise, modern kamusal alan da, kapitalizmin küreselleşme dönemindeki tüm kuşatıcı ve yıkıcı etkilerini ona karşı kullanabilme olanagının yaratılıp yaratılamayacagı noktasında bir mücadele alanının sınırı olabilir. Türban tartışmaları ve kamusal alan tariflerinin uyuşturucu etkisi içinde asıl karşı çıkılması gereken nokta, sistemin bireycileştirdigi ve bencilleştirdigi toplumsal öznelerin dayanışma ve ortak iş yapabilme kültürünü tekrar kazanabılmesinin yollarını aramaktır. Kollektif aklın kamusal alanını yaratmak elzemdir. Sol, kendine bu hedefi koymak zorundadır. Ancak bu yapılırken, liberal demokrat açılımların demokrasi ve yurttaş tanımının girdabında bogulmamaya dikkat etmek gerekmektedir. Solun bu aşamadaki hedefi, liberal-demokrat ideolojinin tezlerini tekrarlamak değil, aksine, bu tezleri çoğulcu ve devrimci bir zemine çekerek toplumsal tahakküm ilişkilerini değiştirmektir (örneğin, bugünlerde yaşadığımız anayasa tartışmalarına demokratik bir cephe açısından bakmak ve özgürlükçü bir anayasa için mücadele vermek bu kapsamda ele alınabilir.) Bu noktada, yazının başlangıcında belirtilen dogmatizme, toplumsal öznenin yanlış tanımlanması yanlışlığına, salt sınıfsalcılık ya da ekonomizme, veya stakükoculuğa düşmemek gerekmektedir.
Yabancılaşma
Dünyayı dönüştürmek üzerine yapılan mücadelelerin önemli bir kısmı Marx´ın tarif ettiği anlamda yabancılaşmadan kurtulamadıkları için uzun soluklu olamıyorlar. Marx´ta ideolojik yabancılaşmanın aşılması, iktisadi yabancılaşmanın aşılmasından daha önemlidir (13). Eski materyalizmin bakış acısı sivil toplumdur, yeni materyalizmin bakış açısı ıse insan toplumu ya da toplumsallaşmış insanlıktır diyen Marx´a küreselleşme döneminin materyalizminin ne oldugunu söyleyebilmemiz şu an için zor gözüküyor. Gelecegin taşıyıcısı özne olarak referans verdigimiz toplum kesimlerinin politik tercihleri uzun
DEĞİŞEN SİYASETİN DEĞİŞEN KAVRAMLARI (MI)?
107
zamandır sol şablondakine pek benzemiyor. Marx´ta toplumsal demokrasi, insanın butun farklı varoluş biçimleri içinde yaratıcılığını gerçekleştirebilmesi, varoluşuna egemen olmasıdır. Toplumsal demokrasi sosyal, siyasal, ekonomik bir demokrasidir. Toplumsal demokrasi, özgünlüğünün taşıyıcısı olan insaların toplumudur (14). Bu noktada toplumsal muhalefetin yaratılması için taşıyıcı güç, toplumun tüm kesimlerini kapsayan demokratik bir emek siyaseti olabilir. Aksi bir katı mantık, Marx´ın da yazdıgı gibi önceden tasarlanmış bir asgariden başlayarak, toplumu bu ortak asgari duzeye indirgeme isteginin son noktasına varmasından başka bir sey olmayacaktır (15). Marx´ın sanayi proleteryası öncelligini bugün kurmamiz zor görünüyor. İnsanın hem bireysel, hem de toplumsal ilişkileri içinde özgürleşmesi için ne yapması gerekir sorusunun yanıtını bulmak kolay değil. Marx’a gore, insanın bağlı olduğu diğer insanlar ve ilişkileri özgürleştirmek için önce kendini özgürleştirmesi gerekir; ama kendini özgürleştirmesi için de ilişkide olduklarını özgürleştirmesi gerekmektedir (13). Sol, içinde bulunduğu özgürlük ikileminden kurtulamadıkça, içinde bulunduğu toplumu değiştirme kapasitesi de sınırlı kalacaktır. Bunun nasıl yapılacağının yolu ise bu yazının yazarının zihni sınırlarını aşıyor. Ancak, “bu sistemin kalbi sermaye birikimi ise yeniliğin de toplumun bütün örgütlenmesinin sermaye birikimi merkezli olmasını engelleyecek, onu bozacak ve toplumu başka bir mecraya çekecek bir hareket olması gerekiyor (14)” görüsü mantıklı bir fikri yönelim sayılabilir. Siyesete katılımın yollarını bulmak, bu anlamda yabancılaşmayı kırmak açısından önem arz ediyor. Çözümlerin siyeset pratiği içinde bulunduğu bir anlayışı savunmak gerekmektedir. Dogmatizm de yabancılaşmanın önemli unsurlarındandır. Bu eğilimin kuşatıcı sarmalının dışına çıkmak, teorinin yaşam koşullarını doğru okuyarak genişletilmesi tezine dayanır. Ancak, dogmatizm karşıtlıgı bile zaman zaman teorinin selameti açısından bir savunma şekline dönüşür ki ironik bir şekilde bu kendi dogmatizmini tekrar yaratır (15). Ancak solu yeniden yaratmak için yenilikçilik ya da popüler tabiriyle revizyonizmin “rahatlığına” da düşmemek gerekir. Cünkü, “düşünce sisteminin sorunsalı bir kere istediği doğrultuda değişince, bu yeni sorunsala, aynı dogmatik katılıkla sarılma” ve “söz konusu değişimin, teorinin gerçek özü gereği olduğunu ileri sürdüğü için, yapılan revizyonu teorinin yerine koymak; ve böylece dogmatik tutum nasıl sonunda revizyonizme dönüşüyorsa, revizyonizmin de sonunda dogmatizme dönüşmesi” (16) yanlış önermeler gibi görünmüyor. Bu, ezber bozmaya çok sıkı sarılmanın kendisinin de bir süre sonra ezbere dönüşmesine benziyor. Küreselleşme döneminin alacakaranlığından çıkmaya çalışan sol için bu arınma vazgeçilmez bir zorunluluktur.
YENİDEN DEVRİM / 5
108 Neoliberalizm ve emegin dönüşümü
Baudrillard, “özellikle politik, kültürel, toplumsal açıdan modern toplumların öncülük, modellik etme ayrıcalıklarını yitirmeye başladıkları ortaya çıkmış ve bu sistemin artık iki kutuplu olmadığını dolayısıyla devrim, kapitalizmin tarih sahnesinden silinmesi gibi hayallerin peşinden koşmanın anlamsız hale geldiğini zira burjuvazinin, proletaryanın da (tüketim toplumu sayesinde) burjuvalaşmasının önünü açıp, kendisiyle gönüllü bir işbirliğine gitmesini sağlayarak onun tarihsel varlığına büyük ölçüde (tamamen demiş olmamak için) son vermiş olduğunu iddia etmektedir” (17). Baudrillard´a göre kapitalizm bu şekilde yeniden üretilmektedir ve proleterya artık neoliberalizmin suç ortağı olmayı kabul etmiştir (18). Toplumsal varlığın belirledigi insanlık bilincinin düzeni degiştirmede önemli bir düşünsel zenginlik oldugu gerçeğini yadsımamak gerekir. Ancak, günümüzde yaşanan durum şudur ki, genel egitim seviyesinin yükselmesine ragmen bilinçli insan sistemi degiştirmek yerine ona sahip cikmaya başlamıştır (19). Burada bu önermenin iki nedeni olabilir: birincisi, bilinç seviyesinin yükselmesi nesnel bir bilgi bütünü değil, bilimsel düşünce bütünü olarak tanımlanması gerekliligi. Bu durumda sınıf bilincinin tam anlamiyla verilememiş oldugu argümanı ortaya atılabilir. Ancak bu durumda bile sınıf bilincini verecek insanlar da bu sınıf bilincini pratik içinden almadıkları için gerçek bir dönüşümü sağlayacak toplumsal eylemler gerçekleştirmek teorik olarak zor olacaktır. İkinci neden ise etik sorumluluğun kapitalist ilişkiler içinde erimesi nedeniyle, sosyalizm idealinin gerçekci bir amaç olmaktan çıkması olabilir. Ancak burada da sorun, sosyalizmi bir etik sorumluluğa indirgeme yanılsamasıdır. Sosyalizm belli kesimler için etik bir ideal sonucunda benimsenmiş olabilir, ama sosyalizm pratiklerinin geniş kitlelerce gerçekleşebilmesi için yaşamın nesnel sorunlarına dair önermeler ve çözüm yolları getirilmesi gerekmektedir. Bu açmazın, solun bir seçenek haline gelememesinde önemli bir neden oldugunu düşünüyorum. Çünkü, ezilenlerin kurtuluşu sosyalizmde bulması için önlerinde ikna edici somut bir örnek bulunmamaktadır. En temelde kısa yoldan köşeyi dönmek üzerinden şekillenen bir yaşamsal amaç içinde sosyalizmin yüksek ideallerine sarılabilmek, geniş halk yığınları için şu an uzak görünmektedir. Solun gerçekten bu dönüşümü sağlama amacı varsa, bunu yapmanın tek yolu gerçek yaşam pratiklerini gerçekleştirmektir. 1980 öncesi Fatsa´daki dayanışma, ODTÜ-ÖTK deneyimi ve digerleri bu tarz yaşam pratiklerine örnek verilebilir. Dayanışma, kardeşlik, hümanist değerler gibi insani yakınlaşma araçlarının kapitalizm tarafından silinmeye calışılmasına karşı başka bir yaşamın varlığını somut bır biçimde göstermek bunun tek caresidir. Türban, laiklik, ulusla güvenlik gibi kapitalist tahakküm bloklarının iç gerginliklerinde rota saptırmaktansa, yeni bir yaşamın kırıntılarını oluştura-
DEĞİŞEN SİYASETİN DEĞİŞEN KAVRAMLARI (MI)?
109
cak “kücük” eylemlilikler hem özgürlükçü solun hanesine bir deneyim olarak geçecektir, hem de farklı bir dünya düşümüzün temellerinden biri olan ancak kapitalizmin girdabında erozyona ugrayan hümanist değerlere toplumlar içinde yeniden saygı duyulmasına katkıda bulunacaktır.
İktidar
İktidar çok geniş olarak devletin tekelindeki bir güç olarak görülür. Ancak iktidarın esnek ve kapsayıcı yapısı, onu toplumun her kesiminin eline geçebilecek bir biyolojik-politik (biyopolitik) olgu haline getirmektedir. Batı siyasi yaşamında üç devlet sistemi aşamasına rastlamak mümkündür. a. Rasyonel ve aşkın Makyavelist devlet, b. Poulantzas´ın tarif ettigi mutlak otoriter devlet (20) ve c. Marksizm’in yorumladığı teleolojik devlet (21). Liberal devlet yapılanması ve küreselleşme dönemi devlet anlayışı ise bunların ötesinde yeni bir biçim olarak karşımıza cıkmaktadır. Keynezyen refah devletinde devlet güçle eş tutulur. Dolayısıyla güç mücadeleleri, devleti kimin ele geçireceği ile belirlenir. İlk burjuva devletlerinde monarktan alınan otoritenin halka geçmesi mücadelesi ana unsurdur. Ancak neoliberal devlet anlayışı içinde önemli olan devletin nasıl kücültüleceği ve minimal bekçilik noktasına nasıl indirgenecegidir. Burada, piyasa mekanizmasının en verimli calışabilecegi iktisadi ve toplumsal ortamı yaratmak temel amaçtır. Bunu yaparken neoliberal yönelimlerin etki alanını genel olarak toplumsal tüketim ve teknolojk gelişme üzerine kurması, bir bakıma güç ilişkisini salt devlet bağlamının dışına cıkarmasını da beraberinde getirmiştir. Devletin çözülmesi için gereken toplumsal özgürleşme dinamiklerini yok saymadan, yalnızca liberal yönelimlerin devleti lağvetmesi, kapitalist tahakküm biçimlerinin ortadan kalkması anlamına gelmemektedir. Liberalizm kendi baskı ve kontrol mekanizmalarını şu ya da bu şekilde koymaktadır. Bu yüzden, AKP´nin reformlarını demokratik bir kazanım olarak görmek ve bu reformların toplum içinde devrimci demokrasi pratiklerine dönüşmesini ilerleme için ikincil saymak yapilabilecek büyük bir hatadır. Bununla beraber, neoliberal güç paylaşımı kavramı oldukca önemlidir. Çünkü, AKP hükümeti, uyguladığı neoliberal politikalarla devletin güçünü azaltmakla beraber, önceden beri surdurdugu cemaat kültürü bir toplum yapılanması tezine de olanak saglıyor. Bu aşamada bir taşla iki kuş vuruyor. Bu nedenle sol ve özgürlükçü söylemler kullanarak ama bunların içini boşaltarak, ulus-devletin statukocu yapısıyla beraber bir nevi tasfiyesini-değişimini örgutlemeye çalışıyor. Bu yolla sempati topluyor. Foucault, erk olgusunun salt iktidarla, iktidarın da salt devletle ve otoriteyle özdeşleştirilemeyeceğini vurguluyordu (9). İktidarın gücü kapsadığı bir yönetim sisteminden, kendini neoliberalizmde bulan gücün iktidarı kapsadığı ve kendisinin iktidarlaştığı bir döneme geçilmiş olması gerçekci bir tahlildir.
110
YENİDEN DEVRİM / 5
Bu noktada güç-iktidar ilişkisinin devlet bağlamının dışına taşınması önemlidir. Foucault´cu güç analizinde güçün uygulanışına odaklanmak, iktidarın sahibinin tanımlanması, aşagıdan yukarı iktidar çözümlemesi gibi kavramlar, yeni bir odak yaratma çabasındaki solun karşısında önemli bir sınav olarak durmaktadır. Zira, bu kavramların açıklanması, devrimci pratiğe küreseleşme döneminde ruhunu verebilir. Bu anlayış, devrimci toplumsal odaklar yaratıldıgında bunların örgutlenmesi ve işlevselleştirilmesi açısından da bize olanaklar sunuyor. Konuyu aşagıdan yukarıya ele alırsak, özgurlükçü sol anlayış daha iyi anlatılmış olacaktır. Yoksa, iktidarı ele geçirip sonra toplumu donüştürmek diye bir şey, ancak SSCB modeli olabilir. Ayrıca, içinde farklı krizler barindiran parlementer demokrasiler klasik güç olgusunun yapısını degiştirmeye yetmez, değişen sadece iktidarı kimin kullandıgıdır (22). Foucault´nun iktidar tanımında ilginç bir nokta da Marx´ın iktidarın tutsaklaştırıcı ve baskıcı doğasını verili kabul etmesinin ve özgürlesmenin tek koşulunun iktidarı eritmek olması tezinin aksine, Foucault´nun iktidarın sadece özgür özneler üstünde geçerlilik kazanabilecegi tezidir. Bunu şöyle acıklar: “Bununla, çeşitli biçimlerde farklı davranabilme olanağına sahip, çeşitli tepkiler gösterebilecek, farklı kompartmanlar oluşturabilecek tekil veya toplu özneleri dile getiriyoruz” (19). Smart´a göre kendisi içinde baskı (ki bu yasal bir displini zorunlu kılar) taşıyan herhangi bir eleştirel iktidar çözümlemesinin bizatihi kendisi sorunsaldır; ve bir baskı, sınırlama veya yasaklama olarak ortaya çıkmış iktidar kuramsallaştırması, yaşam üstünde etkili ve üretken bir iktidar kurulmasını sağlayan çağdaş mekanizmayı anlamakta yetersizdir (23). Burada yapılan bir neoliberal toplum cözümlemesidir ve sol açısından özgürlük, özne, geleceğin taşıyıcı gücü, değişimin teması kavramlarını tartışmaya acacak bir alan sunmaktadır. Ancak bu tartışma bu yazının sınırlarını aşmaktadır. Foucault için iktidarı egemenlikten ayırmak başlıca hesaplaşmadır. Ona göre iktidar baskıya indirgenemez ve aksine pozitif bir üretkenligi vardır. Modern iktidar sadece baskı altına almaz, bireyleri ve ilişkileri de üretir. Medya bunun bir aracıdır (24). “Dolayısıyla asıl sorun, iktidarı `ele geçirmek` değil içinde uygulandığı sistemi değiştirebilmektir - ki böyle bir şeyin hazır bir cevabı olamaz. Bu nedenle Foucault yaptığı işe `sorunsallaştırma` demiştir” (25). İktidarın kendi doğrusunu yaratması ve rızanın örgütlenmesi bu kulvarda ele alınabılir. Sistemin yeniden üretilmesinin ana karar merkezi de istenilen şekilde güdülenmiş bir kılcal damarlar hipotezine dayanır. Bu noktada demokrasi alanını doldurmak işi söylemin uyuşturucu etkisine birakılmamalıdır. Bu devrimci istegi gerçekleştirmek için somut adımlar atılmalıdır. Foucault´nun bahsettigi anlamda bir iktidarın üretimi süreci aslında toplumsal dinamiklerin yeniden üretimi olarak okunmalıdır. Kendisinin biyo-
DEĞİŞEN SİYASETİN DEĞİŞEN KAVRAMLARI (MI)?
111
politika kavramı da aslında buna işaret ediyor. Solun kendi yaşam alanlarını yaratma mücadelesi de bu iktidar yelpazesinin içinde düşünüldügünde anlam kazanabilir. Spinoza´nin çokluk kavramı (26), Foucault´cu iktidar piramidinin belirleyiciliğinde kılcal damarların neferlerine dönüşüyor. Bu nedenle, iktidarin kimde ve nerede olduğu değil, çokluk üzerindeki hegamonyanın kimde ve nasıl oldugu daha onemli. Bu aşamada AKP´nin aldığı oy oranı bu hegamonyayı mı yansıtıyor, yoksa devletçi geleneğin belirleyiciligine karşı oluşan bir muğlak tepkiyi mi? Ya da CHP´nin ve sosyal demokratların varlıgı, güncel iktidarın yaratılması noktasında nerede duruyor? Ona yardım ediyor mu? Solun ve sosyalistlerin soylemleri sisteme alttan bir vuruş olarak onu Foucault ve Agamben´in acıkladığı anlamda biyolojik olarak biçimlendiriyor mu? Solun demokratikleşme soylemlerinin bazı noktalarda hükümet soylemleriyle örtüşüyor mu? Ya da aslında bu bahsettigim biçimlendirmenin sonucu olarak düsünülebilecek pozitif bir yön mü? şu aşamada konuştuğumuz birçok konudaki hegamonya nedir? Ya da boyle bir hegamonya var mıdır; varsa sol bunun neresindedir? Solun yeniden tanımlanması tezleri, solun öncelikle kendini ne şekilde yeniden üretecegi ile ilişkili olmalıdır. Burada karşımıza bir yol ayrımı çıkıyor: aslında bu ayrım söylemle ve maddi yaşamımızın bilincimizi belirlemesiyle ilgili. Genellikle serde tek yönlü ve kendini dışlayıcı “sistem” tanımı ve bunun dışına çıkıp onu yeniden yaratacak olan (ve metaforik olarak da onu ayakları uzerine çevirecek olan) bir iradenin kurulması süreci olarak tanımlanabilen bir sosyalist mücadele tanımı var. İkinci tarafta ise Foucault´nun biyopolitika ve iktidarın üretimi tanımlamaları var. Aslında bu ikisi birbiriyle ne kadar iç içe geçerse, sol açısından iste bu kılcal damarları yaratma noktasında bir adım atılmış olacaktır. ‘Sağ yerleşik siyasetin bir parçasıyken, sol buna itirazın adı olmalıdır. Sağ, toplumsal sorunlara bireysel çözümler dayatırken, sol bireysel görünen sorunlara toplumsal çözümler üretir’ (27).Zaten gökkuşağı adını verilen fikriyatın ana ekseni de bu birlikteliği yaratmak değil midir? Ancak yanıtlanması gereken çok soru var. Öncelikle sol bir silkinme ve kendine gelme süreci yaşamalı. Bunu yaparken de hicbir şekilde ne eskinin tamamen reddi, ne de eskinin tamamen kabulu uzerinden bir siyaset yürütülebilir. İvedilikle tartışılması gereken şeyler, gayrı-resmi iktidar yelpazesi altında solun kendini nerelerde hissetirebildigi ve bu yelpazenin rüzgarını ne şekilde yönlendirebileceğidir. Bu anlamda yaşamın yeniden yaratılması konusundaki ciddiyet ve azmin maddi dayanağı olan “halk”, büyük gözaltı toplumundan ne şekilde sıyrılabilir diye düşünmek gerekiyor. Bu büyük gözaltını eğer dönüştürme yolunda hedeflerimizi doğru koyarsak iste o zaman kılcal damarlardaki kana oksijen taşırız. Liberal demokrasi değil ama toplumcu bir birliktelik, iktidarın hegamonyasına karşı yeni bir yaşamı savunan “at sinekleri” tarafından kurulabılir.
112
YENİDEN DEVRİM / 5 Kamusal yaşam ile özel yaşam arasındaki dengenin değişmesi
Sennett, neoliberalizmle beraber “kozmopolit” kavramının öldüğünü söylemektedir. Ona göre 20.yüzyılın toplumları bireycilik ve cemaat kültürü üzerine kurulmuştur. Sanayi kapitalizminin toplumu denetleme gücünün ışığındaki modern şehir, “kalıcı yükümlülüklerden, geleneksel bağlardan kurtulma gayreti içindeki insanın sığınağı olmuş olsa da, özgürlüklerinin bedelini yalnızlıkla ödeyen insan için modern şehrin kamusal alanı, kişidışı ve samimi olmayan bir ortamdı ve artık kendi deneyimleri, benliği ve yaradılışı onun için özel bir ilgi alanı halini alıyordu” (28). Sennett´e göre bugünün kimlik siyaseti de bu romantik ideal üzerine kurulmuştu. Kürt hareketi, islam, liberal muhafazakarlık ve bazı sol egilimleri de bu romantizmin icine koyabiliriz. Bu toplumsal kültür dengesinin bozulmasının bir uzantısı olarak da “yıkıcı cemaat, ayrımcılığa ve kamusal alandaki renkliliğin yok edilmesine karşı kolektif bir eyleme geçişi amaçlamadığı gibi, yerel ya da farklı olanın manevi olarak kutsal sayılması gerektiği inancına sarılmaktadır” (29). Bu noktada solun yeni bir yaşam sloganı çok yakıcı bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Ama bu yeni yaşamı yaratacak insanlar da eski yaşamın taşıyıcısıdırlar. Materyalist açıdan bu bir paradoks gibi görünür, fakat aslında değişimin temel dinamigini ussal, kendinde ve kendi için bir iktidar mekanizmasının buyruguna değil (bu sol da olabilir, proleterya diktatorlugu mesela) kendi güçlü kollarının edimselliğine hapseden bir toplumsal yapılanmaya işaret eder. Cemaat kültürü, kollektif bir kültürdür ve kişilerin kendini ifade etmesini sağlar, ancak, kendilerini özgürleştirme pratiklerini gerçekleştirmelerine bu cemaat yapısı içindeki imkanlar çok sınırlıdır. Bir cemaat toplumu yapısından kurtulup, ama merkezi otoritenin kapsayıcılığına ve tahakkümüne de düşmeden, sosyal ilişkimizin sınırlarını olabildigince genişletmek ve yeni özgürleşme pratikleri gerçekleştirmek sol acısından yakıcı bir gerekliliktir. Cemmatin korunması amacı cemaatin dönüştürülmesi ve hümanizm amacının önüne geçtiği oranda toplumsal yabancılaşma ve kamusal alanın muhafazakar doğrultuda biçim degiştirmesi başlar (30, 31). Bu doğrudur. Neoliberalizmin ve kureselleşmenin, ortak aklın yaratılabıleceği etkileşme mekanizmalarını ortadan kaldırması (kamusal alanın tanımının ve işlevinin azaltılması, içinin boşaltılması, etik değerlerin yok edilmesi vs) sonucunda toplumsal kimlikler ve bireyler bencilleşmeye, rekabete, tahammulsuzleşmeye doğru itilmektedir. Bu karmaşık yapılanma içinde toplumsal manevi uretim sureclerinin yeniden yaratilması zorunludur. Ama sağ ve solun bunu yaparkenki yönelimleri genelde populisttir. Bu nedenle, muhafazakar içeriğe sahip olan söylemler daha avantajlıdır. Solun, kendine yaşam alanı bulabilmesi için bu cemaat sisteminin toptan reddi gerekir. sağ politikalar, cemaatlerin tekil çıkarlarını korumak ana teması icersisinde toplumsal gruplar arası denge siyaseti yürüttuğü oranda ba-
DEĞİŞEN SİYASETİN DEĞİŞEN KAVRAMLARI (MI)?
113
şarılıdır ve kabul gorur. Fakat sol ise bunun aksine, bu toplumsal kategorileri degiştirme amacına yonelik eylemler ve soylemler geliştirmelidir. Aksi takdirde nefes alamaz ve boğulabilir. Elbette bunun nasıl yapılacagı yönünde bir fikir sahibi olmak çok güç. Yolu, bitmek tukenmek bilmeyen deneme-yanılma pratiklerimizle ögrenecegiz ve cıkışın farkına varacagız. (Siyasal alanın oluşumunun detaylı bir incelelemesi için: 32)
Ahlak
Etik ile siyasetin bağının kurulup kurulmaması sorunu da değişen durum içinde incelenmesi gereken bir olgudur. Hegel´e göre iki tür yasa vardır. Doğa Yasaları ve Tüze Yasaları: doga yasaları oldukları gibi geçerlidirler. Tüze Yasaları koyulan, insanlar tarafından türetilen şeylerdir (33). “Burada öyleyse var olan ile olması gereken arasında, kendinde ve kendi için varolan ve değişmeden kalan Hak ile hak olarak geçerli olması gerekenin belirleniminin keyfiliği arasında bir çatışma olanaklıdır” (34). Fakat, sermayenin doğayı da ihtiyaçları dahilinde burjuvalaştırması (35) sonucunda bu iki yasa ayrımı ortadan kalkma eğilimindedir. Bu nedenle etik sorumluluk kavramının belirleyiciligi (aynı zamanda bilinc anlamında) önemli bir mücadele alanı oluşturmaktadır. Lukes´a göre “kurucuların kuramı, çok sayıda güçlü yanına rağmen, birtakım ahlâkî sorunlara (kabaca, insanlara şimdi ve burada, ayrıca yakın gelecekte nasıl davranılacağına kısıtlamalar getiren adalet ve haklar ile ilgili sorunlara) kör, sağır ve suskun kalmıştır ve bu kusur, Marx ve Engels’in izleyicilerine de taşınmıştır (36). Marx´a göre ahlak sınıf cıkarlarına hizmet eden bir kontrol mekanizmasıdır (37). hukuk ve dinle beraber ahlak, burjuvazinin cıkarına hizmet eden kavramlar olarak tanımlanır. Lukes, bu bakiş acısının paradoksal oldugunu söyler. Cünkü, Marksist ögreti “bir yandan kapitalizmin kötülüklerinin ahlâkî temelde mahkûm edilip sosyalist amaçların savunulması ve gerçekleştirilmeye çalışılması, daha doğrusu bu amaçların “özgürleştirici bir ahlâk” temelinde meşru gösterilmesi düşüncesine; öbür yandan, ahlâkla ilgili her türlü konuşmanın, bilimsel, ekonomik gelişme yasalarının keşfedilmesiyle anakronik bir duruma düşen tehlikeli ideolojik yanılsamalar olarak reddedilmesi çizgisine bağlı”dır (38). Bu ikilemi aşmak için sunulan tanımlardan biri “maddi olmayan emek”tir. Hardt´a göre bu, “bir hizmet, bilgi, iletişim gibi gayrımaddi bir meta üreten emektir” (39). Bu, üretilen metanın maddi olmamasını getirir. Bu noktada yeni tarz emek, “”kültürel ve sanatsal standartları, modaları, tatları, tüketici normlarını ve daha stratejik olarak kamuoyunu ‘tanımlar’ ve ‘sabitler” (40). Dolayısıyla, kapitalizmin tüm baskılarından özgürleşme iddiasındaki bir ögretinin, toplumun emek dinamiklerinin değişen ve genişleyen dogasını da iyi okuması
YENİDEN DEVRİM / 5
114
gerekmektedir. Sol, sosyal ilişkilerin (gerek üretim ilişkileri, gerekse kültür, yaşam biçimleri, sanat vs) tümünü kapsayan bir değişim programı önerebildigi oranda güçlü bir alternatif olarak ortaya cıkabilir. Etik ise yaşamın bu anlamda önemli ögelerinden biridir ve elbette toplumsal varlık tarafından belirlenir. Sonuc olarak, sosyal yaşam her türlü ögretiye engin bir deney alanı sunmakta; “başarılı” ideolojiler ise bir şekilde geniş kitleler tarafından içselleştirilmiş acılımlara sahip olanların arasından cıkıyor. Ve eğer, günümüz sermaye egemenligini “kendi başına güç temelinde değil, güçü hakkın ve barışın hizmetinde gösterme kapasitesi temelinde oluşan;.meşruiyeti kullandıgı kuvvetin etkinligine doğrudan dayanan;.ordunun, adaletten once geldigi ve adaletin kullanacagı kuralları koydugu ve tüketimin alabildigine dayatıldıgı bir sistem (41)” olarak tanımlıyorsak, sol için ikna kabiliyeti büyük önem kazanmaktadır. Yapılması gereken galiba yine “kapitalist sömürünün olguları ve suçları hakkında derinlikli bir soruşturma örgütlemek; bu tür bir araştırmayı elimizdeki yetersiz kaynakları kullanarak başlatmayı denemektir” (42).
Kültür
Hannah Arendt, toplumun kültürel anlamda değişmesinin altında yatan belirleyici ögelerden birini “kitle toplumuna” geçiş olarak niteliyor. Toplumsallıgın onceki biçimleriyle kitle toplumu arasındaki önemli farklardan birinin de bireysellik ve kişinin kendisinde oldugunu söylüyor. Ona göre, eğer toplum, sınıflar arası catışma zemininde tanımlanırsa, o zaman bu catışmanın dışında kalan ya da kendini bunun dışında konumlandıran bireylerin ayakta kalma şansı oldukca fazladır (43). Cünkü bu kişiler, toplumun bir nevi kaçış noktası olarak da adlandırılabilecek “toplum-dışı tabaka”sında yer alıyorlar ve bu bireyler, uzun vadede toplumsal mucadeleler surecinde genelde devrimci partilere katılma egilimi gösteriyorlar, kendilerini sonunda orada ifade edebiliyorlar. Bunun sebebi de toplumun, egemen ideoloji tarafından belirlenen genel hegamonik yapısı içinde kaybolan bazı humanist değerlerin savunucusu olarak devrimci partileri görmeleri. Arendt, 19. ve 20. yuzyıllardaki devrimci mucadelenin, devlet ve hukumet organlarından çok toplum yapısına saldırmasının sebebinin bu katlanılamayan sefalet ve sömürü düzeni oldugunu savunuyor. Ve aslında burada Foucault´nun iktidar tanımıyla da uyumlu bir şekilde şunu soyleyebiliriz: toplumsal yaşamın kontrolunu ele geçirmek asıl iktidar için en geçerli yoldur. Bu yolu formule ederken sınıfların dogmatik belirleyiciligine kapılmamak da elzemdir. Arendt´e göre, kitle toplumu koşullarındaki bireylerin umutsuzluklarının belki de iyi bir yanı, neoliberal toplum duzeninin toplumun tum tabakalarını ictelemiş olması, onları kendi hareket alanına dahil etmiş olması nedeniyle bireysel kaçış noktalarının hepsinin kapanmış olması. Böylece, sistemden etkilenenlerin
DEĞİŞEN SİYASETİN DEĞİŞEN KAVRAMLARI (MI)?
115
sayısının artmış olması. Burada, en temelde tutarlı bir siyasi politika izleme gerekliligi göz önüne cıkıyor. Socrates´a göre, tüm dünyayla anlaşmazlık içinde olmak, insanın kendisiyle anlaşmazlık içinde olmak daha iyidir (44). Ancak, etik anlamda söylenmiş bu sözü siyasi olarak yeni bir yaşam tarzı yaratmak için dönüştürürsek, Kant´ın “sadece kendi için düşünmek değil, ama herkesin yerine de düşünebilmek” olarak tanımlanabilecek “genişletilmis fikriyat” kavramına geliriz (45). Fakat bence bu da yeni bir yaşam için yeterli değildir. Asıl yapılması gereken, düşünüş ve karar verme mekanizmalarını merkezi otoriteden bagımsızlaştıran bir anlayışın, Socrates ve Kant´ın görüşlerini de kapsayacak bir biçimde “kendi için, başkaları için, ve daha da onemlisi ortaklaşa bir biçimde” karar alabilmesidir. Karar verebilmek, politik bir varlık olarak insanin en temel ozelliklerinden biri olmalıdır ki birey kendisini kamusal alan içinde bir yere yerleştirebilsin. Küreselleşme cagında devlet egemenliginin liberal/muhafazakar bir anlayışla zahiri bir “paylaşıma” gitmesi, toplum nezdinde “demokrasi” yanılsaması olarak kendini bulabilir - ki bence son yıllarda Türkiye´de yaşadığımız da budur. Bu paylaşımın daha demokratik, devrimci, cogulcu, kendini ilerleten ve yeniden üreten bir biçimde yaşama geçirebilmek; bunun yaparken de genel bir sistem degişikligini hedef almak şarttır. Deleuze´ün sezgiselciligindeki gibi her görüngünün ussal bir eşi varsa bile (46), gerçek demokrasinin benzerinin yaşadığımız yanılsama olmadıgı su götürmez. “Artık çatışan bir gerçeklik içinde yabancılaşmıyoruz; belirli ve catışmayan bir gerçeklik tarafından dışlandık. Arzularımız bizden her yönüyle calındı. Soguruldu ve icselleştirildi, ve aynı zamanda, tamamen dışsallaştırıldı. LeviStrauss iki tip kültürü birbirinden ayırırdı: soguran ve icselleştiren, yutan; ve kusan, cıkartan, dışlayan. Fakat su an yaşadığımız kultur, cagdaş kulturumuz, bu ikisinin mukemmel bir karışımı gibi gorunuyor. Işlevler, mekan ve insanlar icsellenirken, biyolojik gibi görünen karakterler dışlanıyor (47)” diyen Baudrillard´a katılmamak mümkün değil. Sistemin tek tek bireyler üzerinden bir ayrım politikasi uyguladıgı doğrudur. Ancak bu görüngü, cemaatler olarak örgütlenen toplumlarda kitlelerin dışlanmasını beraberinde getirmektedir. Bu anlamda, bireysel özgürleşme ve insanın yabancılaşmasının önlenmesi, iktidarın dönüşümünü saglamak acısından bir yol olabilir (özyönetim pratiklerinin tarihin taşıyıcısı ve değişimin aradakı ana karakterini belirleyen öge olmasının sosyolojik değerlendirmeleri için Deleuze´ün “Rhizome”u (48) zihin acıcı olabilir).
Güncel Siyaset
Son günlerde anayasa tartışmalarının da katkılarıyla, AKP eliyle “toplumsal ve entellektüel acıdan yeni bir kamusal alanın yaratılması” fikri iyiden iyiye kabul görmeye başladı (49). Ancak burada önemli olan bir nokta var:
116
YENİDEN DEVRİM / 5
degişen bir sistemdeki dinamiklerin, görsel olarak demokratikleşme olarak adlandırılabilir; uygulamalar da bunu gösterebilir. Sol ise bu tarz hareketlere destek verebilir; ama bu sürecin yanılsaması içinde düşmemek gerekir. Yeni kamusal alanın yaratılması noktasında sağ ve sol süreci farklı değerlendirecek ve farklı acılımlara sahip olacaktır. Iste sağ ve solun değişim kapasiteleri de bu sürece bakış acıları ve bu süreci, bireyin ozgurleşmesi ve toplumsallaşması, manevi ve maddi uretim safhalarındaki kollektif katılım ve sahiplik, kültür, cevre, temel hak ve ozgurlukler, gibi ilerici nosyonlara ulaşma amacında olup olmaması ve hareketi buna göre yürütüp yürütmemesine göre belirlenmektedir ve belirlenecektir. Yeni bir temsil modeli ve değişen toplumsal güç dengelerinin statükocu devlet anlayışını zayıflatmasına sevinenlerin bir noktaya dikkat etmeleri gerekmektedir: neoliberal tahakkum politikalarının yaşama geçirilmesi için kullanılan bir ideolojik aygıt olarak yerel modernlik tanımı bu değişimi ne kadar acıklamaktadır? Modernitenin kapitalizm eliyle yaratılması, o cografyanın gerçekten kendi öznel modernitesini yaşıyor oldugu anlamına gelebilir mi? Ya da yukarıda belirtilen toplumsal varoluşun etmenlerinden hangileri, devletin zayıflaması noktasında emekciler ve ilerici güçler hanesine artılar kazandıracaktır? Muhafazakar bir liberalligin sorunlar karşısında ilk işinin polis yasasını degiştirmek olması, anayasanın kapsamını da post-modern bir 12 Eylül anayasasına cekmesini göz önünde bulundurdugumuzda “güçün el degiştirmesi”ne soldan nasıl bir müdahale yapılabilir? Bunlar tartışılması gereken önemli noktalardır. Sosyal demokrasinin tarihsel denge misyonu bugün için erezyona ugruyor. Toplumla organik baglarını koparan ya da bu bagları kuracak aracları bulamayan sosyal demokrasinin cıkmazı, milliyetci rüzgarların güçüne kapılması sonucunu doguruyor. AKP´nin muhafazakar liberal sentezinin (50) kapitalist pazar ilişkilerini sabitlemeyi hedef alan “toplumsal dayanışmacı” milliyetci damar siyasetinin karşısına konacak bir alternatifin gerekliligi ortadadır. Ancak bunun salt ittifaklarla ya da kimlik siyasetinin talepleri üzerinden gerçekleştirmek pek akılcı görünmüyor. özgürlükçü sol tanımının yaşam pratiginin tam da bu güne ışık tutabileck argümanlarla bezeli oldugunu biliyoruz. Toplumsal mücadele zemini şu anda ilericilik-gericilik, ulusalcılık-muhafazakarlık, laiklik-antilaiklik tartışmaları üzerinden şekilleniyor. Yıllardır yaşanılagelen sorunlar dillendirilmiyor, göz ardı ediliyor, yaşanılan saltanatı yaratan 12 Eylül rejiminin kurumlarından medet umuluyor ve maalesef tüm bunların karşısında eşitlikci, özgürlükçü ve demokratik argümanlar cılız kalıyor. Gercekten sol bir siyasetin gerekliligi bu kadar yakıcı olarak önümüzde dururken, kendini her alanda belli eden bir kafa karışıklıgı, toplumun her kesimi üzerinde kendini hissettiriyor. Sorunların cıkış yollarını herkes kendi bulundugu yerden
DEĞİŞEN SİYASETİN DEĞİŞEN KAVRAMLARI (MI)?
117
ve gitmek istedigi yere bakarak tarif ediyor. Bu aşamada özgürlükçü, demokratik, sivil, paylaşımcı, cogulcu ve sol bir siyaset anlayışının gerekliligi ayan beyan karşımızda duruyor. Ancak burada şu prensip sorunu karşımıza cıkıyor: demokrasinin içinde kalarak bir sistem degisikligi için yapılması gereken şey ideolojik bir hegamonya kurmaktır, yani bilinc biriktirmektir. Acılımlarınızın ve politikalarınızın halk tarafından benimsenmesidir. Ekonomi politikalarınızı, toplumsal barış politikalarınızı, dış politikanızı, egitim sistemine dair acılımları dillendirmemek, savrulmanın belirtileridir. En temelde, AKP´nin, serbest pazar ekonomisini milliyetci-muhafazakar dinamiklerle birleştiriyor ve toplumun degişik kesimleriyle iktisat ve siyaset temelinde organik baglar kuruyor olması gerçeğini iyi anlaiz etmek gerekmektedir. Bir eklemenin de AKP´nin ideolojisini incelerken sıkca birbirine karıştırılan iki noktayı birbirinden ayırmak için yapılması gerekmekte. Siyasal liberalizmden pekala cogulculuk anlaşılabılır. Mill, Kant, Hegel ve hatta Marx’ın da her şartta savunulmasını öngördükleri birey hak ve özgürlüklerinin kurumlardan önce savunulması gerekliligi (33, 45, 51, 52) bu kapsama girebilir. Bunun yanında ekonomik liberalizm dedigimiz olgu ise iktisadi pazar anlayışının toplumun işleyişinde birincil öneme hasıl olması ve bununla atbaşı giden bir hak ve özgürlükler kısıtlamasıdır. Hemen belirtmeli, bu ideoloji ve özünde ekonomik argümanın saf bir siyasi liberalizm ile değil muhafazakar bir ideoloji ile işbirligi yapmayı uygun görmesi, bireyin özgürlügünü ancak aile, cemaat, din gibi kurumlar icerisinde düşünen, bireye değil bu kurumlara öncelik tanıyan bir sosyal düzene sahip cıkması kacınılmazdı. AKP ise bu sürecte her iki olguyu da değişen agırlıklarda kullanarak kendi yönünü ciziyor. Saf milliyetci güdülerle bu sürece müdahil olmaya calışmak gerçek siyaset yapmaktan kacışa tekabül ediyor. Bu durum sol taban olarak nitelenebilecek kitlelerin halet-i ruhiyesi hakkında da bize bilgi veriyor. Bu tıpkı Rousseau´nun entellektüel tanımına benziyor: “Modern entellektüel, dünyanın sonu geliyor gibi bir düşünce ile dürtülmedigi takdirde harekete geçmeyeceginden, penceresinin önünde komşusunun dayak yemesine göz yumar (53)”.
Sonuç (mu?)
Bu yazıda genel olarak toplumsal ilişkilerdeki birkaç önemli parametreye değinildi. Bunlar, en temelde günü okumak olarak adlandırabilecegimiz bir sürecte dikkate alınması gereken farklı etmenler. Degişen bir konjonktürde sağ ve sol kavramlarının değişmeyecegini söyleyemeyiz. Ancak asıl mesele, bu değişimin özellikle sol açısından kendi diyalektigini yaratıp yaratamayacağı noktasında şekilleniyor. Bu yazıda sağ ve sol arasındaki, hatta solun kendi içindeki Avrupa Birligi, milliyetcilik, kimlik siyaseti, bir politik tavır olarak sivil itaatsizlik (54), enternasyonalizm (55), SSCB deneyimi, imaj meselesi
118
YENİDEN DEVRİM / 5
(56), şiddetin her türlüsüne karşı çıkma, iktidar içselleştirmesinin kırılması (57), Kürt sorunu, feminizm, askeri vesayet, sendikal mücadele, çevre hareketi gibi politik mevziler arasında turnusol kağıdı işlevi gören noktalara değinilmedi. Daha çok teorik kavramlar üzerinde durulmaya çalışıldı. Eksiklikler ve kavram hatalarının tamamı yazarın kendi sorumluluğundadır. Geçen sayfalarda birçok kez belirtildiği üzere, yaşanan yeniden yaratma ve tanımlama sürecinde politik tartışmaların ana eksenini belirleyecek ortak hedef, toplumsal birliktelik ve üretim pratikleri gerçekleştirmektir. Bu yalnızca iktisadi anlamda değildir. Bireyin ozgürleşmesi için gereken etik sorumluluk da bunun içine dahil edilebilir. Nazım Hikmet, “her özgürlüğün içinde bir tutsaklık vardır (58)” derken toplumsal mücadeleler tarihinin bugünkü durumunu tasavvur etmiş olamaz elbette. Ama etmiş olsaydı bile bundan daha güzel bir söz söyleyebilir miydi bilmiyorum. Tartışmak, yıkmak ve yeniden yapmak; yapmak ve yeniden yıkmak; değişmek ve değişmemek. Kendini her sabah yeniden yaratma zorunlulugunu felsefi bağından almak; ama bunu yapmayı unutmak ya da unutmamak. Bizim tutsaklığımızın içine bunların ne kadarı giriyor? Sartre´a göre her insan bir varoluşsal esaret altındadır (59). Toplumsal bir varlık olarak insan olmaktan kaynaklanan bir esarettir bu. İyi niyetle bunu sosyalist olma zorunluluğu olarak tanımlayabilir miyiz? Yoksa bu esaretin ana öğesi yabancılaşma mıdır? Neye yabancılaştığımızın farkında mıyız? Marx´a göre “makine, güçsüz insanı makine durumuna dönüştürmek için, kendini insanın güçsüzlüğüne uyarlar (21)”. Siyasette asıl yönelim, seçme zorunluluğunda bırakmak değil, yeni secenekler yaratmaktır. doğru ya da yanlış bir karar vermek, cogu zaman karar verememekten çok daha iyiyse; büyük hayaller peşinde koşanlar, kendi baglarımızı bile saglamlaştıramayan bir makineye dönüşmemelidirler. Sol, maddi temellerini yaşamın kendisinden alan bir varlıktır, birikimdir, disiplindir. Ama burada etik bir sorumluluğu yok saymak, ister bilinçli ister bilinçsiz olsun yaratılacak bir “ortak kültürün” ana esaslarından birini es geçmek anlamına gelmiyor mu? Öncelikle kendimizi mi özgürleştirmeliyiz? Sistemin dışında kalanlar kimlerdir? Geleceğin kurucusu kimlerdir? Bu kitlelerin özellikleri nelerdir? Biz kimi örgütleyecegiz ve manevi blokları nasıl kıracağız? Meclisin basın toplantısı odasında ya da yaşamın içinde sokaklarda - ya da birbirini besleyen bir dayanışma içinde kendi adacığımızı büyütecek tavırlar içinde mi? Adamız ıssız bir ada mı yoksa adamız dünya kadar geniş mi? Bugünün materyalizmini nasıl anlatabiliriz? Marcuse´a göre sistemi değiştirme gücü dışlananlardadır (60); ancak sistem her türlü sosyal ilişkiyi içine alıyorsa tepkinin ana kaynağını nasıl bulacağız? Geniş kitleler iradenin boyunduruğu altına mı giriyor yoksa onunla empati mi kuruyor? Teorik olarak solda ama kültürel olarak sağda olunabilir mi? Bu kültür nasıl degiştirilebilir? Önümüzdeki dönem sol açısından insanların maneviyatına da seslenen yeni bir
DEĞİŞEN SİYASETİN DEĞİŞEN KAVRAMLARI (MI)?
119
dil, yeni bir ilişki kurma biçiminin nasıl kurulacağını tartışma dönemiyse bu maneviyatın öncelikleri nelerdir? Farklılıklarımızın zenginliğimiz olduğunun farkına varıp bu farklılıklarımızı politik olarak ifade etmek ve “diyalektiği” kullanmak, kişiler ve olaylar üzerinden suni farklılıklar biçimlendirip ona politik kılıflar uydurulmasından daha akıllıca değil mi? Bizim aklımız başkalarının mantığıyla sınırlı olabilir mi? “Sonuç güzelse her şey güzeldir” mi? Zihni berraklaşmamızın zamanı gelip de geçmiyor mu? Kolaya kaçmadan elini taşın altına koymak nasıl olur? Eşit, özgür, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya arayışının mücadelenin ana eksenini oluşturduğu evrensel ve tarihsel özlemin taşıyıcısı olan bizler, kapitalizmin ve onun insanlığa dayattığı bütün baskı, sömürü, şiddet ve eşitsizlik biçimlerinin ortadan kalkmasını savunuyorsak (61), şimdi yarını bugünden başlatmak için solun tam zamanı. Kaynakça (1)
Fukuyama, Francis. (1992). The End of History and the Last Man. Free Press.
(2)
Laclau, Ernesto ve Mouffe, Chantal. (1989). Hegemony and Socialist Strategy: To-
wards a Radical Democratic Politics. Verso. (3)
Marx, Karl. (1997). Kapital, Birinci Cilt. Sol Yayınları.
(4)
Hindess, Barry ve Hirst, Paul. (1975). Pre-capitalist Modes of Production.
(5)
Laclau, Ernesto. (2006). Popülist Akıl Üzerine. Epos Yayınları.
(6)
Foucault, Michel. (1999). Bilginin Arkeolojisi. Birey Yayıncılık.
(7)
Wittgenstein, Ludwig . (1972). Philosophical Investigations. Blackwell Publishing.
(8)
Derrida, John. (1978). Writing and Difference. University of Chicago Press.
(9)
Foucault, Michel. (2004). Seçme Yazılar 1-6. Ayrıntı Yayınları.
(10)
Aglietta, Michel. (2001). A Theory of Capitalist Regulation. Verso.
(11)
Habermas, Jürgen. (1991). The Structural Transformation of the Public Sphere: An
Inquiry into a Category of Bourgeosis Society. MIT Press (12)
Arendt, Hannah. (1994). İnsanlık Durumu. İletişim Yayınları.
(13)
Marx, Karl. (1999/2000). Grundrisse 1/2. Sol Yayınları.
(14)
Insel, Ahmet. “Kod Adı Proleterya”. Roll, Sayı 43. 2000
(15)
Bourdieu, Pierre. (1990). The Logic of Practice. Cambridge Press.
(16)
Belge, Murat. “Marksizm ve Yapısalcılık”. 70’lerin Birikimi Sayı:28/29.
(17)
Adanır, Oguz. “Iki Radikal Eleştirmen: Marx ve Baudrillard”. Radikal Kitap. 2007.
(18)
Baudrillard, Jean. (2001). Impossible Exchange. Verso.
(19)
Foucault, Michel. (1991). Remarks on Marx: Conversations with Duccio Trombadori.
Semiotext. (20)
Poulantzas, Nicos. (1978). State, Power, Socialism. Verso.
(21)
Marx, Karl. (1993). 1844 Elyazmaları. Sol Yayınları.
(22)
Kahraman, Hasan Bülent. “Modern Türk Siyasetinin Rousseaucu Kısıtlamaları Üstüne
YENİDEN DEVRİM / 5
120
Raousseau-Kant Bağlamında Bir Değerlendirme”, Toplum ve Bilim, Sayı 93. 2002. (23)
Smart, Barry. (1983). Foucault, Marxism and Critique. Routledge.
(24)
Agamben, Giorgio. (2001). Kutsal İnsan - Egemen İktidar ve Çıplak Hayat. Ayrıntı
Yayınları. (25)
Mutman, Mahmut. “Siyasetin kılcal damarları: Foucault ve iktidar ezberi”. Birgün Ga-
zetesi. 17 Agustos 2007. (26)
Spinoza, de Benedictus. (2000). Political Treatise. Hackett Publishing.
(27)
Uras, Ufuk. (2007). Alternatif Siyaset Arayislari. Ithaki Yayinlari.
(28)
Sennet, Richard. (1994). Kamusal İnsanın Çöküşü. Ayrıntı Yayınları.
(29)
Sezer, Devrim. Mahremiyetin Despotlukları: Kamusal İnsanın Çöküşü Üzerine Bir De-
neme. (http://www.korotonomedya.net) (30)
Arendt, Hannah. (1993). Between Past and Future. Penguin Classics.
(31)
Baudrillard, Jean. (1996). The Perfect Crime. Verso Books.
(32)
Baker, Ulus. Siyasal alanın oluşumu üzerine bir deneme. (www.korotonomedya.net)
(33)
Hegel, Wilhelm F. (1977). Phenomenology of Spirit. Oxford University Press.
(34)
Marx, Karl ve Engels, Friedrich. (1999). Alman Ideolojisi. Sol Yayınları.
(35)
Jessop, Bob. (1990). The State Theory: Putting the Capitalist State in its Place.
(36)
Lukes, Steven. (1998). Marksizm ve Ahlak. Ayrıntı Yayınları.
(37)
Marx, Karl. (2000). Kapital, Üçüncü Cilt. Sol Yayınları.
(38)
Gökmen, Özgür. Marksizm ve Ahlak. Virgül Sayı 24. 1999.
(39)
Hardt, Michael ve Negri, Antonio. (2003). Diyonisos´un Emegi: Kapitalist Devlet biçi-
minin Bir Eleştirisi. Iletişim Yayınları. (40)
Lazzarato, Maurizio. (1996). “Immaterial Labor,” Radical Thought in Italy: A Potenti-
al Politics. University of Minnesota Press. (http://www.generation-online.org/c/fcimmateriallabour3.htm) (41)
Hardt, Michael ve Negri, Antonio. (2001). Imparatorluk. Ayrıntı Yayınları.
(42)
Marx, Karl. “A Worker’s Inquiry”. Sosyalistler toplantısı. 20 Nisan 1880
(43)
Arendt, Hannah. (1993). Between Past and Future. Penguin Classics.
(44)
Platon. (2006). Sokrates´in Savunması. Cem Yayınevi.
(45)
Kant, Immanuel. (2000). The Critique of Judgment. Prometheus Books
(46)
Deleuze, Gilles; Guattari, Felix ve Massumi, Brian. (1987). A Thousand Plateaus: Ca-
pitalism and Schizophrenia. University of Minnesota Press. (47)
Baudrillard, Jean. (1996). The Perfect Crime. Verso Books.
(48)
Deleuze, Gilles. (1976). Rhizome. Editions de Minuit.
(49)
Mahcupyan, Etyen. “Muhafazakârlar şaşırtmaya devam edecek”. Zaman. 06.09.2007.
(50)
Keyman, Fuat. “Merkez solu nasıl dolduracağız?”, Radikal2. 19 Agustos 2007.
(51)
Mill, John Stuart. (1982). On Liberty. Penguin Classics.
(52)
Marx, Karl. (2000). Yabancılaşma. Sol Yayınları.
(53)
Rousseau, Jean-Jacques. (2006). Toplum Sözleşmesi. Türkiye Iş Bankası Kültür Yay.
(54)
Hobsbawm, Eric. (1995). Sosyal İsyancılar. Sarmal Yayınları.
DEĞİŞEN SİYASETİN DEĞİŞEN KAVRAMLARI (MI)? (55)
Kozanoğlu. Hayri. (2003). Küreselleşme Heyulası. İthaki Yayınları.
(56)
Klein. Naomi. (2002). No Logo. Bilgi Yayınları.
(57)
Foucault, Michel. (2000). Hapishanenin Doguşu. Imge Kitabevi Yayinlari.
(58)
Hikmet, Nazım. (2007). Bütün şiirleri. Yapı Kredi Yayınları.
(59)
Sarte, Jean Paul. (1999). Hepimiz Katiliz - Sömürgeçilik Bir Sistemdir. Belge Yay.
(60)
Marcuse, Herbert. (1998). Karşı-devrim ve İsyan. Ayrıntı Yayınları.
(61)
Özgürlük ve Dayanışma Partisi parti programı. 09 Nisan 2006.
121
KİMLİK SİYASETLERİ FEMİNİZM VE SOSYAL DEĞİŞİM JOAN D.MANDLE
Sosyoloji Doçenti-Colgate Üniversitesi Çeviren- Duygu Öztürk
İkinci Akım Feminizm
1960ların ortalarında benim içinde bulunduğum Kadın Özgürleşme Hareketinin en iyi bilinen ve en önemli politik sloganlarından biri ’’kişisel olan politiktir’’di. Bu cümle, ilk Kadın Özgürlük hareketinin, içinden çıktığı 1960ların sosyal hareketleri içindeki mücadelelere karşı olarak çıktı. Yaygın olarak kadınlar arasında paylaşılan ve sadece sosyal ve politik değişimle çözülebilecek olan, içinde sosyal ve politik nedenleri barındıran kişisel sorunlar olarak düşünülen şeylerin çoğunun anlayışı kavrandı. 1960’larda Vatandaşlık Hakları, Vietnam’daki savaş karşıtı hareket ve daha çok öğrenci hakkı ve üniversite kampüslerinde karar yetkisi isteyen öğrenci hareketi gibi sosyal hareketlerde, kadınlar baş aktördü. Bütün bu hareketlerin içinde yine de kadın aktivistlerin kazandıkları, hak ettikleri sorumluluk ve tanınmaları reddedildi. Katılım ve katkılarına rağmen, sıklıkla liderlik pozisyonlarından geri çevrildiler, ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüler ve seks objeleri olarak görüldüler. 1960’ların ortalarına doğru, bu kadınların çoğu karşı çıkmaya, kararlılık ve eşitlik için savaşan ve hatta kendi içlerinde bile bu temel hakları reddeden sosyal hareketler içinde güçlü bir ayrılığı, organize etmeye başladı. Bay ve bayan yoldaşlarının çoğunun tepkisi, geçmişe bakınca tahmin edilebilir görülüyor; fakat aynı zamanda şaşırtıcı ve moral bozucu. Kadınların iddiaları, alay, aşağılama ve kişisel sorunlar hakkında endişe ettikleri politik argümanlarla ve bu yolla ırkçılığın politik adaletsizliği ve emperyalizmle mücadelede hareket başarısını güçsüzleştirmeyle karşı karşıya geldi. Zenci insanların Misisipi’de ayrıcalıklarını oylamaya itiraz edildiğinde, Vietnam’da
144
YENİDEN DEVRİM / 5
köylüler öldürüldüğünde ve ne olduğu belirsiz bürokratik üniversitelerde öğrencilere kitle olarak davranıldığında, kişisel sorunlarına yoğunlaşmak için kadınlar nasıl bu kadar bencil olabilir diye soruldu. Kadın hareketi, bu itirazlara karşı cevap sıkıntısı çekmedi, fakat bu mücadelelerden çıkan yeni kadın hareketinin mantrası haline gelen şey, kişisel yaşamın iddiası oldu, -arkadaş, sevgili, politik yoldaşlık ilişkileri- o kadar da kişisel değildi, fakat politik anlam ile doluluğuyla ve güçle tanımlandı. Kadınlar, kendileri takipçi ve erkekler liderdir, kadınlar doğal olarak çocuklar konusunda ve erkekler organizasyonda daha iyidir, kadın konuyu belirlemeli, erkek tartışmalı varsayımlarını tartıştı, bütün bu varsayımlar, kadınların ilerleyen hareket içindeki eşitliğini, fakat esasında kendilerinin ne düşüneceğini, yapacağını ve yapabileceğini seçme özgürlüğünü inkar ettiği için tamamen politiktir. Çoğu erkek ve bazı kadınlar 60 hareketlerinde yer aldıkları zaman dinlemeyi reddettiler. Kadınların çoğu, o zamanki algılarıyla hareketi kendi baskıları etrafında organize etmeye terk ettiler. Kadınlar zorlandıkları, cinsiyetçi varsayımlar ve davranışlarla zarar gördükleri yöntemleri yok etmeye adanan bir özgürleşme hareketine başladılar. Hem ilerleyen hareketlerde hem de daha geniş olarak toplumda “kişisel” diye ifade edilen politik bir kritikten çıkan kadın hareketi, kadının tercihlerini zorlayan engeller ve sosyal bariyerlerin ortadan kaldırılmasını dayatıyor. Bu, üretken tercihi, eğitim ve iş tercihlerine kişisel ilişkiler ve cinsel oryantasyon gibi yasal hakları içeren geniş kapsamlı konular açısından doğruydu. Hareket, kadınlara ve erkeklere büyümek, gelişmek insan olarak kendi potansiyellerini ifade etmek ve kullanmak gibi benzer fırsatları sağlamak olarak ifade edilen sosyal adaleti sağlama amacındaydı. Cinsiyet olmaksızın herkesi temin etmenin en iyi yolu olan, sosyal ve politik kurumsal düzenlemeler ve tavırları yayan, cinsiyetçiliğin ortadan kaldırılmasını savunan kişisel icra vizyonunun altında yatan politik analiz, kişisel özgürlüğü kullanmak için yeterliliğe sahipti. Bu yıllar süresince birçok başarı söz konusuydu. 60’lar ve 70’ler, gerçekte toplumuzdaki kadınlara açık olan davranışlar ve tercihler bağlamında devasa bir değişimle tanımlandı. Bilinçlilik yükseldi ve hem erkeklerin hem de kadınların tutumları, cinsiyetler arasındaki eşitlik fikri yüksek bir meşruluk kazanırken, kadın hakları ve becerileriyle büyük bir değişime girildi. Bu değişim, kanunlarda da oldukça hızlıydı. Gerçekte Jane Mamnsbridge, ERA, 1982’de geçseydi, etkisi oldukça sembolik olabilirdi, çünkü böylesi bir değişim gerçekleşen neredeyse bütün cinsiyetçi kanunlar o zamandayken değişmiş olacaktı, diye ifade etti. Geçmiş kadın hareketlerinden etkilenen toplumsal ve politik değişimler böylelikle toplumun tarafsız cinsiyet modelinin hizmetinde olurdu. Bunda her birey, cinsiyet gözetmeksizin kendi yaşamlarını şekillendirmek için eşit bir fırsatla desteklenebilirdi. Cinsiyet farkı düşüncesinin, eşitliğe odaklanan bir hareket tarafından önemi azaltıldı, çünkü kadınlar toplumun her yerine bütün
KİMLİK SİYASETLERİ, FEMİNİZM VE SOSYAL DEĞİŞİM
145
bir katılım hakkı kazanma arayışı içindeydi. Sürekli kadınları ayrı belirli feminen bir çevreye hapseden merkezi bir ideolojik, davranışsal içeriğe sahip olan kadın ver erkek arasındaki farklar saldırıya uğradı. Birinin cinsiyetinin kişisel gerçeği, politik bir mücadele alanı haline geldi; çünkü feministlerin artan sayısı, cinsiyetin karar verme hakkına meşru sınırlamalar olduğunu savunan hakim düşünceye meydan okudu. Politik adalet, cinsiyetin hiçbir farklılık yaratmadığını öngörür. Kadınların inkar edilen özgürlüklerini kazanacakları ve bu cinsiyetçiliğin son bulacağı ümitleri yüksekti. Fakat 1980’lerde bunun çoğu değişti. Ülke bir bütün olarak politik yaşamın her alanında daha muhafazakar bir hale geldi. Çünkü haklar, Susan Faludy’nin belirttiği gibi bir önceki on yılın ilerici değişimlerine karşıtlığı başlattı. Kadın hareketinin kazançları azalmaya başlayınca, çoğu feministin, cinsiyetçi tutum ve davranışlar yüzünden cesareti kırıldı. Erkek ve kadının gelirleri arasındaki boşluk daraldı fakat daimi kaldı, kürtaj hakları yeni hücüm altına girdi ve kadına karşı şiddet ve rahatsızlığın boyutları hakkında ilgi ve bilinçlilik arttı. Bu ikincisi ironik bir şekilde kadın hareketinin önceki başarısını yansıtıyor. Çabaları sayesinde öncelikle yasalarca sorunsuz olarak kabul edilen işte, evlilikte ve ilişkide cinsel rahatsızlık gibi şeyler, suç haline geldi ve yükselen şiddet raporları görüldü. Buna ek olarak sayıları artan kadınlar, kendilerini Arlie Hochschild’in “ikinci vardiya” dediği bir gün süresince full time işlerde çalışırken buldular ve bir ikinci iş olarak da evde, ailelerde evin ve çocuk bakımının çoğu ya da bütün yükünü çekmeye devam ettiler. Son olarak 1970’ler hareketin altın çağı olsa da o zaman da sayıları yükselen genç kızlar yoksulluk içinde büyüyordu. Çünkü, yalnız annelerin önceki eşleri ya da sevgilileri onları destekleyecek hiçbir şey yapmadılar, bir kürtajın tecavüzün ve cinsiyet rahatsızlığının tehlikelerinin farkına varıyorlardı ve annelerinin iş ve aile bakımı yükleriyle mücadeleleri yüzünden cesaretleri kırılıyordu. Bu kızlar, 1980’lerde genç kadınlar olduğunda, çoğu kadın hareketinin kimseyi özgürleştirmediğinin farkına vardı. Kadınları etkileyen bütün bu sorunlar, feminizmin vaatleri ve eşitlik beklentilerinin yüzünde görünüyordu ve bazı kadınlar değişimin hızı ve cinsiyetçiliğin devamlılığı nedeniyle pes ettiler, eşitlik iddiaları ve sosyal değişim isteklerinden vazgeçtiler. Fakat 1980’ler ilerledikçe hayal kırıklıkları ve yükselen olumsuzluklar yaşayan, sadece feministler değildi. Reaganizmin muhafazakar politikalarının hakim olduğu bir çağda, trajedi hiçbir alternatif ilerici dünya görüşünün inşa edilmemiş olmasıydı. Doğruluk ve adalet toplumunun görüşü, muhafazakar hegemonyaya karşı koyacak bir şey öne sürmedi ve eşitlikçi bir toplum edinimi git gide imkansız görünmeye başladı.
Kimlik Siyaseti
Bu durumdan kimlik siyaseti diye adlandırılan olgu ortaya çıktı, politik analiz ve eylemin temeli olarak, güçlü kolektif grup kimliklerini gören bir siyaset.
146
YENİDEN DEVRİM / 5
Politik vaatlerin yavaş yavaş yetersiz ilerlediğinin ya da çözüm ürettiğinin farkına varıldı ve mücadeleye değer bir toplum modelinin yokluğunda birçok ilerici “kendi” özlerine bir odağa ve hakları, statüyü ve madur kişiliğin esasında ayrıcalık iddialarını gerçekleştiren belirli kültürel ve ideolojik kimlik gruplarına geri adım attı. Bu gruplar, Afrika kökenli Amerikalılar, Asya kökenli Amerikalılar yerli Amerikalılar gibi etnik azınlıkları, dini grupları, lezbiyenleri ve geyleri, sağırları ve diğer engelli insanları kapsıyor. Kararmış bir kimliğin özünde sempati kazanma isteği, bazen manasız boyutlara vardı. Örneğin imtiyazlı beyaz erkekler, kadınlar ve özellikle de feministler tarafından yapılan sözde baskıları temel alarak kendilerini madur olarak belirtiyordu. Gerçekte geçen on yılda birbirleriyle, baskılarının toplumsal olarak tanınması ve buna saygı gösterilmesi için rekabet eden grupların artışı görüldü. Bu, genç insanların birçok ayrı kimlik grubuna bölündüğü üniversite kampuslerinde özellikle abartıldı. Kimlik siyaseti, aktivizm gruplarının psikolojik ve kişisel öz saygı üzerine yoğunlaşan politik amaçları, güçlü kolektif kimlikleri, içe dönüşleri ve ayrılığı vurgulamalarını içeren fikir üzerinde duruyor. Gey hareketi hakkında yazan Jeffrey S. Cofier kimlik siyasetini şöyle açıklıyor: “Kimliğin siyaseti bir çeşit kültürel siyasettir. Bu kolektif kimlikleri açıkça ifade etmek ve grup sadakati hissini oluşturmak için yeni ve olumlu ‘öz’ konseptini yaratabilecek bir kültürel gelişime dayanıyor. Kimlik siyaseti –çoğunlukla ulusalcılık gibi- özel kolektif kimliklere sahip olanlar ve olmayanlar arasındaki sınırların keskin tanımlarının gelişimini gerektirir. Birçok ilerici aktivist bugün politik analizlerini sabit ve her şeyi kapsayan olarak görünen kolektif ve ideolojiyle inşa edilmiş kimlikler üzerinde kuruyor. Bu kimlikler, çoğu için toplumun geri kalanının hakaret ve saldırılarından uzakta ‘güvenli’ ve ‘rahat’ hissettikleri bir sığınak sağlıyor. Bugün aktivistlerin, 60’lar ve 70’lerde yaptığı gibi dışarıdaki insanları kendi adlandırdıkları gruplarına katmak avantajsız statülerinde gelişim için zorla içlerine almak ya da koalisyonda birleşmek için yeterli hissetmeseler de toplumun radikal kritiğini ifade etmek durumudur. Kimlik siyaseti, grupları ,iletişimin nafile olduğu geniş ve geçit vermez boşlukla beraber birbirinden çok farklı olarak tanımlıyor. Sadece belli gruplara yarar sağlayan ilerici değişimi getirmede bir arada çalişmanın kaçınılmaz olarak başarısız olduğu varsayılmadı. Ek olarak, psikolojik zarar ve kişisel rahatsızlık nedeniyle kimlik grupları politik bağı engeller, böylesi bağlar kaçınılmaz olarak bireylerin öz saygılarına zarar verir ve kişiselliklerini aşındırır. Bu nedenle, kimlik siyaseti, bir gruba yardım eden şeyin mutlaka diğerine zarar vereceği, faydalandıkları şeyin diğerini mutlaka inciteceği düşünülen bir zero-sum’dır. Bu bir umutsuzluk siyasetidir. Birinin kendi grubunun çıkarlarını geliştirmek adı altında, toplumu bir bütün olarak eğitmek, baskı kurmak ya da değiştirmek üzere yapılan girişimlerini reddediyor, böylece statükoyu kabul edip onun köktenci, muhafazakâr doğasını ortaya çıkarıyor. Kimlik siyaseti, grup kimliğini övme odaklı kişiyi korumada geri adım atmayı destekliyor. Bu
KİMLİK SİYASETLERİ, FEMİNİZM VE SOSYAL DEĞİŞİM
147
bir yenilgi, moral bozukluğu ve karamsarlık, bencillik siyasetidir. Kişiye, kendini ve grubunu olabildiğince kavrayarak kendi ayrıldığı bütün için tam bir kayıtsızlık dayatıyor. Kimlik siyaseti, böylelikle toplumsal sorunlara adil ve kapsayıcı bir çözüm araştırmasını reddediyor.
Feminizm ve Kimlik Siyaseti
Diğer ilerici sosyal hareketler gibi, feminizm de kimlik siyasetinin gelişiminden derinden etkilendi. Feminizmin içerisinde kimlik siyaseti, bugün hüküm sürdüğünü düşündüğüm iki forma büründü. Biri genellikle farklılık ya da köktenci feminizm, diğeri mağdur feminizm olarak ifade ediliyor. Farklılık feminizmi, kadınların erkeklerden farklı olduğuna, hatta muhalefet olarak, düşünen kadın karakterini genellikle öven ve vurgulayan bir grup olarak, kadının eşsiz kimliğine vurgu yapıyor. Mağdur feminizmi ayrıca, kadının eşsiz bir kimliğinin olduğunu varsayıyor, fakat bunun odağı, aslında erkeklerin elinde olan cinsiyetin temelinde bayanların aldanmasıdır. Farklılık feminizmini tanımlamada, Wendy Kaminer, kadınların sayısız yönde erkeklerden farklılaştığını öngörerek, ‘’feminizmi feminenlikle’’ tanımladığını, belirtti. Carol Cilligan’ın eserinde popülerleşen muhtemelen en etkili ideoloji çeşidinde, farklılık feminizmi; kadınların ‘’farklı bir ses, farklı ahlaki duyarlılıklar, değer ahlakı’’nı paylaştığını vurguluyor. Kaminer’e göre bayan farklılığı görüşü feministlere etkileyici geliyor ve feminist olmayanlar, birçok nedenden dolayı ayrışıyor. Kaminer, farklılık feminizminin bazı feministleri cezbettiğini iddia ediyor, çünkü kadınların somutlaştığı düşünülen, sosyal birliktelik ve duygusallık gibi önceden değeri düşürülen özellikleri yeniden değerlendiriyor. Erkekleri tanımlayan mantıksallık ve şiddet gibi şeylere üstün gelen bayanların özelliklerini bildirmede, farklılık feminizmi cinsiyetçiliği başından beri reddeder görünüyor. Böylece, bu, kadınlar için, özel oldukları yönü vurgulayan açık bir grup kimliği sağlıyor. Kaminer’e göre, farklılık feminizmi, ayrıca bir diğer durumda feministlere cazip geliyor. Bunun, feministlere, erkeklere sinirlenmeleri ve hakimiyetlerini kadın kimliklerinden vazgeçmeleri konusunda endişelenmeksizin kullanmaları konusunda izin verdiğini söylüyor. Çünkü, feminenliklerinin kaybı korkusuna alıştılar, cinsiyet rollerindeki radikal değişim desteği, feministler de dahil birçok bayanı derinden tehdit ediyor. Farklılık feminizminin, kadınlık değerinin yeniden ilanı, bu korkuların azalmasına yardımcı olduğu ve böylece feminizmi daha kabul edilebilir bir hale getirdiği görülüyor. Sonuç olarak feminist olmayan bazıları bile farklılık feminizmine çekildi, çünkü sabit ve doğal cinsiyet farklılıklarındaki bir inancı, statükoyu destekleyen muhafazakar iddiaların temel bir ilkesini meşrulaştırıyor. Yukarıda belirtildiği gibi, bu muhafazakar temayül, farklılık feminizminin esas öğesidir Naomi Wolf’un mağdur feminizmi diye adlandırdığı şey, ayrıca kimlik siyasetine takviyede bulunuyor, mağdur feminizmi için ayrıca, görüşünün ana içeriği olarak kadınların erkeklerden tamamen farklı oluşu varsayılabilir.
148
YENİDEN DEVRİM / 5
Mağdur feminizmine göre, yine de kadınların farklılığı hakkındaki eşsiz olan şey, öncül olarak ifade edildikleri mağdur durumu etkilemede güçsüz olduklarıdır. Wolf mağdur feminizminin ‘’mağduriyeti ve zulmü bir çeşit cazibeye çevirdiğini’’ söylüyor. Bu modelin cazibesi, kısmi olarak feministlerin, kadının cinsiyetçilik mağduru olduğu ve bunun sürdüğü, erkek şiddeti ve ayrımcılık gibi cesaret kırıcı gerçeklerin hepsini iyi anladıkları gerçeği yüzündendir. Fakat mağdur feminizmi, diğerlerine öncelikle kendi durumlarını değiştirme adına hareket etmek için bunun politik sorumlulukları olan bireylerin suçunu affetmesi yüzünden cezbedici geliyor. Kişisel mağduriyet üzerindeki vurgusu, kendi sorunları için hiçbir şekilde kadınları sorumlu tutmamaya karşı bir muhalefet içeriyor. Böylece bu kadınlar bir grup olarak, kendilerini içinde buldukları –maalesef istemeyerek- durumu kabul etmeye zorlayan çarpıcı unsurların nezdinde çaresiz olduklarını ima ediyor. Böylesi bir kadın görüşü, feminist olmayan birçoğuyla bile yankı buldu; çünkü bu kadınları pasif ve koruma ihtiyacındaymış gibi resmediyor, öyle bir görüş ki kadın ve kadınlığın geleneksel cinsiyetçi fikirleriyle süreklilik arz ediyor. Ve son olarak, madur feminizmi popülerdir. Çünkü bu bireylerin kişisel olarak madurlaşmış durumlarının toplum tarafından kabul görmesi konusundaki iddiaları için mücadele ettikleri –çoğunlukla kadınlar- talk showların ve kişisel yardım programlarının artmasıyla tutarlı gidiyor. Bunlar, seyircilerini ve hatta bazen konuklarını kişisel sorunların televizyonda gösterilmesinin kendi başına bir çözüm olduğuna ikna etme çabalarını – hepsi de başarılı- gösteriyor, bu yolla ortadan kalkmalarını gerektiren bu gibi sorunları olan ciddi politik değişimler meşruluğunu yitiriyor. Feminizmde kimlik siyasetinin hakimiyeti, bana göre etkili bir şekilde cinsiyetçiliğe meydan okuyabilecek ve toplumumuzda doğruluk ve adalet olasılığını yaratabilecek geniş çapta bir feminist hareketinin gelişmesine engel olmaya katkıda bulundu. Bir yönden de kimlik siyaseti gerçekten zor olan sosyal değişim için büyük bir hareket inşa etmek için koalisyonları gerekli kılıyor. Dahili grup dayanışması ve kişisel öz saygı üzerine yaptığı vurguyla kimlik siyaseti, olası müttefikleri birbirinden ayırıyor. Farklılık feminizmi, erkekleri cinsiyetçiliğe karşı mücadelenin içine alma gibi görevleri neredeyse imkansız hale getiriyor ve hatta cinsiyetlerin çok az paylaşımının olduğu varsayımı yüzünden, erkeklerin tutum ve davranışlarını değiştirmeyi denemenin nafile görünmesine neden oluyor. Gerçekte bazı farklılık feministleri, kadınların ve erkeklerin neredeyse birbirleriyle iletişim kuramayacakları kadar biribirinden farklı olduklarını iddia ediyor. “Erkekler bunu kavrayamaz” cümlesi sıklıkla bunu anlayamayacaklarını ima ediyor. Çünkü farklılık feministleri tarafından, sadece kadınların diğer kadınların neden bahsettiklerini gerçekten anlayabilecek kapasiteye sahip oldukları söyleniyor. Bu, kesinlikle deneysel geçerlilik olmadan bir saçmalıktan ibaret, fakat kimlik siyaseti, cinsiyet farklılıklarını o kadar çok vurguladı ki bu, kabul görmüş bir dahilik haline geldi. Fakat imkansız olarak varsayılan, sadece cinsiyetler arası koalisyonlar de-
KİMLİK SİYASETLERİ, FEMİNİZM VE SOSYAL DEĞİŞİM
149
ğil kadınlar arasındakiler de böyle. Kimlik siyasetiyle ilgili sorunlardan biri, varsayımlarının neredeyse sonsuz sayıdaki daha küçük kadın kimlik gruplarına yol açabileceğidir. Kimlik siyaseti, karşıt cinsiyetlerde olduğu gibi kadınlar arasında da var olan farklılıkları değerlendirmede bir prim ortaya koyuyor. Bu, geniş ve potansiyel olarak güçlü feminist oluşumların devamlılığını zor hale getiriyor. Bu etkilerden bir örnek:Ulusal Kadın Çalışmaları Kurumu’nda (NWSA) birkaç yıl önceki alan saflarında ortaya çıkan çoğu ayrılıktan dolayı yaşanan bölünme problemidir. Kimlik grupları, akademik kadınları, akademik olmayanlara karşı, Yahudi kadınları Yahudi olmayanlara karşı, zenci kadınları beyazlara karşı, lezbiyenleri lezbiyen olmayanlara karşı, zenci lezbiyenleri beyaz lezbiyenlere karşı, anneleri anne olmayanlara karşı kışkırtan oluşumlar, bu hareket içinde organize oldu. Her grup, kendi kimliğine, diğerlerinin mağdur durumu ile rekabette olduğu ve organizasyondan imtiyaz ve kabul gerektirmesine cevap olan kendi mağduriyetine odaklandı. Merkez -eğer varsa- elinde tutamadı ve kampuslerdeki kadın hareketi programlarını yaratmada ve desteklemede önemli bir rol oynayan organizasyon, henüz yeni kurtulduğu yıllar süren çatışma nedeniyle yıkıldı. Böylece, bizi bölen vasıfları vurgulayan kimlik siyaseti mantığı neticesinde, her birey kendi grubunu oluşturdu. Eğer her birey diğerlerinden farklıysa, kendini yeterince koruyabilmesi için, bencil olması, kimseyle birleşmemesi, kendi çıkarlarını korumak için sadece kendine güvenmesi gerekiyor. Bu tutumun, sosyal değişimi beyan etmesi için, gereken sayıdaki çoğunluğu başarılı bir şekilde bir araya getirmesini tamamen imkansız hale getirdiği açıktır. Koalisyonlar gelişmede başarısız oluyor ya da hiç denenmiyor. Bu yolla feminizm içerisinde kimlik siyaseti, herhangi bir yerde olduğu gibi ilerici değişimlere karşı çalıştığı ve statükoyu desteklediği için temelde muhafazakardır. Kimlik siyasetiyle ilerleyen bölünmeler, bugün özellikle üniversite kampuslerinde dile geliyor. Sadece bayan ve erkek öğrenciler arasında da değil, ayrıca farklı ırk ve etnik kökenden olan öğrenciler arasında farklılıklar aşılamaz engeller olarak algılanır ve mağdur durum onurun bir nişanesi haline gelir. Özellikle bu ayrışımın öğrenciler arasındaki gerçek farklılıklar kesinlikle geçmişten daha az dile getirildiği zaman ortaya çıkması ironiktir. Amerikan toplumu, gerçekte kültür olarak oldukça homojendir. Neredeyse üniversiteye giren her genç Amerikalı, aynı televizyon programını izleyerek, aynı yerden alışveriş yaparak, aynı müziği dinleyerek ve hayatlarının büyük bir bölümünde aynı fast foodu yiyerek büyüyor. Seçkin üniversitelerden mezun olan öğrencilerin başlangıç maaşları, giderek ırk ve cinsiyetleriyle orantısallaşıyor. Fakat bu tip seçkin üniversite kampüslerinde hakim olan kimlik siyaseti, bütün bu konularda farklılığı vurguluyor, hatta somut anlamda bütün bu farklılıklar, öğrencilerin gerçekte açıkça ifade etmede zorlandıkları noktalardır. Kimlik siyaseti bağlamındaki dikkat odağı birinin kendi grubunda sadakat ve dayanışmayı inşa etmesi haline geliyor. Sonuçta öğrencileri birbirinden ayırıyor. Örneğin; farklı etnik gruplardan kadın öğrenciler, kendilerinin diğer-
YENİDEN DEVRİM / 5
150
leriyle hiçbir ortak noktasının olmadığını görmeye ve mağduriyetlerinin göreli seviyesi üzerinden rekabet etmeye başlıyorlar. Örneğin zenci feministler Colgate’i de kapsayan çoğu kampuste beyaz feministlerden ayrılıyorlar ve sözde ırkçı tutumları için, beyaz kadınları suçlu gösterme ve eleştirme amaçlarını temel görev olarak algılıyorlar. Benzer olarak zenci grupları içinde farklı etnik grupların bölünmesi ve aralarındaki büyük farklılıkları vurgulamalarıyla beraber aynı süreç yaşanıyor. Diğer kampuslerde lezbiyen kadınlar da farklılıklarını belirterek, özellikle baskıcı bir durum iddiasında bulunarak heteroseksüel kadınların kendilerine karşı tutum ve davranışlarını eleştiriyorlar. Herhangi bir kritiğin değeri gözetilmeksizin, kimlik siyasetinin bu modeli kadınların üniversite dışındaki dünyayla yüzleşince paylaştıkları yoksulluk, şiddet, üretici kontrolü ve iş/aile çatışmaları gibi birçok gerçek sorunla yüzleşerek birleşebilecek olanları birbirinden başarılı bir şekilde ayırıyor. Yine de gerçekte kadın üniversite öğrencileri içe dönüyorlar, cinsiyetçi tutum ve davranışlara karşı koymak için geniş bir hareket inşa edebilecekleri birçok konuyu kendi mağduriyet ve sadakatlerini güçlendirerek paylaşıyorlar ve tipik olarak sadece birbirlerine saldırmak için dışa dönüyorlar. Olası müttefikleri birbirinden ayırmaya ek olarak, kimlik siyasetinin feminizm hakimiyeti, sosyal değişim için etkili mücadelede diğer bir engelleri yaratıyor. Kişisel kimlik odağı, bir tür politik narsizm üretiyor. Amaçları, özellikle dar bir grubun parçası olarak siyaseti “ben kimim”i bilmek ve bunu ileri sürme girişimi olarak yeniden ifade etmektir. Siyasetin, kendine ve “kendi grubum” diye tanımladığı şeye olduğu gibi, diğerlerine karşı da sorumluluk taşıması gerektiği anlayışı yitirildi. Gruba sadakatin bitmesi ve kişinin kendi kişilik ve öz saygısıyla ilgilenmesi, politik ifadenin öncül amaçlarıdır. İçe dönük odağına ek olarak, kimlik siyasetinin grup sadakati özelliğine yapılan güçlü vurgu gruba abartılmış duygusal bağımlılık ve sonucunda bağımsızlık düşünceleri ve devasa bir baskı yaratıyor. Stephen Carter, John Fessions of and Affirmative Action Baby’de böylesi bir durumla oluşan özgür ve yaratıcı bireysel düşünceye verilen zararı, üniversite kampuslerine mal ediyor. Bu abartılan sadakat, sonradan kapsayıcı ve düşünceli bir feminist siyasetinin oluşturulmasında bir engel olarak hizmet veriyor.
Feminizmin Geleceği
Buradan nereye gidiyoruz? Benim kendi siyasetimin, kimlik siyasetine güçlü bir karşıtlık olduğu sunumumda çok açık. Toplumumuzda yeni bir başarılı ilerici bir siyaset yaratmak için bizim kimlik ve öz saygı gibi kişisel sorunların politik olarak hareket etmeleri için birey ve grupların yeteneklerine engel olmadığı ve değişimdeki karamsar odağın yerini, birleştirici bir doğruluk ve sosyal adalet vizyonunun aldığı ilerici gruplar arasında belirli sosyal sorunlar üzerinde çalışmak için zero-sum modeli grup rekabetinin koalisyonlara yol verdiği politik bir atmosfer yaratmamız gerektiğine inanıyorum. Benimle aynı düşünenler, önümüzde zor ama önemli bir görev var. Şimdi
KİMLİK SİYASETLERİ, FEMİNİZM VE SOSYAL DEĞİŞİM
151
özellikle daha zor çünkü Kosova’dan Ruanda’ya kadar dünyanın birçok yerinde kimlik siyasetini ister dinde isterse kültürel veya bölgesel alanda komşularımız arasındaki şiddetin en zalim eylemleri için yükselen bir feryat olarak organize olmuş milliyetçilik formunda görüyoruz. Görevimiz değişimlere -ister bu değişimler toplumca oluşturulmuş, gerçek, isterse hayali olsun- korku ve hatta düşmanlıkla karşılık veren insanoğlunun sabit eğilimine karşı çıkmak, gibi görünüyor. Benim inandıklarıma inananlar, görevimiz herkes için daha adil bir toplum yaratmak adına diğerleriyle birleşerek mağduriyetlerinin kaynaklarını değiştirmenin kendi çıkarlarına olduğu, mağduriyet ve farklılık olumlaması ve araştırmasında yarıda kalan birey ve grupları ikna etmektir. Birey ya da grup çatışmalarının tamamen yok olacağı ya da olabileceği söylenmiyor. Her toplumda meşru çıkar çatışmaları vardır. Gerekli olan hep beraber bu tür çatışmalara karar verilen ve adil bir şekilde çözüm bulunan adil kurumlar oluşturmaktır. Gerçekte sorunları ve çatışmaları meşrulaştırmanın tek olası çözümünün , sosyal adalet için böylesi geniş bir hareket olduğunu kabul etmek zorundayız. Feminizm için bu sorunlar, şimdilerde nasıl ilerleyeceğine dair seçenek oluşturduğu gibi; tanımlama krizi de oluşturuyor. Fire with fire’da Naomi Wolf bir sürü değişik feminizm tanımı öne sürdü. Bunlardan ikisi günümüz koşullarında özellikle yapıcı görünüyor. Kitabın bir bölümünde, kadınlar için daha fazlayı, her kadını kendi tanımlamasında daha güçlü yapmayı ve eğer bir kadın kendine saygı duyuyorsa feministtir görüşünü destekleyen bir feminizm tanımını savunuyor. Bu kimlik ve farklılığa dayanan tanım feminizmin izleyebileceği bir yoldur. Bu görüşteki feministler, onlara saygı dıuydukları ve kadınları daha güçlü kılmanın yollarını tanımladıklarına inandıkları için Phyllise Schlafly ve Margaret Thacher’i de kapsıyordu. Bu tür feminizm, başkalarının iması olmaksızın, kadın için daha fazlasını elde etmeye odaklanıyordu ve bireysel olarak karar verdikleri için iyi ya da kötü yeni edindikleri güçlerinin kullanımını destekliyordu. Bu sayfada belirtilen nedenlerden dolayı ben bu görüşe karşı çıkıyorum. Aynı kitapta Wolf bir diğer feminizm tanımını öne sürüyor. Burada feminizmin aslını, daha adil bir toplum için bir hareket olarak tanımlıyor. Bu, feministlerin adil ve eşitlikçi bir toplum için taahhüdü paylaşan diğerlerine ulaşma ve bu yönde hareket etmek için gereken gücü uygulayacak koalisyonları inşa etmede izleyecekleri, diğer bir olası yöntemdir. Bu gibi olasılıkların somut örnekleri çok fazla. Kürtajı karşılayamayacak özellikle genç fakir kadınlar, gerekli federal fonu açıklamada destekçi olan orta sınıfla birleşebilirdi. Günümüzdeki –hem yetersiz ulaşılabilirliği hem de kalitesi- kriz her etnik gruptan ve sosyal sınıftan çalışan her aileyi birleştirme yetisine sahiptir. Tecavüz, yozlaşma ve cinsel istismarlar gibi konular, bu suçlar yüzünden bozulan kadın ve erkek koalisyonuna dayanan yöntemi işaret ederek çağı, ırkı ve sınıfı tamamen aşıyor. Ve süregelen düşük ödeme, ölümler ve kadınların kendilerini buldukları cinsiyetçi işler, feministlerin sendikalara girdiği ve çalışanlar için yüksek geliri destekleyen diğerlerinin olduğu amerikan ekonomisinde daha yüksek maaşlı
152
YENİDEN DEVRİM / 5
işler ve daha iyi eğitim için mücadele etmenin adresi olarak gösterilebilir. Bunlar ve diğer konular, belirli noktalarda hemfikir olabilen ve kanunlarımızın uygulanmasında ve kurumlarımızda somut değişimleri başarmak için beraber çalışmaya istekli olan farklı grupların politik etkilerini birleştirme potansiyeline sahipler. Geleceğimize baktığımızda, ayrıca geçmişimizden de haberdar olmamız gerekir. Feminizmin ikinci dalgasının başladığı 1960’ların başlarında kadın hareketi, ayrıydı; fakat aynı zamanda herkes için daha adil bir toplum inşa etmek hakkında iyimser öğrenci grupları, yeni sol, savaş karşıtlığı, vatandaşlık hakları gibi geniş sayıdaki grupların bir parçasıydı. Bu eski feministler, kadınların kişisel sorunlarının toplumsal nedenleri olduğunu ve bu yüzden bütün toplumu içermesi gereken politik çözümleri gerektirdiğini anladılar. Eğer bugün sadece kendimize, kendi farklılıklarımıza ve kendi mağduriyetlerimize odaklanırsak, feministlerin 60’ların sonu ve 70’lerin başlarında düştükleri hataya tekrar düşeriz. O zaman, bazı feminist aktivistler, öncül olarak kendi kişisel sorunlarına odaklanmanın bir yolu olarak, tedavi edici bir tarz içinde bilinçlenen küçük grupları kullanmaya başladı. Cinsiyetçiliğin boyutu yüzünden cesaretinin kırılmasından sonra kendilerini mağdur olarak görmeleri nedeniyle çözüldüler, moralleri bozuldu, içe döndüler ve cinsiyetçiliğin olumsuz etkileriyle kişisel olarak meşgul oldular. Kendilerini diğerleriyle birleştirmenin, daha geniş bir toplumda kişisel konuları politik aktivizmle ilişkilendirmenin bir yolu olarak bilincin yükseldiği grupları terkettiler. Sosyal adalet için geniş çaplı mücadeleden ayrıştıktan sonra, bilincin yükseldiği çoğu grup kısa bir zaman zarfında çöktü. Bugünün kimlik siyaseti, hem farklılık hem de mağdur feminizm formunda cinsiyetçiliğin üstesinden gelmek için başarılı bir mücadeleye karşı benzer bir tehlike arz ediyor. Bu bağlamdaki kişisellik, politik değil, çünkü toplumda diğerleriyle politik vaatten ayrılık içeriyor. Hatta mağduriyetin, politik mücadele yoluyla değişmesinden sorumlu olmadığı karamsar muhafazakar görüşü kabul ediyor. Kadın erkek arasındaki farkın, koalisyonu imkansız ve cinsiyetçiliği kaçınılmaz hale getirdiği görüşünü kabul ediyor. Aksine bizim kişiselin –kişisel ilişkilerde cinsiyetçilik, cinsel şiddet ve sömürü trajedisi, ev işlerinin paylaşımı ya da kadınların yaşadığı yoksulluk- vaat siyaseti yaratmada önemli bir faktör olabileceği eski kadın hareketi anlayışını onaylamaya ihtiyacımız var. Böyle yaparak, bir vizyon ve gerçek demokratik katılım, öz karar yetkisi ve herkes için eşitlikçi adalet vaat eden politikalar oluşturmak için diğerleriyle birleşebiliriz.