Skip to main content

KaosGLD49

Page 1

AYLIK POLİTİK GAY VE LEZBİYEN DERGİSİ EYLÜL 1998 YIL 5 SAYI 49 KAOS GL ilga üyesidir. KAOS Grubu tarafından yayınlanmaktadır. Yazışma Adresi : Ali Özbaş, P.K. 53, Cebeci/ANKARA Faks : +90 312 3639041 I n t e r n e t A d r e s i : www.geocities.com/WestHollywood/Heights/3050 e - m a i l : kaosgl@ilga.org

İÇİNDEKİLER

SATIŞ NOKTALARI: ANTAKYA Kelepir Kitabevi (Hürriyet Cad.) ADANA Püren Kitabevi (Arı Sineması Sk.) Kitapsan (Gazipaşa Bulvarı) MERSİN Kitapsan (Silifke Cad.) KAYSERİ Kelepir/Ozan Kitabevi (Selanik Cad.) ESKİŞEHİR Kelepir Kitabevi (Cengiz Topel Cad.) İnsancıl Sahaf Kitabevi (Yeşiltepe Sokak) DENİZLİ Kelepir/İleri Kitabevi ANTALYA Akdeniz Kitabevi (Belediye İşhanı) BURSA Can Kitabevi (Heykel) Ezgi (Altıparmak, Burç Pasajı) Kelepir (Sönmez İşhanı) İZMİR Kabile (Konak), İleri (Konak) İletişim (Alsancak), Mefisto (Alsancak) Kelepir (Alsancak) Kemer (Konak) İSTANBUL Taksim Mefisto Pandora Kitabevi Pentimento (Beyoğlu Sineması Pasajı) ANKARA Dost, Bilim&Sanat, İmge İlhan İlhan, Doruk (Konur 1) Kelepir (Konur 2) Kitabevleri

Eski sayılar Ankara ve İzmir İskenderiye Kütüphanelerinde, İstanbul Pentimento’da (Beyoğlu Sineması Pasajı), İzmir Arkadaş Café’de.

Dizgi: Atilla Karakış, Cem, Selçuk Düzelti: Yusuf, Gay’e Efendisiz Grafik Özcan Kapak: Gay’e Efendisiz, Atilla Karakış

Eşcinsel Bilincin Genişletilmesi.................................................................................................................3 Çocukluğun ve İlkgençliğin Yaşattığı (Cinsel) Özgürlük ...........................................................................4 Eğitim ........................................................................................................................................................6 Şiir...........................................................................................................................................................10 Transseksüellik Bahsi Üzerine................................................................................................................11 Mektuplardan ..........................................................................................................................................15 Medya… Haberler… ...............................................................................................................................18 KAOS Şanlıyor........................................................................................................................................20 Reform, Özgürlük ve Eşitsizlik ................................................................................................................22 GL Kitaplığı .............................................................................................................................................24 Berduş, Şarmuta ve Muşta .....................................................................................................................25 Mantıklı Eleştiri Yapabilmek....................................................................................................................29 Ayıptır Söylemesi ....................................................................................................................................30 Kıssadan Bir Film....................................................................................................................................32 Memleketimden Kaos Manzaraları .........................................................................................................33 Gay Kavramına Dair Geç Kalmış Bir Yazı ..............................................................................................36 Bulmaca ..................................................................................................................................................37 KAOS GL’den .........................................................................................................................................38

ABONELİK İÇİN Y U RT İ Çİ 1 YI LLI K AB ONE B EDEL İ 5.000.000.-TL, 6 AYLIK 2.500.000.-TL Y U RT DI ŞI 1 Y ILL I K A BO N E B EDEL İ: 7 5 DM Y A D A 5 0 $ (POSTA DAH İL ) P L E A S E, T RA N S FE R 7 5 D M O R 5 0 $ A S 1 Y E A R S U B SC RI P T I O N PER I O D TO TH E FOLLOWI N G BANK ACCOUNT: T . İ Ş B AN K AS I MEŞ R U TİY E T ŞUB ES İ ( AN K A RA ) ALİ Ö Z BA Ş NO: 42 1 3 054 432 8 D E K O N T Y A D A F O T O KO P İS İNİ MU TL A KA A Lİ ÖZBA Ş P . K . 5 3 C E B EC İ/ANKARA ADRESİ NE POST AL AYI NI Z .

TEK SAYILIK İSTEKLERDE 500.000.-TL’ lık POSTA PULU GÖNDERİNİZ.

ANTAKYALI arkadaşlara ulaşmak için: Murat, P.K. 174, 31100, Antakya-HATAY İZMİRLİ arkadaşlara ulaşmak için: P.K. 41, Karşıyaka- İZMİR SPARTAKÜS BURSA: Alişan Pali, P.K. 894, Ulucami, 16375 BURSA L A M BD A İ STANBUL: P.K. 103, Gö ztep e/ İ ST AN BU L (e-mail: turkiye@qrd.org)


Politik Düzlemde

İnsan yaşamı birçok nehir tarafından beslenen bir deniz gibidir. Kişinin eşcinsel kimliği de, o insanı besleyen önemli nehirlerden biridir. İnsanoğlu varolduğu günden beri kendini ifade etmek için çeşitli alanlara kanalize olmuştur. Sanat, politika, felsefe vs. Ancak eşcinsel kimliği salt politik bir başkaldırı, ya da aykırı sanatın (avant-garde) konusu olarak görmek bizi bir paradoksa sürükler kanısındayım. Her şeyden önce eşcinselliği yaşayan bireyler olarak bunun normal bir ilişki olduğunu ve cinsel kimliğimizi sürekli kanıtlama telaşımızı aşmamız gerektiğini düşünüyorum. Politize olmayan ve kitlesellikten uzak herhangi bir hareketin nitel sıçrama olarak (devrim) yaşama yansıması söz konusu değildir. Bu bağlamda eşcinsel hareketin varolan samimiyetini ve iyi niyetini yitirmeden somut gerçekliklerin politik arenada dile getirilmesi gerektiğini savunuyorum. Eşcinselliği salt cinsel bir tercih olarak gören her eşcinsel büyük bir kayıptır. Kendimizi, duyarlılığımızı, politize yanımızı, yaşamla olan bağlarımızı öylesine donatmalıyız ki; partnerimizin cinsiyeti, heteroseksüel düzen insanları tarafından [vıcık vıcık ve tüm insani duygulardan uzak olan, erkekleri kadını sadece bir delik olarak, kadınları ise erkekleri yaşam sigortası olarak gören heteroseksüel düzenin sağlıksızlığını tartışmıyorum bile] aşağılayıcı bir unsur olarak görülmesin. Hangimizin daha insancıl ilişkiler yaşadığını daha sonra tarih araştırsın, bulsun.

hemcinsimle kurmuş olmam beni ne aykırı, ne özel ne Gülay DERYA de aşağılık bir insan yapar. Ben de aşkımı yaşamak İstanbul istiyorum, insani duygulara sahip insanlar gibi. Benim sevgi tanımım: “Üretilebilenlerin çokluğu ile tüketilebilenlerin azlığı arasındaki pozitif oranın, yaşamın diyalektiğine bireysel olarak yön verebilmesi sanatıdır”. Bence bu pozitif oran kiminle yakalanmışsa, onunla yaşanmalıdır. Sağlıklı olan ve insanı mutlu kılan da aşkı yakalamak, yaşamaktır. Aşkın her insanda farklı izdüşümler yaratan bir fenomen olduğunu unutmadan. Aslında eşcinselliğe bakış açım, Türkiye’de veya dünyadaki pek çok sorundan bağımsız değil. Dünyada onca yoksulluk ve açlık varken, insanlar faşist baskılarla katledilirken, her yanda yalnızlık ve umutsuzluk kol gezerken, emek acımasızca sömürülürken, insanlar arası sınıf farkı gitgide büyürken; dimdik ayakta kalmak çok zor. Kısacası dünyanın rengini değiştirmeden bizim için hiçbir şey daha iyi olmayacak. Bu bağlamda tüm eşcinselleri yaşanası bir dünya için savaşmaya çağırıyorum. 68 ruhunun simgesi bir sözle yazımı bitiriyorum: “Gerçekçi ol, imkansızı iste”. Biz de gerçekçi olalım ve imkansızı –yani dünyanın rengini değiştirmeyi- isteyelim.

Eşcinselliği salt cinsel bir tercih olarak gören her eşcinsel büyük bir kayıptır.

İnsanlara Hegel’in sözünün doğru olmadığını kanıtlamalıyız. “Aşk, kişinin karşı cins tarafından istenme isteğidir” demiş. Ben, sekiz yıldır kadınlarla birlikte oluyorum. Ve bir kadına aşık olmanın ne kadar özel ve güzel bir duygu olduğunu biliyorum. Aşk için kimin neyi söylediği o kadar önemli değil. Bu konuda herkesin söyleyecek bir sürü sözü vardır. Görünüşte de bir çok insanın yaşadığı aşk birbirine benzer ama her ilişkinin rengi, armonisi ve diyalektiği farklıdır. Hegel bu bileşimi karşı cinsle kurmuş olabilir, bunu anlayabilirim. Ama benim bu dengeyi

KAOS GL 49 / 3


Uzun zamandır on yıl kadar önce okuduğum bir şiirin hatırımda kalan üç dizesinin peşinden koşup duruyorum. Hangi dergiden, kitaptan okuduğum hatırımda kalmamış. Şairinin adını da bilmiyorum. Okuyunca etkilenmiş olmalıyım ki zihnimde yer etmiş, unutmamışım. Okuduğum şiirin pek öyle güzel bir şiir olduğunu falan düşünmüyorum. Beni yalnızca düşünmeye ve geçmişin içinde yapmak istediğim yolculuk için yüreklendirdi o kadar. Belki de hatırımda kalan üç dize sayesinde kafamdakileri değerlendirip, ortaya dökme, yazma şansına kavuştum. “On beşinde on altısında oğlanlar kızlar/geceyi gündüzü hırsızlar/takarlar yakalarına” sözünü ettiğim şiirin aklımda kalan, zihnimde yer eden üç dizesi bu, gerisini bilmiyorum. Şiirin tamamını bilmek gerekmiyor da. Beni düşünmeye iten yalnızca bu üç dize ve bu üç dizenin vurguladığı dünya. Belki de şairin kafasında kurgulayıp şiire döktüğü dünyayı bir gerçeklik olarak algıladım. Kendi adıma bu üç dizenin geçmişe bakmada iyi bir olanak oluşturduğunu düşünüyorum. Açıkçası insanın çocukluğunu ve ilkgençliğini her ikisinin yarattığı (cinsel) özgürlüğü hem kendi geçmişime, hem de geçmişte düşündüklerime bakarak ve oradan da genişlemeye çalışarak irdelemek istiyorum. Yazarın, biri yazılarından birinde çocukluk insanın dönmek istediği mutlu zamandır diyor. Ben, bu mutlu zamanın insanın ilkgençliğini de kapsadığını düşünüyorum. Yazı çerçevesinde çocuklukla, ilkgençliği birlikte düşünmek, birlikte ele almak istiyorum. Çünkü, çocuklukla, ilkgençliğin kesin çizgilerle birbirinden ayrılabileceğini sanmıyorum. Tersine ikisinin içiçeliğinin ayrımına varılmasından yanayım.

Ece GÖKSENİN Çocukluk ve onu izleyen ilkgençlik insanın kendini

Çoğumuz gizlendiğimiz inlerimizde bunları kaçamak olarak düşünür yaşarız. Artık içimizdeki benle, dışımızdaki ötekinin savaşında yerimizi almanın zamanıdır. Bizler şimdi hepimiz bu süreci yaşıyoruz. Ya kendimiz olacağız ya da yok olacağız.

KAOS GL 49 / 4

tanımaya ve anlamaya çalıştığı bunu yaparken de en özgür olduğu dönemdir. Ailelerin ya da birilerinin üstünde kurmaya çalıştığı egemenliğin içinde bulundurduğu bir etki gücü yoktur. Yaşadıkları karşısında kimse onlardan bedel isteyecek ve o da bu bedeli algılayabilecek erişkinlikte değildir. Çocuk, Bataille’nin üstünde durduğu “her yerde ve her zaman, bilgilerimizin sınırı ölçüsünde, insanın cinsel yaşamının belirli kurallara ve sınırlamalara tabi olduğu” düşüncesinin oldukça uzağındadır. Çocukluk ve ilkgençlik o sınır ve kuralları karşı çıkmadan ortadan kaldırır. Yine Bataille’nin belirttiği gibi çocuklukta sadece doğal devinim vardır. Bütün bunlar da özellikle cinsellik bağlamında sınırsız bir özgürlük doğurur. Çocukluk ve ilkgençlikteki özgürlükten asıl kastımız belirtmeye çalıştığımız gibi en geniş anlamıyla sınırsız bir cinsel özgürlüktür. Orda önemli olan düşünüp duymaktan çok düşündüğünü, duyduğunu, istediğini hemen yaşamaktır. Bu öğrenme düşüncesinden çok oluşmaya başlayan cinselliğin belirlediği bir şeydir. Cinsiyetçi ideolojilerin, egemen ahlakların toplumda yürürlükte tuttuğu, dayattığı, kötünün ayıbın, gizliliğin anlamı ya da içerdikleri bize pek önemli ve gerekli görünmez. Bu da insanın kafasında her anlamda sonuçları ne olursa olusun sınırsız bir özgürlük çizmesine yeter. Başlangıçta yalnızca merakla, öğrenmekle sınırlanmış gibi görünen bu eğilim sonunda insanda egemen ahlakın dışında bir şeyleri yaşama isteğini doğurur. Bu da insanın cinselliğinin kendini ifade etme olanağı bulmasıdır. Bilinçsizce yaşanıyor gibi görünen şeyler insanın cinselliğini, ne olduğunu, ne olmadığını bulup çıkarmasını sağlar. Kendinin ve gövdesinin haz alacağı şeyleri ortaya çıkarmasına yardımcı olur. Cinselliğin içerdiği şey aslında dokunmayla yakından ilgilidir. Hatta diyebiliriz ki cinsellik eylemi daha çok hem düşünsel hem yaşam olarak dokunmaktır. İnsan önce kendine dokunur. Sonra başkalarına. Bu her şeyin başlangıcını oluşturur. Çocuklukla başlayan bu dönem çoğunlukla ilkgençliği de içine alır. İlkgençlik büyük ölçüde yol ayrımı anlamına gelir. Neyse şimdilik konumuz bu değil. Kuşkusuz o yol ayrımı ayrı bir yazı konusudur.

Oğlan-kız, kız-kıza, oğlan-oğlana içtenliğin, doğallığın ve cinsel dürtülerin biçimlendirdiği her şey belirtmeye çalıştığım süreçte doyasıya yaşanır. Bu sürecin içindeki ilişkilerde cinsiyet ayrımı sözkonusu bile değildir. İnsan yalnızca insan olarak istediğiyle birlikte olur. Gövdesini ya da bir başkasının gövdesini paylaşır, kendine ve bir başkasına dokunur. Birbirinin penisini, vulvasını, poposunu, anüsünü, göğüslerini merakla başlar bu mutlu zaman. Aslında buradaki merakta dokunmanın biçimlendirdiği bir şeydir. Çocuk gövdesi doğallığın simgesidir. Öyledir öyle olmasına da insanlar o kartları birbirlerine gönderirken kendilerinin ve özledikleri geçmişlerine göndermede bulunduklarını unutur görünürler. Herkes birbirinin dokunmayı istediği yeriyle oynamasına -bunlar daha çok yeni yeni keşfettiği erojen bölgeleridir- istediği yerini görmesine hazla göz yumar. Dokunmayı ve okşamayı öğreniriz. Kendimize ve bir başkasına dokunmanın hazzını yaşarız. Cömertçe, bütün içtenliğimizle donumuzu sıyırırız, eteklerimizi açarız, fanilamızı çıkarırız. Başlangıçtaki bakmak, görmek, hayranlık dokunma isteğine, cinselliğini yaşamaya böylelikle dönüşür. Bunları yaparken hem kendimize hem de gövdemize ulaşmaya çalışırız, onu tanırız, anlarız. Arkadaşımız bize aynadır. Hep cinsel dürtüler ve daha fazla haz alma isteği bizi yönlendirir. Vulvamız, penisimiz, göğüslerimiz, büyür, kalçalarımız biçimlenir, gövdemiz bizi etkileyen görünümüne kavuşur, Tüylerimiz çıkar, penisimizden ilk meniler sızmaya başlar, bilmediğimiz bir nedenden penisimiz sertleşir, dikelir. Birbirimizi öperiz, öpüşmeyi öğreniriz. Birlikte olmak, birlikte yazmak için can atarız. Kız-kıza, oğlan-oğlana, oğlankıza sevişiriz. Erojen yerlerimize dokunuruz. Birbirimizden ve gövdemizden onun tattırdığı hazlardan ayrılmak istemeyiz. Birlikte olmanın yollarını ararız. Ellerimiz ya göğüslerimizdedir artık ya da apış aramızda. Bu dönem oğlanlar için daha ayrıcalıklıdır. Birbirleriyle cinsel ilişkilerde bulunurlar. Birbirlerini düzerler. Çocukken bir arkadaşımız vardı. Eşcinsel olduğu söylenirdi. Düzgün bir fiziği vardı, oğlan güzeliydi, teni pürüzsüzdü. Denizde yüzerken ne kendimizi ne de gözlerimizi ondan ayıramazdık. Ona yakın olmanın, ona dokunmanın yollarını arar bulurduk. Dört


arkadaşıyla cinsel ilişkiye girdiklerini duyduğumda çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. O gün onunla birlikte olmayı çok isterdim. Zaten çoğu zaman onunla birlikte olduğumda ona sarılırdım, kucaklardım, öperdim. Parasız yatılılar insanın cinselliğini doyasıya yaşadığı mekanlardır. Yalnızca oğlanların ya da kızların kaldığı mekanlar cinselliğe doğallık kazandıran, içtenleştiren yerlerdir. İnsan orda ilgi duyduğu arkadaşıyla yatar, birlikte olur. Benim de böyle bir arkadaşım vardı. Yanından hiç ayrılmazdım, zorla yatağını paylaşırdım. Hamama onunla girerdim. Üstüne çıkar zorla öperdim. Ona dokunurdum, okşardım. O da beni öpmek ister çoğu zaman bu düşüncesinden vazgeçerdi. Birbirleriyle cinsel ilişkiye girenlerden biri de oydu. Onun içinde bir dişiliği sakladığını, ona ortaya çıkarmak gerektiğini düşünürdüm. Tarihte şövalyelerin yetiştirdiği öğrencileriyle verdikleri eğitimin sonunda cinsel ilişkiye girdikleri biliniyor. Myra’nın dildosuyla tecavüz ettiği üniversiteli gencin daha sonra eşcinsel olmasının da bir anlamı var. Bataille kadın erkek arasındaki ayrımı erkeklerin daha çok çekici olduklarını belirtmekle birlikte kadınların sunma yeteneğinin gelişkinliğiyle açıklar... Ayrıca kadınların erkeklerden daha güzel olduğunun söylenmesinin yanlış olduğunu belirtir. Saint Augustin üremeyi kaka ile sidiğin arasından geliyoruz diye açıklar. Bataille ise “Cinsel davranışları atıklar oluşturmaktadır, onları utanç duyduğumuz bölümlerin içine alıyoruz ve anal deliğini de bunlarla birleştiriyoruz.”der. Bütün bunlardan cinsel ilişki de anüsle vulvanın arasına fazlaca bir ayrım koyamayacağımız düşüncesini çıkartabiliriz. Kadın erkek arasında da anal ilişkinin fazlaca rağbet gördüğünü biliyoruz. Bu da erkek erkeğe anal ilişkinin tartışılmasını anlamsızlaştırıyor. Kaldı ki şu da bir gerçek anal ilişki dokunmanın daha yoğunluklu yaşandığı bir şey. İnsanı daha da hazlandırıyor. Kaldı ki erojen bölge olarak anüsün vulvadan daha duyarlı olduğunu da biliyoruz. Anüse dokunmanın insanı göklere uçurduğunu söyleyebiliriz. Kierkagaard, “çocuk, korkunç olanı bilmez, insan ise bilir ve ondan korkar. Çocukluğun eksikliği, öncelikle korkunç olanı bilmemektir. Ve ikinci olarak bilgisizliği nedeniyle korkulmayacak şeyden titremektir.” diyor. Kuşkusuz Kierkagaard’ın eksiklik olarak gördüğü çocuğun hayatının çerçevesini çizer. Öte taraftan Kierkagaard’ın belirtmeye çalıştığı daha çok dinsel olanla ilgilidir. Oysaki onun saptadığı şey aslında çocuğun doğallığına gönderme yapar. İnsan deneyerek, yanılmayı da göze alarak egemenliklerin dışında bir hayat kurabilir. Cinsel tercihleri de orda biçimlenir. Belki orada önemli olan insanla birlikte olma düşüncesidir. İnsana duyduğu yakınlık ve onun doğurduğu dokunma isteğidir. Bu aslında cinsiyetçi yaklaşımların dışında duran bir insanlaşmadır. Çocuk insanla birlikte olmak onunla bir şeyleri düşünmek yaşamak amacındadır. Orada neye ilgi duyduğu cinsiyet ayrımlarının dışında belirginleşir.

Doğal bulunması gereken, doğal olan da budur. Cinselliğin bu bağlamda gelişmesi ve yaşanması beklenir. Sevgi de aşk da insana ilişkindir. Sonuçta insanın düşündüğüdür. Çocukluğun ve ilkgençliğin temellendiği anlayış budur. Sonrasında geçerliliğini koruması gereken de bu olmak zorundadır. Marazilik işte bunun dayatmayla değiştirilmesinde yatmaktadır. Ne var ki ilkgençlikle birlikte insan cinsiyetçi ideoloji ve güdümlendirdiği ahlakla tanışır. Onun periferisinde dolanır. İnsani duygu ve düşüncenin yerini cinsiyetçi yaklaşımlar alır. İnsan tinsel yanından çok fiziğinin gösterdiği olmak zorunda bırakılır. Ruhunu bile isteye ortadan kaldırır. Bulamayacağı, ulaşamayacağı bir yere saklar. Tinselliği biyolojinin altında ezilir. Kendi içinde yerine koysan olur. Tinselliği korkuyla aklında tuttuğu bir düşüncedir artık. Kendi olmadığı, kendinin biçimlemediği bir hayatla ve onun oluşturduğu yapay cinsellikle başbaşa kalır. Cinsiyetçi ideolojilerin ve onun güdümlediği marazi ahlakın etkisindeki insan önce kadındır, erkektir. Ve öyle davranmaya zorlanır. Kuşkusuz geçiş sürecinde kendi olmayı, kendini ifade etmeyi başaranlar, cinsel tercihlerini savunanlar, aynı hayatını yaşayanlar yok değildir, ama azınlıktadır. Cinsiyetçi ideolojinin güdümündeki kadın ya da erkek belli süreçlerden sonra kendinin ve kendini çeken yanının farkına varabilir, varır. Orada da bir tercihle karşı karşıyadır. Ya güdümlendiği yerde kalır ya da kendini özgürleştirir. Çocukluk dediğimiz ve asıl kendi olduğu mutlu zamana dönmenin ya da onu yeniden düşünüp yaşamanın yollarını arar, bulur. Kafasıyla çatışır, bir şeyleri yıkar. Bu kolay göze alınır, kolay başarılır bir şey değildir. Çoğumuz gizlendiğimiz inlerimizde bunları kaçamak olarak düşünür yaşarız. Artık içimizdeki benle, dışımızdaki ötekinin savaşında yerimizi almanın zamanıdır. Bizler şimdi hepimiz bu süreci yaşıyoruz. Ya kendimiz olacağız ya da yok olacağız. Çocukluk ve ilkgençlikle ilgili belirtmeye çalıştıklarımız bunu bir kez daha duyurmaya çalışıyor. insanın kendine yapacağı en büyük kötülük istemediği biri olarak yaşamasıdır. Galiba KAOS GL gibi dergiler en çok bunun için çıkıyor. Herkesi kendine çağırıyor. Bu yazı da bir çağrı olsun: haydi kendimize dönmeye, haydi kendimizi bulmaya, haydi düşündüğümüz gibi yaşamaya! Cesaret, biraz daha cesaret!

KAOS GL 49 / 5


“NEDEN BANA KIZ KILIKLI DİYORLAR?” SERDAR/Kırşehir Ne anlatılır… Neler konuşulur şu ders araları? Her ders sonu bir teneffüs. Durmadan çağlayan akarsu gibi bahçeye koşar çocuklar. Bense hiç istemem dışarı çıkmayı, sıramda tek başına oturmak daha güzel gelirdi. Gündüzü de sevmezdim zaten. Herkes kendi arasında birşeyler yapıyor, ben uzaktan seyrediyordum onları, cesaret edip de bir türlü yanaşamazdım yanlarına, düzen kendiliğinden kurulmuştu sanki, bu dünyada bana yer yoktu… Soru sorardı hocamız, bildiğim halde cevap vermekten kaçınırdım. Sesim beni ele verecekti sanki. Diğerleri konuşunca hiçbir şey olmazdı ama sıra bana gelince bütün gözler üzerime çevrilirdi. Heyecanlanırdım, gözümü bir noktadan ayıramazdım hiç. Ah şu beden dersleri. O günün gelmesini hiç istemezdim. Futbol oynamaktan da nefret ederdim. İlgimi de hiç çekmezdi. Beni oynatmasınlar diye hep gerilerde dururdum. Bazen, beni kimsenin aradığı yoktu, kaçışlarım, sonraları alaya dönüşmüştü. -Adın ne senin? -Sesin niye öyle ince? Karı mısın sen? -Çükün yok senin. -Kız kılıklı. Okul servisinde de sesim çıkmazdı. Diğerlerinin konuşmaları sarmıştı etrafı, benimse sadece bedenim. Eve gelirdim. Kalbim hep birşeyler haykırmak arayışındaydı. Okulda biriken duygularım, evde ağlayarak son bulurdu. Evdekilerle de konuşmazdım. Bu dünyayı sevmediğimi, yaşayacak birşeyimin kalmadığını söylerdim anneme. Üzülürdü tabii ki. Derdin ne, sorunun mu var, derdi bana. Birşey söylemezdim. Herşey içimde kalırdı. Hepsi birer gözyaşı olup, yüreğime acı acı damlardı. DOĞMASAYDIM Ah bir çocuk olsaydım. Çocukluğumu doyasıya yaşasaydım, Atılsaydım yaşıtlarım arasına, Mutlu olsaydım doya doya, Gülebilseydim keşke. Rahat olsaydı o küçücük yüreğim, Kendini sorgulayan hislerim Ve çaresiz bedenim. Büyümeseydim. Şu çirkinleşen dünyada, Çirkin kalsaydım.

KAOS GL 49 / 6

Doğmasaydım. Acı çekerek yanmaktansa Hiç doğmasaydım Doğmasaydım NOT: Bu şiirimi yazdığım zamanlarda çok karmaşıktım ve kendimi kabul edemiyordum. Ama şimdi kendimle barışığım ve mutluyum. Gözyaşı içinde geçirdiğim günlerimi geride bıraktım artık.

∇∇∇ H. G/Ankara "İncitirim korkusuyla/yıkarken/nasıl da Usulca/gezdirirdi ellerini/teninde annen" Sunay Akın Çocukken ne güzel görünürdü her şey. Babamdan ve annemden her gün dayak yememe karşın çok neşeli bir çocuktum. Ta ki Ankara'dan taşınıncaya kadar. Arkamda bir çok anı ve insan bırakmıştım. Hâlâ hatırlayabiliyorsam ne mutlu bana. Babamın tayini nedeniyle Çankırı gibi küçük ve tutucu bir şehre gitmiştik. Şehre tam olarak uyum sağlayamadan okula başladık. İlk okul 5'e gidiyordum. Kırklareli'nden tanıdığım bir arkadaşım vardı. Bana benim sevgilim olur musun demişti. Ben de kabul etmiştim. Daha 9 yaşındaydım ve bunun tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyordum. Sonra bir gün yıkık eve gittik. Elbiselerini ve elbiselerimi çıkardı. 9 yaşında bir çocuk ne kadar cinsellik kurabilirse o kadar bir ilişki yaşadık. Ben bunu bir daha yapmak istemedim ama o hep beni babama söylemekle tehdit ederek bir yıl boyunca ilişkiye zorladı. Hatta bütün çocukların bundan haberi vardı. Herkes benden bu yolla birşeyler istiyordu. Bense hiç karşı çıkamadım. O bana bunu diğer erkeklerin önünde de yapmıştı. Bu baskılardan, başka bir yere taşınarak kurtuldum. Hoş yine de orduevinde veya tepebaşında onunla karşılaşıyordum. Ve her seferinde yine tekrarlanıyordu. Çocukluğumun da etkisiyle olayı örtbas ettim. Hiç bir şey olmamış gibi orta 3'e kadar gittim. Orta 3'te yine Ankara'daydım. Yeni bir ortam, yeni bir çevre derken bütün neşem yok oldu. O dönemde A benim en iyi arkadaşımdı. Aramızdan su sızmazdı. Bir gün veli toplantısında A'nın annesi benim onun kızına aşık olduğumu düşündüğünü ve bu yüzden bir daha A ile konuşmamamı istemiş. Toplantıdan sonra A bana bir hediye getirmişti. Ve sanki onu bir daha görmeyecekmişim gibi konuşuyordu. Öyle de oldu. Annem beni başka bir okula kaydettirdi. Hem böylece onun gözünün önünde olacaktım. Annem o okulda öğretmendi. Böylece arkadaşlarımı, öğretmenlerimi hatta hatta dostlarımı o seçti. Ben ise A'yı özlüyordum ve bütün bunlara katlanamıyordum. En kolay yol olan intiharı bir kaç kez denedim. Başarılı olamadım. A'nın doğumgününe nasıl olduysa bir yol bulup gittim. O gün ondan ayrılmak istemiyordum. Birlikte dışarı çıkmıştık.


O sırada babam beni gördü ve evire çevire çarşının ortasında, herkesin gözü önünde dövdü. Eve gittik. Babam hiçbir şey olmamış gibi davrandı. Ben de birşey söylemedim zaten. Liseye özel bir fen lisesinde başladım. Bu seferse babam kontrolü ele aldı. O da orada öğretmendi. Hoş o kadar arkadaşlarıma karışmıyordu ama öğretmenler aracılığıyla benim hakkımda birçok bilgi edinebiliyordu. İlk zamanlar kimseyle konuşmuyordum. (öğretmenler dahil) Bir gün birisi bana"merhaba"dedi. Ben ise kırk yıllık arkadaşımmış gibi gittim ona bütün başımdan geçenleri anlattım. O da başka birine anlatmış. Bu arada ben de gidip başkalarına da anlattım. Sonra insanlara beni yönetme fırsatı verdim. Bir gün edebiyat dersi için bir şiir yazmıştım. Birisi (bana ilk merhaba diyen) bunu kimin için yazdığımı sordu. Ben de söyledim. Tabii bu ona biraz ters geldi. Çünkü şiir bir kıza yazılmıştı. Sonra bunu herkese söylemiş. Ve bir anda benim bile anlam veremediğim bir kaçış oldu benden. Beni konuşmam için psikoloji hocasına gönderdiler. En azından sessiz olmama bir çare bulur ve rahatlarım diye. O da benim bunu bir psikologla konuşmamın daha iyi olacağını söyledi. GATA'ya gittik. Konuşamadığım için oradaki benimle ilgilenmedi ve annemle ayak üstü kavga ettiler. Lise 2'deyken Kaos G/L okumaya başladım. Bunu kimseye söylememiştim. Annem bu sefer de beni psikoloji hocasına aşık olduğum gerekçesiyle suçladı. Yine mi dedim ve bir intihar girişimi daha. Kahretsin yine işime yaramadı. Ama bu vesileyle psikoloji hocasına eşcinsel olduğumu söyledim. O ise bunun sadece bir arayış olduğunu belirtti.

bırakmayacaklardı, madem onlarla bir yere gidemeyecektim, belki anlarlar diye söyledim. Ama hâlâ bunu bilinçsizce söylediğimi düşünüyor. Hastanede hemşirelerin ilgisi çok iyiydi. Kendimin bir insan olarak değerli olduğunu ilk o zaman hissettim. Bu girişim pek çok şeyi değiştirdi. Bir daha annem ya da babam beni dövmediler. Çok daha anlayışlı davrandılar. Ama bunun başka bir yolu daha olabilirdi. Ertesi gün psikiyatriye sevk edildim. Bu sefer ilgilenmek zorunda kaldılar. Ben sebep olarak sadece bir arkadaşımın doğum gününe gitmeme izin

İkinci dönem devlet lisesine geçtim. Yine bir suskunluk dönemi. Ama bu sefer daha çabuk atlattım. Çünkü oradaki insanlar daha sıcaktı. Onlarla iyi vakit geçiriyordum. Bir gün B'nin evine gittim. Ama onun erkek arkadaşı da bizimleydi. B çok güzel ve iyi bir insandı. Salonda oturuyorduk. Erkek arkadaşıyla öpüşüyorlardı. Ve ben daha fazla dayanamayarak kalktım. 17 Haziran 1996 benim için bir dönüm noktasıydı. O gün B'nin doğum günü vardı. Annemler gitmeme izin vermeseler de ben gittim. O'na okuması için günlüğümü vermiştim. Günlüğümde ona karşı hissettiklerim de yazıyordu. O daha önce böyle bir ilişkisi olduğunu ve artık bunları bıraktığını söyledi. Ama bana karşı davranışları değişmemişti. İlk defa beni bu yüzden dışlamayan biri çıkmıştı. Öğlen 12’de evde olmam gerektiğinden oradan ayrıldım. Onu gerçekten çok seviyordum. Ve bir kutu ilaçla bir intihar girişimi daha gerçekleştirdim. Ve bu sefer ölüme çok yaklaşmıştım. Annemler ilaç içtiğimi farkettiklerinde o çoktan kana karışmıştı. Apar topar GATA'ya gittik. Yolda babama o haldeyken söylediğim şeyi çok iyi hatırlıyorum. "Bana peçe al, kapanacağım" demiştim. Madem beni arkadaşlarım konusunda rahat

KAOS GL 49 / 7


verilmemesi yüzünden böyle bir şey yaptığımı söyledim. Fazlası gerekmiyordu. Bir sene, yani geçen sene, depresyon ve iletişim konusunda tedavi gördüm. Beni konuşturmak için ellerinden geleni yaptılar. Zaman zaman orada konuştum ama bunu dışarıya taşıyamadım. Okulda , lise 3'de, bir kız arkadaşıma eşcinsel olduğumu söyledim. O da bana ona yakın olmamamı tembih etti. Eğer ona daha önce yardım etmemiş olsaydım bana bunu da revâ görmeyecekti. Bir gün yanıma geldi. Din dersindeydik. Hoca konuyu anlatırken o göğüslerimi okşamaya başlamıştı. Sonra zil çaldı ve dışarı çıktık. O'na çıkma teklif ettim. O da bir daha benimle konuşma dedi. Ertesi gün en arka sırada tek başıma oturuyordum, ki her sırada üç kişi oturuyordu. Sıra arkadaşım geldiğinde yanıma oturtmadılar. Ve bütün okulda da ünüm yayıldı. Yoldan geçerken, otobüsle giderken hep parmakla gösteriyorlardı beni. Bense bunlara hiç aldırış etmedim. Bir kaç gün sonra sıra arkadaşım bana müjdeyi verdi(!) Benimle konuşmayarak hiçbir şeyi düzeltemeyeceklerini ve beni normale döndüremeyeceklerini diğerlerine anlatmış. Bir şey demedim. Çünkü hakkım olduğunu sanmıyordum. Zaten yarım dönemde bitmişti 3. sınıf. Şu an her şeye rağmen iyi bir üniversitede okuyorum. Ve hala silemediğim geçmişten kalan izleri temizlemekle meşgulüm. Okulun psikoloğu daha mantıklı olur diye ona her şeyi açıkça anlatmıştım. Ama o beni tedavi etmeye kalktı eşcinselliğim yüzünden. Hemen hormon testi yapıldı. Bense zar zor onları ikna ettim. Bunun artık hastalık olmadığını söyledim. Ve ben istemezsem bunu değiştiremeyeceklerini belirttim. Hak verdiler. Aşağı yukarı bir ay önce hoca gelip kitabımı almıştı. Ve kitabın arasında Kaos vardı. Biz alıştırma çözerken; O, dergiyi biraz karıştırdı. Olaydan iki gün sonra öğretmenimle konuşmaya karar verdim. Bana dergiyi merak ettiğini ve onun için kitabı elimden aldığını söylemeye çalıştı. O'na eşcinsel olduğumu söyledim. O da benim hakkımdaki fikirlerinin değişmeyeceğini, onun gözünde herkes gibi sadece bir öğrenci olacağımı falan belirtti. Bu arada psikoloğa gittiğimi biliyordu. Tedaviyi desteklediğini söyledi. Tedavinin bununla hiç bir ilgisi olmadığını söyledim. Biraz bozuldu. Başka ne yapabilirdim ki? ne diyorduk… Çocukken.…

KAOS GL 49 / 8

26/3/98

∇∇∇ Ece GÖKSENİN/……… Eğitim konusunu tartışmaya öncelikle okul öncesiyle, başka bir deyişle aile içi eğitimle başlamak gerekiyor. Eğitimse ailenin verdiğini, dikte ettirdiğini sağlamlaştırır, toplum içinde genelleştirir. Bilindiği gibi yaşadığımız toplumun aile yapısı istisnalar dışında genelde cinsiyetçi ideolojinin biçimlendirdiği ataerkil bir kişiliktedir. Söylememizin bir sakıncası yok: erkek egemen bir toplumun insanlarıyız. Kişilerin aile ve toplum içindeki konumunu neredeyse bütünüyle bu cinsiyetçi ideoloji belirler. Bu da, aile kurumunun başlangıçta cinsler arasında (insanlar arasında) eşitsizlik üretmeye uygun bir konum kazanmasını sağlar. Söz konusu edilmesi gereken, kişinin biyolojik olarak kadın mı, ya da erkek mi olduğudur. Kişinin hayat biçimini belirleyecek olan da o kadınlığı ve erkekliğidir. Kişiler bir şekilde kadınlığın ya da erkekliğin fanusuna kapatılır, hapsedilir. Erkek egemen bir toplumda erkek bir çocuğun özellikle cinsellik bağlamındaki gelişme süreci neredeyse topluma naklen sunulur. Erkek bir çocuk penisini gösterebilir, görkemli törenlerle sünnet edilir, büyük bir coşkuyla genelevine götürülür, aynı şey erkek gerdeğe girerken de sözkonusudur. Ama aynı erkek çocuğun poposunu ya da anüsünü, gösterme hakkı yoktur. Oluşturulan ahlaki ve geleneksel yapı onun erkekliğinin toplumca kutsanmasını sağlar. Bir kadın içinse bunların hiçbirinin geçerliliği yoktur. Poposunu, vulvasını ya da göğüslerini gösterdiğinde cezalandırılır. Göğüsleri büyüdüğünde gizlemesi için ne gerekirse yapılır. Adet görmesi ise ona bir törenden çok yeni acılar verir. Sonunda o eşitsiz cinsiyetçi ilişkiler içinde bir erkekle evlendirilir. Çocukların geçirdiği bu süreçlerin içinde ise erkeklere ilgi duyan bir erkeğin, kadınlara ilgi duyan bir kadının hiçbir şekilde varolma hakkı yoktur. Onu zevkle, hazla düzenler tarafından bile horlanır, aşağılanır, cezalandırılır. Bu bağlamda yaşadığımız topluma bakarak özgür bireylerin, özgürce eğitiminden sözedemeyiz. Kişiyi oluşturma ve biçimlendirme düşüncesi yalnızca cinselliğiyle, biyolojisiyle sınırlanmış değildir. Bunların dışında itaatkarlık gerekir, bu ataerkil, cinsiyetçi yapının sürmesi istenir. Kişi, ne olması, nasıl olması gerektiğine baskıyla ikna edilir. Bütün bu süreçler de kişinin kendini nasıl düşündüğünün, kendini nasıl ve ne olarak gördüğünün, ne olmayı istediğinin, neyi yaşamak istediğinin önemi yoktur. Kaldı ki, bir yanıyla kişi, aile kurumunun kendini ifade ettiği bir nesnedir. Anne kızında kendini, baba oğlunda kendini görmek isteyecektir. Bütün bunlarsa erkek egemen bir ahlakın gölgesinde gerçeklik kazanır. Egemen ahlak hem aile,


hem toplum tarafından kişiye dayatılır. Bütün bunlarsa toplumun kişiye vermeyi düşündüğü biçimin ilk aşamasını oluşturur. Süreç, aile içi eğitimden sonra okuldaki eğitimle sürer. Bu anlamda ilk, orta, lise hatta görece özgürlüklere rağmen üniversiteyle süreç kişiye son biçimini verir. Kişi, bütün bu süreçlerin sonunda topluma, egemenliklere, ideolojilere boyun eğmeyi, itaati öğrenir. Kendisinden başkası olmayı, başkalarını ifade etmeyi ve onların istediği gibi olmayı “başarır”.! Artık kişinin yaşadığı kadın olsun, erkek olsun toplumun istediği biçimdir, biçimdedir. Öyle ya, okullarda çoğu zaman bir kızla, erkeğin yanyana oturma, birlikte gezme, elini tutma, onun koluna girme, ona sarılıp öpme ağır bir ceza nedenidir. Aynı şey kadın kadına, erkek erkeğe olduğundaysa teşhir edildiği gibi okuldan atılmalarına yol açar. Erkeğin ya da kadının kendine bakması, makyaj yapması, gövdesini belirginleştirmesi, hatları ortaya çıkarması ayrı bir ceza nedenidir. Bizdeki eğitim anlayışı tutucu bir ahlak anlayışının ve cinsiyetçi ideolojilerin belirlediği bir şeydir. Bunun özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında belli bir kırılmaya uğradığı söylenebilirse de zamanla aynı cinsiyetçi güdümlenmeye geri dönülmüştür. Yürürlükteki eğitim anlayışıyla bireylerin okullarda özgür olması sözkonusu olamayacağı gibi farklı yaşam biçimleri ve cinsel tercihleri olanlar için bunun tartışmasını bile yapmak gereksizdir. Cinsiyetçi ideolojinin güdümlediği eğitimin akabinde süreci evlilik kurumu tamamlar. Bütün kurumlar gibi evlilik de itaatkarlık ve bağlılık ister. Evlilik kurumundan kasıtsa bir kadınla erkeğin birlikteliğidir. Bunun dışındaki hiçbir aykırı yaşam tarzı ve evlilik biçimi zaten işin başında aile kurumu ve eğitim tarafından aforoz edilmiştir. Kişinin kendini nasıl duyumsadığının bu evlilik sürecinde tartışılması bile sözkonusu değildir. Az buçuk cesareti olan ve ne istediğinden emin kadın ve erkekler bütün bu süreçlerde düşündüklerini gizlilikle yaşamayı öğrenir. Hayatın içinde gizlilik ve ikiyüzlülükle açtığı gediklerde kendine küçük yaşamlar oluşturur. Düşündüklerini de, cinselliğini de gizlilikle sürdürür. Yaşadığımız toplumun bireylerinin aşağı-yukarı hepsinin aynı durumda ve konumda olduğunu düşünürsek kimsenin kendi olamayacağı, kendi biçimiyle yaşayamayacağı sonucunu çıkartabiliriz. Herkes kurguladığı gibi yaşamayı ve yaşadığını sanmayı sürdürecektir. Bir erkekle başka bir erkek, bir kadınla başka bir kadın ancak düşlerinde düşündüklerini duyup yaşayabilecektir. Bu haliyle yaşadıklarımıza kendi yaşamımız demeninse bir anlamı olacağını sanmıyorum. Sonuçta kurallarını dışımızdaki egemenliklerin koyduğu yaşam kesinlikle “bize” aittir! Çünkü yazarın belirttiği gibi “yanlış yaşam doğru yaşanamaz”! Ne yazık ki, aile içi eğitimin ve okuldaki eğitimin temel amacı budur: yanlış yaşamı

doğru yaşatmak! Egemen ahlakın, cinsiyetçi ideolojinin ve dinlerin derin etkisindeki bu süreç sonrasında toplumun gereksindiği ve kabul ettiği ‘normal’ insanlar olmak ve dikte ettirilen ‘normal’ yaşamı yaşamak dışında hiçbir şansa sahip değiliz. Kuşkusuz bütün bu süreçler içinde insanın sürekli baskı altında tuttuğu, bastırdığı, kendine söylemekten, itiraf etmekten kaçındığı düşünceleri ve o düşüncelerin duyurduklarıdır. Bu bastırma da en çok kişinin cinselliğinde kendini ifade eder, bulur. İnsanın kendiyle düşünceleri arasında bir bütünlük, özdeşlik yoktur. İnsan açığa verdiği ve gizlediği iki yüzüyle artık bir gövdede iki kişidir. Biri toplumun ona verdiği biçim diğeriyse kendi biçimidir. İnsan yaşamı işte bu iki kişiliğinin, birisiyle, ötekinin arasındaki çatışmadır, inişler çıkışlardır, yıkımlardır. Eğitim anlayışı cinsiyetçi ideolojilerin güdümünden kurtulmadıkça insana insan olarak bakmadıkça, onun tercihlerine saygılı olmayı önermedikçe başka bir yaşam, başka bir yaşam biçimi olanaksızdır. İşin bu yanının mücadelesini vermek, yine farklı cinsel tercihleri, yaşam biçimleri olanlara düşer. Yaşamın bütün İnsan kendini, düşüncesini ve eylemini en alanlarında uzun ve güç koşullarda içinde savunmalıdır, sahip çıkmalıdır. erimli bir mücadele Bütün belirttiklerimden sonra eğitimin bütün boyutlarıyla cinsiyetçi ve itaatkar bir yapısı olduğu ortaya çıkmış oluyor. İşte farklı yaşam biçimleri, farklı cinsel tercihleri olanlar bu düzlemde gizlendikleri, kaçtıkları yerlerde üç-beş kişi korkuyla yaşıyorlar. Gözle görünür kılınan bütün gelişmelere rağmen anlatmaya çalıştığım sürecin hâlâ belirli bir kırılmaya uğradığını sanmıyorum. Yaşamın bütün alanlarında uzun ve erimli bir mücadele gerekiyor, bunu yıllarla sınırlamak oldukça zor, hatta olanaksız. Belki, daha işin başında bile değiliz. Tabii, bütün güç koşullar kendimizden vazgeçmemizi gerektirmiyor. Ne olursa olsun kendimiz gibi, istediğimiz biçimde yaşamak için, bu toplumda istediğimiz biçimde varolmak için hangi mücadelelerden, hangi mücadele süreçlerinden geçmemiz gerekiyorsa geçmeliyiz. İnsanın kendi olmasının, kendisi gibi düşünüp, duymasının, yaşamasının ödenecek olan bedellere, çekilecek acılara değer diye düşünüyorum. Nietzsche, “Ey günümüz insanı, kendi suratından başka maske takmana ne hacet! Seni bu halde kim tanıyabilir?” derken belki de ikici insandan sözediyordu. Kimlikler ve yaşam biçimleri kalbimizde taşıdığımız umutlarımızın, yaşama sevinçlerimizin celladı olmak dışında hiçbir şansa sahip olmayacak olsa bile, kendi olmak için uzun yollara çıkmaya şimdiden hazırlanın!

gerekiyor, bunu yıllarla sınırlamak oldukça zor, hatta olanaksız. Belki, daha işin başında bile değiliz. Tabii, bütün güç koşullar kendimizden vazgeçmemizi gerektirmiyor. Ne olursa olsun kendimiz gibi, istediğimiz biçimde yaşamak için, bu toplumda istediğimiz biçimde varolmak için hangi mücadelelerden, hangi mücadele süreçlerinden geçmemiz gerekiyorsa geçmeliyiz. İnsanın kendi olmasının, kendisi gibi düşünüp, duymasının, yaşamasının ödenecek olan bedellere, çekilecek acılara değer diye düşünüyorum. KAOS GL 49 / 9


Dergide yer alan imzalı yazılar KAOS Grubunun düşüncelerini değil, imza sahiplerinin düşüncelerini yansıtır!

ÖNÜMÜZDEKİ SAYILARDA

Küçük İskender’in etkisiyle

PHARAO Bir kadınla bir kadının göztemasında Eskişehir İki ayrı deniz yola koyulur

Aynı sahile vurmak için şiirlerini Bir kadınla bir kadının Elele tutuşmasıyla başlar aslında herşey Bir kadınla bir kadının öpüştüğü mevsim kar tutmaz İğde ağacı kokusu gibi içte çoğalır hüzün ayrılık vakitleri Bir kadınla bir kadının birbirine sarıldığı yerde Başka hiçbir doğa harikası aranmaz Bir kadınla bir kadının dans ettiği yerde iyilik melekleri gülüşür Duman mavisi şarkılar mırıldanarak Bir kadınla bir kadının Öndişleri birbirine çarptığında Döl değil sevgi salgılar vajinaları Bir kadın omuz başını öptüğünde diğerinin Cenneti görebilir dikkatli baktığında Göğüslerinin birleştiği yerde Bir kadın ölebilir diğerinin göbek çukurunda Aşırı orgazmdan 666, Küçük İskender, Parantez Yayınları, Kasım 1994 Stay (faraway- so close!) s.30

KAOS GL 49 / 10

∇ İYİ NİYET ÖLDÜ ∇ BİR LEZBİYEN TARAFINDAN SİKİLMEK İSTEMİYORUM ∇ HETEROSEKSÜELLERE AŞIK OMAK MI, BİR DAHA ASLA! ∇ BİR AŞK HİKAYESİ ∇ SUSMA ∇ DİALOG ∇ BİZDEN OROSPU OLMAZ! ∇ Çürüme Kaçınılmaz Mı? GAY İDEOLOJİSİNE REDDİYE ∇ AŞKSIZ NEYLEYİM HERKESTEKİ BEDENİ ∇ YAŞAMIN İÇİNDEN KARTPOSTALLAR (Parisli Amca-4-5) ∇ DELİ AŞK'A ∇ Yağmur aralıksız devam ediyor… ∇ YAŞAMIN İÇİNDEN KARPOSTALLAR (Salim) ∇ AYKIRI KADINLARA VURGUNUM ∇ 13 RAKAMININ UĞURSUZLUĞUNA İNANDIR BENİ SEVGİLİ BONCUK ∇ KAZAKİSTAN GAY HAREKETİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ VE YARINI ŞİİRLER VIZIR, ÜŞÜME, YATAY ÜNLÜLER DİKEY EYLEMDE, BÜK, LACRIMA’NIN LANETİ, BENİM DE BİR ŞARKIM VAR, AŞKTAN YA DA… ÇEVİRİ ŞİİRLER ÇİFTE POZ (Ian Young), SİCİLYALI BİR OĞLANA (Theodora Wratislaw)


BAHSİ ÜZERİNE İKİNCİ BÖLÜM Cinselliğin kimlik anlamında özümsenerek sergilenmeye başlandığı yaş, üçtür diye biliyorum. Dokuz, on yaşlarından itibaren de bir çocuğun cinsel kimliğinde ts. eğilimler olup olmadığı da kimi uzmanlarca belirlenebiliyormuş. Birkaç on yıldır tıbbın heteroseksüel cinselliğin dışındaki cinselliklere bakışının değiştiğini biliyoruz ya; ts.lik alanında da yani ts. insanlar, yaşamları, davranışları, fikir ve duyguları, cerrahi ve tıbbi operasyonlar, operasyon sonrası sosyal adaptasyon, cinsel tatmin gibi konularda samimiyet ve ciddiyetle araştırma, inceleme, her türlü servis yapmakta olan nice uzmanlar ve yetkili merkezler olduğu da bilinmektedir. Dünyanın belirli ülkelerinde, belirli hastanelerinde, belirli tıpçıların yıllar süren çalışmalarından; bunları belirli dönemlerde paylaşıp, tartıştıklarından, bilgi alış-verişi içinde olduklarından haberim var. Kimdir bu tıpçılar: Psikologlar, psikiyatrlar, dahiliyeciler, ürologlar, kadın doğum uzmanları, estetik ve plastik cerrahlar. Doğaldır ki bütün bu farklı alanlarda uzmanlaşmış kişilerin, tek bir serviste iş ve el birliği gerekmektedir. Bir çok ülkede bu hizmetler tek bir merkezde toplandığı halde henüz Türkiye'de yeterli hizmeti verebilecekler, parmakla sayılabilecek kadar az. Diğer üzücü bir gerçek ise şu: ülkemizde çocuğun, ailenin egemenliği altında tutulduğu dönemde (diğer deyişle ekonomik özgürlüğünü kazanacağı güne kadar, bu ise kimi zaman 30 yaşına değin uzanmaktadır) kaç aile, çocuğunun gelişme çağında ts.liğini fark edebilir; kaç aile uzman birinin varlığından haberlidir; kaç aile böyle bir servisi tercih eder, etse de bu süreç çocuğun gerçek kimliğini edindirme/edinebilme yönünde mi yaşanır? Bazı ekollerin doktorlarının, her ne sebeple olursa olsun, ts. kişinin hormonal tedavi ve cerrahi operasyonlarla cinsiyet değişimini kesinlikle reddettiğini de bilelim. Bu zihniyetteki doktorların sayısı nedense çok fazla! Ya kimi doktorların ts. vakalarını, işleme dahi koymamalarına ne demeli? Gelelim transseksüelliğin tanımına: Psikiyatri, kadın için de erkek için de şöyle bir tanım yapıyor: Biyolojik cinsiyet yapısının karşıtı cinsel rol davranışını benimsemiş olmak, biyolojik cinsiyet yapısına uygun cinsel rol davranışını reddetmek. Ben bundan şunu çıkarıyorum: Ortada, doğada varolan iki biyolojik cinsiyet olduğu sabit. Fakat cinsel rol davranışları öyle değil. Yani her toplumda, her kültürde, egemen zihniyetin ve kültürün biçip diktiği kadınlık ve erkeklik kaftanları, dişil ve eril bedenlere giydirilmiş ve bu kaftanlardan kaynaklanan hoşnutsuzluk nedeniyle ortaya çıkan meseleye transseksüellik denmiştir diyorum. Bedenler kaftan için, kaftanlar zihniyetler için değiştirilip, dönüştürülmektedir. Bu nedenle ts.lik yeni bedenler, yeni kaftanlar, yeni zihniyet ve kültürler oluşturma meselesidir diye düşünüyorum aynı zamanda. Biyolojik cinsiyeti belirleyen en önemli yapı, genetik yapıdır. Yani kromozomların x, y meseleleri. Bunu belirleyebilecek kişi genetisyendir. Diğer yapı, gonodal özelliktir. Gonad, seks hormonlarının ve

üreme hücrelerinin üretilip geliştiği seks organları olup, Sanem AKAY kadınlarda yumurtalık, erkeklerde testislerdir. Bir diğer İzmir nokta, fenotipik özelliklerdir. Fenotip, çevresel etkilerin sonucu olarak bir organizma tarafından sergilenen fiziksel özelliklerdir. Eril ya da dişil bir gonada sağlıklı olarak sahipseniz (yani minimum maksimum seviyeler arasında işleyen) beden, tepeden tırnağa o cinsiyetin görünüşüne kavuşuyor. İyi güzel ama, cinsel kimliği belirleyen faktör tek değil, o da biyolojik cinsiyet değil. Bedenimizin sesini ne kadar dinleyebilirsek, Yani her biyolojimizin sırlarını ne kadar çözebilirsek, o nispette toplumda, her bunun cinselliğimize boyutlar ve ufuklar kültürde, kazandıracağına inanıyorum. Bu nedenledir ki biyolojik cinsiyet özelliklerimizin denge ya da dengesizliklerinin, egemen transseksüel kimlik oluşumunun sebeplerinden biri zihniyetin ve olduğu söylenebilir. Tanımdan sonra sıra sebeplere kültürün biçip geliyor. Ts.liğe hangi bakış açısıyla yaklaşılıyorsa o bakış açısına uygun sebepler ortaya atılıyor. Ts.liğin diktiği kadınlık küçük yaşta uğranılan tecavüzden, yetiştirme ve erkeklik tarzından, özentiden, genetik ya da hormonal kaftanları, dişil bozukluktan kaynaklandığı yaygınca söylenir. Buna ve eril itirazım yok. Fakat niyet, sebepleri araştırmak değil de sebepleri kullanıp ts.liğe saldırmak ise durum başka. bedenlere Maksat üzümü yemek değil bağcıyı dövmek ise nasıl giydirilmiş ve itiraz etmeyiz? Elbette içinde yaşanan aile, çevre, bu kaftanlardan toplum, ülke, eğitim, kültürel ve ekonomik sınıf da, herkese olduğu gibi, ts.e de katkıda bulunuyor. Onun kaynaklanan cinselliğinin sınırlanmasında, duygu ve fantezisinin hoşnutsuzluk yoğrulup, şekillendirilmesinde etkili oluyor. Bütün bu nedeniyle etkilere doğumdan itibaren maruz kalan bir ts.nin ömründe ilk iki on yılının ne türlü konuların, ortaya çıkan kavramların, olayların ve durumların kesişme ya da meseleye kesişmeme noktasında yaşandığına dikkatinizi çekmek transseksüellik isterim. Hele her şeyde baştan karalık bozukluk varsa; denmiştir hayatın her kesiminde (ülkede, memlekette, ailede vs.) diyorum. kötü bir siyaset ve ekonomi varsa; kültürel seviye düşükse, düşünce kısıtlılığı ve bilgi kıtlığı hakimse; Bedenler kaftan tabular, bağnaz görüşler almış başını gidiyorsa; için, kaftanlar doğallık azalıp dejenerasyon artmaktaysa; hoşgörü, sabır ve sevgi gün be gün azalmaktaysa, bir de kişinin zihniyetler için akıl ve zekası törpülenmekte, yaşayıp öğrenme imkanı değiştirilip, da elinden alınmışsa, bu manzara içinde ts.in yeri ve dönüştürülhalini düşünmemiz gerekiyor sanırım. Çok mu mektedir. Bu karamsar oldu? İyimser yanı da var madalyonun: Çoğunun, kendi çaplarında canla başla mücadele nedenle ts.lik ettiklerini, elde edebildikleri, çözümleyip yeni bedenler, özümleyebildikleri değerleri en azından sır gibi yeni kaftanlar, saklayıp koruduklarını biliyorum. Zaten bu, öyle ya da böyle, insan doğasının ta kendisinden kaynaklanmıyor yeni zihniyet ve mu ki, asla yok edilemiyor. Tanım ve sebeplerden kültürler sonra çekilen sıkıntılara kayıveriyor söz. Sebepler oluşturma bölümünü uzun uzun ele alacak değilim. Yalnız belirtmek istediğim birkaç nokta daha var: İnsanda bir meselesidir iç dünyadan bir de dış dünyadan bahsederiz değil mi? diye "İçimden geldi, bu benden kaynaklanıyor" gibi sözlerin düşünüyorum yanında dış etkenlerin sebebiyet verdiği durumlardan aynı zamanda. da bahsederiz hep. Pekiyi dışardakiler örneğin doğal çevre, toprak, gökyüzü, aile, toplum, arkadaş vs. ise, içerdekiler de can, ten, kan, beyin, akıl, fikir, mantık vs.

KAOS GL 49 / 11


ise insan nerede, insanı insan yapan şey nerede? Bunları neden mi açtım? Cinsel kimlik olarak ts.liğin içten ya da dıştan kaynaklanmadığını; bir noktadan sonra, topu içten dışa, dıştan içe atmanın da üstünde, top atışlarının muhatabı olarak yüksek benliği, insanın özünü görüyorum. Yani en önemli kahraman ve müsebbip olarak! Onun da ne cinsiyeti, ne mülkiyeti, ne de yaşı, adı, sanı vardır. Doğaldır ki, hayatın akışı içinde işin bu açıdan ele alınabilmesi çoğu zaman mümkün olmuyor. Ama zaman zaman durup da, tüm olan bitenlere en üstten bakabildiğimiz anlar da olmuyor değil. Konunun spiritüel yanına çok değinmeyim ve diyorum ki: Ts.lik ortaya çıkmaz, çünkü bu bir olay değildir. Ama ts.liğin oluşmasına katkısı olan sebepler ortaya çıkıp, devreye girebilir. Ts.lik sorunudur ortaya çıkan. Cinsiyetin en yüksek ruhsal mertebesinden, biyolojik ayrımına, kimlik sınıflandırmalarından, kimliklerin buluşmasıyla gerçekleşen cinsel davranış ve etkinliklere, bu ilişkilerin sonucunda devşirilen acı tatlı meyvelerin bizi yeniden şekillendirmesinden, iki gönül bir olunca samanlığın seyran olup olmamasına kadar, yaşananların içinden, insanı insan yapan özellik, koşul ve gerçeklerin tümü içinden cinselliği cımbızla tutup ayırmamızın hiç mümkün ve doğru olmayacağına inanıyorum. Bir ts., sonu cinsel ya da seksüel ile biten diğer cinsel kimlikler gibi, herkesin emin olmadığı yaşam öncesi ve sonrası varlığını bir kenara bırakırsak, ana rahminden toprak ananın kabrine kadar süregiden yaşam içinde cinsiyetini ve cinselliğini, hayatın her yönüyle içiçe olarak işler, özümler, geliştirir durur diye düşünüyorum. Tanrı inancının dilde teklenip, bilinçte çoklanması gibi, cinsel kimliklerin de sayısı sözde bir elin beş parmağını geçmese de, fiiliyatta yani cinselliğin ruh, beden, beyin, madde ve toplum bazındaki farklı yaşanılmasında sonsuz sayıda olduğunu söylüyorum. Nedir bu anlatmaya çalıştığım mesele: Etiket meselesi! Etiketten dinlene dinlene kaçan da var, etiketsiz yaşayamayan da. Etiketten haberi olmayanları da unutmamalı. İşte şimdi gelelim ts.liğin alt gruplarına ve etiketlerine: Psikiyatri ts.liği primer ve sekonder ts.lik olarak ikiye ayırıyor. Primer olan tek kalırken sekonderler ise "homoseksüel transseksüeller" ve "transvestitik transseksüeller" diye tekrar ikiye ayrılıyor. Gelişmiş ülkelerin gelişmiş tıbbına göre yapılacaksa dönüşüm işlemleri, yani er kişi ya da hatun kişinin biyolojik ve fiziksel cinsel özellikleri tersine döndürülecekse, daha açarak söyleyecek olursak, estrojen hormon dengesinin androjene, androjenin estrojene, vajinanın penise, penisin vajinaya dönüştürülmesi, memenin geliştirilmesi ya da küçültülmesi, kıl dağılımının kısıtlanması ya da genişletilmesi gibi. Yani endokrinolojik ve plastik-estetik cerrahi operasyonlara geçilebilmesi için, ts. olan kişinin, bu talebinde haklı olduğunun, bu geçişe muhtaç ve zorunlu olduğunun psikiyatri tarafından test edilip onaylanması gerekli görülüyor. Ne için? Kişinin sağlıklı bir birey, mutlu bir

KAOS GL 49 / 12

insan olarak yaşayabilmesine engel teşkil eden durumların ortadan kaldırılması için. Ne kadar insancıl ve hatta kutsal bir servis, değil mi? Kesinlikle şaka yapmıyorum. Kısacası ts. kişi, cinsiyet değişim ameliyatı ve ondan önce hormon tedavisi görebilmesi için psikiyatrik raporla durumunu, kimliğini belgelemek zorundadır. İşte etiketin lâzım olduğu bir durum! Şayet bu işi yani dönmeliğini tıp etiğine ve hukuki prosedüre uygun olarak gerçekleştirmek istiyorsa. Hukuki diyorum, çünkü işin en sonunda pembe nüfus cüzdanını adli tıbbın da izniyle alıp alamamak var. E, o etiket de olmadan olmaz, değil mi! Gelin tekrar işin başına, psikiyatrik sürece dönelim. İşin başında olduğu gibi, ameliyatlar döneminde de, sonrasında da, değişimin ardından hayatın güllü dikenli yollarında da psikiyatrik destek, ömrün sonuna değin gerekli olabilir. Her insanın ihtiyacı olabileceği gibi. Kliniğe başvurudan itibaren psikiyatrik inceleme ve teşhis (yani tanı) için ortalama iki yıl gerekebilmektedir. Bu arada, 25 yaşından önce cinsiyet değişim ameliyatı tavsiye edilmemektedir. Bu iki yıl boyunca ts. kişi, ortalama olarak haftada bir kez görülür. Görüş sıklığı ve süresi, bireysel psikoterapinin niteliğine göre ayarlanır. En başta kişinin cinsel kimliğinden çok, genel psikolojik durumunu belirlemeye yönelik testler uygulanır. Bu klinik tedaviyi alan ts., her ne kadar “hasta” olarak çağırılmasa da ben kısaca hasta diyeceğim. Hasta ile doktor tanış olurlar. Hastanın geçmiş yaşantısı her yönüyle (şimdi anlaşılıyor mu “her yönün” önemi) ele alınır. Nedir bunlar? Aile, çevre, okul, eğitim, ekonomik koşullar, cinsel-duygusal fanteziler, binbir tür kavram vd. Bu işte incelik, bütün bunları doktorun hastanın kendisine ele aldırabilmesindedir. Terapist hiçbir yön çizme, telkin ve tesir etme durumunda olmamalıdır. Yalnızca hasta, geçmişiyle, gerçekleriyle objektif ışık altında yüzleştirilir. Düğümler varsa çözülür, yıkık yerler onarılır, eksik yerler tamamlanır, zayıf yönler kuvvetlendirilir, gereksizler devre dışı bırakılır. Ancak böylece bugüne gelinir. Bu işler gerçekten pek kolay olmasa gerek. Kişilerin, hatta eşcinsellerin, hele ts.lerin türlü psikolojik rahatsızlıklarla birlikte yaşama zorunluluklarını, kaçınılmazlıklarını da göz önünde bulundurursak, hastaya da doktora da bol bol şans ve kolaylık dilemek gerekir. Başından beri psikiyatri tarihinin bu türden cinsel azınlık ve farklılıklara yaklaşımının ne türden olduğunu bilenler için, yüzyılın son çeyreğinde belli ülkelerin belli kliniklerinde ancak sürdürülebilen bu türden karşılıklı tanışmaya ve dayanışmaya dayanan kaliteli bir servisin anlamı ve önemi büyük olacaktır kuşkusuz. Sorun ise, bu servisten haberdar olunabilmesi, ulaşılabilmesi ve kolayca satın alınabilmesidir sanırım. Konunun sorunlu yönlerine değinebilmek gerçekten çok acı. Anlatmak da anlamak da zor olsa gerek. Türlü sorunların yaşandığı ve çözülemediği bir ülkede, böylesine bir sorundan bahsetmek evvelâ sorunlulara ümitsizlik verebilir. Ümitsizliğin bir insandaki en güzel örneklerinden birini zavallı durumda bir ts.de pekâlâ


görebilirsiniz. İkincisi, bu sorunun onun birincil ve yaşamsal-ölümcül sorunu olduğudur. Ülkesel ve toplumsal sorunların içinde sıralama şeklinin böylece yapılması gerektir diye düşünüyorum. Sürecin bugüne geliş noktasından devam edelim: geçmişiyle barışmış, yüzleşme cesareti bulabilmiş ve onu kaide olarak ayağının altına almış bir kişi en azından günlerini artık ne biçimde geçirebileceğini, yani yaşamda sohbeti, alışverişi çok daha sağlıklı biçimde becerebilir ama, bu öyle pek de kolay, hele hele iki yılda halledilebilecek bir mesele elbette değil. Herkes kadar hayat mücadelesi verebilecek duruma gelme uğrunda kat edilebilecek yol bile, bu iki yıl için büyük kazanımdır bence. Hayatta mütemadiyen muzaffer ve mesut olunamayacağına göre, gerçekçi olabilmek en büyük avantajlardan biri olacaktır sanırım. İş bu düzeye geldikten sonra ts. olduğunu iddia eden kişi cinsel kimliğine de daha net bir gözle bakabiliyor. Ne idim, ne oldum, neyim gibi soruların köklü cevabıyla, ne olacaksa işte o yönü daha bir kolaylıkla çizebilecek bilinç ve sorumluluk noktasına gelir. Bu noktaya ulaşmak için hastayla ortaklaşa çalışan kişi ve kurumların üstlendikleri sorumluluğu da unutmamak gerektir. Hele ki hasta belli bir süre sonra bu istikrarı devam ettiremezse yollar ayrılıyor ve bambaşka başlangıçlar devreye girebiliyor. Bu terapik süreci verimli şekilde devam ettirebilmek gerçekten zor olsa gerek. Çünkü terapi, doktorla görüşmede geçen haftada birkaç saatlik süreçten hariç, görüşme günleri arasında sokakta, evde, yatakta, aile-okul-iş ortamında kısacası her yerde geçen yaşantıda yapılan irdeleme, çözümleme ve bilinçlenme meselesi olduğundan, görüşmede yapılan şey bunları değerlendirme, demetleme ve damgalamak oluyor sadece. İdeal terapinin de bu olduğu söylenmekte. Zorluğu ve ihtişamı da burda zaten. Fakat hastanın güç kapasitesinin, doktorun bilgi ve deneyim kapasitesinin genişliği de önemli rol oynuyor. Bir de bu tedavinin masrafının karşılanması var. Böylesine psikoterapik bir tedavinin ilk iki yılında ödenecek tutarı milyar lirayla telaffuz etmek mümkün. Böylece bu iki yılın içinde ya da sonunda hastanın cinsel yaşantısının ne yönde şekillendirileceği ortaya çıkıyor. Hasta ts. olmadığına kanaat getirirse çözüm yolu da doğal olarak değişiyor. Yok; var olan cinsel yaşantısının, özelliklerin ve organların, dokuların değişmesi hâlâ zorunluğunu koruyorsa, bunun bir bedeli olduğu zaten ortaya çıkmıştır, apaçık bilinmektedir artık. Bir dönme olarak yaşam ve cinsellik emelinin ve fantezisinin çapı ne ise bedeli de o nispettedir. “Ben ne isem o olmak, o yönde ilerlemek istiyorum” demek laftan öteye gidecekse, “bana orijinal bir cinsel kimlikle, onun gerektirdiği kafayla, duyguyla, bedenle, giyimle, davranışlarla, toplumsal ilişkilerle, iş hayatıyla, aile çevresiyle, ekonomik ve siyasi görüşüyle şu denli yaşamak istiyorum” demek somuta dökülecekse, yola devam kararı alınıyor. Klinikteki-evdeki hesap, çarşıya uyar mı, onu zaman gösterecektir elbette. Sonuçta ts.lik

raporu psikiyatri kurulunca verilir. Artık raporu alan bir ts. olarak övünün övünebildiğiniz kadar. Ts.liğin bilincine bu derece varan, emin olan kişinin illâ ameliyatla değişmesi gerekmeyebiliyor. Talep edilen yaşantının gerektireceği ego gücünü, bilmem ne büyüklükteki yüreği bulamaz iseniz kendinizde, o arzu ve emelinizden vazgeçmeniz şart oluyor. Trajediyle karşılaşmamak için. Aksi takdirde hiçbir sağlığınızın ölüme değin garantisi ya da ümidi kalmıyor. Pekiyi bunu önceden nasıl bileceksiniz? Aslında hiçbir şeyin garantisi yok demek daha doğru olur ama, doğru ve sağlam adımlar atmak için: Bunları, objektif olarak size sunabilecek, kehânet ve teşvikten uzak durabilen bir uzmanın olması şart. İkinci şart olan şey kendi akıl, bilgi ve araştırmalarınız hatta sezgileriniz. Kimse sizi sizin kadar tanıyamaz çünkü. Üçüncüsü ise, gerekli ortamların oluşmasını ve deneyim ve tatbikatınızı destekleyecek aile bireylerinin, sevgilinizin, sevdiklerinizin, okul ya da iş arkadaşlarınızın varlığı. Bu varlıkları ne zaman tedarik edeceğiniz ya da kaybedeceğiniz, o andan itibaren yolunuzun yönünü, hedefinizin çapını değiştirecektir. Oooo daha neler demeye mi başladınız? Pekâlâ siz kendi yolunuzu ve çözümünüzü yaratmakta serbestsiniz. Dedim ya, herkes kendi aklı, inancı, sezgisi, bedensel-sosyal-ekonomik koşulları çerçevesinde hareket etme imkanına ve alanına sahiptir diye. Bunları söz ile izah etmek ne kadar zor ise, hayata geçirmek de bir o kadar zor. Bu çoğu zaman etap etap kat edilen ve içinden geçilirken stratejilerin belirlenmesi gereken bir yol. Konuyu daha fazla dağıtmadan tekrar tanım ile ilgili söyleyeceklerim var: Tıbbi literatür ts.lik adını kullanıyor. Her ne kadar herkes kendine orijinal ise de. Öyle ya, isimler bu dünyada lâzım. Konuşabilmek insansı bir özellik ise, konuşmayı sağlayan sözcük, terim ve isimlerden niye kaçınıyoruz? Yoksa insan ötesi varlıklar olmaya mı başladık acaba? Neyse; literatürdeki isimler ve kavramlar da zaten bu binbir türlü varoluşların sınıflandırılmasından oluşmuyor mu? Mesele, bunların içinde hapsolmamaktır, sanırım. Transseksüel=biyolojik cinsiyeti üzerine geliştirilmiş cinsel yaşamdan psikolojik yapısının gereği karşıt cinsiyete ait özelliklere kavuşmak isteyen ve kavuşması şart olan kişi. Değişimi şu ya da bu sebeple mümkün kılınamayan ts.ler, eril bedeninde ve yaşantısında kadın kimliğiyle, ya da dişil bedeni ve yaşantısında erkek kimliğiyle yaşamaya mecbur ve hapsolunmuş olurlar. Böylesine sürüp gidecek yaşantının bedelini acısıyla tatlısıyla yaşayacaklardır. Zira başka yolu yoktur. Siz de takdir edebilirsiniz ki acı ve ızdırap, tatlılık ve saadetten kat kat fazla olacaktır. Dönüşümün yükünden kaçınan ts., dönüşememenin yükü altında kalacaktır. Şunu da bilelim: sadece cinsiyet değişimi ameliyatı olanlara değil, olmayanlara da ts. denir. Yine belli bir grubun sorununa değindikten sonra literatüre dönelim tekrar: Primer ts. demiştik:

Türlü sorunların yaşandığı ve çözülemediği bir ülkede, böylesine bir sorundan bahsetmek evvelâ sorunlulara ümitsizlik verebilir. Ümitsizliğin bir insandaki en güzel örneklerinden birini zavallı durumda bir ts.de pekâlâ görebilirsiniz. İkincisi, bu sorunun onun birincil ve yaşamsalölümcül sorunu olduğudur. Ülkesel ve toplumsal sorunların içinde sıralama şeklinin böylece yapılması gerektir diye düşünüyorum.

KAOS GL 49 / 13


(Örneklemeleri erkekten kadına ts.ler üzerinden yapacağım) Döndükleri cinsin en iyi adayları olarak kabul ediliyorlar, sekonderlere kıyasla. İkinci ilginç özellikleri ise, dönüşüm tamamlanıncaya kadar gerçek cinsel kimliklerini hiçbir şekilde sergilememeleri. Örneğin erkekten kadına ts.ler hemen hemen hiç kadınsı davranış içine girmezler. Çocukken dahi yürüyüşünde, konuşmasında, duruşunda kadınsı izler yok gibidir. Üstelik erkek gibi de davranmayıp, cinsî özellikleri muğlaktır. Toplum ve çevrenin beklediği erkek davranışını minimum seviyede sergilerler. Fakat dönüşüm sonunda kozadan çıkan ipek böceği gibi gayet doğal kadınlık sahibi oluverirler. Sekonderler ikiye ayrılır demiştik: İkisinin de adı üstünde olup, köken olarak homoseksüel ya da travestidirler. Bunlar ise primerlerin tersine, çocukluktan itibaren kadınca davranıştan, giyimden ve makyajdan, özenmeden ve sergilemekten uzak duramazlar. Bu kişiler köken olarak homoseksüeldir denmesine karşın, bu kişilerin dengeli, sağlıklı ve tatminkâr bir yaşam sürdürebilmeleri için, bulundukları cinsiyetin karşıtına dönüşerek kendi cinsleriyle alakaları söz konusudur. Kabaca söyleyecek olursak: Erkeğe yönelik erkeğin eşcinselce yaşamı reddedip, kadınca bir beden ve tavırla yine erkeğe yönelik olmaya devam etmesidir. Transvestik ts.lere gelince: Bunlar kadına yönelik erkek kimliklerini travestiliğin de ötesine geçirerek, kadın formuyla yine kadına yönelik olmaya devam edenlerdir. Sonuçta şöyle bir şey de olabilir: “Ay, ben doğuştan kadınım; erkek olduğuma bakmayın” diyen ts.lerin dışında “ben o denli akdın değilim ama, erkeklerle olan paylaşımımı ve toplumdaki yerimi kadınca yaşamaktan yanayım” diyen bir erkek de, gerekli alt yapıya, cesarete ve niteliğe sahipse ve bu gerekli gördüğü dönüşümü tıbben de mümkün kılınabiliyorsa, bu kişi de kendi gönlünce yaşamını kurabilmeli, ne biçim ise o biçim kadınlık ya da her ne ise o cinsel kimlikle yaşayabilmeli, kendini ifade edebilmelidir. Ha buna homoseksüel ts.lik denmiş ne fark eder. Ya da adam ne biçim erkekse öylesine erkekliğini muhafaza ederek, ne biçim kadınsa öylesine kadınca olaraktan yine bir kadın partnerle yaşamayı seçebilir, buna da transvestitik ts. derlerse ne çıkar? Mühim olan kişinin böyle bir kimliği yaratabilecek, besleyebilecek ve içine yerleştirebileceği kültür çevresini ve insan ilişkilerini ayarlayabilecek potansiyeli, inancı ve azmi olsun. Bundan hiçbir insana zarar gelebileceğini zannetmiyorum. Böyle şey olur mu demeyin; olmuş, hem de literatüre geçecek kadar nitelikte ve nicelikte olmuş. Ne tür adam olursa olsun trasvestitik transseksüel adam, kendi gereksinimlerine, gerekçelerine ve duyumsamalarına dayanarak kadın gibi fiziğe, hatta vajinaya, gelişkin memelere, davranış, giyim ve makyaja sahip olarak yaşamayı tercih etmiş olabiliyor. Bu talebine ve izahatına tıbbi anlayış ve onay bulabildiği taktirde, gerekli hormon tedavisi ve cerrahi ameliyatlar sonucu kadınca bir yaşantıya geçebiliyor. Ve bu kadın(!) gidip yine sevdiği bir

KAOS GL 49 / 14

kadınla yaşamayı tercih edebiliyor. Bunun bir örneği olabilecek olay ve kişiden haberim oldu. Daha buna benzer ve benzemez nice cinsel kimlikler ve yaşamlar var. Bir çok açıdan erkek olan kişi, bedensel ve davranışsal boyut değiştirircesine kadınlaşıyor ve böylece hayatının ve cinselliğinin mutluluğunu dengesini bu yolla sağlayabiliyor. Başlarım onun dengesine diyenlerin sayısını tahmin edebiliyor musunuz? Sayı ya da tepki ne olursa olsun, bu hayatlar ve kişiler dünyada, aramızda yaşıyor. Kim bilir zamanla daha neler yaşanacak, kimler yaşayacak. Tabii beraberinde çok büyük bir savaşım ve tartışmayı da getirecektir ama, kendini böylesine tanımlama ve gerçekleştirme uğrunda, tüm imkanlarını seferber edip, canla başla o gerekli gücü özünden çıkarabilecek insanlar, bunda muvaffak olacaklardır. Ondan sonra böyle yaşamlardan ve kimliklerden haberdar olan insanlara, heteroseksüelliğin salt cinsellik olduğundan bahsedenlerin halini düşünebiliyor musunuz? Bu ciddiyette ve gerçeklikte yaşananların özenti, sahtekârca ve hastalıklı olduğunu hiç sanmıyorum. Bu sıfatların kullanılması gereken durumlar, herkeste ortaya çıkabilir. Böylesine yaklaşımlar yerine, doğadan kaynaklanan ve insan beyniyle yüreğinin, gönül acısıyla gözyaşıyla ürettiği bu oluşumları, kişilikleri ve yaşamları kutsayıp saygı ile karşılayabilmemizi diliyorum. Okuyarak ve yaşayarak ve tanık olarak edindiğim bilgileri yansıtmak istedim. Onların yanında da kendi görüşümden katkılarım oldu. Bülent Ersoy’dan başka dönme, Zeki Müren’den başka ibne olarak kendilerinden başka kimseden ve olanbitenlerden haberi olmayanların hâlâ çok sayıda bulunduğu Türkiye’de, böylesine bilgi ve görüşlerle tanışmanın faydası acaba ne olabilir? Başlangıçta hayatta kullanılması ve özümsenmesi olasılığı en uzak görünen cinsel kimlik oluşumlarının kısa bir zaman diliminde ateşle barut gibi alevlenebileceğini düşünüyorum. Bence bu zaman ve süre meselesi değil, aksine bilinçle özlerin su üstüne çıkma meselesidir. Düşüncenin ve hele duygunun hızına erişmek pek de kolay olmasa gerek. Böylesine duyguların, bir günah gibi gizlenebilecek aşamaya ulaşamadığı ve hatta aklımızın ucuna gelemediği durumlarda bile, insan denen varlığın geninden önce bağrında ve özünde korunduğuna inanıyorum. Yukarıdaki cinsel kimliklerden ve yaşamlardan, bir kimseler örnek alsın diye bahsetmedim. Belki onlar çoğu kişi için değil örnek alınacak, kafaya bile oturtulabilecek türden işler olmayabilir. Benim naçizane dileğim şunlar olabilir: Her insan kendine en yakın değil kendine özgü cinsel kimliğini yaratabilsin. Çevremizdeki kimlikler bize görüş açısı, ilham ve şevk veren malzemeler olsun ama baskı araçları ve kalıpları değil. Heteronun heteroya, ibnenin ibneye, dönmenin dönmeye olan düşmanlığının kaynağı bilinsin.


Oleg Ovdeenko, Harkov, Ukrayna Ukrayna’dan selamlar. 1994 yılından beri Ukrayna basınında editör ve yayıncı olarak çalışıyorum. Geçen yıl kurulan Asant Medya adında bir özel şirketim var. Ülkemizde gay özgürlüğüyle ilgili birçok sorunumuz var. Bize geçmişimizden miras kalan ahlaki değerlerle ve toplumumuzdaki yüksek düzeydeki homofobi sebebiyle burada açık bir gay olarak yaşamak kolay olmuyor. 1994’ten beri yaşadığım şehirde dört kere gaylere özel gazete çıkarma girişiminde bulundum. Bu gazetelerin basım sayısı 5.00027.000 arasında değişti. Harkov, Ukrayna’nın ikinci büyük şehridir. Nüfusu 1.8 milyon olmasına rağmen ne bir gay mekanı ne de herhangi bir gay aktivist grubu vardır. Yerel gay yayınlarının ülke geneline yayılmasıyla ilgili çalışmalarım bürokratlar tarafından sürekli olarak engellendi. Yöneticilerimiz, gay medyasına taviz vererek bir uzlaşma içine giremeyeceklerini belirtiyorlar. Bu yüzden Ukraynalı gaylere yönelik bir yayın konusunda yurt dışındaki gay yayıncılarla ortak bir proje başlatmak istiyorum. Benim aradığım yabancı bir yatırımcı değil; amacım tamamen farklı: bu periyodik yayın ancak ortak bir proje olarak hayata geçirilirse ülkemizdeki resmi makamlar tarafından engellenmez ve yasaklanmaz. Çünkü yöneticilerimizde yurt dışından gelebilecek kamuoyu baskısı korkusu vardır. Bizim yöneticilerimiz için oyunun kuralları böyle işler: Yerli girişimleri arkada hiçbir yasal belge bırakmadan tamamen yok edebilirler. Ancak yabancılarla ortak yatırımlarda bunu yapmaları mümkün değildir. Yayınları yasaklayacak olsalar bile hükümler yasalara dayandırılmak zorundadır. Şunu da belirtmek gerekir ki, yasalarımız erişkinler arasındaki homoseksüel aktı yasaklamaz. Bu proje konusunda detaylı bilgi için faks numaram: +380 572 650 285. Resmi homofobi dışında

basınımızdaki diğer tüm koşullar oldukça iyi ve elverişlidir. Ayrıca fikir ve deneyim alış verişinde bulunmak konusunda Türkiye’den gay arkadaşlarla iletişim kurmak isterim. 26 yaşında, 1.80 boy, 70 kiloda, zeki, straight görünüş ve davranışlı, dost canlısı, monogam bir Ukraynalıyım (Yandaki resim). 2230 yaşları arasında, benzer özelliklerde, arkadaşlığa önem veren gayler arıyorum. Aşağıdaki adrese İngilizce veya Almanca yazabilirsiniz. Oleg Ovdeenko, Post Restant, Kharkiv-1, 310001 Ukraine. ***

Ercan, İzmir Eşcinsel duygularımı fark ettiğimde çok paniklemiştim. Lise ikiye giderken bir öğretmenimize –kendisi erkekti- durumumu anlatmıştım. Ben, o zaman kendimi hasta olarak görüyordum. Öğretmenim de hasta olduğumu, tedavi konusunda bana yardım edeceğini söyledi. Onun yardımıyla doktora gitmeye başladım. Başka psikolojik sorunlarım da vardı. Gittiğim psikiyatr bana bazı ilaçlar verdi. Ben onları kullanmaya başladım. İlaçları öğretmenim alıyordu. Ailemin doktora gittiğimden haberleri yoktu. Zaman ilerliyordu. Ben durmadan psikiyatr dolaşıyordum. Sabırsızdım. Durumumda düzelme olmuyordu. Ben ne kadar sık doktor değiştirirsem o kadar çabuk düzeleceğime inanıyordum. O sıralar kendimi günahkar, lanetlenmiş, suçlu, aşağılık bir insan olarak hissediyordum. Utancımdan kalabalık bir ortama giremiyordum. Girersem eşcinsel olduğum anlaşılır diye korkuyordum. Israrla doktora gitmeye devam ediyordum. Hastaydım ve birgün düzelecektim. Erkek(!) olacaktım. Ailem için yüzkarası(!) olmayacaktım. Liseyi bitirdikten sonra üniversite sınavlarını kazandım. Bu şehirden ve sevmediğim ailemden ayrıldım.

Üniversitedeyken doktora gitmeye devam ettim. Gittiğim psikiyatr bana Murathan Mungan’ı okumamı önerdi. Onu okumaya başladım. Kitaplarında kendimi buldum. Onu acayip sevmeye başladım. Ona mektuplar yazdım. O da bana bir kitabını göndermişti. Hayatımda en çok mutlu olduğum anlardan biridir; onun kitabını aldığım an. Bütün bu duyguları yaşarken cinsel ilişkide bulunmuyordum. Günah işlemekten korkuyordum. Cinsel ihtiyaçlarımı mastürbasyon yaparak karşılıyordum. Erkeklerle seviştiğimi hayal ediyordum. Okulu bitirdim. Tek isteğim vardı: Murathan Mungan’la tanışmak. Birinden telefonunu buldum. İstanbul’a gittim. Kendisini aradım. Bana ev adresini verdi. Evine gidip kendisiyle konuştum. Ben kafamda çok havalı bir tip çizmiştim. O ünlü bir yazardı. Kendisi bana çok sıcak davrandı. Çok mütevazi bir insan olduğunu anladım. (Aynı özelliği Yılmaz Odabaşı’nda da gördüm). M. Mungan bana kendime baskı uygulamanın yanlış olduğunu ve kendimi rahat bırakmamı söyledi. Bazı psikiyatrlar –özellikle bir tanesieşcinselliğin hastalık olmadığını bana anlattı. Önemli olanın sağlıklı bir insan olmak olduğunu söyledi. İki kere geneleve gittim. İkisinde de cinsel organım sertleşmedi. Zaman hızla ilerliyordu. Ben artık bazı gerçekleri yavaş yavaş öğrenmeye başladım. Kendime şu soruları sormaya başladım: Hırsız mıyım? Başkalarını ezip sömürüyor muyum? Diğer insanlara zararım dokunuyor mu?… Sorduğum bütün soruların cevabı olumsuzdu. O halde ben niye utanıyordum. Birçok pisliği yapan insan utanmadan ortalıkta dolaşıyorlardı. Asıl utanması gereken onlardı. Ben

KAOS GL 49 / 15


değil. Hz. Ali’nin bir sözü vardır: “İnsanların çoğu uykudadır” diye. Toplum bizi yargılayamaz. Bu toplumun içinde o kadar çok pislik var ki. Önce heteroseksüellerin kendilerini yargılamaları lazım. Onca zülüm, onca sömürü, onca açlık, onca savaşlar bunlar bizleri küçümseyenlerin, yargılayanların eseriydi. Uykuda olan çoğunluk uyanmaya hiç niyetli değil. Uyanmadıkları gibi boş şeylerle uğraşıp saçma sapan değer yargılarıyla başka insanları yargılıyorlar. Artık eşcinselliğinden utanan, kendini gizlemeye çalışan insan gitmiş yerine eşcinselliğini kabullenen, bundan dolayı kendinden utanmayan bir insan gelmişti. Teşekkürler psikiyatrım, teşekkürler Murathan Mungan. Birgün Cumhuriyet Kitap Kulübüne gittim. Orada dergilere göz gezdirirken dergiyi gördüm ve dergiyi almaya başladım. İlk cinsel ilişkimi 2 yıl önce yaşadım. Ondan sonra 4 kişiyle oral seks yaptım. Bu alemde yaşanan ilişkileri gözönüne aldığımda kendimi biraz acemi görüyorum. Yaş:29. Biz eşcinseller heteroseksüelleri eleştiriyoruz. Onlara karşı tepkiliyiz. Ben bizim dünyamızda gördüğüm bazı olumsuzlukları yazacağım. Eşcinsellerin çoğu maalesef göt-sik hastası. Cinsellik konusunda maymun iştahlılar. Cinsellik elbette önemlidir. Bizler de cinselliğimizi yaşamalıyız. Ama sadece cinselliği ön plana çıkarmak doğru mu? Yaşadığımız cinsellikte biraz seviye olmalı. Sevginin saygının olmadığı bir cinsellik hayvanların yaşadığı cinsellikten farklı olur mu? İki eşcinsel arkadaşla tanıştım ayrı zamanlarda. Tanıştığımız gibi beni altlarına almak istediler. Ben kabul etmedim. Bu itirazım onların gözünden düşmeme neden oldu. Erkek görünümlü eşcinseller kadın kılıklı arkadaşları sevmiyorlar (Benim gözlemim). Eşcinsellere karşı olumsuz davranışların nedenlerinin bu insanlar olduklarını ileri sürüyorlar. “Herşeyin bu kadar açık olması gerekli mi?” diye soruyorlar. Hoşgörüsüzlükten,

KAOS GL 49 / 16

insanların sizi anlamadıklarından şikayet edeceksiniz ama siz de diğer insanlara karşı hoşgörüsüz olacaksınız. “Bu ne yaman çelişki”. Ben pasif olmaktan hoşlanıyorum. Bunu açık açık söylüyorum. Birçok eşcinsel arkadaş-çoğunluğu aktif olduklarını söyleyerek bununla övünüyorlar. Bu çok acı verici bir durum. Pasif insanları küçümsedikleri izlenimi bende kaldı. Sikici(!) toplumun sikici çocukları(!). Birbirimize yeterince yardımcı olmuyoruz. Birbirimizin problemleriyle ilgilenmiyoruz. Eşcinseller arasında çekememezlik oldukça fazla. Birbirinin yüzüne gülenler arkadan demediklerini bırakmıyorlar. Ezilenlerin biraraya geldiği ortamlarda yine ezilip dışlananlar oluyor. Yakışıklı bir eşcinselle herkes arkadaş olmak istiyor. Fiziksel bozukluğu olan bir eşcinselle arkadaş olma isteği aynı oranda güçlü değil. Dergiye yönelik eleştirilerim şu: Sadece eşcinsellikle ilgili yazılar çıkıyor. Bu konuda aşırıya gidildiğine inanıyorum. Bizim dışımızda da Türkiye’nin bir çok problemi var. Kürt sorunu konusunda ne düşünüyorsunuz? Zulmün, sömürünün, insan hakları ihlallerinin bol olduğu bir ülkede sadece eşcinsellerin sorunlarını yazmak ne kadar doğru? Bunu sorgulamak lazım değil mi? Bizler Cumartesi anneleri için ne yaptık? İşkencede öldürülen insanlar için gerekli olan duyarlılığı gösterdik mi? Bir greve çıkan işçileri desteklemek için ne yaptık? Yapmamız gereken diğer insanların problemleriyle de ilgilenmek, onlara yardımcı olmaya çalışmaktır. Bundan yararlanarak kendimizi, onlara daha iyi tanıtabiliriz. Tava sapıyla poposunu genişletmeyi düşünen birinin yazılarını yayınlayacağınıza yukarıda değindiğim konularla ilgili yazılar yayınlasanız daha doğru olmaz mı? Alsın tava sapını müsait bir yerine soksun. Gerçi artık tava sapına da ihtiyacı yoktur. Bir yazısında kova burcundan olduğunu yazmıştı. (Arkasından gören öyle diyormuş). Haziran 1998, 46. Sayıda Bursa cezaevinden yazan bir siyasi

mahkumun mektubunu yayınlamışsınız. Sizden kendisine dergiyi göndermenizi istiyor. Ben de sizden aynı şeyi istiyorum. Eğer tutuklu arkadaş size abonelik ücretini göndermediyse ya da verecek durumda değilse onun abonelik ücretini ben vermek istiyorum. Gönderdiği mektuplara cevap alamadığını yazmış. Cezaevinde oluşundan dolayı büyük bir olasılıkla cevap yazılmamıştır. Dışarıda olsaydı bir de zengin olsaydı yazan çok olurdu. Sizde adresi varsa kendisine yazabilirim. Eğer cezaevinde olan siyasi tutuklu bir eşcinsel varsa kendisine yardım edebilirim. (sadece bir kişiye maddi durumum ona müsait. Kendi kendime yeten biriyim.) derginize yazsın böyle bir arkadaş varsa. Aslında kafamda yazmak istediğim çok şey var ama bu mektupta bu kadarlık yeter. Çalıştığım ilde dergimiz yok. Abone olamıyorum. Daha önce bazı edebiyat dergilerine abone oldum. Fakat elime geçmediler. Birileri benden önce dergileri alıyor. Mümkünse bu mektubu derginin Ağustos sayısında yayınlayın. Sizinle iletişim kurabileceğim bir telefon numarası varsa onu da dergide yayınlayın. Sizinle iletişime geçmek istiyorum. Bu olmazsa bile Eylül ayı içinde Ankara’ya geleceğim. O zaman toplantıların yapıldığı adrese gelirim. Böylece tanışırız. Üzerime düşen bir görev varsa yapmaya hazırım. İstanbul’a gittiğimde toplantılara gitmeye çalıştım. Ordakilerden hoşlandığımı pek söyleyemem. Bana soğuk ve itici geldiler. Eleştirilerime rağmen ben yine KAOS dergisini beğeniyorum ve bu gurup içinde yer almak istiyorum. Mektubumu bitirirken selam ve sevgilerimi yollar hepinize mutluluklar dilerim. Kendinize iyi davranın. Sevgili Ercan, içten mektubun için teşekkür ederiz. Temmuz-Ağustos sayısını birlikte yayınladığımız için mektubun Eylül sayısına kaldı. Umarız Eylül sayısına ulaşır ve bu satırları okursun. Çalıştığın ilde mektupların sana ulaşması için iki önerimiz olacak:


Bunlardan biri posta kutusu kiralamak olabilir. Pahalı bir işlem değil. Diğeri ise, postane hizmetlerinden olan post restant denilen yol. Mektuplar adına belirttiğin postaneye gelir, sen de gidip alırsın. Bir eşcinsel olarak toplumsal duyarlılığın sonucu dile getirdiğin konular aslında toplumda yaşayan herkesin sorunu olmalı. Ama bu durum sorunlar arasında hiyerarşiye yol açmamalı. Bununla birlikte dikkat çektiğin eksik konular, profesyonellerce değil, sorunu doğrudan yaşayan ilgili insanların yaşadıklarını yazıya dökmesiyle daha sağlıklı giderilebilir. Dayanışma ise birilerinin başkalarının sorunlarına sahip çıkarak popülist bir ikamecilikle değil, her insanın kendi sorununa sahip çıkıp buna karşı verilen mücadelelerin birbirine eklemlenmesiyle maddilik kazanır ve dönüştürücü olur. Üstelik biz eşcinsellerin işçileri, memurları desteklemesi, Kürt sorununa değinmesi, zulüm ve işkence görenlerin yanında yer almasına gerek yok; bizler zaten işçiyiz, memuruz, Kürtüz ve zulüm görüyoruz. Eğer biz seslerimizi yaşadığımız alanlardan heteroseksüel kardeşlerimizle birlikte yükseltebilirsek altını çizdiğin ve dergide eksikliğini hissettiğin toplumsal duyarlılık bir anlam ve maddilik kazanacaktır. Bununla birlikte 20’sine 30’una gelip kendisiyle barışamayan, cinselliği içinden geldiği gibi yaşayamayan insanların öncelikle ve daha çok cinsel konularda yazmaları anlaşılabilir bir durum olmalı. Bu bizi gocundurmamalı. Cezaevlerinde eşcinsel siyasi tutuklu var mı bilmiyoruz ama, bize yazan tutsaklara eşcinsel ya da heteroseksüel olduğuna bakmadan dergimizi ücretsiz ve düzenli olara gönderiyoruz. Ankara’ya geldiğinde doğrudan tanışmayı umarak mektuplarını bekliyoruz.

*** ………, Cezaevi/Mersin Adıma gönderdiğiniz KAOS GL’nin eski sayıları elime ulaştı. Ayrıca aylık gönderdiğiniz sayılar da elime ulaşıyor. Duyarlılığınız için teşekkürler. Aslında bu kadar geç yazmamın nedeni dergilerinizi inceledikten sonra kısa bir değerlendirme yapmaktı. Çünkü, bir özgürlükçü olarak yaşadığımız coğrafyada bir eşcinsel hareketin ortaya çıkışını, hele “Eşcinsellerin kurtuluşu, heteroseksistleri de özgürleştirecektir” şiarıyla ortaya

çıkan bir hareketi oldukça önemli görüyorum. Ancak bir özgürlükçü de olsam, bir heteroseksist olarak bir değerlendirme yapmamın doğru olup olmayacağına dair tam bir karar veremediğimden dolayı bir değerlendirme yapmadan bu kısa kartı yazdım. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum. Sevgili arkadaş, dergimizin adının altında her sayıda yer alan “Eşcinsellerin Kurtuluşu aynı zamanda Heteroseksüelleri de Özgürleştirecektir.” sözünü yanlış okumuş olmalısın. Heteroseksüel ile heteroseksist birbirinden farklı iki kavramdır. Bizim mücadelemiz heteroseksizme ve bu ideolojinin savunucusu heteroseksistlere karşıdır. Heteroseksizm yalnızca eşcinselleri değil aynı zamanda özgürlük isteyen sizin gibi heteroseksüelleri de ezen bir ideolojidir. Öyle sanıyoruz ki siz bir özgürlükçü olarak heteroseksüel olduğunuz halde heteroseksist olamazsınız. Hayatınıza yeni giren kavramlar olduğu için gözünüzden kaçmış olmalı. Bundan dolayı ilgili kavramların tanımını burada tekrar ediyoruz.

HETEROSEKSİZM: Bir tür ırkçılıktır. Kadınlara yönelik ayrımcılık olan seksizmin (cinsiyetçilik), heteroseksüel olmayanlara yönelik halidir. Heteroseksizm, heteroseksüelliği bir zorunluluk olarak görme ve biricik varoluş biçimi olarak dayatma halidir. HETEROSEKSİST: Heteroseksizmi savunan kişidir. Heteroseksüellik dışında hiçbir varoluşu kabul etmez ve heteroseksüel olmayanlara şiddete varan fizik ya da psikolojik terör uygular. HETEROSEKSÜELLİK: Bireylerin, cinsel, duygusal ve erotik olarak karşı cinsten kişilere yönelmiş olma halidir. Kendiliğinden ve zorunlu olarak, toplumda egemen varoluştur. Bu kendiliğinden ve zorunluluk hali, heteroseksüel bireylerin kendilerini "heteroseksüel" olarak tanımlamalarına bile gerek duyurmamaktadır. Bu durumdaki bireyler, kendini "eşcinsel" ya da

"heteroseksüel olmayan" diye tanımlayan bireylerin ortaya çıkmasını kavrayamamakta, "homofobik" ve "heteroseksist" olabilmektedir. Doğal olarak bu durum, bütün heteroseksüellerin heteroseksist olduğu anlamına gelmemektedir. HOMOFOBİ: Bu terim, eşcinsellere yönelik önyargı ve nefreti anlatır. Bir tür kaygı ve korku ifadesidir. *** Serdar, Manisa … Sevgili Şarmut A. İkarus’un ‘Eşikteki Erkek’ yazısına hayran kaldım. Doğrusu bu kadar net, yalın olunabilir. Diğer taraftan şu Parisli Amca ile tanışmak isterdim doğrusu. Ayrıca, sevgili Güner Kuban’ın ‘Sevişmenin Rengi’ adlı kitabını kendisine armağanım olarak yollamayı isterim. Yıllar önce Ankara’dan aldığım ve kitaplığımın en müstesna yerinde olan bu kitabı, değerini bileceğine inandığım Parisli Amca’ya gönderebilirim. *Biseksüellerle mektuplaşmak ve tanışmak istiyorum. Serdar, P.K. 76, 45000 MANİSA *Başta Kayseri ve çevresinde yaşayanlar olmak üzere gay, lezbiyen, biseksüel herkesten mektup bekliyorum. P.K. 353, 38000 KAYSERİ *Başta Çanakkale ve çevresinde yaşayanlar olmak üzere gay arkadaşlardan mektup bekliyorum. Ayhan Gören, P.K.21, 17600, Ezine, ÇANAKKALE *Şarmut A. İkarus ile yazışmak isteyenler; P.K. 481, Yenişehir, 06444, ANKARA. Diyarbakır’dan sevgili Kemal, Haziran 1998 sayımız adresinden geri döndü. Posta Kutusu aboneliğin sona ermiş olmalı. Bizi arar ve bir adres bildirirsen yeniden dergi göndermeye devam ederiz.

KAOS GL 49 / 17


“Amerika’da her azınlığın kendi düşmanı vardır, ama çoğunlukla Yahudi, Asyalı, Latin Kökenli ve Siyahların düşmanı etkili figürler oluşturmazlar; çoğunlukla eğitimsizlerdir. Örneğin Ku Klux Klan bir çok yerde etkilidir, ama onların gerici düşünceleri önemli bir gazetenin ön sayfalarında kendine yer bulamaz. Sinagoglar bombalanır örneğin, ama hiç bir Kongre üyesi Yahudilere “gentile” olmasını önermez. Latin kökenliler ve Asyalılar pek hoş karşılanmasa da televizyonda kendileriyle dalga geçilmez. Lezbiyen ve gaylerin ikilemi düşmanlarının çok güçlü olmasıdır: Doktorlar, rahipler, papazlar, askeri liderler, hakimler, politikacılar, hükümet görevlileri ve yayımcılar. Amerikan yaşamının en önde gelen konularını kontrol eden insanlarca kendine karşı konulan her grup, varolma hakkını korumak için bir harekete gerek duyar. Newsweek’in kapak konusu “Amerika’daki Gayler” (12 Mart 1990), elele tutuşan iki erkeğin resminin altına “hoşgörünün sınırlarını sınamak” alt başlığını koymuştur. Gay ve lezbiyen hareketini yalnızca erkeklere atfetme yanılgısının yanında, bu kapak, ayrıca yalnızca heteroseksüellerin hoşgörüsünün önemli olduğunu ima etmesi açısından da karşı çıkılabilir niteliktedir. Newsweek editörlerine göre gayler Amerika’da marjinalize olmuştur, can sıkmaktadır. Eğer fazla ileri giderlerse “hoşgörünün sınırlarını sınamak” başlığının işaret ettiği gibi, hadleri bildirilecektir.” (Gay Lezbiyen Özgürlük Hareketi, Margaret Cruikshank, KAOS GL, Temmuz 1996, Sayı 23)

DİNCİ SAĞDAN EŞCİNSELLERE KARŞI YENİ HAÇLI SEFERİ Muhafazakâr ve dinci gruplardan oluşan geniş bir koalisyon ABD’de eşcinselliğin terapi ve tavsiye yoluyla iyileştirilebilecek bir hastalık olduğunu savunduğu kapsamlı bir kampanya başlattı. Hıristiyan gruplar kampanyalarını gazetelere tam sayfa ilanlar vererek, lobi çalışmaları yaparak eşcinselliğe karşı verdikleri uzatmalı mücadelelerine hız verdiler. Ancak bu seferki kampanya sıradışı bir birlik ve koordinasyonla yürütülüyor. Koalisyon üyeleri Senato çoğunluk lideri Trent Lott’un kısa süre önce eşcinselleri alkolik ve seks bağımlılarına benzettiği demecinden ilham aldıklarını söylüyorlar. Lott’un sözleri Beyaz Saray ve gay gruplarının sert tepkisine yol açtı. Dinci gruplar eşcinsellerden iyileştirilebilir hastalar olarak söz etmekle konuyu tüm ülkede gündeme oturtmayı hedefliyorlar. Bu grupları cesaretlendiren ve harekete geçiren olay yakın zaman önce yapılan bir ankette Amerikalıların çoğunluğunun eşcinselliğin yanlış ol-

duğunu düşündüklerinin ortaya çıkması. Gay gruplar ise dinci gruplara hızla gazetelerde kendi tam sayfa ilanlarını vererek misillemede bulundular. ABD’nin en büyük gay organizasyonu The Human Rights Campaign’in politik direktörü Winnie Stachelberg şunları söyledi: “Şunu açıkça ifade etmek istiyoruz. Eşcinsellik normaldir ve eşcinsel insanların onları seven anne ve babaları vardır ve hatta eşcinseller inanç sahibi insanlar da olabilirler.” Hıristiyan Koalisyonu (Christian Coalition)ve Aile Araştırma Konseyi (Family Research Council) gibi tanınmış organizasyonların da yer aldığı 15 dinci grubun eşcinselliğe saldırmak için birbirlerinden ayrı gerekçeleri var. Bazıları seçimlerde aday olacak politikacıların bu konudaki konumlarını açıkça belli etmelerini hedeflerken diğerleri ise kampanyayı etkili bir bağış toplama yöntemi olarak kullanıyorlar. Family Research Council’dan Robert Knight, artık bu konuyu tekellerine

alan eşcinsel aktivistlere karşı sesimizi yükseltmenin zamanı gelmişti, diyor. Dinci grupların gazetelere verdikleri ilanlarda İsa’nın gösterdiği yolda heteroseksüelliğe geçen eski gaylerden örnekler veriliyor. Diğer gruplarsa Beyaz Saraya yoğunlaşıp kanun koyucuların kendilerinin eşcinselliğe olan muhalefetlerini göz önünde tutmalarını istiyorlar. Bu gruplar aylardır Başkan Clinton tarafından Lüksemburg büyükelçisi olarak seçilen James Hormel’in atanmasını eşcinsel olması nedeniyle engellediler Cumhuriyetçi Partiden politik stratejistler ise bu kampanyanın geri tepebileceğini belirtip kamuoyuna egemen olan kanının eşcinseller için özel ayrıcalıklar ya da hakların olmaması ama aynı zamanda da bu insanların sokaklarda dövülmemesi gerektiği şeklinde biçimleniyor. Kaynak: International Herald Tribune 16 Temmuz 1998

*** International Herald Tribune’den çevirdiğimiz yukarıdaki haberde bahsi geçen dinci gruplardan Exodus’un iddiaları Newsweek Dergisi’nde konu oldu. 12 Ağustos 1998 tarihli Radikal (“Eşcinselliğe Veda Örgütü”) ile Hürriyet (“Eşcinsellikten Kaçış”) gazeteleri ilgili haberi Newsweek Dergisinden aktardılar. Newsweek’teki bu haberi önümüzdeki sayıda yayınlayacağız.

KAOS GL 49 / 18


İNGİLTERE’DE AVAMIN DEĞİL LORDLARIN SÖZÜ GEÇİYOR!

GAZETELERİN DERT KÖŞELERİ…

Geçen sayımızda İngiltere’de erkekler arasında yasal seks yaşının 18’den 16’ya düşürülerek heteroseksüellerle eşcinseller arasında yasal eşitlik sağlandığını duyurmuştuk. Fakat Avam Kamarası’nın seçilmiş milletvekillerinin bu kararı Lordlar Kamarası’nda veto edildi. Kararı protesto eden eşcinseller tartışmayı gündemde tutmak için mücadele ediyorlar.

Eski toprak Güzin Abla, “sevdiğim genci ağabeyimle yakaladım” diye dert yanan 18 yaşında, üniversite öğrencisi genç kıza köhnemiş cinsellik bilgilerinin takviyesiyle hayat dersi veriyor: “Kızım, bu durumu büyüklerinle konuşmalısın. Özellikle annen ve baban, ağabeyinin durumunu bilmeliler. Ağabeyin de çok genç. Henüz bir cinsel kimlik arayışı içinde olabilir. Zaman zaman bu gibi durumlarda bir psikiyatristin yardımıyla gençler bu yanlış yoldan geri dönebiliyorlar. Ancak burada seninle çıkan gencin durumu çok farklı. Sanırım o aktif homoseksüel denen rolde. Hem seni, hem de ağabeyini idare eder durumda. Bence bu gençle hemen ilişkini kes. Onunla bir daha görüşme. Böyle bir insanın ne sana, ne başkasına yararı olamaz. Ondan hemen vazgeçmelisin kızım. Umarım aradan geçen zaman içinde herşey düzene girmiştir.”

*** 12 Ağustos 1998 tarihli Hürriyet’te “İki Türk Eşcinsel Hollanda’ya Sığındı” başlıklı bir haber yer aldı. Uluslararası Eşcinsel Oyunları Haftası’nda Amsterdam’a giden ve Türkiye’de “Müslüman Eşcinseller Birliği” adı altında bir derneğin yöneticileri olduklarını iddia eden bu şark kurnazı soytarıların, Doğu’yu kendilerinden daha çok tanıdığına emin olduğumuz Hollanda hükümetini kandırıp kandıramadıklarını bilemiyoruz. Haberde yeterli bilgi bulunmuyordu. *** 18 Ağustos 1998 tarihli Radikal Gazetesi’nin spor sayfasında Attilla Erdemli adlı spor yazarının “Eşcinsel Oyunları” başlıklı bir yazısı yer aldı. Laf ola beri gele türünden olan bu yazının yazarının heteroseksist olmasa da fena halde homofobik olduğu fazlasıyla sırıtıyordu. *** TRANSEKSÜEL BAŞÇAVUŞ İngiliz ordusunda bir başçavuş cinsiyet değiştirmeye karar vermiş. Bosna’daki Barış Gücü’nde görev yapan 37 yaşındaki Joe Rushton, ameliyat sonrası ‘Joanne’ adını alacakmış. Bu haber 6 Ağustos 1998 tarihli Radikal’de yer aldı. Aynı haber, aynı tarihte Ateş Gazetesi’nde de yer aldı. Ayrıca Ateş Gazetesi’nde haberi, biri askeri üniformalı bir erkek, diğeri tipik bir kadın olan iki resim süslüyordu. Kadının gerçekte başçavuşun makyajlı ve kadın giysili hali mi olduğu, yoksa bulvar gazetelerinin tipik marifetlerinden biri mi olduğunu bilemiyoruz (ve hatta şüpheliyiz!). *** GELİN DAMADI SAĞDIÇLA BASTI 15 Ağustos 1998 tarihli Hürriyet’te yer alan bu haber, Girit adasında (Yunanistan) ya zorla ya da toplumsal koşulların baskısıyla evlenen bir gencin gerçekten de dramını anlatıyor. Gelin tarafını asıl kızdıran ise damat adayının, gelinin henüz giymediği gelinliği giyerek sağdıçla birlikte olmasıymış. ***

***

The Turkish Daily News

Asuman Aydın’ın “Derdini Söyle” (Ateş Gazetesi) köşesinde, İstanbul’dan “Çaresizim” rumuzuyla yazan 21 yaşındaki gence verdiği cevap “cinsel tercihi genler belirliyor” başlığını taşıyor. Bu gencimiz erkeklere ilgi duyduğu gibi aşık olup bağlanıyormuş da. Asuman Aydın sorunu, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Cinsel Sorunlar Tedavi Merkezi Başkanı Prof. Engin Eker’e anlatmış. Prof. Eker, “Kalıtımın cinsel tercihlerde önemli rol oynadığını, tıbbın bu durumu bir hastalık olarak görmediğini” söylemiş. Gencin bu durumdan rahatsız olması ise henüz eğilimini cinsel tercih olarak görmediğini gösteriyormuş. Bu nedenle Prof. Eker, gencin psikoterapi ile düzelebileceğini belirtmiş. Bu tür sorunlar için ise Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Cinsel Tedavi Merkezi’nin telefonu (0.212.529 99 35) verilmiş. Biz de Prof. Eker’in neyi düzelteceğini merak ediyoruz. Eğilimiyle henüz barışmamış sözkonusu gencin kendisiyle barışmasını mı sağlayacak yoksa hazır daha kendisiyle barışmadığı için bu eğiliminden vaz mı geçirecek?

KAOS GL 49 / 19


K A O S ŞANLIYOR Yalnızca seksist değil aynı zamanda heteroseksist bir toplumda yaşıyoruz. Kadınların köleleştirilmeleri üzerine kurulan; zaman içinde dönüşüp yeniden biçimlenerek kapitalist sömürü sistemine kadar gelen içinde yaşadığımız bu toplum, yalnızca erkek egemen değil aynı zamanda heteroseksist erkek bir egemenlik sistemidir. İçinde yaşadığımız bu toplumda zaman zaman eşcinsel oluverme sendromları ve lezbiyenlik modaları görülse de yapılan her şey heteroseksist politik ve toplumsal diktatörlüğün sürekliliği için yapılıyor. Kadınlar salt kadın oldukları için eziliyor ve kadınlık konumundan dolayı sömürülüyorlarsa gay'ler de salt gay oldukları için heteroseksist zihniyet ve bu zihniyetin kurumsal örgütlenişi olan erkek egemen düzen tarafından yok edilmek isteniyor. Yoketme... Bütün kızılderilileri, yahudileri ve kürtleri yok edebilirsiniz. Bütün eşcinselleri Hitler'in yaptığı gibi pembe üçgenlerle işaretleyip toplayabilirsiniz. Hastaneler, hapishaneler, toplu eşcinsel idamları, faili meçhul eşcinsel ve travesti cinayetleri; hepsi tarih boyunca denendi. Tekil olarak eşcinselleri ortadan kaldırdılar ama eşcinselliği asla yokedemediler. İnsan insan olarak kalmayı başarabilirse kişi kendi cinsini sevmeye devam edecektir. Tans'ın bacakları arasında bir vajen ya da penis olmuş hiç farketmez. Onun kafası erkek egemen ideoloji tarafından esir alındığında heteroseksist erkek egemen diktatörlük açısından sorun yaratmaz. Yaratmadı. "cinsel sevi nesnesi" olarak kendi cinsini seçmekle birlikte yatak dışında gay'liğini unutan bir gay de aynı şekilde heteroseksist diktatörlük için sorun yaratmaz. Bizler yalnızca yatak odasında değil her yerde ve her zaman gay'iz. Toplumsal latentliği reddediyoruz. Nicel anlamda heteroseksüeller karşısında azınlık olabiliriz ama nitel anlamda azınlık olmayı reddediyoruz. Salt heteroseksüellerle bir sorunumuz yok; asıl düşmanımız bizlere yaşam hakkı tanımayan heteroseksistlerdir. Aşağı ya da üstün olmayı reddediyoruz. Biliyoruz ki iktidar egemenliği dışında her şeyden vazgeçebilir. İçinde yaşadığımız toplumun egemeni burjuvazi, demokrasi adı altında, aynı şekilde kendi iktidarı dışında her şeyden vazgeçebilir. Belki "demokrasi" o kadar gelişir, o kadar gelişir ki (!) gay'ler de özgür olabilirler! Ama bizler özgürlüğü bütünsel bir varolma olarak algıladığımızdan heteroseksist diktatörlüğün politik ve toplumsal olarak bütünüyle naşlamasını hedefliyoruz. Bunun için çıkıyoruz... KAOS ŞANLIYOR ile VAROLAN DURUM VE EŞCİNSELLİK başlıklı bu yazılar, 4 yıl önce Eylül 1994’te çıkan ilk sayımızda yer almışlardı. Beşinci yılımızda dergimizin ilk yazılarını tekrar edelim istedik.

KAOS GL 49 / 20

VAROLAN DURUM VE EŞCİNSELLİK İktidar'ın fizik şiddetten belki de daha etkili silahı unutturmak olmalı. Tarihsel ve toplumsal hafıza kaybı olarak ortaya çıkan bu durum bireylerde görülmekle birlikte asıl etkisini bir bütün olarak toplumsal gruplarda gösteriyor. Saray ve hamam muhabbetleri dışında toplumsal geçmişimizle ilgili şimdilik bir şey bilmiyoruz. 'Şimdilik' mi bilmiyoruz ya da 'bilecek' bir şey mi yok, zamanla ortaya çıkacak. İçinde yaşadığımız toplumda seksenli yıllara görünüşte bir durgunluk egemenken içten içe bir alt üst oluş sözkonusuydu. Bizler her şey yolundaymış gibi okullarımıza giderken okullardan askeri otobüsler 'son kalanları' toplardı. Batıda 'yeni toplumsal hareketler' kategorisinde adlandırılan bir çok oluşum özellikle seksenlerin ikinci yarısında bizde de ortaya çıkmaya başladı. Çevrecilik konusunda devlet çok acele davrandı ve soruna daha baştan el koydu. Feminizmin atağı karşısında geç kalan devlet kadın kurtuluş hareketi sonucunda "kadın realitesini" kavradı ve iş, kadın bakanlığına kadar vardı. Heteroseksist devlet bir gün bize de sahip çıkarsa hiç şaşırmayacağız doğrusu! Biz eşcinselleri de doğrudan ilgilendiren durgunluk sürecinde, kadın hareketi, kendi önünü açamayınca (bu sorunun tartışması ayrı bir konu) Devlet Bakanı Alpago'yu savunma durumuna geldi. Rant peşinde koşan soytarılarla beraber kendilerine vatandaş arayan sivil toplumcular, birilerinin "allı, yeşilli, morlu" geldiklerini söylüyorlardı. Oysa ne gelen vardı ne giden. Söz konusu olan, yanılsama ve sözde uzmanlarla sözcülerin pragmatizmleriydi. Lezbiyen ve gay bilincine sahip özgür bireyler ancak bir atılım gerçekleştirebilirler. Bir insana, bir olguya, bir nesneye, tarafsız bir gözle bakabilmek, onu kendi varoluşunda, kendi koşullarında ne ise o olarak anlamak hem çok kolay hem de çok zor bir durumdur. Bilim adamları, bir olguya ya da nesneye bile tarafsız bir gözle bakamazken bir insana tarafsız bakması zaten çok zor. Hele bu kişi bir eşcinsel ise var olan gözlüklere bir de heteroseksüel gözlüğü (önyargılar ve cehalet) eklenir. Bu durumda onlara ne derece güvenebiliriz? Çünkü onların bizlere yaklaşımları, antropologların, modern toplumlara benzemeyen ve onun dışında kalan toplum ve topluluklara bakışlarıyla aynıdır. (Geldiği yeri unutup ya da bilinçle eleştirip incelediği topluluğa karışan veya onlarla dayanışma içinde bulunan bazı antropologlar gibi heteroseksist gözlükleri çıkarıp gay ve lezbiyenlerle dayanışma sürecine giren heteroseksüeller de var.) Gazetelerde farklı zamanlarda rastlarız; 'eşcinselliğin' nedeni bulundu diye. Bulan bazen Kanada'dan bir fakülte olur, bazen de bireysel bir


girişim. Tıp ve psikiyatri, on yıllardır 'bulduk, bulduk' diyor ama kendi bulduğuna kendi de inanmıyor olmalı ki her seferinde yeni bir "neden"le karşılaşıyoruz. İster iradi bir seçim olsun, ister fizyobiyolojik ya da sosyopsikolojik olsun, biz onların hiç bir zaman bu nedeni bulamayacaklarını düşünüyoruz. Üstelik bütün bunlar yetmiyor gibi 'gen mühendisliği' denen bilim dalı aracılığıyla heteroseksist domuzların asıl hedefinin ne olduğunu öğreniyoruz. Bu cani ruhlu katliam tellalları, gen mühendisliğinin ilerlemesiyle daha ana karnındayken çocuğun heteroseksüel mi yoksa eşcinsel mi olduğunu anlamayı planlıyorlar. Yani daha doğmadan kökümüzü kazıyacaklar. Bir birey olarak bize saygıları olmadığı gibi, ilgili kadına bile sormayı düşünmüyorlar. Onlara göre zaten hangi ana baba eşcinsel bir oğul ya da kız evlat ister? Oysa kazın ayağı öyle değil. Bilimsel katiller ve eşcinsel düşmanı heteroseksistler, eşcinselliğin nedenleri konusunda bir sonuca varamıyorlar. Doğrusu biz bu konuda hiç de meraklı değiliz. Kişinin kendi cinsiyetini seçmesi insanın en temel haklarından olması gerektiğini düşünüyoruz. Fakat varolan ortamda bunun mümkün olmadığı görülmekte. Heteroseksist bir toplumda yaşıyoruz. İçinde yaşadığımız erkek egemen kapitalist düzende insanlar, heteroseksüel sosyalizasyon sürecinde (hukukun da devreye girmesiyle) kadınlık ve erkeklik toplumsal kategorilerine göre yetiştiriliyorlar. Bu süreçte yaşantımızın her anında ve alanında doğrudan ya da dolaylı olarak ideolojik bombardımana tutulmaktayız. Açık heteroseksist teröre karşı direnme olanağı bulunabilse bile ideolojik bombardımandan dolayı genç gay ve lezbiyenler tam bir sosyopsikolojik bataklığa saplanabiliyorlar. Bu duruma yol açan heteroseksüel erkek egemen ideoloji yalnızca kapitalist topluma özgü değildir. Asıl olarak sınıflı toplumun ürünüdür ve böyle toplumlarda giderek pekiştirilmiştir. Kadınların köleleştirilmeleri üzerine biçimlenen ideoloji, kapitalist toplumda doruğuna çıkar ve heteroseksüel erkek iktidarının sürekliliği için yeniden üretilir. Kişi, heteroseksüel sosyalizasyon (toplumsallaştırma) sürecinin içine doğar. Bu süreçte heteroseksüel erkek egemen ideoloji tarafından davranışsal ve zihinsel olarak biçimlendirilir. Karşı gelirse, daha doğrusu karşı gelebilirse toplum dışına itilir, ezilir ve yokedilir. Çocuğun, bir insan olarak yetiştirilmesi mümkünken (verili koşullarda bunun maddi temeli yoktur) sosyalizasyon sürecinde karşısına iki toplumsal kategori (toplumsal cinsiyet=gender) dayatılır. Kız çocukları, kadınlık toplumsal kategorisine, oğlan çocukları erkeklik toplumsal kategorisine göre yetiştirilir. Yalnızca davranışları belirlenmez aynı zamanda ideolojik olarak da belirlenirler. Ve kendilerini "kadın" ve "erkek" olarak algılarlar. Toplumun bütün kurumları, erkek egemen ideolojiyi üretip dayattığı için de artık yetişenlerin başlarına anne, baba, öğretmen... dikmek gerekmez.

Çünkü kendileri de bunlardan birisi olmuşlardır. Bu temel ideoloji yalnızca belli sınıfların mensuplarına ve onların çocuklarına değil tüm topluma şırınga edilir. Kişi bu havayı soluyarak büyür ve davranışının insan doğasından geldiği düşüncesiyle koşullandırılır. Böylece kapitalizm düşünsel alanda ve her bireyin bu düşünceyi pratiğe uygulamasıyla yeniden ve yeniden üretilir. Heteroseksüel sosyalizasyon sürecinde bir nokta olan okul en bildik örnektir, bununla birlikte küçük bir devlet olan aile kurumu da okuldan geri kalmaz. Toplumun tüm hücrelerine bu ideoloji girmiştir. Bir çok durumda heteroseksist fiziksel şiddete rağmen, bir çok insan heteroseksüel sosyalizasyon sürecindeki erkek egemen ideolojinin insanı davranışsal ve zihinsel biçimlendirmesini eşcinselliğinin ayrımına vararak kesintiye uğratabiliyor. Gay ve lezbiyen bireyler bu kopuşlarını bir eşcinsel bilinciyle mi gerçekleştiriyorlar? Bilinçle gerçekleşse bile içinde yaşadığımız heteroseksist toplumda kopuşun sağlıklı ve başarılı olması mümkün mü? Doğrusu bu sorulara tekil gay ve lezbiyenlerin yanıtları farklı olacaktır. Bununla birlikte heteroseksist terörden dolayı kopuşun, genel olarak sağlıklı ve başarılı olamadığını söyleyebiliriz. İçinde yaşadığımız sosyalizasyon sürecinde heteroseksüelliğin dışında bir seçeneğin bırakalım akla gelmesini, gündeme geldiğinde baskı, ceza ve tedaviyle ortadan kaldırılmak istendiği bilinen bir gerçek. Eğer çocuk heteroseksüel değilse sosyalizasyon denilen bu varolan toplumsal kalıplara uydurma sürecinde doğal olarak uyum sorunu çekecektir. Yaşın ilerlemesiyle bu sorun daha da şiddetlenecektir. Kendisi gibi bir arkadaşı da yoksa kişi tam bir yalnızlık ve yalıtılmışlık yaşar. Ülkemiz koşullarını ele alırsak kişi bu durumdan iki türlü "kurtulabilir". Birincisi işleyişin farkına varırsa profesyonel davranır. Yani kendisini gizler; bir streyt gibi davranır (toplumsal latentlik). Asıl kendini yaşamak için özel ve gizli mekanlar yaratır. Toplumda ise kendinden beklenen sosyal rolünü oynar. İkinci durum ise farklılığını bütünüyle bastırıp yok sayar. Ama bilinen bir gerçek ki her baskı önünde sonunda bir patlamaya yol açar. Elbette bütün bunlar heteroseksist toplumun bize zorla dayattığı seçenekler. Oysa bizler pekala kendi seçeneklerimizi hayata geçirebiliriz. Çok çok zor ama sürekli çelişki içinde yaşamaktan, hasta ve sapık muamelesi görmekten ve bir böcek gibi yaşamaktan daha onurludur. Artık hepimiz biliyoruz: Heteroseksüel sosyalizasyon sürecini bireysel pratiklerimizde kesintiye uğratmak yetmiyor. Bu süreci, toplumsal olarak da kesintiye uğratmak için eşcinsellerin bağımsız organize olmaları kaçınılmazdır. Yanılsamalarla yetinmek istemiyorsak kurtuluş mücadelemizi yalnızca özgürlüğün egemen olduğu anti-heteroseksist bir topluma hedeflemeliyiz. Yıkım ve kaostan korkmayalım. Ancak kendimiz istersek özgür olabiliriz.

KAOS GL 49 / 21


Yazar Spencer yazısında 1950’lerden günümüze gay ve lezbiyen hareketinin İngiltere’deki gelişiminin tarihini ve bunun değerlendirmesini sunuyor. Türkiye’nin genç gay ve lezbiyen hareketine doğrular ve yanlışlar konusunda kılavuzluk yapar umuduyla kısaltarak çevirdik.

Colin SPENCER* Çeviren: Selçuk Ankara

Cadı avı olarak bilinen eşcinsel tutuklamalarının bariz adaletsizliği muhalefeti harekete geçirdi. Avam kamarasında İşçi Partisi milletvekillerinden bazıları bu haksızlığın düzeltilmesini istediler. Eşcinsellerin tutuklanmasına karşı çıkan tek Muhafazakâr, tüm yaşamı boyunca biseksüel kalan Sir Robert Boothby’dı. Eleştiriler ve protestoların ardından hükümet 1954 yılının Ağustos ayında görevi eşcinsellik ve fuhuşla ilgilenmek olan bir komite atadı. Komite ne yazık ki eşcinsellere yönelik polis zulmünü değiştiremedi. Mart 1956’da polis tarafından sorgulanışının ardından kırk yaşındaki bir barmen havagazıyla, üç çocuk babası evli, kırk altı yaşındaki bir marangoz da kendini bir trenin altına atarak intihar ettiler. Otoritelerse insanları içine attıkları cehennemden tümüyle habersiz görünüyorlardı. Bunu farkettiklerinde de, toplum bir sapıktan daha temizlendiği için memnuniyetlerini ifade ediyorlardı.

1970’lerden…

Komite milletvekilleri, rahipler, avukatlar ve doktorlardan oluşuyordu. Komitenin görüştüğü ilk kişi

oğlancıları yargılarken midesinin bulandığını söyleyen baş yargıç Goddard’dı. (Goddard bir sanığı ölüme mahkum ettiğinde boşalırdı. Yıllar sonra Goddard’ın uşağı bu tür anlardan sonra her zaman Goddard’ın pantolonunun yıkandığını söyledi.) Komite baş yargıcın ahlak ve hukuk arasındaki bağlantı konusundaki düşüncelerini öğrenmek istedi. Goddard tiksinti ve nefret uyandırsalar da, oğlancılık dışındaki, iki yetişkin arasındaki özel eşcinsel edimlerin bir suç olmadığını söylüyordu. Genç kızların baştan çıkarılması ve aileleri parçalayan zina olaylarının çok daha anti-sosyal olduğunu düşünüyordu. Ancak Goddard oğlancılığın daha sert cezalandırılmasını, erkeklere sarkıntılığın cezasının artırılmasını ve erkek fahişelerin kırbaçlanmasını istiyordu. Hukuk camiasından ve polis teşkilâtından başka tanıklar da eğer gençler ayartılırsa, hepsinin sonuçta kapalı ve sinsi bir mason örgütlenmesi olan eşcinsel dünyasına katılmalarının kaçınılmaz olduğunu söylüyordu. Köktenci bir hararetle benimsenen bu düşünce medyada çok sayıda milletvekili ve rahip tarafından tekrarlandı ve ebeveynlerin gözünü korkuttu. (Bu günümüzde de geçerlidir) Bazı doktorlar ise bunun bir gencin cinsel yönelimini değiştiremeyeceğini boş yere belgelerle anlatmaya çalıştılar. Hukuk Camiası derneği yasalarda herhangi bir değişikliğe karşı çıkıyordu. Dernek hem oğlancılık hem de aşırı ahlaksızlığın mahrem mekanlarda olsa bile suç sayılmaya devam edilmeleri gerektiğini savunuyordu. İngiltere Tıp Birliği eşcinselliğin tedavisinin ormanda ya da çiftlikte çalışma ve Hıristiyan inancının bileşimi olduğunu söylüyordu. Birlik eşcinsellerin devletlerine ya da vatanlarına değil sadece birbirlerine bağlı olduklarını ve bu yüzden memuriyet, silahlı kuvvetler, parlamento ve kilisede her zaman problem olacaklarını söylüyordu. Anglikan doktorlar ve rahiplerin bir raporu oğlancının kendini bağışlamaksızın günahıyla yüzleşmesi gerektiğini ve eşcinselliğin tanrıya karşı tam bir isyan olduğunu söylüyordu. Tüm bunlardan sonra hükümetin atadığı komitenin, 1957 tarihli raporunda, yetişkinler arasında mahrem mekanlardaki eşcinsel davranışın suç olmaktan çıkarılmasını tavsiye etmesi şaşırtıcıdır. Rapor boyalı basında şok başlıklarıyla verildi. Daily Telegraph eğer eşcinsellik yasallaştırılırsa bulaşıcı bir hastalık gibi yayılır derken diğer büyük gazeteler kararı bir takım çekinceler koymalarına rağmen onayladılar. Böyle bir ortamda, 1958’in baharında Homosexual Law Reform Society kuruldu. Topluluk bir dizi tanınmış ismin yer aldığı komite raporunu destekleyen bir mektubu The Times’a göndererek işe koyuldu. Ancak Avam Kamarasındaki tartışmalar yasanın değişebileceğine dair bir umut vermiyordu. Reform

KAOS GL 49 / 22


arzu edilebilir olsa da henüz çok erken olduğu şeklinde bir uzlaşmaya varılmıştı. İşçi Partili iki milletvekili kanun değişikliği önerilerine şiddetle karşı çıktılar. Milletvekillerinden birisi eşcinselliğin tüm normal yaşamı mahvedebilecek öldürücü bir kanser olduğunu söylerken diğeri, Bayan Jean Mann, kolları basın ve BBC’ye uzanan bir kötülük ağı, güçlü bir uluslararası eşcinsel örgütlenmesi keşfetmişti. Bu örgütün amacı yetişkin erkeklerin her yerde muhabbet kuşları gibi oynaşmalarına zemin hazırlamaktı. Reform Topluluğu yasaların değiştirilmesinin yıllar sürecek bir mücadele ve sıkı çalışma gerektirdiğini biliyordu. Topluluk sekreteri Andrew Hallidie Smith hiç yayımlanmamış “Varolma Hakkı” adlı kitabında topluluğun yüzlerce eşcinselle yazıştığını ve bu kişilerden hiç birinin kanunlarca engellenmiş gibi görünmediğini söylüyordu. Smith insanların özel ilişkilerinin kanunca yönetilmesini reddetmelerinin bütünüyle doğru olduğunu yazıyordu. Altı yıl sonra hükümet kamuoyunda bir değişim gerçekleşene kadar yasalarda bir reform yapmayacağını kesinkes ortaya koydu. Ancak Reform Topluluğu böyle bir değişimin varlığını gösterdiğinde bunu güvenilmez bilgi diyerekten reddetti. Reformlar bir hükümet değişikliği gerektirdi. 1966 yılında seçimleri İşçi Partisi kazandı ve Leo Abse eşcinsel edimlere dair İngiltere ve Galler’in yasalarının değişmesi için kanun teklifi verdi. Teklif ertesi yıl kabul edildi. Ancak parlamento’da eşcinsellerin yasa değişikliği için minnet duymaları ve sessiz bir terbiye içinde hareket etmeleri gerektiği kanısı yaygındı; yasa değişikliğini destekleyenleri pişman edecek aşırı davranışlara gitmemeli, kamusal alanlarda rahat durmalıydılar. Lord Arran böyle düşünenlerden birisiydi: “hiçbir yasa değişikliği eşcinsellerin alay edilen, nefret ya da en iyisinden acıma duyulan kişiler olmalarını engellemeyecektir.” GAY ÖZGÜRLÜK CEPHESİ Daha militan bir reform grubunun ortaya çıkması gerekiyordu. 1960’ların sonunda öğrenciler ve gençlerin soluduğu hava devrim kokuyordu. Mayıs 1968’de Paris’teki öğrenci başkaldırısı, tüm dünyada öğrenci eylemlerindeki yükseliş, kitlesel açık hava konserleri ve marihuana kullanımı, ABD’de Vietnam savaşına duyulan öfke, Çekoslovakya’da Prag baharı, hippi hareketinin yükselişi ve beraberindeki parolası “savaşma seviş” bu dönemin genç kuşağının artık eski düzenin çatırdadığı ve yeni bir şafağın başladığı inançlarını destekliyordu. Sonunda Carpenter ve Symonds’un uğrunda mücadele verdikleri ve umutla bekledikleri eşcinsellerin örgütlenip adalet için savaşacakları zaman gelmişti. Çok çalışkan ancak fazla tedbirli ve diplomatik Homosexual Law Reform Society’nin yerini açık, kışkırtıcı, gururlu, renkli ve haykıran bir grup aldı.

Gay Özgürlük Cephesi (GLF) 1970 yılının sonbaharında Londra’da kuruldu. GLF’nin esin kaynağı bir yıl önce ABD’de Stonewall ayaklanmasıyla başlayan gay özgürlük hareketiydi. Stonewall küçük bir grup genç eşcinselin öfke ve umutsuzluk patlamasıydı. Şair Alan Ginsberg şöyle yazar: “Oradaki oğlanlar öylesine güzeldiler ki, hepsi ibnelerin on yıl önceki yaralı görünümlerinden arınmışlardı.” İngiliz GLF’si kendisini devrimci bir örgüt olarak tanımlıyordu (Siyah Gücü, Gay Gücüne modellik etmişti). Üyeleri yirmi beş ve otuz beş yaş arasında olup sanatçılar, okuldan atılanlar, işsizlerin yanında öğrenciler, öğretmenler ve sosyologlardan oluşuyordu. Onları birleştiren şey gaylikleri konusunda açık olmanın verdiği eşsiz sarhoşluktu. Sokak gösterilerinde öpüşme, sarılma ve el ele tutuşma ayrımcılık ve baskının son bulması talepleriyle beraber gitti. Coming Out GLF’deki herkes için ilk adımdı. Coming Out aile, dostlar ve iş arkadaşları arasında yaşanması gereken bir süreçti. Ancak öncelikle önemli olan gaylerin kendilerine come out olmalarıydı. Öncelikle gerekli olan kişinin kendi doğasıyla yüzleşebilmesi, bunda bir kabahat görmemesi ve kendine toplumun gözleriyle bakmamasıydı. Bir kere kendinle gurur duyduktan sonra, genç gaylerin içine atıldıkları utanç ve aşağılanma hissi olmaksızın aile ve iş arkadaşları ile rahatça konuşmak mümkündü. GLF’nin üyelerinin yaşamlarında çok derin bir rolü vardı, çünkü coming-out süreci grubun gücü açısından hayati bir öneme sahipti. Grup tüm eskimiş eşcinsel streotiplerine, getto değerlerine, gay barlara, et pazarı denen çark alanlarına, zarafet sembolü peri kızlarına meydan okudu. “Camp” tarzı görünüm ve konuşma her zaman için eşcinsel düşmanlarının işine yaramıştı. Eşcinsel erkekler kendilerini kadın karikatürlerine çevirip sonucunda da kendilerine yönelik saldırganlığı küçümseme ve alaylara dönüştürüyorlardı. GLF topluma karşı çok daha farklı ve saldırgan bir tutum sergileyecekti.

Ancak öncelikle önemli olan gaylerin kendilerine come out olmalarıydı. Öncelikle gerekli olan kişinin kendi doğasıyla yüzleşebilmesi, bunda bir kabahat görmemesi ve kendine toplumun gözleriyle bakmamasıydı.

1990’lardan…

GLF pubların önünde gösteriler düzenleyip gay kadın ve erkekleri geri çevirdi. Kendi gay diskolarını açıp, eşcinsel kadın ve erkeklerin buluşup birlikte bir akşam geçirebilecekleri, geleneksel çark alanlarının gerilim ve pisliğinden arınmış rahat ortamlar sağladı. Bu etkinliklerin tümünde Kadın Özgürlük Hareketi grubu GLF’ye destek sağladı. Gay günleri ve bir gay gurur haftası düzenlendi. GLF pankartı altında 2.000 kadın ve erkek 1972 yılında Londra’da yürüyüş yaptı.

KAOS GL 49 / 23


Yavaş yavaş toplumun eşcinsellere ne yaptığına dair bir bilinç harekete nüfuz etmeye başladı. 1971 yılının başında yayımlanan bir manifestoda baskının örnek aile içindeki gender (toplumsal cinsiyet) rolleriyle başladığı, erkeğin efendi kadının köle rolünü üstlenip çocuklardan da bu modeli takip etmeleri istenen ailede eşcinselliğin dışlanıp aşağılık ya da sapkın bir hastalık olarak gösterildiği söyleniyordu. Gay insanların kendileri de partnerlerden birinin kocayı diğerinin de karıyı oynadığı aynı rolleri tekrarlama eğilimindeydiler. 1960’lara gelinceye kadar gay erkeklerin tek seçim şansları heteroseksüel toplumsal yapıyı izlemek ya da yabancılarla tek gecelik cinsel bağlantılar peşinde gizlice koşmaktı. Tüm eşcinsel erkekler toplumun onları çürük erkekler olarak gördüğünü, dışlanmışlıklarının, her an psikiyatristlerce hasta ya da sapkın muamelesi görebileceklerini, ya da yargılanıp hapsedilebileceklerinin bütünüyle farkındaydılar. İş arkadaşları tarafından dışlanıyor ya da küçümseniyor ve sık sık içkili maganda çetelerinin fiziksel saldırısına uğruyorlardı. Gay erkekler kendilerini savunmak amacıyla bir takım yöntemler geliştirmişlerdi. Bundan değişik karmaşık işaretler ve bir dil ortaya çıktı. Bunun tam zıttı bir yönde pek çoğu da dışa dönük bir camp tarzı geliştirdi ya da drag queen oldu. Bu ise straight toplumda küçümsenmeye yol açıyordu. Sonuncu olarak da bazıları toplumun kendilerine bakışıyla gizli bir uzlaşmaya vardılar. Bu ise kendinden nefret, utanç ve suçluluk duygularını doğuruyordu. Bu tablo hem ABD hem de İngiltere’deki gayler için geçerlidir. DEVAM EDECEK * Homosexuality: A History, Fourth Estate, London, 1995

KAOS GL 49 / 24

Toplumsal Cinsiyet ve İktidar Toplum, Kişi ve Cinsel Politika R. W. Connell, İngilizce’den çeviren: Cem Soydemir, Ayrıntı Yayınları, Mart 1998 Döllenme anında basit bir mekanizmaya bağlı olarak belirlenen cinsiyet, toplumsallaşma sürecinde insan denen “toplumsal hayvan”ın başına bela olmuştur. Tarihsel süreç içerisinde iki cins arasında, dişinin doğurganlığına bağlı olarak gelişen işbölümü, kadın ile erkeğe toplumsal yaşam, kültür, psikoloji vb. alanlarda da tamamen ayrı roller biçti. Kural olarak biyolojik cinsiyetle örtüşmesine –daha doğrusu ona tekabül etmesine- rağmen ondan ayrı bir kavram olan “toplumsal cinsiyet” işte bu tarihsel sürecin ürünüdür. R. W. Connell’in Toplumsal Cinsiyet ve İktidar başlıklı bu çarpıcı çalışması, toplumsal cinsiyet kavramının açıklanmasına bir giriş niteliğindedir. Toplumsal cinsiyet ve cinsiyet ilişkilerine dair sorunları tarihten psikanalize, ekonomiden gündelik politikaya kadar çok çeşitli boyutlarıyla ele alan Connell, literatür incelemelerinin yanı sıra örnek olay çözümlemeleri ve istatistiklerle de zenginleştirilmiş bir çalışma sunuyor bizlere. Ancak bunun da ötesine geçerek cinsellik ve cinsiyet kavramlarını sosyal ve politik teoriyle bütünleştirme, bu alandaki teorik çalışmalar içindeki yerlerine oturtma çabasına giriyor. Kadın ve erkek olmayı nasıl öğreniyoruz? Toplumsal cinsiyet rolleri tarih içinde nasıl bir evrim geçirmiştir? Toplumsal cinsiyetler arasında böylesine bir eşitsizliğin kök salması, kadınların tarih boyunca ekonomik, kültürel, toplumsal ve siyasi yaşamda hep ikincil ve tabi konumda kalması, teknoloji öncesi toplumlarda biyolojik cinsiyetin kaçınılmaz sonucu mu olmuştur? Bir başka deyişle, evrensel bir yapı oluşturan ataerkillik toplumsal evrim sürecinde insanlığın kaderi miydi? Yoksa pekâla bambaşka bir gelişme de gerçekleşebilir miydi? Connell, bu soruları tartışmaya açmakla kalmayıp ataerkilliğin tarihten silinmesi ve iki cinsin bütünleşmesine dayalı, tam anlamıyla eşitlikçi, demokratik, insanca bir yapı kurulması için ezilen cinsin ve cinsel kategorilerin – kadınların, eşcinsellerin ve ataerkil cinsiyetçi kategorilerden “sapma” gösteren bütün grupların- önündeki açılımları da irdeliyor. Cinsiyet ilişkileri sadece kadın-erkek ekseninde ele alınmayıp eşcinseller ve ataerkil sisteme meydan okuyan diğer kategoriler de etraflı biçimde değerlendirilmekte; kadın ve eşcinsel kurtuluş hareketleri başta olmak üzere bu doğrultudaki örgütlenmelerin geçmiş kazanımlarının ve geleceğe yönelik stratejilerinin bir değerlendirilmesi sunulmaktadır. Toplumsal Cinsiyet ve İktidar’da, ekonomik ve politik temsil alanlarındaki eşitsizlikten ataerkil şiddete kadar çok geniş bir alanı ilgilendiren cinsel politikaların değişim dinamikleri eleştirel bir gözle inceleniyor. Toplumsal cinsiyet ile cinselliği, bu alandaki geleneksel kabulleri sorgulayıp dönüştürme amacı doğrultusunda toplumsal/politik teorilerle bütünleştirmeyi deneyen Connell’in kitabı, cinsiyet araştırmaları ve cinsel politika alanlarına ilgi duyan herkes için önemli bir kaynak olacaktır.


1. Berduş dedi ki: -Öyle yalnızdım ki şiir bile yazamıyordum artık. Yenilmişlik duygusu ile düşüp kalıyordum. Yirmi beş yaşımda dünyanın en önemli romanını yazmayı düşlerdim. Kırkından sonra kısa bir öykü yaşamak istiyordum, o kadar. Kırılganlaşıyordum. Şarap, kimi zaman rakı, nadiren bira ve tabii ki sigara, uzantılarım gibi olmuşlardı. Üstelik, önceleri bana esin kaynağı olan aşk kurbanlarıma daha sonra ben kurban düşer olmuştum. Her şeyin anlamsızlaşmaya başladığı ve Allah rızası için bir aşk, ciddi, şöyle uzun süren, hatta ömür boyu, lütfen ya, sıkıldım ben bundan… diye yakardığım sıralardı… Şarmuta dedi ki: -Öyle korkuyordum ki beni kimse sevmeyecek diye. O yüzden herhangi biri, ya da dengim olmazdı, ilahımı elde etmeliydim. Çok konuşmayı sevmem ben. 2. Berduş dedi ki: -Önce öyle yakışıklı, öyle yakışıklıydı ki… ve ben öyle yalnızdım ki… Bir kültür derneğinde şiirlerimi okuduktan sonra tanıştım Şarmuta’yla. Şiirlerime hayranmış. Bu arada yazdığım denemelerdeki sahiciliğime, dürüst tavrıma da hayran kalmış. Benim üstüme kimseyi tanımıyormuş. Bak sen. Gel de tav olma. Onun beni göklere çıkarmasını dinlerken salyalarımı zor zaptettim. Geniş dudaklarını izledim hep. Söylediklerini duymuyordum. Dudaklar oynuyordu karşımda ve egomu cilalayıp duruyordu. Herkes yavaş yavaş çekildi, biz ikimiz derneğin kapısının önünde kalakaldık. “Keşke biraz daha konuşabilsek," deyiverdi, iyi mi? Ne kadar telefonum, adresim varsa telaş içinde yazıverdim bir kağıda, tutuşturdum eline. Şarmutam olacağını bilmiyordum ama ümit ediyormuşum ki vermişim adresimi, telefonlarımı. Ya anahtarlar? Daha ilk günden evimin anahtarlarını veremezdim ya. Ya aramazsa? 3. Bir yılın sonunda Berduş dedi ki: -Öyle ateşliydi ki… Deliler gibi sevişiyorduk. Ama mekânımı bunca uzun zaman kimseyle paylaşmadığımdan özgürlüğümü yitiriyorum, ona giderek bağımlı oluyorum endişesine kapılıyordum sık sık. Eski sevgilimin de bende kaldığı bir gün sinirlendi ve erkenden gitti yattı. Ben geç saatlere kadar eski sevgilimle sohbet ettim. Sabaha

doğru onu uğurladıktan sonra yatağa gittiğimde Şarmut A. İKARUS gördüm ki hâlâ uyumamıştı. Soyunurken donumdaki lekelerden eski sevgilimle seviştiğim teşhisini koyup Ankara ağlamaya başladı. Ne dediysem inanmadı. “Beni bırakma!” diye ağladı. Daha sonra ağlayacaktım onu ağlatmama neden olduğum için. Benden nefret ettiğini sanırken, yıkılmaz bir kale gibi görünmesine karşın umarsız bir çocuk gibi ağlayınca kendisinden nefret etmesine neden olmuştum. Bedelini ödeyecektim. Yüksek sesli kavgalar, yanlış mesajlar, her hareketimizi izleyip, söylediğimiz her sözün alt metnini okumaktan yorgun düşüyorduk. Birbirimizi usulca yaralaya yaralaya sürdü aşkımız. Her kavganın ardından daha coşkuyla sevişiyorduk, uyurken yatakta el ele daha sahici tutuşuyorduk. Başlangıçtaki sınavlardan ikimiz de başarıyla geçmiştik. Tek şikâyeti şarabı fazla kaçırınca yatakta her yerini ısırmamdı. O böyle diyordu. Ben hayal meyal hatırlıyorum ısırdığımı. -Öyle kıskançtı ki… Ne zaman telefon çalsa başlardı vıdı vıdıya: kimmiş o, bu saatte niye arıyormuş, derdi neymiş, benden başkası yok muymuş derdini anlatacağı, yoksa onunla da yatıyor muymuşum, zaten bilmem hangi gün filancaya bakışımı hiç beğenmemişmiş vb… -Öyle görgüsüz, öyle kabaydı ki… Tıka basa yiyip geğirmeye, ardından da kanepeye uzanıp televizyon seyrederken, huşu içinde, hayır bu zayıf kalır, “şehvetle” burnunu karıştırırdı. “Ne yapayım, hiçbir şeyden bu kadar zevk almıyorum,” der, akrabalarından birinin, galiba amcasıydı, maden araştırma kazılarına benzettiği burnunu karıştırma sırasında o nazenin organını kanatmadan rahat etmediğini anlatır hangır hangır gülerdi. “Şaka söylüyorum sanıyorsun, dii mi? Yemin olsun doğru. Burnunu kanatmadan rahata ermezdi,” diye de bastırır, sanki sıradan herkeste olan bir saplantıymış gibi rahat anlatırdı amcasının marifetlerini. Tam bir hedonistti anlayacağınız, haz için dünyayı satardı ve benim onun gözünde burun boku kadar bile değerim yoktu. -Öyle kibirliydi ki… Burnundan kıl aldırmazdı. Ama kulağındaki kılları hep bana ayıklatırdı cımbızıyla. Ben de onun benim ense tıraşımı yapmasını isterdim. Ama gözünün üstünde kaşın var dedirtmezdi. Hani şu İngilizlerin deyişiyle omzunda hep bir sopayla dolaşır dedikleri tipler vardır ya, hani buluttan nem kapmaya, sonra da kavga çıkarmaya hazırdırlar… onlardandı işte. -Bir de öyle aşşağılık kompleksliydi ki… Kibri ondandı zaten… hiçbir şiirimi şöyle içinden gelerek okumaz, başkaları şiirlerimden övgüyle söz etti mi, biri benden şarkı söylememi istedi mi –iyi şarkı söylerim ha- dişlerini çiğnerdi… yani dişlerini sıkar,

KAOS GL 49 / 25


yanak adalelerini oynatırdı işte… O zaman daha çok teslim olasım gelirdi iradesine… -Öyle bir zaaf abidesiydi ki… Giyim kuşamına, süsüne püsüne pek meraklıydı. Zamanını kendini geliştirmek yerine böyle gereksiz işlere harcadığı için kızardım ona. Gösterişe meraklıydı, arabası olanlarla arkadaşlık etmeyi yeğlerdi, zengin arkadaşları ona iyi davranıp her gittiği yerde parasını çekince o kişiden daha sonra “süper bir insan” diye söz ederdi. Bir an önce köşeyi dönmek ve paranın satın alabileceği her şeye sahip olmak isterdi. -Öyle küstahtı, öyle densizdi ki… Kimlerle birarada olduğuma bakmaz, özellikle başkaları yanında “Berduş’unu” aşağılamaya girişirdi. “Madem okumayacaksın ne diye alıyorsun bu kadar kitabı,” gibi yani. Benimle aşık atmaya mı kalkışıyordu ne? Bir dil hatasını yakalasam, “Biz senin gibi dil ustası değiliz, beğenmiyorsan yeni bir sevgili bul kendine,” gibisinden birine beş karşılık verir, olmadı alnıma taşı yapıştırıverirdi. -Öyle terbiyesizdi ki… Göbeğime bakar, b harfine benziyorsun, derdi sevişmemiz bittikten sonra. Öncesinde görmezdi b’yi hayvan. Karnını da doyurduktan sonra uzaktan kumandayı alır eline kanepeye uzanır, yumruğuyla götüne vura vura, caart caart osururdu. Bunu ben yanındayken yapıyorsa, “ay pardon”, deyip kahkahalarla gülerdi. Bazen osuruk sonrası böyle bir pardon kahkahası sırasında öyle bir geğirirdi ki sanırsınız bir camız sürüsü dalmıştır eve. Bunun üzerine kahkaha krizine tutulurdu, bazen tutulurduk. Benim de ona uyduğum zamanlar olmadı değil. Bir gün, hiç unutmam, özellikle onun yaptığı herşeyi aynen yaptım. O bir dergiyle suratını kapayıp burun kazı çalışmalarını başlattığında ben de aynısını yaptım. Anladı. Yaa, yapma ya, az kaldı bitiyor şimdi. Elimde diil işte, deyiverdi. Sonra osuruk ve geğirti seansları. Bu bir ritüeldi onun için ve ritüellerin tadı da biriyle paylaşılırsa çıkardı. Ona katılmaya karar verdim. Radyoyu açtım ve gümbedegüm bir disko parçası eşliğinde dans edip osuruk ve geğirti yarışı yaptık. Katıla katıla gülüyorduk. Hayvanlarımızın ipini koparıvermiştik. Sonra kibar kibar sinemaya gittik. -Öyle saldırgandı ki… Agresyon giderek su yüzüne çıkmaya başladı. Yaptığı yemeklere bir laf söylesem, ya da yatakta istemediği bir zorlamada bulunsam öfkelenir, bağırıp çağırmaya başlar, ben de aynı derecede saldırgan davranmayınca çarpar kapıyı gider ve birkaç gün aramazdı. Yatakta iktidarı ona bırakmalıydım. Edilgen de olsa, onun istediği olmalıydı. -Öyle gamsız ve kayıtsızdı ki… Geleceğim diye telefon eder. Dediği saatte, hatta günde gelmez, sonra da arayamadım, gelemedim diye

KAOS GL 49 / 26

özür bile dilemezdi. Ben böyleyim işte, beni böyle kabul et, der çıkardı işin içinden. Önceleri bu rahatlığı beni rahatsız etti. Sonra vahşi yahşidir diye düşündüm, belki de, uygun gördüm, ya da ilişkimizi olumlayabilmek için, böyle bir kuram geliştirdim, romantiklerin ilkellere düşkünlüğüne sırtımı dayayarak. Ama her geçen gün açıkça gördüğüm bir gerçek vardı: şarmutam bir yamyamdı. -Öyle yalnızdım ki… Onu ancak bana onunla da yalnız ve çirkin olduğumu zannettirmeye başladığında terk etmeye karar verdim. Yolun ortasında, öylesine… bakışlarımdan bir sorun olduğunu anlayacak ve bu sorunun kendisiyle ilgili olduğundan emin olacak kadar da zekiydi. Mutsuz bakışlarımı aşağılama olarak gördüğünden, bakışlarımdan yaralanmadan önce, söz ve davranışlarıyla bir an önce, benden önce davranıp beni yaralamaya girişirdi. Cıvıl cıvıldı oysa Konur Sokak. Kitabım çıkmıştı. Mutluydum. Narsistçe feveranlar içinde kendimle dalga geçiyordum. Arkadaşlarımdan bu huyumu bilenler gülüşüyordu, mutluyduk işe. Ama o, her başarımda, başarısız olduğunu anladığından ve benim yaptıklarımın hiçbirini yapmaya azmi ve hırsı ve hepsinden önemlisi de dışadönük heyecanı olmadığından, beni aşağılamaya girişirdi. Ona göre ben, sürekli olarak kendini harcatan, kimsenin kıymetini bilmediği bir Berduş idim. Oysa kıymetimi bilmeyen asıl kendisiydi. Vermeden hep almaktı ilişkiden anladığı. Bunu da o denli doğallıkla yapardı ki inanın elleri yukarı teslim onunla yatakta bulurdunuz kendinizi. 4. Sözlük Cini dedi ki: Şarmuta’nın arkadaşı Muşta geldi bir gün. Muşta da “süper bir insan”dı. Gelir gelmez gıpta etti ilişkimize. Kuşku ve korku hemen düştü içime. Bu kadar gıpta ilişkimizi zedeler. Şarmuta’nın arkadaşı Muşta, hır gür içinde de olsa sürüp giden ilişkimizi zedeleyebilirdi. Tiyatroda olduğu gibi, sahnenin bir yanında duran kapıdan içeri giren bir oyunbozan gibiydi Muşta. İstila ediverdi mekânımızı ve sevdamızı. Yok, suçu ona yüklemiyorum. Eğer bu kadar kolay istila edilebiliyorsa, zaten temelleri sağlam oturmamış bir ilişkidir, di mi ama? Neyse, biraz içkiden sonra, Sözlük Cini oyununu oynamayı teklif ettim. Bu oyunu bilmeyenler için biraz anlatayım oyunun nasıl oynandığını, Şarmuta ile Muşta’ya anlattığım gibi: Bir dilek tutuyorsunuz, ya da bir isim söylüyorsunuz, ya da bir soru soruyorsunuz. Sonra, sözlükten rastgele bir sayfa açıyorsunuz, ya da oyunu yöneten açıyor. Sıra kimdeyse, o sözlükten bir sözcük seçiyor, örneğin “İkinci sütunun onbirinci sözcüğü,” diyor sorusuna, dileğine cinin yanıtı olsun diye. Sözlükte seçilen bu sözcükle cinin ne demek istediğini yorumluyor, gülüyor, şaşırıyor ya da endişeye kapılıyordunuz.


Şarmuta ile Muşta gülüştüler oyuna. Dalga geçtiler ciddi ciddi böyle bir oyunu oynamak isteyişimle. Oyun benim “Lütfen cini ciddiye alınız!” komutumla ve Devellioğlu ve Kılıçkını’nın hazırladığı OSMANLICA-TÜRKÇE OKUL SÖZLÜĞÜ yardımıyla şöyle başladı ve gelişti: MUŞTA: Cem? (Cem, onun memlekette sevgilisi oluyormuş. Ya da sevgilisi olmasını istediği yumurta. Pek bir yakışıklıymış yavrucak.)

CİN: Gurbet (Ne demek yani, gurbette mi bozulacak Muşta’nın sağlığı?) ŞARMUTA: Yağmur? CİN: Hoppa, havai. (Doğru valla. Yağmurlu havalarda benden hoppa, benden havai olurdu Şarmuta). BERDUŞ:… (Söylememişim ne istediğimi.) CİN: Mütevarit (ele geçen, ulaşan, gelen)

CİN: Müt’a (Bazı ülkelerde, kadına verilen para karşılığında yapılan geçici nikâh) ŞARMUTA: Mezuniyet? (Şarmuta henüz okulunu bitirmemişti o zaman) CİN: Münhasif (1. Işıksız kalan, sönükleşen, sönük. 2. Kör olan, 3. Yerde sürünen) Okulunu bitirsen de bitirmesen de sürüneceksin, diye Şarmuta’yla dalga geçtiğimizi tahmin edebilirsiniz.) BERDUŞ: Son kitabım? CİN: Tahripkâr.

MUŞTA: Beklenti? CİN: Erir. ŞARMUTA. Sosis. (Şarmuta’yla birbirimize aşkımız kabardığında bazen “Seni yerim sosis” derdik de). CİN: Zayıf, lagar, arık. MUŞTA: Kadın? CİN: İşcar (ağaç yetiştirme) (Sen evlenip çoluk çocuğa karışıcan anam!)

ŞARMUTA: Seks?

ŞARMUTA: Amcamın bulduğu işe mi girsem

CİN: Gonce (konca, tomurcuk)

ki?

MUŞTA: Para?

CİN: Münsecim (düzgün) (yani, o işe girsen iyi edersin, mi?).

CİN: Tev’emiyet (ikizlik) (Hoppala! Bu cin bizimle dalga geçiyor galiba). ŞARMUTA: Kilom? (O günlerde biraz kilo aldığından yakınıyordu da) CİN: Tahsir (hasret bırakma, bırakılma, hasret etme, edilme, özletme) (Bu kilona hasret kalacaksın, dedik ve kıkırdadık).

BERDUŞ: Bir sonraki kitabımı yazabilmek için istediğim bursu alabilecek miyim? CİN: Münip (1. Asiliği, azgınlığı bırakarak Tanrı’ya yönelen. 2. Yararlı yağmur. 3. Taze ve verimli bahar) (Evvet, yaşasın! Tanrı da benden yana!) MUŞTA: Sevgiliye özlem.

BERDUŞ: Livata? CİN: İntiba (izlenim, duygu, duyuş. 2. Matbu olma, basılma. 3. Zihinde iz bırakma). ŞARMUTA: Ölüm? CİN: Nahüda (Allahsız, Allah’tan korkmaz. 2. Gemi kaptanı, gemici) BERDUŞ: Para? CİN: Kezzap. MUŞTA: Reenkarnasyon? CİN: Rabian (dördüncü olarak). ŞARMUTA: Para? CİN: İskil (yabani soğan, deniz soğanı. Bu cine haddini kim bildirecek?). BERDUŞ: Ünlü bir şair olacak mıyım? CİN: Mütemadiyet (devamlı yaz, sürekli yazarsan olur demek istiyordu herhalde). MUŞTA. Sağlık?

KAOS GL 49 / 27


CİN: İstitale (uzama, uzantı: Bu ne demek şimdi. Sevgiliyi özlemekle mi geçecek ömrüm, hastir lan!) ŞARMUTA: Öff, gene mi sıra bana geldi. Bıkmadınız mı bu oyundan? CİN: Ramas (göz çapağı) (Gıcıklık edip oyunu bozma, oyunu bozan götü borazan!) BERDUŞ: Şarmuta? CİN: Yüsür (1. Kolaylık, rahat. 2. Zenginlik. Cin dalga geçmiyordu: Şarmuta, Berduş’un ona sağladığı rahatlık sürdüğü sürece sevgilisi olmayı sürdürüyordu.) Şarmuta oyundan sıkılmıştı iyice. Saçma, dedi. Hiç de değil, dedim. Son bir kez daha deneyelim, kendimizi soralım, bakalım cin bizi nasıl tanımlayacak tek bir sözcükle, diye ısrar ettim. Bunun üzerine Muşta, Almanca bilgisini döktürerek, “Yani, ich! diyelim!” diye haykırdı. MUŞTA: Ich? yaygın).

CİN: Müntezsir (saçılan, dağılan, yayılan, ŞARMUTA: Ich?

CİN: İşba (1. Doyurma, doymuşluk. 2. Şiirde kelimeye bir harf ekleme) (Şarmuta’nın obur olduğunu Cin de biliyordu kuşkusuz). BERDUŞ: Ich? CİN: Selamet. (Bok ye Cin, senin gibi Cin olmaz olsun!) Sonra onları salonda bırakıp duş almak için banyoya girdim. Sözlük Cini ile haşır neşir olurken, sigara ve içkiyi fazla kaçırmıştım. Leş gibi kokuyorum gibi geldi. Ben Şarmuta’nın pis kokularını da severdim; ama o, son zamanlarda, öpüştükten sonra ağzının pasını siler olmuştu ve eskiden olduğu gibi her yerimi öpüp yalamıyordu. Duş alsam iyi olurdu. Gece, yatakta hiç de hoş kokmayan bir bedene sarılmak istemeyebilirdi. 5. Şarmuta dedi ki: -Ben duygu ve duyu faşistiymişim. Ben gencim, güzelim, seksiyim. Bensiz

KAOS GL 49 / 28

yapamaz. Tenim olmadan o bir hiç. Hiç kimse onu benim kadar yaralayamaz. O bensiz hiç değilse, ama bunu gerçek bellediyse, salt bunun için yapamaz bensiz. Dünyanın en ünlü şairi de olsa, herkes peşinden koşuyor da olsa, o ille de beni ister yatakta… Ama mesele o değil… insan değişiyor. Başta ben ona tutsaktım. Ama o beni sevdikçe yüceldim, bunu yadsımıyorum. Ama o başka kanallardan da besliyordu egosunu, ben ise ona ağzı ayrık ayran budalası gibi bakıyordum… Sonra çok aşağıladı beni… Onun yanındayken hiç kendim olamadım. Hep ne diyecek, ne zaman bir hatamı, yanlışımı yüzüme vuracak ya da istihzalı bir espriyle ima edecek. Tam o bana aşık olduğu anda, ben de farkettim başkalarını… üstelik başlarda Berduş’un yaş kompleksi tuttuğunda, ben yaşlılardan hoşlanıyorum, biliyorsun, derdim, ama sonra –neden bilmem- gençlerden ya da yaşıtlarımdan da hoşlanır oldum. Öyle boklu bilgiçti ki… o herşeyi bilirdi… bu da öyle can sıkıcıydı ki… sonunda onu en yakın arkadaşımla aldattım… onun evinde, sözlük cini mi ne, salak bir oyun oynayalım diye tutturmuştu bir gün, gizilgüçlerin insanların maskelerini indireceğine inanır, hatta kendisinin de o güçler tarafından korunduğunu, sevildiğini ima ederdi, deli etmeye başlamıştı artık beni, o duş alırken… nefisti… kiminle aldattığımdan çok, onu burnunun dibinde aldatıyor olmak harikaydı… hep yargılardı, tasniflerdi… gerçi heyecan vardı hayatımda o varken… şimdi hayat çok sıkıcı. Muşta’nın özgün hiçbir yanı yok, her dediğimi yapıyor, yatakta ona hayvan gibi davrandığım sürece bana hayran. Berduş da bendeki hayvanı severdi ama, ne bileyim, benimle didişmesi hoşuma giderdi işte. Muşta öyle pisboğaz ki… durmadan yiyor. Öyle cimri ki… kaşığın ucuyla verirse sapıyla adamın gözünü çıkarıyor, çevremde onlardan çok var ama kargalar arasında da insan kendini zümrüdüanka gibi hissedemiyor ki… olsun yine de gerilim azaldı hayatımda… bana benzeyenler arasında daha mutluyum galiba… Berduş’u asla aramayacağım. Bana ne, o arasın. 6. Berduş dedi ki: Bu sabah Muşta çıkageldi. Şarmuta sana layık değil, dedi. O edebiyattan ne anlar. Sana hayranım. Ulu bir ağaç gibisin. Sana yaslanmak, seninle Çankaya şarabı ve şömine eşliğinde uçmak bir ömre bedel, dedi. Seninle sohbet etmek, dertleşmek var ya… o senin değerini anlayamazdı. Ona verdiğin sevginin yarısını bana ver sana taparım. Köfte dudaklarını dudaklarıma yapıştırdı. Deri ceketini, kovboy çizmelerini ve pantolonunu çıkardı. Altından Şarmuta’ya aldığım Calvin Klein donu çıktı. Ses etmedim. Onu da çıkardı. Bir tek çorapları kalmıştı üstünde. Çok masum ve sahici görünüyordu. Beni yatağa sürüklerken yepyeni bir başlangıç üzerine yazılmış bir şarkı mırıldanıyordu. Şarkısına eşlik ettim.


MANTIKLI ELEŞTİRİ YAPABİLMEK YA DA ANKARA’DAN ALİ FERHAT DİYE BİRİ Dinçer ARSLAN/İstanbul Sayın Ferhat, KAOS GL Temmuz-Ağustos sayısında yayımlanan yazımın hemen altındaki alelacele notunuzu şahsıma yönelik haksız eleştiriler içerdiği için cevap yazmak gereğini hissettim. Kaos GL’nin sürekli kullandığı her türlü görüşe, düşünceye açığız söylemi havada asılı bir söylem olsa gerek. Dergiye gelen her yazıyı yayımlayabiliyorsunuz, Kaos GL’nin belli bir kriter görüşü olmadığını savunup hoşunuza gitmeyen bir yazı olunca Kaos GL yapmıyor, şahıs yapıyor tarzında Ali Ferhat’ın karalamaları çok ustaca. Ali Ferhat’ın Kaos GL dergisini çıkaran beyin grubundan olduğunu bilmeyenler rahatlıkla (Ah işte çok özgür bir dergi, bir yazı yazılıyor, hemen akabinde o yazının eleştirisiyle birlikte yayımlanabiliyor) derginin tarafsızlığına inandırabiliyorsunuz. Dergiyi çıkartma sorumluluğunu üstlenmiş birisinin beğenmediği her yazı için (Daha önce Şakir’in yazısında olduğu gibi) karalama tarzı eleştiriler yazması dergi açısından ne derece objektif bir yaklaşımdır tartışılabilir. Her ne kadar “Ben şahsım adına yazıyorum” deseniz de bunun inandırıcılığı olmayacaktır. Sn. Ferhat bana yönelttiğiniz eleştirilerin ilki olgu kavramı. Evet gayler ilk kez sistemle ciddi olarak askerlikte karşı karşıya gelirler. Ben sistemle dedim. Günlük hayatlarında yaşayacakları zorluklar için sistemin karşısına çıkmazlar. Yaşanacak gündelik sorunlar içinde bulundukları toplumla ilgili bir konudur. Gecekonduda yaşayan bir gayin aile içindeki baskıları da aynı sistem içerisinde yaşanır. Kültürlü, eğitilmiş aile içinde anlayışla karşılanan bir gayin rahatlığı da yine aynı sistemin içindedir. Yine söylüyorum gündelik kaygı ve sıkıntılar yaşanılan sosyal çevreyle ilgilidir. Ama askerlikte durum farklıdır. Sistem sizi kendince damgalamaktadır. Lezbiyenler konusuna gelince bilmem haberiniz var mı, Türkiye’de kadınlar askerlik yapmıyorlar. Eğer yapıyor olsalardı lezbiyenler muaf olacaklardı. Lezbiyenler sistemle ciddi olarak karşılaşmıyorlar. Neden mi? Kadın olarak ikinci sınıf görülen bir sistemde lezbiyenlikleri ya moda akımı olarak görülür ya da görmezden gelinir. Gene lezbiyenlerin gündelik sorunları sadece yaşadıkları toplumla ilgilidir. Sanatçı bir lezbiyen alkışlanırken sıradan bir lezbiyen hasta kabul edilir. Vicdani red olayını bu kadar çarpıtabileceğinizi tahmin bile edemezdim. Vicdani reddin hak olarak verilmesi veya hak olup olmadığı benim değil toplum içindeki bazı şahısların sürekli basında, medyada basbas vicdani red hakkı kabul edilsin yasallaştırılsın şeklindeki söylemlerine dayanarak yazdığım bir konudur hiç gazete okumuyor olmanız vicdani red

talep edilen bir hak değildir. Eleştirisini yapma hakkını size vermez. TBMM’de Milli Savunma Komisyonu, Adalet Karma Komisyonu, Bütçe Plan Komisyonu gibi komisyonlar zaman zaman belli kurumlarda yeni düzenlemelere gerek duyulduğunda kurulan komisyonlardır. Bunu bilmiyor olmanız sizin entellektüalitenizle ilgili bir sorundur. Bunu yazarak beni kafadan ortaya birşeyler atmışım durumuna düşürmeye çalışmanız polisiye roman yazarlarına taş çıkaracak cinsten bir yazı cambazlığı örneği. Ordunun gaylere bakış açısına gelince raporlardaki bozukluk terimi ordunun genel bakışı değil, sadece rapor muaf durumunu belirginleştirmektedir. Ordu içindeki rütbeli ya da rütbesiz hiçbir personel eşcinsellere hasta gözüyle bakmamışlardır. Bunu gerek ben gerekse çevremdeki arkadaşlarımın yaşadıklarından yola çıkarak bu kadar emin yazdım ve halen öyle olduğunu iddia ediyorum. Son olarak beni faşizan tavırlı bir kişi gibi gösterme çabalarınız oldukça başarılı. Ya sev ya terket modeli bence size daha çok uyuyor. Ya bizim istediklerimizi yaz ya da karalarız. Benim raporumda da homosexualite yazıyor ve ben de Türkiye’deki bütün eşcinseller kadar zorluklarla mücadele ederek yaşıyorum. Kendime ait fildişi kulem yok. Yazımın bütününü değil de belli cümlelerden yola çıkarak eleştirmeniz sizin bütünü kavrama becerinizin yeterliliğiyle ilgili olsa gerek. Daha önce de İstanbul’dan Şakir’in yazısı için yazdıklarınızı düşününce bunu açıkça görebiliyorum. Yazımda vurgulamak istediğim Türkiye’deki gaylerin bütün olaylarda olduğu gibi askerlik konusunda da objektiflikten uzak tek taraflı gözlemler sonucunda hetero topluma karşı aşırı düşmanca yaklaşmalarının ne kadar yanlış olduğunu gösterebilmekti. Bütün sorunları varolan sistem içinde çözmek uğraşı yerine titre sapık sistem biz geliyoruz nidaları asıl faşizan tutumu siz ve sizin gibi düşünenlerin söyledikleri aşikar şekilde ortadadır. Bazı temel özgürlükler için savaşılır ama bunu yaparken heterofobik davranışlara girilirse en çok zararı bizler görürüz. Son olarak yaptığınız eleştirileri daha çok akıl süzgecinden geçirip önyargısız ve objektif yaklaşımla yaparsanız yararlı olur. Aksi takdirde sadece kişisel hıncınızı kusmuş olursunuz. Öyle ki gelen yazılarla gecenin bir yarısında uykularınızdan oluyorsunuz. Özgür düşünce ve aklın sentezi doğruyola götürür. Öfke ve önyargı bilinçsiz davranışlar yaratır. Saygılarımla.

KAOS GL 49 / 29


Alem top olmuş:

COŞKUN İstiklâl’de bir kitapçıya giriyorum. Etrafa bakıyorum. İstanbul KAOS GL’yi göremiyorum. Orda çalışan gençlerden birine yaklaşıyorum: “Afedersiniz KAOS GL yok mu?” diyorum. O da bana “yok kalmadı” diyor. Ben de, “ama nasıl olur, size çok sayıda KAOS GL geliyor. Bu etrafta o kadar çok top var mı ki KAOS GL bitmiş olsun” diyorum. Genç kahkahayla gülerek “sorma abi, KAOS burada peynir ekmek gibi satıyor. Alem top olmuş, na’bıcaksın” diyor.

Annemin romatizması: Yıl '94, Lambda toplantıları Prive Bar'da yapılıyordu. Toplantılardan birinde, bir lezbiyen arkadaşımız şöyle demişti. "Gün bugündür. Bugün Lambda üyeleri birbirlerine olan bağlılıklarını ispat etmelidir. Aylarca önce senet karşılığı beyaz eşya almış olan eniştem, senetlerini ödeyemiyor. Eniştemin hacze uğramaması için Lambda kendi kasasından enişteme bu parasal yardımı yapmalıdır". Bunun üzerine aşağı kalır mıyım. Hemen söze başladım. Dedim ki "Yaşlı annemin romatizmaları var. Bu günlerde azıtmış olan romatizmasına karşı anneme, 4-5 kutu romatizma iğnesi alınması gerekiyor. Eğer birlik ve beraberlikten söz ediyorsa, Lambda bu ilaçları da fatura etmelidir". Bunun üzerine, lisede okuyan genç bir arkadaş söz aldı ve bana dediki "senin annen lezbiyen mi ve Lambdanın bir üyesi mi? Ben de "Hayır!" dedim. Yapılan gürültülü tartışmalar sonucunda toplantıya katılanlar oybirliğiyle her ikimizin de isteğini "Eşcinsel hareketle ne ilgisi var" gerekçesiyle ret etti. Ama o lezbiyen arkadaş, bir daha toplantılara gelmedi. Yeni bir yöntem: Geçen gün bir arkadaşla söyleşiyorduk. Ona devlet kurumlarının “eşcinsellik için anal ilişkinin şart olduğunu” sandıklarını ve bunu teşhis için de “anüse parmak sokmak” yöntemini uyguladıklarını anlattım. Arkadaşım da dedi ki “Çok ayıp. Muayene edeceğiz diye, vatandaşın anüsüne zorla parmak sokmak, devletin vatandaşına tecavüz etmesinden başka bir şey değildir.” Peki dedim. “Yüce bir devletin kendi vatandaşlarının anüs kaslarının elastikiyetini (gevşeklik derecesini) öğrenme hakkı yok mudur? Ne de olsa devlet bu. Vatandaşının anüsünden bile haberdar olmayan devlete, devlet mi denir?”

KAOS GL 49 / 30

“Canım bunda anlamıycak ne var. İnce sesle osuran sağlamdır da, gürültülü osuranın anüsü gevşemiş demektir.” “Çok enteresan” dedim. Eğer bu yöntem uygulanırsa bilirkişi raporları muhtemelen şöyle yazılacaktır. “İlgili makama, İlgili şahsın yellenme sesi dinlenmiştir. Buna göre, ince notalarla bezenmiş, ince bir keman sesini andıran bu ses, anüs kaslarının bağırsaktan gelen havayı kontrol edebildiğini, yani anüs kaslarının diri olduğunu ve şahsın pasif anal ilişkide bulunmadığını göstermektedir, arz olunur." Ya da, “İlgili makama, Falan tarih, falan zat ve filan numaralı odada ilgili şahsın yellenme sesi dikkatle dinlenmiştir. Buna göre şahsın, kalın notalarla donanmış, borazan sesini andıran bir gürültüyle yellendiği tespit edilmiştir. Bu durumda, bağırsak içerisinden basınçla gelen havayı kontrol etmekten aciz olan anüs kaslarının çok gevşemiş, elastikiyetini kaybetmiş ve şahsın çok sayıda pasif ilişkisi olmuş olduğu kanaatine varılmıştır bilgilerinize saygıyla arz olunur.” İmza. ** Gevşemiş bir minça Aşkımın tek hatırası Dinmiyor acısı, gitmiyor aklımdan Laçomun, laçomun similyası

(Minça: anüs, Laço: Aktif eşcinsel erkek, similya: penis.)

** Kolunuzdan sevgiliniz, cebinizden PREZERVATİF’iniz eksik olmasın… Oğlanlar kaynatıyor! Bir yaz akşamı Taksim Parkında bir bankta yarı ibne, yarı dönme, yarı travesti kılıklı rengarenk bir grup arkadaşla oturmuş gullüm (şamata) yapıyoruz. Basit espirilerimizin ardından dakikalarca şuh kahkahalar atıyor; kadınla erkek arası, bize özgü seslerimizle parkı çınlatıyoruz. Tam o sırada biri narin, öteki çok iri, resmi kıyafetli iki polis önümüzden geçerken narin olan polis, ötekine usulca diyorki; "oğlanlara bak, nasıl da kaynatıyorlar!" İri olan polis cevap bile vermiyor.

Arkadaşım da dedi ki “madem o kadar gerekli, bari osuruk yöntemini uygulasınlar. Daha insancıl bir yöntem.”

İşte Türkiye'de homoseksüellik galiba bu. Ne daha kötü, ne de daha iyi. Yani insanlar eşcinselleri görünce "Ah canım, ne şirin şeylersiniz" demiyor ama "vurun kahpeye” diyerek, ona karşı sistemli bir şiddet de uygulamıyor.

“Nasıl yani” dedim.

Ya ne yapıyor?


Görünen eşcinselle alay edip, onu sadece aşağılıyor. Hepsi bu. O halde, gizlenerek ikiyüzlü yaşayan eşcinseller bir yana; gizlenmeyen eşcinsel için iki çözüm yolu kalıyor. Ya eşcinselliğin aşağılanacak birşey olmadığını topluma anlatmaya çalışmak; yada, toplumun aşağılamasına karşı "bağışıklık" kazanmak. Yani toplumun aşağılamasını "şuh kahkahalarla" karşılamak.

yayılmasıyla, köye sanki bomba düşmüştü. Yemeden içmeden kesildik. Artık bütün köyün gençleri her gece kahvede toplanıyor, ağzımız açık CİNE5’i seyrediyor ve keser sapı gibi olan penislerimizi birbirimizden saklamaya çalışıyorduk. Heyecandan ağzımız kuruyor, sigara dumanından gözlerimizin içi yanıyordu. Kahveci geç saatlerde TV’yi kapatınca, çaresiz kahveyi terk ediyor, evlerimize dönüyorduk.

Sizce başka çözümler de var mı?

Bir gece yine kahveden çıkmış evlerimize giderken, köyün ortasında, gecenin o saatinde, dışarda serbest dolaşan eşşekleri gördüğümüzde abazalıktan kendimizi kaybettik. Ay ışığı altında parlayan boz renkleriyle, yol kenarında tepinen eşşekler, bizim gözümüze, hoplayıp duran, cilve yapan hovarda genç kız gibi göründüler.

Eşşekten farkımız: Öğrencilik yıllarımda genç ve iri birkaç Alman gay turiste rehberlik ediyordum. Bütün gün şehri dolaştıktan sonra bir kafede oturmuş, yorgunluk çayı içerken, Avrupa’daki gay yaşam ile Türkiye’deki gay yaşamı karşılaştırmaya başladık. Alman gayler bana Avrupa’daki kişisel özgürlüklerden, gay magazin ve gay barların sayısız olmasından, gaylerin birbirleriyle sevgiye ve saygıya dayalı uzun beraberlikler kurmasından vs. anlatıp dururken ben de dayanamadım ve dedim ki, "Evet ama kardeşim, siz Avrupa’da hetero erkeklerle ilişkiye giremezsiniz. çünkü onlar, bilinçlidir ve hepsinin kız arkadaşları vardır. Oysa, burası bir cennet. Kızların bakire kalmaları gerekiyor. Böyle olunca erkeklerimiz, köyde çatır çatır eşek düzüyorlar. Bu erkekler şehire gelince eşcinselleri görüyor ve bu sefer eşcinselleri düzmeye başlıyorlar. Ve buna bayılıyorlar. Anlıyacağınız bizim burda elini sallasan ellisi." Bunun üzerine kısa saçlı, iri kolları olan yakışıklı Alman gay bana dedi ki, "iyi ama söyler misin, sizin eşşekten ne farkınız var?" CİNE5’in sefası eşşeklerin cefası Özellikle doğudaki köylerimizde namus kavramının ne kadar rijit olduğunu, kadın-erkek flörtünün ise en büyük ayıplardan sayıldığını ve bu nedenle buluğ çağındaki erkeklerin ilk cinsel tecrübelerini hayvanlarla kazandıklarını, hatta bir dağ köyünde hiç eşşekle teması olmamış birine, köyün kahvesinde özürlü muamelesi yapıldığını, onun “becerememişliği” ile alay edildiğini biliriz de, çağın harikalarından olan şifreli yayın tekniğinin köydeki hayvanların üzerindeki etkisini pek bilmeyiz. Buyrun; Kısacık ama gür siyah saçlarını jölelemiş olan, karakaşlı, karagözlü, iri dudaklı ve iri vücutlu yakışıklı bir genç, hafif doğu şivesiyle anlatıyordu: “Birkaç sene önce, doğudaki köyümüzün kahvehanesinin camına ‘burada CINE5 vardır’ diye yazılınca, biz köyün 15-17 yaş grubu olarak herşey gibi bunu da merak eder olduk. Sorduk, soruşturduk. Büyüklerimizden bunun bir tv kanalı olduğunu öğrenince merakımızı giderdik. Çünkü köyün çoğu evinde çok kanallı TV’ler zaten vardı. Birkaç hafta sonra arkadaşlardan birisi, CİNE5’in geceleri porno sahneler gösterdiğini söylediğinde, hepimizin yüreği yerinden oynadı. Gençler arasında haberin

Benim uzun penisim odun gibi sertleşmiş ve ucu, sökük olan kumaş pantolonumun ağından dışarı çıkmıştı. Arkadaşlarıma dönüp “yapalım mı” dedim. Sevinçle verdikleri cevap “yapalım” oldu. Kurtlar gibi daldık eşeklerin arasına. Onlar korkup, nazlanan genç kızlar gibi sağa sola kaçışınca biz, daha çok galeyana gelmiştik. Derken boz renkli, en genç olanını yakaladık. Parlayan tertemiz tüylerini okşamaya başladık. Kocaman gözleri, uzun kirpikleri ve ürkek bakışları bizi çıldırtmıştı. Dayanamıyorduk. Onu hemen alıp, bizim ahıra götürdük. Üçümüz de sırayla eşşekle beraber olduk. Ben eşşeği becerirken, arkadaşlarım eşşeğin sağında ve solunda duruyor, eşşeğin karnını ve sırtını sıvazlıyor, okşuyor ve arada bir onu, boynundan öpüyorduk. İlk soktuğum zaman vajinası sıcacık, ateş gibiydi ama, eşşek daha çok gençti. Acı duydu ve öne doğru kaçmak istemişti. Ama arkadaşlarım onu tutuyor, okşuyor ve sakinleştiriyordu. Daha sonra eşşek de alışmıştı ve ilişki esnasında sadece derin derin nefes alıp veriyor, hatta kıçını ileri-geri hareket ettirerek zevk aldığını belirtiyor ve bize yardımcı oluyordu. Ama bazıları gerçekten çok huysuz oluyordu. Acı çektiklerini, bizi tekmeleyerek belli ediyordu. Bu olay bizde alışkanlık haline gelmişti. Artık akşamları devamlı kahveye gidiyor, geceleri CİNE5’i seyrediyor ve iyice azınca, kahveden çıkıp, köy meydanındaki eşşeklere saldırıyorduk. Haftalar sonra dizlerimizde derman kalmadı. Aşırı seksten hem biz, hem de eşşekler yorgun düştük. CİNE5 dedikleri meğer ne lanet bir büyü imiş. Gencecik hayatımız onunla ve eşşeklerle dolmuştu. Artık ne top oynayabiliyorduk, ne de başka bir oyun...” Evet 21. yüzyılın eşiğindeki memleketimden, bir manzaraydı bu esmer gencin anlattıkları. Demek ki; toplumsal gelişim, çağın ve teknolojik gelişimin çok gerisinde kalınca, bu çarpıklığın faturası dilsiz, masum hayvanların başına patlıyor. Yazık… Eşşeklerimize yazık, gençlerimize yazık… Çok yazık…

KAOS GL 49 / 31


ŞAKİR Yaklaşık üçbuçuk aydır Bursa’dayım. Hâlâ adımın İstanbul yanında İstanbul olsa da yazılarımı Bursa’dan

gönderiyorum. Kimse alınmasın fazlasıyla sıkıcı bir şehir. Yalnızlık başıma vurmuş olacak ki geçen bir ağaca selam verdim. Ara sıra Ali’yi arayıp kafasını şişirene kadar konuşmak da olmasa inanın çekilir gibi değil. Şehre geldiğimde ilk heyecan hemen Spartaküs’ü ediniyorum. Sayı 3 raflarda bekliyor, altlardan karıştırıp sayı 2’yi buluyorum. Sonraki aylarda Kaos GL almak için gittiğim Can Kitabevinde Kaos GL ve Spartaküs’e rastlayamıyorum. Alişan’la bikez telefonla konuşabiliyorum ama gerisini getiremiyoruz. Çünkü pazar toplantıları erken saatte ve bir evde yapılıyor. Pazar erken saatte Uludağ’dan inemediğim için şimdilik iletişim eksik kalıyor. Ankara’nın İstanbul’a gelişi güzeldir misali ben de Bursa’nın Uludağ’dan inişini seviyorum. Yurdun dört bir yanında insanlar sıcaktan bunalırken ben kazak giymek zorundayım ve hâlâ geceleri çift battaniye ile uyuyorum. Velhasıl buralar çok soğuk. Hasta oluyorum neticede. Muayene için İstanbul’a geliyorum ve işte sevdiğim sokaklardayım. Doktorun sağlıklı yaşam üzerine kurduğu cümleler hiç umurumda değil. Sonunda baklayı çıkarıyor. Kalp kapakçıklarımdan birinde sorun varmış falan filan. Dikkat etmeliymişim. Ben bu hızla içmeye devam edersem sonum pek hayırlı değil doktor bey deyip çıkıyorum. İstiklal caddesindeyim. Sinemaya gitmeyi inanılmaz özledim. Festivalde bilet alıp gidemediğim bi filmin afişini görüyorum. Beş dakika sonra altmışdört kişilik, Türkiye’nin belki de ortasında kolon bulunan tek sinemasındayım. Pera Sinemasının duvarlarında hâlâ bahardan kalma, sadece bir hafta seyirci görmüş Libertarias ve Özen filmin Titanic'in gişesi uğruna son anda gösterimden kaldırdığı Gleen Close’lu Paradise Road filmlerinin afişleri. Oniki seansındayım ve ilk kez bir film yalnızca benim için gösteriliyor. ’Sevgülüm senin için gazino kapattım’ türünden bir duygu yaşıyorum. Filmde olaylar iki eşcinselin sona eren aşklarına bir şans daha tanıma istekleri üzerine kurulu. Konu aşk olunca eşcinsel yada düzcinsel diye ayırmak doğru değil, birlikteliği sürdüren insanlar asla sonsözü söyleyemezler. Kısaca bittiği halde bitti denilemeyen bir aşkın öyküsü. Yönetmenin eşcinsel yaşamı, yani eski konuyu yeni dille anlatma çabası ise daha ilk dakikada başarısızlığa uğruyor. Daha koltuğa alışamadığınız anda başlayan sevişme sahnesi başlı başına bir hayal kırıklığı. Yönetmenin sergilediği ben insanlara olacakları başından gösterdim ki hazırlıklı olsunlar tavrı yerinde bulunabilir. Kaldı ki festivalde bazı insanların salondan ‘a ibne filmiymiş’

KAOS GL 49 / 32

hüsranıyla ayrılmalarına ancak böyle bir yaklaşım çare olabilir. Lai yiu fai ile Hopo-wing’in aşklarına yeni bir ışık arayışı için düştükleri Arjantin macerası aslında gerçek ayrılığın başlangıcı oluyor. Eski bir oto ile çıkılan bu yüzeyde ayrılığa mekan arayışı, görmek istedikleri şelaleyi göremeden sona ererken, Fai yaşamını kazanabilmek için Buenos Aires‘te bir Rus barında kapıcı olarak geceleri çalışmaya başlar, Wing ise uçak bileti için bedenini satmayı tercih eder ve sevgilileriyle Fai’nin çalıştığı barın müdavimidir. İkili konuşmalara dayalı metinde ilerleyiş seyirciye tiyatral öğeleri sezinletirken, iki Çinli oyuncunun kökten gelen fevriliği oyunculuk hanesine olumlu bir puan olarak ekleniyor. Fai mazbut yaşamının getirdiği tekdüzeliği ve biten aşkın ezikliğini görmezlikten gelerek atmaya çalışırken, Wing içine düştüğü bir anlık hezeyanın bedellerini yavaş yavaş ödemeye başlar. Wıng sevgilisinden dayak yediğinde Fai onu evine alır ve yatacak yer verir. Fakat seks gibi güçlü bir silahın aralarına yeniden girmesine izin vermez. Ağır ilerleyen filmde diyalogların kesildiği anlarda gösterilen şelale manzaraları, henüz beşinci filminde görüntü yönetmeninin olgunluğunu gösteriyor. Wing’in sigara alma bahanesiyle dışarıya çıkıp partner bulmasını, Fai’nin onlarca sigara alarak önleme isteği ilişkinin temelindeki korumacı ve baskıcı tutumu gözler önüne seriyor olmalı. Avrat dediğin evde oturur söylemi de bu tavıra pek yabancı olmasa gerek. Fai’nin cinsel açlığını sinemalarda, sokaklarda gidermeye çalışması ve bu doğrultusuz arayış içinde yaptığı hatalar içimi az da olsa sızlatıyor. Yönetmen Wong Kar Wai görsellik ve akıcılıkta gösteremediği başarıyı senaryo ile taşımak istemiş olmalı ki filmde erkek eşcinsel ilişkiye dayalı tüm temel öğeleri görebilmek mümkün. Yine de Fai’nin lokantadaki iş arkadaşına ilgi duyması ve aşkı duyguyu sonuna kadar temellendirmeye çalışıp, aynı dilden bir işaret alamadan vedalaşmaları görülmeye değer. Fai yeterli parayı biriktirince, görebilmek için yola çıktıkları şelaleye doğru yaklaşırken, Wing Fai’nin battaniyesine sarılmış ağlayarak aşkı gözyaşlarıyla tarifliyor. Sanırım filmin adındaki kandırmacadan, mutlu beraberliği değil kesintisiz mutsuz beraberliği sunduğu için işleyişindeki aksamaların takibine düşmeden kocaman bir hüsranla ayrılıyorum sinemadan. Seksist düşünceden sıyrıldığımızda bu iki insanın birbirinden kaçmayışının filmi; pekçok benzerleri gibi. Bağımsız sinemanın Çin’li yönetmeni Wong Kar Wai filmin genelinde son festivalin Krallık 1-2 ile gözdesi Lars Von Trie’yi anımsatan el kamerası görüntüleri ve MTV türevi klip sekansları ile ne yazık ki görselliğe ulaşamıyor. Yine sokaklardayım. Havasına bile hasret kaldığım bu garip şehrin oksijenini kaçırır gibi depoluyorum ciğerlerime. İstanbul haberlerde anlatıldığı gibi sıcak. İnsanlar üstüme geliyor. Ve ilk otobüsle yola çıkıyorum. Bursa’dayım işte. Gay capitol city.


Kemal YİĞİT Diyarbakır “İnsana dâir hiçbir şey bana yabancı değil” K. Marx (Komünist) - “Kimdi söyleyen, nasıl biriydi hatırlamıyorum ama biri, ‘İnsana dâir hiçbir şey bana yabancı değil’ demişti.” Yeşim T. Başaran (Ninemiz, Marx’ın çağdaşı-asker arkadaşı; “di”li geçmiş zaman. Çok görmüş, çok duymuş, çok yaşamışama hatırlamıyor. Retrograd amnezik…) - “KAOS GL eşcinselliği disipline etmeden; hoşa gitse de gitmese de herşeye ve herkese açık olsun.” K. Yiğit (Saftirik, Marksistparadigmatist. Soy soylayan, boy boylayan, Bok YİYEN…) - “Ben kıçıma tava sapı soktum” (Aha! Başladılar. Herşeye.… herkese Ha!?…) Coşkun (Suistimalci, fırsatçı, münasebetsiz, açık kollayan, herşeyin herkesin öncüsü-sözcüsü…) - “Bu ne la??… Ne? Tava??…” K. Yiğit (Lâ havle velâ kuvve…) - “Kıçına tava sapı soktu diye; insanları aşağılayamazsın” A. Karakış (Özgürlükçü) - “Ben de kıçıma tava sapı soktum” (Aha! Bi tane daha) Uysal Uyumsal (Uyumcu, normcu, vokalist, ekmek-peynir…) - “Bana ‘Gay’ler kıçlarına tava sapı sokuyorlar’ dedirtemezsiniz!!…” K. Yiğit (Deve kuşu. Pişman. Şişman. Sılogundır. Marx mağduru. Bağımsız Devletler Topluluğu…) - “Benim orospuluğum tuttu!!” (Tam sırasıydı!) B.E. (24) (Gay-aktivist. Hayat Kadını…) - “Ben, cumhuriyetçiyim; lâikim, demokratım, Atatürkçüyüm...” Barış Evren (İşte bu ahvâl ve şerâit içerisinde dahi vazifen… açtığın yolda, kurduğun ilkede, gösterdiğin amaçta; hiç durmadan yürüyeceğime… and?!..(??…)…) - “Yok, yok! Ben, Spartaküs’üm.” (… Ha şöyle yola gel) Barış Evren (Aslında iyi çocuktur. Biraz kararsızdır ama herkeste birazcık kişilik problemi vardır. Doğru yoldadır. Gözlerinden öperim…)

- “Tam tipim asker, beni, yaladı!..” B.E. (24) (İtirafçı! Dönek! Romalı lejyoner. Pompei’nin partneri) - “Bir de… dergide de çıplak erkek resimleri olsun. Bu resimler; hem sanatsal; hem pornografik; hem mutaâssub; hem erotik olsun. Ve de bu saydıklarımın hepsi de aynı resimde olsun, hem de aynı anda… bir de bu resimler çıplak olsun… olsun da olsun… olsun da olsun… olsun da…” Hâriçten Dert’li Gazelhân (Bir sen eksiktin… Tahakkümcü! Sapık! Fantezi yoksunu mastürbatör! Fantezi varsılı Kollektivist! Dünya eşcinselliğinin yüzkarası! Tüfu!) - “Ulen, biz plân yaptık, program yaptık, örgütlenelim dedik. Vakıflar, Hastaneler, Loncalar, Huzur evleri kuracaktık. Adamlar eyleme bile geçtiler. Halkım bunları bir duyarsa… Ulen susun… Sus oğlum sus tamam… Elinizi ayağınızı öpeyim susun… Ya’u tamam yapın; yapın, bâri, demeç vermeyin. Halkım duymasın onlar da yapar.” K. Yiğit (Panik-Histerik. Tahakkümcü. Örtbas edici. Susurluk Komisyonu…) - “Hâlis, benimle evlenir misin?” Muhlis (Oğlancı-Komprador) - “Siktir lan! Asıl sen benimle evlen” Hâlis (Oğlancı-Muhâlif) - “Aha! Asıl Şimdi Boku Yedik!! Halkımıza da yansıdı. Gel de çık işin içinden!” K. Yiğit (Bu halk tuttuğunu koparır. Yok, yani evriliriz evrilmesine de; devriliriz!!.. “Hadi Hâlis Ya’u, hem her zaman ben yapmam; arasıra sen de yaparsın…” “Siktir lan! Asıl sen benimle evlen...”) - Tam Amerika’da-

bu

esnada

- “Madiler ve Şilakilere karşı dikkatli olmalıyız. Her an saldırabilirler…” Mitsouri (Sîu kabilesinden. Paranoyak.) - “Saçlarımdan anal ilişki kurarken; takım taklavata hümanist oldum. Organımdan düşen patateslere üşüşen böceklerden dökülen kepeklerin arasına dilimi sürtmeye

başladım. Sokaklarda birbirimizi düzelim, derilerimizi yüzüp spermlerde yüzelim.” k. İskender (Sürrealist. Dejenere.) - “Küçük İskender’den mektup almak bizi çok heyecanlandırmıştı. Hatta, mektupta imzası olmasına rağmen birçok arkadaşımız inanamamıştı…” Gazi KAOS GL (Kahramanlık Hatıraları-Mücâdele Anıları) - “Biz, her türden politik iktidarlara karşıyız. Prezervatiften politikaya kadar herşey bizi ilgilendirir; bilgilendirir. Bütün Televizyonlar Kapatılsın! Bedenlere Özgürlük! Güzellik Yarışmaları Kaldırılsın!… sin!… san!… sın!… Toprak!… Kom… Kom… Kommen sie, bitte? İch Liebe dich! Erst, fiecke ıch dich, dann, fieckst der mich OK?.. Oh Yaaa! Sie machen sehr schôn! Oh! Ah! Oh! Sehr gutt, Schnell!!.. Schnell!!.. Özgürlük!” Gay’e Efendisiz (Toprak! Komün! Özgürlük! Politik. Anti-genital emperyalist. Porno resim teşhircisi. Slogancı. Titretir. Savulun sapıklar Devrim’e gidelim!... Açılın kapılar yatak odasından çıkalım!… Aç! Aç ulan! Bak “aç” diyorum Murat. Açsana ulan!) - “Gay’e sapt das: ‘Top(lanın)… Top(lanın)… Lütfen Gelin (KAOS’a). Hepinizi seviyorum (Sizden daha çok). (Siz de birbirinizi sevin). (Gün) Eylem (günüdür). Önce dayanma (zorluklara karşı); sonra da dayanışma (günüdür). Tamam?… Oh Yaaa! (Herşeyin başı) çok güzel(lik) yapmak! Oh, iyi(lik)! (Kaybedecek vakit yok) Oh! (Bir saniye bile yok) Ah! (Şimdi yapmazsak kim, ne zaman yapacak) Oh! (Demokratik bir toplum ve) çok güzel (yarınlar uzakta değiller). Acele (edin)!!.. (Gün mücâdele günüdür) Acele (edin)!!:: (… ve şuna yürekten inanın ki; Özgürlük Çok Yakındır!)” (Almanca aslına sadık kalarak; Gay’e’den) çeviren SELÇUK (Gay’e’nin en samimi, en yakın, en can dostu, arka çıkanı… paklayanı… aklayanı… Alman

KAOS GL 49 / 33


edebiyatının babası… und also Sprach Zarathustra…)

Burasi İstambol! Fıransa degıl! Amcamıza kulak tıkacı…)

- “Peki KAOS GL porno dergilerin işlevini de üstlenmek zorunda mıdır?” M. Yalçınkaya (Hööööö?? Dumur!! Prezervatiften, kondoma; kondomdan kaputa; kaputtan, kılıfa; kılıftan, prezervatife kadar her şeyin ilgilisi, bilgilisi. Yatak odası yastık-nevresim takımı. Fildişikıyısı Cumhuriyeti’ne asla “katil!” demeyen Apolitik. Alçak, Deyyus, Hain, Tukaka…)

- “Ya’u arkadaşlar, bakın, şimdi var ya; birileri bizi manipule etmeye çalışıyor şimdi, diyorlar ki: “Politikleşelim”. Yahu, bireysel olan, zâten, politik değil midir? O zaman, ne diye, ayrıca ve bir daha politik olalım ki… Bireysel olalım, yeter... Böylece ne kadar bireysel olursak; o kadar çok, politik olmuş oluruz. Uganda’daki Hutu’lar, Tutsi’ler bizi neden ilgilendirsin ya’u?… Birbirlerini yesinler yamyamlar. Hem eşcinselliğin zemini ile Amerika’daki Maya yerlilerinin zeminleri, sizce, aynı zeminler midir? Amerika nere? Eşcinsellik kim? Amerika taa Çin’in, Japonya’nın arkalarında bir yerlerde; zemini de engebeli. Eşcinsellik ise; bir cinsel “tercih”... Bakın bakın, biri “engebeli” biri de “tercih”... Allahaşkına elinizi vicdanınıza koyun, “engebeli” ve “tercih” aynı şeyler mi?… Bence çok çok farklılar, ama tabi, sizin görüşlerinize de saygı duyarım; ancak, sadece, saygı duyarım… hem ben, bir tek “maya” bilirim, onu da hamura katıyorlar. Sabah gider fırından ekmeğimi alır, yusuf yusufçuk yer; bedenimi ve vücudumu yararlı besinlerle beslerim. Bir de… bir uzay filmi vardı… çocukken hem tecavüze uğruyor; hem de o filmi izliyordum… orda da bir “maya” vardı, ama, o maya dişi olduğu için; o da beni ilgilendirmemeli; çünkü ben gay’im; erkek yalarım!… Laf aramızda, “arı maya” da antimilitaristleri soksun. Ben apolitikim. Hadi beni arayın, bana yazın, güçlenelim, sevişelim… önümüzde aşılacak nice engeller var; hep beraber aşalım.” Yusuf Yusuf (Yorumsuz)

- “Misâk-ı Millî sınırları içerisinde, herkes Türk’tür” Güntaç Aktan (Anadolu’dan Görünüm) - “Lı Tırkiya’da, Kürt mürt tûne; herkes Tırk e” (Tırkiya’da, Kürt mürt yoktur; herkes Tırk’tır) Şıvan Kürt Cebe Alp Temoçin (Korucubaşı-Kendini bilmez) - “Söyle: ‘Biz Türk’üz’; söyle: ‘Biz Türk’üz’” Ertürk Yöndem (Perde Arkası-kamera önü) - “Sıle bız Tırk’tır; sıle bız Tırk’tır” Gariban Köylünün Biri (Perde Arkası-kamera önü) - “Meclis’te Eşcinsel Var…” Salman Arıkboğa (Dünya’daki liderimiz, Uranüs’teki temsilcimiz, Venüs’teki ataşemiz) “Yüce mecliste eşcinsel meşcinsel yoktur” Vita SackwilleWest (Pijama pijama don külot fanila…) - “Bendi, Seyfo’ydi, Mıho’ydi... Bız lı hevdu toplandi. U bız gitti hemama. Bız geldi Merdivanın onune; bi de bakti bi tene adem merdivandan ini. U bız o ademla biribirimıza dikkat kesıldi. Yano, biribirımızın dikkatini çekti. U, O bıze bakti; bız one baktı; O bıze bakti; bız one bakti. U sonre gozlerımızi biribirından kaçırdi. Adem, eyni Şanzelize (Ule Ule Ule, ben, ne biçım telafuz etti…) meydanındeki kokanelere benzidi. Bıyıksızdi, gögüsleri bembeyaz u kılsızdi. Lawo, Istambol’un da batılısi oldıği bellidi…” Perşembe Pazarı Hırdavatçı Hamalı (Doğulu, görgüsüz, câhilin teki. Kısâs a Kısâsçı. Estet. Fenomenolog.

KAOS GL 49 / 34

- “Şimdiii... gelelim bir mevzuâta: Benim yazdıklarım KAOS grubunun düşüncelerini değil; benim düşüncelerimi yansıtır.” K. Yiğit (İronist-Uranist İmza Sahibi) - “Dergide yer alan imzalı yazılar KAOS grubunun düşüncelerini değil; imza sahiplerinin düşüncelerini yansıtır.” KAOSGrubu (Papağan-Totoloji)

- “Dergide yer alan çıplak insan resimleri kimin düşüncesini, zevkini veya bilmem nesini yansıtır?…” K. Yiğit ((Sorucu-Sorgulayıcı ve tabı “Gıcık”) …“Birkaç arzulu erkek fotoğrafının arasında yayımlanabilir umuduyla aklıma gelenleri yazmaya başladım…” Barış Taner Bortaçina (KAOS GL 45/10) (İmza sahibi. İlgili. Sorumlu. Anti-militarist ve de umutlu(!)…) - “Al sana resim(!…) Arzusuz… ama olsun çıplak ya… hem de asker ve dâhi sayfanın tam ortasında, yazdıklarının her tarafına ilişiyor: Soluna, sağına, aşağısına, yukarısına… tam da umud ettiğin gibi(!…)” KAOS GL (B. Taner’e cevap… İroni-Tezât. Biraz da (ama çok az ha!…) Küstâhlık…) - “O resim, o sayfaya, zembille inmedi: Biri bulmuş, biri getirmiş; biri de sayfanın tam ortasına, resmi, oturtmuş olmalı…” Socrates (Feylezof) - “Barış Taner’in yazısı elimize geçtiğinde, elimizde, hâlihazırda çıplak asker resmi vardı. Ve hazır yazı da askerlikle ilgili olduğu için; fırsat bu fırsat deyip, resmi “trick” bastık. Ayrıca, yazı elimize geçtikten sonra –ve tabii ki, içeriğini de özümsedikten sonra- çıplak asker resmi aradık; bulduk ve o muhteşem resmi sayfanın tam ortasına “cuk” oturttuk. Belki de, çıplak asker resmini, A. Karakış’ın yazısının olduğu sayfada yayımlayacaktık, ama iki yazı da askerlikle ilgili olduğu için yanlışlık –belki de karışıklık- oldu ve resim B. Taner’in yazısıyla aynı sayfada yayınlandı… elimize sağlık… trick!… cuk!… Hem o çıplak asker resmini sayfa 10’a koyalım diye şiddetle ısrar edenler de lezbiyenlerimizdi. En çok da Yeşim ısrar ediyordu. Tabi, matbaâcının fırlama çırağının o resmi bizden habersiz, o sayfaya, bastığı gerçeğini de, es geçersek; geriye bir tek ihtimâl kalıyor: O sayfada resim mesim yayınlamadık. Hem yayınlamadığımız o çıplak asker resmini yayınladığımızda mevzu


bahis asker giyinikti. Dergiler postaya verilene kadar da hâlen giyinik olarak kontrolümüz altındaydı. Şimdi, resme iyi bakarsanız, o askerin kendi kendine soyunduğunu da görürsünüz yaaaaa??…” KAOS GL Armoni Mızıkası (Sağ Anahtar) - “Yaaaaa?!… B. Taner ve benzerlerinin hiç de hoşuna gitmeyecek bir biçimde, antimilitarist bir yazının yer aldığı sayfanın tam ortasında çıplak bir militan resmi duruyor ve alay ironi kokuyor. Her ne kadar KAOS GL’de yer alan imzalı yazılar, sâhibinin düşüncelerini yansıtırsa da; bu düşüncelere indirekt müdahâle hakkını KAOS-GL Armoni Mızıkası kendisinde buluyor. Ihhhhh!!!…” KAOS-GL Filarmoni Orkestrası (Sol Majör) - “Evet, bence de olay ironi kokuyor. Ve yine bence, KAOS-GL Armoni Mızıkası Barış Taner’e diyor ki: Senin düşüncen sana aittir ve yazını yayımlarız da; ancak biz bildiğimizi okur, istediğimizi istediğimiz şekilde yayınlarız. Militarizm’e karşı olabilirsin, bu da bir tercihtir, ama biz tarafsız(!) olmalıyız. Dergi okuyucuları arasında anti-militarist olmayanlar da var. Onları da memnun etmek zorundayız. Sen öyle düşünürsün, bir başkası dergide çıplak asker resmi ister. Hiç kimseyi, hiçbir şeyi, hiçbir düşünceyi –bu bağlamıylabir başkasına tercih etmiyoruz. Zaten, en küçük bir olayda, haksız yere, politik olmakla suçlanıyoruz!” Çiçero (Hatîb) - “Ya’u siktir edin bu imâm-hatîbleri; dış mîhrâkları ne bulaştırıyorsunuz. Olay çok basit: KAOS-GL’nin sütten ağzı yanmış; Barış Taner yoğurttur. KAOS-GL’nin kötü niyeti yok, ama, yine de yanlış bir şey yapmamalıydılar… O resmi o sayfada yayınlamamalıydılar…” Darbuka (Alaturka) - “Benim yoğurtla ilgili de anım var. Durun anlatayım: Hani, gay’lar, her Cuma yoğurt yiyerek erkek kangurularla sevişen Anzak’ları hayâl ederler ya; İşte, geçen

Cuma, ben de yoğurdumu almış ayaklarımla yiyordum ki, ne göreyim: Anzak’ın biri, keseli bir kanguruyla sevişiyor!!… Çok komikti çok Hihihohaha!!… Durun, asıl komik olan: Aynı Anzak, bundan 4 sene önce Mart ayının 2. Cuma günü de aynı hatayı yapmış; bu kangurunun teyzesinin kızıyla tam 3 gün ara vermeden sevişmiş ama dişi olduğunu anlayamamıştı. Siz de benzer anılarınızı anlatır mısınız?… Hani Cuma günü yoğurt yiyerek… Sizin de ilginç bir anınız olmalı… Vardır muhakkak… Siz de anlatın. Benim salak Anzak’ın adı Hanzak, 15 bin kişilik Tugayın en salağı… 3. Bölükteki Henry de salak ama bu kadar değil… bu ikisi, sizde de böyle salaklıklar yapıyorlar mı yazın… anlatın!” Sultan I. Kahraman (Avustralya fâtihi). - “Bu ne ya’u?? Ne biçim mâhluk bu ya’u!!.. Kaçınız yapıyor ulan bunu?!.. Yoksa ben eşcinsel miyim??…” Yiğitoğlan (Halk Kahramanı) - “Ben de yapacağım!!!.” Çelebi Uysal (Galapagos Valisi) - “Yoğurt??… Teeebi Yaaa!!… İçine “kına”da kattım mı; o biçim bir karışım elde ederim. Bir de “teleskop” bulsam. Danimarka ordusundan bile rapor alırım…” Sultan II. Kahraman (Finlandiya Seferi-Kolleksiyoncu) - “Bir de dergide de şey de olsun… (Hah! Puşt! Ortam bulandı ya; “tam sırası” dedi yine çıktı. Ya’u ben de buna “gıcık” oluyorum. Nedir bu ya’u, insanda biraz utanma olur. Sakız gibi ikide bir… kimbilir ne isteyecek yine…). Benim sizden bir ricam var... (Ha! Ne?) Dergide de şey de olsun… (Şuna bak ya’u; “şey olsun” dese yine neyse… “Şey de olsun” diyor “de” oluyor “dede”. Ulan, dergide posta’ya kim bakıyor, insanlara ne soruyorsunuz da “_de”li, “_da”lı atlıyorlar… “dergide ne de istersin?” mi “… Bir de dergide de ne de olsun?” mu ne soruyor, nasıl soruyorsunuz allahaşkına kafayı yiyeceğim… ne bu ya’u?…) … şey de olsun… şey de yapın benim için… (Ne oğlum

ne?!!!) Şey de olsun… (Oğlum, istesene… Ya’u vallahi billahi “gıcık” ya’u bu. Ama dur, bu büyük bir şey isteyecek; yoksa çıkarırdı hemen baklayı. Allâhın utanmazını zorluyorsa bu istek; hayra alâmet değil…)… Benim için şey yapsanız diyordum… dergide… şey… PORNO FİLM OYNATIN!!!!…. (OOOOhaaaaa!!!! Çüüüşşşhaaaaaa!!!! “BilimTeknik”e mi yazıyorsun Muhtereeeeem!!!!! Pes ulan Pes haaaa!!) Biliyorum, bu isteğim size çok garip gelecek... (Yoo estağfurullah ne garibi buna da şükür, bu ne ki, sen yarın “şeyimizi” de istersen asıl o zaman garâbet olursun… La hâvle vela…) … ama biliyorum siz yaparsınız; size güveniyorum… (Tabi ya, neye yapmayalım…Porno dergi olduk… şimdi de nasıl-ne olabileceksek porno film seyrettireceğiz. Zaten, güvencen olmasa, böyle, sakız gibi yapışmazdın ya; sen o Gay’e’ye şükret. Ah, O yokmu O…) … bir de şey de olsun… (Dur, daha bitmemiş. Ha? Ne?) … şey de olsun… şey… PORNO FİLM!! (Haydaaa oğlum söyledin ya bunu, sakat mısın…) … yoğurtlu da olsun (Haaa o mesele; yoğurdu da duydu ya k. İskender’in yamağı…) … yoğurtsuz da olsun da (Oh nihâyet “da”lar ivmelendi, bitirecek herhal…) … Hı hı?… olsun da olsun… olsun da olsun… olsun da…” Hâriçten Münis Gazelhân (Sabır sınayan! Allâhın manyağı! Ulan, nerden buluyorlar KAOS’u, “adı” mı câzip; tesadüf mü ediyor. Biri de çıkmış şey diyor… şey… şey diyor: “Coşkun’u çok beğeniyorum; ama “daha geniş” kitlelere ulaşın.” “Kardeşim, dur bak görüyorsun elemanlarımız çalışıyorlar, acelen ne? “Yoğurtlu Teleskop” denememiz fiyasko olursa, elbet, “daha geniş” kitleleri de düşünürüz.” Ne bunlar, ya’u,

KAOS GL 49 / 35


istenecek şeyler mi?… Sanki herkesi test etmiş de, töbe töbe, mevcut kitlenin “dar” olduğunu nereden çıkarıyorsun. Nasıl karar verdin sen buna. “Geniş kitleler”; “Kitle” de değil “Kitleler”. Hadi “geniş”i anladık da; bu “genişler” kitleler halinde mi yaşıyorlar?… Bu ne biçim bir dünya bu… bu bu… ne biçim bir memleket… Mâkul olun gözünüzü seveyim…) - “Oğlum Mûnis, dergide de zaten çıplak resim de var; bir daha ne resim de istiyorsun?…” Dertsiz (Dûhul eylemiş… Tecahûl-i Ârif… En baba KAOSçu’ya taş çıkartır billahi…) - “Ben, tam bir “top”um boyum 12 cm, kilom 120 g…” Glover (“Kuruvajenden Taze Postal”. Hadi kardeşim hadi… Endokrinoloji vakfına… hadi gözüm. Dur bakayım: Senin ayakkabı numaran kaç?… Ebced: 120 çarpı 120… bölü… eşittir… Erekte hâli mi bu?…) - “Bitireceğim, bitirmesine de… adetten oldu artık; birine sataşmadan geçmek istemiyorum. Evet, ne diyordum: “Dergide yer alan yazılar imza sâhiplerinin düşüncelerini yansıtır…” K. Yiğit (Bakın şimdi ne olacak… Bakın!…) - Şşşşt Atilla! (Ya’u sataşmayayım diyorum; ama dedim ya adetten oldu çocuğa sataşmak…) Yahu Atilla, hani diyordum ki; şu komşun sayfada basılan çıplak asker resmini kendi sayfanda yayınlatsaydın ya! Biz de iyi-kötü o resmin, sadece erotik olduğunu anlar; gocunmazdık” Ebû Süfyan (Travestik Bedevi Tüccar. DT: (MS)568; ÖT:?) - “(…? …?? …???.)” A. Karakış - “E- bû diyor Atilla; biz ne yapalım!?…” K. Yiğit (İronist, karşı duruşçu, isyancı, sataşmadığım kimse kaldı mı diye dert etmeyen) - “Dinle Kemal! Ama gerçekten dinle. Dinle ki; sırf fanilasını çıkarırken birazcık karnı görünen; bir de fermuarının altından donu görünen; mâsum ve de nâmuslu bir askercik insancığın resimciği dergide herhangi bir sayfada değil de; 10. Sayfada yayınlandı diye…” A. Karakış (Uyanık. Diazem…) - “Yürü Atilla yürü… yaş da yanar yanarsa kuru!…” K. Yiğit (Daha uyanık. Morfin Sulfat!…) - “Homoseksüeller, devlet düşmanıdır!” Hitler (Geberdi) - “Sevginiz, hitabettiğiniz insanlarda sizinkinden daha büyük bir sevgi doğurmuyorsa; bu, “sizin” sevginizin yetersiz olduğunu gösterir…” K. Marx (Komünist)

“Gay” Kavramına Dair KAOS GL 49 / 36

Geç Kalmış Bir Yazı

A. Deniz YILDIZ /Bodrum “Gay” sözcüğünün Türkçe’deki yeri ve bu konuda belirlenmesi gerekli tutumla ilgili yazmanın zamanı geldi de geçiyor. Önce “gay” sözcüğünün nasıl, ne anlamda kullanıldığını hatırlayalım. Gerçek anlamıyla “şen, neşeli” demek olan “gay”, “homosexual” sözcüğünden rahatsızlık duyan eşcinsel aktivistlerce üstlenilmiş. Ancak eşcinsel anlamına gelen “gay” giderek eşcinsel erkek anlamında kullanılmaya başlanınca haklı bir anlam karmaşası yaşanır olmuş. Halen devam etmekte olup Türkçe’ye taşınmakta da gecikmeyen bu durum devam ettiği sürece “gay” eşcinsel olarak çevrilmeye, yazılmaya devam edilecek. Kaos GL’den bazı gazetelere yapılan “lezbiyenlikle “gay”liği yazarken neden lezbiyen ve eşcinsel diye yazıyorsunuz? Lezbiyenlik de eşcinsellik” çağrılarının bir işe yaramayacağı gerçeği de gün gibi ortada. Bir “gay”, bir “gay men” –hatta zaman zaman yine- “homosexual men”* olan “gay”, gazete-dergi yazıları başta olmak üzere kitap çevirilerinde de lezbiyen olan “lesbian”ın yanında aynen kalacak. Onun halinden çeken çevirmen biriyse bir kendilerine bir kendilerine sorun. Peki hiç mi gelişme olmadı? Oldu tabi. Pek duyulmasa, pek bilinmese de. “Eşcinsel Dahiler”in çevirmeni Kaan Yazıcıoğlu, “Kent Masalları”nın çevirmeni Armağan İlkin ve “Kara Koltuk”un yazarı Ümit Oğuztan sözünü ettiğim eserlerde “gay”i Türkçe’ye çevirip –Türkçe ya da Türkçe’ye çevrilmiş sözcüklerin yazıldığı gibi okunması kuralına uygun biçimde- gey şeklinde yazdı. Böylece başından beri sözünü ettiğim anlam karmaşası önlenmeye çalışıldığı gibi gey bizlerin de kullandığı eşcinsel erkek anlamında kazanılmıştı. “Gay” sözcüğünü yazıldığı gibi söyleyen arkadaşlar da (mutlaka rastlamışızdır) içinde bulundukları durumdan kurtulabilecekleri gibi olsa bir sözcüğün erkek aklın uzantısı olarak hem eşcinsel hem eşcinsel erkek anlamında kullanıldığı tartışması da önlenecekti. Adam sözcüğünde kadınların yaşadığına benzer durumdan çok farklı değildi ne de olsa. Sözün özü gruplardan takınılacak destekler nitelikte tavır ve dergilerde başlayacak bu değişiklikle geyin Türkçe’de kazanımı çabası hızlanacak; kaybedilen tek şeyse lezbiyenin “lesbian” olarak kalmasında ısrar etmekten farksız tutum olacaktır. Bir an önce değişmesi dileğiyle… * 100 Gay, Poul Russel, Çev. Oya Özdilek, Milliyet Yayınları, 1997


1

2

3

4

5

6

7

8

9

10

Haz: Gay’e Efendisiz/Ankara 11

12

13

14

15

1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. Soldan Sağa: 1-Jean Genet’nin bir oyunu… “…… Sokağı” Brezilyalı yazar Adolfo Caminha’nın bir romanı. 2Düzlük… “Gece Gibi Geçiyorum” adlı romanın resimde görülen yazarının soyadı… İşte, al, bak! anlamında bir ünlem. 3-Yetke, sulta… Kısaca travesti. 4-Çok güçlü bir ışık kaynağı… Ad, ün… Partner. 5-En kısa zaman dilimi… Parlak ve yumuşak kumaş… Amerika’da melekler şehri. 6-Kesin. 7-Bilge Karasu’nun bir romanı… “Yırtıcı Geceler” romanının Fransız yazarının adının ilk harfleri. 8-Ekseni delik silindir… Mitolojide uçan insan. 9İrlanda Cumhuriyet Ordusu… Kayak… Öncesizlik. 10-Coming-out… Onarım.

Yukarıdan Aşağıya: 1-Urfa’da kan nakliyle AIDS’e yakalanan bir ailenin yaşadığı köy… Bir soru eki. 2-Erden Kıral’ın bir filmi… Kıta. 3-Güneydoğu Asya’da bir ülke… Delik tıkayan nesne. 4-Alkollü bir içki. 5-O yer… Asya’da bir göl. 6-Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane… Kafka’nın bir romanı. 7-But kürdan… Bir Arap ülkesinin ilk harfleri. 8-Fizik ötesi. 9-Mantık… Kamu İktisadi Teşekkülleri. 11-“Loosing my Religion” adlı parçayı söyleyen rock grubu. 12- İsrail yapımı bir silah. 13-Baş. 14-Sözde entelektüel… Bir nota. 15Nedim Gürsel’in “Sorguda” kitabında yer alan “Komutanın Tavşanları” adlı öyküsündeki eşcinsel askere arkadaşlarının taktığı isim.

ŞİFRE BULMACA 1

5

15

13

3

11

8

6

13

15

6

5

4

5

1

5

8

6

13

2

13

45

13

13

45

9

8

31

35

31

35

8

45

14

11

13

2

13

6

13

15

13

35

20

9

11

12

21

8

15

6

37

50

5

45

13

19

5

11

11

13

35

35

9

21

9

6

13

31

9

11

29

8

45

14

11

37

19

1

5

15

6

13

14

31

8

37

19

A F R İ K A

B E N K A OS

Bu sayımızda bulmaca sayfamız da var. Bulmacalardan birincisi klasik bulmaca. İkincisinde ise her rakama karşılık gelen bir harf var. Vermiş olduğumuz kelimelerin de yardımıyla diğer rakamlara denk gelen harfleri bularak cümleyi tamamlayabilirsiniz. Bulmacaları çözerek fotokopisini ya da ayrı bir kağıda yanıtları yazarak bize yollayanlardan üç kişiye mevcut eski sayılardan seçmiş olduğukları üçünü yollayacağız. Bulmacaların her ikisinin de doğru olması; derginin yırtılmayıp fotokopi edilmesi ya da yanıtların ayrı bir kağıda yazılmış olması gerekmektedir. Aksi halde yanıtlarınız değerlendirmeye girmeyecektir. Yanıtlarla birlikte seçtiğiniz üç sayıyı da belirtmeyi unutmayın. Elimizdeki sayıların hangileri olduğunu, eski sayılar bölümünde görebilirsiniz. Bu bölüme öneri ve katkılarınızı bekliyoruz. Umarız bulmacalarla uğraşmak zevkli olur.

KAOS GL 49 / 37


Bu sayıyla birlikte beşinci yılımıza girmiş olduk. Geçen sayımızda, yapacağımız değişiklikler olduğunu yazmıştık. Dergimizin yeni formatını beğeneceğinizi umuyoruz. Bu değişikliklerle daha rahat okunur bir KAOS GL çıkarmak istedik. İçerik anlamında bir değişikliğimiz yok.

ASTREA grubuna bu formla birlikte, dergiyi ve etkinliklerimizi tanıtan, ihtiyaçlarımızı belirten bir rapor yolladık. Ayrıca istemiş oldukları 3 referansı da bildirdik. Doğrusu hemen bir yanıt beklemiyorduk ama yaklaşık 1 yıl bir haber alamayınca her zamanki şanssızlığımızın devam ettiğini düşündük.

Hatırlatmakta yarar var sanırız, bu sayımızla birlikte KAOS GL her ayın başında kitapçılarda olacak. Periyodu yine aylık olarak devam ediyor. Her sayımız 40 sayfa olarak çıkacak. Umarız maddi yükünü karşılamada bir sorun yaşamayız ve 40 sayfalık bir dergi çıkarmaya devam edebiliriz.

ASTREA’dan 1997-98 mali yıllı için bize 4.500 dolar yardım yollayacaklarını belirten mektubu aldığımızda bayağı sevindikse de para elimize geçmeden fazla iyimserliğe gerek olmadığını düşündük. Bu mektupla birlikte doldurmamız gereken yeni bir form vardı. Ayrıca parayı nereye harcayacağımıza dair bir ön rapor istiyorlardı.

ŞEYTANIN BACAĞINI BURKTUK!

BULUŞMA! İstanbul’dan Lambda, Bursa’dan Spartaküs, Ankara’dan Kaos İstanbul’da sohbet ve tanışmak için 27 Eylül Pazar günü saat 17.00’de Toplumsal Araştırmalar Vakfı’nın İstiklal Caddesi, Bekar Sokak, 14 numaralı adresinde (İstiklal’e girişte sağdan üçüncü sokak, Sappho Bar’ın iki üstü) bir araya geliyorlar. Başta İstanbul’daki KAOS GL okurları olmak üzere gelebilecek tüm eşcinselleri buluşmaya çağırıyoruz. KAOS GL

KAOS GL 49 / 38

Aslında bu sözün doğrusunu biz de biliyoruz. Ne var ki biz şeytanın bacağını henüz kıramadık. Olsa olsa burktuk diyebiliriz. Beşinci yıla girdiğimiz bu aya kadar hayallerimizden ancak bir kısmını gerçekleştirebildik. İlk sayımızdan itibaren dönem dönem dile getirdiğimiz sıkıntılar ancak sona erdi. Artık bir bilgisayarımız, yazıcımız, tarayıcımız ve faksımız var. Bunları almamız Amerika Birleşik Devletleri’nden lezbiyen bir grubun yardımları sayesinde oldu: ASTREA FOUNDATION. NASIL BİR SÜREÇ YAŞADIK? İlk sayımızdan itibaren gönüllü olarak giriştiğimiz bir süreçti KAOS GL. Eşcinsel hareketin varlığı, sesini duyurabilmesi için bir derginin şart olduğunu düşünüyorduk. Bir derginin var olması için de gönül vererek üreten, işlerin hamallığını üstlenen insanların yanında maddi yükü de vardı. Dergi dışında da bir büro, bir araya gelip etkinliklerimizi yapabileceğimiz bir mekan gerçekleşmesi için para gerektiren hayallerdi. Şimdilik hayallerimiz olarak kaldı bunlar. Derginin satışı ancak yeni bir sayıyı çıkartabilmemize yetecek kadar para getiriyordu (hâlâ da öyle), hatta çoğu zaman arkadaşlarımızın katkıları yeni bir sayıyı çıkarmak için şart oluyordu. Bu durumda bir derginin çıkması için olmazsa olmazlarından bilgisayara sahip olmak için mevcut olanaklarımız yetmiyordu. Önceliği bilgisayara vererek ülke içinde bağış kampanyası başlattık. Ancak buna bir yanıt gelmedi. Buna rağmen KAOS GL’nin Türkiyeli eşcinseller arasında bir iletişim ve etkileşim zemini olduğuna inandığımızdan derginin maddi yükünü KAOS Grubu olarak taşımaya çalıştık. Bu arada yurtdışından çeşitli organizasyonlara başvuruda bulunduk. Bunların birinden Türkiye’nin yardım planlarında olmadığı yanıtını aldık. Bu dönemde Sırbistan’dan bir gay ve lezbiyen grubu olan ARKADIJA ile iletişim halindeydik. ARKADIJA Lezbiyen Çalışma Grubu’ndan Jelica Todosijevic’in aynı zamanda ASTREA FOUNDATION’la da organik bağlantısı bulunuyordu. Jelica aracılığıyla ASTREA bize form gönderdi.

İlk iş olarak iki arkadaşımız adına bir dolar hesabı açtırdık. Yeşim Başaran ve Ali Özbaş adına açıldı bu ortak hesap. Haziran’ın 25’inde hesabımıza 4.485 dolar yatırılmıştı. (15 dolar banka tarafından kesilmişti). Ancak para yatırıldığına dair bize herhangi bir şey yollamadıkları için biz bu paradan ancak Temmuz ayının ortalarında haberdar olabildik. Bu paranın 3.200 dolarını çektik. 100 dolarını bozdurup 26.880.000.-TL karşılığının 20.318.000.TL’siyle faks için bir telefon hattı aldık. 400 dolarına faks makinesi aldık. Bilgisayar için piyasadaki modeller ve fiyatlarını birçok yerden araştırmaya başladık. Bilgisayar konusunda teknik konuları çok iyi bilen bir arkadaşımızla birlikte en uygun yerde en iyi birleşimi oluşturmaya çalıştık. Toplam olarak bilgisayar, bilgisayar masası, yazıcı, tarayıcıya ödediğimiz miktar 2.575 dolardı. Şu an banka hesabımızda 1.285 dolar kaldı. Bu parayla ses kayıt cihazı almak, KAOS’u tanıtıcı bir broşür yayınlamak, kalan miktarla derginin birkaç sayısını finanse etmek istiyoruz. Şimdi, şeytanın bacağını burkmakla kalmayıp, kırdığımız zaman dergimize, grubumuza ait bir mekanımızın olacağı günleri düşlüyoruz. Kabul etmek gerekir ki ASTREA FOUNDATION’ın yardım için duyduğu güveni yaratan, KAOS GL olarak bizim sunduğumuz projenin yanı sıra, Sırp eşcinsel kardeşlerimizin göstermiş olduğu enternasyonal dayanışma olmuştur. ASTREA FOUNDATION’a ve ARKADIJA’ya (özellikle Jelica’ya) teşekkür ediyoruz. ARTIK BİZE FAKSLA DA ULAŞABİLECEKSİNİZ. Yukarıda da belirttiğimiz gibi ASTREA’dan gelen parayla bir faks da aldık. Mektuplarınız dışında yazılarınızı, düşüncelerinizi bize faksla da yollayabilirsiniz. Faks numaramız künye sayfamızda her ay yayınlanacak. Ama buradan bir kez daha


belirtelim: 0.312.363 90 41. Bu numara sadece faks içindir. Telefon olarak kullanılmamaktadır. Hat tesis ücreti ve faks makinesi ücretini ASTREA’dan gelen parayla karşıladığımız faksın aylık telefon faturalarını ödemeyi, arkadaşımız Atilla Karakış üstlendi. DAHA GÖRSEL BİR DERGİ Sizlere dert yanıp dururduk, bir-iki gece sabahlara kadar çalışarak hazırladık dergiyi, diye. Bilgisayarımızın olmaması nedeniyle gelen yazılar elimizde birikir, uygun bir günde bilgisayar bulunup bütün yazılar peşpeşe dizilir, uykulu gözlerle düzeltmeleri yapılır, mutlaka teknik bir sorunla karşılaşılır (bir ay olsun sorunsuz tamamlayamazdık dergiyi) ama yine de dergimiz hazırlanırdı. Artık bu sorunları yaşamayacağımızı umuyoruz. Gelen yazılar dizilip, düzeltmeler sakin sakin yapılıp, yazılara uygun fotoğraflar seçilip, konu ve yazının türüne göre bir sıralama yapılıp, baştan sona bir çırpıda okunacak bir dergi hazırlayacağız. Umarız iddiamızı doğrular sayılarla sizlerin de düşüncelerinizle görsel olarak mükemmele ulaşacağız. PEKİ İÇERİK? Başta da belirttik: İçeriğimiz değişmedi. Aslında ilk sayımızdan itibaren anlayışımızda bir değişiklik yaşamadık. Ama derginin içeriği gelen yazılara paralel olarak farklılıklar gösterdi doğrusu. Ama bu değişiklik, dergide sadece bu tür yazılar yayınlanacak gibi belirtmelerle olmadı hiçbir zaman. Derginin kadrolu yazarları yok. Her yazı, yazarı tarafından kendi düşüncelerini yansıtmak amacıyla yazılıyor ve yayınlanıyor. Ismarlama yazılar yok, gelen yazılar var. Son iki yıldır Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen yazıların sayısı arttı. Bu her zaman istediğimiz ve bizi sevindiren bir durum. KAOS GL Türkiyeli eşcinsellerin sesi olma kaygısı dışında bir kaygı taşımıyor. Gelen yazılardan kaynaklı olarak kimi zaman duygusal ve cinsel anlatımların yoğunluk kazandığı, kimi zaman politik söylemlerin fazla olduğu sayılarla karşınıza çıkıyoruz. Ama belirttiğimiz gibi, bir sayı varolan yazılardan oluştuğu için “öykü ağırlıklı”, “cinsellik ağırlıklı”, “politika ağırlıklı” bir sayı olsun diye yola çıkılmıyor o sayı hazırlanırken. Eşcinseller olarak daha yolun başında olduğumuzu düşünüyoruz. Söyleyecek çok sözümüz, alacak çok yolumuz var. Her zamanki gibi birlikte hareket etmeye, bu yolda birlikte yürümeye çağırıyoruz herkesi. Eşcinseller olarak bizlerle ilgili kararları ancak bizler, birlikte vereceğiz. Gelin, sizler de sözünüzü söyleyin. Gelin birlikte söyleyelim sözümüzü.

İskenderiye Kütüphanesi Yeniden Kuruluyor! 15 Haziran 1998 geceyarısı 30.000’den fazla kitap ve 40.000 dergi arşivi ve tarihi el yazmalarıyla (Karakol ve İtfaiye yetkililerinin açıklamasına göre) bir “kaza” sonucu yanan İskenderiye Kütüphanesi’nin yeniden kurulması için sürdürdüğümüz çabaya duyarlı tüm kitap dostlarından destek bekliyoruz. Kitap bağışları için adres: Ankara İskenderiye Kütüphanesi: Süleyman Sırrı Sokak, 2/10 Kızılay, Tel: 0.312.431 41 76 İstanbul İskenderiye Kütüphanesi: İstiklal Caddesi, Kallavi Sokak, 4/4-5 Beyoğlu Tel: 0.212.292 54 86-245 16 17

Hertford Hotel

18 Lord Street, Blackpool, Lancs, FY1 2BD * Friendly * Mixed * * Gay run * Licensed* * Excellent food * Open all year * * TV & tea facilities in all rooms * * Close to clubs, attractions, rail station * * Rooms from £12.00 per night *

Contact Chris or George Tel: 01253 622793 Email: ceges@aol.com

ESKİ SAYILAR KAOS GL’nin eski sayılarından sadece şunlar elimizde bulunmaktadır: 33 (Mayıs 1997-sadece 6 adet), 34 (Haziran 1997), 35 (Temmuz 1997), 40 (Aralık 1997), 41 (Ocak 1998) 42, 43, 44, 45, 46, 47-48. (Temmuz-Ağustos 1998) Sayılar. Eylül ayı içinde abone olanlara bu sayılardan istedikleri üç adetini ücretsiz olarak göndereceğiz. Tek sayılık isteklerde 500.000.-TL’lik posta pulu gönderilmesi gerekmektedir. İsteklerinizi; Ali Özbaş, P.K. 53, Cebeci/ANKARA adresine yazabilirsiniz.

KAOS GL 49 / 39


300.000 TL


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook
KaosGLD49 by sol yayin - Issuu