No: 10
21 Aralık 2010
19 ARALIK’I BİR TEK FOTOĞRAF İLE ANLATMAK
T
ek bu fotoğraf. Diğer fotoğraflarla anlatmaya utanıyor insan. Her yerde en çok da bu fotoğraf. O yüzden daha rahat utanıyorum. Düşünsenize anlatabilmek, hatırlamak için ifşaya en uygun fotoğraf bu. Yanan bedenlerin mahremiyeti değil sadece gördükten sonra böylesi biriken tanıklıklarla şiddet algısının sınırlarını kestirememek. Sakıncasızca gösterilen ayıp, vicdansızlık, vahşet karşısında duyacağınız acıyı derdest etmek, abluka altına almak için bir çareniz de öfkenin elini sıkıca tutmak olur. Bundan sonrası için şiddet, toplanan bulutların yağmuru getirmesi kadar doğaldır. Bu fotoğraf ise sadece bir ad bırakmıştır geride: “Hayata Dönüş Operasyonu”. Öfkesi de, adaleti de, “olmuş bitmişliği” de hukuk çeperinin içinde. Şimdilik sadece izini sürebildiğimiz adaleti ise devletin gösterdiği yerde “bekleme” sabrı ile sınanıyoruz.
Bu fotoğrafta etraflarını kuşattıkları insanları o durumlarında bile bir tehlike olarak gören devlet görevlilerinin emri aldıkları şahıs-lar- kadar suçlu olduklarını, katil olduklarını kim reddedebilir? Taktıkları gaz maskeleri ile bir yüzler ama zaten hepsi Hikmet Sami Türk’ün yüzüne bürünmüş değiller mi? Emri veren ile itaat eden arasında sadece emir veren üzerinden bir ilişki yürür bu topraklarda. Baksanıza ne emin duruştur o, nasıl da yapılanla iftihar etmedir. O silahları kavrayan eller o günden sonra rahatça dokunabilmiştir midir eşe dosta, çoluk çocuğa. Ama dedik ya devletin hikmetinden sual olunmaz yetkilileri sayımda, korlaşmış ölülerin kimlikleri daha kolay tespit edilecek ve hayatta kalanlar “Hayata Dönüş Operasyonunun” bıraktığı cesetlerle, yanık izleri ile hayata dönecekler; daha iradesiz, daha itaatkâr ve tüm onların daha’larıyla.
Hislerinizi kaybetmeyene kadar bakın fotoğrafa. Neler göreceksiniz? Hazırlıksız yakalanmışlar belli. Kapana kıstırıldıkları yangın yerinde biraz daha az yanmak için, biraz daha acıyı azaltmak için kat kat sarmışlar bedenlerini. Yorgunlar ve yüzlerinde saatlerce süren tek taraflı saldırının izleri. Aralarından biri belli belirsiz izliyor olanı biteni. Savaş ortamında bile olması gereken edebi arıyor belki de ya da düşmanda bile görmek istediği ödlek olmayan saldırı taktiğini. Çok da şaşırılmayan bir hayal kırıklığı diyelim ve asıl zavallılığa dikmiş gözlerini. Bir diğer kadın nasıl da sarmış arkadaşını, kardeşini ve sır olmayan düşlerini konuştuğu yoldaşını. Soluksuzlukları, acıları karışmış. Eeee belli ki devlet kafa sayımında, bekleyedursun doktor müdahalesi. Ağrı kesicileri birleşen dirençleri ve belli ikisi de izin vermeyecek karşılıklı dinledikleri kalp atışlarının durmasına. Yüzü, sosyalist saçları yakılan yoldaşları da hemen yanlarında. Eritilen yüzünde acı acı acı…
"Hükümetin bu operasyona verdiği, 'Hayata Dönüş' adı dün gerçek anlamını buldu" diye yazan Ertuğrul Özkök’ün pespaye kalemi münasip yerlerde devam ediyor yazmaya. “Sahte oruç, kanlı iftar”, "Devlet Girdi" manşetlerini atanlar, "Fedakârlık, sevk ve idare becerisi, dirayet"ten dolayı hükümeti kutlayan yazıları yazanlar şimdilerde çark edecekler, insafa gelecekler, insanlıkları gelecek akıllarına. Emin Çölaşan, Güneri Civaoğlu, Güngör Mengiler, Mehmet Y. Yılmaz ve daha nice “sıfatlılar”, “Dün, dünle beraber gitti cancağızım; bugün yeni şeyler söylemek lazım.” diyecekler. 19 Aralık 2000 tarihinden sonra bu fotoğrafın yaratıcılarından olan o dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Ferzan Çitici, eski Kara Kuvvetleri Komuta emekli Orgeneral Aytaç Yalman, emekli Binbaşı Zeki Bingöl, Fikret Ünalan, cezaevi 1. ve 2. Müdürle-
ri ve operasyonun gerçekleştirildiği ilgili komutanlıklar yani diyelim ki devletin kebir görevlilerinin hayatlarında hemen hiçbir değişiklik olmadı. (Ölünün arkasından günahı anılmaz diye dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’i es geçiyoruz.) Bu soylu insanlar sabah kahvelerinden, dışarıda akşam yemeklerinden, pazar bulmacalarından, form koruma diyetlerinden kısacası hıfzı sıhhatlerinden zerre vazgeçmediler. Ve hala mihmandarlar eşliğinde boy gösteriyorlar saygın davetiyelerde. Ne kadar trajik, saadet ve vicdanları apayrı yerlerde. Bir anneye çocuğunu kaybettiren tekmeler, gözaltında ölüme sebep veren işkenceler, çocukların oyunlarına karışan mayınlar, ifade etmenin yoluna “tutsaklık” koyan yasalar, halisüddem devlet mührü ile “suç” oldurulanlar, balistiğin hükmünün olmadığı “sahiplenilmeyen” kurşunlar, “Türklüğe hakaret” izni ile bebekten katil yapan, “derin devlet”e paslanan oyunlar, “Türkçe konuş, Türkçe düşün” faşizmi ile yaşatılan tüm onursuzluklar, “köküne kibrit suyu” denilerek azmettirilen katliamlar, “Sınırlar varsa, sürgünler de var.” kaçınılmazlığını yaşatanlar, kayıplar, faili meçhuller, idamlar…Hrant, Madımak, Uğur, Çorum, Deniz, Bahçelievler, Kahramanmaraş…Önümüzde yüzlerce fotoğraf. Tek bir fotoğrafla onlar adına kusa kusa utanmak istedim. Filiz Gazi filizgazi@gmail.com Not: H. Sami Türk ve emsallerine Jonathan Swift’in “İrlanda'da ki Yoksul Halkın Çocuklarının Ailelerine ve Ülkelerine Yük Olmalarını Engellemek ve Onların Topluma Yararlı Olmalarını Sağlamak İçin Mütevazı Bir Öneri” politik hicivli risalesini okumalarını öneririm, kendilerini bulacaklar.
1