kapak 18_Layout 2 7/1/11 8:04 PM Page 1
Genel seçim tartışmaları üzerine PERSPEKTİF Sf. 12-13 Yunanistan’da emekçiler hükümetin kemer sıkma politikasına karşı sokaklara döküldü
Hapishanelerdeki hak gasplarına dikkat çeken TKMP, Haziran ayı raporunu kamuoyuna açıkladı
❯❯SAYFA 18-19
❯❯SAYFA 10
Halkın Günlüğü Özgürlüğün 1-10 TEMMUZ 2011 Yıl: 1 Sayı: 15 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net
18.yılında hesap sormaya
f GÜNCEL Sivas Katliamı’nın üzerinden 18 yıl geçti. 18 yılda ne halkın öfkesi dindi ne de devlet tarafından hedef tahtasına oturtulan Alevilerin yarası söndü. Halkı birbirine kırdırma çabasıyla olayı kapatmak isteyen, katliamın birinci derecedeki sorumlusu devlettir. Kendi katliamlarını unutturmak için her türlü manipülasyona başvuruyor. Tüm yasaklamalara rağmen, katledilen 33 aydın nezdinde insanca bir yaşam ve gerçek demokratik bir düzen mücadelesi bir kez daha Sivas’a ve ülkenin birçok alanına taşınacak.
e-posta: halkingunlugu@hotmail.com
haykırışı kırın zincirleri
Devrimci demokratik kurumların karşısında devlet, Madımak Oteli önünde yapılacak anma etkinliğini yasakladığını duyursa da Pir Sultan Abdal Dernekleri Federasyonu ile DHF’nin de aralarında bulunduğu çok sayıdaki devrimci, demokratik kurum Sivas’taki anma etkinliğine katılacak. 2 Temmuz yaklaşırken bir açıklama yapan Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) “Ülkemiz siyasi iktidarı, Alevilerin yaşadığı sorunları çözemez” ifadesini kullandı. DHF, ayrıca; “Ağalar ve patronlar sultasının uşaklık ettiği emperyalist sömürü düzenidir! Sorunları yaratanlar, baskı ve asimilasyon dayatanlar, ‘açılım’ yalanlarıyla şimdi karşımıza geçerek, ‘sorunlarınızı merak ediyoruz’ demektedirler. Sorunların kaynağı olan emperyalizm uşağı burjuva-feodal gericilik, ülkemiz topraklarından silinmediği sürece ne Alevilerin ne de diğer ezilen halk kesimlerinin sorunları çözülemez” ifadelerini kullandı.
❯
EMEK Modern çağın köle pazarı kuruluyor sf 20
❯ GÜNCEL Bu ahırda temiz siyasete yer yok sf. 06-07
2-3_Layout 2 7/1/11 3:53 PM Page 1
02 güncel Devrim kitlelerin eseridir
Halkın Günlüğü 1-10 TEMMUZ 2011
Halk savaşında ısrar Dersim Ovacık’ta ölümsüzleşen üç halk savaşçısı, “Gerillalar ölmez yaşasın Halk Savaşı” sloganları arasında binlerce Dersimlinin omuzlarında taşınarak sonsuzluğa uğurlandı. Dersim Ovacık İlçesi’nde 27 Haziran Pazartesi günü Maoist Komünist Partisi (MKP)’ne bağlı Halk Kurtuluş Ordusu (HKO)’yla Türk ordusu arasında yaşanan çatışmada ölümsüzleşen üç halk savaşçısı, yapılan törenlerin ardından sonsuzluğa uğurlandı.
Bedel ödedik bedel ödeteceğiz! Tören sırasında MKP militanları da üç halk savaşçısı için bir açıklama yaptı. Yapılan açıklamada halk gençliği kavga siperlerine çağrılarak, şunlara değinildi: “Partimiz üç yiğit savaşçısını daha ölümsüzlüğe uğurladı! Dostlar, yoldaşlar, siper yoldaşlarımız, devrimci savaşın zora dayalı olduğunu onun ancak kancan bedeliyle zafere ulaşacağını hepimiz biliyoruz. Nasıl ki; bu bedeller üzerinden dünden bugüne ulaştıysak öyle de devrimi müjdeleyen yarınlara ulaşacağız. Maoist Komünist Partimiz öncülüğünde savaşan Halk Kurtuluş Ordumuz da bu bilinçle yürüyor, yürüyecektir. Yüzlerce şehidimiz bunun göstergesidir. Halk Kurtuluş Ordumuzun kahraman savaşçıları Ozan Derman (Yılmaz), İsmail Perktaş (Fecir), Abidin Demir (Taylan) yoldaşlarımızı ölümsüzlüğe uğurladık. Bu vesileyle halkımıza şunu belirtmek istiyoruz; Devrim kitlelerin eseridir. Kitleler devrim ile buluştuğu oranda devrim gelişecek, büyüyecek ve zafere ulaşacaktır.”
HKO saflarında savaşı büyütmeye Savaşı tribünlerden izlemek kurtuluş kavgamıza hizmet etmiyor. Halk Savaşı’nın her alanında özne olup, bu savaşa bilfiil taraf olmak kurtuluş kavgamızın yegane yoludur. Halk Kurtuluş Ordusu saflarında yer alıp savaşı geliştirmeliyiz..” MKP militanları tarafından yapılan açıklamanın ardından kitle, hep bir ağızdan coşkuyla “Yaşasın Partimiz Maoist Komünist Partisi”, “Yaşasın ordumuz Halk Kurtuluş Ordusu”, “Gençler dağlara, MKP iktidara”, “Faşistlerin korkusu Halk Kurtuluş Ordusu” sloganlarını attı.
Malatya’dan Dersim Cemevi’ne getirilen gerillalar için sabah saatlerinde tören düzenlendi. Orak-çekiçli kızıl bayraklara sarılan üç halk savaşçısı omuzlara alınarak, anmanın yapılacağı yere getirildi. Yapılan tören sırasında “Halk Savaşçıları ölümsüzdür” pankartı açılırken, “Gerillalar ölmez yaşasın Halk Savaşı”, “Yaşasın partimiz Maoist Komünist Partisi”, “Faşistlerin korkusu Halk Kurtuluş Ordusu”, “Yaşasın devrimci dayanışma”, “Anaların öfkesi katilleri boğacak”, “Bedel ödedik bedel ödeteceğiz”, “Ağa patron devletini yıkacağız, halk iktidarı kuracağız” sloganları atıldı. Tören üç halk savaşçısı nezdinde devrim ve komünizm şehitleri için saygı duruşuyla başladı. Ardından Yeni Demokrasi Aileleri Birliği adına bir açıklama yapıldı.
Nice halk savaşçıları yetişip siperlerin başına gidecektir! “Ezenle ezilenin mücadelesi sürdükçe egemen sınıflar hakim oldukları devlet yapısını korumak için her türlü baskı, zulüm, öldürme, toplu imha araçlarına başvurmaktadır. Tıpkı köleci toplumun liderlerinden Spartaküs’ü öldürdükleri gibi. Karadeniz’de Mustafa Suphi ve yoldaşları, Kızıldere’de Mahir Çayan ve yoldaşları, darağacında Deniz ve yoldaşları, teslimiyete karşı bir kibrit çöpüyle bedenini tutuşturan Mazlum Doğanları, Diyarbakır zindanlarında ser verip sır vermeyen Komünist Önder İbrahim Kay-
pakkaya’yı, Mercanlarda 17’leri katletmekle sınıf mücadelesini bitiremedikleri gibi bugün de Dersim Ovacık Burnak Köyü’nde üç yoldaşımız Abidin Demir, Ozan Derman ve İsmail Perktaş’ı katlederek sınıf mücadelesini durduramayacaklardır. Yoldaşlarımızı şehit etmekle mücadelemizi engeleyemedikleri gibi bugün üç halk savaşçısını katletmekle de bizleri mücadelemizden asla yıldıramayacaklardır. Çünkü baskı, zulüm, sömürü düzeni sürdükçe sınıf mücadelesi daha keskin bir şekilde boy verecektir. Nice halk savaşçılarını yetiştirip siperler başına gönderecektir.
Halk savaşçılarını Ovacık halkı coşkuyla karşıladı Halk savaşçıları Aşağı Tornova Köyü’nde binlerce kişi tarafından alkış ve sloganlarla karşılandı. Ovacık halkının hemen hepsi düzenlenen törene katılırken, esnaf da kepenk kapatarak gerillala cenazelerini karşıladı. Konak Köyü girişinde yaklaşık 4 bin kişi “Halk savaşçıları ölümsüzdür” pankartı arkasında toplanarak mezarlığa doğru sloganlarla yürüdü. Yürüyüş sırasında binlerce kişi coşkulu bir şekilde, “Önderimiz ibrahim Kaypakkaya”, ”Bedel ödedik bedel ödeteceğiz”, “Gerillalar ölmez yaşasın Halk
Halkın Günlüğü
KARDELEN BASIM-YAYIM REKLAM GÖSTERİ ORGANİZASYON LİMİTED ŞİRKETİ Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Hıdır Gürz Yayın Türü: Bölgesel Süreli Yönetim Yeri: Şehit Muhtar Mah. Süslü Saksı Sokak NO: 11 Kat: 4 BEYOĞLU/İSTANBUL
Teknik Hazırlık: Kardelen Yayımcılık Mahmut Şevket Paşa Mah. Sivas Sok. No:2 Kat:3 Okmeydanı/İSTANBUL Tel-Fax: (0212) 238 37 96
Baskı: SM. Matbaacılık Adres: Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sokak NO:10 ABlok Yenibosna Bahçelievler-İST Tel ( 0212) 654 94 18
BÜROLAR
1 YILLIK ABONELİK ÜCRETİ: Yurtiçi 54 TL Yurtdışı 108 EURO HESAP NUMARALARI Ertaş ÖZTÜRK adına İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (TL) 1002 30000 1153314 İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (Euro) 1002 301000 1107308 İş Ban. İst. Aksaray Şubesi: (CHF) 1142699 İş Bank. İst. Aksaray Şubesi: (Sterlin) TR110006400000210021174906 İZMİR: Şehit Fethi Bey Cadde No: 13 Eski Eshot İşhanı Kat:4 Konak/İzmir Tel-Fax: (0232) 482 01 63 ● MERSİN: Çankaya Mahallesi 4702. Sok. No:8 KAt:3 Akdeniz/Mersin ● AMED: İskender Paşa Mah. İnönü Cad. MA-GÜL İşhanı Kat:4 No:10 Dağkapı/Amed ● ATİNA: Spiro trikoupi 21 10683 eksarxia GREECE/Yunanistan e-mail: devrimcidemokrasi_yunanistan@yahoo.com.tr ● YD TEMSİLCİLİĞİ: Kaiser-Wilhelm Str. 275 47169 Duisburg/DEUTSCHLAND e-mail: d.demokrasi@googlemail.com
2-3_Layout 2 7/1/11 3:54 PM Page 2
güncel
1-10 TEMMUZ 2011 Halkın Günlüğü
zaferi muştuluyor
Kavga bayrağı onların elinde yükseldi Halk Savaşı bayrağını ellerinde taşıyan halk savaşçıları halkın kurtuluş mücadelesinde ışık oldular.
Ozan Derman: Bu düzen halk savaşıyla değişecek!
zarlığa doğru yürüSavaşı”, “Yaşasın partimiz Maoist Komünist Partisi” sloganlarını attı. Tören sırasında Yeni Demokrasi Aileleri Birliği ve Partizan tarafından ölümsüzleşen halk savaşçılarının selamlandığı birer açıklama yapıldı. Açıklamaların ardından Derman ve Perktaş, mücadele çağrısı yapan marş ve sloganlarla sonsuzluğa uğurlandı.
Mazgirt halkı gerillasına sahip çıktı Abidin Demir’in cenazesi Dersim merkezde yapılan anma törenin ardından yüzlerce araçlık konvoy oluşturularak, Mazgirt’e bağlı Basi (Güneşdere) Köyü’ne getirildi. Köy meydanında toplanan halk “Abidin Demir yoldaş ölümsüzdür” sloganlarıyla gerillasını karşıladı. Ardından “Halk savaşçıları ölümsüzdür” pankartı arkasında toplanan köylüler kortej oluşturarak me-
MKP/HKO gerillaları selamlandı!
yüşe geçti. Kitlesel bir şekilde gerçekleştirilen yürüyüşte, “Abidin Demir yoldaş ölümsüzdür” , “Halk savaşçıları ölümsüzdür”, “Yaşasın partimiz Maoist Komünist Partisi”, “Faşistlerin korkusu Halk Kurtuluş Ordusu”, “Gençler dağlara MKP iktidara”, “Şehit namırın” sloganları atıldı. Abidin Demir’in şahsında devrim ve komünizm şehitleri için saygı duruşuyla başlayan tören Yeni Demokrasi Aileleri Birliği ve Partizan adına yapılan açıklamalarla devam etti. Abidin Demir söylenen kavga marşları ve okunan şiirlerle sonsuzluğa uğurlandı.
Liseli yıllarında kavgayla tanışan Ozan Derman İstanbul Anadolu yakasında daha küçük yaşta yaratıcılığıyla ön plana çıktı. Yoldaşları arasında çok sevilen Derman kısa sürede bölgede halkın sorunlarına olan duyarlığı ve çözme gayreti için sarf ettiği emeğiyle bölgede öne çıkan yoldaşlar arasında yerini aldı. Daha sonra Üniversite yıllarında halk gençliğinin kurtuluşunun çerçeveli diplomalarda olmadığının ve gerçek kurtuluşun halk savaşıyla olacağının bilinciyle yüzünü dağlara çevirdi.
Halk savaşçılarının ölümsüzleştiği günden beri devrimci dayanışma içerisinde olan Halk Cephesi ve Partizan’ın yanı sıra BDP, EMEP, ESP, EÖC, Ovacık, Hozat, Dersim Merkez belediye başkanları da cenaze törenlerine katılarak destek verdi.
Ovacık ve Mazgirt yolu güzergahı üzerinde ölümsüzleşen üç halk savaşçısı için “Ozan, İsmail, Abidin ölümsüzdür”, “Meral’den Ozan’a sürecek bu kavga” şiarlı MKP/HKO imzalı pankartların asıldığı görüldü.
03
İsmail Perktaş: Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimi halk savaşıyla gerçekleşecektir!
Yoksul bir Kürt ailenin çocuğu olan İsmail Perktaş yoldaş, devlet tarafından köyleri yakılınca göçe zorlandı ve göç ettikleri İstanbul’un emekçi semtlerinde yaşamaya başladı. Çalışma yaşamında emeğinin karşılığını alamaması, işverenleri tarafından bütün haklarından yoksun bırakılması sonucunda devrimci mücadeleye ilgi duyarak, dost devrimci bir örgüt içerisinde örgütlendi. Daha sonra Maoist güçlerle tanışan Perktaş, TürkiyeKuzey Kürdistan’ın kurtuluşunun Halk Savaşı’yla olacağına inanarak, Maoist gerilla saflarında örgütlenmek istedi. Yaptığı talebin karşılanmasını sabırsızlıkla bekleyen Perktaş, sınıf mücadelesinin en keskin ve en çetin alanı olan gerilla mevzilerine ulaştı.
Abidin Demir: Zaferi savaş siperlerinde kazanacağız! Zor koşulların içerisinde, mücadeleye sırtını dönenlere karşı örgütlü mücadele çağrısını vurgulayan Abidin Demir yoldaş da; bu sömürü düzeninin böyle devam etmeyeceğini, sömürü düzeninin ancak Halk Savaşı’yla değişeceğine olan kararlılığıyla gerilla mevzilerinde yerini aldı. Kısa sürede gerilla alanında sergilediği pratikle, birçok sorumluluk alarak, mücadeleyi zor şartlar altında iğme iğme ören Demir, halkın gerillayla buluşmasına önderlik edenler arasında yer aldı.
4-5_Layout 2 7/1/11 12:52 PM Page 1
04 güncel
Halkın Günlüğü 1-10 TEMMUZ 2011
Kamuoyuna zorunlu
Devrimci kaygı, kişilik, kültür ve ahlaktan fersah fersah uzak olan bu sorumsuz saldırılar, yalnızca bir vekil kaybetme pahasına yapılmıştır. Ortaya konan bu tablonun ideolojikfelsefi arka planı dar milliyetçi burjuva ideolojik-siyasi dokuya dayanmaktadır; ilkel feodal hırs ve burjuva pragmatizminden peydahlanmaktadır. Benmerkezcidir ve mutlak biat kültürünün ürünüdür
Seçimlerden önce olduğu gibi, seçim sonuçları üzerinde de yeni demokrasi güçlerinin boykot tavrına dair yoğun eleştiriler yürütüldü. Bunlardan bazıları eleştiri sınırlarını aşarak saldırıya vardı. Saldırı örneklerinin en uçta olanı Özgür Politika gazetesi yazarlarından Ahmet Kahraman’a ait olanıdır. Bu denli ağır saldırılar karşısında suskun kalamazdık. Bilimsel teorimize yapılan saldırıları yanıtlamayı tarihsel bir görev ve sorumluluk olarak addediyoruz. Adı geçen yazarın kara sözlerini aşağıda vererek halk kitlelerinin ve tüm ilgililerin bilgisine sunup, arkasından demokratik hakkımız olarak meşru yanıt hakkımızı kullanacağız. İlk söz A. Kahraman‘ındır:
“Kimileri de, Marksist, Leninist, Maoist sloganlardan oluşan isimlerle, ‘TC’yi kurtarma’ sevdalısı olarak ortalıkta dolaşıyor, bunlar Dersim’in en seçme gençlerini ölüm oruçlarında öldürten sonra, yeni bir taklayla, ‘dünyayı kurtaran enternasyonalist devrimciler’ şarkıları söyleye söyleye, asıllarını inkar ederek Kürt karşıtlığı yapıyorlardı.” Yukarıdaki apolitik, bir o kadar da bayağı refleksle kaleme dökülmüş kindarlık ve saldırı sözleri, A. Kahraman’ın Özgür Politika gazetesindeki makalesinden alınmıştır. Bu ibretlik tümceler, ideolojik-siyasi kimliğimize dost cepheden gelen en kaba saldırıyı ifade eden iftira belgesi durumundadır. Yazar derin sefaletini kendi diliyle gözler önüne sermiştir. Özgür Politika gazetesi yazarlarından A. Kahraman seçim sonuçlarını değerlendiren makalesinin final paragrafını MLM’lere hayasızca saldırı ve mesnetsiz suçlamalarla tamamlamıştır. Öyle ki, bu paragraf sözün tam manasıyla akla ziyan ucuz kalemden dökülmüş şuursuz bir karalama örneği ve acizlik timsalidir. Devrimci kaygı, kişilik, kültür ve ahlaktan fersah fersah uzak olan bu sorumsuz saldırılar, yalnızca bir vekil kaybetme pahasına yapılmıştır. Ortaya konan bu tablonun ideolojikfelsefi arka planı dar milliyetçi burjuva ideolojik-siyasi dokuya dayanmaktadır; ilkel feodal hırs ve burjuva pragmatizminden peydahlanmaktadır. Benmerkezcidir ve mutlak biat kültürünün ürünüdür. Ne A. Kahraman, ne de yazısı bu düzey ve niteliğiyle asla muhatap alınamaz. Ne var ki, basında yer alarak kamuoyuna yansıyan bu açık saldırıyı yanıtlamak, her şeyden önce ideolojiksiyasi kimliğimizi ve komünist değerlerimizi savunmak adına gerekli ve şart olmuştur. A. Kahraman MLM’ler şahsında evrensel ideoloji
ve değerlerimize saldırmıştır. Bundandır ki, kamuoyu önünde yanıt vermek zorunluluktur.
‘‘Güneş Balçıkla Sıvanamaz!‘‘ A. Kahraman bu satırlarında haddini aşarak MLM’lere galiz ithamlarla iftiralarda bulunmuş, siyasal kimlik ve temel değerlerine hakaret etmekten sakınmamıştır. Aynı kişi, söz konusu paragrafta sergilediği hoyratlıkla, devrimci demokratik etiği ezerek belleğinden kazıyıp kovmuş, etik değerleri pervasızca çiğneyip geçtiğini resmetmiştir. Çünkü, az buçuk dürüst olabilseydi, az buçuk etiğe uygun davransaydı, yeni demokrasi güçlerini Kürt karşıtlığı yapmakla, ‘TC‘‘ devletini kurtarma sevdalısı olmakla, Dersim gençlerini ölüm oruçlarında öldürtmekle vb. suçlamaya yeltenemezdi. MLM’lerin de tüm tarihsel, sosyal pratiği karartılamaz kadar parlak ve halklarımıza aşikardır. Yazarın bu kara itham ve iftiraları yanıtlanmaya gerek duymayacak kadar temelsiz ve çürüktür. Zerre kadar itibarı yoktur bu karalamaların. Özelde yeni demokrasi güçlerine genelde ise evrensel ideoloji-teorimize ve devrimci değerlere yapılan ağır saldırılarından ötürü A. Kahraman‘ı kınıyoruz. A. Kahraman ilgili paragrafta sarf ettikleriyle demokratik kültür ve normlar bakımından yoksul ve çırılçıplak bir garabet olduğunu deşifre etmekle birlikte; bağımsız siyasi iradeler karşısında ne kadar tahammülsüz ve saldırgan olduğunu da kanıtlamıştır. Çünkü, bunca ağır saldırı, hakaret ve iftirayı salt bir vekil kaybettiği için yapmıştır. Kendi dışındaki bağımsız siyasi iradeleri, tavır ve tutumları hazmedememiştir. Benmerkezci yaklaşımla ulusal hareketin irade ve inisiyatifi dışında kalanlara tahammül edemeyerek her türlü saldırıyı mübah görmüştür. “Benim çıkarlarıma hizmet edersen iyisin ama etmezsen düşmansın‘‘ anlayışı yazarı komuta edip damgalayan yaklaşımdır. A. Kahraman, „bunlar Dersim’in en seçme gençlerini ölüm oruçlarında öldürten...“ şeklindeki ifadeleriyle Türk hakim sınıflarının dilini kullanma ve onların ağzından konuşma durumuna düşmüştür. Ölüm orucu şehitlerine, devrimci kişiliklerine ve iradelerine saygısız bir saldırıda bulunmuştur. Öte yandan, ‘‘… öldürttüler…‘‘ atfıyla MLM’leri suçlayan ve ‘‘asıllarını inkar ederek…‘‘ biçimindeki kastıyla, yazarlığını yaptığı geleneğin zindanlardaki devrimci eylem ve direniş şehitlerini, mücadele değerlerini ve geçmişini inkar etmiş oluyor. Zira, ölüm oruçlarında şehit düşen yoldaşlarımız ve siper yoldaşlarımız devletin faşist saldırıları sonucunda şehit düştükleri gibi; devletin tutsaklara yönelik teslim alma, kişiliksizleştirme, tecrit-tretman ve insan onuruna aykırı bilimum işkence ve uygulamalarına karşı insanlık onuru adına gönüllü ve bilinçli devrimci irade direnişlerinde kararlılıkla şehit düşmüşlerdir. Ölüm oruçlarında şehit düşenlerin yalnızca Dersim’in ‘‘en seçme gençleri‘‘ değil, TürkiyeKuzey Kürdistan coğrafyası ‘‘gençleri‘‘, yani militan devrimcileri ve komünistleri olduğunu da bilmelidir A. Kahraman. TC’nin faşist katliamlarını MLM’lere yıkmak, komprador sınıfların yardakçılığı değilse, aymazca yalanlara sığınan özel bir karalama çabasının ürünüdür. Yazarın ve okuyucunun dikkatini çekeriz ki, ‘‘gençleri kandırıp öldür-
tüyorlar‘‘, ‘‘korkutarak zorla ölüm oruçlarına sokuyorlar‘‘, ‘‘başındakiler yiyor, gençleri ölüm orucuna sokuyorlar‘‘ vb demagojisini Türk devletinin başbakan ve bakanları söylüyordu. Yazarın söyledikleri bunlardan farklı mıdır? Dahası, ulusal hareketin de Diyarbakır zindanlarında ölüm orucu şehitleri vardır. Zindan direnişlerinde kahramanca bedenini ateşe veren gençleri vardır. İşkencelerle katledilmiş direnişçileri vardır… A. Kahraman ‘‘Ölüm oruçlarında Dersim’in en seçme gençlerini öldürtüler‘‘ diyerek, sözüm ona Dersim halkının geri duygularına hitap edip MLM’leri tecrit etmeyi hedeflerken, kaldırdığı taşı ayağına vurmaktadır; çünkü, saygı duyulacak olan direnerek şehit düşmektir; çünkü, zindanlarda faşist saldırılara karşı direnerek şehit düşme gerçeği Kürt ulusal hareketine de ait bir pratiktir. Bizleri ‘‘asıllarını inkar etmek‘‘le suçlayan yazarın, kendi geleneğinin geçmişini inkar ettiği açıkça sırıtmaktadır. A. Kahraman, ‘‘Asıllarını inkar ederek Kürt karşıtlığı yapıyorlardı‘‘ sözleriyle yaptığı çarpıtma ve iftirayla büyük bir tahrifatçı olduğunu ıspatlamış oluyor. Zira MLM’ler asla ve asla Kürt karşıtı değildirler. Bu çirkin bir saldırı, kara bir iftiradır. MLM’lerin hiçbir pratiği, hiçbir teorisi kesinlikle Kürt karşıtlığı (karşıtlık bir nevi ‘‘düşmanlıktır‘‘ da) anlamına gelmez-böyle yorumlanamaz. Bilakis, Kürt ulusal sorunu ve Kürt ulusuna uygulanan milli zulme ilk olarak parmak basıp bilimsel analizler ortaya koyarak öncülük yapan ve Türk hakim sınıflarının bu milli zulmüne karşı en tutarlı tavır ve karşı koyuşun teori-pratiğini temsil eden bu geleneğin kurucu önderi Kaypakkaya’dır. Coğrafyamızdaki MLM’ler, pratik yetersizliklerine karşın, ulusal sorundaki bilimsel tutum ve teorik doğrultusundaki devrimci özü asla unutmamış-inkar etmemiştir. MLM’ler, öncelleri ve ardıllarıyla kayıtsız şartsız olarak, Türk hakim sınıflarının uyguladığı milli baskıya karşı
ezilen Kürt ulusu ve azınlıkların yanında yer almıştır. A. Kahraman, MLM’leri kasten, ‘‘TC’yi kurtarma‘ sevdalısı olarak ortalıkta dolaşıyor…‘‘ şeklindeki sözleriyle, sadece kaba bir yalan söylemiş olmuyor; aynı zamanda feodal öfkesinin kölesi olarak algılama özürü tespitiyle paradoksa çakıldığını ve en önemlisi de dostdüşman ayrışımında siyasi miyop olduğunu göstermiş oluyor. Zira, tüm dünyaya aleni olan yeni demokrasi güçlerinin kuruluş ve varlık gerekçelerini, TC’ye karşı mücadelesini ve köklü düşmanlığını, mücadele tarihini, bu savaşta ödediği bedelleri, ideolojik-politik duruşunu vb. tüm komünist gerçeğini bir kalem darbesiyle silip, kör bir cüretle TC’yi kurtarma sevdalısı olarak atfetmiştir. Ama Maoistlerin mücadele tarihi A. Kahraman’ın dil uzatamayacağı kadar berrak, devrimci ve halklarımız nezdinde saygındır. Yeni demokrasi güçleri somut pratikte de düzen ve düzen partilerinin teşhirini yürüterek, yasalcı reformist tasfiyeciliğin uzlaşmacı niteliğine rağmen, devlet ve parlamento karşıtı ajitasyon-propaganda temelinde ilkeli devrimci duruş gösteren ender pratiğin sahibidir. A. Kahraman, MLM’leri, ‘‘Marksist, Leninist, Maoist sloganlardan oluşan isimlerle,‘‘ şeklindeki ifade biçimiyle ve ‘‘…enternasyonalist devrimciler şarkıları söyleye söyleye,‘‘ şeklindeki ibareleriyle demokratik ve sosyalist kültüre ne kadar uzak olduğunu göstermekle birlikte, enternasyonalizmden ne anladığını da ortaya koymuştur. Zira onun için enternasyonalistlik bir şarkı, MLM ise ayrı ayrı isim ve sloganlardır. MLM bir slogan olmadığı gibi, ayrı ayrı ‘‘sloganlar‘‘ hiç değildir. MLM birbirinden kopmaz bir bütündür ve bir ideoloji, bir bilimdir! O, dünya proleter devrimcilerinin, dünya halklarının kılavuzudur; A. Kahraman’ın alay edemeyeceği kadar, dünya halkları elinde güçlü, aktüel ve büyük bir silahtır.
4-5_Layout 2 7/1/11 12:52 PM Page 2
güncel
açıklama
Kısacası, bütün bu iftira, karalama, saldırı ve hayasızlıkları A. Kahraman‘ın portresini sunmaktadır. Kendisine önerimiz, halka karşı samimi bir özeleştiri yapmasıdır. Aksi halde dost güçler arasında nifak tohumları saçan birisi olarak anılmayı hak edecektir!
Devrimci değerlere saldırı mahkum edilmelidir! Üzücü olan demokratik mecrada bulunan Özgür Politika gazetesinin bu saldırıyı yayın ilkeleriyle bağdaştırıp sayfalarında yer vermesidir. Özgür Politika gazetesi bu saldırı yazısını yayınlayarak, sorumluluğu oranında yapılmış mesnetsiz saldırıya ortak olmuştur. Özgür Politika gazetesi sorumlu yazı işlerinden talebimiz, gazete sayfalarını devrimci olmayan üslup ve yazarlara kapatmasıdır. Sorumluluğa davet ediyoruz. Özgür Politika gazetesi devrimci ve komünistlere yapılan saldırıların kürsüsü, saldırı yapanların kollayanı ve sahiplenicisi olmamalıdır. Gerekli duyarlılığın gösterileceğini umuyor, bekliyoruz. Öte yandan yazarın, ‘‘Bunlar Dersim’in en seçme gençlerini ölüm oruçlarında öldürten…‘‘ şeklindeki ifadeleriyle, hakim sınıflar ağzıyla konuşarak zihniyetinin sefilliğine ayna tuttuğu saldırılarını yanıtlamak, kuşkusuz ki tüm devrimci ve komünistlerin görevidir. Yine, yeni demokrasi güçleri hedeflenerek yapılmış olsa da MLM’ler genellemesi yapılarak gerçekleştirilen saldırı, tüm MLM’lere ve bilimsel sosyalizmin evrensel teorisine yapılmış saldırıdır. Bu bakımdan saldırının muhatabı salt Maoist güçler değil, bütün devrimci ve komünistlerdir. Dolayısıyla saldırının göğüslenmesi, esas olarak Maoistlerin omuzlarında da olsa, genel olarak ve her bakımdan tüm komünist ve devrimcilerin görevidir. Çünkü, devrimci
ve komünist değerler yalnızca bir yapıya has değerler değildir ve yapılmış saldırı sadece bir yapıya yapılmış değildir. O halde saldırıya karşı tavır-tutum ve yanıt hakkı bütün demokratik, devrimci ve komünistlerin sorumluluğudur. Fakat bu yanıt ve eleştiri; ‘‘Ahmet Kahraman eleştirilerini direk ve somut yapmadan…‘‘ biçimindeki şartlı yaklaşımlarla yeni demokrasi güçlerine yapılan saldırıları objektif olarak onaylayan ve yönlendiren veya MLM‘lere yönelik saldırı karşısında eleştiri yürütmekle birlikte, yeni demokrasi güçlerine yapılmış saldırılar karşısında nötr duran tavır bu muhtevasıyla tutarlı değildir. Dahası, A. Kahraman’ın saldırılarına ‘‘Dersimcilik‘‘ ekseninde verilen yanıtlar da olabildiğince eksik ve hatalı yaklaşımdır. Kuşkusuz ki, Dersim halkına yapılan saldırılar da kınanmalıdır. Ancak bölgeci refleksler halka yapılan saldırıları kınamakla doğru orantılı değildir. Bölgeci, toprakçı-şehirci-hemşerici tüm ayrımcı yaklaşımlar, bölücü, geri ve zayıflatıcıdır. En önemlisi de sınıf bakış açısından yoksundur. Bölgeci yaklaşımlar bilimsel ve devrimci olmadığı gibi, sakat eğilimlerdir. Hatalı yaklaşımlar başka hatalı yaklaşımlarla giderilemezler. Özellikle, BDP karşıtlığına bürünen ‘‘Dersimcilik‘‘ tehlikeli eğilimdir ve bu kabul edilemez. Dersim halkı elbette ki, maruz kaldığı saldırılara yanıt vermelidir ama bu, ‘‘Dersimcilik‘‘ gibi gerici eğilimlerle ele alınmamalıdır. Özetle; halktan yana olan ilerici, demokrat, devrimci ve komünist hiçbir güç; proletarya ve halk kitlelerinin değer ve erdemlerine yapılan saldırılar karşısında kayıtsız kalamaz, kalmamalıdır. En tutarlı tavırla bu saldırıları mahkum etmek, tabii devrimci ödev ve yüksek sorumluluk bilinci gereğidir.
UFUK ÇİZGİSİ
≫ bakış can
KADIN SORUNUNDA SOMUT MÜCADELE
K
adın sorununda çok çarpıcı sorunlar yaşanmakta ve bunlar genel olarak bilinmektedir. Ancak yaşanan açık sorunlar bilinse de, bu somut sorunların üzerinden mücadelelerin geliştirmesinde yetersiz kalınmaktadır. Bunun temelinde, geleneksel olarak süregelen köklü sorunlara karşı alışkanlıklarla adeta bir bağışıklık halinin yaşanması ve yaşamın her anında karşılaşılan sorunları kanıksama durumunun yattığı gerçektir. Sorunun ihtivası o kadar geniş ve ayrıntılı, o kadar yaygın ve büyük ki, çözümü de müdahalesi de o kadar karmaşık ve zordur. Mücadelesi devrime ertelenemez kadar yaşamsal olan bu devasa sorunun, sınıflı sistemle alakasından dolayı gerçek çözümü ister istemez ve devrime dayanır. Sınıfların var ettiği sorun ve son tahlilde sınıfsal olan sorun ancak sınıfların tasfiye edilmesiyle çözülür veya çözüm yoluna koyulur. Varlık temeli sınıflara dayanan sorun, bu varlık temeliyle ortadan kaldırılabilir. O halde kadın sorunu mücadelesinin sınıf mücadelesine bağlı ele alınmasının altı bir kez daha çizilmelidir. Bunları tespit etmek öncelikle gereklidir. Bir şey daha gereklidir; kadın sorunu demokrasi sorunudur. Devrim bütün demokratik veya demokrasi sorunlarını içererek üstesinden gelen köklü bir eylemdir. Devrim sistemin içten iyileştirilmesiyle haklı ve objektif olarak ilgilenir ama onun işi bununla sınırlı değil, sistemin kökten nitel değiştirilmesinde sabitlenir. Buna karşın, demokrasi meselesi olan sorunlar devrim öncesi geliştirilebilir, hafifletilebilir, ileri çekilebilir konulardır ve bir anlamda devrimin hazırlıkları olarak işlev görürler. Bundandır ki, bu sorunların göreli olarak aşılması mümkün olup, mücadelesi devrime bırakma bilincinden arındırılarak ele alınmak durumundadır. Ama devrim mücadelesinin bir parçası olarak ele alınması ve köklü çözümünün devrimle mümkün olacağı da unutulmamalıdır. Özcesi, kadın sorunu devrime ertelenemez ama devrimsiz de düşünülemez. Tersini tasavvur etmek salt cinsiyetçi yaklaşım olmakla birlikte, sorunun çözümünde fersiz burjuva görüştür özünde. Kadın sorununda önemli analiz ve tespitler yapılıp fikir düzeyinde çözümler tartışılıp üretilmektedir. Sınıf perspektifinden olduğu kadar, cinsiyetçi yaklaşımlar da güçlü bir zemin kaplamaktadır. Kadın sorunu kapsamında yaşanan baskı ve sömürünün cinsiyete dayalı olması, içgüdüsel ve haklı zemindeki cinsiyetçi reaksiyonları da tabiatıyla gündeme getirmektedir. Dolayısıyla bu reaksiyonlar sınıf tavrı bakımından kusurlu da olsalar, belli bir haklılığa dayanıp demokratik özellik barındırırlar. Bu durum, sınıf hareketinin demokratik yapıya sahip olan dinamikleri yanına almasını, onlarla çatıştığı noktada ideolojik düzlemde çatışmasını ama çakıştığı oranda birleşmesini gerektirir veya tanıtlar. Demokratik sahada mücadele yürüten kadın hareketi ve tüm demokratik devrimci hareket bu genel doğrultuyu esas alarak, özgün ve somut mücadeleler geliştirmelidir. Bunun için yeterli materyal mevcuttur. Ve bunlar üzerinde daha etkili mücadeleler yükseltilebilir. Köleci dönem, köle sahibinin köleler üzerindeki tasarrufu, yaşam hakları da dahil tüm imtiyazlara sahip olduğu korkunç ka-
ranlık bir dönemdi. Bu toplumsal sistem geçilse de kadın için devam etti özünde. Özellikle feodal toplumda kadının köleliği derinleşti. Kapitalist topluma gelindiğinde bu durum önemli nüanslar gösterse de, kadının, özellikle cinselliği itibarıyla metalaştırılıp pazarlanması-satılması biçimiyle özünü korudu-koruyor. Kapitalist-emperyalist çürümüşlük toplumsal halk kitlelerini sömürüp körelttiği gibi, kadını da çürümüşlüğüne uygun olarak cinsel meta ve seks kölesi haline getirmekte, tüketimi teşvik edip ürünlerini pazarlamanın reklam aracı olarak kullanmaktadır. Kadın bedeni ve cinselliğinin TV ekranları, gazete-dergi sayfaları, kartpostallar ve vitrinlerlerde çeşitli resim veya canlı görüntülerle sergilenip teşhir edilmesi yetmiyormuş gibi; sokaklardaki duvarlar, direkler, bina-dükkan camları, bilboardlar ve yapıştırılması mümkün olan her yer çıplak kadın resim-görüntüleri ile tıka basa doldurulmuş durumdadır. Bu durum, kadını alabildiğine aşağılayan, rencide eden ve kadına yönelik çarpık anlayış ve yaklaşımı yansıtarak geliştiren ve kadına bakış açısı ile kadına yönelik cinsel saldırıyı açıkça teşvik edip kışkırtan bir durum olmakla beraber; kapitalist toplumun kokuşmuş yoz kültürü, kar hırsı ile kadın onurunu pervasızca ayaklar altına aldığı bir durumdur. Bu durum kapitalizmin, insani değerlere, insani hak ve özgürlüklere, kadının saygınlığına darbe vuran ağır bir çürümüşlük durumudur. Bu tablo sınıf hareketinin önüne ve özellikle de kadın örgütlerinin önüne şu görevi koyar: Siyasi mücadele muhtevasının bir bileşeni olarak kadın sorununda, dibe vurmuş burjuva dejenerasyon ve çürümüşlüğe karşı demokratik kültür ve değerler mücadelesini ataklaştırmak! Somut olarak atılması gereken adımlardan biri; resim ve görüntülerle günlük yaşamın her anında ve her köşesinde, sokak, duvar, cam, gazete-dergi ve tabelasında pervasızca teşhir edilen kadın cinselliği ve kadın kimliğine yönelik yapılan saldırılara karşı, gerek hukuksal zeminde davalar açarak, gerekse de kitlesel eylemliliklerle tepki ve mücadeleler ortaya koyulmalıdır. Kadını cinselliğiyle rencide edip onurunu ayaklar altına alarak teşhir eden ‘’reklamlar’’ yasaklanabilir-yasaklanmalıdır. Tüm demokratik güçler ve kadın örgütlerine öneri götürülerek ortak bir mücadelenin sergilenmesi sağlanmalıdır. Mücadelenin somut talebi; bilbordlardaki, gazetelerdeki, afişlerdeki vb. olağanın üstünde çıplak olan tüm kadın resimlerinin sergilenmesi-reklam edilmesi yasaklanmalıdır şeklinde olmalıdır. Elbette kitlesel tepki eylemleri de bunu sokaklardan hedefleyen ve besleyen mücadeleler olarak yürütülmelidir. Yani, kadın cinselliğinin pazarlanarak yaygınlaştırılan burjuva yozlaşma-yozlaştırma ve çürümeye karşı, proleter devrimci, demokratik ve hatta insani değer ve kültür adına bir savaş açılmalıdır. Bu savaşı kadın örgütlerinin omuzlaması özellikle önemli ve anlamlıdır. Elbette sınıf güçleri esasında tüm demokratik dinamikler bu mücadelenin öznesi olmalıdırlar. Burjuvazinin bu saldırısına karşı mücadele yürütmek önemli bir görev, büyük gururdur.
6-7_Layout 2 7/1/11 2:36 PM Page 1
06 güncel
Halkın Günlüğü 1-10 TEMMUZ 2011
Seçim oyunu bitti, figüranlar iş başında 12 Haziran 2011 genel seçimlerinin bol aldatmacalı toz duman havası henüz yellenmemişken, ülkenin çeşitli yerlerinde yapılan gözaltı ve tutuklama terörü, devletin ve onun hükümetleriyle, meclisiyle, tüm kurumlarının gerçek niteliğini bir kez daha gözler önüne serdi Geçtiğimiz günlerde Van’ da Eğitim-Sen’e yapılan gece yarısı baskınıyla artan saldırı furyası, ardından yaşanan tutuklama ve gözaltılar, devletin gözler önüne serilen gerçekliğinin somut bir yansıması oldu ve bu gerçeklik önümüzdeki süreçte de alabildiğine devam edecek gibi görünüyor.
Protesto eylemi yapıldı Yapılan bu saldırılara karşı ülke genelinde protesto eylemleriyle karşılık verildi. Başta Ankara, Van, Urfa, Adana, Antalya olmak üzere ülkede KESK’e yönelik saldırılar mücadele çağrıları ve sloganlarla protesto edildi. Her ilde düzenlenen eylemlere devrimci, ilerici kurum ve kişiler de faal katkı sundu. KESK’e yapılan bu son saldırıda Van Eğitim-Sen Şube başkanı ve yöneticileri dahil altı üye, geçtiğimiz salı günü, gözaltına alındı. 24 Haziran Cuma günü ise 3 Eğitim-Sen üyesi savcılık tarafından serbest bırakılırken, şube başkanı ile
birlikte üç yönetici de tutuklandı. Konuyla ilgili KESK’e bağlı Eğitim-Sen bir açıklama yaparak saldırı ve tutuklamaları kınadı ve bir çok ilde yapılan eylemlerle de tutuklamalar protesto edildi. Eğitim-Sen genel merkezinin yaptığı açıklamada devlet tarafından yapılan bu saldırıların bir tahammülsüzlüğün ifadesi ve örgütlenme ve düşünce özgürlüğüne vurulan bir darbe olduğu ifade edilerek, şöyle denildi:
Esas duruşa geçmeyeceğiz! “Bizler, son günlerde bu artan baskılar sonucu gözaltına alınan ve daha sonra tutuklanan Van şube başkanımız Selami Özyaşar, geçen dönemki şube başkanımız Lezgin Botan ve üyemiz Garip Yaviç’in derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz. AKP bölgede seçim hezimetini ve yaşadığı şokun faturasını emekçilere çıkarmak yerine hatayı kendi yürüttüğü siyasal ve sosyal politikalarda aramalıdır. Devletin tüm olanaklarını, araçlarını, memurlarını kendi lehine 12 Haziran seçimlerinde seferber eden AKP, kendisine çalışmayan, kendisine benzemek istemeyen emekçileri hedef alan bu hukuksuz uygulamalara bir an önce son vermelidir. Eğitim-Sen olarak AKP’nin bu uygulamaları karşısında esas duruşa geçmeyeceğimizi bir kez daha belirtiyoruz. Her türlü hukuksuzluğa ve keyfi uygulamalara karşı, anti demokratik uygulamalara karşı fiili ve meşru mücadelemizi bu dönem de yükselteceğimizi belirtiyoruz.
Sanal suçlara 2 yıl tutukluluk
Bu ahırda temiz 12 Haziran seçimlerinde Amed’den Kürt ulusunun oylarıyla bağımısız milletvekili seçilen Hatip Dicle’nin kazandığı vekilliğin YSK tarafından düşürülmesinin ardından veto kararında AKP hükümetini sorumlu tutan BDP ve Kürt ulusal hereketinden sert tepki geldi YSK seçimler öncesi ve seçim sonrası BDP destekli bağımsız adaylar için aldığı yasakçı kararları ile devletin Kürt ulusal hareketine yönelik uyguladığı imha ve inkar siyasetinde hiçbir değişikliğe gitmediğini tekrardan gözler önüne serdi. Seçimlerin ardından Kürt ulusunun oylarıyla meclise gönderilmek istenen Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku adayları Hatip Dicle, İbrahim Ayhan, Gülseren Yıldırım, Selma Irmak, Faysal Sarıyıldız ve Kemal Aktaş YSK ve mahkemeler tarfından tahliye taplepleri red edilerek, meclise sokulmadı. Bu kararlarla birlikte birkez daha ülkemizde Türk hakim sınıfları tarafından “Kürt sorununda demokratik çözüm”, “Güçlü bir Türkiye için birlik” anlayışı ile ülkemiz halklarının üzerine çöken ve halkımızı içten içe gizlice zehirleyen “demokrasi atmosferi” paramparça oldu.
Meclis sömürenlerin şatosudur Kurulduğu günden buyana ülkemiz halklarına uygulanan baskı, sömürü ve katliam politikalarına
DHF üye ve taraftarları hakkında IMF protestolarının ardından “Yasa dışı örgüt üyesi olma” iddiasıyla açılan davanın duruşması İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Alelacele görülen davada mahkeme heyeti yine savcı ve avukatların tahliye talebini reddetti. MF ve DB protestoları sonrasında tutuklanan DHF üye ve taraftarları 2 yıla yakın zamandır ”örgüt üyesi” olma iddiasıyla tutuklu bulunuyorlar. Tutuklu kalmalarına delil olarak, herhangi bir eylemde kullanılmayan boş bir poşette çıkan parmak izi ile herkeste bulunabilecek bir bileklik, 8 Mart, 12 Eylül ve IMF mitinglerinde çekilmiş portre fotoğraflar gösterildi. Beşiktaş’ta bulunan İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden davaya, tutuklu sanıklardan DHF temsil-
anlam katmaya, halkın büyüyen tepkisini düzen partileri ile devlet denetimi altında tutmaya yarayan TBMM içerisinde, halkın beklentilerini karşılayacak temiz siyasete yer olmadığı YSK’nın ve mahkemelerin red kararı ile tekrardan tescillendi. Verilen kararların ardından Kürt ulusal hereketi ve BDP’den sert tepkiler gelirken, süreci “demokrasi” şovları ile sürdüren AKP ise “YSK’nın kararına saygıyla yaklaşılması” gerektiğini ifade ederek, devletin bürokratik kurumları ile yürüttüğü baskı organizasyonunda aldığı görevi yerine getirdi.
Düzen partileri omuz omuza Düzen partileri devletin ulusal
cisi Ali Haydar Ben ve üye ve taraftarlardan Erdem Taş, Sebeki Özün ile tutuksuz sanık Besime Gülçiçek katıldı.
“Sanal suçlamalar” Savunma yapan avukat Meral Hanbayat yaptığı açıklamada polis ve savcı tarafından hazırlanan iddianamenin çelişkilerle dolu olduğunu, ayrıca örgüt üyesi olma iddiasıyla tutuklanan 3 kişi hakkında, somut hiçbir delil olmamasına rağmen, tamamen sanal senaryoya dayanan kurgularla suçlamalar yapıldığını belirtti. Hanbayat, iddianamenin bir bölümünde savcının dahi kişileri örgüt üyeliğiyle suçlayacak yeterli delilin mevcut olamadığına hüküm verdiğine dikkat çekerek, tahliye talebinde bulundu. Ali Haydar Ben’in avukatı Öznur Bayoğlu da müvekkilinin üzerindeki elbise ve
harekete yönelik tasviye saldırısı içerisinde omuz omuza verirken, devlet YSK üzerinden Dicle’ye uyguladığı veto ile ulusal harekete ve BDP’ye meclisin kırmızı çizgilerini “zorlama” telkininde bulundu. Alınan Veto kararının “doğru bir karar” olarak ilk elden değerlendiren AKP kurmaylarının ardından Başbakan Tayyip Erdoğan ise veto kararından günler sonra “Türkiye bir hukuk devletidir” vurgusunu yaparak, kararın yarattığı havadan nemalanmak için, “Bugünlerde yaşanan tartışmalar da bir kez daha göstermiştir ki Türkiye, yeni bir anayasaya, yasalarında da çok ciddi bir reforma artık her zamankinden daha fazla ihtiyaç
bileklik gibi eşyaların delil olarak gösterildiğini belirterek, “Küreselleşen dünyada giysiler birbirine benzeyebilir. Bunlar delil sayılamaz. Polis fail yaratmadaki beceriksizliğini sanal deliller üzerinden kapatmak istiyor.” dedi. Bayoğlu, havai fişeğin patlayıcı madde olmadığına dair Yargıtay kararlarını hatırlatarak, Ben’in tahliyesini istedi.
“Eğer suçsa herkesi yargılayın” Duruşmada savunma yapan DHF temsilcisi Ali Haydar Ben, hakkında delil olarak gösterilen eylemlerin demokratik hak arama mücadelesi olduğunu ve on binlerce kişinin bu eylemlere katıldığını ancak iddia makamının sadece kendisini suçlamasının ilginç olduğunu belirtti. 8 Mart, 12 Eylül mitingleri ve zamlara
6-7_Layout 2 7/1/11 2:36 PM Page 2
1-10 TEMMUZ 2011 Halkın Günlüğü
siyasete yer yok Biz sorun yaratmak için değil çözüm için Meclis’e gitmek istiyoruz. Atılacak adımlara göre kararımızı yeniden oturup tartışarak gözden geçirebiliriz” dedi.
DHF: Karar şaşırtıcı değildir
duymaktadır. Muhalefete, STK’lara ve medyaya sesleniyorum. Gelin ön şartsız olarak özgürce konuşalım, tartışalım. Herkese çağrıda bulunuyorum. Gelin en geniş uzlaşmayla yeni anayasayı hazırlayalım.” açıklamasında bulundu. CHP ise karara saygıyla yaklaşırken milletvekili seçilen tutuklu adayları Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay’ın yargı tarafından tahliye edilmemesi üzerine tartışmalara katılarak, başta hükümeti, yargıyı ve YSK’yı topa tuttu.
Bağımsızlar boykot ediyor BDP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) ve Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu bileşenleri veto kararının ardından, “Parlamento ve iktidar bu haksızlığı giderme ve demokratik siyasetin
karşı yapılan eylemlerin suç olarak gösterilemeyeceğini savunan Ben, söz konusu eylemlerin mahkeme tarafından “yasa dışı” olarak gösterilmeye devam edilmesi durumunda, bu eylemlere izin veren ilgili kamu görevlileriyle, 12 Eylül Gazi Mahallesi’nde yaşanan katliam hakkında “devletin karanlık yapılanması yaptı” şeklinde açıklamada bulunan Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da yargılanması gerektiğini ifade etti. Duruşmada taleplere ilişkin verilen aranın ardından mahkeme heyeti Ali Haydar Ben, Erdem Taş ve Sebeki Özün’ün tutukluluk hallerinin devamına karar verirken yeni yapılacak duruşmayı 1 Kasım 2011 tarihi olarak belirledi.
Polis fezlekeleri davayı şekillendiriyor Davanın seyri ile ilgili gazetemize açık-
önünü açarak çözüm olanaklarını geliştirme yolunda somut bir adım atıncaya kadar parlamentoya gitmeyeceğiz” açıklamasında bulundu.
Öcalan: boykot kararı doğru PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın avukatları, Öcalan’ın Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu milletvekillerinin, Hatip Dicle’nin vekilliğinin YSK tarafından düşürülmesi sonrası Meclis’e gitmeme kararını “doğru bulduğunu” ifade ettiğini aktardı.
Demirtaş: Adım atılırsa yemin törenine katılırız BDP eski Genel Başkanı ve Hakkari Bağımsız Milletvekili Selahattin Demirtaş, “Çözüm konusunda somut bir adım atılırsa Salı günü Meclis’teki yemin törenine katılırız. Meclis’i ilelebet protesto gibi bir kararımız yoktur.
lamalarda bulunan Av. Meral Hanbayat, hukuki belge niteliği taşımayan polis fezlekelerinin yargılamaları en başından itibaren şekillendirdiğini belirtti. Hanbayat müvekkillerin yasadışı örgütü üyesi oldukları iddiasıyla yargılandığını, ancak bu iddiayı kanıtlayacak somut hiçbir verinin iddianamede bulunmadığını aktararak şunları söyledi: “Örneğin; Gaziosmanpaşa Demokratik Haklar Derneği başkanı olan Ali Haydar Ben’in dernek adına katılmış olduğu her yasal, demokratik eylem(Gazi Anması, 8 Mart Mitingi, İMF protestosu vb) yasadışı örgüt faaliyetiymiş gibi gösterilmektedir. Havai fişek patlayıcı bir madde olmadığına ilişkin yargı kararları varken, bu içtihatlar yok sayılmıştır. Eylemi gerçekleştiren kişinin bilekliğiyle Ali Haydar Ben’in taktığı bileklik benzer diye bu eylemle ilgili yargılanmaktadır. Yine birbi-
12 Haziran seçimlerinde boykot tavrı ile düzeni ve düzen partilerini teşhir edip, meclisin devletin halklar ve ezilen ulus ve milletler üzerindeki baskı misyonunu aktaran Demokratik Haklaf Federasyonu, YSK’nın Dicle’yi veto etmesinin şaşırrtıcı olmadığını açıkladı. Kararın ne YSK’nın, ne AKP’nin ne de “barışa engel olmaya çalışan karanlık bir odağın” işi omladığına dikkat çeken DHF, “Bu karar, Türk hâkim sınıflarının, TC’nin kuruluşundan bugüne kadar Kürt ulusal sorunundaki politikasının tezahürüdür. Hatip Dicle şahsında alınan karar, bizim gibi emperyalizme göbekten bağımlı yarı-sömürge ve yarı-feodal ülkelerde, en küçük demokratik hak mücadelesinin dahi, ezilenlerin devrimci mücadelesini şart koştuğunu bir kez daha kanıtlamıştır.” ifadelerini kullandı. Devletin, ezilenlerin dişiyle, tırnağıyla söke söke kazandığı hakları, onları devrimci kuvvetlerinden yoksun bırakarak vura vura geri almaya çalıştığını hatırlatan DHF, “Hatip Dicle şahsında görünür olan saldırıda da hâkim sınıflar, Kürt ulusunun demokratik-meşru mücadelesini zorla bastırma tutumlarından vazgeçmeyeceklerini ilan etmiştir. Kürt ulusuna: ‘Düzenimi rahatsız eden mücadele yöntemlerini bırak ve gel meclis çatısı altında bana yedeklen’ demişlerdir. Devletin gerici-faşist saldırılarına karşı ‘demokratik-meşru tepkilerini ortaya koyacaklarını’, ‘karar geri alınmazsa meclise gitmeyeceklerini’ açıklayan Kürt ulusunun meşru, demokratik iradesinin mücadelesini sahipleniyoruz.” açıklamasında bulundu.
riyle ilgisi olmayan sanıklar ve olaylar, aynı dosyada bir araya getirerek kamuoyu etki altına alınmaya çalışılmıştır. İlk duruşmadan bu yana Savcılık Makamı tahliyesini isterken Mahkeme Ali Haydar’ı tahliye etmemektedir. Kaldı ki atılı suçlardan beraatini de istendiğini hatırlatmak isteriz. Buna rağmen 20 aydır tutuklu olarak yargılanmaktadır.” dedi.
İnsanlar özgürlüklerinden yoksun bırakılıyor Hanbayat, mevcut yasal düzenlemelerin, Avrupa İnsan hakları Mahkemesinin içtihatlarını dahi yok saydığını ve insanların özgürlüklerinden yoksun bırakıldığı gibi ağır cezalara çarptırıldığını ifade etti. Hanbayat kendi yasalarını yok sayan mahkemelerin, savunmaların görüşlerini dikkate alacaklarına inanmak neredeyse hayal olduğunu belirtti.
güncel 07 BDP boykota devam dedi Amed’de toplanan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku vekilleri adına açıklamada bulunan Gültan Kışanak, Hatip Dicle’nin vekilliğinin düşürülmesini “darbe” olarak gördüklerini belirterek, çözüm umudu ortaya çıkıncaya kadar meclise gitmeyeceklerini açıkladı Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku bağımsız milletvekilleri Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi ve “KCK davası”nda tutuklu milletvekillerinin tahliye edilmemesi nedeniyle meclis açılışını boykot etti. Meclisin ilk günü Amed’de toplanan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku, çözüm oluşuncaya kadar TBMM’yi boykot edeceklerini açıkladı. Toplantının ardından Gültan Kışanak, Diyarbakır Kültür Merkezi’nde basın mensuplarına açıklama yaptı. Siirt milletvekili ve eski BDP Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak, meclisi boykot etme kararlarını yineleyerek şu açıklamalarda bulundu:
Dicle’nin veto edilmesi Her zaman bu tarihsel süreçte Kürt sorununu demokratik yöntemlerle çözmek, tüm farklı kimlikleri eşit yurttaşlık hukuku içerisinde yapabilme mücadelesini en aktif şekilde yürüteceğiz. Karşı karşıya bulunduğumuz durumu çözüm iradesine bir darbe olarak görüyoruz.
Meclise gitmeyeceğiz Biz Kürt sorununu barışçıl yöntemlerle çözmek, demokratik özerkliği oluşturmak için halkımızdan yetki aldık. Grup toplantılarımızı bundan sonra her hafta Diyarbakır’da gerçekleştirerek planlı bir mücadeleyi sürdüreceğiz. Bu müdahaleyi kabul etmediğimizi göstermek için boykot kararımızı devam ettireceğiz. Çözüm getirilinceye kadar kararımızı sürdüreceğiz.
‘Meclisiniz yere batsın’ 6 Blok adayına meclisin kapatılması birçok ilde protesto edildi. Yapılan protesto eylemleri “ileri demokrasi”nin “orantı”lı kolluk güçleri tarafından saldırısına maruz kaldı. Amed, Hakkari, Şırnak, İstanbul ve daha bir çok yerde yapılan eylemlerin hepsi devletin “demokrasi” şovuna sahne oldu. Yapılan eylemlere saldıran polis, birçok kişinin yaralanmasına neden olurken, eylemlerde uyguladığı şiddet ise halk tarafından öfkeyle karşılandı. İstanbul-Şişli’de yapılan eyleme saldıran polislere tepki gösteren Sırrı Süreya Önder, “Meclisiniz yere batsın, canımızı alırsınız en fazla, ölümden öte yol yok” şeklinde ifadelerde bulunurken, Sabahat Tuncel ise “Devletin, demokrasi ve özgürlük talebine karşı yaklaşımını bu pratik ile bir kez daha gördük” dedi. Amed’de konuşma yapan Altan Tan ise polisin, bizi tehdit mi ediyorsun, sorusuna “Evet tehdit ediyorum. Sen 80 yıl boyunca silahı doğrultmuşsun üzerimize bu tehdit olmuyor da bizim bir kaç sözüm mü tehdit oluyor” dedi.
8-9_Layout 2 7/1/11 7:28 PM Page 1
08 emek
Halkın Günlüğü 1-10 TEMMUZ 2011
Çayın keyfi kalmadı Üreticiye yaşatılan onlarca sıkıntı ile üretim azami alt seviyeye çekilmeye çalışılırken ithalat uygulamasının yaygınlaştırıldığı ülkemizde, ihracat da en alt seviyelere çekiliyor. Bu uygulama çayda da kendisini gösteriyor Yaşamlarını topraktan kazanan çay üreticilerine devletin nasıl baktığını ve halkın tepkisinin nasıl sokaklara taştığını Hopa’da yaşanan protesto eylemlerinde gördük. Çay alım fiyatlarını açıklayan devlet her zamanki gibi üreticinin istediği fiyatın çok altında bir fiyat açıklayarak halkın karşısında olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Tayyip Erdoğan’ın seçimler öncesindeki miting koşturmacaları içerisinde yolunun buraya düşmesi, üreticileri sokaklara çıkardı. Ve eylem bir devlet klasiği ile son buldu, 1 ölü onlarca gözaltı, soruşturma ve tutuklamalar... Bu bölgede yapılan ilk ve son eylem değil tabii ki bu eylem. Öncesi ve sonrası da var bu yaşananların. Çünkü Karadeniz üreticisinin çok temel kritik sorunları var. Üretemez hale getirilen, ürettikleri ürünleri elinde kalan üreticiler ürünlerini artık sokağa döküyor. Çay üreticilerini yaptığı da buydu. Ürünlerini sokağa döken çay üreticileri özel sektör ve devlet arasında “tost” olmaktan bıktı. Geçtiğimiz haftalarda çay alım fiyatları açık-
landı. Verilen 1 lira 10 kuruşluk tutar üreticileri elbetteki kızdırdı. Çay-Sen de fiyatlara ilişkin yaptığı açıklamasında 1 lira 50 kuruşun altında yapılan fiyat uygulamasının üreticiyi her şekilde zarara sokacağına dikkat çekti.
Çay üreticilerinin derdi ne? Kökleri çok daha öncesine dayanan tarım politikalarının yarattığı yıkımın sonucunda, bugün üreticiler ürettikleri çayı sokağa dökecek kadar isyanın eşiğine getirildi. AB uyum süreci adı altında sermayedarlara sunulan çay, artık üretici için de tüketici halk için de “keyif çayı” olmaktan çıktı. 2002 yılında AKP hükümete geldiğinde özel sektör 250 bin ton yaş çay alabiliyordu. Bu rakam tırmandıkça tırmandı ve bugün özel sektör 600 bin tonun üzerinde yaş çay alabiliyor. Devlet üreticinin ürettiği çayı kendisi almıyor. Üreticiyi özel sektördeki sermayedarların eline bırakıyor. Ürünün elinde kalmasını istemeyen üretici mecburen özel sektördeki çay alıcısının verdiği fiyata razı geliyor-gelmek zorunda bırakılıyor. Diğer taraftan yılda 50 ton civarında ülkeye sokulan kaçak çay da üreticinin en büyük sıkıntılarından. Ürünlerinin değerini düşüren kaçak çay sorununa ilişkin de devletin bir duyarlılığı söz konusu değil.
Üretim daima geriletiliyor Ülkemizde uygulanan politikalarla tarım daima geriletiliyor. Tarım alanında istihdam 2001-2008 yılları arasında yüzde 15 azalırken, tarımın GSMH payı 1998’de yüzde 17’den, 2008’de yüzde 9’a indi. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’nun 2001 rakamlarına göre; 100–500 dekar toprağa
sahip işletmeler yüzde 32, 50 – 100 dekar arası yüzde 24, 2001’de yüzde 65 olan küçük üretici (0 – 50 dekar arası), 2008 hesaplamalarına göre; yüzde 32’ye indi. “olumlu” gelişmeler ise 500 dekar ve üzerindeki büyük işletmelerde görüldü. 2001’de yüzde 1 olan oran yüzde 6’ya yükseldi yani 0 – 50 dekar arası araziye sahip küçük üreticinin yarısı ya toprağını terketmiş ya da bankaya veya tefeciye kaptırmıştır. Kısacası; tarımda küçük üretici yok olurken büyük işletmeler 6 kat artmış durumda. Diğer taraftanüreticiye üretimi tekellere bıraktırmanın yolları deneniyor. Verili topraklar maden yasaları ile delik deşik ettiriliyor, insansızlaştırılıyor. Yani bir avuç sermayedar işletecek ne varsa ele alacak, kime isterse ona satacak. Topraklarından koparılan, üretemez hale getirilenler ise sermayedarların fabrikalarında çalışan işçi haline gelecek!
İhracat minumuma çekiliyor Çeşitli verilere göre Doğu Karadeniz Bölgesi’nde yıllık 1 milyon ile 1 milyon 200 bin arasında değişen çay üretimi yapılıyor. Bu üretimin yarısından biraz azını ÇAYKUR üreticiden alıyor geri kalanı ise özel şirketlere bırakılıyor. Üreticiye yaşatılan onlarca sıkıntı ile üretim azami alt seviyeye çekilmeye çalışılırken ithalat uygulamasının yaygınlaştırıldığı ülkemizde ihracat da en alt seviyelere çekiliyor. Bu çayda da kendisini gösteriyor. Çay ihracatında büyük bir gerileme söz konusu. 2002’de yılda ortalama 5 bin ton kuru çay ihraç edilirken, ÇAYKUR’ un verilerine göre, 2003 yılında 7 bin 41 ton kuru çay dış satımı gerçekleştirildi. 2004’te 5 bin 80 ton, 2005’te 5 bin 685 ton ihracat yapıldı. Daha sonraki yıllarda ihracat yarı yarıya azalarak ortalama 2 bin 500
tona geriledi. 2010’da ise 792 tona düştü.
Üretici dikkate alınmıyor AKP’nin politikalarının eleştirildiği açıklamada, fiyatların kimi dernekler tarafından hükümete yakın şekilde rakamlarla belirlenmesine tepki gösterildi. Bu derneklerin neye göre böyle rakamlar çıkarttığının sorulduğu açıklamada, “Çay Üreticileri Sendikası olarak biz, yaş çay fiyatının, kampanyadan on beş gün sonra açıklamasını bir talihsizlik olarak değerlendiriyoruz. Üretici tarlaya girerken çayın kilosunu kaça biçtiğini bilememektedir. Bu ise üreticiyi kale almamak, umursamamak anlamına gelmektedir. Siyasal iktidarın ‘kaç kuruş zam yapacağımızı biz biliriz, sizde kimsiniz ki, devletin imkanları ölçüsünde en makul olanı veririz’ edaları takındıklarını üreticiler olarak farkındayız, biliyoruz.” denildi.
“AKP kapitalistleri, yandaşlarını düşünüyor” Devlet tarafından verilen 1 lira 10 kuruşun çay üreticisinin beklentisini karşılamadığının belirtildiği açıklamanın devamında şunlar ifade edildi: “Bizim hesaplamalarımıza göre 1 Lira 54 kuruşun altında verilecek para üreticiyi zarara sokacaktır. Perişan edecektir, zarar ettirecektir, umutsuzluğa sürükleyecektir. Üretici her halükarda çayını bahçeden toplayacak, fakat bunu sadece mecbur olduğundan yapacaktır. Taban fiyata rağmen özel sektör 0,75 kuruşa çay almaya devam etmektedir. AKP, patronları, kapitalistleri, yandaşlarını, yakınlarını düşünmekten vatandaşlara bir türlü sıra gelmemektedir.”
BTS: Kazalardan TCDD sorumludur Erzurum Garı’nda hareket halindeyken üzerinde bulunduğu vagonun demirinin kırılması sonucu vagonun altına düşen tren teşkil memuru Abdulselam Kılıç, iki bacağını birden kaybetti. Karabük’te ise meydana gelen kazada 1 işçi yaşamını yitirdi, 7 işçi yaralandı.
Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS) Genel Merkezi, Erzurum Tren Garı’nda, BTS üyesi tren teşkil memuru Abdulselam Kılıç’ın, hareket halindeki trenin vagonunun basamağını tutan demirinin kırılması üzerine vagonun altına düştüğünü ve iki bacağını
kaybettiğini açıkladı. Kılıç’ın Erzurum Aziziye Araştırma Hastanesi’nde tedavisi sürüyor.
Bir işçi yaşamını kaybetti Karabük’te, demiryollarındaki bakım ve kontrol çalışmalarında kullanılan araçların tünelde çarpışması sonucu 1 işçi yaşamını yitirdi, 7 işçi ise yaralandı. Karabük ile Eskipazar ilçesi demiryolu güzergahındaki Cildikısık tünelinde, motorlu vagonet ile oto drezin çarpıştı. Kazada, raylarda bakım çalışması yaptıkları öğrenilen araçlardaki işçilerden Ali Günaydın yaşamını yitirirken, 7 işçi yaralandı. Karabük
Devlet Hastanesi’ne kaldırılan yaralılardan Hasan Topçakıl’ın hayati tehlikesinin bulunduğu bildirildi.
larla yaptığı ve yolcuların gara giriş ve çıkışlarını engellenmesine neden olan kiralama sözleşmesini iptal etmeye çağırıyoruz” dedi.
TCDD yönetimi sorumludur
BTS, TCDD Genel Müdürlüğü’ne, tren teşkil memuru olarak çalışan personelin görevlerini sağlıklı bir şekilde yapabilmeleri için vagon basamakları, tutunma ve cankurtaran demirlerinin tam ve sağlam bulundurulması için gerekli önlemlerin alınması ve elde telsiz taşıma yerine yaka mikrofonlarının kullanılması için gerekli çalışmaların başlatılması talebiyle yazı gönderildiğini de sözlerine ekledi.
Yaşanan iş kazalarından TCDD yönetiminin sorumlu olduğunu belirten BTS, “TCDD yönetimini bir kez daha başta tren teşkil memurları olmak üzere demiryolcuların sorunlarına karşı duyarlı olmaya, ölümlü ve yaralanmalı kazaların yaşanmaması için gerekli önlemleri almaya, Erzurum Büyükşehir Belediyesi Başkanlığını ise rant amaçlı olarak üçüncü şahıs-
8-9_Layout 2 7/1/11 7:28 PM Page 2
f
1-10 TEMMUZ 2011 Halkın Günlüğü
emek haber 09
Biri işsizlik azaldı mı dedi?
DİSK-AR tarafından yapılan işsizlik araştırmaları ve hazırlanan raporda yer alan rakamlar; devletin belirttiği gibi işsizliğin azaldığını değil, büyük bir istikrarla yükseldiğini ortaya koydu
İşsizlik rakamlarına ilişkin devletin yetkili makamları, istatistik kurumları ve bağlantılı basını aracılığı ile duyurulan rakamlarda işsizlik oranının azaldığına ilişkin ifadeler yer alıyor. Açıklanan rakamlara göre ülkede işsizlik oranı 2011 yılı mart döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 2,9 puan azalarak, yüzde 10,8 oldu. İşsizlik oranı 2010 Mart döneminde yüzde 13,7 seviyesinde idi. TÜİK tarafından açıklanan işsizlik rakamlarının yanı sıra Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü (DİSK-AR) de 2011 Mart dönemi işsizlik rakamlarına ilişkin raporunu açıkladı. DİSK-AR’ın sunduğu işsizlik rakamları ise işsizliğin azalmak bir yana hızla arttığını bir kez daha ortaya koydu.
İşsizlik artışında istikrar! DİSK-AR’ın TÜİK Hanehalkı İşgücü Anketi Mart 2011 dönem sonuçları üzerinden yaptığı araştırmanın sonuçlarına göre, başta umutsuzluk olmak üzere çeşitli nedenlerle son 3 aydır iş arama ka-
Yasalar işe yaradı (!)
Çıkarılan yasalar, istihtam paketleri ile ısrarla kayıt dışı, esnek çalışma ve taşeronluğu büyüten devlet hedefi tutturdu! DİSK-AR raporundaki verilere göre kayıt dışı çalışanların sayısı 1 milyon 70 bin kişilik devasa bir artış gösterdi. Eksik ve yetersiz istihdam edilenlerin sayısı kriz öncesinin 359 bin üzerinde gerçekleşti. Geçici işlerde çalışanların sayısı da kriz öncesi döneme göre 198 bin kişi arttı.
“İşsizlik saldırı aracı olarak kullanılıyor”
nallarını kullanmayan ve işe başlamaya hazır olan umudu kesik işsizlerin de hesaba katıldığı, geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 17,68 oldu. 1 saat bile çalışsa işsiz sayılmayan, yetersiz ve eksik zamanlı istihdam edilen gizli işsizler ilave edildiğinde bu oran yüzde 22 düzeylerine ulaşıyor. İşsiz sayısı resmi olarak 2 milyon 816 bin olarak açıklanırken, rapora göre umutsuz işsizlerle 5 milyon, gizli işsizlerle 6 milyon 131 bin düzeyinde. 1993-2000 yılları ile 2003-2010 yılları işsizlik oranlarını dikkate alınarak yapılan hesaplamalarda işsiz sayısının 2000’li yıllarda 1990’lı yılların 2 katını aştı. 1993-2000 yılı döneminde ortalama işsiz sayısı umudu kesik olduğu
için ya da diğer nedenlerle işe başlamaya hazır olup da iş aramayan ve bu nedenle işsiz sayılmayanlar da dahil edildiğinde, 2 milyon 142 bin iken, bu sayı 2003-2010 döneminde ortalama 4 milyon 305 bin düzeyinde çıktı. Umutsuzlarla birlikte işsizlik oranı da ilgili dönemde 1990’lar için ortalamada yüzde 9,30 iken, 2000’lerde yüzde 17,01’e fırladı. İşsiz sayısının cumhuriyet tarihi rekoru kırdığı 2009 yılında bu oran yüzde 20,64’e ulaştı. Raporda üniversiteli işsizlerin sorunlarına da dikkat çekildi. 1993-2000 yılları için ortalama yüksek öğrenim mezunu işsiz sayısı 121 bin iken, 2003-2010 yılları için 342 bin oldu.
Açıklanan araştırma sonuçlarının ardından raporun sonunda ise değerlendirmeler yer aldı. İşsizliğin kazanılmış haklara yönelik bir saldırı aracı olarak kullanıldığı belirtilerek raporda şu ifadelere yer verildi: “İşin yoğunlaştırılmasını ve daha az kişi ile daha çok iş üretilmesini yani sömürüyü artırmayı hedefleyen esneklik uygulamaları, kuralsız çalışmanın yaygınlaştırılması, işsizliğin çözümü olarak topluma dayatılıyor. Buna karşın çalışma sürelerinin ve ücretli izin hakkının, gelir kaybı yaşanmaksızın, daha fazla denetim ve daha fazla kayıtdışı mücadele ile Avrupa standartlarında sağlanmasının, işsizlik sorununu büyük oranda çözeceği görülmek istenmiyor. Türkiye krizle birlikte işsizlikte ölümü görmüştür, şimdi 5 milyon işsiz ile sıtmaya razı edilmek istenmektedir. İşsizlik konusunda Türkiye çözümsüz değildir. Yeter ki, işsizliği sömürüyü artırmak için kendine bir fırsat olarak gören sermaye kesimlerinin ideolojik saldırılarına Türkiye teslim olmasın.”
Taksim’deki eylemlerimizi büyüteceğiz Ontex-Canbebe işçileri, direnişlerinin 130. gününde fabrika önünde bir dayanışma etkinliği düzenleyerek mücadelelerinde kararlılık mesajı verdiler Direnişteki Ontex-Canbebe işçilerinin düzenlediği dayanışma etkinliği, değişik iş kollarında direnişte olan işçilerin ve devrimci-demokratik kurumların katılımıyla coşkulu bir şekilde yapıldı. Dayanışma etkinliği direnişte olan Ontex-Canbebe işçileri adına yapılan bir açıklamayla başladı. 130 güne yayılan direniş sürecinde hedeflerini ve direnişe başlama talepleri anlatılarak, Ontex’in dünyanın en büyük mali tekellerinden biri olduğu ve bu güce işçileri sömürerek ulaştığı ifade edildi. İşten atılan arkadaşlarının mücadelesini yürütürken sendikal bürokrasinin ihanetiyle karşılaştıklarını söyleyen işçiler, kendilerine yapılan baskılara ve direnişlerinin bitirilmesi çabalarına rağmen mücadelede kararlı olduklarını belirttiler.
Ontex ürünlerine boykot Direnişlerini işe geri dönebilmek ve sendikal demokrasi talebiyle yürüttükleri, direnişlerini çeşitli eylem biçimleriyle boyutlandırarak kamuoyunun gündemine taşımaya çalıştıklarını ifade eden Ontex işçileri, sendikal bürokrasinin saldırılarına ve devletin direnişlerinin içini boşaltarak etkisizleştirme girişimlerine karşı mücadele etmekte kararlı olduklarını, önümüzdeki süreçte Ontex ürünlerini boykot eylemlerini arttırarak direnişlerine yeni bir halka ekleyeceklerini dile getirdiler. Yapılan açıklamada Ontex işçilerinin her cumartesi Taksim’de yaptıkları yürüyüş ve protesto eylemlerini daha kitlesel yapma hedefinde oldukları belirtildi.
Sendikal bürokrasiye karşı mücadeleye Yapılan konuşmanın ardından direnişte bulunan Legrand işçileri söz alarak direnişlerinde sendikal ihanetle yüz yüze kalmak durumunda kaldıklarını belirterek Ontex direnişini güçlendirme çağrısı yaptılar. Etkinlik sırasında PTT direnişçi-
si Cafer Kalağ kürsüye gelerek 6 aydır direnişte olduklarını, direnişleri boyunca gerek PTT yönetiminin gerekse polisin yoğun baskılarıyla yüz yüze kaldıklarını ifade ederek, kendi iş kollarında bulunan sendikanın, işçilere sahip çıkmak yerine olaylara seyirci kalarak esas saflarını belli ettiklerini açıkladı. Kalağ, ayrıca taşeronlaşma konulu bir sempozyum düzenleyeceklerini ifade ederek yapacakları sempozyuma direnişteki işçilerin ve halkın katılımını beklediklerini ifade etti.
pılırken Ontex’teki çalışma koşullarına da değinildi. Servis araçlarının geçişi sırasında “Yaşasın Ontex direnişimiz”,”Direne direne kazanacağız”,”Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” şeklinde sloganlar atan direnişteki işçiler tekrar yolu trafiğe kapatarak çadır önüne kadar yürüdüler.
Pınar Sağ’dan işçilere mesaj
İşçiler yolu trafiğe kapattı
Etkinlik sırasında direniş ve kavga türküleri söylenirken son olarak Pınar Sağ sahneye çıkarak “Direniyorsunuz, karşınızda saygıyla eğiliyorum. Bu ülkeyi yönetenler bir gün elbette işçi sınıfının, üretenlerin gücünü görecekler. Tüm işçi yoldaşlarımın nasırlı ellerinden öpüyorum” diyerek, Ontex işçilerinin direnişini selamladı. Pınar Sağ’ın sahneye çıkmasıyla kitlenin coşkusu doruğa ulaşırken hep bir ağızdan türküler söylenerek halaylar çekildi.
Ontex işçileri vardiya değişiminin yaklaştığı bir anda yolu trafiğe kapatarak sloganlarla yürüyüşe geçtiler. Sendikal ihanetin teşhir edildiği konuşmalar ya-
Dayanışma etkinliğine bazı siyasi partiler ve sendikaların yanı sıra; DHF, BDSP, UİD-DER, DİK, Tekstil-Sen, DAF katılarak destek verdi.
Direnişlerimizi ortaklaştıralım Etkinlik sırasında Kampana işçileri de kürsüye gelerek 99 gündür ağır çalışma koşullarına ve taşeronlaştırmaya karşı direnişte olduklarını anlatırken işçi direnişlerini ortaklaştırarak güçlendirme çağrısı yaptılar. Burger King’te çalışan işçiler de söz alarak kendi direniş süreçlerini anlattılar.
10-11_Layout 2 7/1/11 1:28 PM Page 1
10 güncel
Halkın Günlüğü 1-10 TEMMUZ 2011
TKMP, haziran raporunu açıkladı
Tecride Karşı Mücadele Platformu (TKMP) Taksim’de yaptığı basın açıklamasıyla hapishanelerde devrimci tutsakların tecrit, tretman politikalarıyla teslim alınmaya çalışılmasını protesto etti İSTANBUL- Tecride Karşı Mücadele Platformu (TKMP), üyeleri hapishanelerde yaşanan hak ihlallerine dikkat çeken bir basın açıklaması gerçekleştirdiler. TKMP eylem sonrası haziran ayı hak ihlallerine ilişkin hazırladığı raporu basına dağıttı. Taksim Tramvay Durağı’nda bir araya gelen TKMP üyeleri “Tecride son” pankartı arkasında toplanarak tecrit saldırılarını protesto ettiler. TKMP adına yapılan basın açıklamasında, hapishanelerde tecridin ağırlaştırılarak sürdürüldüğüne dikkat çekildi. Açıklamada, F tipi hapishanelerde tecrit işkencesinin son 11 yıldır artarak devam ettiği, tutsakların işkenceler, baskılar ve yasaklamalarla teslim alınmaya çalışıldığı aktarıldı. 10 yıl içerisinde 1758 tutuklu ve hükümlünün hayatını kaybettiğine değinilirken, devletin F tipi hapishanelerde tutsakları tek ve üç kişilik hücrelerde tutarak ağır tecrit koşullarına devam ettiği, tecrit ve tretman politikalarıyla devrimci tutsakların teslim alınarak devrimci kişiliklerinden ve mücadelelerinde koparılmaya çalışıldığı ifade edildi.
Devrimci tutsakların direnişini büyütüyoruz TKMP’nin hapishanelerde devrimci tutsaklara yapılan işkencelere karşı içeride yaşanan direnişi dışarıya taşıyarak güçlendirdiği, bu direnişin büyütülmesi mücadelesinin bir ifadesi olarak artık her ay hapishanelerde yaşanan hak ihlalleri ile tecrit işkencesini teşhir eden raporlar hazırlayacakları belirtilerek, haziran ayı hak ihlalleri raporunun hazır olduğu bildirildi.
Tecrit sessiz ölümdür Yapılan basın açıklamasında, tecridin bir insanlık suçu ve sessiz ölüm olduğu, insanın beden ve ruh sağlığına olumsuz etkilerinin kanıtlandığı, kendisine insanım diyen herkesin tecrit işkencesine karşı bir araya gelerek mücadele etmesi gerektiği anlatıldı.
Tecride karşı ortak mücadele çağrısı
Tecride karşı mücadelelerine bu ülkede yaşayan aydınlardan sanatçılara ve bilim insanlarına kadar herkesin omuz vermesi gerektiğinin ifade edildiği açıklama, halkın da bu mücadelede yerini alması gerektiği vurgularıyla devam etti. Basın açıklaması sırasında sık sık, “Devrimci tutsaklar teslim alınamaz”, “İçeride dışarıda hücreleri parçala”, “Kahrolsun faşizm yaşasın mücadelemiz”, “Devrimci tutsaklar onurumuzdur” sloganları atıldı.
TKMP haziran ayı raporunu kamuoyuyla paylaştı TKMP haziran ayında F tiplerinde yaşanan hak ihlallerine dair raporunu kamuoyuyla paylaştı. Hazırlanan raporda Sincan 1 ve 2 No’lu F Tipi Hapishaneleri ile Kandıra 2 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde yaşanan tecrit uygulamalarına dikkat çekildi. Devrimci tutsakların sohbet hakkının sınırlandırıldığı, açılan soruşturmalarla disiplin cezaları verildiği, tutsaklar tarafından gönderilen mektupların bazı sayfalarının ve tutsak üretimlerinin çalınarak mektupların sansürlendiği, gelen mektuplar için de benzer uygulamaların yapılarak tecridin giderek derinleştirildiği açıklandı.
Ermenek’te işkenceler devam ediyor
Ermenek Hapishanesi’nde yaşanan hak gasplarına da değinilen raporda, askerlerin tutsaklara saldırarak işkence yaptıkları ve devrimci tutsaklara sürgün cezaları verilerek yapılan saldırıların, tecridin giderek derinleştirilmesiyle boyutlandırıldığı anlatıldı. Ağırlaştırılmış müebbet hapis alan tutsaklara yaşam koşullarının düzeltilmesi talebiyle kapı dövme eylemi yaptıkları için havalandırma sürelerinin 2,5 saatle sınırlandırıldığının belirtildiği raporda, direnen tutsaklara yaklaşık 2 yılla 3 yıl arasında değişen ziyaret yasakları getirildiği, iletişim kurma haklarına da benzer cezalar verilerek hücre hapislerinin uygulandığına dikkat çekildi. Tutsakların gönderdikleri mektupların ve faksların da engellenerek gönderilmediği, dışarıdan gelen mektupların da verilmediğine değinildi.
Kandıra’da faşizm iş başında Devrimci tutsakların öğle yemeğinden zehirlenmesi sonrası hastaneye sevk istemelerine rağmen, tutsakların taleplerinin reddedildiği, yemeklerden numune alına-
rak tahliller yapılması önerilerinin görmezden gelinerek geçiştirildiği, zehirlenen tutsakların durumları acil olmasına rağmen çok geç hastaneye götürüldükleri, hastaneye kelepçeli götürülmelerini protesto eden tutsakların hastaneye götürülmeyerek tutsaklara “gidin orada ölün” şeklinde ifadeler kullanıldığı anlatıldı.
Tutsaklar sağlık haklarından yararlanamıyor Hasta tutsakların rahatsızlıklarının dikkate alınmadığı, tansiyonu yükselen tutsaklardan birinin hastaneye kaldırılmadığı eğer bir tutsak kalp krizi geçirmiş olsaydı ölmesinin kaçınılmaz olduğu ifadeleri kullanılarak tutsaklara dayatılan tecridin kabul edilemez olduğu belirtildi. Devrimci tutsaklara mektup ve ziyaretçi yasakları verildiği, zılgıt çekmek, slogan atmak, türkü ya da marş söylemek vb. gerekçelerle verilen cezaların sürekli arttırıldığı, radyo dinleyen tutsaklara, “radyonun sesi çok çıkıyor” diye radyo hoparlörünün söküldüğü, bu tür uygulamaların ortaçağda bile görülmediği, tutsakların yer değişikliği taleplerinin karşılanmadığı, hapishane kantinlerinde satılan şeylerin düşük kalitede ve normal fiyatlarının 2-3 kat üzerinden satıldığı belirtildi.
10-11_Layout 2 7/1/11 1:28 PM Page 2
gençlik 11
GENÇ YORUM
≫ sinan çakıroğlu
SINAV BAŞLIYOR KP, 12 Haziran seçimlerinde, emperyalizm acısından önemli bir “sınavdan“ geçti. Bu sınavın ortalama sonuçları başından belliydi. Ama yine de seçimler, “demokrasi“ lokomotifinin, halk kitleleri arasında tozu dumana katması için gerekliydi.
A
daha neler
YÖK, ÖSYM Başkanı Ali Demir hakkında soruşturma açılmasına izin vermedi
YÖK Genel Kurulu, ÖSYM Başkanı Ali Demir ve bazı ÖSYM çalışanları hakkında, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca istenen soruşturma izniyle ilgili olarak, “Cezai sorumluluk şartları oluşmadığından men-i muhakemesi ile disiplin soruşturması açılması yönündeki taleplerin oy çokluğuyla reddine” karar verdi.
YÖK Ali Demir’i akladı YÖK Genel Kurulu’nun ÖSYM Başkanı Ali Demir hakkında vermiş olduğu bu karar, sınavlara giren binlerce öğrencinin çalınan geleceklerinin hiçe sayıldığını gösterdi. Sistematik bir eziyete dönüştürülen sınav sisteminin, sınavların yapılmasını sadece güvenlik sorununa indirgeyerek kendisi dışında sürekli hata yapan birilerini arayan Ali Demir’in ve ÖSYM Başkanlığı’na akademik hırsızlık yaptığı bilinen birsini getirenlerin aklanması dışında bir anlam taşımamaktadır. ÖSYM tarafından yapılan sınavlar sonrası ortaya çıkan kopya olaylarının ardından tepkilerin hedefi haline gelen ÖSYM Başkanı Ali Demir için ‘öğrenciler ÖSYM Başkanı Ali Demir’in elini öpmelidir’ diye açıklama yaparak, Ali Demir’in arkasında olduğunu her fırsatta ifade eden YÖK Başkanı Ziya Özcan bu sefer ÖSYM Başkanı’na kol kanat gererek öğrencilerin gelecekleriyle oynayanların arkasında olacaklarını bu şekilde dile getirmiştir.
Güvenlik üst seviyede
YÖK Başkanı Özcan’ın devletin üst kademelerinde görevli bir kişiden “LYS soruları çalınacak ve bir AK Parti milletvekilinin email adresinden tüm ülkeye dağıtılacak” şeklinde ihbar aldığını ve sınavın güvenlik önlemlerinin en üst düzeye çıkarıldığını vurgulaması belleklerimizdeki tazeliğini korumaktadır. KPSS ile başlayıp neredeyse tüm sınavlara yayılan kopya olaylarını örtbas edenlerin, bugüne kadar sınavlarda hiçbir sorun yaşanmamışçasına, AKP’ye yönelik komplo senaryoları üzerinden kendilerini aklamaya çalışmaları, en başından beri sürecin nasıl ve kimler tarafından şekillendirildiğinin açıkça göstermiştir.
Ali Demir’e YÖK kalkanı 12 Eylül kurumlarından olan YÖK’ü, AKP’nin sahiplenmesinin sebeplerinden birisi böylelikle ortaya çıkmıştır. Siyasi kadrolaşma aracı olarak görülen ÖSYM’nin yetkilerle donatılmış Başkanı Ali Demir, skandalların altına bir bir imza atmakta hiçbir sakınca görmemiştir. Çünkü, Ali Demir’in YÖK kalkanıyla koruma ve aklanmasında “görevinin gereklerini çok iyi yerine getirmesi” ve dolayısıyla AKP’ye gösterdiği rızanın olduğuna şüphe yoktur. Dolayısıyla AKP’nin adaleti Ali Demir’i de kollarının altına almıştır. Ancak bilinmelidir ki Ali Demir’i asıl aklaması gerekenler, Demir’in sorumluluğundaki sınav sürecinde eziyete ve psikolojik şiddete maruz kalmış milyonlarca öğrencidir.
Öğrencilere soruşturma Mart ayında Osmangazi Üniversitesi’nde EGSİAD (Eskişehir Girişimci Sanayiciler ve İşadamları Derneği) toplantısına gelen Ali Babacan’ı protesto eden 20’ye yakın öğrenciye rektörlük tarafından soruşturma açıldı. Soruşturma saldırısı yetmiyormuş gibi rektörlük bir de öğrencilerin ailelerini telefonla arayarak “uyarıda” bulundu. Açılan soruşturmalara tepki gösteren gençlik örgütleri KESK binasında bir araya gelerek açıklama yaptı. Öğrenciler adına açıklamayı yapan Su Erdoğan soruştur-
malar bir an önce geri çekilsin çağrısında bulunarak, “Eğitim hakkımız engellenemez” dedi. Erdoğan “Muhalif öğrencilerin üzerindeki bu baskılara artık son verilmelidir. Rektörle yaptığımız görüşmede Ali Babacan’ın gelişinin protesto edilmesine dair öğrenciler hakkında soruşturma açılmayacağı belirtildi. Ama verilen sözde durulmadı. Öğrenci arkadaşlarımız hakkında soruşturma açıldı. Üniversiteler öğrencilerin özgürlüklerinin sınırlandırıldığı yerler değil, bilmin siyasetin ve eğitimin araştırıldığı yerler olmalıdır” şeklinde konuştu.
Uşaklıkta, ustalık dönemine sınıf atlayan AKP’nin, seçimin hemen akabinde, onu bekleyen görevlere sarılması planlamalar arasındaydı. Örnek model, İslam demokrasisinin ikinci Marmara kuşatmaları gündemdeyden, Suriye’de ezilen halk kitlelerinin devrimci öfkesi, kısmen rahatsızlık yaratmaya basladı. Madem ki ortada bir problem var, madem ki problemleri çözmek üzere “tanrının eli“ misali uzanan, haçlı faşizmine, siyonist totaliterizme rağmen İslam demokrasisi var, o halde “insani“ kaygılar için meclisin açılmasına zaman yoktu. Nitekim öyle de oldu. AKP gericiliği, Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki komprador kapitalist ve toprak ağalarını temsilen, ilk sınavına soyundu; ‘Suriye’nin emperyalist üretim iliskilerine entegresi caizdir’. Suriye`de haftalardır süren, halk kitlelerinin gerici sisteme karşı isyan seli, gelinen aşamada hem yerel gericilik açısından hem de emperyalizm açısından bariz tehlike olusturmakta olduğunu, daha önce gazetemiz aracılığı ile beyan etmistik. Bu tespitimizi güçlendiren etmenleri iki ana hat üzerinden değerlendirebiliriz. Birincisi halk kitlelerinin artık eskisi gibi yönetilmek istenmiyor olması ve gerici sınıfların artık eskisi gibi yönetemiyor olması ve yıllar yılı yaşanılan ekonomik angaryanın tutmaması sonucu ortaya çıkan mali buhran. Lenin bu süreci kısaca ‘devrimci durum’ olarak özetlemektedir. Devrimci önderlik sorununun gün gibi ortada durmasına rağmen Suriye`de vaziyet budur. İkinci etmen egemen gerici güçler, bölge üzerinde yeni sömürü ilişkilerini tesis için an be an uğraş vermektedirler. Esad gericiliği, bir yandan „reform“ safsatalarını gündemleştirirken, diger yandan ise, tüm militarist aygıtlarını, pervazsızca halk kitlelerine karsı kullanmaktadır. Sınıf mücadelesinin doğası gereği, iktidarı altın tepside sunma niyetinde değil. Esad gericiliğine paralel olarak, Ortadoğu’nun yeniden dizaynı için kolları sıvamış. Amerikan emperyalizmi, bir fiil restorasyon sürecine başlamak için, sözde halkçı söylemlerle, ülkenin etnisite duyarlılığını da gözeterek, bir takım grupları arkasına alma niyetindedir. Yine bu minvalde AKP`ye önemli görevler düşeceği de görülmelidir. Daha meclise adım atmadan Suriye sınırına doğru yol almakta vakit kaybetmeyen Davutoğlu, emperyalizme uşaklıkta sınır tanımayan Türk hakim sınıflarının emellerini eğilim boyutuyla dile getirmektedir. `Reformlar kafi değil`diyen Erdoğan, düne kadar
`kardeşim` dediği Esad`ın idam mangası için hazırlıklara koyulmaktadır. 10 binden fazla Suriye vatandasını “kabul“ eden hakim sınıflar, sivillerin güvenliği icin, Suriye`nin iç kısmına doğru bir tampon bölgeyi gündemlerine almış durumdadırlar. Bu sinsi planın Suriye`de kısmen tuttuğunu söylesek abartmış olmayız. Geçtiğimiz haftalarda, cuma günü yapılan protesto eylemlerine “Erdogan Cuması” adı verildi. Suriye halkının gerici sultaya karşı haklı direnişi ve oluşan muazzam devrimci durum, sınıfın önderliği sorunsalından kaynakli, gerici dünyaya entegre olmakla yüz yüzedir. Uluslararası konjektürde, ABD; Avrupa Birliği’ni Esad’ın gitmesinden yana zorluyor. Esad, günbe gün yanlızlaşıyor. Halk kitlelerinin öfkesinin önüne geçilemeyeceği herkesin malumu. Haftalardır durdurulamayan isyan yayılmakta ve silahlı direnişlere dönüşmektedir. Tüm bu devrimci durumu kendi potasında eritmek üzere yola çıkan ABD emperyalizmi, AKP hükümetini ilk sınavına hazırlıyor. Örnek model soyutta değil somutta modelliğini kanıtlamak üzere. Osmanlı`dan kalan sömürgeci geleneğin “tecrübelerine“ dayanarak, “sivil“ kaygılar üzerinden bu duruma meşru pozisyon yaratma çabası içerisinde. Gerici iktidara karsı yapılan eylemlerin “Erdogan Cuması“ olarak adlandırılması ise, bahsini ettiğimiz zeminin ne derece güçlü olduğunu gösteriyor. Esad’ın Kürt bölgelerine olası bir saldırısı sonucunda, on binlerce Kürdün KuyezKürdistan`a doğru mülteci akımı oluşturması da söz konusu. Kürt devrimci dinamizmini tasfiye etmeye yeminli hakim sınıfların, bu mülteci akımından yararlanarak, Kürt sorununu “bin yıllık kardeşlik“ yalanına çekmeleri ise bir başka olasılık. Görüldüğü gibi Ortadoğu’da sular durulmuyor. Halk kitlelerinin haklı devrimci isyanı, önderlik sorununa rağmen, dünyanın egemenlerini rahatsız etmenin ötesinde, çılgına çevirmiş durumda. Hem yerel zorbaların hem de uluslararası para babalarının Ortadoğu’da, yeniden yapılandırmanın harekete geçmesi için, bir dizi saldırı ve kontrol markaj siyaseti izleneceği aşikar. Bölgeye paralelliğinden dolayı, Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki hakim sınıfların bu projede başat rol oynayacağı bilinmelidir. Devrimci-komünist gelenek, zayıflığına rağmen, bu gerici yönelimi deşifre etmek ve başta Türkiye-Kuzey Kürdistan olmak üzere, tüm Ortadoğu’daki ezilen halk kitlelerini doğru rotada, proleter dünya devrimine kenetleyecek şekilde harekete geçirmelidir. Türk hakim sınıflarının, “örnek model“ süreci, bizleri sadece meselelere bir halkadan bakan değil, gerici zincirin bütününü gören ve ona göre konumlanan ihtilalci-komünist calışmayı hayata geçirmekle mükellef kılmaktadır. AKP temsiliyetinde Türk hakim sınıflarının vereceği bu ilk sınav, aynı zamanda devrimci-komünist hareketin de bu bağlamdaki ilk sınavı olacaktır.
12-13_Layout 2 7/1/11 4:28 PM Page 1
1-10 TEMMUZ 2011 Halkın Günlüğü
Genel seçim Tartı Boykot taktiğimiz doğrudan gerici düzen ve onun seçimler oyununu teşhir ederek, mevcut tasfiyecilik şartlarında bu hileyi ve hilenin stratejik tahribatlarını deşifre edip, bunun karşısında devrimci duruşu geliştirmek özüne oturmaktadır. Düzen partilerini ve düzeni kitlelerden tecrit etmeyi hedeflemektedir. Devrimci hareketin ve devrimimizin karşı karşıya olduğu büyük tasfiyeci saldırı ve tehlikeyi göz ardı ederek, bir anlamda bunu feda ederek ulusal hareketin Türk parlamentosuna birkaç vekil göndermesini tercih edemezdik Yazımızda 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri üzerine, ana hatlarıyla kısa değerlendirmeler yapmaya ve esasta ise boykot taktiğini bu genel tablo içerisinde değerlendirmeye çalışacağız.
AKP’nin “Seçim Zaferi”, Göreli Gerçektir! Seçim süreci sonlandı. Sonuçları ise yoğun ve geniş tartışmalarla değerlendirilmektedir. Bu değerlendirmeler pek tabiidir ki her cepheden belli bir sınıf bakış açısıyla yapılmaktadır. Herkes durduğu yerden bir perspektif ortaya koyup neticeler çıkarmaktadır. Kuşkusuz ki, çeşitli taraf ve anlayışlar bu sonuçları kendi penceresinden ve sınıfsal yeteneğiyle okumaktadır. Kimi düzeni nasıl daha iyi temsil edebilirim kaygısıyla, kimi bir dahaki sefere halk kitlelerini nasıl manipüle edip nasıl daha fazla oy alırım kaygısıyla, kimileri ise devrime nasıl hiz-
››
met ederim fikriyle hareket etmektedir. Nereden, nasıl ve hangi pencereden bakıldığı şüphesiz ki önemlidir. Düzen içinde duranlar, bu ufuktan bakarak sonuçlar çıkarıp değerlendirmelerde bulunurken; ulusal hareket ve yasal demokratik zeminde duranlar kendi penceresinden, devrimci zeminde duranlar ise devrimci ufuktan bakıp değerlendirmeler yapmaktadırlar. Yapılan değerlendirmeler belli bir eğilim taşımaktadır ki, bu eğilim, seçimlerden çıkan başarı sonuçlarının nedenlerine inen sorgulama temelinde mevcut iktidar ya da düzene daha fazla yakınlaşmayı ifade etmektedir. Düzen partileri için bu tartışma anlamsızken, seçimlere katılan yasal demokratik partilerde de bu eğilimin tatlı kaşıntıyla belirdiği görülmektedir. “AKP yüzde 50 oyu nasıl aldı, ben nasıl alırım?”, “daha fazla vekil nasıl çıkarırım” derin hesabı, fiilen burjuva siyaset sahasına çekmektedir. Seçim yarışçısı tüm partiler; “AKP nasıl bu başarıyı elde etti?” bilmecesini masaya koyup AKP’ye gıpta etmekte ve bu kulvara koşmaktadırlar. AKP’nin başarı bilmecesinin yanıtının konjonktürel şartlara bağlı olup, AKP hükümetinin devletin yapılandırılması ve tasfiye eyleminin görevlisi olması vesilesiyle emperyalist sermaye, güçler ve diğer büyük sermaye tarafından desteklenip güçlendirildiğini söyleyelim. Yeniden yapılanmanın memurluğu ona tüm avantajları veren öğedir. Elde edilen başarının temel faktörü budur. Gülen cemaati faktörü de bu destekler içindedir elbette. Kitlelerin gerici-dini duygularına hitap edilmesi veya bu zeminde örgütlenilmesi, yanı sıra halk kitlelerinin yoksulluklarının devletin olanaklarının seferber edilerek kullanılması, AKP’nin sağladığı başarısının başlıca etmenleri arasındadır. Özcesi, AKP’nin neden başarı sağladığı sır değildir. Bu başarıyı bilmece haline getirerek sorgulayanlar objektif olarak AKP’yi taklit etmeye heveslenmekte ve AKP’lileşme yoluna girmektedirler. Genel olarak se-
İlerici, demokratik kurumların dikiş tutmayan eleştirileri
çimler ile seçim sonuçları hâkim sınıflar düzenini daha geniş zeminde meşrulaştırmaya, kitleleri düzen içindeki seçim yarışıyla o ya da bu düzen partisinin peşine takılmaya sevk ederek, geniş halk kitlelerini düzen veya devlete daha etkili olarak çekmektedir. Vekil seçme-seçilme, parlamentoya girme, hükümete gelme hesaplarıyla yapılan seçim sonuçlarının değerlendirilmesi, yasalcılık iştahını kabartmakta ve burjuva-feodal anayasal zeminde siyaset yapma hazzını stratejik eğilime doğru derinleştirmektedir. Bu, sinsi tasfiyecilik ve açıktan reformist gelişmedir. Burjuva cenahta yapılan değerlendirmeler istisnasız olarak AKP ile BDP’nin “zafer”inde birleşmektedirler. Çıkan sonuçlar itibarıyla bakıldığında bu ikili “zafer” reel bir gerçek ve pratik bir doğrudur. Türk hâkim sınıflarının partilerinden birisi olan
Boykot tavrı eleştirilirken en yaygın ifade şu söylemde birleşmektedir; “Boykot tavrı CHP’ye yaradı.” Bu söylem esasta Dersim somutunda yaşanan durumu kastetmektedir. Hemen söyleyelim ki, boykot tavrı basit fayda meselesi olarak ele alınamaz, “yaradı-yaramadı” tartışmasına indirgenemez. Bu söylem politik olmamakla birlikte, maddiyatçıdır ve salt vekil çıkarmaya endeksli bakış açısıdır. Günübirlik ve geçici çıkarları uzun vadeli stratejik çıkarların önünde tutan dar bir yaklaşımdır. CHP vekil çıkarır diye, boykot etme sandığa git oy kullan diyemeyiz. Tersine devrimci taktik gereği
AKP’nin, diğer düzen partilerine karşı zafer kazandığı su götürmez doğrudur ki, ezilen Kürt ulusunun siyasi partisi BDP de 36 “milletvekili” ile “zafer” kazandı. AKP, CHP, MHP ve BDP’nin seçimlerde aldıkları oy oranı ve sonuçta çıkardıkları “milletvekili” sayısı gibi ölçülerle bakıldığında, her partide belli bir “başarının” olduğu görülmektedir. Eğer bu “başarıyı” pürüzsüz tam bir başarı olarak tarif edersek, kaybeden kim sorusuna yanıt veremeyiz ve herkes kazandı gibi ucube bir sonuca gideriz. Demek ki, buradaki kazanma ölçütü sadece kendi geçmiş durumları ölçü alındığında bir başarı olarak tasavvur edilebilir. Ama BDP’nin çıkardığı vekil sayısıyla sağladığı başarı ile AKP’nin elde ettiği oy oranıyla üçüncü kez hükümet olması önemli bir başarı olarak bundan ayrılır. AKP oy oranını arttırsa da vekil sayısında geriledi ve özellikle BDP ya
boykot ederiz; boykot düzeni yıkar diye de boykotu benimsemeyiz. Ama sınıf tutumu, tavrı ve duruşu adına, göreli süreç ve anda hiçbir maddi kazanım sağlayamasak da, hatta geçici olarak pratik kaybımız da olsa, boykot tavrı doğrudur. Kazanım ve kaybın ne olduğu doğru saptanmalıdır. Aksi halde anlık çıkarlar peşine takılır stratejik çıkarları yitiririz; stratejik politikayı reel politikaya kurban ederiz; büyük çıkarları küçük çıkarlara feda ederiz; reformları devrime tercih ederiz… Anda hiçbir fayda sağlamayan ama geleceğe miras bırakan tavrı, anda maddi ve göreli kazanım sağlayan ama geleceğe tasfiye bırakan tavra-taktiğe yeğ tutarız.
12-13_Layout 2 7/1/11 4:28 PM Page 2
perspektif
tışmaları Üzerine Boykot taktiğimiz üzerine değerlendirmeler Devrimci demokratik güçler arası birlik ve dayanışmanın geliştirilmesi büyük önemdedir. Ama bu birlik ve dayanışmanın niteliği daha da önemlidir. Söz konusu birlik-dayanışma-ittifak vb. tasfiyeciliğe hizmet eden, kitleleri düzen içine yönelterek devrimci duruşu zayıflatan bir içerik taşıyorsa, bu ileri bir blok birliği değil, bilakis reformist ve tasfiyecidir. Devrimci demokratik güçler arası ilişki ve birlik biçimlerinin geliştirilmesi hâkim sınıflar ve düzenlerine karşı mücadelede önemli bir adımdır ve gereklidir de. Fakat bu birlikler devrimci duruş ve ilkeler temelinde oluşmak durumundadır, tasfiyeciliği geliştiren içerikte değil.
da Kürt ulusal hareketinin başarısı karşısında mağlup oldu. Fakat BDP’nin AKP ve “TC” devleti karşısında aldığı başarıya karşın, Kürt illerinde AKP’nin aldığı oylar ve çıkardığı vekil sayısına göre de bir zayıf karın taşımaktadır. CHP seçim propagandalarında gördüğü ilgiden hareketle büyük umuda kapıldı. Dünyaya salt alkışlayıcı kitlesini görme gözüyle bakıp geniş halk kitlelerini görmediği için aşırı hedefler saptadı. Ama seçmen, salt CHP’nin gördüğü kadar olmadığı için hedeflerinde yanıldı, alacağı oy ve hatta iktidar iddiaları da boşa çıktı. Düzen partilerinin başarısızlıkları elbette ki bizlerin derdi olamaz. Fakat başarıları doğrudan bizleri ilgilendirir. Halk kitlelerinin düzen partilerine öyle ya da böyle “umut bağlaması”, peşine takılması bizler için önemliyken, seçimlerin tek başına bir gösterge olamayacağı da açıktır. Düzen partilerine verilen oy-
Kuşkusuz ki, Kürt ulusunun demokratik taleplerini ve mücadelesini destekler ve daha ileri haklar elde etmesini benimser-isteriz. Ama bunu, Türk parlamentosuna birkaç vekil göndermesine verilen ya da verilmeyen destekle sınav etmeyiz. Dahası, salt “Boykot tavrı CHP’ye yaradı” gerekçesiyle boykot tavrını mahkûm edersek, boykot etmediğimizde de seçimler şahsında gerici faşist düzen kitleler nezdinde meşrulaştırılmış ve devlet kazanmış olur; devletle hâkim sınıflara yaramış olur seçimlere katılma taktiği.
Daha somut olarak söylersek, söz konusu blok seçimler şahsında olmak kaydıyla ulusal hareketin desteklenmesi mantalitesiyle oluşan bir bloktur. Evet, ulusal hareketin desteklenmesi genel bir doğrudur. Fakat bu destek mutlak değildir. Yani ulusal hareketin her yönüyle desteklenmesi değil, demokratik muhtevasının desteklenmesi çerçevesinde kalan bir destektir. Şayet ulusal hareket reformist çizgide ilerliyor ve somut eylemi ya da pratiği geri uzlaşma niteliğinde olup stratejik olarak egemen sınıflar lehine işliyor veya bu rotada ise, dahası stratejik ve ideolojik çizgisine bağlı olarak seçimleri stratejik bir mücadele biçimi olarak atfedip kitleleri buraya sevk ediyor ve bu anlamda da gericifaşist parlamentoyu-düzeni meşrulaştırmaya hizmet ediyor ise, bu eğilimini desteklemek proleter devrimci siyaset adına benimsenemez.
ların birçok sebebi vardır. Alternatifin olmayışı, manipülasyonlar ve rüşvetlerin dağıtılması, kitlelerin yoksulluğunun kullanılması, para cezaları, seçimlerin geleneksel bir alışkanlık olması, kitlelerde belli bir arayışın ve beklentinin olması, düzen partileri arasında toplumda bir kamplaşmanın yaratılması gibi sebepler, kitlelerin sandığa gitmesi ve düzen partilerine oy vermesinin nedenleri olarak sıralanabilirler. Bu sebeplere karşın, düzen partilerinin başarısı, yani kitleleri yedeklemeyi başarmış olması üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. BDP eksenli blok belli bir başarı sağlamıştır. Fakat bu başarı göreli bir maddi kazanım olup, kitlelerin düzen içine çekilmesi sonucuyla yaşanan stratejik kayıp karşısında son derece önemsizdir. Belli sayıda vekil parlamentoya gönderildi fakat düzenle kopuşun keskinleştirilmesi gereken tasfiyeci tehdit koşullarında yığınlar düzene yönlendirildi.
En hafifiyle yasalcı reformist eğilim ve tasfiyecilik kazanmış, onun işine yaramış olur. Peki, buna ne diyeceğiz? Boykot CHP’ye yaradı ise, seçime katılmak tasfiyeciliğe, reformizme, en önemlisi de düzene yaramadı mı? Nasıl bakılırsa bakılsın, “Boykot tavrı CHP’ye yaradı” söylemi, yüzeysel bakış açısıyla sarf edilmiş basit bir söylemdir. Pragmatizme hapsolmuş sığ bir görüştür. Bu söylem bilimsel tutum, ideolojik bakış ve stratejik yaklaşımdan kesinlikle yoksundur. “Boykot CHP’ye yaradı” diyen anlayış
En önemlisi de seçimler politikası-taktiği, salt ulusal hareketin desteklenmesi veya desteklenmemesi sorununa indirgenemez. Boykot taktiğimiz de bu darlıkla ele alınmış bir taktik değildir. Boykot taktiğimiz doğrudan gerici düzen ve onun seçimler oyununu teşhir ederek, mevcut tasfiyecilik şartlarında bu hileyi ve hilenin stratejik tahribatlarını deşifre edip, bunun
yeni demokrasi güçlerini günah keçisi olarak gösteren anlayıştır. CHP’nin Dersim’de büyük oy alması veya BDP’nin vekil çıkaramamasının günah keçisi boykot ve yeni demokrasi güçleri değildiryapılamazlar. Kılıçdaroğlu faktörünün bu sonuçlarda rol oynadığı açıktır. Feodal değer yargıları, Dersimlilerin Kılıçdaroğlu’nun peşinden CHP’ye büyük oy vermesinin asıl nedenidir. CHP’ye verilen oy potansiyeli gözler önüne getirildiğinde en geniş tabandan CHP’ye oy gittiğini göstermektedir. CHP’ye giden bu oylara biz-
karşısında devrimci duruşu geliştirmek özüne oturmaktadır. Düzen partilerini ve düzeni kitlelerden tecrit etmeyi hedeflemektedir. Devrimci hareketin ve devrimimizin karşı karşıya olduğu büyük tasfiyeci saldırı ve tehlikeyi göz ardı ederek, bir anlamda bunu feda ederek ulusal hareketin Türk parlamentosuna birkaç vekil göndermesini tercih edemezdik. Esas olan sınıfın çıkarları ve devrim sorunudur. Buraya dair görev ve sorumluluklarımızı unutarak, ulusal hareketin reformist çizgisinde daha da pekişmesine omuz vermek doğru olamazdı… Şunu dedik; devletin yeniden yapılandırılması süreci oldukça kapsamlı ve derin bir tasfiye sürecidir ki, bu, coğrafyamız sınıf hareketinin önünde büyük bir kuyu kazan ve devrimci hareket için koyu karanlık bir döneme gebelik eden niteliktedir. Bu uğurda tüm siyasetler veya alt kazanımlar stratejik olan bu meseleye feda edilircesine tabi kılınmalı ve stratejik devrimci duruş örgütlenmelidir. Devrimimizin kazanımı veya kaybı buradan geçmektedir. Bu manada seçimler taktiğinin de buna uygun tayin edilmesi gerektiğine işaret ederek, bu taktiğin boykot olması gerektiğinin altını çizdik. Bu tahlil ve taktiğimiz doğruydu-doğrudur. Çünkü boykot tavrı bağrında, bilumum karşı-devrimci saldırılara ve bunun inceltilmiş uzvu olan yasalcı-reformist tasfiyecilik saldırısına karşı en keskin devrimci duruşu ifade etmektedir. Boykot tavrı geleneksel bir tutum değildir; tamamen somut koşullar ve konjonktürel şartların öne sürdüğü ihtiyaçtır. Proleter devrimci politika taktikle ilgilendiği gibi stratejiyle de ilgilenmek zorundadır; anlık politik meselelerle ilgili olduğu kadar, en az o kadar da genel mesele ve uzun vadeli planlarla da ilgilidir; reformlarla ilgili olduğu gibi, devrimle doğrudan alakalı olmak durumundadır; somut çatışmayla ilgili olduğu gibi, genel çatışmayla; parçayla olduğu kadar, bütünle; somuttaki kazanımlarla olduğu kadar, stratejik kazanımlara daha çok adapte olmak zorundadır.
lerin de ulusal hareketin de geniş taban kitlesinden oyların dâhil olduğu açıktır. Bu durumda, özellikle ulusal hareket cephesinden yapılan eleştirilere binaen söyleyelim ki, hataları hep dışarıda arama ve hep dışımızdakileri suçlama yerine, biraz da kendi hatalarımıza bakmamız daha doğru olacaktır. Dolayısıyla, “Boykot CHP’ye yaradı” diyerek boykot tavrını mahkûm etmeye kalkmak ve yeni demokrasi güçlerini sorumlu tutarak suçlamak yersiz olduğu kadar, akla hakarettir de. Devamı sayfa 14’te
14-15_Layout 2 7/1/11 1:38 PM Page 1
14 güncel
Baş tarafı sayfa 12-13’de
Çifte standartçı eleştirel tutum ve Dersim gerçeğini göremeyen hatalı tutum Her şeye karşın söylenmelidir ki, eğer yeni demokrasi güçleri seçimlere katılmış olsaydı kuşkusuz ki Dersim’deki sonuçlar farklı olurdu. Bu anlamda boykot tavrı, objektif olarak seçim sonuçlarına etki yapmıştır. Bu etki BDP’nin vekil kaybetmesiyle ilişkilense de, esasta boykot iradesi olarak tasfiyeciliğe ve düzene karşı bir duruş anlamı taşımaktadır. Niyetten bağımsız olarak ve bağımsız irade ve tavır gereği dengeler değişmiş, CHP düzen içi yarışı geçici olarak kazanmıştır. Boykot inisiyatifinin ayrışması ile birlikte, geri kalan oyların düzen partileri ile BDP arasında paylaşılması olanaklı olmuştur ki, bunda da düzen partisi CHP başarılı çıkmıştır. Boykot oyları çıkarıldığında, diğer oylarda BDP gereken oyu alamamış, bilakis fazla oyu CHP almıştır. Bağımsız devrimci irade olarak geliştirdiğimiz devrimci taktiğimiz olan boykotu, BDP vekil çıkarıp Türk parlamentosuna gönderemeyecek diye değiştiremezdik. BDP’nin CHP’ye veya Türk hâkim sınıflarına karşı başarılı olmasını elbette ki isteriz. Fakat bunun için devrimci siyasetimizden taviz veremeyiz. Ulusal mücadelenin demokratik mücadelesini desteklemek, onu seçimlerde desteklemeye indirgenemez. Seçimler meselesi salt ulusal hareketin desteklenip desteklenmemesinin bir sınavı ve ölçüsü değildir. Seçimler, günün şartlarında faşist düzenin kitleler nezdinde güven tazelemesi ve tasfiyeci süreci derinleştirerek devrimci hareketi yasal zeminde eritme gibi bir özellik taşımaktadır. Bundandır ki, bu şartlarda seçimleri boykot edip devrimci duruşu güçlendirmek vazgeçilmez devrimci bir taktikti. Anlık sonuçları nasıl olursa olsun, bu devrimci duruşun temsil edilmesi büyük bir ihtiyaçtı. Devrimci strateji ve taktiğe salt anlık geçici kazanımlar gözüyle bakılamaz. Devrimci strateji ve taktiğe sadece düzen içinde belli hakları kazanmayla sınırlı bir araç olarak bakılamaz. Böyle bakanlar bütünü parçaya feda edenlerdir. Uzun vadeli gerçek çıkarları kısa vadeli geçici çıkarlara peşkeş çekenlerdir. Devrimci faydacılar değil, burjuva pragmatistlerdir. Böyle bakanlar reformları amaçlaştıran ekonomistlerdir. Böyle bakanlar düzen içi iyileştirmeleri devrime tercih eden yasalcı reformistlerdir. Böyle bakanlar düzeni mükemmelleştirme amacını geçmeyenlerdir. BDP ekseninde yapılan değerlendirmelerde Dersim öne çıkarılıp eleştiri adına ağır itham ve saldırılara tabi tutulmaktadır. Eleştiri sınırlarını geçen hakareketler içeren değerlendirmeleri yadırgıyoruz. Bundan da önemlisi tutarsızlık şurada ki, diğer Kürt illerindeki durum göz ardı edilmektedir. Eğer bir “ihanet”, kendini inkâr ve özünü ret varsa, bu sadece Dersim ile sınırlı değil, AKP’ye bonkörce oy ve vekil veren genel Kürt illeri için de geçerlidir. Elbette Dersim’in CHP yanlı tutumu eleştirilmesi gerekendir. Ama aynı şey Diyarbakır’dan, Urfa’ya kadar birçok Kürt şehri için de geçerlidir. Dersim’in yaşadıkları ağırken, tüm Kuzey Kürdistan’ın yaşadığı da bir o kadar ağırdır. Yani, Dersim’in CHP’ye oy vermesi kötü ama Kürt illerinin AKP’ye oy vermesi olağan mıdır? O halde neden sadece Dersim yadırganıp hakarete tabi tutuluyor? Kaldı ki, verilen oylardan dolayı kitleleri suçlamak anlamsız ve tamamen duygusal tepkidir. Dahası, Dersim’e yapılan haksız eleştiri ve saldırılar esasta başka adrese yönelmektedir. Dersim’in ayrıcalıklı eleştirilere maruz kalmasının kapalı anlamı ve ifadesi budur. Aksi halde eleştiride çifte standart uygulanmazdı. BDP adına söylersek; başarısızlıklarımızın sebeplerinden kendimizi sorumlu tutmamız daha doğru olacaktır.
Dersim’in devlet karşıtı kimliğe sahip olduğu genel olarak doğrudur. Bununla birlikte geniş kitlesi ulusal hareketi de, büyük oranda ve bütünlüklü olarak benimsememektedir. Buradan çıkan sonuç şudur: Dersim sınıf hareketine daha yakındır ve büyük kitlesi somut olarak yeni demokrasi güçlerini kanıksamış durumdadır. CHP’ye büyük oy vermesi bu gerçekle çelişir gözükse de, Dersim kitlesinin yeni demokrasi güçlerine yakın olduğu savını çürütmez. Ki, CHP’ye oy vermesinin, yukarılarda açıkladığımız gibi belli özgün sebepleri vardır. Bunlar; geniş Dersim kitlesinin CHP’yi sol parti görmesi, Kılıçdaroğlu faktörü, feodal değer yargılarının seçimlerde etkili olması, CHP yerel temsilcilerinin aşiret desteğiyle oy toplayabilmesi, kötünün iyisi olarak tercihte bulunmaları ve ulusal hareketin Dersim kitlesine karşı doğru yaklaşmaması veya belli hatalar yapmış olması, özellikle yeni demokrasi güçlerine karşı olumsuz pratikleri gibi sebepler, Dersim kitlesinin seçim tercihlerindeki başlıca sebeplerdir. Şu da söylenmelidir ki, Dersim halkının yeni demokrasi güçlerinin genel anlamda yakın olduğu ne kadar doğruysa da, bu yakınlık sağlam bir örgütlülüğü, tam bir tesir ve nüfuz anlamına gelmemektedir. Kendiliğinden ve nispeten gevşek bir taraftarlık durumu egemendir. Dolayısıyla, yeni demokrasi güçlerinin Dersim kitlesi üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğu doğru olmakla birlikte, her durumda ve mutlak bir inisiyatifinden bahsedilemez. Boykota karşın, CHP’ye verilen oylar bunu tanıtlamaktadır. Her şeye rağmen Dersim halkının yeni demokrasi güçlerini kucakladığı kabul edilmelidir. Ki, bu durum, kesintisiz sayılabilir mücadele pratiği ve gerilla savaşında verilen bedeller göz önüne alındığında son derece anlaşılırdır. Ulusal hareket Dersim’in yeni demokrasi güçlerine yakınlığını bildiği için, Dersim adına yürüttüğü eleştirileri Dersim üzerinden yeni demokrasi güçlerine yollamaktadır. Hatta ulusal hareket çevresinden açık biçimde MLM’lere ve Yeni Demokratik güçlere saldıran eleştiriler yükselmektedir. Ki, Ahmet Kahraman isimli Özgür Politika gazetesi yazarının ağır saldırı ve karalamaları bunun açık örneğidir. A. Kahraman’ın söz konusu saldırıları en hafif deyimle son derece çirkin, sorumsuz, şuursuz ve aymazcadır. Dersim halkı bu saldırıları gördükçe ulusal harekete karşı mesafesini koruyacaktır. Otoriter, baskıcı ve kaba yöntemlerle sindirilemeyecek önemli bir dinamiktir Dersim halkı. Zor ve haksızlığa dayalı otoriteye başkaldırma ruhu, demokratik bilinci ile birlikte, tarihsel tecrübe ve geleneğinden edindiği bir özellik olarak doğasında vardır. Dersim’in doğru anlaşılması gerekir, ancak her şeye karşın Dersim halkı CHP’ye oy vererek, demokratik bilinç ve tarihsel belleğine aykırı davranarak kendisine haksızlık yapmıştır. Çünkü Dersim halkı boykot tavrını etkili olarak ortaya koymadığı gibi, ezilen Kürt ulusunun siyasi partisi ile faşist düzen partisi CHP arasındaki tercihte; ezen egemen Türk ulusunun komprador partisini ezilen mazlum ulusun partisine yeğ tutmuştur. Son bir söz: Boykot tavrının örgütlenmesi yeterli zamana yayılarak ve topyekûn bir çabayla yürütülemese de, yeni demokrasi güçlerinin başarılı bir çalışma yürüttüğü ve Dersim somutunda önemli bir boykot iradesinin ortaya konduğu teslim edilmelidir. Dersim kitlemizin esasta boykot tavrına riayet ettiği genel olarak görülmüştür. Dersim’deki boykot oranı küçümsenemeyecek bir başarıdır.
Halkın Günlüğü 1-10 TEMMUZ 2011
Erk-ek
Eğitimde, askerde, iş yerinde aşağılanan emeği sömürülen erkeğin “egemenliği” ise elbetteki evindedir. Evinde hemen yanı başındaki kendinden daha “aşağılık” olan kadına yönelir tüm erk-eklik Özünde, başında ve sonunda sınıflı toplumların bir sonucu olarak kendini var eden kadın sorunu, evet bir sonuç. Bir bütün olarak ezilen, sömürülen halkın içerisindeki bu cinsel ayrılık sistem için oldukça önemli. Ve bu önemi ve itibarı nedeni ile bu ayrım daima korunur, bir cins –erkek olan- üstün cins olurken bunun karşısında aşağılık olmakta –kadın cinsi- diğer cinse kalır.
Bizim değerlendireceğimiz şeyse bu defa özgül sorunlar içerisinde kadın sorunu değil erkek sorunu! Yani erkek sorununu erk olma olabilme durumunu biraz deşeceğiz. Bir toplumun hem en önemlisi hem en önemsizi. Emek alanında sömürülen, sırtına –kadından daha az olsa dayükler konan erkeklerin var edilme evresi, onursal pohpohlanma, aşağılanma süreci oldukça erken yaşlarda başlıyor. Şerefine kurbanlar kesilen, adına davul zurnalar çalınan erkek olarak dünyaya gelen bir diğer ezilenimiz… En aşağılananı annesi tarafından özellikle böbürlendirilerek büyütülür. Babanın başının dik gezmesine, annenin ise kendini kız değil de erkek doğurduğu için daha çok onurlu hissetmesine nedendir. Çırılçıplak foroğrafları çekilir, en çokta cinsel organı üzerine sevilir. Onu “büyük” yapan, erk-ek yapan organı üzerine sevilir. “Bacılarını” anasını ko-
14-15_Layout 2 7/1/11 1:38 PM Page 2
kadın 15
1-10 TEMMUZ 2011 Halkın Günlüğü
sorunu üzerine cinsi, en az kendi kadar erk-ek olan tarafından olabildiğine aşağılanır. Bir üst aşamada devletin malıdır. Her şey öncesinde belirlenmiş, nasıl davranılacak, ne yenilecek, ne zaman uyunacak, ne zaman tuvalete gidilecek, ne zaman gülünecek-ağlanacak ve aklınıza gelebilecek yüzlerce şey… Burada tam bir kişiliksizleştirme, adeta insani yanlarını tamamı ile erk-ekleştirme süreci işletilir. Bir yandan ağır “milli duygular” sırtına yüklenirken, ayağı bir birine dolanmışken yürünmesi istenir. Şiddet olağanca normalleştirilir. Dayak yemeden oradan ayrılmak anormalleşir. O 15 aylık süre askerlikten sonra bir ömür anlatılası bir hikayeye dünüştürülür. Ve anlatıla anlatıla bitirilemez, bu insanı hiçe sayan, insanı insanlığından uzaklaştıran yok sayan uygulama. Stockholm sendromu bir hastalık adıdır. 1973 yılından bir bankayı soymak için giren soyguncu buradaki müşteri ve çalışanları rehin alır. Rehin alma olayı bir kaç gün sürer. Bu süre içerisinde soyguncu ve kurbanları arasında bir bağ gelişir ve artık kurban “suç”lu olan kişiyle daha yakındır. Onu savunacak kadar... Ve artık kurbanın suçlusuna duyduğu, arasında kurduğu bağ bu şekilde tanımlanmaya başlanır. Stockholm sendromu, askerlik durumunu bu kadar normalleştiren ve kendilerine bir pislikmiş gibi davranan komutanlarından ilah gibi bahseden erkekler için uyumlu bir tarif sanki!
ruyacak, babasının soyunu sürdürecek, anasına hamarat gelin getirecek bir kurtarıcıdır aynı zamanda. Ve bunu yapabileceğinin kanıtlarını yavaş yavaş göstermesi beklenir. Öncelikle ağlamayı unutmalı. Erkek adamın ağlamayacağı daha çok küçük yaşta öğretilir, öğrenmek kaçınılmaz ve zorunludur. Yoksa “kız gibi” “suçlama”sının doğrudan muhatabı olur. Ve bunun “aşağılanmak” olduğunu anlaması için ergenliğe gitmesine gerek yok daha da önceden öğrenilir bu… Dışarıda diğer çocuklarla yapılan kavgalarda dayak yiyerek eve geldiyse bir de babadan dayak yer. “Dövülme döv” eğitimi kendi mahallesindeki yan komşusunun çocuğuna karşı bir eğitimdir. Bu yaşamında önemli bir belirleyen olacaktır da… Daima bireylere yüklenmek ve saldırmanın, asıl “dövenlere” ise sebat etmenin ilkel eğitimi! Büyümek iyi midir, onlar için iyidir çünkü neye dönüşecekelerini bilemezler henüz.
Evde suyu, yemeği daima önüne gelir. Bulaşık, çamaşır yıkamak daima “diğeri” tarafından halledildiği için bunları bilmesine de yapmasına da gerek yoktur. Evde daima bir temiz kokusu, bir saygı sultası vardır, anne, “bacı” tarafından sunulan. “Bu ne müthiş bir saygı tanrım, ne önemli bir şahsiyetim!” Bunlar erk-ek olma “önemini” kavramak için yeterli oluverir. Erkek olmak için sünnet olmak, askere gitmek, evlenmek, çalışmak ritüelleri sıraya girmiştir ve sırası gelen erk tarafına geçer… Tabii aslında meselenin başka olduğu hep önünde duruverir ama ya üstüne basar ya da etrafını dolanır. Yarım yamalak, anti bilimsel, erk-ek olma duygularının eğitimcilerce de okşandığı okulları bitirirler. Okula gitmek işinin hemen ardından askerlik gelir. Askerlik yapmak özellikle her “Türk erkeği” için erkek olmanın en önemli koşullarından bir diğeri. Burada kendi
Askerden çıkınca elbette bir iş bulmak gerekir. Sonrasında evlenmek ritüeli de gerçekleştirilir. Eve para getirmek ailesine bakmak zorunda olan erkek “ne iş olursa yaparım abiler”dedir artık. Ama evin de her koşulda “direği”dir. Eğitimde, askerde, iş yerinde aşağılanan emeği sömürülen erkeğin “egemenliği” ise elbetteki evindedir. Evinde hemen yanı başındaki kendinden daha “aşağılık” olan kadına yönelir tüm erk-eklik. Patrona, kendini hiçleştiren sisteme karşı sessizliğini korurken, bir yandan da kendine verilen erk-ek olma “hediyesi” ile olabildiğine kadına yüklenir. Her iki ezilen olma durumunu, karşısındakinin insan olması durumu, çoktan unut(turul)muştur. Ve işte bundandır tecavüzler, katliamlar, kadına uygulanan her türlü şiddet “kadının sorunudur”... Kendi insanlığından vaz geçmiş olma durumu ise kendine her şeye rağmen verilen o kutsal erk-eklikten kaynaklı gözünde yoktur. Haber Türk gazetesinin bir köşe yazarı var.. İsmi Serdar Turgut. Kendisi kadınlara yönelttiği aşağılamalarla erk-ekliğini en çok hissedenlerdendir. 24 Haziran 2011 tarihli HT sayısında Turgut “Yavaş seks” başlığı ile bir yazı kaleme aldı. Turgut kadınlar erkekleri öldürür diyerek bunuda daha inandırıcı kılmak için kendi seks hayatından örnekler veriyor. “Bir erkeğin erken ölümünü hazırlayan şey”lerden dem vuruyor. Kadını aşağılayan, onun toplum içerisindeki konumunu iyice pekiştiren
anlayışla kaleme alınmış bir yazı. Kadınlara ilişkin burjuvazi tarafından şöyle bir anlayış verilir: “Kadınlar anlaşılmaz, ömür törpüsüdürler, çok şey isterler, ne istediklerini bilmezler” gibi ihtamlarla kadın farklı bir varlıktır, bir anlamda gerektiğinde okşanan olabilecek gerektiğinde ise her türlü şiddeti hak eden bir tür! Turgut’ta bu anlayışla “kadınların erkeği nasıl öldürdüğünü” anlatıyor okurlarına... Ve bir tarafta her gün kadınlar katlediliyor “bir nedenden”. Turgut bu kadınların katliamını erk-ekleştirdiği bu toplum içerisinde ne kadar da “iyi” meşrulaştırıyor. Bir insandan önce sistemin kendine verdiği ayrıca lüks ve erk-ek olma durumu ile okadar mutlu ki Turgut, her gün katledilen kadınların gözümüzün önünde duran ölülerinden hiç de rahatsız değil. O seks hayatının değişkenliğinden ve bunun sorumlusu kadınlardan dem vuruyor(!) Ve başınızı diğer, daha büyük kitle üzerine çevirin. Evet sistem erkeklere erk olun diyor. Ama sonuçta insansak ve bireyin iradesi de varsa –ki kuşkusuz var- evet öyle ise bu “kadının sorunu” diyerek kendinizi dışında tuttuğunuz şey de nedir? Her şeye rağmen erk olma hazzını bırakmamak mı, bir şekilde ezerek mutlu olmanın yollarını aramak mı, yoksa en güçlü olana sisteme karşı koymamak için hem ezilen hem de ezen olmak durumunu tamamen kabul etmek mi? Kadın ya da erkek olmadan önce insan olmak, dayatılanı kabul etmemek olmamalı mıdır insanı doğanın diğer canlılarından ayıran? Bir insanı böylesine görmeyen, emeğini görmeyen, kendine, yanı başındakine yabancılaşmış bir erkekken, “kadın sorunu” olarak tarif edilenler aslında hiç değilse biraz da olsa “erkek sorunu” değil midir? Toplumun o büyük kesiminden bir şekilde ayrışmış devrimci erkekler için de tablo çok parlak değil aslında. “Kadın sorunu” üzerine bu bireylerle çok şey konuşabilirsiniz, “kadın sorununun” kadınlardan daha çok farkındadırlar. Birçok şey söyleyebilirler... Fakat buranın en temel sıkıntısı ise pratiktir... “Kadın sorunu” olarak tarif edilen şeylerin içerisine girmeyi, onu kendinden başlayarak yıkmayı ise dışardaki insanın aksine teorize edebilme yeteneği ile, sorunun hemen yanından geçerler. Mücadele alanında yer alan kadınları hep bir “ileri taşıma” kaygısı vardır. Bu o kadını daima geri olarak görme algısının bir yansımasıdır. Aslında teoride yıkılması gereken olarak konulan erkek egemen anlayış pratikte hüsrana uğrar. Pratikten çıkan teori ise aslında devrimci erk-eklerin toplumda onlara da verilen erk-eklik durumundan bir şekilde haz duymaları ve bunu gerçek anlamda yıkmak istememeleri durumudur. Yoksa neden her grupta en çok konuşan erkek, her görevlendirmede en çok öne çıkanlar yine erkekler olsun ki? Sorun düşünüldüğünden, herkesi içine alacak kadar, çok daha büyük ve kapsamlı bizce...
16-17_Layout 2 7/1/11 1:42 PM Page 1
16 yaşam
Halkın Günlüğü 1-10 TEMMUZ 2011
Doğal olan zararsız mıdır? Alternatif tıpçılar maddelerin plasebo etkilerinden yararlanmaktadır. Plasebo, ilaç maddesi içermeyen bir maddeyi alan kişinin, ilaç aldığını sanıp iyileşmesi yahut ilacın iyi gelmesidir. Yani tamamen nörolojik ve psikolojik mekanizmalarla kendini iyi hissetmesidir. İlaç deneyleri yapılırken ilaçlar plasebo maddelerle karşılaştırılarak etkinlikleri tespit edilir “Tüm maddeler zehirdir, ilacı zehirden ayıran dozudur.” Paraselsus (1493-1541). Bu yazımızda ilaç kullanım alışkanlıklarımız ve “alternatif-tamamlayıcı tıp” a nasıl bakmamız gerektiği konusunda kısa değinilerde bulunacağız. Öncelikle doğru tanımlamalar yaparak kafamızdaki bulanıklığı ortadan kaldıralım. İlaç nedir? İlaç, hücre üzerinde meydana getirdiği etki ile bir hastalığın teşhisini, tedavisini veya bu hastalıktan korunmayı mümkün kılan, canlılara değişik uygulama yöntemleri ve dozlarla verilen doğal, yarı sentetik veya sentetik kimyasal maddelerdir. İlk ilaç yapımıyla ilgili net tarihi bilgi yoktur. Ancak Sümerler ve uzak doğu halklarının bitkilerle ve ilkel sayılabilecek bazı yöntemlerle kimi hastalıkları tedavi ettiklerine dair bilgiler mevcuttur. Modern tıbbın temelleri atılırken bir yandan da eczacılığın temelleri atılmıştır. Süreç her ne kadar modernleşme olarak tariflenmiş olsa da insan yüzünü hep “doğal maddelere” dönmüştür. Yani eczaneden reçeteyle aldığımız ilaçların yan etkilerinin olduğu ancak “doğal maddelerin” zararsız olduğu inancı mütemadiyen hakim olmuştur. Durum böyle olunca kırsal kesimde dağ bayır gezip ot toplayan, şehirlerde aktar aktar dolaşıp şifa arayanların sayısı azımsanmayacak boyutlara ulaşmıştır. Bu durumu cehalet ile açıklamak yeterli değildir. Çok sayıda okumuşun, hekimin de aynı davranışı sergilediğini hepimiz biliyoruz. Sorun bilimden ne anladığımızda, bilimsel süreçlerde hangi yolu, hangi yöntemi kullandığımızdadır. Yöntemler sonuçları değiştirebilir. O nedenle aynı olay karşısında seçilen iki farklı yöntem iki farklı sonuç doğurabilecektir. Bilimsel veriler her zaman kesin hükmü taşıyamaz. Nitekim yıllarca doğru bilinen birçok şey sonradan aynı bilim insanları
tarafından reddedilmiştir. Bilim teoriler üstünden şekillenir ve teorilerin amacı kendilerini kanıtlamaktır. Kendini kanıtlayan teoriler kesin doğrudur denemez, ancak başarılı oldukları söylenebilir. Tüm bilimlerin olduğu gibi tıbbın da yöntemi diyalektik materyalizm olmalıdır. Bilimsel verileri değerlendirme, mukayese etme, deneysel süreçten geçirme ve doğru sonuca varma ancak ve ancak diyalektik materyalizm ile mümkün olabilir. Tıp alanında idealizme kayanlar, hastalıkları ve tedavilerini enerjiyle, ruhla, rengarenk taşlarla, otla, tüyle, kılla, okunmuş ya da okunmamış suyla tanımlayıp tedavi etmeye çalışırlar. Sonuç: Hastalar açısından fiyasko, şarlatanlar için rant… Modern tıp, kişinin tek başına kaldıramayacağı bilgi demektir. O nedenle her gün yeni yeni dallar, branşlar çıkmakta. Tek kişinin altından kalkamayacağı bu bilgi yükünü o denli “hafifletip” her hasta için “iksir” kıvamında reçeteler, öneriler sıralayanlar idealist şarlatanlardır, ağlık tüccarlarıdır. Üstelik bu işin öncülüğünü yapanların bir kısmı tıp kökenli değildir. Uluslararası bir boyut kazanan bu sektörün elbette ki kendisini belli bir tanıma oturtması gerekmektedir. Bu tanım başlarda “alternatif tıp” olarak dillendiriliyordu. Modern tıbba alternatif olmak tepki toplayınca süreç içerisinde beyaz bayrağı sallayan bu kesim ağırlıklı olarak “destekleyici tıp” tanımını kullanmaya başladı. İsim değişse de işin özü aynı kaldı. Kendilerini alternatif ya da modern tıpçılar olarak tanımlayan bu güruh, bir dönem için deneme yanılma yöntemiyle bulunmuş olan “koca karı” ilaçlarından beslenmiştir. Ancak olayı ilerletip işin içine bir miktar din sosu, bir miktar metafizik sosu karıştırıp, formüllerini daha da zenginleştirmişlerdir. Halkın binlerce yıllık tecrübelerine dayanan bazı koca karı ilaçlarını, şifalı bitkileri toptan reddetmek didaktik bir yaklaşım olur. Ni-
tekim ilaçların birçoğu bu bitkilerden elde edilmektedir. Ancak kuşaktan kuşağa tecrübe yoluyla aktarılan bu bilgiler ve yöntemler ciddi tahribatlara uğramıştır. “Kocakarı” ilaçları modern bilimsel tıp anlayışı yokken halkın sağlığına önemli katkılar sunmuştur. Modern bilimsel tıpta önce hastalıklar bulunur sonra bu hastalıklara tedavi yolları belirlenir. Çok eski çağlarda bilinen hastalık sayısı onlarla ifade edilirken, günümüzde binlerle ifade edilir duruma gelmiştir. Dolayısıyla tedavisi henüz bulunamamış hastalıklar alternatif tıpçılarca en çok suistimal edilen hastalıklardır. Örneğin bazı kanserler hariç tedavisi mümkün olmayan kanser grubu hastalıklara iyi geldiği iddia edilen onlarca deli saçması reçete, karışım ve önerileri medya hemen her gün flaş gelişme olarak duyuruyor. Yine bu alternatif tıpçılar maddelerin plasebo etkilerinden yararlanmaktadır. Plasebo, ilaç maddesi içermeyen bir maddeyi alan kişinin, ilaç aldığını sanıp iyileşmesi yahut ilacın iyi gelmesidir. Yani tamamen nörolojik ve psikolojik mekanizmalarla kendini iyi hissetmesidir. İlaç deneyleri yapılırken ilaçlar plasebo maddelerle karşılaştırılarak etkinlikleri tespit edilir.
Alternatif tıp Son dönem dikkat ettiyseniz gün içinde özellikle ev kadınlarını hedef alan yayınlar yapan TV programlarının sayısında ciddi bir artış vardır. Kimi çıkıp tıkanmış damarları açan mucizevi ilacını anlatıyor, kimi çıkıp yazın nasıl toksinlerimizden kurtulacağımızın reçetesini yazıyor vs… Tıkanmış aterosklerotik damarları açtığını savunan zat-ı muhteremin, insan yodamarlarını kireç kaplamış su borularıyla karıştırıyor olduğunu kanaatindeyiz. Piyasadaki ilaçların yarısından çoğu bitki kaynaklıdır. O halde neden bu şifalı bitkiler-
le tedaviye mesafeli duruyoruz? Maddelerin etki mekanizmaları yanında dozları da önemlidir. Bazı ilaçların terapotik (güvenli) doz aralığı çok dardır, bu ilaçların bilinçsiz kullanımı ölüme varan tablolara neden olabilir. Miligramlarla ifade edilen doz değişimleri bile çok ciddi sağlık sorunları yaratabiliyor. Terapotik doz aralığı dar olan ilaçları örnekleyecek olursak; insülin, kalp ve tansiyon ilaçları, psikiyatrik ilaçlar, kemoterapide kullanılan bazı ilaçlar... İlaçlar sadece bir uzman tarafından (hekim,eczacı) başlanmalı ve takip edilmelidir. Herhangi bir hastalık için kullanılacak ilaç ya da ilacın dozu hastanın inisiyatifine bırakılamaz. Hasta bir sabah kalkıp “bugün insülinimi yapmak istemiyorum ya da akşam iki kat doz yapmak istiyorum” diyemez, tedaviyi reddetmiyorsa şayet. Kullandığımız kimi ilaçların kimde ne yan etkiye sebep olacağını dahi tam olarak bilemiyoruz. Örneğin yıllarca güvenle kullandığımız bir ilacın yararlı veya zararlı yeni bir etkisi keşfedilebiliyor. Ayrıca aynı hastalık kişiler arası tedavi farklılığı gerektirebilir. Yani reçete kişiye özel hazırlanır. Hal böyleyken TV’ye çıkıp izleyen herkese aynı tedavileri önermek etik ve bilimsel değildir. Doğal olanın zararsız olduğu inancı “alternatif-destekleyici tıpçıların” hep işine gelmiştir. Hatta bu çevreler kimi ürünlerini pazarlarken hiçbir yan etkisinin olmadığını belirtirler. Oysa bu tamamen bir aldatmacadır. Yan etkisi olmayan hiçbir madde olamaz. İçtiğimiz çayın, soluduğumuz oksijenin bile yan etkisi vardır. Yan etkiyi bir tarafa bırakalım, hangi maddenin alerjiye, anaflaksiye (alerjinin sistemik ve ölümcül şekli) neden olacağını dahi bilemiyoruz. Bu nedenle kimi zaman bilmediğimiz bir maddenin çok ufak dozlarla dahi kullanımına bağlı ölümlere rastlayabiliyoruz. Doğal olan ürünlerin zararsız olduğu anlayışı birçok ciddi sağlık sorunlarına neden olmuştur. Her gün onlarca hasta kullandığı otların, çayların yarattığı basit ve önemli sağlık sorunları nedeniyle hastanelere başvurmaktadır. İlginç bir örnek vermek gerekirse, geçmiş yıllarda fazla miktarda erik çekirdeği yiyen bir çocuk siyanür zehirlenmesinden hastaneye kaldırılmıştı. Görüldüğü gibi bazen doğal bir ürünün içinde zehir etkisi olan bir ağır metal bile bulunabiliyor. Elbette ki büyük ilaç firmalarının güvenilirliği de tartışma konusudur. Hatta ilaç sektörünün silah sektöründen daha çok kazandırdığı bilinen bir gerçektir. Ancak ilaç firmaları ayrı bir tartışma konusudur. Vurgulamak istediğimiz nokta şudur; önemli olan akılcı ve bilimsel ilaç kullanımıdır. Hastalıkların tanı ve tedavilerinin yapıldığı yerler ve bu işi yapanların kim olduğu bellidir. Hastalıkları yeniden tanımlamaya ve keşfetmeye gerek yoktur. Bir ilacın başından geçenler karmaşık ve mazisi çok uzundur. Muhtelif bitkileri ve kimi maddeleri karıştırıp, kavanozlayıp ilaç buldum diyerek halkın önüne çıkmak, bu işi bilimsel-deneysel olarak yapanlara hakaret etmek ve halkın sağlığıyla oynamaktır.
16-17_Layout 2 7/1/11 1:42 PM Page 2
f
1-10 TEMMUZ 2011 Halkın Günlüğü
çevre haber 17
Kar hırsı yüzünden tehlikede Ayamama Deresi’ne vidanjörlerle boşaltılan atık suların derede geri dönüşü imkansız tahribatlar yarattığı ortaya çıktı Aşırı kar hırsının kurbanı olan Ayamama Deresi, hayatı tehdit eder duruma getirildi. Farklı yerlerinden numuneler alınarak yapılan analizlere göre, suda yüksek miktarda alüminyum, krom, nikel, antimon ve cıva tespit edildi. Marmara Denizi’ne dökülen deredeki kirlilik başta deniz ekosistemi olmak üzere tüm canlıların sağlığını tehdit ediyor. Yaşanan doğa katliamı ile ilgili olarak Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) bir açıklama yayınladı. Tespit edilen yüksek miktarda ağır metallerin Ayamama Deresi çevresindeki tüm yaşamı olumsuz etkilemekte olduğu belirtilen açıklamada şu ifadelere yer verildi; “Tuzla’da gömülü bulunan zehirli atık varilleri, Dilovası’na bırakılan atık çamurlar, havza alanlarına harfiyat dökümleri, Alibeyköy Barajı’na İSKİ tesisinden verilen atıksu ve son olarak Ayamama Deresi’ne atıksu deşarjı, yerel yönetimlerin politikasızlığı ve
denetimsizliği sonucu yaşanan doğa katliamlarına sayabildiğimiz örneklerdir. Açıktır ki mevcut koruma faaliyetlerinin yetersizliği ve göstermelik denetim mekanizması devam ettikçe bu örneklere yenileri de eklenecektir. 2009 Eylül ayında Ayamama Deresi’nin taşması sonucu yaşanan sel felaketi 31 kişinin hayatını kaybetmesi-
ne sebep olmuş, ardından her yağmurda su baskınları yaşanan ‘Avrupa’ kentimizi yönetenler Ayamama Deresi’nde ıslah çalışmalarının yapılacağını, dereyi kirleten atık suların inşa edilecek kollektörlerle toplanarak arıtma tesisine verileceğini müjdelemişlerdi. 2011 yılı Ağustos ayında tamamlanması hedeflenen Ayamama
MAYA
Deresi ıslah çalışmalarının tamamlanmadığını geçen hafta yaşanan su baskınıyla öğrendik. Ayamama Deresi’nin ıslah çalışmalarının aciliyeti ortadayken ve Büyükşehir Planlama Müdürlüğü’nce hazırlanan planlar Belediye Meclisi’ne gönderilmişken bu planlar çıkarılamamakta, ıslah çalışmaları tamamlanamamaktadır.”
≫ arif bilgin
BOZUK DÜZENDE SAĞLAM ÇARK OLMAZ üzen, temelleri bozuk bir düzendir. Cumhuriyet olarak kuruldu, bir cumhuriyet değildi; askerî ve dinsel bürokrasi, kopradorlar, ağalar ve bilcümle karşı-devrimci zevat tarafından devrim olasılığına karşı inşa edildi, ama adına «devrim» dendi. Halk büyük bir titizlikle yönetim erkinin dışında tutuldu, ama Cumhur’un (halkın) kendi kendisini yönetme rejimi olduğu söylendi, «köylü memleketin efendisidir» dendi. «Kürt ve Türk halkını temsil» savıyla uluslararası toplantılara oturuldu, ama «iki kurucu halk»tan biri olduğu söylenen, nüfusun yüzde otuzunu oluşturan Kürtler rejimin kölesi olarak kaldılar, dilleri yasaklandı, aşağılandılar, her beş yılda bir, on yılda bir kanlı katliamlara uğratıldılar, malları-mülkleri yağmalandı, evleriyurtları başlarına yıkıldı, kadın ve çocukları ganimet olarak paylaşıldı, yerlerinden yurtlarından sürüldüler.
D
Kendi aralarında da pek barışık bir düzenleri hiçbir zaman olmadı, sadece üretici emekçi insanlara, mağdur durumdaki etnik ve dinsel gruplara karşı
birleştiler, onun dışında hep dövüştüler, birbirlerinin canını da okudular yani. Biri geldi biraz takkeli, öteki geldi biraz potinli... Aslında hepsi de potinli ve takkeli adamlardı, takke ve potin bizim «cumhuriyet» rejimimizin en temel mitleridir. Tarihimize kanlı vahşetler, dehşetli canilikler yaza yaza bugüne geldiler. Artık eskisi gibi gitmiyor, çelişkiler çok fazla zorluyor bizim cumhuriyet olmayan cumhuriyetimizi!... Ya sahiden cumhuriyet gibi cumhuriyet olacak, ya da kan, gözyaşı, çatışma, yıkım, yoksulluk, dışa bağımlı kölelik sürüp gidecek; ortası yok bunun. Rejimin politik kurumları ve kadroları da bu karşı konulmaz tarihi yol ayrımının baskısı altındadır ve bu nedenle bunalıyorlar. İnsanın onlara da acıyası geliyor sahiden, kendinizi onların yerine koyduğunuzda, açmazı siz de hissedersiniz, doluya koysan olmuyor, boşa koysan olmuyor… Böyle gitmeyeceği belli, onlar da bunu biliyorlar. Fakat sırtlanlar gibi birbirlerini kolluyorlar, birbirlerinden korkuyorlar ve herkes birbirlerinden «bilinen bir sır»rı saklamaya başlıyor, bilmezlikten geliyorlar, duymuyorlar ve başlıyorlar tekrar
koro halinde hep birlikte aynı nakaratı söylemeye; «üniter», «bölünmez», «tek dilli», «tek dinli», «tek bayraklı»,«tek uluslu» devlet tartışılamaz nutukları, .. «hainler… bölücüler»! İşlerine geliyor da hani. Toplumu etnik ve dinsel sorunlarla yorunca, bölünce, birbirleriyle kavgaya sokunca emekçi insanları kolay sömürüyorlar. «Ne olacak, üç günlük dünyada ne diye başını belaya soksunlar ki» , cebini dolduran gidiyor, öteki geliyor… Adama yüzde 40, yüzde 50 oy veriyorsunuz, mecliste yüzde 60-63 çoğunluk kurduruyorsunuz; hadi çöz diyorsunuz, çözmüyor, o seçimden o seçime sallıyor temel sorunları… Cepleri dolmaktan patlayacak derecede şişince de başlıyor “ben olsam asardım“, “on binleri süreriz üstünüze haa!“ diye babalanmaya başlıyorlar, iktidarın bütün olanaklarını kullanarak, ötekine hayat hakkı tanımıyorlar, birini vekillikten düşürüp kendi adayını yerine koyuyorlar, ötekilerine Çin işkencesi yapıyorlar, muhalifleri sürüm sürüm süründürüyorlar, yüzlerce, binlercesini hapishanelere atıyorlar, sorgusuz sualsiz, “gitsin yatsınlar ...“ diyorlar. Hiç kimse
ceza aldıktan hapishaneye konulmaz ülkemizde, mutlaka cezayı fazlasıyla yattıktan sonra yargı kararı gelir ve hep alacaklı çıkarlar oradan.! Son olay tam bir komedi. Muhalefetin ve Kürt hareketinin sabrını mı test ediyorlar, yoksa bilmediğimiz daha vahim bir operasyonun ilk sinyalleri mi bunlar, henüz tam belli değil. Yasama organının önünde onca ağır gündem varken, iktidar tarafından daha ilk günden bizzat parlamentonun kendisini sorun haline getirdiler. Tutarsızlıklar ve çelişkilerin yarattığı zikzaklar dansında “hukuk” ve “yargı” kılıfı bir işe yaramıyor, apaçık, yargı kurumlarını manivela yapan siyasi bir tavırla karşı karşıyayız . Bu bir, kaos ve kargaşa yaratarak asıl sorunlardan dikkatleri uzaklaştırma taktiği mi, yoksa keyfi yönetime doğru gidişin sinyali midir? Asıl önemli olan budur. Yoksa seçilmiş dört kişi parlamentoda olsa ne olur, olmasa ne olur. Yani sorun daha ciddi gözüküyor… Bu sanımda yanılmış olmayı dilerdim...
18-19_Layout 2 7/1/11 7:31 PM Page 1
18 dünya Emperyalistlerin pazarlıkları sürüyor! Uluslararası diplomasiyi hızlandıran egemenler ve uşakları aldıkları misyonları gayet başarılı bir şekilde hayata geçiriyor Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan gelişmeler üzerine BAAS ve Beşar Esad’a karşı ayaklanmayı başlatan Suriye halkı “terörle mücadelede kararlılık” stratejisiyle bölgedeki hesaplar için baskı ve zulümle bastırılmaya çalışılıyor. Suriye’de güvenlik güçleri ayaklanan halka en ağır silahları kullanarak, şehirleri tankların, panzerlerin işgali altında tutarken, emperyalistlerin talan, sömürü politikaları da “ticaret ve yatırımı teşvik” projeleriyle sürdürülmektedir.
Emperyalizmin barışçıl çözümü! Türkiye-Kuzey Kürdistan’da Şam Büyükelçisi Ömer Önhon’ın da katıldığı ve yaklaşık 5,5 saat süren Çankaya Milli Güvenlik Kurulu Toplantısı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün başkanlığında yapıldı. 28 Haziran 2011 tarihinde gerçekleştirilen toplantıya Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Org.Işık Koşaner ile kuvvet komutanları ve MGK üyesi bakanlar katıldı. Ortadoğu’daki bölge halkının reform isteklerinin ‘barışçıl’ yoldan çözülmesi gerekliliği belirtilen toplantıda, “Teröre karşı güvenlik kuvvetlerince yürütülen etkin mücadeleye hiçbir ayrım gözetilmeksizin, bölgelerarası gelişmişlik farklılıklarının giderilmesine yönelik olarak yürütülen ekonomik, kültürel, sosyal nitelikteki kapsamlı çabalar daha da artırılmak suretiyle kararlıkla devam edileceğinin altı çizilmiştir” denilerek ortak kararlar alınmıştır. MGK Genel Sekreterliği, Çankaya Köşkü’nde gerçekleşen toplantının ardından bir bildiri yayınladı. Bildiride, toplantıda asayiş ve güvenliği etkileyen iç ve dış gelişmelerin değerlendirildiği kaydedildi. Toplantıda, Suriye ve Libya başta olmak üzere Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde meydana gelen son gelişmelerin de değerlendirildiği belirtilen bildiride, şunlar kaydedildi: “Bu çerçevede, bölge halklarının meşru talep ve beklentileri doğrultusunda kapsamlı siyasi, sosyal ve ekonomik reformların bir an önce yürürlüğe konulmasına ve anayasal demokrasinin tesisi ile sonuçlanacak gerçek bir siyasi değişim sürecinin başlatılmasına atfedilen önem vurgulanmıştır. Halk hareketlerinin yaşandığı bölge, ülkelerinde değişimin barışçı yollarla tamama erdiril-
mesinin bölgemizin barış ve istikrarı bakımından hayati önem taşıdığı bir kez daha teyit edilmiştir” denildi. Beşar Esad Kürt partilerinden oluşacak bir heyetle görüşmek istediğini ve görüşmenin arka planında yatan hesabın ise BAAS hükümetinin KürtArap birleşik muhalefetini bölmek olduğu ve yanı başında ayaklanan halkların direnişlerinden Suriye halkının cesaret aldıklağı gelen açıklamalar arasındaydı. Bu bağlamda kısa sürede reformlarla sahneye çıkan BAAS hükümeti ve Esad aile diktatörlüğü ise genel (g)af çıkararak vatandaşlıktan çıkardığı 300 bin kadar Kürdü Suriye vatandaşlığına kabul ederek, baskı ve şiddetten kaçan Suriyelilerin Türkiye-Irak sınırlarında yığılmasının önüne geçti. Başta ABD olmak üzere, AB emperyalistlerinin de pastadan büyük pay alma hamleleri böylece sürüyor. 1970-1973 yıllarında Libya için hazırlanan karar taslakları bugün de Suriye için alınmaktadır. NATO üyesi İngiltere, Fransa, Almanya ve Portekiz, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sundukları Suriye ilgili kararı, BM’den çıkması için Almanya ve Fransa da özel görev aldı. Uluslararası diplomasiyi hızlandıran egemenler ve uşakları aldıkları misyonları gayet başarılı hayata geçirmektedirler. Gaziantep’i ziyaret eden ABD’nin Büyükelçisi Francis Ricciardone Suriye’deki gelişmeler üzerine sorulan bir soruya; ‘’Biz Türkiye ile beraberiz. Bütün Ortadoğu’da aynı şeyi istiyoruz. Demokrasi, kalkınma, istikrar istiyoruz. Hepimiz beraber hem NATO müttefikleri olarak hem dostlar olarak aynı değerleri paylaşıyoruz. Onun için en yakın işbirliğimiz bulunuyor” diye cevap verdi.
“Müslüman Kardeşler” ile “koloniyel prestij” Ortadoğu halkları boğazlanıp, iç çatışmaya sürüklenirken, emperyalistlerin “hem turist olarak, hem de iş için geldik, ticaret ve yatırımı teşvik en iyi seviyede devam edecektir” yönündeki itirafları da esasında AKP hükümetinin tarihsel olarak aynı köklerden geldikleri için Müslüman Kardeşler Örgütü’nü desteklemesi misali, emperyalistlerin de eski “koloniyel prestij”ini doğalgaz ve petrol gelirleri üzerinden sürdürmesinin günümüz politikasında da geçerliliğini koruduğunu söyleyebiliriz. Tüm sömürü ve talan politikaları çerçevesinde, Suriye ordusunun sivilleri öldürmesi de, mültecilere açılan çadırlar da ABD ve AB emperyalizmi başta olmak üzere haksız savaş propagandasının ürünü olduğunu bilmek gerekir.
Halkın Günlüğü 1-10 TEMMUZ 2011
Yunan halkı isyanda Yunanistan’da halkın günlerdir sürdürdüğü sokak eylemleri ve hayatı durduran grevlere rağmen, içerisine düştüğü finansal krizden kurtulmak isteyen Yunanistan hükümeti, halkın isyanına aldırış etmeden AB ve İMF’nin isteğini kabul etti ve tasarruf paketini onayladı. Yunanistan parlamentosu, 5 yıllık 28,4 milyar avro tutarındaki tasarruf paketiyle ilgili yasa tasarısını kabul ederek, sağlık, eğitim ve daha birçok insan yaşamını ciddi oranda ilgilendiren alanlarda kısıtlamaya gidecek.
Paket şart koşuluyordu Parlamentodan geçen paket, Yunanistan’ın 110 milyar avroluk IMF-AB yardımının beşinci dilimi olan 12 milyar avroyu alabilmesi için emperyalistler tarafından ön şart olarak ileri sürülüyordu. Kısıtlama paketinde özelleştirme ajansının kurulması, kamuya ait gayrimenkullerin özelleştirilmesine hazırlık, vergi artırımı, kamu sektöründe işten çıkarmalar ile soysal güvenlik alanında yeni düzenlemeler yer alıyor. Tasarruf paketinde devlet memurları işten
çıkarılabilecek, vergi artışı gelecek, sağlık alanında kesintiler yapılacak, halktan alınan primler artırılacak, halkın değerleri ile yaratılan kamuya ait yerler özelleştirilecek. Özelikle Yunan hükümetinin en büyük iddiası özelleştirmeler. Hükümet, Hellenic Postbank, Yunan doğalgaz dağıtım şirketi, At yarışı organize şirketi ve Pire limanı gibi onlarca kamu kurum ve kuruluşunu en kısa sürede satma kararı aldı.
Emperyalistler rahat nefes aldı Yunanistan hükümeti emperyalistlerin ve yerli patronlarının cebini doldurmak adına uyguladığı politikaların sonucunda içerisine düştüğü finans kriziyle birlikte üyesi olduğu Avrupa Birliği (AB) ve Uluslararası Para Fonu tarafından uyarılarak, gerekli düzenlemeleri yapması ve dış borçlarını ödeyerek iç krizini çözmesini istenmişti. Ardından Yunan hükümetine sermaye aktarımlı yol haritası çizen AB ve İMF, halka yönelik yapılan zorunlu harcamaların ve halkın kazandığı sosyal ve ekonomik hakların törpülenmesini ve böylece dış borçlara aranacak kaynağın bu politikalarla yaratılmasını şart koşuyordu. Parlamentodan geçen kemer sıkma tedbirlerini içeren 5 yıllık plan, AB ve İMF’ye istediği rahat nefes aldırdı.
Silah da kullandı! Kemer sıkma paketine karşı başlayan dev
18-19_Layout 2 7/1/11 7:32 PM Page 2
dünya 19
EKSEN
ABD’NİN YENİ ORTADOĞU’SU; KARADENİZ 853 senesinde müttefik devletler İngiltere, Fransa, Piyemote-Sardinya, Osmanlı ile çarlık Rusya’sı arasında Kırım savaşı yapıldı. Bu savaş, Akdeniz ve doğu Avrupa’da çarlık Rusya’sının yayılmacı politikaları nedeniyle çıkarları tehlikeye giren Batı’nın ilk kez Rusya’ya açtığı savaştı. Karadeniz tarih boyunca jeostratejik konumu sebebiyle büyük güçlerin iştah kabartan çekim merkezi oldu. Osmanlı’nın 300 senelik kapalı denizi Karadeniz, enerji mücadelesinin öne çıktığı 21’inci yüzyılda da önemini arttırarak korumakta.
1
2006 senesinden itibaren ortaya çıkan bazı belirtiler eski Doğu Blok’u lideri Rusya ile ABD elebaşılığındaki emperyalizm arasında kılıçların kınından çekildiğine dair öngörüleri doğruluyor. Bir yanda ABD’nin Rusya’yı çeşitli bölgelerden kuşatmaya yönelik faaliyetleri yoğunlaşırken diğer yandan bundan rahatsızlık duyan Rus yetkililer ise askeri faaliyetlerini artırarak ABD’yi tehdit etmekten geri durmuyor. ABD’nin eski Doğu Blok’u ülkelerindeki etkinliğinin artması, Polonya ve Çek cumhuriyetinin füzesavar sistemlerini topraklarına kabul etmesi, Romanya, Bulgaristan ve Gürcistan’ın topraklarında ABD’ye üs vermesi Rusya’yı ciddi anlamda rahatsız ediyor. Ancak bunlardan çok daha fazla huzursuz eden ise ABD’nin Karadeniz üzerindeki emellerinden vazgeçmemesi.
grev hayatı felç ederken, halk sokaklara çıkarak hükümeti sert bir dille uyardı. Tüm İşçilerin Mücadele Cephesi’nin (PAME) çağrısı ile 28-29 Haziran tarihlerinde gerçekleştirilen 48 saatlik grev, ülkede yaşamı durma noktasına getirdi. Ülkede yılın dördüncü genel grevi olan eylemde emekçiler, başkent Atina başta olmak üzere birçok bölgede eylemler düzenledi. Eylemlerin merkezi durumunda olan Atina’da Sintagma Meydanı ve parlamento önünde toplanan halk kendilerini engellemek isteyen polisle çatıştı. Polisin sert müdahalesine karşı emekçiler, atina sokaklarını barikatlarla tutuşturdu. Polis halka karşı kimyasal madde kullanarak saldırdı. Polisin gaz bombalarıyla kitleye saldırmasına karşılık, eylemciler de gaz maskelerini ta-
≫ ahmet hacalişi k.
Bunda hiç şüphesiz ABD’nin Irak bataklığında içinden çıkılmaz durumda olması ve daha da önemlisi İran ile olan gerginliğin de rolü vardı. Ne var ki Bulgaristan ve Romanya’da deniz üssü kurmak için anlaşmalar yapan ABD, talebini ertelemiş gibi görünse de Karadeniz’e girmekte ısrarlıdır. Ortadoğu üzerinde bir şemsiye gibi durmakta olan Karadeniz, Kafkasya’yı doğrudan denetleyebilecek konumda olmamasına rağmen Hazar havzası ve Orta Asya petrol ve gazının Batı pazarlarına erişiminde etkin bir bölgedir. Ayrıca Doğu Karadeniz’de saptanan alternatif enerji hidrojen, bölgenin önemini daha da arttırmakta. ABD, stratejik önemi olan Karadeniz’de bayrak gösteremezse zafiyet oluşacağı, enerji hammaddelerinin Batı’ya güvenli geçişi ve Kafkasya’dan Orta Asya’ya uzanan İslam ülkelerinin kontrolü açısından sorunlar çıkabileceğinin farkındadır. ABD’nin Karadeniz ve çevre ülkelerine ait ana hedefi: Soğuk savaşın sona ermesini takiben ortadan kalkan Avrupa’daki Rus etkisinin yeniden canlanmasını önlemek, Ukrayna ve Gürcistan’ı NATO’ya entegre ederek Rusya’nın Karadeniz’deki stratejik konumunu daha da kısıtlamak,enerji güvenliğini sağlama sadedinde Kafkasya ve Hazar bölgesine müdahale edebilmek için Karadeniz’de jeOstratejik üstünlüğü ele geçirmek olarak sayılabilir. ABD bu üç hedefe ulaşabilmek için NATO’nun genişleme stratejisini kullanarak Karadeniz bölgesinde caydırıcı ve politik kontrolü sağlayabilecek daimi bir askeri gücü konuşlandırmakta kararlıdır. Stratejik denklem içerisinde Karadeniz’in rolü ABD açısından olağanüstü artmış olup 21.yüzyıl stratejik denklemi içerisinde ciddiye alınması gereken yeni bir odaktır. Romanya ve Bulgaristan ile birlikte fotoğrafın parçaları bir araya getirildiğinde, ABD’nin Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra NATO’nun genişleme stratejisini kullanarak askeri yığınağını, Avrupa’dan Karadeniz ve Kafkasya’ya kaydırmaya çalıştığı görülecektir.
karak, polisle çatıştı. Yoğun gaz bombaları ve kimyasal madde kullanımından sonra kitlenin üzerine ateş açan polis onlarca kişiyi yaraladı, çok sayıda kişiyi de gözaltına aldı.
2006 NATO Riga zirvesinde ABD “demokratik çok taraflılık” fikri bağlamında küresel işbirliği şemasını ortaya attı. Batılı müttefikleri tarafından biraz da isteksizce kabul edilen küresel işbirliği şemasına göre NATO, görev alanı dışındaki bölgelerde de bölge ülkeleriyle askeri operasyonlar dahil işbirliği yapmalıydı. Büyük Ortadoğu Projesinin yan ürünü olarak ortaya atılan Geniş Karadeniz ve Büyük Karadeniz Projesi, canlanan transatlantik ilişkilerin ve aynı zamanda “demokratik çok taraflılık” fikrinin uygulanması olarak görülmelidir. Eski Sovyet alanında sınırlı etki araçlarına sahip olduğunun farkında olan ABD, söz konusu bölgenin genişlemiş Avrupa ve geniş Ortadoğu arasında bulunduğu ve kilit enerji transit bölgesi konumundan dolayı Avrupa güvenliği açısından hayati önem taşıdığı vb. gerekçelerle büyük Karadeniz’in Avrupa tarafından kapsanması için müttefiklerine baskı yapıyor. Avrupa ve ABD’nin ortak çıkarlara sahip olduğu savıyla temellendirilen geniş Karadeniz bölgesinde transatlantik işbirliği fikrinin doğal sonucu olarak Ukrayna, Moldova, Azerbaycan ve Ermenistan’ın NATO yoluyla Batı’ya bağlanması “kalıcı barış” adına ABD tarafından dayatılıyor.
Sadece metro çalıştı
Karadeniz’in stratejik derinliği
Dağılan Sovyetler Birliği sonrasında ABD elebaşılığındaki emperyalizm, Kuzey Moldova, Beyaz Rusya ve Ukrayna hariç tüm eski Sovyet peyklerini emperyalist sisteme bağlamış durumda. Bundan sonraki ABD plan ve stratejilerinin amacı Karadeniz, Hazar ve Orta Asya üzerinden benzer bir jeostratejik konuma ulaşmak olacaktır. Bu açıdan Karadeniz Batı’dan Doğu’ya doğru uzanan jeostratejik eksenin en önemli enstrümanını oluşturuyor. Alternatif enerji kaynakları bakımından zengin Karadeniz ile Hazar’daki enerji kaynakları ve hidrokarbonların batı Avrupa’ya güvenli bir şekilde ulaştırılması kavgasında ABD’nin petrol ve gaz devleri, Rusya’nın enerji çarları ile büyük bir mücadeleye hazırlanıyor.
Grev süresince toplu taşıma hizmeti tamamen dururken sadece Atina metrosu protesto gösterilerine katılacak halkın ulaşımını sağlamak amacıyla hizmet verdi. Sivil havayolu taşımacılığı çalışanlarının greve katılımı ile iç ve dış hatlarda çok sayıda sefer iptal edildi. Denizcilik sektörü çalışanları da anakara ile adalar arasındaki seferleri durdurdu. Temizlik çalışanlarının iş başı yapmamalarıyla birlikte kentlerde çöplerin toplanmadı. Hastanelerde yalnızca acil müdahale gerektiren hastalar tedavi edildi.
2005 senesinde Doğu Akdeniz’de NATO bünyesinde oluşturulan AKTİF ÇABA operasyonu görev alanının, ABD’nin Rusya çevresinde girememiş olduğu tek bölge olan kapalı deniz Karadeniz’i de kapsayacak şekilde genişletilmesi planı, bilindiği gibi Rusya’nın yumuşak karnı olarak gördüğü Kafkasya’da egemenliğinin güneyden daha da sınırlanacağı endişesi ve Türkiye’nin, boğazlar üzerindeki egemenliğinin tartışılacağı korkusuyla karşı çıkması sonucu 2006’da engellenebilmişti.
Rusya’nın güvenliği açısından Karadeniz, kesinlikle taviz verilmeyecek ve hiç çekinmeden savaşı göze alacak derecede önemlidir.ABD’nin de koşullar olgunlaştığında Karadeniz için AKTİF ÇABA operasyonu projesini doğrudan veya “küresel NATO” adı altında tekrar gündeme getirmesi beklenmelidir. Karadeniz’in soğuk suları ısınırken meselenin Türkiye için vahim olan tarafı ise Karadeniz konuşulurken Montrö rejiminin revize edilmesinin de masaya yatırılacak olmasıdır.
20-21_Layout 2 7/1/11 7:41 PM Page 1
20 emek
Halkın Günlüğü 1-10 TEMMUZ 2011
“Modern” çağın köle pazarı kuruluyor ya da fabrikaya güvencesiz bir şekilde satılabilecek veya kiralanılabilcek. ÖİB tarafından patronların korkulu rüyası olan sendikal örgütlenme, kıdem tazminatı vb. işgüvenliğini ve işçilerin sosyal haklarını garanti altına alan kazanımlar törpülenerek, işçiler ve emekçiler korunmasız bir şekilde köle statüsüne konulacak. Modern çağın köle pazarını resmedecek ÖİB’ler, 1 Ağustos 2008’de Resmi Gazete’de yayınlanan Özel İstihdam Büroları Yönetmeliği’yle ÖİB’ler işçilere iş, patronlarada işçi bulup karşılığında işverenden komisyon alacak.
Özel İstihdam Büroları’na yönelik yetki arttırımı girişimi tekrardan hükümetin gündeminde. Yetki artırımı gerçekleşirse işçileri grev, toplu sözleşme, izin, kıdem ve ihbar tazminatı olmayan bir iş yaşamı bekliyor AKP hükümeti döneminde kamu hizmetlerinin serbest piyasaya açılması ve özelleştirmeler, çalışma yaşamında esnek üretim, kamu hizmetlerinde çalışanların sosyal haklarının ve iş güvencesinin kısıtlanması konularında yaptığı yasal değişiklikler arasında yer bulamayan Özel İstihdam Büroları yeniden TBMM gündemine getirilecek.
AKP iş başında AKP yeni kabinesini oluşturmasının ardından birbiri ardına emekçiler açısından tehlike arz eden hak gasplarını ve kölece yaşam koşullarını dayatan ekonomik kararları meclisten geçirme-
ye kaldığı yerden devam edecek. Özel İstihdam Büroları’na yetki artırım planı, bölgesel asgari ücret, esnek çalışma modellerini yeni kabinesi ile tekrardan gündeme alacak olan AKP, özelikle “geçici iş ilişkisi” adı altında, daha önce mecliste kabul edilmiş ancak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından geri gönderilmiş Özel İstihdam Büroları’nı yetki artırımıtekrar gündeme getirilecek.
İşçiler köle statüsüne gelecek Özel İstihdam Büroları (ÖİB)’nın en kısa tanımı; işçilerin mal-meta gibi tanımlanarak, bu büro patronları tarafından istenilen firmaya
ÖİB yasallaşmasıyla birlikte herrangi bir sermayesi olan bir patron 10 metrekarelik bir dükkan açarak bünyesinde en az 2 bin işçi tutarak, sadece asgari ücret ödemesi yapıp, işçileri çalışmak üzere göndereceği fabrikalardan, atölyelerden fatura mukabili para alıp kâr edecek. İşçilerin kanuni olarak işyeri 10 metrekare büro gözükecek, ama çalışacağı yer ise fabrikalar olacak. Sendikalı olabilecekleri veya hakları için grev yapacakları tek yer 10 metrekarelik ÖİB. Çalıştıkları herhangi bir fabrikada veya bir iş kolundaki patrondan hiçbir hak isteyemeyecekler. Ücretlerini veya yasal haklarını alamazlarsa dava açacakları yer ÖİB.
Bütün haklar çöpe Taşeronlaşma sisteminden dahi daha geri olan bu uygulamada, belirli süreli iş akitlerinin sona ermesinden kaynaklı gerek ihbar gerekse kıdem tazminatı olmayacağından ötürü tüm kiralık işçiler ihbar ve kıdem tazminatı alamayacak. Ayrıca ÖİB uygulaması ile işçilerin yıllık ücretli izin hakları da tarih olacak. İşçilerin tabi oldukları Özel İstihdam Bürosu, patronla sadece işçi kiralama sözleşmesi yapacak. İşçiye karşı asıl patronun yani işçilerin kiralandıkları yerlerin sahipleri, emek gücünü sömürdükleri işçilere karşı hiçbir sorumluluk almayacak.
Asgari ücret yine yoksulluk sınırının altında Asgari ücrete yapılan zam yine açlık sınırının altında kaldı. Yapılacak zam oranı temmuz ayında yüzde 5.1 oldu. Para babaları hükümetin büyük desteği ile zenginliğine zenginlik katarken halkın boğazından giren ekmek her geçen gün daha da küçülüyor. Asgari ücrete yapılan zam açlık sınırının yine altında kaldı. Asgari Ücret Tespit Komisyonu, 1 Temmuz-31 Aralık 2011 tarihleri arasında geçerli olacak asgari ücrette düzenlemeye gidecek. Düzenlemeyle yılın ilk yarısında 16 yaşından büyükler için yüzde 4.7 artırılan asgari ücrete, yılın ikinci yarısı için yüzde 5.1 zam yapılacak. Buna göre, halen 16 yaşından büyük bekar bir işçi için brüt 796.50, net 629.96 lira olan asgari ücret, yüzde 5.1’lik zamla brüt 837, net 658.95 liraya yükselecek. 16 yaşından küçük işçiler için geçerli olan asgari ücret ise gelecek aydan itibaren 25,77 lira artırılacak. 16 yaşından küçükler için brüt
679,50, net 546,20 lira olan asgari ücret, bu artışla brüt 715,50, net 571,97 lira olacak.
Açlık sınırı: 878 TL Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ) tarafından her ay düzenli olarak yapılan “açlık ve yoksulluk sınırı” araştırmasının sonuçları, 2011 Haziran ayı itibariyle çalışanların geçim standartlarını ortaya koydu. Hazırlanan raporda dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapılması gereken gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 878,18 lira olduğ ortaya çıktı. DİSK Araştırma Entitüsü’nün (DİSK-AR) Asgari Ücret Raporu’na göre, asgari ücretlinin ortalama bir buzdolabı alabilmek için 30 ay boyunca çalışması gerekiyor. Çünkü yapılan zorunlu harcamaların dışında asgari ücretli bir kişinin ev eşyasına ayırabildiği tutar aylık sadece 36 lira. İşte DİSK-AR Asgari Ücret Raporu’na göre yapı-
lan bir dizi araştırmalar: *1 Temmuz tarihinde yürürlüğe girecek olan zamla eşi çalışmayan, 2 çocuklu bir asgari ücretli, asgari geçim indirimli aylık 689 TL’lik gelirinden gıdaya ayırabildiği günlük 7,74 TL’lik geliri ile hem eşinin, hem kendinin, hem de çocuklarının karnını doyurmak zorunda kalacak.
Casper’da direnişçi işçiler bir araya geldi 125 gündür direnişe devam eden Casper işçileri için 25 Haziran’da dayanışma etkinliği düzenlendi. Etkinlik, sendikalar, MAS-DAF işçileri, G.E.A direnişçileri ,devrimci-demokratik kitle örgütleri ve siyasi partiler tarafından desteklendi. Casper Bilgisayar’da çalışan işçiler de mesai bitiminde etkinliğe katılarak direnişteki arkadaşlarına destek verdiler. Etkinliğin açılış konuşmasını direnişçi işçilerden bir işçi yaptı. Sendikal örgütlenme sürecine nasıl geldiklerini anlatan işçi, sendikalı oldukları için işten atıldıklarını ve anayasal hakları olan sendika haklarını savunmak için direnişe geçtiklerini anlattı. Mücadelelerinde kendilerini yalnız bırakmayarak sınıf dayanışmasını yükselten işçilere ve devrimci-demokratik kitle örgütlerine teşekkür eden direnişçi işçi, mücadelede kararlılık mesajı verdi.
Casper işçileri yalnız bırakılmadı Etkinliğe katılan GEA işçileri ile MAS-DAF işçileri Casper işçilerinin direnişini destekleyen mesajlar vererek patronların işten atma saldırılarına karşı birleşerek ortak bir mücadele hattı öreceklerini ifade ettiler ve direnişi büyüteceklerini belirttiler.
Casper’a sendika mutlaka girecek Casper Bilgisayar direnişine destek vermek için gelen Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Örgütlenme Sekreteri Özkan Atar bir konuşma yaparak Casper yönetimini kınadıklarını ve sendikanın Casper’a mutlaka gireceğini, bunun için mücadelede kararlı olduklarını ifade etti. Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Sekreteri Selçuk Göktaş da söz alarak, anayasal hakları olan sendikal hakları için direnen Casper işçilerini desteklediklerini söyleyerek, direnişi boyutlandırma ve büyütme kararlılığında olduklarını açıkladı.
Mücadeleyi yükselterek kazanacağız
*Mayıs 2011 tarihi itibari ile ortalama kira bedeli 497 TL’yi bulurken, asgari ücretlinin kira ve diğer konut harcamaları için ayırabildiği tutar sadece 212 TL. Buna göre asgari ücretli en sağlıksız çevrede, kentsel donatı hizmetlerinin en az olduğu, deprem riski altındaki konutlarda yaşamak zorunda bırakılıyor. Sefalet sadece sofrada değil, sağlıksız konutlarda da asgari ücretliyi buluyor.
DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün de bir konuşma yaparak direnişi desteklediklerini ve mücadeleyi yükselterek Casper’a gereken cevabı vereceklerini belirtti.
*Tek bir belediye otobüs biletinin Tülke ortalamasında 1,38 TL olduğu koşullarda, asgari ücretlinin ulaşım için ayırabildiği günlük pay sadece 1,75 TL. Bu gelirle bulunduğu yerden hareket etmesi bile imkansız.
Bilgesu Erenus, Pınar Sağ, Ender Yiğit, Cemal Gürel dayanışma etkinliğine katıldılar ve şiirler okuyarak ve türküler söyleyerek direnişe seslerini kattılar.
Dayanışma etkinliğinin düzenlendiği alanda Casper işçilerinin mücadelelesini anlatan resim sergisi açıldı.
20-21_Layout 2 7/1/11 7:41 PM Page 2
kültür sanat
21
YÇKM’de tiyatro gösterimi yapıldı
Uzun bir aradan sonra tiyatro çalışmalarına yeniden başlayan Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi (YÇKM) Tiyatro Atölyesi, “Ben Öğrenciyken” adlı oyununu kitlelerle paylaştı Kültüre ve sanatsal üretimlerin elitleşmesine karşı halk için kültür, halk için sanat perspektifi ile hareket eden Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi (YÇKM), kendi bünyesinde yarattığı üretimleri ile yeni demokrasi kültürünü inşa etmeyi hedefliyor. Bu bağlamda bir çok kültürel etkinliğe ev sahipliği yapan YÇKM, kendi üretimleriyle düzenlediği etkinliklerle faaliyetlerini sürdürüyor. Uzun bir aradan sonra ilk oyunu ile sahneye çıkan YÇKM Tiyatro Atölyesi, “Ben
Öğrenciyken” adlı oyunla kendisini seyirciyle buluşturdu. YÇKM etkinlik salonunda sahnelenen oyun, izleyiciyi okul yıllarında yaşadığı dönemlere götürerek herkesin kendinden bir şeyler bulduğu bir atmosfer yaratıyor. Oyun öğretmen öğrenci ilişkisi çerçevesinde gelişirken, devletin eğitime bakışını da sorguluyor. Bu bakışın öğrenciler üzerinde yarattığı etkiyi anlatması bakımından da güçlü bir kompozisyon çiziyor.
Koyuncu, sıcak gülüşünü ezgileriyle halka bıraktı 1972 yılında Artvin’in Hopa İlçesi’nde doğan Kazım Koyuncu, 33 yıllık yaşamında, geride çok sayıda özgün eserle birlikte ilkeli ve kararlı bir yaşam bırakarak aramızdan ayrıldı.
Zugaşi Berepe grubu fazla tanınmasa da müzikte çok önemli işlerin altına imzasını attı. Zamanla kendilerine has bir tarz geliştirerek geniş kitlelerin beğenisini kazandılar.
Gerek üretimleriyle gerekse de yaşamdaki devrimci duruşuyla konserlerden çevre eylemlerine, nükleer santrallere karşı mücadeleden insan hakları mücadelesine kadar pek çok alanda yerini aldı.
Kurdukları grup 2000’lerin başında dağılınca müzik çalışmalarına tek başına devam etme kararı alır. Bu dönemde Viya (2002) ile Hayde (2004) albümlerini çıkararak müziğini giderek geliştirir. Çıkardığı albümler geniş kitlelerin beğenisini kazanır. Binlerce kişinin katıldığı konserlerinde üretimlerini halkla birlikte hep bir ağızdan söyler.
Nükleer santrallere ve HES’lere karşı verdiği mücadelede her zaman halkın yanındaydı. Yaşamı ve insanı savunurken hiçbir zaman toplumsal mücadeleden kopmadı.
Karadeniz müziğini zirveye taşıdı Karadeniz müziğini evrensel değerlerle bütünleştirerek geniş kitlelerle bütünleştirdi Kazım... 1993 yılında arkadaşlarıyla bir araya gelerek Şuku grubunu kurdular. Lazca üretimlerini kitlelerle paylaşan grup bu dilin gelişimine de önemli katkılar sunar. Gruba iki arkadaşlarının daha katılımıyla isimlerini değiştirerek Zugaşi Berepe (Denizin Çocukları) adını alırlar ve müzik çalışmalarına devam ederler. Müzikteki tercihini Lazca rock’tan yana yapar. Kazım Koyuncu bir açıklamasında, Lazca rock müziğinin hem Lazca’nın yaşatılmasına önemli katkıları olduğundan hem de müziklerinde yarattıkları dinamizmin, kendilerini yöre insanının enerjisiyle bütünleştirdiğinden söz eder.
Müzikteki gelişimi sürerken, Çernobil’de yaşanan nükleer patlama sonrası Karadeniz Bölgesi’nde kanser vakalarında yoğun artışlar ve ölümler yaşanmaktadır. Üretimlerinin doruğundayken kansere yakalandığını öğrenir. Kansere karşı mücadelesi inatla sürerken müzikten hiçbir zaman kopmaz. Üretimlerine ve konserlerine devam eder. Halk, konserlerinde, onu hiç yalnız bırakmaz. Müzikteki enerjisi ve coşkusu giderek artarken kanserden gördüğü tedaviye rağmen hastalığın vücudunda yarattığı tahribat giderek artar. Yaşadığı onca acıya rağmen o dost gülüşünden hiçbir şey kaybetmez. 25 Haziran 2005’te uzun süreden beri mücadele ettiği kansere yenik düşer. Geride geniş kitleler tarafından beğeniyle dinlenen albümlerini ve o sıcak dostça gülüşünü bırakarak aramızdan ayrılır.
ANTAGONİZMA ≫ muzaffer oruçoğlu İYİ EDEBİYAT yi edebiyatı yaratma işi zor iştir. Kalemi prangalayan ön görülerden, alışkanlıklardan, yerleşik değer yargılarından, beylik biçim ve anlatım tarzlarından kopmak kolay değil. Nesneyi nasıl algılıyoruz, sembolik mi, derin mi? İçkin ve aşkın anlamlarıyla, birbirlerinin içini gösteren, gizemli, şeffaf zerrecikler arasında; görünmeyen, ansız, anlaksız, milyarlarca inkâr parıltısının arasında; doğası, geçmişi ve geleceği olmayan, yapay biçimlerin, metaforların arasında; sonlu ile sonsuzluk, duyum ile duyum ötesi arasında; ve nihayet sözcüklerin arasında; avare hülyalarla dolaşma hakkına sahibiz. Ama gördüğümüz bu ışıltının, bu kıpırtının, bu inkârın altında yatan ve kendi varoluş koşullarını derinden etkileyen ne? Yaratıcı, nesne ile öznenin bitmez tükenmez çatışması içinde, bu çatışmanın bir parçası olarak yaşıyor ve yazıyor. Söyleminde bir kökgeçmiş, kendini ele vermeyen, uzak bir gelecek, bir ağırlık var mı? İnsanın sahip olduğu sonsuz enginliğinin karşısında, kendisini cüce gibi hissetmesine rağmen, bu enginliği yaratıcı dehanın ateşinde biçimlendirip bir üst seviyede anlatma cesaretini gösterebiliyor mu? Belli bir yaştan sonra, iyi edebiyatı yaratmak daha zor. Duygu dünyasının parçalarıyla takıntılı bir şekilde yaşadığım için sesleri, anlamları, gizemleri eskisi gibi duyamıyor, berrak ve şeytani bir şekilde anlayamıyorum. Girdiğim düşünce ve hayal labirentlerinden çıkamıyorum. İşin sadesine ve kolayına kayıyor kalemim. Gözden geçirmek istediğim romanlar, bana karşı direniyorlar. Külliyatın dişlerini tek tek çekip dama atmak ve Çingene gibi bağırmak geliyor içimden: “Al gökyüzü, ver bana diş, kedininkinden beyaz, köpeğinkinden sağlam olsun.” Anlatmanın, hikâye etmenin ötesinde bir şeydir iyi edebiyat. Ne, nasıl anlatılıyor? Dil ve gizem zenginliğini, insanın özgürlük duygusuna yayılan ve derinlemesine nüfuz eden bir ses çeşnisiyle, zamana ve mekâna bağlı kalmaksızın, devinen, derinleşen bir estetiğin aracı,
İ
ebesi haline getirmek. Yaratıcı, kendisi ile barışık değildir; kendi içinde büyüyen, ama dışa doğru açıldıkça küçülen ve küçüldükçe de güçlenen, parçalayan bir akıldır o. Karmaşık bir sorundur yaratıcı; tüm zamanların can alıcı sorununa bir sorun olarak dayatır kendisini. Ne kadar çok yaratıcı var, kendi gölgelerinin sanal gerçeğinde, kendi kuyruklarıyla oynayan. Yaratıyorlar, gökyüzüne yükseliyorlar ve oradan evrenseli kurumuş, tekil bakışlarla bakıyorlar insanlara. Balzac’ın benzetmesini çağrıştırıyor bunların durumu. Ağaca tırmanıp, oradan aşağıdaki yaratıklara gururla bakan maymunlara benziyorlar; kıçlarının aşağıdan çok daha iyi göründüğü gerçeği hariç, her şeyi biliyorlar. İnsan yarattıkça ve yaşlandıkça düşüncesini, hayalini, -yalıtlayanı yalıtlayarak, anlamı anlam üstüne doğru oyarak- varlığın mutlak gücünden, bilinen ya da keşfedilen gerçeklerin ceberut, hesapçı prangasından kurtarıp, sırlar mahşerinin ötesine, varlık ve yokluk, yaşam ve ölüm gailesinden kurtuluşun rahminde ışıl ışıl gülümseyen sonsuzluk ateşine doğru sürme eğilimi içine giriyor. Bu yolculuk süreci içinde anlam kazanıyor, gerçek yaratıcılık. Ömrümün asli ve asil çabası, musallat olduğu her şeyi, kendine göre biçimlendiren, tanımlayıcı, nasihatçı, dayatıcı aklın müsibetinden kurtulmak yönünde oldu. Nasihatçı baba yuvası, öğretmen okulu, örgüt ve cezaevi cenderesi. Uçurumun kıyısında uçurak bir duruş. Benim pek de şikayet etmediğim, hassas, biricik, genç gerçeğim. Bilince düşen her ışığın iç dünyasını, onun yarattığı ilk duygulanımdan, görünmeyen bağlantılarına değin, tüm yapısını çözümlemek, kurmak ve bunu bir değişim aracı olarak kullanmak isteyen güzel serüvenim. Dünyayı kurtarmaktan kendimi idrak etmeye zaman bulamadım. Kendimi idrak etmenin yarattığı tatlı krize çok genç yaşlarda girseydim nasıl olurdu? Yoksa yanılıyor muyum? İnsanın, dünyasal kurtuluş hareketine katılması ile kendini idrak etmeye başlaması aynı şey değil mi? İşte, iyi edebiyatın başladığı yer.
22-23_Layout 2 7/1/11 2:21 PM Page 1
22 güncel
Umudu büyütmek için “Bugün düşünceleriyle birlikte savunuyorum” diyen Arjantinli bir anamızın doğru buluşunu kendimize rehber alıyoruz ve bu bilinç ışığında “Köklerimize sarılıp içeride dışarıda umudu büyüteceğiz!” şiarı adı altında 3 Temmuz-7 Ağustos tarihleri arasında Dersim de bir kampanya çalışması başlatıyoruz Yeni Demokrasi Aileleri Birliği (YDAB) “Köklerimize sarılıp içeride ve dışarıda umudu büyüteceğiz” kampanyasının amacına ulaşması için, başta aileler ve yoldaşlarımız olmak üzere güçlü bir kitle potansiyeli içinde örülmesi gerektiğini açıkladı.
Aileleri Birliği olarak faaliyetimize başlamıştık. Yaklaşık 6 yıldır kesintisiz olarak, yeni demokrasi mücadelesinde ölümsüzleşenler ve tutsak düşen oğullarımızın, kızlarımızın, yakınlarımızın ve can yoldaşlarımızın değerlerini ve mücadelesini bu isim altında yürütüyorduk. 2011 yılında ismimiz gelen öneriler ve yapılan tartışmaların ardından Yeni Demokrasi Aileleri Birliği olarak değiştirdik. Bizler Yeni Demokrasi Aileleri Birliği olarak bugüne kadar 700’e ya-
rimizi almaya giderken eziyetler gördük, acı yaşadık. Bazen tek tek, bazen toplu olarak, katledildik. Ağladık sızladık, resimlerini elbiselerini saklayıp kokladık, resimlerine baktık hatırladık. Ama oğullarımız, kızlarımız, can yoldaşlarımız biz ailelerinden sadece bunu beklemiyordu. Oğullarımız ve kızlarımız iyi şeyler için mücadele ettiler, insanın insanı sömürmediği, ezmediği, işkence görmediği, sınıfların olmadığı bir dünya için mücadele ettiler ve bu uğurda vurul-
kın oğlumuzu, kızımızı, eşimizi, babamızı, annemizi ve can yoldaşlarımızı ölümsüzlük kervanına uğurladık.. Her biri yüreğimizin birer parçasıydı. Her birinin ortak bir iddiası vardı. Bu da; kötülerin olmadığı bir dünya yaratmaktı.Sınıfsızsömürüsüz bir dünya kurmaktı. Her biri vurulurken canımız yandı. Acı çektik. Onlara “katil” dediler, “terörist” dediler. Aileler olarak horlandık, tutuklandık, işkence gördük, cenazele-
dular. Kan emici keneler gibi ne yüz kızartıcı bir suç işlediler ne de işçinin, köylünün ve yoksulun malını mülkünü talan ettiler. Onlar iyi ve özgür yarınlar için mücadele ettiler. Dolayısıyla biz Yeni Demokrasi Aileleri Birliği olarak oğullarımızı, kızlarımızı ve can yoldaşlarımızı artık bedenen anmak için değil, onların bizlere bıraktığı düşüncelerini, mücadelelerini anlatmak ve neden öldüklerini öğrenmek bilinciyle sarıl-
İşte Yeni Demokrasi Aileleri Birliği’nin yaptığı açıklama: Ezenlere karşı ezilenlerin baş kaldırıp isyan etmesinden günümüze dek bu mücadele tüm amansızlığıyla sürdü ve sürüyor. Ezilenlerin proletarya ideolojisi rehberliğinde ve ulusal bağımsızlık temelinde yürüttüğü bu haklı mücadelede çok ağır bedeller ödendi-ödeniyor. Dünya gericiliğine karşı verilen mücadelenin bir parçası da ülkemiz topraklarında yaşanıyor. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemiz işçi ve yoksul köylülüğün halk iktidarı için verdiği mücadelede çok ağır bedeller ödendi. Egemenler haklı mücadelemizi bitirmek için birçok yöntemi devreye soktu. Kurtuluşumuz için mücadele eden yüzlerce oğlumuzu, kızımızı, babamızı, annemizi, eşimizi, can yoldaşımızı katlettiler, katledemediklerini hapishanelerde yok etmeye çalıştılar. Binlerce insanı en vahşi işkence uygulamalarından geçirdiler. Yüzlerce devrimci kaybedildi. Egemenler hapishaneleri, katliamları ve işkence metotlarını verdiğimiz mücadeleye karşı caydırıcı bir etki olarak hep kullandılar. Egemenlerin ayakta kalmak için başvurduğu yöntemlere kısaca vurgu yaptık. Şimdi asıl konumuza dönersek, hepimizi bildiği gibi 2005 yılında 17 kızıl karanfilimizin ölümsüzleşmesinin ardından Yeni Demokrasi Şehit ve Tutsak
malıyız köklerimize. Bu uğurda can veren şehitlerimizin analarıyla, babalarıyla, kardeşleriyle, eşleriyle ve çocuklarıyla bir araya gelerek, şehitlerimizin bedenlerine sahip çıkmanın yanında düşüncelerini, mücadelelerini kendimize rehber alarak bu yürüyüş kervanını yaşadığımız her alanda sımsıkı köklerimize sarılıp büyütme çabası içerisinde olmalıyız. Tutsak oğullarımız ve kızlarımızın, can yoldaşlarımızın yıllardır tecrit duvarlarını yıkmak için başlattıkları direniş halen bedel ödenerek sürdürülüyor. Çocuklarımıza uygulanan bu tecritin tüm topluma uygulandığı bilinciyle “İçerde dışarıda hücreleri parçala” şiarını kuşanıyor, kendimizi de bu mücadelenin bir parçası olarak görüyoruz. Yani sözün kısası “Dün çocuklarımı sadece bedenen savunuyordum. Bugün düşünceleriyle birlikte savunuyorum” diyen Arjantinli bir anamızın doğru buluşunu kendimize rehber alıyoruz ve bu bilinç ışığında “Köklerimize Sarılıp İçeride Dışarıda Umudu Büyüteceğiz!” şiarı adı altında 3 Temmuz-7 Ağustos tarihleri arasında Dersim’de bir kampanya çalışması başlatıyoruz. Bu kampanyamızın kısaca temel hedefleri: Dünün, bugünle güçlü bağını kurup özgür geleceğe emin adımlarla yürümektir. Bu temelde komünizm mücadelesinde ölümsüzleşen ve tutsak düşen yoldaşlarımızın ailelerinin kendi aralarında güçlü bir bağ kurmasını, birlikte iş yapma bilincini ve kavga halayına tutuşup ölümsüzleşen ve tutsak olan oğullarımız, kızlarımız, kardeşlerimiz babalarımız, annelerimiz ve can yoldaşlarımız gibi geleceğimizi kirletmeye çalışan bir avuç kan emiciler karşısında tüm şehit, tutsak ve aktivist aileleri olarak bir çatı altında halaya tutuşmayı bir insanlık görevi olarak görüyor ve bu sorumluluk bilinciyle hareket etmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Bu bilinçledir ki; birbirimize daha yakın olmak ve iyi günümüzde, kötü günümüzde beraber olma sevincini ve coşkusunu paylaşmak için; yoldaşlarımızın kavga ideallerini ortak bir mücadele mevzisi etrafında sahip çıkacakları bir anlayışı güçlü kılacak;” Köklerimize sarılıp içeride ve dışarıda umudu büyüteceğiz” kampanya çalışmasına şehit ailelerimiz, tutsak ailelerimiz, aktivist ailelerimiz bulunduğu her alanda sesiyle, yüreğiyle katılması günün vazgeçilmez sorumluluklarını içerisinde taşımaktadır.
7 Temmuz 2005 tarihinde yitirdiğimiz Özlem Eker’e dair… Günler ağır. Günler ölüm haberleriyle geliyor. En güzel dünyaları yaktık ellerimizle ve gözümüzde kaybettik ağlamayı: bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp gözyaşlarımız gittiler ve bundan dolayı biz unuttuk bağışlamayı... Varılacak yere
kan içinde varılacaktır. Ve zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp kopartılacaktır... N.HIKMET
Yürüyüşü bozmadan tek ses ve yürek olarak geçtiler. Tüylerim diken diken oldu. Yüzlerinde aynı bildik ifade vardı. Gözleri parlıyordu. Ama yarım kalmış görevlerinin, burukluğu vardı aynı zamanda bakışlarında.
Mayıs ayındaydık. Bir bütün olarak baktığımızda; ölüm ile yaşam, yengi ile yenilgi, başarı ile başarısızlık iç içe geçmiş mayıs ayında. Türkiye devrimci hareketine öncülük etmiş birçok yiğit devrimci mayıs ayında ölümsüzlüğe uğurlandı. Komünist önder İbrahim Kaypakkaya şahsında tüm ölümsüzleri andığımız bir gece yapıldı. Sinevizyonda senden önce ve senden sonra kavgada ölümsüzleşenlerin resimleri geçti sırayla. Ne kadar çoktu sana sıra gelene kadar yitirdiklerimiz.
Sıra sana gelince nefesim tutuldu. Ellerim titremeye başladı. Gururlandım. Senden önce ve senden sonra gidenler hep bir ağızdan şunu söylüyorlardı; “Kavga bitmedi daha sürüyor ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya kadar…” Bir sonra düşenler bayrağı yere düşürmeden taşımanın mutluluğunu ve gururunu taşıyordu. Bizlere de tarihsel görevi bir kez daha hatırlatıyorlardı, “Bu bayrak yere düşmedi ve asla düşmeyecekte, bu görev sizlerin” diye!
Zor süreçlerden geçiyoruz. Yılgınlık ve karamsarlık sarmış insanları. Umutsuzluklarını bahanelerle örtmeye çalışıyorlar. Tasfiyeciliğin önünün açıldığı günümüzde görevlerimize her zamankinden çok sarılmalıyız. Sizler bunu hatırlatıyordunuz geçiş töreninizde. Ölümsüzlüğe kavuştuğun 7 Temmuz tarihi yaklaştıkça rüyalarıma konuk olmaya başladın yine. Uzun zamandır uğramaz olmuştun. Senin şahsında tüm yitirdiklerimizi saygıyla anıyor ve bıraktığınız bayrağı yere düşürmeyeceğimizi beyan ediyorum Yoldaşın
22-23_Layout 2 7/1/11 2:21 PM Page 2
f
1-10 TEMMUZ 2011 Halkın Günlüğü
Arızlı halkının direnişine engel Irak’tan gelen yardımlarla yapılan deprem konutlarında yaşayan Arızlı halkı aleyhine harekete geçen devlet yetkilileri, halkın barınma haklarına karşı bir saldırı başlatarak konutların boşaltılması talebiyle dava açmıştı. Kocaeli Valiliği’nin girişimiyle açılan davada depremzedelerin konutlarda oturma sürelerini doldurdukları ve belirlenen aylık aidatları ödemedikleri iddia edildi. Valilik açtığı davayla halk düşmanı yüzünü açıkça ortaya koyarken, Arızlı halkının valiliğe cevabı direniş oldu. Kocaeli 1. İcra Hukuk Mahkemesi’nde görülen davada alınan kararla 43 ailenin konutları tahliye etmesi istendi. Halkın bu karara cevabı direniş oldu ve çeşitli eylemlerle barınma hakkını kamuoyunun gündemine
taşıdı. “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet” ve “görevi yaptırmamak için direnmek” iddiasıyla açılan dava Kocaeli 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Mahkeme Recep Uğur, Recep Or ve Canan Yamak’a 9‘ar ay hapis verirken; Orçun Demir beraat etti. Verilen hapis daha sonra 7 ay 15’er güne indirildi. Mahkemeden çıkan karara tepkilerini dile getiren Arızlı halkı, verilen kararın haksız olduğunu belirterek depremzedelerin hiçe sayıldığını ve yaşadıkları konutlara bürokratların yerleştirilmeye çalışıldığını ifade ettiler. Hapis verilenler arasında bulunan Recep Uğur, 18 Nisan’da yaptığı eylemle yaşadıkları konutlardan çıkarılma girişimlerini protesto ederek kendini yakmıştı.
Çine köylüleri RES istemiyor Çine İlçesi sınırlarında bulunan Madran Dağı’nda Rüzgar Enerji Santrali (RES) kurulmasına karşı çıkan İbrahimkavağı köylüleri , 21 Haziran günü santralin yapımını üstlenen Kıroba AŞ. firmasının çalışanlarını engellemek istemesi üzerine jandarma ve köylüler arasında arbede yaşandı. Yaşanan arbedede biber gazı ile köylülere saldıran jandarma, havaya ateş açtı. Yaşanan olaylarda bir çok köylü yaralandı ve gözaltına alınan köylülerden biri kadın iki kişi tutuklandı. Yaşam alanlarına kesinlikle RES kurdurmayacaklarını söyleyen İbrahimkavağı köylülerinden 56 yaşındaki Halil İbrahim Tel, “Bu santralin köyümüz sınırlarında kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz. Ben 56 yaşındayım ve yıllardan beri bu dağlarda hayvanlarımı otlattım. Bu dağ sayesinde de 3 tane evladımı evlendirdim. Ama bugün dağımızı elimizden almak istiyorlar. Sesimizi duyurmak için tüm köylü gerekirse Ankara’ya kadar yürürüz” diye konuştu.
Köylülerin yapılmasını istemediği RES projesinin, Orman İşletme Müdürlüğü tarafından şirkete arsayı ‘mezarlık yapımı’ için tahsis edildiğinin belgesi ortaya çıktı. 15 Eylül 2010 tarihinde yatırımcı firma Kıroba AŞ.‘nin talebi üzerine verilen, Aydın Orman İşletme Müdürü imzalı, 15. 09. 2010 tarih ve B. 18. 1. OGM. 1. 22. 01. 03. 241. 05. 29. 2076-1628 sayı numaralı ve 238 bin 654, 78 metrekarelik alana ilişkin izin oluru arazinin nasıl peşkeş çekildiğini ortaya çıkardı. Çine Orman Şefliği’ne gönderilen yazıda, şu ifadeler var; “İşletme şefliğiniz dahilinde Kıroba Elektrik Üretim A. Ş. adına 238. 654, 78 metrekarelik alanda mezarlık yeri talebine bölge müdürlüğümüzün 03/09/2010 tarih ve 446 sayılı oluru ile onay verilmiş olup, noter tasdikli taahhüt senedi ve bedellerin yatırıldığına dair dekontlar işletme müdürlüğümüze intikal ettiğinde, sahanın teslim edilmesi için tarafınıza bilgi verilecektir. “
güncel 23
ELEŞTİRİ SİLAHI
≫ emrah cilasun
TANGO’YA RİTİM TUTMAK apısal değişiklikten geçmekte olan Türkiye, seçim sonrası değişimin sancılarını yaşıyor. Devlet aktörlerinin tümü parlamentoda, karşılıklı birbirlerini rehin almış durumdalar. Aktörlerin her biri bu geçici “kriz”i, pazarlık masasında güçlü bir ele sahip olmak için tahvile çevirmeye çalışıyor.
Y
Fakat batısında Yunanistan’ın ekonomik ve güneyinde de Suriye’nin siyasi krizi tarafından ablukaya alınan AKP hükümetinin fazla zamanı yok. Uzlaşmak için elini çabuk tutmak zorunda. Aksi takdirde sıcak paranın Türkiye piyasalarından çekilmesi; PKK’nin kendisine başka bölgesel ittifaklar araması ve savaşı tekrar başlatması halinde AKP hükümetinin bir sene bile dayanamayacağı, bütün yorumcuların ortak kanısı. Bütün toz dumana rağmen Türk hâkim sınıflarının yeni temsilcisi AKP’nin, ama öyle ama böyle Kürt burjuvalarının ve ağalarının yeni temsilcisi PKK ile uzlaşması uzak bir olasılık değildir. Özellikle PKK ve genel olarak Kürt burjuvazisi bu uzlaşmaya son derece açıktır. Murat Karayılan’ın, Hasan Cemal’e verdiği mülakatta altını çizdiğim noktalar, söz konusu uzlaşmanın hangi iktisadi ve siyasi sebeplerden ötürü her iki ulusun burjuvazisi için gerekli olduğunu açık seçik ortaya koymaktadır. Okuyalım: “Türkiye’nin bugün geldiği noktada yeni, açılımcı bir anayasaya ve adil bir iç barışa ihtiyacı var. Barış ve demokrasiyle birlikte Türkiye ekonomik olarak daha çok büyür, zenginleşir. Ve Ortadoğu’ya da emsal olur. Kürt sorunu, barış ve demokrasi bakımından Türkiye’nin ayağını bağlıyor. Bunu çözerse, çok daha ileri gider. Kürt halkı demokratik Türkiye ve demokratik özerklik için oy verdi, bir ‘proje’ye oy verdi Kürtler. Bakın ‘özerk Kürdistan’ deyimini kullanmıyoruz ya da çok seyrek kullanıyoruz. Şimdi toplumsal barışın kapısını açmak Başbakan Erdoğan’ın elindedir. Hem milletvekili krizini çözmek, hem Kürt sorununda köklü bir çözümün kapısını açmak Ak Parti liderinin elindedir. Bugün böyle bir tarihsel liderliğe ihtiyacı var Türkiye’nin. Bunu gerçekleştiren lider, tarihe geçer.” (Milliyet, 27 Haziran) Murat Karayılan’ın, Türk hâkim
sınıflarının iktisadi ve siyasi çıkarlarını gözeterek yaptığı tespitler, Kürt burjuvazisinin de bu iktisadi ve siyasi yapıdan nemalanmak istediğini şüpheye yer bırakmayacak kadar deşifre etmektedir. Öte yandan Karayılan’ın vurguladığı “toplumsal barış” ise başka bir fenomeni hatırlara getirmektedir. Son dönemde Kürt burjuvaları ve aşiret temsilcileri tarafından sürekli yeni bir Kürt genç neslinden bahsedilmektedir. Satır araları dikkatli okunduğu takdirde Kürt siyasi eliti, T.C. ile yapmakta olduğu bu pazarlıkta söz konusu gençliği hem kendisi için hem de T.C. için bir tehdit unsuru olarak gördüğünü belli etmektedir. Ahmet Türk’ün, Aslı Aydıntaşbaş’a verdiği mülakattan okuyoruz: “Arkamızdan, savaşla büyümüş, birlikte yaşam görmemiş farklı bir kuşak geliyor. Biz yaşlı kuşak daha farklı süreçleri yaşadığımız için daha kolay diyalog kuruyoruz. Ama duygusal ayrışma başladı. Özellikle de gençlerde. Bunu ortak akılla engellememiz gerekir. Kürtler açısından artık bu anlayışla, mevcut statükoyla yaşam sürdürülebilir değil. Bu Türklerle Kürtler birlikte yaşamayacak anlamına gelmiyor. Ama bizlere bir statü lazım.” (Milliyet, 29 Mayıs 2011) Yeni nesil Kürt gençliğini T.C. ortaklığıyla engellemeyi öneren Ahmet Türk’ün bu sözleri, sanırım, Murat Karayılan’ın bahsettiği “toplumsal barış”ın kiminle ve kime karşı sağlanacağına ilişkin de bir fikir vermektedir. Zira konuyla bağı içerisinde, yeni nesil Kürt gençliğini, gerilla üzerinden örgütleyip kontrol etmenin, T.C.’nin de çıkarına olduğu daha şimdiden dile getirilmeye başlanmıştır. Başka nedenlerden ötürü çok daha derinlemesine ele alınıp üzerinde, münakaşa edilmesi gereken Cengiz Çandar’ın, “Dağdan İniş- PKK Nasıl Silah Bırakır” başlıklı TESEV raporunda aynen şu satırları okumaktayız: “Silahlı mücadelenin miadını doldurduğu görüşünü dile getiren Kürt şahsiyetlerden biri “’silahları bırakın’ ön şart olmasın” dedikten sonra “dağların boşalması Hizbullah’ın doldurmasıyla sonuçlanır. Silahlı İslami Kürt hareketi, İran, Hamas, Hizbullah, El Kaide gibi unsurların etkisi altına girer. Bırakın dağda dursunlar. Eylemsizlik sürdüğü takdirde, PKK’nin dağda bulunması, Türkiye’nin çıkarına” şek-
linde ilginç bir görüş dile getirmiştir. (Age. Sayfa, 65-66.) Çandar’ın raporunda andığı İslami örgütlerin yerini, yarın bir gün Kürdistan’da devrimci, devrimci milliyetçi veya komünist örgütler almış olsa, Türk ve Kürt burjuvazisinin tehdit algısı farklı mı olacaktır? Haliyle Ahmet Türk’ün talep ettiği statünün, hangi sınıf için ve neden gerekli olduğu anlaşılmaktadır. Seçimler sonrası yaşanan bütün uzatmalara rağmen PKK, mobilize ettiği şiddet ögesinin aslında müzakere yoluyla statü elde etmek için olduğunu adeta haykırmaktadır. Murat Karayılan’ın, Hasan Cemal’e “İki yıl önce size yine Kandil’de dediğim gibi, biz piknik yapmaya çıkmadık ki dağa... Erdoğan kendi çalıp kendi oynamak istediği için başarısız oldu birinci açılım. AKP dedi ki, ben yapacağım bu işi. Başkasını muhatap almayacağım. Halbuki tango yapmak için iki kişi gerekmez mi?” (Milliyet, 28 Haziran) sözleri, ister barışçıl isterse silahlı olsun, BDP-PKK siyaseti ve ideolojisinin özünde Kürt burjuvazisi ve ağalarının siyaseti ve ideolojisi olduğunu bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır. Şimdi! Seçimi boykot edip, Yüksek Seçim Kurulu önünde Hatip Dicle’nin vekillik hakları için protestoya katılan Demokratik Haklar Federasyonu’na; “Kürt Ulusal Sorunu ve Kürt Ulusal Hareketi Gerçeği” diye perspektif kaleme alanlara; “Cuma namazlarını umursayanlara”; Velhasıl, Türk ve Kürt burjuvazisinin Tango’suna ritim tutanlara; Devrimci komünist/proleter enternasyonalist İbrahim Kaypakkaya’nın şu sözlerini hatırlatmak isterim: “... Milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası, çeşitli milliyetlere mensup burjuvazi ve toprak ağalarının kendi üstünlükleri ve imtiyazları için yürüttükleri mücadelede tamamen tarafsız kalacaktır. Bilinçli Türkiye proletaryası, Kürt milli hareketi içindeki Kürt milliyetçiliğini güçlendirmeye yönelen eğilime asla destek olmayacaktır; burjuva milliyetçiliğine asla yardım etmeyecektir; Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının kendi üstünlükleri ve imtiyazları için giriştikleri mücadeleyi kesinlikle desteklemeyecektir; yani, Kürt milli hareketi içindeki genel demokratik muhtevayı desteklemekle yetinecek, onun ötesine geçmeyecektir.” (Seçme Yazılar), sayfa, 227.)
24_Layout 2 7/1/11 4:21 PM Page 1
Rojaneya Gel ‘Bila parlamentoya we bikeve binê erdê’ Parlementeriya Hatîp Dîcleyê bi biryara YSK’ê ve hat daxistin. Parlamenterên Bloka Demokrasî, Azadî û Kedê ev rewşa şermezar kirin û biryara boykota parlamentoyê hildan. Çalakiyên pêk tên bi tevlêbûna bi girseyî berdewamdike.
g
‘Ji mirinê wêdatir rê tune’ Li gorî her pergalê navgînên reveberiyê û awayê reveberiyê henin. Evan navgînên reveberiyê û awayê reveberiyê li gorî çînên sewêr şêwe digire. Binyata dewleta modern (li gorî hinek kesa jî postmodern) li ser mîrata mirovahiya peşiya hatiye avakirin û hemû taybetiyên wê pêdihisîne. Hinek caran bi awayê olîgarşiyê, hinek caran bi awayê monarşiyê, hinek caran jî bi awayê demokrasiya burjûvayê derdikeve holê. Lê belê çi heye hevpariya wana bingeh ya awayê reveberiyê li ser xwedîderketin û evirandina cîhana milkên taybet e. Û temamî kesayetiya dumend hildigirênê. Ango bi awayî teşeyî û bi awayê bi xweyî ev rewşa xwe nîşan dide, lê belê awayê teşeyî xwe derdixe pêş. Bi taybetî jî ya ku di roja me de tê nirxandin û tê ecibandin demokrasiya burjûvayê ye. Parlamentoyê hinek dewletan ji vê pergalê re mînak tên dayîn. Lê belê her çikas propaganda vê teşeya reveberiyê bê dayîn jî, bi demokrasiya rast re tu eleqeya wê tûneye. Bilî vê jî tu bijêrek nade pêş mirov û bi tu şertî jî vê wedatir nikare biçe. Çimkî pratîkan nîşanê me dide ku ev peyva wateya wê gelek hatiye tengkirin û hatiye hepiskirin. Li hember van hemû çalakiyên antîdemokratîk daxwaza vê pergalê wê rastiya dûrdixe. Anjî wek mînaka welatê me ku tu rengê demokrasiyê di nava xwe de star nake, veşartina sazbûna xwe ya faşîst de serkeftî dibe. Ev demokrasiya ku dibe bûjena propagandayê sazbûna burjûva-feodal
Ji Kurdan re banga çareseriyê; rêz bigirên!
Hemû nemetên “Demokrasî”yê dema dawî de li heberê gel bi lez pêk tê. Parlamenterê Bloka Ked Azadî û Demokrasiyê Hatîp Dicle bi biryara YSK’ê ve parlamenteriya wî hat daxistin. Ev biryara bi hêla parlamenterên din ên blokê û bi hêla gelê Kurd ve tê şermezarkirin. Ev çalakiyana bi êrişên hêzên dewletê yên “demokrasiya pêşveçûyî” û “bijêre” ve rûzbar man. Amed, Colemêrg, Şirnex, Stenbol û gelek
bajarên din de hemû çalakiyên ku pêk hatin de şova “demokrasiya” dewletê derket pêş. Parlamenterên BDP’ê boykota parlamentoyê daxuyakir û bi tevê gel bi çalakiyan ve derketin li ser qadan. Di van çalakiyan de tabloya ku derkete holê esas navnîşana çareseriya Pirgirêka Neteweyên Kurd nîşanê me dide. Çalakiyên Stenbol-Şîşliyê de li hember êrişên polêsan Sirri Sureya Onder bertek daye û waha gotiye; “Bila parla-
vedişêre,rengên çînî nexuyadike û hemû xeletiya jî bi xwe re tîne. Ev rewşa ku rastiyê nîşanê me nade li ser zimanê komeke diyar de bilî têgîniyê pêşve naçê. Faşîzm ya ku di nava îqtîdarê de kok girtiye bi pergala parlamentoyê ve jî bê, bi awayê mîlîtarîzmê ve jî bê taybetiya wê yek e. Taybetiya wê jî em di selteneta kedxwarî de bigirên heta mafên me yên demokratîkên hêsan, em di netewe û netewatiyên bindest de bigirên heta baweriyên cuda ango ev taybetiya hemû civakê dixe binderst û diçeysîne û di nava vê hişmendiyê de star dibe. Welatê me ku vegerandine girtîgehê jî awayê vê taybetiyê ye. Em vê taybetiyê bînin berçav dema hilbijartinan û dawiya wî ji me re mînakek şênber e. Van bûyerên dawiyê ve carek dîsa hate teyît kirin ku parlamento heza çareseriyê nine. Di Pirsgirêka Neteweyên Kurd de, ji bo navnîşana “çareseriyê” nîşandayîna parlamentoya şerpeze ya ku bi sosa demokrasiyê ve hatiye şuştin jî nîşanê me dide ku sazbûna faşîst hewceyê veşartinê nake. Beriya hilbijartinan jî berbestkirinên vê dewletê dawiya hilbijartinan jî berdewam kir. 88 sale parlamentoya ku nebibû çareserî bi carê ve bû çareserî. Çînên serwêr ên Tirk 88 sal şûnda carê ve Kurd ketin bira wan û çend sal şûnda berxwe ketin ku çima pirsgirêk çareser nekirine. Çi bû nizam lê demokratiya faşîzma 88 salî care ve hat girtin. Gotinên çareseriyê jî; em îro gelek mînakan ve rast tênê.
mentoya we bikeve binê erdê, hûnê zêdetir ruhê me hildin, ji mirinê wêdatir rê tune”. Sabahat Tuncelê jî gotiye; “me li hember daxwaza demokrasî û azadiyê pratîka dewletê carek dîsa dît”. Altan Tan jî di axaftina xwe ya Amedê de ji ber pirsa polêsan ku gotine ‘hûn me tehdît dikin’ waha got; “Erê ez wê tehdît dikim. Tu 80 sale bi gula ve tê ser me, ev nabe tehdît çend peyvê me ji we re dibib tehdît”.