Skip to main content

KaosGLD45

Page 1

EŞCİNSELLERİN KURTULUŞU aynı zamanda HETEROSEKSÜELLERİ DE ÖZGÜRLEŞTİRECEKTİR


KAOS GL SATIŞ NOKTALARI:

İçindekiler Yoksa Ben Nevrotik miyim Annem Tartışma, Eleştiri, Vs. Tatlısu Anti-Militarizmi… En Büyük Asker Bizim Asker Mektup-lar-dan Güzel Adama Son Mektup Şaibeli Aktivistler Tartışması Brainstorming Colage (Şiir) Yaşamın İçinden Kartpostallar Buluşma/ma Hezeyanları (dört/2) GL Kitaplığı Film Festivalinin Ardından Bize Gelenler Profeminizm KAOS GL’den

ANTAKYA Ferah Kitabevi (Hürriyet Caddesi)

3 6 10 11 12 14 16 19 20 24 26 27 29 30 31

BURSA Can Kitabevi (Heykel) Ezgi (Altıparmak, Burç Pasajı), Kelepir (Sönmez İşhanı) ADANA Püren Kitabevi (Arı Sineması Sk.), Kardelen Kitabevi İZMİR Kabile (Konak), İleri (Konak), İletişim (Alsancak), Mephisto (Alsancak), Kemer (Konak) DENİZLİ İleri Kitabevi,

Eski sayılarımızı İstanbul, Ankara ve İzmir İskenderiye Kütüphanelerinde, İstanbul Pentimento’da (Beyoğlu Sineması Pasajı), İzmir Arkadaş Café’de bulabilirsiniz.

İSTANBUL Taksim Mefisto, Pandora Kitabevi, Pentimento (Beyoğlu Sineması Pasajı)

İZMİRLİ ARKADAŞLARA ULAŞMAK İÇİN: : PK 41 Karşıyaka- İzmir BURSALI ARKADAŞLARA ULAŞMAK İÇİN: Alişan Pali, P.K. 894, Ulucami, 16375 BURSA LAMBDA İSTANBUL’A ULAŞMAK İÇİN: P.K. 103 Göztepe/İSTANBUL (e-mail: turkiye@qrd.org)

A B O N E L İ K

ANKARA Dost, Kelepir (Konur 2), Bilim&Sanat, İlhan İlhan, İmge, ve Doruk (Konur 1) Kitabevleri

İ Ç İ N

YURT İÇİ 1 YILLIK ABONE BEDELİ 4.000.000.-TL, 6 AYLIK 2.000.000.-TL YURT DIŞI 1 YILLIK ABONE BEDELİ: 75 DM YA DA 50 $ (POSTA DAHİL) T. İŞ BANKASI MEŞRUTİYET ŞUBESİ (ANKARA) ALİ ÖZBAŞ 4213 0544328 NO’LU HESABA YATIRILMALIDIR PLEASE, TRANSFER 75 DM OR 50 $ AS 1 YEAR SUBSCRIPTION PERIOD TO THE FOLLOWING BANK ACCOUNT: T. İŞ BANKASI MEŞRUTİYET ŞUBESİ (ANKARA) ALİ ÖZBAŞ NO:4213 0544328 DEKONT YA DA FOTOKOPİSİNİ MUTLAKA ALİ ÖZBAŞ P.K. 53 CEBECİ/ANKARA ADRESİNE POSTALAYINIZ. TEK SAYILIK İSTEKLERDE 300.000.-TL’ lık POSTA PULU GÖNDERİNİZ

e-mail:

44. SAYI: Dizgi:

kaosgl@ilga.org kaosgl@geocities.com

Düzelti:

Ali Ferhat

Kapak Tasarım:

Özcan

Grafik:

Özcan

internet sayfamız: http://www.geocities.com/WestHollywood/Heights/3050

KAOS GL AYLIK POLİTİK GAY VE LEZBİYEN DERGİSİ MAYIS 1998

YIL 4

SAYI 45

HER AYIN 20’SİNDE ÇIKAR. KAOS GL ilga üyesidir B u

d e r g i

K A O S

G r u b u

t a r a f ı n d a n

YAZIŞMA ADRESİMİZ

Salim Sıtkı Sıyrıldı Atilla Karakış

¨

y a y ı n l a n m a k t a d ı r .


YOKSA BEN NEVROTiK MiYiM, ANNEM?

Sıtkı Sıyrıldı/Kırşehir

1986 yılında Psikoloji bölümünü kazandığımda, başıma geleceklerden habersiz; saat vaadiyle kandırılıp sünnet masasına yatırılan bir çocuğun masum sevinciyle kaydımı yaptırmıştım. İtiraf etmek gerek daha ilk yıl bütün meslek derslerinde kalınca ‘acaba yanlış mı yaptım?’ diyerek derin derin düşünmeye başlamıştım. Benden kıdemli olan üst sınıf öğrencilerini “Acaba aynı durum onların da başına geldi mi?” diyerek gözlemeye başlamam da bu döneme denk gelir. Galiba gözlemi fazla abartmış olmalıyım ki en sonunda bir erkek öğrenciye aşık olmuştum. (İlişkimiz maalesef bir porno film materyali niteliğinde ayrıntılar taşımıyordu. Daha ziyade sıkıcı bir Türkan Şoray-Kadir İnanır klasiği gibi bir şeydi ve hatta bir Zuhal Olcay filminden de sahneler içeriyordu.) Nevrotik kavramı ile ilk karşılaşmam da bu döneme rastladı zaten. Benim için anlamı belirsiz bir kelime: Nevrotik misin oğlum? diye sorarlar o an ki durumuma göre bir anlam bulmaya çalışırım; aç mısın, otobüsü mü kaçırdın...? Herhangi biri için “Nevrotik nevrotik bakıyor” denir, ben erotik erotik şeklinde tercüme ederim. O kadar sık kullanılır olmaya başladı ki bir dönem, sonunda tüm cesaretimi toplayıp bir bilene sormaya karar verdim. Keşke sormasaymışım: Küçük çaplı bir konferansı andıran cevabı ilk üç saatten sonra takip edememenin açtığı yara kesinlikle bir psikanalize konu olacak kadar derindir. Bir akşam aynı sınıftan çok bilmiş bir arkadaşla tüm psikoloji ekollerini sil baştan yeniden kurarken geçen bir cümle bardağı taşıran son damla oldu (Damlayan sular hep sinirimi bozar zaten): “Bu kültürde eşcinsellerin nevrotik olmamaları imkansızdır” diyerek son noktayı koyan arkadaş aslıda bilmeden bana koydu. Önceleri duygusal (sonraları nevrotik olduğunu keşfettiğim) bir tepki ile karşı çıktım bu tespite ama o ısrarla fikrinde direndi. Bende açtığı yaranın hiçbir zaman farkına vardığını sanmıyorum. Tüm dikkatimle yeniden nevrotik kavramına eğilmiştim: Nevrotiklik çoğu insan için kaçılmazdı. Freud (Kemikleri sızlasın, az daha okulu

onun yüzünden 10 seneye uzatıyordum) çağdaşlaşmanın bedeli olarak özetliyordu Nevrotizmi. Adler boş durur mu? Çağdaşlaşamamanın bedeli olarak yorumlayıp çıkmazımı derinleştiriyordu. Bu kavram zıtlığının, beni nevrotik bir sürece soktuğunu anladığımda iş işten geçmişti. Bir de Karen Horney var (Adı yaklaşık yazıldığı gibi okunuyor. Ama siz Amerika tahsili görmüş havası vermek isterseniz soyadını söylerken dudağınızın sağ üst köşesini yukarı kaldırıp Höööniiii diye uzatarak okuyun. Sizi temin ederim insanlar tarafından sempatik biri olarak algılanacak ve sevilmeye karşı duyduğunuz nevrotik gereksinimi bir nebze olsun tatmin ederek bu fakiri de hayırla yad edeceksiniz.) Nevrotizmi anlatırken bu karı kadar ağzından akademik bal damlayan birini görmedim. Cilt cilt yazdığı birbirinden değerli, nevrotiğin el kitaplarında yaptığı tanımları bir çırpıda okuyup hıfz ederek en büyük açlığımı onunla tatmin etmiştim. Sonuç: Nevrotik olmayan insan yoktu. Eğer terapilere geç geliyorsanız bu ‘tedavi olmaya karşı geliştirilmiş’ nevrotik bir tepkiydi. Eğer bu teşhisten dolayı, “ulan ben ne nankör bir adamım, şu terapist iyileşeyim diye bir yerlerini yırtıyor ben geç geliyorum, zaten adımızda çıkmış nevrotiğe” diye düşünüp erken gelmeye başlarsanız bu sefer de ‘başkalarının hayranlığını kazanmaya yönelik nevrotik gereksinim’ tutumunu sergilemiş oluyordunuz. “Ya Sabır, Ya Allah, nasıl bir şeye çattık ki ne yapsak teşhis oluyor” deyip tam vaktinde gelmeye başlarsanız dakikliğiniz nedeniyle ‘saygınlık kazanmaya yönelik’ nevrotik tutum sergilediğinizi anlayınca apışıp kalıyor, bir besmele ile Allah’a sığınmaktan başka bir çıkar yol bulamıyor ve sessizce gelip gitmeye başlıyordunuz. Suskunluğunuz dikkatlerden kaçamayacağı için ‘kusursuz olmaya ve eleştiriye karşı savunmaya yönelik nevrotik gereksinim’ tutumu sergilediğinizi bilmiyordunuz. Eh bu ahval ve şerait altında ‘nevrotik olmayan insan yoktur’ derken ne demek istediğim daha net anlaşılıyor herhalde. Herkes bazen hayatın bir tiyatro oyunu olduğu sanısına kapılır. (Utanmadan bunu söyler

KAOS GL 45/ 3


bir de.) Bazılarına ise tiyatro yetmez uzun metrajlı bir film geçen akrabaları, komşu çocukları, en popüler haliyle olarak gelir, başrolde de kendisi oynar. İşte nevrotiklerde elmaşekeriverenbakkalamca’larıydı. Onları bu film çevirme hissi süreklilik kazanmış oluyordu. İşin buyoladüşüren’lerin hain planları dinleyenleri dumura acı tarafı bunlar Banu Alkan gibi kameraya bakarak uğratıyor ve ‘vah vah’ dedirtiyordu. Hep özür dileyen konuşmadan da edemiyorlardı. Onları yıkan kamerayı halleri onları haklı çıkarmasa da birazcık içlerini arama çabası değildi, bundan açık bir haz bile alıyorlardı ferahlatıyordu. (‘....Kendine özgü dünya görüşünden ama yıllardır sergiledikleri performansa karşılık ötürü nevrotik kişi olayları diğer insanlar gibi çevrelerinin onlara çok gördüğü oscar ödülünü değerlendirmez. Görüşlerine uymayan olayları alamamayı bir türlü sindiremiyorlardı. Yaşadıkları aşklar görmezlikten gelir ya da olayların yalnız kendi daha önce kimsenin yaşadığı cinsten olmadığı için bir görüşlerine uyan bölümlerini algılar.’ E. Geçtan, türlü akılları almıyordu, tam alacak gibi olduğunda gelen A.g.e.Syf. 87) Biraz samimi olunca iş çığırından çıkmaya ayrılık yeni bir feryat ile sonuçlanıyordu. Hayallerinde hep başlıyor bu ‘işi’ ne kadar da istemeden yaptıklarını başarılı, zengin, karşı konulmaz oldukları için zaman geliyor bu hayallere katılmayan kişileri anlamakta neredeyse ağlayacak kadar acıklı yüz ifadeleri ile zorlanıyorlardı. Hep olduklarından farklı davranmaları anlatmaya başlıyorlardı.(‘Aşağılık duyguları gibi gerekiyordu gerekmesine de kendilerinin kim olduğunu suçluluk duyguları da istenmeyen şeyler değillerdir; hiç merak etmedikleri için farkın ne olduğu hakkında da nevrotik birey bunlardan kurtulmaya hevesli olmaktan fikirleri oluşmuyordu. Kısacası sürekli haksızlığa çok uzaktır. Aslında suçluluğu konusunda ısrar eder ve onu temize çıkarmaya yönelik her girişime ısrarla uğradıkları için ya susup kalmışlardı; insanlardan direnir.’ Çağımızın Nevrotik Kişiliği, Karen Horney, kaçıyorlardı, ya da saldıran davranışları vardı: devamlı Öteki Yayınevi, Syf. 171) birilerini aşağılıyorlardı: Örneğin kezban, denyo Tam içiniz kararmaya başlarken anüs kelimeleri dillerinden düşmüyordu. Ya da boyun eğmişler, kaslarının darlığı üzerine yapılan yarışmalarda aldıkları yularlarından kim çekerse oraya gidiyorlardı. ( Bu üç birincilikleri canlı referanslarıyla birlikte zikretmeye davranışı aynı anda yapanları tımarhaneye kapatmak başlayınca irkilip kalıyordunuz.(Onlar için cinsel gerekebiliyordu.) ilişkiler, sadece belli cinsel gerilimlerin boşaltılması Peki eşcinseller nevrotik miydi? İşin en can değil, ayrıca insan ilişkisi kurmanın tek yolu anlamına sıkıcı yeri benim için bu soruya cevap aramak olmuştu. gelir. K. Horney. A.g.e. Syf.113) Önce ayırt edilmesi gereken bir şey vardı tabi: ‘Yediklerinin’ kalınlığı ve uzunluğu bir boğa Eşcinsellerin nevrotik olması farklı bir şeydi, eşcinselliğin yılanına ne kadar yakınsa o denli övündüklerini görünce nevrotik bir davranış biçimi olması farklı bir şey. bir kez daha hayret deryalarında yolunuzu Hemcinslerimi daha dikkatli incelemeye kaybediyordunuz.(Nevrotik bireyin doymak bilmezliği, başlamıştım. Bir çoğu kaderin kendilerine neden böyle yeme-içme, satın alma, vitrin bakma,...., konularında da bir isteği reva gördüğüne akıl sır erdiremiyordu. İçlerine görülen genel bir kişilik özelliği olarak açgözlülükte sinen ‘ben bir sapığım’ fikri ne yapılırsa yapılsın belirebilir. .....Bir açgözlülük tutumunun, cinsel alanda, atılmıyor, gizli/açık bir mutsuzluk ve aykırılık hissi cinsel açıdan varolan doymak bilmezlikte olduğu veriyordu. Sürekli kendilerini suçluyor ya benzerlerinden kadar... K. Horney. A.g.e. Syf. 92-93) Aranızdaki iletişim öğrenilmiş çaresizliğe doğru ısrarla kaçıyorlardı ya da benzerleriyle bir araya gelip kayıp gitmeye başladığında kurtarılmış dünyalarında canlarının karşınızdaki çoktan hemcinslerinden istediğini yapıyor ve oradan dışarı Peki eşcinseller nevrotik ‘falanca bir günde 15 kere yemeden çıkınca ‘normaller’ gibi duramıyormuş, ay abla o kadarı da midir? Önce ayırt edilmesi davranıyorlardı. (‘Nevrotik kişiler genellikle kaygılı, mutsuz, fazla, yediklerini de toplasan bir öğün gereken bir şey var: çevreleriyle olan ilişkilerinde etkisiz bamya yemeği yapmaz, karı kolideyken Eşcinsellerin nevrotik ve suçluluk duyguları içinde osurunca, adama, yırttın beni tazminat olması farklı bir şeydir, yaşayan insanlardır. Sorunları bir davası açacağım, demiş’ gibisinden, hastanede yatmalarının eşcinselliğin nevrotik bir insanın tüm zihin süreçlerini durduran gerektirecek oranda ağır olmasa da anılarını anlatmaya başlamış davranış biçimi olması bazen bir hekime başvurmaları oluyordu. ( Nevrotik rekabeti normal farklı bir şey. gerekebilir.’ Psikanaliz ve Sonrası, rekabetten ayıran üçüncü farklılık, nevrotik bireyin hırsında “Hiç kimse

E. Geçtan, 1984, Ankara, Syf. 38)

İlk anlattıkları şey ırzlarına

KAOS GL 45/ 4


değil, sadece ben güzel, becerikli, başarılı olacağım” tutumunda gizli olan düşmanlıktır..... Gerçekten kendi başarısı onun için en önemli şeydir; ama başarıya yönelik daha sonra da göreceğimiz gibi güçlü ketlenmelere sahip olduğundan, üstün olması ya da en azından böyle hissetmesi için tek bir açık kapı kalır: Başkalarını yere çalmak, onları kendi seviyesine ya da daha aşağılara indirmek. K. Horney, a.g.e. syf 141.)

Artık boş gözlerle, her anlatılanda var olduğunu varsaydığınız ama bir türlü anlayamadığınız hikmetler de ilginizi çekmez olunca ellinci kere aynı soruyu duymuş oluyordunuz: NE OLACAK BENİM SONUM? (Önceleri ciddi ciddi cevaplar arıyordum. Sonraları fark ettim ki bu tipik ‘taşak havası’ dedikleri cinsten bir geyik muhabbeti.

‘Umutların yıkılışı geniş bir alanı içine alınca bir kader duygusu kendini gösterir. Bazen insan, Dante’nin, girişinde şu not bulunan Inferno’sunu anımsamaktan kendini alamaz: “Bu kapıdan girenler, umutlarınızı eşiğin dışında bırakın....” Bu nevrotik bireyin kendi duygularından, arzularından, inançlarından ve enerjisinden uzaklaşmış olmasıdır. Bu, bireyin kendi yaşamında etkin ve belirleyici güç olma duygusunu yitirmiş olmasıdır. Sonuçta bunlar, benim ‘gerçek öz’ olarak adlandırdığım kendi içimizdeki en canlı merkeze yönelik bir yabancılaşmayı göstermektedir.’ Nevrozlar ve İnsanın Gelişimi, K. Horney, Öteki Yayınevi, Syf. 154-169. ‘Bütün bu korkular, çözülmemiş çatışmalardan kaynaklanır. Ama sonunda bir bütünleşme istediğimiz takdirde bunlarla karşı karşıya gelmek zorunda kaldığımız için, bunlar ayrıca kendimizle yüzleşmemize bir engel olarak kalır....’ Ruhsal Çatışmalarımız, K. Horney, Öteki Yayınevi, syf. 123.)

Artık yüz göz olmaya başladığınızda, hani daha sık görüşerek, bir kaptan yemek yiyerek, bir gün arkanızdan yapılan bir dedikodu ile irkiliyordunuz: Meğer ne madi gacıymışsınız siz, tarak yerine yarak diyecek kadar aklınızda başka bir şey yokmuş, kol gibi similyayı yerken küründen de olsa “ıh!” bile dememişsiniz, faraş olmuşsunuz ayol faraş!!! Bunları duyunca “hı?” diyerek sersemleseniz bile artık bir gerçeğin adını ağır ağır koymaya başlıyorsunuz: Maalesef hemcinslerimin çoğu hasta ve bu hastalığın adı da nevrotiklik. Eee, ne olacak peki böyle? Karar vereli çok oldu, hiç bir şey. İnsanlar bu durumdan kurtulup daha sağlıklı yaşamak için akıllarını başlarına devşirene kadar hiçbir şey olmayacak. Hep aynı şikayetleri duyacağım, hep bir çözüm önermeden önerilen çözümlere bilgiç bilgiç dudak bükmelerini aynı boş gözlerle seyredeceğim. Belki bir zaman sonra başka bir yazıda sohbete devam ederiz. Hani nasıl olacak bilmem ama belki ilginizi çeker ya da bir işinize yarar.(06.05.1998)

Dergide yer alan imzalı yazılar KAOS Grubunun düşüncelerini değil, imza sahiplerinin düşüncelerini yansıtır!

ÖNÜMÜZDEKİ SAYILARDA TÜRKİYE’DEKİ EŞCİNSEL HAREKETLENMELERE GENEL BAKIŞ • LEZBİYEN SEVGİ • KAZAKİSTAN GAY HAREKETİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ VE YARINI • BULUŞMA/MA HEZEYANLARI (Beş), (Altı) • ÇOCUKLUĞUN VE İLKGENÇLİĞİN YAŞATTIĞI (CİNSEL) ÖZGÜRLÜK • AŞKSIZ NEYLEYİM HERKESTEKİ BEDENİ • EŞİKTEKİ ERKEK-1 • BERDUŞ, ŞARMUTA VE MUŞTA • İSLAM • YİNE ERKEKLER VE KADINLAR DİYEREKTEN • İSTASYON • DİMDEN RAPORLAR-3 • YAŞAMIN İÇİNDEN KARTPOSTALLAR (Parisli Amca-2) • ŞİİRLER İTLER AĞLAMASIN!, VIZIR, ÜŞÜME, YATAY ÜNLÜLER DİKEY EYLEMDE, BÜK, LACRIMA’NIN LANETİ, BENİM DE BİR ŞARKIM VAR, AŞKTAN YA DA…, EBRU AŞK ÇEVİRİ ŞİİRLER LEZBİYEN (Paula Jenning, ÇİFTE POZ (Ian Young), SİCİLYALI BİR OĞLANA (Theodora Wratislaw) • Eğitim ve Çalışma Hayatı Dosyalarına yazılarınızı bekliyoruz. (Kırşehir’den Serdar, Ankara’dan H.G. Eğitim dosyaları için yazılarınızı aldık.)

KAOS GL 45/ 5


TARTIŞMA, ELEŞTİRİ, VS. LEZBİYENLER HANGİ ROLÜ SEÇELİM … SEVGİLİ GÜL’E Yıllar önce bir gazetede okumuş olduğunuz iki kadının aşk öyküsünü ben de hatırlar gibiyim. Yaptıkları ya da ugyuladıkları yöntemin yanlışlığından ziyade söylemek istediğim başka bir şey var. Toplumun reddettiği bir ilişki biçimini, toplumun yarattığı kurumların dışında magazin basınına düşebiliyorlar. Haklısınız, belki o insanlar çok cesaretliydiler… Belki o yıllarda eşcinsellerden, eşcinsel yaşam biçimlerinden, hangi yöntemin doğru, hangisinin yanlış olabileceğini tartışabilen dergiler de yoktu. Belki iki eşcinsel bir araya gelip varlıkları ve de yoklukları hakkında konuşamıyorlardı bile. Belki yeterince cesaretliydiler ama yeterince bilinçli değildiler. Belki kendilerini ve yaşamı çok fazla irdelememişlerdi. Belki o iki kadından biri transeksüeldi ve tahmin edersiniz, transeksüeller lezbiyen ve gayler gibi düşünmezler bu konuda. Onları heteroseksüel kurumlara daha sıcak bakarlar. Belki… Belki… Bu belkileri çoğaltmak mümkün. Bu belki, ihtimallerini de hesaba katmak gerekir diye düşünüyorum sevgili Gül… Yazınızda size hak verdiğim ve içtenlikle katıldığım bir çok nokta varsa da paragraflarınıza takılmadan da geçemiyorum bir türlü. Heteroların yaşadığı erkek egemen-cinsiyetçi işbölümü, yaşam tarzı… Bunlar daha da açılabilir dediğiniz yerden açıyorum, açılıyorum. Mesele sadece bunlar değil, doğru. Ama biliyor musun “lezbiyen” kadınlar da bir yana, “kadın hakları” diye yırtınan ne kadınlar var biliyorum (zaten yoktular…) Başkalarının adlarını taşıyorlar. Kundakla kefen arasında duvak takıyorlar, hükmedilmekten şikayetçi oldukları halde, bir türlü hükmüm geçmiyor diye hayıflanıyorlar, başkaları için yaşıyorlar, susuyorlar, alınıp satılıyor, çalışmak için birilerinden izin istiyorlar. Vücutlarını hormon, ilaç, sipiralle kirletiyorlar, yaşamda birilerinin eşi, annesi, kızı, kızkardeşi olarak varoluyorlar. Geceleri korkusuzca yürüyemedikleri bütün sokaklara aydınlatma istemiyorlar ve biliyor musunuz onlar dünyanın yarısını oluşturuyorlar. Seksüel ayırım yapmadan; kadınların

üzerinde süregelen binlerce yıllık baskı ve ayrımcılık bireylerin kaderi ya da doğallığı değil, toplumsaldır ve bu nedenden dolayı da siyasaldır. Bu eşitsizliğin temelinde gelenekleri, yazılı-yazısız yasaları, toplumsal değer yargılarını üreten ve devam ettiren erkek egemen sistem vardır. Bu sistem kadınlar tarafından da benimsenmiş ve içselleştirilmiştir. İlginçtir bu sistemi korumakta biz kadınlar da erkeklerden aşağıya kalmıyoruz. Kimi zaman kaderimiz deyip çekiyor, kimi zaman bir kaç kadının yükselmesiyle egemenlik ilişkisinin sona erdiğini sanıyoruz. Kimi zaman da erkek kadın eşittir, benim böyle bir meselem yok diyerek, aldatıcı bir bilinç yansıması içinde oluruz. Ve ne yazıktır ki dünyanın yarısını oluşturan biz kadınlar bütün bunları sadece bir birey olarak kendimizin yaşadığını sanırız. Toplum içinde ortak bastırılma durumlarımızın bilincine varırız da, teoriden pratiğe geçemeyiz bir türlü. Belki lezbiyenler olarak bizler ezilmişliklerimizin bireyselliğini terkederek, kendi yaşam koşullarımızı kendimizin belirleyeceği bağımsız bir örgütlenme modelini bir şekilde başlatıp çalışabiliriz ve bu aşamada bu söylediklerim “Eşcinsellik bulunduğu yer itibariyle ilerici bir unsurdur” cümlesini destekler. Bilinçlenmek! Belki tüm kapıları açan anahtarımız bu. Bilinçlenmenin her kadının kendi içinde yaşadığı bir iç yolculuk olduğunu düşünüyorum. Dünyanın yarısını oluşturan biz kadınlar binlerce yıldır dayatılan “kadın kimliğini” böylesine benimsediğimiz için belki “kadın kimliğinin” sonuçlarını yaşıyoruz. Bunları daha da açılabilen ve sanırım her nokta ayrıntılı bir tartışma sürecini de başlatabilir. Şimdilik kapattığım yerden açmaya devam etmelerini umuyorum dergi okur ve yazarlarının. Doğrudur, çoğunluk lezbiyen bu kurumu yeniden üretmek için rollerini seçiyorlar, farklı bir ilişki biçimini yine toplumun istediği, hep yaşanılan tarzda hayata geçirmeye çalışıyorlar. Ama biliyor musunuz, tüm bunları bilinçsizce yapıyorlar, ya da yanlış bilinçle, sakat, hasarlı bilinçle. Durum böyle olunca da tüm bunlar, üzerlerine emaneten giyilmiş bir elbise gibi duruyor. Kimbilir… Belki de kendine has bir lezbiyen dili

KAOS GL 45 / 6


ve ilişki biçimi bir yerlerde daha çok kişi tarafından umutla umutsuzluk arası keşfedilmeyi bekliyor… Sözüm meclisten dışarı demeye bilmem gerek var mı? Düş Gezginleri… ne kadar gösterildiyse o kadar izlediğim “İki Gemi Yan Yana”yı da saymazsak ülke sınırlarında çekilen ve eşcinsel ilişkilere toplumun kör gözüyle bakan sıradan, önyargılı, isminin bile seyredenleri olumsuz yönlendirdiğini düşündüğüm bir film. Filmin konusu ve kahramanlarından çok yönetmenin bir düş gezgini olduğunu düşünüyorum. O film de sanırım onun düşlerinin beyaz perdeye aktarılmasından başka bir şey değil. Ama tamamiyle de yanlış olduğunu söylemek ne derece doğru olur? Tanıdığım lezbiyenlerin heteroseksüel yaşam tarzına bağımlı ilişkilerini filmdekilerden çok daha âlâ yaşıyorlar. Yeterince sorgulanmamış yaşamlarının içinde, doyum peşinde koşan ve devirip duran pek çok eşcinsel tanıyorum. Kaç lezbiyen çift kendilerini o filmin içinde buldular kimbilir. Doktor Nilgün’ün ayakkabılarını ulu orta bırakma, gelir gelmez

yemeğe bakma, her çapkın erkek gibi eşinden hariç başkasıyla beraber olma ve kıskançlığı… Sizce düş gezgini yönetmen seyirciye hangi mesajı vermeye çalışıyordu dersiniz sevgili Gül? “Bakın eşcinseller de sevgililerine sadık kalamazlar, ihanet ederler”i mi? Yoksa, lezbiyen kadınlar lezbiyen ilişkilerinde yalnızca seksüel doyumlar peşindedirler ve onlar lezbiyen ilişkilerde bulamadıkları doyumu yine ve ancak bir erkekte bulabilirler” mi? Yani sözün kısası lezbiyenlik bir fanteziden ibaret, moda gibi geçici bir şımarıklıktır ve kürkçünün dükkanına uğramadan işi rast gitmez tilkinin. Sizce Nilgün’ün davranışları erkekliğe öykündüğünden midir? Rolü erkeklerin tekelindeki davranış biçimleri midir? Sevgilimin evine bırakın ayakkabıları ulu orta atmak, ayakkabılarımla balıklama daldığım da olmuştur zamanında. Hatta onun yemek yaptığı zamanlarda gelir gelmez yemeğe baktığım da, aldatmaya ve kıskanmaya ve de sahiplenmeyeyse oldum olası karşı olduğumdan veya içimden gelmediğinden, daha dürüstçesi ve de türkçesi beceremediğimden yapmamış olabilirim. Ama diğerlerini yapmış olmam benim erkekliğe öykündüğümü, erkeklere ait zannedilen rolleri benimsediğimi mi gösterir? Oysa kendimi hiçbir dönem erkek olarak hissetmedim, böyle bir özentim de olmadı. Hakkım olduğunu düşündüğüm için değil, içimden geldiğinden öyle davrandım. Arada bir kuralları boşverip dağıtmak da güzel aslında. Belki ilkelce ama içten, samimice… Heteroseksüel yaşam biçimlerini kabul etmiyorum. Sıradışı ilişkiler yaşamaktan yanayım. Ama musluk da tamir ediyorum, sigortayı da değiştiriyorum, elektrik kaçağıyla da uğraşıyorum zaman zaman, yemek ve ev temizliği de yapıyorum, çay da demliyorum, klasik müzik, pop, underground, arabesk dinlediğim de oluyor. Bunları herhangi bir rolü benimsediğimden değil, ya da birilerinin üzerinde egemenlik kurmak için de yapmış değilim. Lezbiyen ilişkiler inişli çıkışlıdır. Bazen teslim olmaya, bazen de kontrolü devralmaya gereksinim duyulabiliyor. En azından bence… Doğru veya yanlış bir şey varsa, sanırım bunları ben kadınım, ben değilim, ben heteroyum ben homoyum diyerek bir kimliğin sınırları içinden ayıramayız. Hiç bir kimliğin sınırları içine hapsolmadan, özgün bir

KAOS GL 45 / 7


ruh, özgür bir varlık olarak, biricik “ben” olarak varolmam ve hissetmem çok daha iyi değil mi? kimlikler çok mu gerekli dersiniz? Söyler misiniz, ille de kimliklerleyse… Peki nereye kadar? Bilinçli ilişkilerde rollere gerek yoktur, ya da davranış rol olarak değil de özgünlük olarak değerlendirilir. Böylesi güzeldir, sıradışıdır. Bu dünya teraneleri ve reenkarnasyon da bir kenara… Fani olduğumuz bir gerçek! Bu gerçek de pek çok şeyi açıklamıyor mu? Sahi Candan Erçetin ne demişti… VVV

F. Meral /İstanbul

Duygu Zafer’e… 43. sayınızda Duygu Zafer adlı zat-ı muhteremin “Lezbiyenliğin Yüzeyinden Derinine” adlı yazısını kızkardeşimle birlikte okudum. Kendisi heterodur, ama en azından gayleri anlamaya çalışan iyi niyetli, aklı başında bir kızdır. Bu zat-ı muhteremin yazısını görünce bayağı afalladı garibim. Önemli olan yazıyı şunun bunun beğenmesi değil, kimse kimseye birşey beğendirmek zorunda da değil. Canı öyle istemiş yazmış, helal olsun. Ama insan biraz daha derli toplu bir şekilde ifade eder düşüncelerini. Bu yazıyı okuyan kardeşim ve ondan sonra okuyan dostlarım, ‘hepiniz iyisiniz hoşsunuz da seks manyağı mısınız? Ne bu ya, karı arıyorum, beni arayın, yalarım ilanı mı’ deyince tabi Duygu’yu savunmaya geçtim. Ama sonra arkadaşlarla aynı şeyi düşündüğümü fark ettim. Bu olayı ağız dalaşına çevirmeyi asla istemiyorum. Zaten ne o beni tanır ne de ben onu. Galiba bir kez görmüştüm kendisini. Efendim, Duygu hanımın yazısından bir bölüm: “Esmer pisi pisim. Vajina kılını kaybettim gelip alacam… Kadınlarım, Duygunuz size kuran olsun… Kızlar siz ne güzel şeysiniz, yalarım, öperim… Tüm lezbiyenler sizi toplantıda görmek istiyorum… (Tüm yazıyı okursanız ne için beklendiğiniz aşikar.) Gelin tanışalım, kaynaşalım, birbirimize koleksiyonlarımızı gösteririz… Kadınlarım, gelin alın beni, güzel olayım, kadın olayım, sevişelim, kadın olalım… Acıkalım birbirimize doyalım.’ Arkadaş bir de lezbiyenliğin türküsünü yazacakmış… Yahu Duygu hanım, sizi bir kez görmüştüm, anladığım kadarıyla halim selim bir kızdın. Ne oldu sana böyle, abazalığın doruğunda mısın? Kafana tuğla mı düştü? Ne biçim ifade bu? Yazınla çağrıştırdıkların, maganda, abaza erkeklerin tacizkâr laf atmalarını hatırlatıyor, bir lezbiyen olarak

utanç duydum. Diyebilirsiniz ki ‘kardeşim sen ahlak polisi misin? İstediği yazar, isterse basar küfürü.’ Hayır arkadaşlar bu dergi sıradan bir dergi değil. Ne emekle çıkarıldığını biliyoruz, Türkiye’de ilk çıkarılan bir gay dergisi ve bu yüzden seviyeli olmalı. Hadi biz neyse halden anlarız. Kızın ateşi vurmuş başına deriz, güler geçeriz. Ama bu dergiyi heterosu okuyor, ön yargılısı okuyor zaten hepsinin fikri belli, hepsi önyargılı, Duygu da bunların ekmeğine yağ sürüyor. Ben de lezbiyenim, ben de kadınlarla sevişiyorum ama senin tavrın beni tiksindirdi, tavrın resmen yakalarsam kaçırmam… Ve unutma ki Pazar toplantıları konuşmak tanışmak içindir. Ha olur, tanışılır, belki çıkılır, flört edilir o ayrı. Bu dergiyi yolladığım hetero dostlarım var, hatta bazıları, gaylerin paraya kıyıp almadığı ya da önemsemediklerinden almadıkları bu dergiyi alıyorlar. Hemen hepsi Lambda’nın Pazar toplantılarına katılıp maddi-manevi destek vermek istiyorlar. Ama senin karı bulma havası verdiğin bir toplantıya gelirler mi bilmem artık… Öyle ya, arkadaş kız arkadaşıyla oraya gelecek, orada kıl tüy avcısına kaptırmak da var hatunu. Boşver ya, ne işim var der… Gerçi gelene de selam olsun, gelmeyene de ama, tavır yanlış, ben kız arkadaşımla gelmem şahsen. İnsan, toplum önüne yazısıyla dahi çıkarken biraz daha lafı sözü dinlenir olur, senin ne hakkın var, zaten var olan önyargıları körüklemeye. Zaten lezbiyen imajı belli, sen de biz tam sizin bildiğiniz gibiyiz, der gibisin. Sizin yüzünüzden Duygu hanım, diğer lezbiyen arkadaşlar da töhmet altında kalıyor. Eşcinselleri seks manyağı, abaza, sapık göstermeye kimsenin hakkı yok. Daha mantıklı yapıcı şeyler peşine düş. Sadece lezbiyen olarak sen değil, tüm lezbiyenler de insan. Kadın ama lezbiyen olduğumuz için ne bir kat daha fazla insanız ne de daha azı. Bir kat daha insan olmak, lezbiyenlik veya heterolukla yahut sevişmekle, kıl tüy koleksiyonu yapmakla olmaz. Yaptığın güzel işlerle olur. Uçana kaçana saldırmakla, gaylerin bir amaç için toplandıkları yerleri –randevu evi- olarak görmekle değil. Hadi güzel kardeşim toparla kendini, kötü örnek olma! Hacer TUNALI/İstanbul VVV Derginizi çok severek okuyorum. İstanbul’da Pazar toplantılarına bir kaç kez katıldım. Fakat, nedense

KAOS GL 45 / 8


lezbiyenlerin katılımı oldukça azdı. Ben, her zaman katılamıyorum. Tabi kendimce sebebim, ailemle oturuyor olmam. Vakit geç oluyor, acaba toplantılar daha erken bir zamana alınamaz mı? Bir ara Güneş diye bahsedilen hanımın SAPPHO adlı lezbiyenlere has bir dergi çıkaracağını duydum ama mesele yılan hikayesine döndü. Galiba Güneş hanım bu konuda çok yalnız kaldı. Gerekli desteği göremedi. Ama destek görmesi için en azından Pazar günleri Beyoğlu’nda yapılan toplantılara iştirak etmesi gerekmez miydi? Korkarım çok içine kapandı. Dergiyi nasıl çıkaracak? Tek başına mı? Öyleyse, korkarım o, lezbiyenlerin değil, kendi şahsına bir dergi çıkarıyor, yani şahsi oynuyor, paslaşmıyor. O halde kendi kendine çıkarsın dergisini, kendi kendine okusun, kendi kendine yazsın, çizsin. Lezbiyen arkadaşlarla bile konuşmayan, toplantılara bile katılmayan, lezbiyence bir dergi çıkarmaya çalışan Güneş’e kolay gelsin. Medya onun olsun, Aktüel’de poz vermeye devam etsin, bir de dizi çeksin artist olsun. Ona ne eşcinsel mevzusundan, ne gereği var… keşke diğer lezbiyenlerle de kaynaşıp konuşsaydı. Kendini çekmeseydi. O zaman dergi 25. sayısına ulaşırdı. Dergi, kolay iş değil. Siz iyi götürüyorsunuz bu işi, kolay gele arkadaşlar. Aslında bu yazıyı yazmamın asıl amacı, Duygu Zafer adlı bir şahsın, geçen ayki yazısı. Kendisine başarılar diliyorum, laubaliliğin, seviyesizliğin, lezbiyenliğin aşağılanması bu kadar olur. Peh! Ne oluyor yahu, ilk defa bir vajinadan bu kadar tiksindim, nedir o öyle vajina kılı koleksiyonu, sevişelim, birbirimize doyalım. Böyle seviyeli bir dergide onun yazısı 15 numara küçük geldi doğrusu. Çok acil ihtiyacı varsa bir kadına ve sekse ya vibratör alsın ya da hayırlısı ile baş göz edelim kendisini sevabına. Yoksa bütün kızlar kestaneyi çizdirecek. Kendisini, lezbiyen insanları sadece seks ile seviyesizce ilgilenen varlıklar olarak lanse etmesinden dolayı esefle kınıyorum. Çok ayıp etti çok.

VVV ELEŞTİRİ… AMA, NASIL? Eleştiri olumlu ya da olumsuz her türde yapılabilir. Önemli olan yapıcı mı olduğu yoksa yıkıcı mı olduğudur. Bir insan yaptığı eleştiriden kişisel bir çıkar umuyorsa o eleştiri midir? Yoksa Türkiye’de alanında ilk ve en uzun süreli çıkan (maddi-manevi zorluklarla) bir dergiye (eşcinsel bir dergiye) bütün eşcinsellerin maddi-manevi bir şeyler katarak destek olmaları gerekirken hâlâ hetero beyin düzleminde düşünerekte- köstek olmaları mıdır? KAOS GL çok az kişinin teknik işleriyle uğraştığı ama, Türkiye’den ve yurtdışından bir çok kişinin yazılarıyla katkıda bulunduğu bir dergi. Kaç dergi vardır ki böylesine hem okurlarıyla hem yazanlarıyla bütünleşmiş ve hiçbir çıkar gözetmeden yayın hayatına devam eden. İnsanlar duygu ve düşünceleriyle farklı oldukları gibi tabii ki bunların kağıda dökülen hali olan yazılarıyla da farklılık göstereceklerdir. Bir yazının her kişiye hitap edebilmesi zordur ama, zorunlu da değildir. Azı kişiye özeldir. Bazıları böyle yazar. Bazıları genele bütünler. Ama, her kişisel yazıda genellik, her genel yazıda kişisellik vardır. Onun için kimsenin başkalarının yazısını eleştirmeye hakkı yoktur. Sadece derginin genel biçimsel gidişi eleştirilebilir. Bazı arkadaşlar kendilerini ortaokul Türkçe öğretmeni sendromu içine sokuyorlar. Tabii ki KAOS GL biçim ve öz olarak en iyiye ulaşacaktır. Ama bu herkesin düzeyli katılımı ve teknik olarak da parasal sıkıntıların giderilmesiyle olacaktır. Dergiye yazan her arkadaş bir emek harcayarak yazıyor. Herşey eleştirilsin ama, lütfen EMEĞE biraz saygı. Eğer bunu başarabilirsek özgürlüğümüz arkadan gelecektir, eminim. Bugün 1 Mayıs… Emeğe, barışa, özgürlüğe, ÖZÜMÜZE doğru bütün KAOS GL dostları el ele, omuz omuza… Sevgiyle kalın. Duygu ZAFER/İstanbul

Gül S./İstanbul

KAOS GL 45 / 9


TATLISU ANTİ-MİLİTARİZMİ YA DA "İBNELER" NEDEN ASKERE GİTMEZLER !… Barış Taner BORTAÇİNA / Ankara Türkiye topraklarında yaşayan, "ordusunu seven, asker ruhlu ve savaşçı" bir toplumun evladı olmanın verdiği gururla ve korkusuz Mehmetçiğimizin Güneydoğu'da döktüğü kanı bir Stallone filmiymişcesine zevkle ve "kötüler"in yokedilmesinin verdiği haz içinde seyrederken, elinizde tuttuğunuz Kaos GL dergisinin muhtelif sayılarında (ve özellikle 43 numaralısında*) aleti kalkmış yakışıklı erkek fotoğraflarının arasında gözüme çarpan birkaç son model devrimci anti-militarist yazıyı okumakla hayatım değişti. Bu yeni hayatımda, affınıza sığınarak "Türk usulü ibne anti-militarizmi" olarak adlandıracağım yeni bir akımla karşılaşmanın verdiği heyecanla kalem kağıda sarıldım ve birkaç arzulu erkek fotoğrafının arasında yayınlanabilir umuduyla, aklıma gelenleri yazmaya başladım. Yeni hayatım zor geçeceğe benziyordu. Adaşım olmasıyla gurur duyduğum Barış Evren'in 43 numaralı sayıda yayınlanan "Yaşasın Artık Raporluyum" başlıklı mektubunu bir solukta okuduktan sonra, Coşkun'un önceki sayılardan birinde yayınlanan benzer içerikli yazısını da anımsadım ve bir muhasebe yapmaya başladım. Eski kafalı olduğum için anti-militarizm tanımım elbette gençlerinkinden farklı olmalıydı. Peki bu yazılar antimilitarist değil miydi? Evet, bal gibi öyleydi. Her iki kişi de "vatani görev"ini yapmak istemiyor ve bu amacına ulaşmak için binbir güçlüğe katlanıyordu. Sorun neydi o zaman? Bu soru beni biraz düşündürdü. Sorun şu olmalıydı: Benim nuh-u nebiden kalma anti-militarizm

anlayışıma göre, reddin gerisinde politik bir tavır ya da karşı duruş olması gerekirken, bu iki örnekte hiçbir politik argümana rastlamak mümkün olmuyordu. Dahası, düzene muhalif olmayı bırakın, bu iki örnek onun yeniden üretilmesini sağlayan faşist bir söylemin içinde eriyip gitmeyi kabul edecek kadar militarist bir tavır sergiliyordu. Onlar askerlikten muaf olmayı, "erkek" olmadıklarının devlet tarafından resmen onaylanmasıyla elde ediyorlardı. Erkek olanlar elbette askere gider, savaşmayı ve öldürmeyi öğrenir ve her Allahın günü gaddarca cinayet işlerler; yerleşim yerlerini, yaşam alanlarını bombalayıp kadınları ve çocukları katlederler. "Türk usulü ibne anti-militarizmi"nin bu iki kahraman neferi; götünü tavayla nasıl genişlettiğini, nasıl "unisex ama (...) kadınsı hafif makyaj yaparak" ve jartiyer giyerek rapor aldığını ballandıra ballandıra anlatır ve herkesin onlara pek de imrendiğini iyi bilerek "darısı sizin başınıza" diyerek anlatısını dört başı mağmur bir mesajla tamamlar. O sırada bütün duyarsızlığımızla, trene bakar gibi seyrettiğimiz düzenli ve bilinçli katliam, kahramanlarımızı zerre kadar ilgilendirmez; savaş "erkek" işidir nasıl olsa. Askere gidilir çünkü birçok ibne ilk cinsel deneyimini orada yaşamıştır, orası bir "cennet"dir. Ya da askere gidilmez çünkü bu kadar sıkıntıya gerek yoktur. Tabii ya, kadın kıyafetiyle askerlik şubesine giderseniz "tam tipiniz" olan Murat adında bir subayla karşılaşmanız işten bile değil. Hatta jartiyerle dolaşmanın özgürlük olduğunu sananlardansanız (ki niye olmayasınız), askerlik şubesinde bile kendinizi kuşlar gibi hissetmeniz mümkün. "Raporlu ibne" olmak da ayrı bir prestij unsuru tabii. Yeni bir hayata başlamamı sağlayan bu yeni dalga anti-militarizm, içine en müstesna militarizmi de katarak Yüce faşist Devletimizin bekaasına, vatanın ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, vs. son derece uygun bir akım başlatıyor. Kahrolsun benim gibi eski kafalılar, kahrolsun vicdani redciler, kahrolsun öldürmek istemediği için hapiste çürütülen Osman Murat Ülke'ler! Yaşasın ibneler ve ibne kalanlar! Darısı sizin başınıza... * Mart 1998

KAOS GL 45 / 10


en büyük asker bizim asker (ASKERLİK, MİLİTARİZM, EŞCİNSELLİK, FANTEZİLER VE GERÇEKLER-1) Atilla KARAKIŞ/Ankara Başlığa bakıp da sakın sıkılmayın. İddialı bir yazı yazmayacağım. Askerlik gibi bir konuda ne kadar iddialı konuşabilirsiniz ki? Hadi konuşmak, yazmak kolay da fikir ile uygulamayı nereye kadar bir arada götürebilirsiniz? Yaşadığınız ülke, Türkiye! Burada insanlar askerlikte ölen evlatları için "bin tane daha evladım feda olsun" der. Öyle demeyeni size göstermezler de, fazla ileri giderse sustururlar da. "Vicdani red hakkımı kullanmak istiyorum" diyenleri hapislerde süründürürler, zaten öyle bir hakkı da tanımamışlardır. "Halkı Askerlikten Soğutmak" bu ülkede suçtur. Yani askerlikle ve askerlerle ilgili edeceğiniz olumsuz bir söz, suç işlediğiniz anlamına geliyor. Hal böyleyken insanların çoğundan askerlikle ilgili duyacağınız sözleri bir süre sonra sakın ola ki ona hatırlatmaya kalkışmayın, "hatırlayamaz". Askerlikle ilgili edilen politik sözlerden sonra askere uğurlamak zorunda kaldığınız birinin arkasından "yahu bu çocuk ettiği bunca laftan sonra nasıl askere gider?" diye sakın ola ki şaşırmayın. İnsanların söyledikleri ile yaptıkları zaten oldu bitti birbirini tutmaz, ama konu askerlik olduğunda gerçekten de söyleyecek sözünüz yoktur. Politik tavır olarak "vicdani red" hakkı size tanınmamışken, bu hakkı tek başına elde etmeye çalışmak bütün enerjinizi bu konuya vermeyi gerektirir. Bu zorlu yolu deneyecek olanları bütün yüreğimle destekliyorum. Bu politik tavrı uygulayamayanları kesinlikle kınayamayacağımı düşünüyorum. Ama askerlik fantezileri kurarak askerlere gidenlere söyleyecek bir söz bulamadığımı itiraf etmeliyim. Sırf fantezi olarak tecavüz fantezisi bile hoştur, ama askerliği yiyebileceği onlarca "erkek"in olduğu bir hazine olarak görerek askere gitmek insanı irkiltiyor. Askerlik konusunda çok boyutlu bir düşünme ve tartışma ekseni çizilmek zorunda. Başta da belirttiğim gibi askerlik konusunda söz etmek pek kolay değilken, bir de tartışmanın tek boyutta yapılması bizleri daraltacaktır. Eşcinseller olarak militarizme karşı olmamız gerekir diye düşünsem de "ben askerliğimi yapmak istiyorum" diyenlere bu koşullarda ne diyebilirim. Politik olarak ne kadar farklı düşünsem de "ailem, çalışma hayatım vs." diye öne süreceği herhangi

bir nedeni, insanların yaşam koşullarını değiştirmeyi göze alamadığı sürece çürütmek de imkansız. Militarizme karşı olmak ne acı ki "askerliğe gitmeme" sonucunu tek başına getiremiyor. Bu durumda askeri yasaların "eşcinseller askere gidemez" maddesi eşcinseller için tam bir ikilem oluşturuyor. Bu maddeye dayanarak "askerlikten yırtmak" mı, "eşcinseller de askerlik yapabilecek özelliklere sahiptir" diyerek askerlik hakkı istemek mi? Askerlik hakkı istemek bana ters gelse de, askeri yasaya göre "sağlıksız biri" sayılmanın da hoşuma gittiği söylenemez. Bu ikilemi ve askerlikten rapor almanın basit, abartısız, fantezisiz yolunu önümüzdeki ay yazmak üzere.

KAOS GL 45 / 11


MEKTUP-LAR-DAN Orhan Işık/Denizli Merhaba KAOS GL ailesi Ben 21 yaşında bir gencim. Çıkarmış olduğunuz KAOS GL isimli dergiyle Denizli’de oturan bir arkadaş sayesinde tanıştım. Yaklaşık 10 aydır derginizi takip ediyor ve alıyorum. Arkadaşım olmasaydı derginizle hiçbir zaman tanışamayacaktım ve böyle bir derginin çıktığından bile haberim olmayacaktı. Bu yüzden arkadaşıma çok teşekkür ediyorum. Doğruyu söylemek gerekirse böyle bir dergi olduğu için çok seviniyorum ve derginiz çok mükemmel, çok beğeniyorum. Her şeyi ile çok güzel ve doyurucu bir kitap ve insanı okurken çok rahatlatıyor. İnanır mısınız derginizi ilk aldığım ve tanıştığım zaman o günkü duygularımı anlatamam. Eve geldim, hemen derginizi okumaya başladım ve kendimi öyle cesaretli ve güçlü hissettim ki sevinçten havalara uçuyordum. Şu anda çok cesaretli ve güçlüyüm. Bu dergiyi çıkarmakla birçok eşcinsel arkadaşı cesaretlendirmiş ve güçlü olmasını sağlamışsınızdır.

Ben Denizli’nin Sarayköy ilçesinde yaşıyorum. Bu ilçede kendimi çok yalnız ve mutsuz hissediyorum. Çünkü Sarayköy’de hiç eşcinsel arkadaşım yok ve bu yüzden arkadaşımın olmasını istiyorum. Benim sizlerden isteğim benim gibi arkadaşlarla tanıştırmanız, onlarla mektuplaşmak istiyorum. Eğer bunu sağlarsanız beni çok mutlu etmiş olursunuz. ………./Cezaevi Mersin Ben tutsak düşmüş, zindanda, Anarşist bir siyasi tutsağım. Adresinizi Apolitika’nın 5. sayısından aldım. Aslında Apolitika’nın 5. sayısı elime ulaştığında siz dostlara yazmayı düşünmüştüm. Ancak o zamandan beri, sürekli cezaevinden cezaevine sevk ve sürgünlerden dolayı (ki, bu bir senelik süreçte altı cezaevi dolaştım) bir türlü yazma ve KAOS GL’yi isteme fırsatım olmadı. Mersin cezaevine, yani buraya sevke gelir gelmez ilk işim, daha fazla zaman kaybetmeden hemen size yazmak oldu. Siz KAOS GL‘yi çıkaran dostlarım şahsında tüm özgürlükçüleri, özgürlük ütopyamıza yakın dostları sevgiyle kucaklıyorum.

Ahmet/İstanbul Merhaba KAOS GL ve okurları, Yazılarınızı (özellikle Coşkun) beğenerek okuyor ve sizi kutluyorum. Sizlerle bir arkadaşım vasıtası ile tanıştım ve yazmak istedim. Son sayılarınızda yer alan Parisli Amca ile tanışmayı da isterdim. Ayrıca yine Nisan sayısında yazısı olan Ankara’dan yazan arkadaşın çekingenliğini bırakıp bana yazmasını istiyorum. Yazılarınızda eşcinsel hareketi en güzel yönleri ile sunuyor, bizleri gerçekten kendimizle barışık bir ruh haline dönüştürüyorsunuz. Mesela ben üç-dört ay öncesinde sizi tanımazken, arkadaşımdan okuduğum dergileriniz sayesinde kendimi tanımaya başladım. Yıllarca bir hetero gibi yaşadım. Hamamda, otobüste içimi gıcıklayan erkekleri gördüğümde duygularıma öylesi gem vuruyordum ki evliliği bile düşünüyordum. Oysa ben bir eşcinselim ve erkeklerle sevişmek hoşuma gidiyor. Öylesine bir aşkı erkeklerle yaşamak, dizlerinde uyumak, ellerini okşamak ne güzel bir duygu! Bunu yaşamak öyle zor ki! fakat

KAOS GL 45 / 12

kendi aramızda da aşırı uyumsuzluk var. Geçenlerde yolda iki gay gördüm. Dönüp bakıştığımızda da “Ay! Kart abla!” diyerek gülmeleri ve aşırı femine halleri beni üzdü. Aşırı belli etmek mi gerekiyor? Bir erkek vücudunda kadın ruhu olamaz mı? Ayrıca birbirimizle bir araya geldiğimizde basit kıskançlıklara yer olmaması gerek. Feminen tavırlar, aşırı açılmış ve belli eden davranışlar bizi ürkütüyor. Belki yanlış düşünüyorum, fakat bunu da belki sizler sayesinde aşacağız. Bir de sizden ricam; Kaos’un daha geniş kitlelere yayılması için biraz daha reklam diyorum. Bu belki zor, fakat inanın tesadüfi öğreniyoruz çoğumuz. Derginizde mektuplaşmak isteyenlerin köşesini biraz daha genişletmenizi istiyoruz. Birbirimizi görüp, tanışıp iyi bir dost, belki de partner olabilmemiz mümkün. Yeter ki dürüstlük ve samimiyet dolu olsun. Neden kenetlenip birbirimize sevgi sunmuyoruz. Bilinir ki sevgi herşeyi güzelleştiren ilk unsur! Bu duyguları paylaşabileceğimiz


dostlarla yazışmak isteriz. Benim ve arkadaşımın bu isteğini cevaplamak isteyenler lütfen yazsın. Geçen sayılarınızda arkadaşımın çağrısına sadece 2 mektup gelmiş. Düşünün, demek ki dilde birleşiyor, savaşıyoruz, fakat duygularımızı paylaşmıyoruz. Bu çekingenliğe son vermek gerekir. Bireyden başlayan bir başkaldırı, ikili ilişkilerde ki iç barışıklık, unutmayalım ki bu, direnişi, kitlelere taşıyacaktı! Kaos’a başarılar diliyor, teşekkür ediyorum. Mektuplaşmak isteyenler bana yazabilirler. Hoşçakalın. Ahmet, PK 90 Üsküdar/İSTANBUL İlhan/Ezine DÜZMEDİM, GÖRMEDİM, ETMEDİM Peki bana kim yalvardı, o kadar dil döktü; seni istiyorum, çok arzuluyorum, seninle olmak çok hoşuma gidiyor… Kaç kişi getirdin sırf benimle yatmak için, kaç defa ben olmaz dedikçe telefon açtın bana. Ben de sana güvendim, tamam, dedim. Beraber olalım, sen de memnun ol, ben de. Sonra seninle güzel dakikalar geçirdik ve bana dönüp

ben seni düzmedim, görmedim, etmedim. Peki beni kim düzdü. Senin ikiz kardeşin mi, yoksa baban mı? Biz seninle oraya gitmedik, hatta görüşmedik bile, ben seni tanımıyorum, sen beni tanımıyorsun. Seninle hiç konuşmadık bile ben olmadım mı arkandan ibne, göt….. küçümseme, kötüleme. Benim yanıma gelince tam tersi, bu ne ikiyüzlülük bu ne sahtekarlık, bu ne döneklik…… Duygu Çelik/İstanbul KAOS GL’de gerçekleştirmiş olduğunuz bu olanaktan dolayı çok teşekkür ederim. Ben otuz yaşında hayatı ve insanları seven bir lezbiyenim. Bu mektubu yazmaktaki amacım benim gibi lezbiyen olan arkadaşlarla yazışarak görüşme isteğimdir. Onların varolan dertlerine ve sevinçlerine ortak olmak istiyorum. İstanbul ve Türkiye’nin tüm illerinden gelebilecek cevaplara açığım. Bir Okuyucu/ANKARA Dört sayıdır derginizi (dergimizi) satır satır okuyorum ve kafamda bir çok planlar kuruyorum. -Vakıf toplantılarına katılmak,

-Varlıklarını dergiden öğrendiğim Nüans veya Grafiti Bar’a/Cep veya Efes sinemalarına gitmek, -Güven Park veya Gençlik Parkında dolaşmak, oturmak gibi. Bu son şıkkı belli aralıklarla yerine getiriyorum. Ama kimseyle tanışamadığımı hemen söylemeliyim. Geçen Pazar, Vakıf’taki toplantılara katılmayı düşündüm ve binanın girişinden merdivenleri çıkmaya başladım. Ama yukarılarda bir yerde konuşma sesleri duydum ve hemen geri döndüm. Sonra tekrar aynı şeyi yaptım. Sonuç: Yine geri döndüm. Size ne kadar cesaretsiz olduğumu söylemiştim. Barlara veya sinemalara ise yerlerini bilmediğim için gidemedim. Barları bilemiyorum ama sinemaya rahatça gidebilirdim. Artık aklıma tek bir seçenek geliyor: Size bir adres verip orada sizlerden biriyle buluşmak… Ama nerede ve nasıl? Bana bir şekilde yardımcı olabilir misiniz bilmiyorum? Başka türlü, bir arkadaşım/arkadaşlarım olamayacak sanıyorum.

MEKTUP-LAR-DAN KAOS GL 45 / 13

Şarmut A. İkarus/Ankara Mart sayısında sayfa 2122’de yer alan Coşkun/İstanbul imzalı yazının içeriğine yürekten katılıyorum. Elbette, canımız hep genç, yapılı erkekleri çekebilir, ama insan aşık olunca –gay yürek de öyle- her zaman adale aramayabilir. Coşkun’un önerdiği türden gay yaşam tarzı hakkında fikir veren ve gay aşkı, birlikteliği ön plana çıkaran resimler ya da yazılar gay’ler ya da lezbiyenlerin kendi aralarındaki önyargıları (Ankara’dan Savaş’ın “Hâlâ mı? Evet Hâlâ’”da sözünü ettiği türden) giderecektir ve gay kolektif belleği de yine bu önyargılarla yanlış şekillenmeyecektir. Bir çok gay’in açılamamasının temel nedenlerinden biri ataerkil, bağnaz, feodal toplum yapısı olduğu kadar, gay ortamlarda bile kabul görmeyen, bir gay tarafından “pick” edilmeyesi bir bedene sahip olduğu endişesidir, ya da öğretilmiş inancıdır. Tutucu, ortodoks ya da yargılama eğilimi; önyargıların beslenmemesiyle ve gay kültürde de bir popüler imaj ya da kültür oluşturma yanılgısına düşmemekle giderilebilir.


GÜZEL ADAMA SON MEKTUP Ali FERHAT/Ankara “Ne Olduysa Aysız Gecelerde Oldu” Gidiyorum… Ölüm adil değil güzel adam. Bu sana son mektubum. Sen nerde olacaksın, diye sormadan gidiyorum. Gitmek senin kadar güzel. Yağmur yağıyor. Sensiz, dallarında açan çiçeklerin tadı yok. Sensiz İstanbul’un bile tadı yok. İstanbul’a gittim de Kadıköy’e uğrayamadım bile, Haydarpaşa’ya bir selam vermedim. Aşık değildim. Aşık mıydım?… (“.. aşkın karşılığı olan hiçbir sözcük olmasaydı, o zaman aşk olmayacak mıydı yani? Aşk duyulmayacak mıydı o zaman? Aşk -sevgi-, sözden önce de vardı” Cehenneme Övgü) Yağmur yağıyordu, “sensiz Haydarpaşa bana haram olsun ulan” diye bağırdım. Gecenin en madi saatiydi. Mendireğin orda bizden başka kimse yoktu. Zoru başardık seninle, biraraya gelmesi belki de olanaksız şiirleri, şarkıları ve hatta ilahileri buluşturduk. Ay üstümüze doğuyordu. İçtik içtik güzelleştik. Bırak Haydarpaşa yerinde kalsın güzel adam, “senin sonun yok” ama ben gidiyorum. Çünkü ölüm adil değil. Çünkü her sorunun karşılığı, hayat böyle, diyerek de verilebiliyor. Çünkü… aşığım. (“Yaşam aşktan üstündür. Aşk yaşamın bir parçasıdır. Yaşarken severiz. Severek ve acı çekerek yaşarız. Acı çekmek de, sevmek de yaşama aittir. Yalnız sevmeyi yeğlemek ve acı çekmeyi reddetmek, yaşamı reddetmek anlamına gelir.” Yine Cehenneme Övgü. Yine cehenneme…) Aşkı aramıyordum. O ve ben, biz birbirimizi aramıyorduk. Bulduk, bulduktan sonra aramaya başladık. Onun için binlerce yıl yaşamayı göze almıştım. Seni kalemin ucunda sayfaların ortasında bulmuştum güzel adam. Ama O, yaşamın içindeydi. Sana, güzel sözler söylemek istedim, kelimeleri süsleyip süsleyip yazdım sana. Ama O’nunla, konuştuğumuz dili beraber yaratmıştık. Giderayak

sana bunları –O’nu- anlatırken neden hep geçmiş zaman kullandığımı sadece terkedilmemle açıklayamam. İnsanları kaybetmek ölüm gibi hem adil değil hem de hiçbirşeye benzemiyor. Uzun zaman önce yazmaya başlamıştım sana “son mektubu”. Şimdi okuduklarınla aynı değildi yazılanlar. Ne farkeder ki, sen hiçbir şey bilmediğini bile bilmedikten sonra ne farkeder? Varlığın yerini yokluğun alması ne kadar zorsa, mutluluğu ifade eden kelimelerin yerini acının alması da o kadar zor oldu ama… Bitirdikten sonra, not, yazıp, iki nokta üstüste koyup, bu bir öyküdür, diyeceğim son mektubu yazıyorum sana. Kelimelerin esiri ettin beni ama bunu da hakediyorsun; kaldır kadehini, gitmelerin şerefine… Haydarpaşa bizi seyrederdi, biz içerdik, hep güzelleşirdik. Boşver, bırak Haydarpaşa yerinde kalsın. Boşverme, bırak herşey yıkılsın. Hiç arabesk olmuyor, hem de hiç. Zaten bizim atalarımız Arap-esk’azaya uğramışlar. Helâk olmuşlar. (“Lût kavmi, gönderilen peygamberi tekzip ettiler. O vakit onlara kardeşleri Lût dedi ki: Korkmaz mısınız? Muhakkak ki ben sizin için emin bir peygamberin. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Ve buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatım –başkasına değil- ancak alemlerin rabbine aittir. Siz âdemilerden erkeklere mi gidiyorsunuz? Ve rabbinizin sizin için yarattığı zevcelerinizi bırakıyorsunuz da. Hayır, siz haddi tecavüz eden bir kavimsiniz. Dediler ki: Ey Lût!.. And olsun ki, eğer sen nihayet vermezsen elbette çıkarılmışlardan olacaksın. Dedi ki: Şüphe yok, ben sizin için buğz edenlerdenim. Ya rabbi!.. Beni ve ehlimi onların yapar oldukları şeylerden necata erdir. Artık onu ve ehlini tamamen necata erdirdik. Ancak bir kocakarı geri kalan içinde –kaldı-. Sonra geri kalanları helâk ettik. Ve onların üzerlerine yağmur yağdırdık. Artık ne fena oldu o korkutulmuşların yağmuru.” Şuarâ: 160-173)

KAOS GL 45 / 14


Yağmur yağıyor, sırılsıklamım, yağmuru sevmediğine yanarım, bir de kirpiklerinin kuruluğuna. Aman ıslanma, aman kirpiklerin kuru kalsın ama… Ama acele et, çabuk oku! Şimdi bir palyaço gelip bütün mektuplarını yakacak. Senden gözyaşı isteyip çığlıklar atacak, sonra yakandan tutup gözlerinin içine koşacak. “Onu seviyordum ulan, beni niye terketti” diye soracak sana. İteceksin palyaçoyu, kovacaksın. Her adımda dönüp arkasına –sana- bakıp geldiği yere -yağmuragidecek palyaço… Saçağın altında kozalarından çıkan kelebekler, yağmura uçacaklar. “Bunlar zaten hep ölümüne uçar” diyeceksin. Ama kelebeklerin öleceklerini bile bile ateşe uçtuğu yalandı hani, hani bilerek ya da bilmeden kelebeklerin ölüme uçtuğu egemen ideolojinin öğretisiydi… Haberin olsun, terkedilmek de öğretiyor. Yani; ateşe ya da suya… Kelebekler ölmek için uçmaz güzel adam. Ama sen… Sen bunların hepsini görmezden geleceksin. Sonra sırıtacaksın. Gülümsemeyeceksin, sırıtacaksın, dişlerinin arasından erittiğin dudaklarım sızacak, sonra yağmur yağacak. Hep yağmur yağacak, yağmur yağacak… (“Çölün, ölümü taşımasına yardım edecek bir omuz olduğu yerde kaldı ve ‘sevgilim’ dediği bir cerenin kanına banılmış bir güneş parçası bıraktı geleceği sevene. İkinci yurdu olması için bir anlaşma yaptı ufukla… Vurgunum ben tufana dönüşen bir güvercin olan gözyaşlarının oyununa, ‘tufana gereksinimi var dünyanın.’ Yürek ister peygamber ve Kur’ân üzerine başka sorular sormak için. Konuşuyorum ve ateşle sarılmış bir bulut görüyorum, aktığını görüyorum insanların gözyaşları gibi.” Ah Ali Ahmed Said ah… Tırtılın ördüğü kozanın içinde kelebek olması mı zordur, senin Adonis olman mı, yoksa hep ölmek mi?…) Sorularla beraber sana yazdıklarım ve onunla yaşadıklarımız geçiyor aklımdan. Sonra karnımın oralarda bir yerde bir ağrı duyuyorum. Uzun süredir yoktu bu ağrı… Gitmeden, son birşeyler söylemek istiyorum sana, olmuyor. Sayfaların arasında söylenecek söz, yaşamın içindeki gibi rahat çıkmıyor ağızdan. O’na nasıl da söylemiştim… Beraberliğimizin ilk günleriydi –ortak bir dil kullanma kaygısı taşıdığımız günler- Ağır Roman’a gitmiştik. Hani orda Salih Tina’ya, hastayım sana, deyince, Tina da “geçmiş olsun” diyor ya, bilinç altıma yerleşmiş olmalı. Birlikte geçirdiğimiz yine güzel bir gündü, dolmuşa biniyordu, arkasından birşey –çok şey- söylemek istedim. “Seni seviyorum” diye bağırmak istedim. Olmadı, olamazdı. Bir anda ağzımdan çıktı; “Geçmiş olsun”. Döndü, gözleri de güldü “sana da” dedi… Bütün bunları anı olsun diye yaşamadık güzel adam. Ateşe de yağmura da, uçmak istediğimiz için uçtuk. Öleceğimizi bilerek değil, öleceğimizi düşünmeden, istediğimiz için uçtuk, sen ateşe güzel adam, ben yağmura… ………………… …………………………………………………………………………………………… …………………………………… Birbirimize “son kez” birşeyler söylemedik hiç. Yağmurun son damlası düştü sonra biz yağmaya başladık. Vücudu giderek soğuyordu ama elleri, elleri yanıyor muydu?… Bir kaçış değildi bu, yalanı yaşamaktansa bize bırakılan son inisiyatifimizi kullandık. Gidiyorum… Ölüm adil değil güzel adam… Bu sana son mektubum… Sen nerde olacaksın, diye sormadan gidiyorum… Gitmek senin kadar güzel… Bak yağmur yağıyor güzel adam… Sana bir kez daha –son kez- söylemek istiyorum; …. ……………………………………………………………………………………

KAOS GL 45 / 15


“ŞAİBELİ AKTİVİSTLER” TARTIŞMASI DEVAM EDİYOR! ŞAİBELİ AKTİVİSTLER ÜZERİNE THE KEZBAN’A Öncelikle kendi ismini gizleyerek ‘saf, cahil’ anlamına gelen rümuzla insanların gerçek isimlerini verip “yüz kızartıcı” suçlar kapsamına giren çamurla eşcinsel harekete emeği geçenlere çok çirkin biçimde saldıran yazınızdan esef duydum. Hiç kimsenin avukatlığına soyunmadım. Fakat benim de tanıklık ettiğim bazı şeyleri anlatmak insanlık görevimdir. Yazıda bahsi geçen insanlardan İbrahim’i, Güneş’i, Örümcek Kemal’i tanırım. Önce gelelim İbrahim Eren’e. 80’li yıllardan beri tanırım. Madalyonun bir yüzü; eşcinsel hareket için işkencede kaburga kemikleri kırılan ve aylarca cezaevinde yatan arkadaşımız İbrahim, tanıdığımdan beri yanında en az 10 kişiyi çalıştıran, hali vakti yerinde bir adamdır. (Osmanlı deyimiyle hanları, hamamları vardır.) Bahsi geçen para çok komik bir miktardır. İbrahim bana o parayı Demet’e ödediğini ve elinde yazılı kanıtı bulunduğunu söyledi. Yani bir yanıyla da onun eşcinsel hareket için yaptığı maddi fedakarlıklara bizzat tanık olduğum için yapılan haksızlığa gönlüm vicdanım razı olmadı. Madalyonun bir yüzü: İbrahim Eren’le en çok sürtüşen, kavga edenlerden biri olan ben diyorum ki: İbrahim arkadaşımız zor bir insan olabilir. Bizim gibi düşünmeyebilir. Hatta gay hareket için hiç bir şey yapmayabilir. Fakat onu eleştirirken bu kadar aşağılamak hakkına sahip değiliz. Bugün bir eşcinsel hareket (Ne kadar cılız da olsa) varsa İbrahim’in ve benim kendimizi oklara hedef ederek yaptığımız mücadele sonucu temellerini attı. Çok kendiliğinden olduğu için bazı yanlışları da içerebilir. Lütfen dikkatli olalım. Diğer şaibeli aktivistler(!) Güneş ve Kemal (Örümcek) için de söylenilen miktarlar çok küçük paralar. Örümceğin topladığı paraları çok aşan Çağrı Grubu broşürlerinin faturaları Çağrı’nın arşivlerinde yanılmıyorsam duruyor. Güneş’le ilgili bölüm ise çok daha net: Ben Güneş’in Lambda’dan aldığı söylenen paradan önce, iki sayıyı finanse edecek bir finansör

bulmuştum. (Kitap Günlüğü ve Kitap Rehberi çalışanları) Yani Güneş istese aldığı parayla karşılaştırıldığında çok komik kaçacak masrafı önlerine koyabilirdi. Fakat Güneş ne beni ne onları aradı. Yardımı bir biçimiyle reddetti. Son söz olarak: Sevgili Kezban, eskiden izlediğim bir yerli dizi vardı, Kezban’la başlar ve sırayla Kezban Roma’da, Kezban Paris’te ile devam ederdi. Yani Kezban entellektüel bir kadına dönüşürdü. Ben diyorum ki: Az gelişmiş ülkenin zavallı yoksul, üç kuruş için hırsızlık yapan eşcinseller imajı’nın hiç kimseye bir yararı olmadığı gibi tüm Türkiyeli aktivist eşcinselleri aşağılatıyorsun. Artık seni Romalı, Parisli Kezban olarak okuyalım. Selam ve Sevgiler. (1 Mayıs 1998)

Ali Kemal Yılmaz/İSTANBUL …… ÖRÜMCEK KEMAL Dava hakkı bende saklı kalmak üzere, derginizin 44’üncü sayısındaki “The Kezban” adıyla yayınlanmış olan, hakkımdaki “şaibeli aktivister” suçlamasına karşılık olarak ekteki tekzibi yayınlamanızı rica ediyorum. Derginizdeki yazılar anti-demokratik olup, kullandığınız çirkin dilden dolayı da siz çalışanları kınıyorum. Araştırma yapılmadan kimsenin böyle insanları karalamaya hakkı yok. İdealist biri olduğum için sizleri şu an mahkemeye vermiyorum. Bahsi geçen para 1000 DM değil, 15, 200 DM kadardı. Bu parayı bu bilgileri buraya gönderen Coşkun ve Yusuf ile beraber topladık. Toplanan paraları Coşkun arkadaşınız ile hep beraber saydık. Paranın diğer arkadaşlarda kalmasını teklif ettim, fakat para bende kaldı. 1.5-2 sene evvel oluşturulan çağrı grubu ile bir broşür çıkarıp tüm arkadaşlara dağıttık. Bu ikiyüz mark oraya harcandı, para yetmediği gibi üç dört misli parayı da cebimden harcadım. Burada tüm arkadaşlara bunu duyurmak istiyorum. Ayrıca buraya tüm arkadaşlar davet edildi, Lambda ve içinde yer alan diğer arkadaşlar.

KAOS GL 45 / 16


Çalışmaya katılmayı kabul etmedikleri için paranın bu broşürü çıkarılırken kullanıldığını öğrenemediler. Fakat çağrı grubundaki tüm arkadaşlara bu duyuruldu. “İnsanların böyle karalanması çok kötü. Eğer arkadaşlar bu yazımla tatmin olmayacaksa, lütfen hep bir araya gelelim. Ben yapılacak bir işte hemen çıkarıp 1.000 DM vermeye hazırım. Bunu burdan tüm camiaya duyuruyorum.” Şimdi sormak istiyorum kaybolan diğer paralar nerede? Bu yazıları buraya yollayan Coşkun arkadaşla telefonda konuştuk, bu çok ilginç konuşmayı aynen buraya aktarıyorum. Kendi içlerinden olan yani “Lambda” grubundan olan BÜLENT ATEŞ’in 50.000.000.-TL değil 7.000$ alarak kaybolduğunu söyledi. Bunun bundan tam 4 ay önce olduğunu ve bugüne kadar saklandığını söyledi. Ben ortadan yokolmadım, bahsi geçen diğer arkadaşların da adresleri ve telefonları bellidir. Onların da ortadan yok olduğunu hiç sanmıyorum. Topladığımız paranın nereye harcandığı belli olmasına rağmen, bahsedildiği gibi şaibe altında kalmamak için 1.000 DM hemen çıkarıp vermeye hazırım. Lambda grubundaki arkadaşların da şaibe altında kalmamaları için isimlerini vererek ortaya çıkıp, yurt dışından bugüne kadar ne kadar para gelmiş? Nereye ne kadar para harcanmış? Bunu delillerle ispatlamaları lazım. Aksi takdirde hayatları boyunca kendiler şaibe altında kalacaklar. Ayrıca ortadan yok oldu denilen 7.000$ sorumluları kendileridir. Kaybolan para 7.000$ yoksa 27.000$ mı kimse bilmemekte. Bu kadar parayı neden istemekteler? Sevgili Coşkun ve Yusuf şimdi sizin ortaya çıkıp, diğer arkadaşlarınızla birlikte “onların da adlarını açıklayarak” bu paraların hesabını vermeniz lazım. Sevgili arkadaşlar inandığım bir çalışma uğruna evimi açtım. 6-7 kişi toplanıyorduk. Amacımız ciddi bir dergi çıkarmaktı. Bu çalışma içerisinde şimdiki Lambda grubundan olan Coşkun ve Yusuf’ta vardı. Bu arkadaşlar her zaman saklandılar, halen de öyle. O dönemler evim polisler tarafından basıldığı için, bu arkadaşlara da inanmadığım için yolumu ayırmak zorunda kaldım. Çünkü harekete inanmadıklarını her toplantıda dile getirdiler, halen de söylemekteler. Hal böyleyken ben ve diğer faydalı olmuş insanları isimlerimiz ile KAOS GL’ye gönderdikleri yazı ile sulamaktalar. Şimdi arkadaşlarımız madem bir tartışma başlattılar, ortaya çıkıp yok ettikleri paraların hesabını vermeliler. Bu güne kadar sadece Bülent Ateş mi para götürmüştür? Madem hepiniz saklanıyorsunuz, bu

paraları kim nereye, ne kadar, kimin adına gönderiyor, biz de bilmek istiyoruz. Saygılarımla,

Kemal/İstanbul NOT: Kırmızıyla tırnak içine aldığım ve işaretlediğim 1000DM yayınlanacak olan yazıda dikkat çekici olmasını rica ediyorum. Bu yazı aynen yayınlanmadığı taktirde derginizi ve bu yazıyı gönderen arkadaşları mahkemeye vereceğimi bilmenizi isterim.(Kemal) ……… LAMBDA İSTANBUL’DAN DUYURU Bilindiği üzere, İstanbul’da yaklaşık 10 yıldır süre gelen eşcinsel hareket, çoğunluğu öğrencilerden oluşan bir sivil inisiyatif grubu olarak, bütün olanaksızlıklara, bütün maddi sıkıntılara ve kesintilere rağmen, bugüne kadar toplumun her kesiminden yüzlerce eşcinselin kendisiyle barışmasında büyük bir katkı sağlamış; öte yandan seminer, broşür, dergi, stand, radyo programı aracılığıyla toplumun eşcinsellik konusunda bilgilenmesinde ve eşcinselliğe karşı olan önyargıların yıkılmasında büyük bir gayreti olmuştur. Bu yönüyle Lambda-İstanbul’un, hiçbir maddi ve manevi karşılık beklemeksizin, çok değerli zamanını, emeğini ve cebindeki üç-beş kuruşluk okul harçlığını dahi ortaya koyabilen gönüllü çalışanlarının her biri, eşcinsel tarihinde birer sivil kahraman olarak anılacaklardır. Yine bilindiği üzere, demokratik bir yapıya sahip olan Lambda*-İstanbul, “esas olan insan sevgisidir” düşüncesiyle, Pazar toplantılarının kapılarını cinsel kimlik, meslek, statü, politik ayrımcılık yapmaksızın herkese açmıştır. Ancak bu hümanist yaklaşımın elbette bazı sakıncaları da, zamanla görülmüştür. Öyle ki, gruba katılımdaki bu serbestiyet sayesinde, yüzlerine hümanist, aktivist, hatta devrimci maskesi takmış bazı kötü niyetli, hatta dolandırıcı insanlar grup içine sızabilmişlerdir. Tertemiz, gönüllü-çalışan insanlardan oluşan Lambdaİstanbul grubuna katılan bu demokrat insan kılığına girmiş bir kaç sahtekar, grubun çalışmalarını sabote etmek suretiyle, hem grubun adını kötüye çıkarmakta; hem de eşcinsel hareketi kesintiye uğratmak suretiyle, eşcinsel topluma büyük zarar vermektedirler.

KAOS GL 45 / 17


Eşcinsel hareketin böylesi büyük zararlara uğramasına sebep olan kişi veya kişilerin yine eşcinsel olmaları ise çok daha acı ve düşündürücüdür. 1998 yılı içerisinde Lambda İstanbul, eşcinsellerin rahatça faydalanabileceği, Türkiye’de ilk İNTERNETGAY CAFÉ projesini gerçekleştirmek suretiyle, bir büyük ilk’e daha imzasını atacaktı. Ama olmadı. Çünkü bağrımızda barındırdığımız bir yılan, yine bizleri bağrımızdan vurdu. SHP, CHP ve ÖDP’de görev yapmış, büyük demokrat, büyük devrimci olara geçinen ve kendisini bir dürüstlük abidesi olarak tanımlayan sigortacı, eşcinsel BÜLENT ATEŞ, Lambda-İstanbul’un muhasebesini dolandırmak suretiyle 7 BİN DOLAR'’mızı çalmış ve kaçmıştır. Böylece, kutsal değerlerden yarattığı maskesi düşmüş olan BÜLENT ATEŞ’in, gerçekte ne büyük bir hırsız, dolandırıcı ve bir alçak olduğu gün ışığına çıkmıştır. Cumhurbaşkanının, başbakanların dolandırıldığı bu memlekette; kapılarını herkese açık tutan ve hayat tecrübeleri fazla olmayan gençlerden oluşan bir inisiyatif grubunun da dolandırılmış olması, belki izah edilebilir ama bunun, bağrımızda barındırdığımız, sonsuz güven duyduğumuz, insan haklarını ve demokrasiyi dilinden düşürmeyen bir eşcinsel tarafından yapılmış olması çok acıdır.

yüzüne tükürün. Ama hiç bir şey yapamazsanız, en azından, gururlu bakışlarınızla onu aşağılayın. LAMBDA-İSTANBUL KAOS 44. SAYIDAKİ “ŞAİBELİ AKTİVİSTLER” YAZISIYLA İLGİLİ DÜZELTMELER: 1.

Lezbiyen Güneş Lambda’da 90 milyon TL değil, 500$ almıştır.

2.

Venüs’lü lezbiyenler (Nilüfer, Ela, Deniz) yurtdışından 4 bin değil, 5 bin dolar almışlardır. Bu para Venüslü lezbiyenlere, Aylin gruptan ayrıldıktan sonra gelmiştir ve bu para halen Nilüfer, Ela, Deniz’in adlarına açılmış hesapta durmaktadır. “Venüs’ün Kızkardeşleri” adlı grubu dağıldığına ve hiçbir çalışma yapılmadığına göre, bu para neden geri yollanmıyor veya eşcinsellik konusunda çalışmalar yapan diğer gruplara verilmiyor? Bu para şahıslara mı yollandı, yoksa, eşcinsel harekete katkı olsun diye mi vs. sorulara cevap verilmiyor. Bu tip olaylar, gelecekte gerçekten çalışma yapacak olan iyi niyetli grupların batıdan parasal destek almalarına engel olacaktır. Oysa hiçkimsenin, eşcinsellerin adlarını kullanarak ve Türkiyeli eşcinsellerin istikballerini ipotek altına alarak cebine dolarları doldurmaya hakkı yoktur.

THE KEZBAN/İstanbul

Cebindeki okul harçlığını, çay ve simit paralarını, eşcinsel harekete katkı olsun diye, gruba bağışlamış olan eşcinsel kardeşlerimizin nezdinde, Dolandırıcı Devrimci, Hırsız Lubinya BÜLENT ATEŞ’i lanetliyoruz. Ancak, “öldürmeyen darbe güçlendirir” inancıyla Lambda-İstanbul olarak daha da güçlenerek eşcinsel harekete devam edeceğiz. Bülent ATEŞ’i, çaldığı paranın bir bölümüne karşılık elimizde bulunan senediyle, savcılığa “dolandırıcılık” suçundan bildirmiş durumdayız. Son olarak, hiçbir maddi beklentisi olmadan siz eşcinsellere ve eşcinsel harekete hizmet etmek amacındaki Lambda-İstanbul gönüllülerinin bu büyük hayal kırıklığına ve üzüntüsüne, bilinç ve sorumluluk duygusu olan sizlerin de paylaşmanızı temenni ediyoruz. Ve diyoruz ki; Dolandırıcı, Hırsız Bülent ATEŞ’i herhangi bir yerde görürseniz, kendi haklarına sahip çıkan bireyler olarak ondan hesap sorun. Onun bulunduğu yeri Lambda’ya ve polise bildirin. Maskesi düşmüş olan

………….. “Şaibeli Aktivistler” tartışmasındaki kişisel çekişmeler ve doğru ya da yanlış dile getirilen ithamlar bizler için de ilginç bir gelişme oldu. KAOS GL olarak bu tartışmada doğrudan taraf olmasak da bu topraklarda yaratmaya çalıştığımız eşcinsel hareket açısından her şey gibi sözkonusu tartışma da bizi çok ilgilendiriyor. İthamlar ne kadar ağır olursa olsun adı geçen ya da geçmeyen herkesin öncelikle sakin olmasında fayda olduğuna inanıyoruz. Eşcinsel mücadele hiçkimsenin tekelinde olmadığı gibi, eşcinsel mücadelenin önünü kesen, ya da sekteye uğratan her kim olursa olsun ettikleri sözlerin ve yaptıkları hareketlerin sorumluluğunu da taşımak zorundadır. Bu tartışmayla ilgili kendi yaklaşımımızı önümüzdeki sayıda daha ayrıntılı yazacağız.

KAOS GL 45 / 18

KAOS GL


BRAINSTORMING COLAGE Ben Nazım’ın New York’undaki “Merhaba”sında yalnız Kendimi göze almak için süzgeç ve zamana Şarap ve kaleme sarıldım Ben ayrık iki dişin altındaki yarık alt dudağa tutsak Breugel’in Cehennem’inde Margot Keşke tanısaydım René Magritte’i Ensesinden öperdim bıyıklarımla onu deli ederdim Çırağı olsaydım Leonardo’nun, isterse zevcesi Michelangelo kıskansaydı da ben Hockney’le duş alsaydım Amma ille de önüne geçseydim Önüne geçseydim de Lorca’nın Kurşunları ciğerime ben yeseydim Ben gece tutku, gündüz pişmanlık Ben Müzede Bozar’ın bekçisi İkarus Şarmut A. İKARUS/ANKARA

KAOS GL / 19


YAŞAMIN İÇİNDEN KARTPOSTALLAR… Parisli Amca, Gay, İstanbul Sevgili KAOS GL okuyucuları, Başımdan geçenler pek abartılmadan samimi ve olabildiğince sade bir dille kaleme alınmış gençlik yaşamımın hüzünlü öyküleridir. Bu öykülerde verilmek istenen mesaj şudur: Cinsiyetimiz hakkında yanlış fikirler, saplantılarla hayatımızı karartan zihniyete karşı Avrupalılar, Amerikalılar gibi sabırla mücadele ederek bir an evvel huzurumuza kavuşalım.

Bizleri psikolojik bir hasta, bir sapık olarak gören heteroların yanlış düşüncede olduklarını, tarih boyunca dişi cinslerin dişilerle, erkek cinslerin de erkeklerle beraberliklerinin hiç değişmeden günümüze kadar devam ettiğini, geliştiğini, özgürleştiğini, bizleri horlamakla ellerine nefretimizi kazanmaktan başka bir şey geçmeyeceği gibi, hiç bir şekilde değişemeyeceğimizi, böyle bir şeyin ilmen ve tıbben imkansızlığının bilincinde olmalarını izah edelim.

Eşcinsellerin kurtuluşu aynı zamanda heteroseksüelleri de özgüleştirecektir.

Ayrıca geçmişte ve günümüzde pekçok tanınmış saygın sanat ve bilim adamının eşcinsel olduğu, Osmanlı tarihinin de bu hikayelerle dolup taştığını hatırlatalım.

İtilmekten, kakılmaktan, dışlanmaktan kurtulalım.

Yazılarımda kültürsüz, görgüsüz, mütecaviz kişiler

Dergimizin kapağındaki slogan ne güzel ve doğru.

tarafından uğradığım haksız saldırılar, hakaretler, dışlanmalar bir yana, beraber olduğumuz bazı art niyetli kişilerin tasarlayarak tertipledikleri soygun, şantaj tehditleri de cabası. Bir çok arkadaşlarımızın başına geldiği gibi. Zaman zaman gazetelerde okuduğumuz sözde sapık ilişki teklifi iddiası ile öldürülen günahsız masum kurbanların haddi hesabı yok. Hem sömürür hem soyarlar, vahşice de öldürürler. Yakalandıklarında da çok az bir ceza ile kurtulurlar. Hayat görgüm ve edindiğim tecrübeleri, olmuş bir öykü tarzında sizlere sunmak, cinsimize zalimce saldıran bu ahlâksız kişilere karşı

alınabilecek tedbirleri anlatmak, tartışmak isterim. Bakalım ne zaman bu iğrenç fanatizm ve tabulardan kurtulabileceğiz. Arada sizlere Avrupa’da geçen günlerimi, cinsimize ait gece kulüpleri, saunalar Fin hamamları gibi mekanları, zihniyet ve adetleri izaha çalışır, KAOS GL sayesinde kendimi sizlere biraz daha yakın hisseder, mutlu olurum. Beni okuma zahmetine katlandığınız için teşekkür eder, tüm KAOS GL okuyucu ve yazarlarının Kurban Bayramını kutlar, hepinizi sevgi ve şefkatle kucaklarım.

Tombul, beyaz ve tüysüz bacaklarımı okşarken zevkten, heyecandan tir tir titriyordum.

Parisli Amcanın Hatıra Defterinden Senelerce önce, orta okul ikinci sınıf öğrencisi iken arkadaşım Muhsin, kısa pantolonumun paçalarından elini tüysüz baldırlarıma daldırarak bacaklarımı okşamış, hiç tepki vermediğim hatta hoşlandığımı da anlayınca cesaretlenerek elimi düğmeleri çözük pantolonu içine sokarak penisini tutturmuştu. Birden şaşırmış amma çok da hoşlanmıştım.

İlk defa böyle bir durumla karşılaştığım için ne yapacağımı bilememiş, Muhsin’in penisinden de çok hoşlanmıştım. Ben on dört Muhsin’se onbeş yaşlarında iri yapılı, kumral, Bulgar göçmeni bir ailenin çocuğu idi. O güne kadar bazı okul arkadaşlarım çaktırmada hafifçe bacaklarımı ellerler, sulanırlardı.

KAOS GL 45 / 20


Amma bu seferki durum bambaşka bir şeydi. Yavaşça kulağıma; istersen eve gidelim. Annemle babam Silivri’ye gittiler, yarın gelecekler, demesi ile kendimizi Muhsin’in bomboş evinde bulmuştuk. Evvala Muhsin pantolonunu, donunu çıkarmış, sonra da ben. Önlerimiz dimdik.

Galiba biz iki küçük çılgın aşk hastalığına yakalanmıştık. El ele tutuşsak, elektriklenir heyecanlanırdık. İçtiğimiz su sanki ayrı gitmezdi.

Sedirin kenarına yan yana oturmuş, birbirimizin bacaklarını, penisini okşamaya başlamıştık. Muhsin iki sene evvel kadar sünnet olmuş, bense Hristiyan olduğumdan sünnetsizdim. Sünnetli bir penisi okşayıp sıkmaktan ne kadar zevk alıyordum ah bir bilseniz. Bir ara Muhsin parmakları ile anüsüme dokundu, okşadı. Sonra da parmağını ağzına sokarak ıslattı. Hafifçe anüsüme bastırdı.

Benden altı yaş büyük ablam bir sene kadar evvel evlenmiş, evimizin üst katındaki iki odaya eniştemle karı koca yerleşmişlerdi. Bazen gece yarılarına üst kattan acayip sesler, iniltiler gelir, kulak kabartır, ne olduğunu anlamaya çalışırdım. Ablamın karnı da şişmeye başlamıştı. Muhsin’le konuşa konuşa bu işleri çözmeye çalışıyorduk. Hani biz penislerimizi okşarken bir sıvı gelirdi ya işte o sıvı vücuda girince bebek oluşuyormuş. Demek ki sakınmalı idik.

Beş-altı santim kadar içime girmişti. Acı ile kıvranıyor, tüm vücudum elektrik cereyanına kapılmış gibi sarsılıyordu. Birkaç saniye sonra ikimiz de dizlerimizin üzerine boşalmıştık. Çok toy ve tecrübesizdik. Anlattığına göre Muhsin daha evvel kendinden büyük arkadaşları ile bazı serüvenler yaşamış, bense bu basit sevişmeyi ilk kez tadıyordum. İleride anlatacağım öykülerin temeli böyle atılmış, eşcinselliğe tırmanılan merdivenlerin ilk basamağına ayağımızı basmıştık. …………

…………

Birgün anüslerimizi parmaklarken penislerimizi de değdirmiş, çok da hoşlanmıştık.

İçimize ayrılık ateşi de düşmüştü. Günlerce sevgilim biricik Muhsin’imin ardından gözyaşları dökmüş, içim, yüreğim azap içinde kalmıştı. O ilk aşkım ilk sevgilimdi.

Aradan uzun bir zaman geçmiş, yaz tatiline girmiştik. Münasip zamanlarda buluşuyor, zevkle sevişiyorduk. Ama içimizde hep bir korku vardı. Tedirgindik. Yaptığımız bu kadar güzel ve hoş şeyin korkunç bir suç sayıldığının farkına varmıştık. Bu çok büyük kabahatin bir vesile ile ortaya çıkmasından çekiniyor, çarpılacağımız korkunç cezaları düşündükçe irkiliyorduk. Her sevişmemizden sonra bir daha bu işi yapmayalım, desek de, münasip bir fırsat elimize geçtiğinde hemen bu korkunç günahı!… tekrar tekrar işliyorduk. Bu işten vazgeçemeyeceğimizin bilincine varmıştık. Eğer bir gün iş üstünde yakalanırsak bizi kesseler bile hiç konuşmayacağımıza dair yeminlerle sözleşmiştik. Birbirimizden ayrılmamaya da kararlıydık.

Ne biçim bir işti bu.

Penislerimizi bebek olur korkusu ile içimize alamıyorduk. Bu korku uzun bir zaman devam etmiş, sonra böyle bir şeyin doğru olmadığını öğrenmiş rahatlamıştık. Artık usul usul içimize alıyor, rahatça anüslerimize boşalıyorduk. Ne güzel şeydi bu cinsellik. İçimiz, gönlümüz ferahlıyor, sanki zeka seviyemiz gelişiyor, derslerimizde daha başarılı oluyorduk. Böyle hoş bir şeyi niye yasaklamışlar, sebebi ne idi? Bilinmez ki.

Bizi tanrı yarattığına göre, günah olan bu eşcinsel duygular ruhlarımıza nasıl olup da yerleşmişti. O günlerde gazetelerde bir haber çıkmıştı. Paris’te 21 yaşında bir genç erkek ameliyatla kadın olmuş, sonra da bir erkekle evlenmiş, çok da mutlu imişler. Herkes hararetle bu mevzuyu konuşuyordu. Tanrının erkek yarattığı bu genç nasıl kadın olur, hiç duyulmamış bir şeydi. Bu mevzu dallanıp budaklanmış, neticede doğru olduğu, insanların cinsiyetini değiştirebileceği kanıtlanmıştı. Muhsin’le bu mevzuyu hep tartışırdık. Acaba ben de kadın olabilir miydim. Ne güzel olurdu. Sonra Muhsin’le evlenir, mutlu olurduk.

KAOS GL 45 / 21


Galiba ben kadınlığı da seviyordum.

kızgın katran kazanlarında yanmakmış.

Bir kaç defa evde kimse yokken, ablamın elbiselerini giymiş, aynanın karşısında kırıtmış, sırıtmıştım. Bir defa da ablamın rujları ile dudaklarımı boyamış, parmaklarıma da oje sürmüştüm ablamın çoraplarını giymek de çok hoşuma gitmişti. Tüysüz bacaklarıma ne kadar güzel yakışmıştı. Hele o file çoraplar… Bayılıyordum onlara. Ne güzel şeylerdi bunlar. Bayağı kendimi beğenmiş, bambaşka hayallere dalmaya başlamıştım.

Aman, aman bu duyduklarım ne korkunç şeylerdi. Bu kızgın katran kazanı cezaları Muhsin’le benim için de olabilir miydi? Herhalde olmaması lazımdı. Biz melekler gibi saf ve temiz iki arkadaştık, isteklerimizle okşanır, kumrular gibi sevişirdik. Kimseye de bir zararımız olmazdı ki. Derslerimiz de başarılı, uslu terbiyeli öğrencilerdik. Öğretmenlerimiz bizi sever, ailelerimiz varlıklı olduğundan okula yardım ederlerdi. Biz erkek erkeğe birşeyler yapıyorduk ama hiç de deli, sapık değildik. Penislerimiz hem büyük, hem dikilir, bellerimiz de gelirdi. Bu söylenenlerin bizimle ilgili veya benzer hiçbir yönü yoktu.

Bir gün yine evimiz müsaitken Muhsin’i çağırmış, onu alt katta bekletip hemen ablamın odasına çıkıp gardolabından elbiselerini giymiş file çorapları da giyip, düz göğsüme sütyen takmış, dudaklarımı boyayıp Muhsin’in karşısına çıkıvermiştim çocukcağız bu halime şaşırmış amma çok da hoşlanmıştı. File çoraplı bacaklarımı okşuyor, sütyenlerimin kenarlarından ufacık meme uçlarımı bir emiyordu ki zevkten, heyecandan mest olmuş, sıkı sıkı kenetlenerek saatlerce öyle kalmıştık… Bu ne mutluluktu. Artık rollerimiz belirlenmişti. Ben kadın Muhsin kocam olabilirdi… ………………

Ama bu sözler kimler için konuşuluyordu. Bu soruların yanıtını bulamıyorduk. Hele ibne kelimesi çok kullanılıyordu ama ne biçim bir şeydi bilemiyorduk. Hüzünlü Günler-

Mahalle Dedikoduları Büyüklerimizin konuşmaları ilgimizi çeker, çaktırmadan kulak kabartırdık. Bizi anlamaz zannederek ulu orta konuşurlar; Şengül hamamı denen yere gitmişler, tüysüz, parlak bir dellak’ı düzmüşler, aman o ne sıkı götü varmış, ballandıra ballandıra anlatmışlardı. Başka birileri arasında şöyle bir konuşma geçmişti: Gül gibi karısı var, iki de çocuğu. Göt vermekten utanmıyor. Gece karanlığında bir otomobilde şoförle düzüşürken bekçiler yakalamış, karakola götürmüşler, herkes duymuş. Şimdi karısının yüzüne nasıl bakacak, ne ayıp, ne ayıp. …………… Mahallemizdeki dişçinin üniversite talebesi olan oğlu İlker ibne imiş, arkadaşları hep sikiyorlarmış. Saçlarını kızlar gibi uzatmış, babası da hiçbir şey söylemiyormuş. Birgün de tüylerim ürpererek şunları dinlemiştim: İbnelerin siki küçük olur, kalkmaz, belleri de hiç gelmez. Erkek erkeğe iş tutulur mu? Kadınlar niye yaratılmış? Böyle ters iş yapan sapıkların cezası cehennemde

KAOS GL 45 / 22


Kara Sevda Orta okul bitmiş, liseye başlayacaktık. Elektrik mühendisi olan Muhsin’in babası İzmir’de iyi bir iş bulmuş, taşınmaya karar vermişler. Bu kötü haberi duyunca her ikimizin de sanki başından aşağı kaynar sular dökülmüş, üzülmeye başlamıştık. Biz birbirimize çok alıştığımızdan ayrılık zor olacaktı. Nitekim kısa bir zamanda eşyalarını kamyona yükleyip İstanbul’dan ayrıldılar. Giderlerken göz yaşlarımızla birbirimize sarılmış, öpüşmüş, koklaşmış onları uğurlamıştık. Bayramlarda, tatillerde İstanbul’a geleceklerine dair sözler vermişlerdi. İçimize ayrılık ateşi de düşmüştü. Günlerce sevgilim biricik Muhsin’imin ardından gözyaşları dökmüş, içim, yüreğim azap içinde kalmıştı. O ilk aşkım ilk sevgilimdi. Acımı, ızdırabımı kimseler anlamaz, zaten anlatamazdım. Dünyam yıkılmış, tenha yerlerde hüngür hüngür ağlardım. Bu ayrılık ne dayanılmaz acı idi. Bu hasret artık melankoliye, kara sevdaya dönüşmüştü. Aynen şarkıdaki gibi Hiç ayrılamam derken Kavuşmak hayal oldu. Sanki bizim için bestelenmişti. Yemekten içmekten bile kesilmiştim. Onsuz yaşayamazdım. Tatlı bir müzik sesi bana onu hatırlatır. Hislenir, göz yaşlarına boğulurdum. Annem, teyzem, evli ablam, komşular bendeki bu ani değişikliğin hemen farkına varmışlardı. Ama ellerinden hiçbir şey gelmezdi ki. Zaten nedenini de bilemezlerdi. Maddi bir problemimiz, rahatsızlığımız yoktu. Tahminlerine göre benim bu durumun ancak kara sevda denilen bir hastalığa benziyor, bu hastalığa tutulanlar sevdiklerine kavuşamazlarsa ya veremden ölüyor veya intihar ediyorlarmış. Zavallı annem ağlayarak bu durumu fısıltı ile konuşmasına rağmen duymuş ve ürkmüştüm. Kendi hayatımın hiç kıymeti yoktu. Muhsin’i düşünüyordum. Annemse biricik oğlunu zamansız kaybetmekten korkuyor, araya koyduğu kişiler vasıtası ile kimin kızına aşıksam söylememi, hemen isteteceklerini hiç bir fedakarlıktan da kaçınmayacağını, başlık parası vesaire ne masraf olursa olsun, benim mutluluğum için seve seve vereceğini söylüyordu. Her şey iyi güzel ama, ben konuşamazdım ki. O devirdeki sofu bağnaz zihniyete ters gelen bu durumu nasıl anlatabilirdim ki.

Mahallede bizi tefe koyarlar. Kimsenin yüzüne bakamaz, insan içine çıkamazdık. Bu onulmaz dert, bu ızdırap ne zamana kadar devam edecekti? Muhsin’i düşündükçe burnumun direği sızlıyordu. (Okuyor musun beni biricik Yusuf Can’ım. Bir de bizim için: Bu sapıklar sevgi-aşk hislerinden mahrumdur, derler değil mi. Benim için KAOS GL’ye bir şeyler yazarsan çok sevinirim, biricik küçük Yusuf Can’ım.) İlk Mektup Muhsin’den ve annesinden ilk mektup gelmişti. Yakında lise tahsiline başlayacağını, İzmir’e hiç alışamadığını, bunalımlara girdiğini, sık sık ağlama krizleri geçirdiğini ve beni çok özlediğini yazıyordu. Annesi de anneme yazmış, bir çok şeyden bahsettikten sonra oğlunun gençlik bunalımına girdiğini, durup durup ağladığını, İzmir’i ise hiç sevemediğini, derdini hiç anlamadıklarını, evlendirmeyi düşündüklerini ama evlenmeyi de şiddetle red ettiğini, halbuki on yedi yaşında bir gencin güzel bir kızla evlenmeye can atması icap ederken, Muhsin’in bu durumuna hiç akıl erdiremediklerini yana yakıla anneme yazmış. Nereden bilsin zavallı kadın, işin içinde ne işler döndüğünü. Anlaşılan Muhsin de aynı benim durumunda idi. Canım Muhsin’im. Tatlı Muhsin’im. Vah Muhsin’im. Neydi bizim bu kötü kaderimiz. ……………… Okurlar, kurşun dökerler. Mektuplarımı hemen cevaplamış. On gün sonra da ikinci mektubu gelmişti. Muhsin’in babası kültürlü adamdı. Annesi ise cahil köylünün teki idi. Mektuplarında Muhsin’e kötü cinlerin musallat olduğunu anladıklarını, okuyup üflettiklerini, bir de kurşun döktürdüklerini yazmışlar!… Evimize kahve içmeye gelen komşumuz Emine nine de bana bir güzel okumuş, üç defa da uzun uzun yüzüme üflemişti. Ne çare hiç bir değişiklik olmamıştı. Nereden bilsinler. Biz Muhsin’le birbirimizi bir üfleyebilsek içimizde ne cin kalırdı ne şeytan.

KAOS GL 45 / 23

Birinci kısmın sonu. (Devam Edecek)


BULUŞMA/MA HEZEYANLARI (dört/2) ECE GÖKSENİN/…. Kendinden söz edilmesini seviyor, buna seviniyor. Bundan gizli bir tad alıyor. Kendinin merak edilmesini, kendini merak etmeyi önemsiyor. Kendisiyle birlikte benim de merakımı cezbettiğine seviniyor. Anlattıklarımda kendini arıyor, bulmaya çalışıyor, buluyor. Ben o’muyum demeyi seviyor. Çünkü, en çok kendini bulmayı, kendini yaşamayı istiyor. Kendini keşfe çıkıyor. Bunun düşüncesi bile onu heyecanlandırmaya yetiyor. Kimi zaman hüzünleniyor, içi hüzünle doluyor. Dönmeyi istemediği uzaklara gidiyor, elleri bir anda bütün gövdesini bir kaç saniye içinde katediyor. Odanın içinde kayboluyor, beni yalnız bırakıyor. Beni odada unutup çekip gidiyor, hazzın doruklarına çıkıyor, iniyor. Geri döndüğünde beni odasında bekliyor, bulunca coşuyor. Ben zaten onu bekliyor oluyorum. Kahvemi içiyorum, konuşuyorum. Geri döndüğünde beni bulmamaktan korktuğunu bana belli etmiyor. Belki de kendini ararken bir tanığa, gençliğini duyumsayarak, doruklarında gezdirecek, ordan aşağı yuvarlayacak, çekip çıkaracak birine ihtiyacı var. Birilerinin yanında olmasını bekliyor. Bana güveniyor ve paylaşıyor. Sorular soracağı yanıtlar alacağı birine ihtiyacı var. Gövdesini sunacak biri olmalı bu; sevişeceği, aşkı.

bulur, omuz başlarını sıkar, göğüslerine dokunur, avuçlarının içine alır, öper. Kasıklarına varır, tüylerini okşar, elini penisinde, testislerinde dolandırır, öper. Ellerini yumuşak tüylerinin arasında dolandırır, kalçalarını bulur, onları okşar, parmaklarını bir güle benzeyen anüsünün çevresinde gezdirir, her şeyi birlikte bulur, düşünür, duyar ve yaşarlar, gövdelerindeki uçurumlara düşerler. Kasıklarında ellerini yolculuklara çıkarırlar. Gövdelerini tanıdıkça daha da yakınlaşırlar, birbirlerine yakın olurlar. İnsanı hep doruklara çıkaran ya da doruktan aşağı yuvarlayan hazlar yaşarlar. Kendi pornografilerini yaratırlar. Belki o şeylerin adını da ne olduğunu da bilmiyor. Öyle bir şey var mı, yaşayacak mı, acı mı duyacak ya da başka bir şey mi onu da kestiremiyor. Gövdesinin kendine yettiğini düşünmeye kendini ikna ediyor. O hazzı yalnızca kendi yaşamayı istiyor, bununla yetiniyor, kendine saklıyor. Çünkü, başkasının yaşadığı da onun yaşadığı olmalı, onun hazzı olmalı. Ama bütün bunları benim yanımda yaşamaktan, düşünmekten çekinmiyor. Tersine bundan ayrı bir tad alıyor. Belki bir başkasının yanında yaptığı keşif, oynadığı oyun daha fazla heyecan veriyor. Duyduğunu yaşamak gibi bir amacı var. Ama o bir yerde yaşatmaya dönüşüyor, yaşatmak oluyor.

Beni sevdiğini, daha da seveceğini düşünüyor. Onun ellerini tuttuğumda, yanaklarından öptüğümde, sarıldığımda, belki de ikimizi de yeni serüvenler, hazlar bekliyor. Başka birinin sıcaklığı, başka birinin elleri, gövdesi, göbek çukuru, kasıkları gizle dolu onun için. Belki de beni arada ondan baştan aşağı süzüyor, ellerime, yüzüme, gövdeme, pantolonumun sıkıştırdığı kasıklarıma bakıyor, penisimin ve testislerimin pantolonumda da oluşturduğu biçime gözleri takılıyor.

Yüzümdeki belli belirsiz titreme bir gün benim yanımda daha bir mutluluğa, aşka dönüşüyor, aşk oluyor, daha bir doyum oluyor, daha bir doyuma eriyor. Kanının damarlarından boşandığını ya da kanının hızla damarlarından aktığını böyle zamanlar ta içinde duyuyor. Belli belirsiz gözlerini kapatıyor, kafasını arkaya düşürüyor. Koltuğa iyice kaykılıyor.

Ama onun asıl düşündüğü kendi, kendi gövdesi. Belki başka biri de onun gövdesini tanımak ister, onunla uçsuz bucaksız yolculuklarda birlikte olmak ister, birlikte uçurumlara yuvarlanırlar, uçurumlardan çıkarlar. Ellerini tutar, karnında ellerini gezdirir, göbek çukurunu arar

İnsanın teşhirci yanıdır belki bu; çünkü, gizlenmeyi, izlenmeyi sever. Kendine bakılmasından, davranışlarının izlenmesinden, bir başkasının tanıklığından gizli bir tad alır. Yaşadıklarını yaşatır. Duyduklarını duyurur. Kendini merak ettirir, bulunmasını ister. Aramaya çağırır, tepkileri

KAOS GL 45 / 24


merak eder. Belki göz ucuyla o da karşısındakini izler, gözler, yaptıklarına bakar, duyduklarını, düşündüklerini, yaşadıklarını anlamaya ve bulmaya çalışır. Başkasının yaptıklarında kendini arar bulur. Yapılanların kendini ifade ettiğini sanır. Kendini keşfederken bir başkasını bir yerlerde tutar, saklar. Belki gezdirdiği benim gövdemdir. Avuçlarına alıp kalp atışlarını dinlediği benim göğsüm, tuttuğu benim göğüs uçlarım, karnı benim karnım, kasıkları benim kasıklarım, tüyleri benim tüylerim, ayakları benim ayaklarım, elleri benim ellerim, bacakları, baldırları, kalçaları benim. Benim göbek çukuruma sokuyor parmağını, orda gezdiriyor, boşluklarımda dolanıyor, benim omuz başlarımı tutup sıkıyor, ellerini benim koltuk altlarıma götürüyor, benim istediğim yerlerimi öpüyor, ısırıyor, emiyor, yalıyor. Farkında olmadan yaşadığını bana da yaşattırıyor. Birbirinin ömrünü, birbirini tamamlayan bir şeyi yaşıyoruzdur kim bilir. Bundan heyecanlanıyorum, telaşlanıyorum, titriyorum. Saatlerdir bundan odasından çıkmıyorum, yanından ayrılmıyorum. Kahvemi tazelemesine karşı çıkmıyorum, odasında daha fazla nasıl kalırımın hesabını yapıyorum. Zamanın ilerlediğini hatırlamak istemiyorum. Kolumda saat yok, ona da sormuyorum. Onun kendini, kendi gövdesini keşfi, benim de kendimi, gövdemi keşfetmem oluyor. Farkında olmadan birbirimizin düşündüklerini düşünüyoruz, istediklerini yapıyoruz, birbirimizin oluyoruz, birbirimiz oluyoruz. Ellerimiz, gövdemiz, güğüslerimiz, göğüs uçlarımız, omuz başlarımız, karnımız, göbek çukurumuz, kasıklarımız birbirimizin oluyor. İnsanın gövdesi tanımayı, anlamayı, keşfetmeyi, ömrünce bitiremediği, bitirmek istemediği bir şeydir. Her gün yeni şeyler buluruz, yeni şeyler yaşarız, yeni tadlar, yeni hazlar alırız. Tarih diye bir şey varsa o biraz da insanın kendini anlama, tanıma ve tabi ki yaşamasının tarihidir. Yazdıklarını, düşündüklerini, o tarihin içinden bulur çıkarır. İnsan başkasını merak ederken kendini merak ediyordur aslında. Başkasıyla sevişirken de kendiyle sevişiyordur. Kendiyle birlikte oluyordur, kendini düzüyordur. Kendi boşluklarına dalıyordur. Bunlardan tad alıyordur, haz alıyordur, boşalıyordur, doyuma eriyordur. Kendini doruklara çıkarıp aşağılara atıyordur. Orda kendini unutuyordur. Onun dokunmak istediği yeri

onun için arar bulursunuz. Öpmek istediği yeri arar bulur, öpersiniz. Öperek, dokunarak istediği hazzı ona sunarsınız, yaşatırsınız. Onu uçurumlara atarsınız, iner bakarsınız aşağıda uçurumun dibinde duran ve kendine bakan sizden başkası değildir. Birine dokunmanız kendinize dokunduğunuz hissini verir. İncitmekten korkarsınız, incelikli davranırsınız. Gösterdiğiniz şiddet, verdiğiniz acı kendi duymak istediğinizdir. Bir başkasının gövdesinde her yanınızı bulup çıkarıp kendinize sunarsınız. İnsan ömrü böyledir, böyle sürer, bittiğini sandığınızda yeniden başlar. Bundan kendinizi görmek için başkalarının yüzlerine bakarsınız, gövdelerinizi süzersiniz. Hiçbir cinsiyet ayrımı yoktur orda. Baktığınızı kendiniz bilirsiniz. Baktığınızda sizi kendi bilir. Gecenin neresindeyiz bilmiyorum, bunu düşünmek de istemiyorum. Kalmak istesem de durmaktan korkuyorum. Yaşadıklarım, düşündüklerim, duyduklarım beni korkutuyor. Bütün bunların gerçek olup olmadığını merak ettiğimden çekip gitmek istiyorum. Kalsam, belki büyü bozulacak, belki her şey bitecek, kalsam olmayacak. Belki de onun kendini ve beni keşfini başka bir güne kadar ertelemeliyim. Bu aslında biraz da kendime izin oluyor. Ben oyum çünkü, onun kendiyim. Daha hazırlıklı saymıyorum kendimi/onu. Hazırlıklı bulmuyorum. Belki daha fazla şeyler duymak, düşünmek, yaşamak isteğimizin önünde duramamaktan korkuyorum. Herşeyi ikimiz adına, ikimiz için düşünüyorum, yaşıyorum. Kendimize izin vermeliyiz. Belki her şey için daha erken, hem de çok erken. Şimdi ayrılık vakti. Belki de daha ilerisini yalnız yaşamanın, düşünmenin, duymanın daha iyi olacağını düşünüyorum. Belki de birlikte yaşamaya daha hazır değiliz. Ben kalkıyorum, o da kalkıyor. Toparlanıyoruz. Ayrılığa uzaklardaki kendimize gitmeye hazırlanıyoruz. Sesimi çıkarmıyorum susuyorum. Ellerimizi iki yana bırakıp yürüyoruz. Kahve bardakları, sigara izmaritleriyle dolu tabla, odanın kapısı, penceresi, ışık sızdırmayan perdeleri kalkıyor, yürüyor. Beni kapıya kadar götürüyor. Ayakkabılarımı giyiyorum, çantamı elime alıyorum. O bana bakıyor, izliyor. Öylece kapıya çıkan koridorun ortasında duruyor, başımda bekliyor. Kapıyı açmadan bir daha yüzüne bakıyorum, yüzüme bakıyor. Elini sıkıyorum ama uzanıp öpmüyorum. O da yalnızca elimi sıkmakla yetiniyor. Bırakıp bırakmayacağını düşünmeden birkaç saniye öyle tutuyor. Kapıya yöneliyorum. Açıp asansöre seğirtiyorum. O bana ışıltılı

KAOS GL 45 / 25


G L

gözlerle bakıyor, gülüyor. Dudakları hafifçe kırılıyor, gözleri kısılıyor. Ben, asansörün kapısını açarken tekrar dönüp bakıyorum. O hâlâ kapıda. Asansöre biniyorum zemin düğmesine basıyorum. Asansör zemin ışığının yanmasıyla birlikte hareket ediyor. Onun kapıda olup olmadığını bilmiyorum. Asansör beni sürüklüyor, alıp götürüyor. O hâlâ kapıda bekliyor asansörün her katta yanan ışıklarına bakıyor. Asansörden çıkıp dış kapıya yöneliyorum. Kapıyı açıp çıkıyorum, yürüyorum. Gecenin karanlığı sokak lambalarının üstüne düşüyor. Sokaklar bomboş evlerde tek tük ışıklar yanıyor. Işıklar pencerelerden gecenin karanlığına karışıp dağılıyor. O kapıyı çarpıyor, koridorun ışığını söndürüyor, odasının kapısını kapatıyor, televizyonun kumandasına dokunmuyor. Benim oturduğum koltuğa gövdesini bırakıyor. Gözleri bir boşlukta asılı, duvarlarda televizyondan taşan görüntüler oynuyor. Elini karnına götürüyor. Ordan göğüslerine, göğüs uçlarına, yavaşça gözlerini kapatıyor. Elinin biri biraz sonra kasıklarına iniyor, tüylerinin içinde dolaşıyor, daha aşağılara iniyor. Penisini, testislerini geçip anüsünü buluyor. Benimse gözlerim kapalı, eve doğru yürüyorum, kaldırıma çıkıyorum. Gözlerim göğe bakıyor, göğün içine dalıp kayboluyor. Biraz arkada bir odanın ışıkları hiç sönmüyor, bunu duyuyorum. Işıklar sabaha kadar yanık kalıyor. Bir gövde odanın içinde yerlerde yuvarlanıyor, terlere batıyor, çığlıklara boğuluyor. Televizyon açık, gölgeler gövdesine karışıyor, gövdesi sarıp sarmalayıp içine alıyor. Benim gözlerim göğün siyaha çalan koyu maviliğinde, onun gözleriyse kendini aramakla meşgul. Dönüp dönmeyeceğime kafa yorup duruyor. Eşofmanları, fanilası koltukların üstünde, külotu ta kalçalarından aşağıya kadar sıyrılmış öylece duruyor. Yüzünde hazzın bıraktığı bir gülümseme öylece kendini bekliyor. Oda yine kendi halinde, apartmanın bilmem kaçıncı katında bir yerlere sıkışmış soluk alamıyor. Gökse benim ellerimi tutuyor, gövdemi sarıyor, ellerini yüzümde gezdiriyor. Kaldırımdan aşağı düştükten sonra gözlerimi kapattığımı farkediyorum. Toparlanıp kalkıyorum yeniden gözlerimi kapatıp yürüyorum. Gecenin siyah karanlığının içine tanımsız duygular, düşünceler içinde kendime yollanıyorum.

KİTAPLIĞI

Aşıklar ve Zorbalar Francine du Plessix Gray, Çeviren: Güler Siper, İmge Yayınları, Ankara, 1995. “Aşıklar ve Zorbalar erotik ve komik bir roman. Yazar Francine Gray, birçok yazınsal geleneğin kural ve sınırlandırmalarından sıyrılıp Virginia Woolf, Colette, Simone de Beauvoir, Mary McCarthy, Doris Lessing gibi kadının bilinçlenmesi yolunda yapıtlar üreten yazarlar kervanına katılıyor ve kadının iç dünyasına şaşırtıcı, aykırı bir bakış açısı getiriyor. Fransa’da olağanüstü bir çocukluk geçiren, babası gizemli bir şekilde ortadan kaybolan, daha sonra Amerika’ya göç edip New York’ta okuyan Stephanie’nin dünya yolculuğunun öyküsü bu. Aşkın bir şiddet eylemi olduğunu evlilik, politika, feminizm, din konularındaki görüşleriyle de destekleyen anlatıcı, bir yandan aşıkların zorbaların zorbası olabileceklerini gösteriyor, bir yandan da zorbalıklardan yakayı kurtarıp aydınlanırken zar zor elde edilen özgürlüğe giden erotik ve kural tanımaz yolculukta okuyucuyu yirminci yüzyılın tarihsel gerçeklerinin can yakıcı somutluğundan, lirik, gerçeküstü bir dünyaya sürüklüyor. Romanı okurken, kendimizle ilgili hiç de iç açıcı olmayan, hep yadsımayı yeğlediğiniz keşifler yapabilirsiniz. Bilgi dolu. Tehlikeli.”

(Sürecek)

KAOS GL 45 / 26

Bu kitap, Şarmut. A. İkarus tarafından GL Kitaplığı’nda tanıtılmak üzere yollanmıştır.


FESTİVALİN ARDINDAN (Kare AS)

17. İstanbul Film Festivali başladı ve bitti. Tam onaltı gün boyunca İstiklal Caddesi farklı bir kalabalık ve koşuşturmacaya sahne oldu. Yarışma bölümünde gösterilen Wilde ile doruklara çıkan eşcinsel karakter taşıyan filmlerin sayıları ve sinemaseverlerin filmlere olan ilgisi azımsanmayacak derece. Ne mutlu ki Hoolywod da yıllardır eşcinselleri görmezden gelen tavrını bırakıp, taşlayarak da olsa eşcinselleri –hem de gerçek eşcinselleri- filmlerinde yansıtmaya başladı. Sıçrayan ve devam edeceği pek aşikâr bu akımın etkilerini, gösterimi sona eren Türk filmlerinde de görebilmek mümkündü. Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla çekilen Ferzan Özpetek’in İtalyaTürkiye-İspanya ortak yapımı ilk uzun metrajlı Hamam‘da önce bu konu az da olsa işlendi. Hamamcılar ve Ferzan Özpetek’in tutarsız açıklamaları olmasa film gerekli mesajları verebilirdi. Ama Türk yemeğini gösteren plan görüntüler, sünnet töreni, Türk misafirperverliği, oyun havası, boğaz gezisi ve kapalı çarşı görüntüleriyle film, eşcinsel filmi olmaktan çok kültür bakanlığının Türkiye tanıtımı veren filmi havasını taşıyordu. Teacher İngiltere’sinin zor şartlarını anlatan film “The Full Monty/Anadon Doğma) içinde iki eşcinsel karaterle pek suya sabuna dokunmasa da en iyi film müziği oscarını alırken, İngiliz oscarlarından en iyi film ödülünü almayı da ihmal etmedi. Lezbiyen aşkı anlatan “Nobody Love’s Me” beklenen ilgiyi bulmazken şiir yazarak Muazzez Abacı kadar ünlü olmaya çalışan Küçük İskender sayesinde Ağır Roman ilk haftalarda kapalı gişe oynadı. Üzerinde çok şey söylenen film ve tartışmalı karakter hakkında birşeyler söylemeye gerek yok sanırım. Kendisine yapılan iyiliği, bedenini vererek –düşsel bir ayin havasına bürünen- karşılığını ödemek isteyen ki; cevap alamayınca hayata küsen ve kadın olmayı seçen kararsız bir eşcinsel profili çiziyor bizlere. Son 20 yılın en sürükleyici filmi olarak gösterilen 32 cm’lik penisle dudak uçuklatan “Boogy Nights”, içine zorlama bir karakter ilave edilerek şenlendirilmiş, yüzeyde porno film endüstrisini ve Amerikan aile yapısını sorgulayan bir amaca sahip. Rupert Everet ve “bir kadının en iyi sırdaşı bir eşcinseldir” mesajıyla yüklenmiş “My Best Friend Wedding” görsellik ve gerçeklikten uzak kalıyor. Zaman zaman sıkıcı, ders verme havasına hiç girmediği için izleyenin memnun ayrıldığı “Herkes kendi kendisini arar” içinde eşcinsel karakterle zenginleşmiş özgün bir Fransız filmi. En çok şaşkınlık veren de “As god as it gets” gibi oyunculuk oscarlarını kaptırmayan filmin geneline yayılmış eşcinsel karakter. Yine de sanatçı, ince ruhlu, kadınların sevdiği ama yatamadığı sloganının altı serçe çiziliyor. Bu sezon benim gördüğüm içindeki karakterlerin taşıdığı negatif derinlik nedeniyle en kötü film hiç kuşkusuz Richard Gere’ın ve Bruce Willis’in kötü oyunuyla birleşen “Çakal”. Seri cinayetler işleyen ve gözünü

Şakir/İstanbul

kırmadan adam öldüren azılı katilin olsa olsa tutarsız bir eşcinsel olabileceği bol tanıtımlı, içi boş Hollywood yapımında kafamıza vuruluyor. Bunların yanında festival kapsamında gay karakter taşıyan (gay film diyemiyorum bir türlü) filmleri izlemek mümkündü. Film öncesi sinema önleri ise birbirini uzun zamandır göremeye eşcinsellerin ve aktivist grupların toplantı yeri haline geldi adeta. Özenle koruduğumuz bilinen nadide eşcinseller K. İskender, M. Mungan ve Y. Türker ile aynı salonda film izleme şansına nail olduk. Konuyu fazla dağıtmadan festivalde görebildiğim gay karakterli birkaç film üzerine izlenimleri aktarmak istiyorum.

İyi ve Kötünün Bahçesinde Gece Yarısı: Clint Eastwood’un kamera arkasına geçtiği iki buçuk saatlik biraz yavaş ilerleyen filmi John Berendt’in çok satan kitabından uyarlama. Kentin önemli ve renkli sakinlerinden sanat eserleri koleksiyoncusu Jim Williams’ın her yıl merakla beklenen noel partisine dair izlenimlerini yazacak olan gazeteci John Kelso; Jim Williams ve erkek sevgilisinin arasında geçen tartışmaya tanık olur. Aynı gece içinde sevgilinin (Jude Law) ölü bulunması üzerine açılan mahkeme nefis müdaafasına dönüşür. Basit bir dergi yazısı olacakken gözlemci, tarafsız gazetecinin bulgularıyla kitap haline gelen sorgulamalar J. Williams’a gerçeği açıklamayı getirir. Büyük bir servete karşın hapiste tüm dostlarının kaçtığı, gizli bir eşcinsel karakter yaratılarak yönetmence toplumsal değerler sorgulanıyor. Mahkemede cinsel kimliğini açıklamayı kabul ederken, annesinin salonda bulunmamasını istemesi saygı duyulan ilk kurum aileyi akla getiriyor hemen. Çokça mizahi öğeler, eşcinsel ve ağzı kalabalık travesti karakteriyle canlandırılmaya çalışılan, Worner Bross’un dağıtımdan son anda vazgeçtiği filmde, yüce mukadderat diye bağıran gereksiz finali ne yazık ki izleyicinin filmden hüsranla ayrılmasına neden oluyor. Festivalin Edebiyattan Beyazperdeye bölümünde gösterilen film kafalarda “Şeytanın Avukatı” filminin finaline benzeye “gerçek acaba ne” sorusunu yaratıyor. Film Kevin Spacey’nin “Olağan Şüpheliler”den sonra hayal kırıklığı yaratan oyunu ve traji-komik ölüm sahnesiyle sona eriyor. Albay Redl: Ülkesinin ve dünyanı en iyi yönetmenlerinden Szabo’nun filmografisinden nitelikli filmi Abay Redl’de sinemanın en büyük aktörlerinden

KAOS GL 45 / 27


Klaous Maria Brandaur’ı izlemek büyük şans. Kraliyete yönelik başarılı bir şiir yazan yoksul Ukraynalı küçük Redl’nin meziyetlerle dolu yükselişini içeriyor film. Sınırları çizilmemiş 20. yüzyıl Avrupa’sında askeri okullar bir stratejik, duygusuz yoketme makinaları yaratmak üzere çalışıyor. Film boyunca sistemlerin savunucusu sert ordu ve insan psikolojisi üzerinde yaptığı hasarları görebilmek olası. Anne tarafından Yahudi kökenini ve eşcinselliği saklayarak askeri eğitimle yetişen, hayatını çalışmaya adamış, çıkan dedikodular üzerine isteksiz evlilik yapan Albay Redl tatmin edemediği duyguları nedeniyle casusluk yelpazesi içinde pek çok insanın düşmanlığını kazanır. Önüne sürülen köstebek karşısında düştüğü yılların verdiği zayıflıksa onu, ordunun monarşiyi desteklemek için aradığı hedef haline getirir. Filmin en can alıcı sahneleri vatan hainliği ile suçlandığı ordu karşısında intiharla yargılanma arasında bocalayıp, ölümü seçtiği final kareleri olsa gerek. İlk ve son cinsel ilişkisini yaşadığı casus sevgilisine uyurken baktığında yüzünün taşıdığı ifade sert karakterine rağmen göz ardı edilmemeli. Wilde: Filmin döneminde yazdıkları, yaşadıkları ve sözleriyle aykırı Oscar Wilde’ın hayatının derin olmayan bir kesitini sunuyor film. Brian Gilbert’in filminde Oscar Wilde’a fizik olarak çok benzeyen Stephan Frears kendini geç keşfetmiş eşcinsel, karısını seven koca, sevecen ama noksanlı baba olarak Wilde’ı aktarıyor. Dostlarının bildiğimiz zamanı geldi telkiniyle evlenen Oscar, oyunlarını sevgilisiyle ailesinden ayrı yaşadığı evde yazmaya başlıyor. Bir eşcinsel topluma ve dedikodulara karşı ince ailesi koruyacağı gibi ona, aşkla bağlı olan eşi Oscar’ı koruyor. En verimli döneminde kösteklediği ve hem de babasını mahkemeye vermeye ısrar ederek iki yıl ceza almasına yol açıp sonunu hazırladığı için yazarı sevenlerinin gözünde son sevgili Bosie Wilde’ı mahveden kişi Judie Law’ı (Bosie) iyi ve kötünün bahçesinde geceyarısı filminde kolleksiyoncunun öldürdüğü sevgilisi Hanson olarak görebiliriz. İki filmin hikayesi de ilginç, iki film de gerçek. Law ikisinde de eşcinsel ve huysuz bir

felaket kuşu. Senaryoda aksayan nota büyük dahi Oscar’ın hayatına yalnızca üç erkeğin girmesi ve ölümünün –son yıllarının tamamen es geçilmesi. Jude Law (filmde Oscar’ın oğlanı diye tanımlanıyor) ise Oscar’ın aşkını hakeden sevgiliyi yansıtmaktan çok uzak daha sonra Lord Douglas (Bosie’nin babası) gibi dar kafalı, beş para etmez bir heteroseksüel haline geldiği unutulmamalı. Kırık: Yürek burkan, baştan sona insanın tüylerini diken diken eden sahnelerle dolu bir film. Sessizliğin sesiyle film nazi Almanya’sının üçgenlerle yokeden temerküz kamplarını tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor. Tv’deki kliplerde rastlanan insanların ateş çıkarıp dans ettiği bir gece klübünde başlayan Max-Rudy ilişkisi, Max’in sevişmek için bir Aman askerini evlerine getirmesi; Alman subaylarının evi basıp Alman askerini öldürmelerine kadar geliyor. Yakalandıktan sonra kampa götürülürken trende gördüğü işkence sonucu ölen Rudy, Max’e hayatta kalması için yardakçılık etmesi sonucunu hazırlar. Max’in kampta tek yaptığı bir yığın taşı on metre ileriye tek tek taşımaktır. Trende tanıştığı pembe üçgen takan Horst ile yahudilerin taktığı sarı üçgeni tercih eden Max arasında zamanla yakınlaşma başlar. Birbirine dokunamayan, yan yana oturup kelimelerle sevişen iki erkeğin aşkı yaşayış biçimleri filmin en duygusal sahnelerini oluşturuyor. “Sevme beni, beni sevmeni istemiyorlar” sözleri ise çok anlamlı. Film Horst’un askerlrce öldürülmesinden sonra Max’ın sevgilisindeki pembe üçgenli mahkum kıyafetini giymesi ve intihar etmesiyle sona eriyor. Sean Mathias’ın yönettiği üç tiyatro oyunundan sonra sanırım pek çok kişi ikinci uzun metraj çalışmasını merakla bekleyecek. Kırık, nazi Almanya’sına eleştirel bakabilen, içinde güçlü ve çarpıcı bir aşk öyküsü.

KAOS GL 45 / 28

Ne acı ki bahsi geçen onca film içerisinde mutlu, düzenli bir yaşamı olan eşcinsele rastlamak da mümkün değil. Galiba “mutlu aşk yoktur” derken azılı mutlu aşkın tarihi yokturu kasteden Aragon gibi düşünüp, unisex dünyanın oluşumuna kadar mutlu eşcinsel prototipi beklemek hayal olur.


BiZE GELENLER KİTAP U k ra yn a

DERGİ An a rş is t

Ha rek et i

MAHNOVŞÇİNA

MATBÛAT

1918-1921

“ H er” K i ta p O k u r un u n “ T e k” D er g i s i

Peter Arşinov, Çeviren; Yeşim T. Başaran-Cemal Atila, Kaos Yayınları, İstanbul, 1998

26. ve 27. sayıları bize gelen kitap dergisi Matbûat’ın, gazete ve dergilere ayrılmış Journal ile yurtdışında yayınlanmış kitapların tanıtıldığı Dünyada Kitap adlı iki ücretsiz eki de bulunuyor.

Bolşevik hükümeti ile Almanlar arasında imzalanan BrestLitovsk Antlaşması’nın ardından Avusturya-Alman birlikleri Ukrayna’yı işgal ederek kukla bir hükümet kurdular. Mahnovistlerin bu hükümeti devirmeleri üzerine, Aralık 1918’de Ukrayna’nın yolu Bolşeviklere yeniden açıldı. Mahnovistlerin özgür bölgelerine girerek onları, parti, devlet ve Kızıl Ordu’nun otoritesi altına almak istediler. Bunun üzerine, Kızıl Ordu ile Mahnovistler arasında üç yıl süren bir iç savaş başladı. Ancak, Denikin ve Wrangel’in Beyaz Orduları tarafından tehdit edilen Bolşevik hükümeti, Aralık 1918’den itibaren bu tehlikeye karşı Nestor Mahno komutasındaki İsyan Ordusu güçleriyle üç kez ittifak kurmak zorunda kaldı. Fakat her defasında, tehlike bertaraf ediliredilmez tek taraflı olarak anlaşmayı ihlal etti. 15 Ekim 1920’de Bolşeviklerle Mahnovistler arasında yapılan son anlaşmanın ardından Mahnovistler Wrangel Ordusu’na karşı büyük bir saldırı başlattılar.

Üç hafta gibi kısa bir sürede 4 Örneğin, 26 sayının Dünyada Kitap ekinde Andrew bin esir alarak Sullivan’ın “Same Sex Marrage (Hemcins Evliliği Wrangel Lehinde ve Aleyhinde Okumalar) adlı kitabını kuvvetlerini (ABD) Nigel Ashford tanıtmış. Kırım’da kesin bir yenilgiye uğrattılar. Bolşevik iktidara yönelen son karşıdevrimci tehlike bertaraf edilmişti! Artık Mahnovistlere ihtiyaç yoktu. Anlaşmanın üzerinden henüz bir ay geçmemişken, Kızıl Ordu ve Çeka liderleri en büyük ihanetlerinden birini gerçekleştirdiler: 26 Kasım 1920’de Kırım’daki Mahnovist komutanları bir konferansa davet ederek tümünü vurdular. Bu tarihten itibaren 9 ay boyunca, Kızıl Ordu ile Mahnovistler arasında, bütün Ukrayna’ya yayılan ve 1921 Ağustos’unda Romanya sınırında noktalanan amansız bir savaş ve ölüm kasırgası başladı. Mahnovşcina’da düşman kardeşlerin trajedisini okuyacaksınız. 3 yıl süren ve 300 bin kişinin ölümüne yol açan iç savaşın, insanı nasıl bir vahşete sürüklediğini göreceksiniz. Top, tüfek, kılıç ve süngüyle yaratılan bu ateş cehenneminin, yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelerek nasıl kanıksandığına şaşacaksınız. Çarlık polisinin takibatına, zulme ve işkenceye uğrayanların iktidara gelir gelmez, adına hareket ettikleri sınıfa ve ideallerine nasıl kolayca yabancılaştıklarına, Çarlık zulmüna kat be kat geride bırakan bir despotizmi devrim adına nasıl mübah gördüklerine tanık olacaksınız Ve nihayet bu kitabı okuduğunuzda, “mutlak baskı” demek olan devletin ve otoritenin olduğu yerde özgürlüğün olamayacağına hak vereceksiniz. Bu kitabı ve yayınevinin diğer kitaplarını yaşadığı bölgelerde bulamayanlar aşağıdaki adrese yazabilirler: KAOS YAYINLARI, PİYERLOTİ Cd., DOSTLUKYURDU Sk, NO:8 ÇEMBERLİTAŞ/İSTANBUL

KAOS GL 45 / 29


PROFEMİNİZM Avrupa Profemınıst Erkekler Ağı ve Star dergisinin ortaklaşa çıkardığı bültenin ilk sayısı yayınlandı. Bu bülten, Avrupa'daki profeminist girişimlerle ilgili düzenli bilgi akışı sağlayacaktır. Profeminist erkekler Avrupa ağının merkezi Toulouse Le Mirail Üniversitesidir.

PROFEMİNİZM NEDİR? Profeminizm terimi, ilk defa Eylül 1996'da Quebec'te gerçekleştirilen Feminzim konferansında kabul edilmiştir. Şu anda Profeminizm terimini kullanan gruplar, daha önce kendilerini değişik biçimlerde tanımlıyorlardı: Anti-Seksistler, Maskulunite Karşıtları, Ataerkillik Karşıtları gibi... Bu mücadelelere katılan erkeklerin sayılarının giderek arttığı gözönüne alınırsa, bütün bu tanımları içine alacak, profeminizm gibi daha kapsayıcı bir üst terimi kullanmak daha doğru olacaktır. Bu terim şunları vurgulamaktadır: 1-Kadın hareketleri ve üniversite bünyesindeki kadın topluluklarının verdikleri Feminist mücadeleyi desteklemek 2-Erkek egemenliğinin ortadan kaldırılmasını istiyorsak,erkek olarak,söz konusu egemenliğin var olduğunu ve anlaşılması gerektiğinin bilincine varmak .Toplumsal cinsiyetin (gender), günlük ilişkilerimizde artık hiyerarşik

ve ayrımcı bir faktör olmaktan çıkmasını istiyoruz. "Feminist Erkek" terimini bilerek seçmedik. Çünkü Feminist teriminin, erkek baskısına karşı mücadele eden kadınlar için kullanılmasının önemli olduğuna inanıyoruz. Aynı terimin karışıklık yaratabileceği gibi, erkeklerin, kadınlara feminizm hakkında akıl satmaları (Feminizm gerekliyse onu da biz biliriz) gibi tehlikeli bir sonuç da ortaya çıkacaktır. Maalesef görünürde, hiç de şaşırtıcı olmayan böyle örnekler de var. Kadın haraketinin özerkliğine saygı duyuyoruz ve günümüzdeki sosyal farklılıkları görmezden gelirsek olumlu yönde hiçbir değişiklik yapamayacağımızın da farkındayız. PROFEMİNİZMİN DEĞİŞİK TÜRLERİ VAR MIDIR? Vardır. Profeminizmle ilgili kadınlara yönelik şiddet,pornografi ,babalık vs...gibi değişik tartışma konuları vardır. Ancak bunlar farklı biçimlerde ele alınıp analiz edilirler. Feminizm gibi profeminizm de çoğul bir harekettir. Tek yönlü düşünmek gibi totaliter bir yaklaşımımız yoktur. Erkek cinsi,genel olarak ,toplumdaki

KAOS GL 45 / 30

düşünce zenginliğinin ve toplumsal renkliliğin farkına varmamız için bizi bir takım kalıpların içine girmeye zorlar. KADINLARIN "MÜTTEFİKLERİ"ve PROFEMİNİSTLER Eşitlik için mücadele veren kadınların,erkekler arasında bir takım müttefikleri vardır:Özel yaşamda ,kişisel ilişkilerde kadınlara destek olanlar kadınerkek eşitliği ile ilgili yasaların kabul edilmesi konusunda çaba gösterenler,şiddete maruz kadınları destekleyen örgütlere katkıda bulunanlar… Profeminist erkekler de bu gruplardan biri olmakla birlikte,erkek cinsiyetinin baskın, tahakkümcü ve egemen cinsiyet olmaktan çıkarmak gibi destek grubu olmaktan öte bir misyonu vardır. Seksizim ve homofobinin erkekler arasındaki ifade biçimleri ve beslendikleri kaynakların üzerindeki sis perdesini de kaldırmak istiyoruz. Esas kurbanları kadınlar olan, bu davranış kalıplarının suç ortaklığını, profeministler olarak kabuletmiyoruz.

Derleyen ve Çeviren: İdris Demiralp/Ankara


KAOS GL’den ABONE VE ESKİ SAYILAR KAOS GL, artık 300.000.-TL oldu. Fakat Haziran’ın 20’sine kadar eski koşullardan abone olabilirsiniz. Yani yıllık 4.000.000.-TL, 6 aylık 2.000.000.-TL. Eğer Haziran’ın yirmisine kadar abone olursanız, eski fiyattan yararlanabileceğiniz gibi, elimizdeki eski sayılardan en fazla 5 adet dergiyi de ücretsiz edinmiş olacaksınız. Mevcut eski sayılar: Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Aralık 1997, Ocak, Şubat, Mart, Nisan 1998. DAĞITIM: Hatırlayacaksınız, 40. sayıdan itibaren tüm Kelepir Kitabevlerine dağıtılacağı için Dada Dağıtım Şirketine dergi vermeye başlamıştık. Ama düzenli dağıtım yapmadığı için ve de söz verdiği zamanda ödeme yapmadığından artık Dada’ya dergi vermiyoruz. Dolayısıyla bağlantı kurabildiğimiz Kelepirler dışında kalan

diğer Kelepir Kitabevlerinde KAOS GL bulamayacaksınız. Dada Dağıtımdan 15.07.1998 tarihine, 61.300.000.-TL bir senet alabildik. KAOS GL’nin hangi kitapçılarda satıldığını 2. sayfamızda bulabilirsiniz. Ankara dışı dağıtımı KAOS GL okurları gönüllü olarak üstleniyorlar. Yaşadığı bölgede kitapçı ya da benzeri yerlerde KAOS GL satılabileceğini düşünen arkadaşların bizimle iletişime geçmelerini bekliyoruz. ETKİNLİK Arkadaşlarımızdan Yeşim T. Başaran ve Ali Erol’un konuşmacı olarak katıldıkları iki söyleşi gerçekleşti. Bunlardan ilki 18 Nisan’da Atölye Sanat Merkezi’nde (Necatibey Caddesi, Ankara) oldu. ASM’ye bu söyleşiyi KAOS GL olarak biz önerdik. “Eşcinsellik ve Toplum-Önyargılar ve Gerçekler…” başlıklı söyleşiye 50’yi aşkın kişi katıldı. 3 saati aşkın süren söyleşi ve

tartışma oldukça verimliydi. 4 Mayıs’ta ODTÜ’de gerçekleştirilen söyleşiyi Uluslararası Gençlik Topluluğu organize etti. “Eşcinsellik ve Toplum” başlıklı bu söyleşiye 100’ü aşkın öğrenci katıldı. HAFTALIK TOPLANTILAR Haftalık KAOS Toplantılarımız Pazar günleri devam ediyor. Bundan böyle ayda 2 Pazar film göstereceğiz. İlk film gösterisi 3 Mayıs’ta gerçekleşti. Uli Edel’in “Brooklyn’e Son Çıkış” adlı filmini izledik. Sohbetlerimiz ise önceden olduğu gibi genel/özel konular ve film gösterimi sonrası filmler üzerinden tartışmalar şeklinde devam ediyor. Film gösterilerimizden diğerlerinde 17 Mayıs’ta James Ivory’nin “Maurice” adlı filmi gösterilmiş olacak. 31 Mayıs Jean Genet’nin tek filmi “Un Chant de Amour/Aşk Şarkısı”, 14 Haziran

KAOS GL 45 / 31

William Freidken’in “Devriye”, 28 Haziran’da ise “Ve Orkestra Çalmaya Devam Ediyor” filmleri gösterilecek. ADRES: Toplumsal Araştırmalar Vakfı, Ziya Gökalp Caddesi, 16/11 (6. Kat), Kızılay/ANKARA (Fransız Kültür Merkezinin karşısı) TİYATROYA GİTTİK Jean Genet’nin “Balkon” adlı oyunu Tiyatro Stüdyosu tarafından bu sezon sahneye kondu. İstanbul’daki gösterimlerinin ardından turneye çıkan tiyatro 110 Mayıs tarihleri arasında Ankara’nın konuğuydu. 2 Mayıs’ta bu oyuna bizler de topluca gittik. Doğrusu iyi de ettik. Başarıyla sergilenen bu oyundan beğeniyle ayrıldık. Sizlerin yaşadığı yerleri de ziyaret edecek olursa, bu oyuna gitmenizi öneriyoruz. Arka Bahçe Dergisinin yeni sayısı çıktı. Kitapçılarda bulabilirsiniz.


HETEROSEKSİZM TARAFINDAN ÖZGÜVENİ VE ONURU GASPEDİLMİŞ EŞCİNSELLER ARASINDA MÜCADELEYİ SEÇENLERİN YANISIRA KARAMSAR, İNANÇSIZ, ZÜPPE VE HETEROSEKSİZM İŞBİRLİKÇİSİ EŞCİNSELLERİN DE OLMASINDAN HEM DE ÇOK OLMASINDAN DAHA DOĞAL NE OLABİLİR? İKİ ŞEYDEN EMİN OLMAMIZ GEREKİYOR. BİRİNCİSİ,

MÜCADELE YOKSA ÖZGÜRLÜK DE YOK. İKİNCİSİ,

EŞCİNSELLERİN KURTULUŞU HETEROSEKSÜELLERİ DE ÖZGÜRLEŞTİRECEK!


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook
KaosGLD45 by sol yayin - Issuu