Skip to main content

hg_sayi_12

Page 1

kapak 15_Layout 2 5/31/11 6:08 PM Page 1

Adresimiz sandık değil savaş siperleri olmalıdır Sf. 12-13 ‘Uluslararası Yükseöğretim Kongresi’ni protesto eden halk gençliği, polis saldırısı altında söz, yetki, karar hakkı istedi. Sf. 10-11

Sibel Üresin’in ifadeettikleri, sistem tarafından kendi kimliğine düşman edilmiş kadının tipik bir örneğidir. Sf. 06-07

Halkın Günlüğü 1-10 HAZİRAN 2011 Yıl: 1 Sayı: 12 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net

Kaypakkaya ve devrim şehitleri anıldı fGÜNCEL 02-03

e-posta: halkingunlugu@hotmail.com

Boykot

Yurtdışında yapılan devrim ve komünizm şehitleri anma etkinlikleri coşku ile geçerken, ülkemizde devrimci-demokrat kurumlar, önderlerini andığı için saldırıya uğruyor. Egemenlerin bu korkuları yenilgilerine giden yolu adım adım örüyor.

Meslek hastalığı silikozis Güncel-yaşam

Sf. 14-15

Sosyal demokrasinin güncesi fANALİZ 16-17-18 Türkiye-Kuzey Kürdistan’da sosyal demokrasi, devrimci-komünist muhalefetin yükselmesi sonrasında, faşist Kemalist diktatörlüğün kurucu unsuru olan CHP’ye sonradan giydirilen pejmürde bir kaftan özelliği taşır.

Hakim sınıfların sözcüleri miting meydanlarında gövde gösterisinde bulunurken halka bol vaadli bir seçenek sunuyor. Biri sosyal ve ekonomik refah dağıtıyor, diğeri milli duygulara hitap ediyor. Bir başkası ise her şeyin mimarı, ileri demokrasinin mucidi olarak nutuk atıyor. Sandık başına giden her bir oy daha fazla yoksulluk, daha fazla inkar, zulüm ve sömürü demektir. Emekçi kitleler, boş vaatlerin peşine takılmadan, tercihini devrimden yana yapmalıdır. Mevcut sistemin bütününe karşı tavır alarak seçimleri BOYKOT etmelidir.

❯ GÜNCEL Faşizmin “tedavi” yöntemi

sf 4-5

❯ ÇEVRE

Siyanür tehdidi altında yaşam sf. 22


2-3_Layout 2 5/31/11 4:53 PM Page 1

02 güncel

Halkın Günlüğü 1-10 HAZİRAN 2011

Önderlerimize sahip çıkıyoruz Hakim sınıflar gerici iktidarlarını korumak için devrimci-demokrat yapılara dönük saldırılarını yaklaşan seçim süreciyle birlikte üst seviyelere çıkarmaya başladı. Bu gerici saldırılardan bir tanesi de “suç ve suçluyu övme” iddiası

Burada yapılan açıklamada gözaltında tutulan arkadaşlarının, devrimci önderlerden İbrahim Kaypakkaya, Deniz Gezmiş için anma düzenledikleri gerekçesiyle gözaltına alındığı ifade edilerek, bu saldırılara karşı, “onurumuza sahip çıkıyoruz” denildi. Açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Her dönemde olduğu gibi bulunduğumuz süreçte egemenler ve siyasi iktidar muhalif güçlere ‘terörist’ yakıştırmasını yapmakta ve bu anlamda manipülatif politik propagandalarla bellekler iğdiş edilmeye çalışılmaktadır. Yapılan baskılardan da anlaşılacağı gibi özellikle gençliğin devrimci önderlere sahip çıkmada gösterdiği ilgi egemenleri rahatsız etmektedir.”

Ezilenlerin tarihini sahiplenmesi, hakim sınıflar nezdinde suçlu ilan edilmeye devam edilirken, onlarca kişi gözaltı ve tutuklama terörüyle sindirilmeye çalışılıyor. Geçmişten bu güne kadar gerici iktidarlara karşı mücadele bayrağını yükselten devrimci, komünist önderler, burjuva feodal diktatörlüğün suçlu listesinde temel yerini koruyor. Ancak halkın haklı kavgasının ideolijik rehberi ve mücadelesinin simgesi olmaya da devam ediyor.

Baskı ve gözaltılar amacına ulaşamayacak Ankara’da DHF, Halkevleri, SKM, EHP, Kolektifler ve KESK’e bağlı sendika üyeleri gözaltıları protesto etti.

Hakim sınıflar nezdinde bir aklanmaya ihtiyacı olmayan devrimci ve komünist önderler her yıl olduğu gibi bu yıl da kavga sloganlarıyla anıldı. Yapılan anma eylemlerine binlerce insan sel gibi akarken, onlar tarafından tutuşturulan meşalenin gelecek kuşakların yolunu aydınlatmaya devam edeceği vurgulandı. Gerici iktidarlarının tesisini halkın üzerinde inşa eden hakim sınıflar bu sahiplenişe karşı saldırı furyasını en geniş biçimiyle uygulamaya başladı. Kendi iktidarlarına karşı mücadele bayrağını yükselten kesimleri gerici yasaları çerçevesinde bir kez daha “suçlu” , “terörist” ve “tehlikeli” ilan etti.

Önderleri anmak onurdur Yapılan anmalar sonrası beklenen saldırı furyası gecikmeden baladı. “Suç” ve “suçluyu övme” dosyaları hayli kabarık olan devrimci-demokrat güçler; yasal dayanakları yaratılan bu gerici saldırıya karşı yılardır mücadele etmektedirler. Bu yıl da İbrahimler, Mahirler, Denizler, Mazlumlar ülkemizin dört bir yanında on binler tarafından sahiplenildi. Tüm baskı ve sindirme politikasına karşı alanlara çıkarak devrimci komünist önderlerin binler tarafından sahiplenilmesini hazmedemeyen hakim sınıflar, 25 Mayıs günü Adana’da gece yarısı evlere baskınlar düzenleyerek Demokratik Haklar Federasyonu (DHF), Demokratik Gençlik Hareketi (DGH), Halkevleri, Öğrenci Kolektifleri ve Emek Partisi (EMEP) üyesi 21 kişiyi gözaltına aldı. Adana’da 6 Mayıs’ta Deniz Gezmiş ve 18 Mayıs’ta komünist önder İbrahim Kaypakkaya anmaları için alanlara çıkılarak kitlesel bir sahipleniş gerçekleşmişti. Devrimci önderlerin bu kitlesel sahiplenişi karşısında Adana polisi rolünü oynayarak, devrimci demokrat kurum üyelerinin evlerine baskınlar yaparak

DHF temsilcisi Nurten Kırmızıgül yaptığı konuşmada halkın devrimci önderlerini katleden faşist zihniyetin bugün bu zihniyeti onların mezar taşlarını ziyaret edenlere, devrimci önderleri ananlara karşı da aynen uygulandığını söyledi. Egemenlerin korkularının devrimci mücadele karşısında yükseldiğini dile getiren Kırmızıgül, baskı ve gözaltıların amacına ulaşamayacağını belirtti.

21 kişiyi gözaltına aldı. Gözaltına alınan 21 kişiden 16’sı savcılık tarafından serbest bırakılırken, 9 kişi de tutuklanma talebiyle çıkarıldıkları mahkemede serbest bırakıldı. Yapılan bu saldırılar ülkenin birçok yerinde yapılan açıklamalar ile protesto edildi. Adana, Mersin, İstanbul, Ankara gibi birçok ilde yapılan basın açıklamalarında, sistemin suçlu ilan ettiği devrimci önderlerin bu halkın mirası olduğu ve bu mirası sahiplenmenin ise onur olduğu vurgulandı. Ezilen emekçileri kendi tarihlerine karşı kayıtsızlığa zorlayan sistemin bu çabasının sonuçsuz kalacağı ifade edilen açıklamalarda, halkın haklı kavgasında ısrar edilerek, devrim tarihinin sahiplenileceği ifade edildi.

Adana’da gözaltı terörüne tepki Adana’da devrimci önderleri andıkları için devrimci demokrat kişilere dönük gerçekleştirilen gözaltı terörü, İsmet İnönü Parkı’nda DHF’nin de içinde yer aldığı devrimci demokratik kurumlar tarafından protesto edildi. Kurumlar adına yapılan açıklamada suçlu ilan edilen devrimci önderlerin sahiplenilmeye devam edileceği belirtilerek şu ifadelere yer verildi: “Her dönemde olduğu gibi bulunduğumuz süreçte egemenler ve siyasi iktidar

muhalif güçlere ‘terörist’ yakıştırmasını yapmakta ve bu anlamda manipülatif politik propagandalarla bellekler iğdiş edilmeye çalışılmaktadır. Bu tür anmaların, basın açıklamaların ve yürüyüşlerin yapılmasında herhangi bir kısıtlama olmamasına rağmen bu anmanın bahane edilerek, devrimci kurumlar ve kişilikleri baskı altına almak, gözdağı vermek ve yıldırma politikası uygulamak bizleri yürüttüğümüz mücadeleden alıkoymayacaktır. Bu baskılardan anlaşılacağı gibi özellikle gençliğin devrimci önderlere sahip çıkmada gösterdiği ilgi egemenleri rahatsız etmektedir… Bu anma toplantısı ülkenin her tarafında yapılmış olmasına rağmen Adana’da baskı ve operasyonla karşılanması karşısında, bizler emek örgütleri, sendikalar, siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri olarak bu baskıları ve sindirme politikalarını şiddetle protesto ediyoruz. Bunlar suç ise eğer, bilinmesi gerekir ki bu ve benzeri suçları bizler defalarca işledik ve işlemeye de devam edeceğiz. Bu arkadaşlarımızın derhal serbest bırakılmasını istiyor, sürecin takipçisi olduğumuzu ve olacağımızı belirtiyoruz.“ denildi

Onurumuza sahip çıkıyoruz Mersin’de ev baskınlarını protesto etmek için KESK binası önünde bir araya gelen kitle sloganlarla Taş Bina önüne yürüdü.

Halkevleri MYK Üyesi Dilşat Aktaş’ın okuduğu ortak basın açıklamasında, siyasi iktidarın her fırsatta ileri demokrasi nutukları atarken; uygulamada ülkemiz demokrasisinin ne kadar geri olduğunu belgelediklerini söyledi. Devrimci önderleri anmak da dahil demokratik hak talepli mücadele eden kişi ve kurumlara azgınca saldırıldığını sözlerine ekleyen Aktaş, Adana’da yaşananların bunun en bariz örneği olduğunu ifade etti.

Devrimciler sindirilmeye çalışılıyor İstanbul’da DHF üyeleri Adana’da devrim şehitlerini anma etkinliklerini katılan öğrencilerin gözaltına alınmalarını Taksim Galatasaray Lisesi önünde protesto ederek “Devrimci önderler onurumuzdur” dedi. DHF adına yapılan açıklamada, devrimci-demokratik kurumların baskılarla sindirilerek etkisizleştirilmeye çalışıldığı bir dönemden geçildiği ve devrimci önderleri anmanın bir onur olduğu ifadelerine yer verilerek; “Sömürü düzeni; İbrahimleri, Mahirleri, Denizleri ‘suçlu’ ilan ettikçe bizler ısrarla devrimci ve komünist önderlerimizin suçlu olmadığını haykırmaya devam edeceğiz. Sömürü düzeni; bu eylemlerimizin ‘suç’ olduğunu ilan ettikçe, bizler ısrarla devrimci komünist önderlerimizi sahiplenmenin ‘suç’ değil onur olduğunu haykırmaya devam edeceğiz” denildi.

Halkın Günlüğü

KARDELEN BASIM-YAYIM REKLAM GÖSTERİ ORGANİZASYON LİMİTED ŞİRKETİ Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Hıdır Gürz Yayın Türü: Bölgesel Süreli Yönetim Yeri: Şehit Muhtar Mah. Süslü Saksı Sokak NO: 11 Kat: 4 BEYOĞLU/İSTANBUL

Teknik Hazırlık: Kardelen Yayımcılık Mahmut Şevket Paşa Mah. Sivas Sok. No:2 Kat:3 Okmeydanı/İSTANBUL Tel-Fax: (0212) 238 37 96

Baskı: SM. Matbaacılık Adres: Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sokak NO:10 ABlok Yenibosna Bahçelievler-İST Tel ( 0212) 654 94 18

BÜROLAR

1 YILLIK ABONELİK ÜCRETİ: Yurtiçi 54 TL Yurtdışı 108 EURO HESAP NUMARALARI Ertaş ÖZTÜRK adına İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (TL) 1002 30000 1153314 İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (Euro) 1002 301000 1107308 İş Ban. İst. Aksaray Şubesi: (CHF) 1142699 İş Bank. İst. Aksaray Şubesi: (Sterlin) TR110006400000210021174906 İZMİR: Şehit Fethi Bey Cadde No: 13 Eski Eshot İşhanı Kat:4 Konak/İzmir Tel-Fax: (0232) 482 01 63 ● MERSİN: Çankaya Mahallesi 4702. Sok. No:8 KAt:3 Akdeniz/Mersin ● AMED: İskender Paşa Mah. İnönü Cad. MA-GÜL İşhanı Kat:4 No:10 Dağkapı/Amed ● ATİNA: Spiro trikoupi 21 10683 eksarxia GREECE/Yunanistan e-mail: devrimcidemokrasi_yunanistan@yahoo.com.tr ● YD TEMSİLCİLİĞİ: Kaiser-Wilhelm Str. 275 47169 Duisburg/DEUTSCHLAND e-mail: d.demokrasi@googlemail.com


2-3_Layout 2 5/31/11 4:53 PM Page 2

güncel

1-10 HAZİRAN 2011 Halkın Günlüğü

03

Devrim şehitleri ölümsüzdür DHF ve Yeni Demokrasi Şehit Tutsak Aileleri Birliği, yeni demokrasi ve devrim şehitleri için anma yürüyüşleri düzenledi. Yeni Demokrasi Şehit Tutsak Aileleri Birliği İstanbul’da gerçekleştirdiği yürüyüşle yeni demokrasi mücadelesinde ölümsüzleşenlerin verilen kavgada yaşadığını ve yaşatılacağını haykırdı. Okmeydanı’nda bulunan Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi (YÇKM) önünde toplanan grup buradan Feriköy Mezarlığı’na doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüşte “Devrim ve komünizm şehitleri ölümsüzdür” yazılı pankart açılırken, “Önderimiz İbrahim Kaypakkaya”, “Devrim şehitleri ölümsüzdür”, “Ağa patron devletini yıkacağız halk iktidarı kuracağız” sloganları atıldı. MKP 2. Genel Sekreteri Süleyman Cihan’ın mezarı başında sonlandırılan yürüş sonrası devrim şehitleri anısına saygı duruşu yapıldı.

“Şehitlerimizi derin bir saygıyla anıyoruz” Yeni Demokrasi Şehit Tutsak Aileleri Birliği adına yapılan açıklamada ölümsüzleşen devrimcilerin geniş bir teorik miras ve destansı bir mücadele bıraktığı ifade edildi. Açıklamada, “Altınçağa uzanan görkemli mücadeledeki önemi üzerinde de durarak onlardan öğrenmesini ve onların mücadelemize kazandırdıkları değerlerin somut kampanyalarla ve devrimin ilerletilmesinin motoru olarak ele alınması ve onlara duyduğumuz derin saygının dünya ezilen haklarına taşınmasın maksadıyla Mayıs ayının son iki haftası devrim ve altınçağ şehitlerinin anması olarak ilan edildi.” denildi. Dünyada devrim mücadelesinde yüz binlerce devrimcinin katledildiğinin ifade edildiği açıklamada, “Dünya ve Türkiye-Kuzey Kürdistan şehitlerini derin bir saygıyla anıyor, mücadelelerinin önünde saygıyla eğiliyoruz.” denildi. Anma, Garip Şahin’in “Töre” şiiri ve devrim marşların okunmasıyla sona erdirildi. Diğer bir anma yürüyüşü Sarıgazi’de yapıldı. Sarıgazi Bölge Hastanesi önünde toplanan DHF üyeleri buradan Sarıgazi Mezarlığı’na kadar yürüdü. Kaypakkaya flamalarıyla yürüyen grup, 2005 yılında Mercan Vadisi’nde ölümsüzleşen Cemal Çakmak’ın mezarı başına gelerek devrim ve komünizm şehitleri için saygı duruşu yaptı. Mezar başında “Mercan’da bir ses 17’ler ölmez”, “Önderimiz İbrahim Kaypakkaya” sloganları atıldı.

Mayıs etkinlikleri coşkulu geçti Avrupa’da Mayıs etkinlikleri kitlesel katılım ve coşkulu bir şekilde gerçekleşti. Etkinliklerde komünist önder İbrahim Kaypakkaya şahsında parti ve devrim şehitleri için kültürel ve siyasi etkinlikler düzenlendi Komünist önder İbrahim Kaypakkaya´nın 38. ölümsüzlük yıldönümü şahsında gerçekleştirilen parti ve devrim şehitlerini anma etkinlileri kitlesel ve coşkulu bir katılımla yapıldı. İki aylık bir siyasal kampanya biçiminde örgütlenen Mayıs etkinlikleri İsviçre ve Almanya’da gerçekleştirilen gecelerle son buldu. Siyasal bölüm kapsamında Nisan ve Mayıs aylarında Avrupa’nın 20’ye yakın merkezinde panel ve seminerler gerçekleştirildi. Panel ve seminerlere Sait Çetinoğlu, Erdoğan Aydın, Faik Bulut, Temel Demirer, Haluk Gerger, Yüksel Akkaya, Fikret Başkaya, Mahmut Alınak, Mehmet Çetin ve Arif Bilgin gibi devrimci aydın ve yazarların yanısıra Sınıf Teorisi temsilcileri katıldı. Etkinliklerde, “Kuzey Afrika ve Ortadoğuda’ki halk isyanları”, “Emperyalizm ve Ortadoğuda’ki son gelişmeler”, “TürkiyeKuzey Kürdistan’da ulus ve azınlıklar sorunu”, “Ermeni soykırımı ve tarihsel süreci”, “Komünistlerin birliği”, “Kürt ulusal sorunu ve görevlerimiz”, “12 Haziran seçimleri ve tavrımız“, “TürkiyeKuzey Kürdistan’da işci sınıfının mücadelesi ve sorunları” başlıklı onlarca konu ele alındı. Mayıs etkinlikleri kampanyası panel ve seminerlerin ardından 15 Mayıs İsviçre

ve 21 Mayıs’ta Almanya Köln’de gerçekleştirilen “Parti ve Devrim Şehitlerini Anma Geceleri”yle sonlandırıldı. Siyasal ve kültürel bölümler şeklinde örgütlenen geceler binlerce kişinin katılımıyla coşkulu bir atmosferde geçti.

Devrim şehitleri ölümsüzdür Köln Müheim’de 21 Mayıs günü İbrahim Kaypakkaya şahsında devrim şehitleri anması yapıldı. Sempozyum ve kültürel bölümden oluşan anmaya Grup Munzur, Emekçi ve Haluk Gerger gibi isimler de katıldı. “İbrahim Kaypakkaya şahsında parti ve devrim şehitleri anıyoruz” şiarıyla yapılan anma etkinliğine yoğun bir katılım olurken, etkinlik kavgada ölümsüzleşenler için saygı duruşuyla başladı. Devrim şehitlerinin isimlerinin anılmasıyla salonda “Devrim şehitleri ölümsüzdür”, “Önderimiz İbrahim Kaypakkaya”, “Yaşasın partimiz MKP” sloganları atıldı. Saygı duruşundan sonra Ozan Emekçi sahne alarak, kitlelerle birlikte türkü ve marşlarını seslendirdi. Ardından da sinevizyon gösterimi yapıldı. Etkinlikte Haluk Gerger, Mahmut Alınak, Yüksel Akkaya ve Sınıf Teorisi temsilcisi dünyada ve ülkemizde yaşanan siyasal gelişmeleri tartıştı.

‘Halkın isyanı derinleşecek’ İlk konuşmacı olan Haluk Gerger, Kuzey Afrika ülkelerindeki isyan ve sonrası restorasyonu değerendirerek, isyanlar sonrasında umutsuzluğa kapılmanın doğru olmadığını söyledi. Restorasyon sürecinde sonra bazı reformların olacağını, yine egemenlerin sisteminin iktidara geleceğini ama mücadeleyi daha ileriye taşımanın gerektiğinin altını çizdi. Gerger, “Dolayısıyla da aslında bütün bu isyanların bütün kayıplara

rağmen, geri çekilmelere rağmen, emperyalist müdahelelere rağmen en büyük kazancı budur. Ve artık zalimlerle halk arasındaki, mazlumlar arasındaki psikolojik denge değişmiştir. Bu yeni psikolojik dengeler, halkın isyanı, derinleşerek, umuyoruz ki devam edecektir.” dedi.

‘Birleşerek çözüm üretebiliriz’ İkinci olarak söz alan Mahmut Alınak, T.C devletinin açılım politikalarının Kürt siyaseti tarafından zamanında kavranamadığını belirterek, Kürt devrimcilerinin ve Türk devrimcilerinin birleşerek, mücadeleyi geliştirmeleriyle ancak Kürt sorununun çözülebileceğini kaydetti. Yüksel Akkaya ise konuşmasına iyimser olmadığını söyleyerek başladı. Akkaya, 1940’lı yıllardan sonra gelişen işçi hareketini ele alarak, 80 darbesi sonrasında işçi sınıfı mücadelesinde ciddi gerilemeler olduğunu kaydetti. Günümüzde ise sendikaların grevleri dahi kendi çıkarları için, kar yapabilecek şekilde düzenlediklerini belirten Akkaya, karar altına alınan grevlerin sadece üçte birinin gerçekleştiğini, çoğunun ise sendika engeline takıldığına değindi. Sınıf Teorisi temsilcisi konuşmasına Dersim’de şehit düşen 5 TKP/ML TİKKO gerillasının yanısıra, Haki Karer’leri, Mazlum Doğanları ve İbrahim Kaypakkaya şahsında tüm devrim şehitlerini selamlayarak başladı. 70’lerde, Kemalizm ve ulusal sorun konularında en berrak ve doğru fikirlerin Kaypakkaya tarafından ortaya konulduğunu söyledi. Temsilci aynı zamanda birliğin, birleşmenin önemi üzerine konuştu. Hasan Yükselir ve Grup Munzur’un söylediği marş ve türkülerden sonra anma sloganlarla sonlandırıldı.


4-5_Layout 2 5/31/11 1:58 PM Page 1

04 güncel

Halkın Günlüğü 1-10 HAZİRAN 2011

Faşizm işkenceyle Yaşar Öztemel, 12 Eylül Askeri Faşist Diktatörlüğü’n işkence ile yüzleşti. Ardından yaşadığı travmadan dolayı akli dengengesi bozuldu. 2011’de ise Öztemel yine işkence eşliğinde gözaltına alındı ve hapse atıldı. Bu sefe gerekçe ise tedavi olması için

Yine “KCK üyeliği” yine tutuklama terörü KCK adı altında yaptığı gözaltı ve tutuklama terörü ile Kürt siyasetçilerini tecrit altına almak isteyen devletin bu sefer ki hedefinde üniversite öğrencileri vardı Dersim, Urfa ve Erzincan’da yapılan eş zamanlı baskınlarda KCK’ya üye oldukları iddiasıyla 17 üniversite öğrencisi tutuklandı. Dersim’de 5, Urfa’da 5 ve Erzincan’da 7 öğrenci örgüt üyesi olduğu iddiasıyla tutuklandı.

Dersim Dersim’de “KCK üyesi” oldukları iddiasıyla ev baskınları ile gözaltına alınan Tunceli Üniversitesi öğrencileri Ejder Doğan, Şükrü Yurtsever, Gökhan Gümüş, Nuri Tiryaki, Naci Ataman, Malatya Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı’na sevk edildi. İfadeleri alınan 5 öğrenci, tutuklanma talebiyle Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. Mahkeme ise telefon konuşmalarını gerekçe göstererek 5 öğrencinin, “KCK’nın gençlik yapılanmasına üye olmak” iddiasıyla tutuklamasına karar verdi.

Urfa Urfa’da siyasi polis, öğrenci evlerine baskınlar düzenleyerek 6 öğrenciyi gözaltına aldı. Gözaltına alınan Nihat Demirbilek, Mehmet Taş, Yunus Durdu, Ubeytullah Çiftçiler, Bulut Ayana ve Ha-

san Berzan Özbadem Emniyet Müdürlüğü’ndeki ifade işlemlerinin ardından Urfa Adliyesi’ne sevk edildi. Savcılık tarafından ifadeleri alınan 6 öğrenci tutuklanma talebiyle Urfa 1. Sulh Ceza Mahkemesi’ne sevk edildi. Mahkemede ifadeleri alınan öğrencilerden Özbadem tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılırken; Demirbilek, Durdu, Ayana, Taş ve Çiftçiler “örgüt üyesi oldukları” iddiasıyla tutuklanıp, Urfa E Tipi Kapalı Hapishanesi’ne gönderildi.

Erzincan Erzincan Üniversitesi öğrencilerinin kaldığı 6 eve ve öğrenci yurduna 24 Mayıs’ta baskın düzenleyen siyasi polis, 10 üniversite öğrencisini gözaltına aldı. Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı’nın talimatıyla Erzincan’da gözaltına alınan öğrenciler, emniyetteki işlemlerinin ardından Erzurum Adliyesi’ne getirildi. Savcılığa çıkarılan öğrencilerden Hüsamettin Karakayalı ve Erkan Akel serbest bırakılırken, 8 öğrenci Örgüt üyesi olmak iddiasıyla Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk edildi. İfadeleri alınan öğrencilerden Sinan Salhan tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılırken, Ali İnal, Yeknur Yurtsever, Çetin Şimşek, Vural Turgut, Ufuk Uygar Karakaya, Vedat Sümer, Cihangir Ali Akkoyun isimli öğrenciler ise aynı iddiayla tutuklandı. Öğrenciler Erzurum H Tipi Kapalı Hapishanesi’ne gönderildi.

Her türlü demokratik hak alma mücadelesine karşı kolluk aygıtını ve silahını kullanan devlet gerçeği ve onun yürütücüsü konumundaki siyasal iktidar, bu pratiğine bir yenisini daha ekledi. CHP’li İzmir Buca Belediyesi’nde taşeron firmada çalışan ve sendikal faaliyetlerinden dolayı işten atılan Batıgül Tunç’un 23 Mayıs’ta Ankara CHP İl Başkanlığı önünde işe iadesi için oturma eylemi başlatma girişimi polis tarafından uygulanan gözaltı ve işkence terörü ile sonuçlandı. Haklı bir demokratik talebi azgınca bir saldırıyla gözü dönmüşçesine ezmeye çalışan faşist zihniyet, Yüksel Caddesi’nde esnaf ve halka korku cumhuriyetinin soluğunu hissettirme çabasıyla 15 kişiyi gözaltına aldı. Gözaltına alınanlardan 14’ü ertesi gün serbest bırakılırken, saldırı sırasında fotoğraf karelerine kolluk terörüyle adeta linç edilircesine ve yüzlerindeki darbe izleriyle yansıyan Yaşar Öztemel tutuklanarak, Sincan M Tipi Hapishanesi’ne gönderildi. Aynı zamanda eski bir avukat olan Yaşar Öztemel 12 Eylül Askeri Faşist Cunta’sının işkence hanelerinde gördüğü işkencelerin ve uzun bir tutukluluk sürecinin ardından serbest bırakılmıştı. Gördüğü işkenceler sonucunda psikolojisi bozulan ve bunun sonucunda akıl sağlığını yitiren Öztemel, eyleme destek verdiği için sokak ortasında ve gözaltında yine işkence gördü. Gözaltına alınmasının ardından Nöbetçi Ankara 4’üncü Sulh Ceza Mahkemesi’nde duruşmaya çıkartılan Öztemel, kendisini suçlayan mahkemeye “Yüzümün ve üstümün görüntüsünden anlaşıldığı üzere direnme hakkımızı kullandık. Çünkü şiddete uğradık, direnme hakkını da hukuk fakültesinde Mucip Kapani hocamızdan öğrenmiştik” ifadeleriyle cevap verdi.

“Tedavi olsun diye tutukladım” Yaşar Öztemel’in avukatı Duygu Demirel de, Öztemel’in gözaltı sırasında ve nezarette işkence gördüğüne dikkat çekerek, Öztemel’in hem işkence gördüğünü hem de cezai ehliyetinin bulunmadığı buna rağmen gözaltında tutulduğunu belirtti. Mahkemenin verdiği tutuklama kararının ardından Avukat Demirel, Öztemel’in cezai ehliyetinin bulunmamasına rağmen neden tutuklandığı sorusunu mahkeme heyetine yöneltti. Hakim ise, “İçerde tedavi olsun diye tutukladım” yanıtını verdi.

Tahammülsüzlüğün son örneği Mahkemenin tavrını protesto eden İHD Ankara Şube Başkanı Gökçe Otlu, tutuklanan Yaşar Öztemel ile il-

Failler belli kayıplarımızı istiyoruz İnsan Hakları Derneği Mersin Şubesi ‘17-31 Mayıs Gözaltında Kayıplar Haftası’ sebebiyle oturma eylemi yaparak, tüm insanları kayıpların akıbetinin açıklanması ve sorumluların yargılanması için mücadele çağrısı yaptı KESK binası önünde “Failler belli kayıplarımızı istiyoruz” yazılı pankart arkasında bir araya gelen İnsan Hakları Derneği (İHD) üyeleri ellerinde kayıp fotoğrafları taşıyarak Taş Bina’ya doğru yürüdü. Burada İHD üyeleri adına yapılan açıklamada, kişinin kolluk güçlerince gözaltına alındıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamaması, kolluk güçlerince yakalandığı ya da tutuklandığı halde, devletin bunu kabul etmemesi, kişinin zorla kaybedilmesi anlamına gelen gözaltında kaybetme saldırısının egemen sınıflar tarafından bilinçli uygulanan

politikaların bir parçası olduğu ifade edildi. Açıklamada, “Gözaltında kaybetme saldırısı, Şili’den Arjantin’e, İran’dan Guatemala’ya, Filipinler’ den, Kolombiya’dan, Türkiye’ye kadar tıpkı tecrit işkence, katletme, yargısız infaz gibi burjuvazinin ezilen sınıf ve halklara, işçi sınıfının örgütlü güçlerine, sosyalizm ve ulusal kurtuluş mücadelesi verenlere karşı yürüttüğü imha yoluyla ezme, intikam alma biçimidir. 12 Eylül’le gündemleşen faili meçhuller ve kayıplar Kürt Ulusal Hareketinin yükselişiyle 1990’lı yıllarda bölgede yoğunlaşmıştır. Vedat Aydın, Musa Anter gibi politikanın öncüleri, aydınlar JİTEM’ in ölüm listesinde yer almıştır.1994’ten sonra faili meçhullerin yerini gözaltında kayıplar almış, bir devlet politikası olarak yürütülmüştür.” ifadeleri kullanıldı.

‘Herkesi mücadeleye çağırıyoruz’ Devletin sustuğunu ancak insan hakları savunucularının susmayacağına dikkat çekilen açıklamada, “Emir verenlerin, hukuku işletmeyenlerin, insanla-


4-5_Layout 2 5/31/11 1:58 PM Page 2

1-10 HAZİRAN 2011 Halkın Günlüğü

güncel

“tedavi” eder

gili “Devlet şizofrene dahi tahammül edememiş, rahatsızlığını bilmesine rağmen keyfi ve hukuksuzca tutuklanmıştır. Bu tutuklama bile devletin ne kadar demokratikleştiğini göstermiştir. Yaşar Öztemel’in tutuklu halinin sürmesi, içinde bulunduğu rahatsızlığı ağırlaştıracak ve bedeninde onarılamayacak yaralar açacaktır” dedi. Otlu, sistemin geri dönüşü olmayan bu tutumuna bir an önce son vermesini isteyerek, Yaşar Öztemel’in derhal serbest bırakılmasını talep etti. Yaşar Öztemel, kendisine uygulanan akıl almaz işkencelerin, sokak ortasında öğrencilere, işçilere, emekçilere, devrimcilere akıl-

rımızın katledilmesine göz yumanların yargılanmasını istiyoruz. Toplu mezarlardan, çöplüklerden çıkan kemiklerin hesabını istiyoruz.” DHF, Partizan, ESP

dışı yöntemlerle alenen nasıl uygulandığına üzerine giydirilen ‘deli’ gömleğiyle hep şahitlik etti. Öztemel çoğu zaman sesini yükselterek, bilincinin derinliklerinde yatan öfkesini hainlerin yüzüne vurdu, itiraz etti. Öztemel’in bu halinden korkan ve her türlü hukuku hiçe sayan, aklı akıl dışılıkla sınayan bu zaman diliminde, yaşadığımız bu örneğin açık adı devlet faşizminin ta kendisidir. Bu faşizm, aklı işkencehanelerin demir, paslı, kanlı korkuluklarının arkasında yok etme çabasının boşa düştüğünü görünce deliye döner. Delirmiş aklın, sınır tanımayan, hesap soran cüretine de tahammül edemeyen sistem, kendi aklını baki kılmak için ‘deli’yi uslandırmaya çalışır.

ve birçok kurumun destek sunduğu eylem, tüm kayıpların akıbetinin açıklanması ve sorumluların yargılanması için mücadele çağrısıyla son buldu.

UFUK ÇİZGİSİ

≫ bakış can

DERSİM VE BOYKOT eçimlere az zaman kaldı. Kendisi bir hile olan genel seçimlerde, Dersim’de Kemal Kılıçdaroğlu gibi Dersim doğumlu isimler kullanılarak hileler daha da etkili kılınmaya çalışılıyor. Dersim halkı faşist Türk devletinin demogaji ve oyunları gibi, faşist Kemalist CHP’nin manipülasyon ve hilelerini de boşa çıkarmalı, tüm düzen partileriyle birlikte CHP’yi de seçimleri de boykot etmelidir. Yüzsüzce söylenen yalanlara, iki yüzlü riyakarlıklarla verilen sözlere ve bolca savrulan vaatlere, en nihayetinde içinizden satın alınarak karşınıza dikilen kukla şahsiyetlere kanmadan boykot edin seçimleri. Dersim’de trajik bir şekilde büyük bir oy potansiyeline sahip olan CHP, Dersim halkı tarafından boykot edilmelidir. Dersim halkı büyük dramlarla dolu belleğini silmemeli, bilincini karartmamalıdır. Hiçbir sebeple ‘38 Katliamı’nı, ‘90’lı yıllarda köy yakma, yıkma ve katliamlarla tekrarlanıp bitirilmeyen 38’i, deşilmesi gereken bir ‘’çıban’’ sayılıp potansiyel suçlu görülmesini, 38’lerde boynuna takılmış Kemalist urganı, urganı elinden tutan zebanileri unutmamalı. Kadınların karnında süngülenen bebelerini, Munzur suyu üstünde ölü bedenleriyle yüzen gelinlerini, asılan atalarını, Kemalist zulümden kurtuluşu uçurumlardan atlamakta bulan tüm onurlu insanlarını, güneşin önünde sere serpe yığılıp kalan ölü bedenlerini, mağaralarda gazlanarak katledilen yaşlı-çocuk-kadınlarını asla unutmamalı. Toprağı yasaklanmış, mezarları harabe edilmiş, sürülerek, yakılıp yıkılarak virane edilmiş Dersim halkı geçmişi ve günüyle tarihini unutmamalıdır. “Mısto kor“ dediğiniz Kemal (Atatürk) ve partisi, boynunuza inerek başınızı vuran kılıcın tutanı ve sallayanıydı… Şimdiki aynı zihniyet ve geleneğin devamı olarak bağınızdan çıkan yeni Kemal, Kemalist CHP’nin lideri olarak karşınıza çıkıp sizden biriymiş gibi davranıp hem de Dersim Katliamı’nı savunaraktan oylarınızı CHP’ye vermenizi istemektedir. Yıllarca siz Dersimlileri kandırdılar, peşlerine taktılar; kırdıkları yetmiyormuş gibi, sizleri bir birinize düşürüp kırdırdılar. Kemalistlerin hileleriyle başa çıkamamanın ızdırabını Seyit Rıza yaşadı ve onların oyunlarına kanarken canından oldu. Kemalist CHP yaşına bakmadan ve acı vermek için oğlunu gözlerinin önünde astıktan sonra acımasızca astı O’nu. Yüzlerce gencini, komünist ve devrimci evladını hunharca katletti gerilla savaşında ve devam ediyor katletmeye. Yüzlerce köylüsünü kaybetti, katletti ve evlerini başlarına yıktı, diri diri yaktı Dersim köylülerini. Şimdi barajlar yaparak, HES’ler kurarak tasfiye etmek, haritadan silip yok etmek istiyor Dersim’i. Kılıçdaroğlu CHP’nin sahtekarca saklamaya çalıştığı faşist kimliğiyle birleşmiş ve onun hizmetine gönüllü olarak gir-

S

miştir. Yani, Dersim’e tarihsel düşmanlığı olan, Dersim’i katliamdan geçirip sürgünlerle dağıtan CHP ile ortaklaşmıştır. Bunlardan dolayı da Dersim’de doğduğu halde, Dersim’in düşmanlarıyla kol kola girmiş ve Dersim düşmanı bir cephede yer almıştır. Kılıçdaroğlu’nun konumlandığı yer, özgülde Dersim düşmanlığı, genelde ise halk düşmanlığıdır. Kemalist CHP’nin kimliği budur, bu CHP’nin başındaki Kılıçdaroğlu da bundan bağımsız olamaz. Unutulmamalıdır ki, herhangi bir coğrafyadan olmak ya da herhangi bir toplumdan vb. olmak doğrudan demokratik-devrimci kimliği veya politik niteliği, sınıfsal pozisyonunu tayin etmez. Aynı biçimde millet-milliyet ve mezhebinin şu veya bu olması da sınıf niteliğini tayin etmez.. Ne Kemal Kılıçtaroğlu ne de Kamer Genç Dersim doğumlu oldukları için demokrat ya da ilerici olamazlar, değiller de. Onların politik niteliğini tayin eden dünya görüşleri, sınıfsal pozisyonları, siyasi görüş ve kimlikleridir. Onların tarafı halkın yanı değil, komprador sınıfların yanıdır. Daha somut olarak da Dersim Katliamı’nın sorumlusu olan ırkçı faşist Kemalist CHP ve hakim sınıflar ile devletlerinin yanıdır. Kılıçdaroğlu ve Genç, Dersim Katliamı’ndan sorumlu olan faşist CHP’nin başkanı ve vekilleri değiller midir? Bunlar Türk devletinin halk kitleleri üzerindeki faşist nüfuzunu temsil eden mekanizma içinde değiller midir, onun bir parçası durumunda değiller midir? Kılıçdaroğlu faşist CHP’nin başında olmanın da ötesinde, tüm komprador ve gerici kesimlerle iç içe, Türk milliyetçiliğiyle kol kola değil midir? Bütün bu kesimlerin oylarını almak için hepsine göz kırpmıyor mu? O, hiçbir zaman halk adına, devrimci sınıflar adına konuşmuyor, burjuva hakim sınıflar adına konuşuyor, onların çıkarları uğruna çalışıyor. Halk ifadesini diline alması, ‘’halk iktidarından’’ bahsetmesi tamamen sahtekarlık olup, oy toplamaya dönüktür. Dersim Katliamı’nı savunan CHP ve Kılıçdaroğlu, aynı zamanda ‘’Ergenekonu’’ da savunarak, ‘’faili meçhul’’ cinayetlerin, ‘’kayıpların’’, işkencelerin, tüm katliam ve cinayetlerinin arkasında durmaktadır. CHP ‘’Ergenekon’u’’ savunmaktadır. Çünkü, ‘’Ergenekon’’ Kemalist devletten başka bir şey değildir. Dolayısıyla da Dersim katliamı ile ‘’Ergenekonu’’ savunduğu gibi, bütün kontra, JİTEM, korucu ve katliam mangalarını savunmaktadır. Faşist hakim sınıfların Dersim’de başarılı olmasının yolu, ironik de olsa, CHP’dir. CHP’nin başına Kılıçdaroğlu’nun getirilmesi Dersim halkının manipüle edilerek, oylarının CHP gibi faşist bir partiye akmasına özellikle vesile olmaktadır. Bundan hareketle, yeni demokrasi güçleri Dersim’deki boykot çalışmasını CHP’yi hedef alarak yürütmek durumundadırlar. Dersim’de somut hedef CHP’dir.


6-7_Layout 2 5/31/11 4:50 PM Page 1

06 kadın güncel Muğla davasını kadınlar takip etti Muğla’da dört yıl önce bir kadın 8 kişi tarafından tecevüze uğramıştı. Aradan yıllar geçmesine rağmen davada bir sonuca varılamadı. Fethiye 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde kapalı olarak görülen davada tutuklama çıkmazken, duruşma 15 Temmuz’a ertelendi Muğla’da dört yıl önce gerçekleşen tecavüz saldırısının davası aradan geçen yıllara rağmen bir karara vardırılamıyor. Tecavüzü gerçekleştiren 8 kişi hakkında Fethiye 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde kapalı olarak görülen davada da tutuklanma çıkmadı. Fethiye’de görülen davayı takip eden kadın örgütleri üyesi kadınlar dava süresince adliye önünde beklediler. İstanbul, Ankara, Antalya, İzmir ve Muğla’dan kadınlar davayı izlemeye geldi. Davaya ilişkin adliye önünde bir basın açıklaması gerçekleştiren kadınlar şu ifadelere yer verdi: “Biz kadınlar biliyoruz ki, tecavüz kadınların erkek egemen sistem tarafından kontrol altına alınması amaçlı olarak sistematik ve bilinçli yağmasıdır. Bu sebepledir ki dört sene önce Gebeler Kaplıcası’nda yaşananlar tek bir kadına değil tüm kadınlara yönelik tecavüzlerdir. Tecavüzcülerin ve vekillerinin pişkin tavrına karşın onlarca kadın avukat ve biz Türkiye’nin her bir tarafından buraya gelen kadınlar olarak, erkek egemenliğinin geriletilmesi için, adalet için ısrarcıyız ve bu davanın takipçisi olmayı sürdüreceğiz.”

Dava 15 Temmuz’a ertelendi Adliye önünde oturarak bekleyişlerini sürdüren kadınlar, sanıkların tutuklu yargılanmasını ve Muğla Barosu Başkanı Mustafa İlker Gürkan ve Baro Genel Sekreteri Leyla Bişen’in bu davada avukatlıktan çekilmelerini istedi. Kadınların adliye önündeki bekleyişleri sürerken, mahkemede daha önce sorgusu yapılmayan üç sanığın sorgusu yapıldı ve sanıkların iki tanığı ile saldırıya uğrayan kadının tanıkları dinlendi. Mahkemede ek delillerin toplanmasıyla ilgili ara kararlar alınırken, sanıkların tutuklanması talebi reddedildi. Tecavüzcüler lehine süren davanın 3. mahkemesinde de bu yaklaşım sürdürüldü. Dava 15 Temmuz tarihine ertelendi. Adliye önündeki kadınlar, 15 Temmuz’da giderek daha büyük bir kalabalıkla Fethiye’ye davayı takip etmeye geleceklerini açıkladılar.

“Meclise taşıyacağız” Adliye önünde bekleyen kadınlar arasında Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku Muğla bağımsız milletvekili adayı Şehbal Şenyurt Arınlı da vardı. Arınlı yaptığı konuşmada, “Tacize ve tecavüze karşı kadınların mücadelesinin yasalara da yansıması gerekiyor. Biz bu mücadeleyi meclise taşıyacağız. Kadınların her türlü şiddete karşı yürüttükleri bu mücadelenin, mecliste de bir karşılığı olması için aday olduk. Sesimizi meclise taşıma sorumluluğuyla burada sizlerle birlikteyim” dedi.

Halkın Günlüğü 1-10 HAZİRAN 2011

Buyur buradan yak! SİBEL ÜRESİN: Sistemin kadını her geçen gün kimliğinden, kendinden daha da uzaklaştırması, hatta kendine düşman etmesinin tipik bir kanıtı. Sokak ortasında katledilen, eşi tarafından tecavüze, şiddete maruz kalan ve daha onlarca saldırının hedefi olan kadınların kurtuluşunu “çok eşliliğin kabul edilmesi” olarak gören bir kadın!

Kadın üzerinde yüzyıllardır sürdürülen baskı ve aşağılamalar erkeğe de kadına da, kadının “ikinci cins” olduğunu kabul ettirdi ve sistem bu inanışı korumakta ve devam ettirmekte çok istikrarlı! Örgütlenebilen buna karşı direnen kadınlar sokaklarda ya da farklı alanlarda, her fırsatta kadının bu durumuna dikkat çekmek, bir şekilde kurtuluşu bulmak için, bir mücadele sürdürürken diğer taraftan ise her gün bir başka saldırı yükseliyor. Fatih, Ümraniye, Bahçelievler, Eyüp gibi birçok belediye ve kurumlar için aile içi iletişim seminerleri veren Sibel Üresin’in geldiği durum ve ifadeleri bunun en çarpıcı ve can alıcı; gözlere sokulan bir örneği. Üresin, bu toplum içerisinde cinsel ve dini olarak sömürülen bir kadın kimliği ile değil tam bir erkek egemen anlayış üzerinden kadınlar üzerine çokça şey söylüyor ve ekliyor “Çok eşli-

Necla’ya geciken adalet gelsin artık

lik yasal olsun”. Evet, buyurun buradan yakın! İslamiyet’in doğuşu ile “eş alma” da bir düzenleme yapıldı. Çokça kadınla birlikte olan erkekler artık İslamiyet’le düzenlenen yasalarla sadece 4 eş alabiliyorlardı. Bu 4 eş alma düzenlemesi Kur’an-ı Kerim şöyle tarif ediliyor, “Cenab-ı Hak ‘Eğer hanımlarınız arasında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, sadece bir tane ile yetinin.’ buyurdu.” Çok eşlilik bugün şeriatla yönetilen ülkelerde uygulanan bir şey hala. Üresin’in derdi de bu. Bu çok eşlilik uygulamasının ülkemizde de yasallaşmasını istiyor. Üresin, çok eşliliğin yasalaşması gerektiğini savunarak, “Zaten çokeşlilik var. Erkeklerin yüzde 85’i aldatıyor. Bu muhafazakâr kesimde ‘imam nikâhlı eş’, diğer kesimde ‘metres’ adını alıyor” diyor.

BES Ankara Adliyesi İşyeri Temsilcisi Necla Yıldız’ın kızının eski erkek tarafından öldürülmesiyle ilgili hala davanın açılmaması BES, Ankara Barosu, Tüm Bel Sen, ESM tarafından protesto edildi. Büro Emekçileri Sendikası (BES) Ankara Adliyesi İş yeri Temsilcisi Necla Yıldız, 20 Ekim 2010 günü kızının eski erkek arka-

“Kadın ortada kalmasın” Özellikle tarikatçı kesimlerle içli dışlı olan Üresin çok eşliliğe ilişkin şunları dile getiriyor: “Erkek, bir başkasıyla imam nikâhı yapacağı zaman karısından izin almak zorunda değil. 4’üncü kadına kadar imam nikâhıyla evlenebilir. Ancak 2., 3. ve 4. eşler suistimal ediliyor. ‘Boş ol’ dendiği zaman kadın ortada kalıyor. Bu nedenle çok eşlilik yasalaşmalı. Yasanın çıkması demek, erkeğin malvarlığına ortak gelmesi demek. Çok eşlilik dinimizde var. Herkes yapamaz ama yapana ‘Niye yaptın?’ diyemezsiniz, şirke girer. Kuran’da var.” Aile içerisinde kadına biçilen rol ve kadının sömürülmesini doyasıya içselleştiren Üresin şöyle devam ediyor, “Zengin, kariyerli, parası olan ve cinsel gücü fazla olan erkek çok eşliliği seçebiliyor. Hiçbir kadın

daşı tarafından evinin yakınında bıçaklı saldırıyla öldürülmüştü. Ancak konuya ilişkin henüz dava açılmış değil. Bu duruma tepki gösteren BES uygulamayı protesto etti. BES Genel Sekreteri İlknur Bilgen Gazi Baltacı’nın Necla Yıldız’ı ölümle tehdit etmesi ve arkasından planlayarak öldürmesine rağmen henüz davanın bile açılmamış olmasını kınadı. Bunu “izah edilemez bir durum” olarak değerlendiren Bigen, saldırganları koruyan bir süreç işletildiğini, hemen hemen tüm kadın cinayetlerinin arkasından ‘sanıkların akli


6-7_Layout 2 5/31/11 4:50 PM Page 2

güncel 07

1-10 HAZİRAN 2011 Halkın Günlüğü

fakir bir adamın ikinci karısı olmaz. Erkek, daha cilveli, daha çok gülen, cinsel anlamda kendisini mutlu eden kadına koşuyor. Erkek olsam, çok eşli olurdum.”

“Kadın çok eşliliği kurtuluş olarak görmeli” “Bir erkek, kadında arkadaşlık, cinsellik, annelik ve ev kadınlığı arar. Bu özellikleri taşımıyorsanız, eşiniz tarafından aldatılmaya hazır olmalısınız. Erkek için bu haklı bir arayıştır. Bir ayrılık yaşaması durumunda yaşayacaklarının tahlilini sağlıklı yapan bir kadın, bence çok eşliliği kurtuluş olarak görmelidir. Boşandığında kaybedecekleri, kazanacaklarından fazla olan kadın, kalmayı tercih ediyor. Çok eşlilikte asıl ağır fatura erkeğe çıkıyor. Madden ve manen zarara uğruyor. Açıkça çokeşli olduğunu itiraf edenleri alkışlıyorum ve kutluyorum. Erkek, eşleri arasında gerek maddi, gerekse manevi açıdan adaletli davranmalı. Erkek adaletsizlik yaparsa, kendi cehennemini hazırlamış olur. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman, dizide adaleti sağlayamıyor. Çok eşlilik,

toplumdaki çarpık ilişkileri ve kızların evde kalma sorunlarının ortadan kalkması noktasında da ciddi rol oynayacaktır.”

“Dayak boşanma sebebi değil” “Dayak ve aldatma bana göre boşanma sebebi değil. Türkiye’deki kadınların yüzde 80’i dilinden dayak yiyor. Yatak odasında mutlu olmayan kadın, her durumda problemlidir. Muhafazakâr kesimde kadın evde daha süslü, daha şık. Ailede mutluluğun sağlanmasının bazı şartları var. Kadın kocasına itaat etmeli. Erkek de karısına Allah’ın emaneti olarak davranmalı.”

3 çocuk, 4 eş ve her gün daha fazla cinayet Üresin, sistemin kadını her geçen gün kimliğinden, kendinden daha da uzaklaştırması, hatta kendine düşman etmesinin tipik bir kanıtı. Sokak ortasında katledilen, eşi tarafından tecavüze, şiddete maruz kalan ve daha onlarca saldırının hedefi olan kadınların kurtuluşunu “çok eşliliğin kabul edil-

dengesinin bozuk olduğu’ bahanesinin üretildiğini hatırlattı. Necla Yıldız’ın bir yargı çalışanı olmasına rağmen öldürülmesinden önce Cumhuriyet Başsavcılığı’na yaptığı tehdit şikâyetinin dikkate alınmayıp Yıldız’ın ölüme terk edildiğinin altını çizen Bilgen şöyle konuştu: “Necla Yıldız’ın yaşamı konusunda gerekli adımlar atılmadığı gibi bir de ölümü ile ilgili davanın başlamaması kamu vicdanın da ciddi bir yara oluşturmuştur. Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayeti davalarında haksız tahrik indirimleri uygulanıyor. Kadınların Cumhuriyet Başsavcılarına başvurmaları durumunda acele ve özel olarak dosyalarına bakılmıyor, kaderleriyle baş başa bırakılıyor.”

mesi” olarak gören bir kadın! Bu fikirlere bu söylemlere hiç te yabancı değiliz. Başbakan 3 çocuk istiyor, vekili Kürt kadınlar alalım diyor, bir diğeri tecavüz açık giydikleri için oldu diyor ve bir başkası da çok eşli olsunlar diyor. Bugün sistem içinde kadınlara verilen ve istenilen de bu! Sistemin kadına bakış açısını iliklerine kadar sindiren Üresin’in ifadesi sadece onun düşüncesi olsaydı hiçbir önemi yoktu, fakat ürkütücü ve önemli olan bu bakış açısı büyük bir toplamın bakış açısı. Kadının kimliksizleştirilmesi ve kişiliksizleştirilmesi Üresin’de tam anlamıyla kimlik bulmuş ama temel sorun sistemin bunu daha birçok kadına ve erkeğe empoze ediyor olması. İşte tam da bundandır ki her gün kadın katliamı haberleri okuyoruz gazetelerde; sokaklar, evler taciz ve tecavüz yerleri, bu yüzden çocuk yaşta birilerine kadın yapılıyoruz, bu yüzden dayak yiyoruz, daha az maaşla daha fazla çalışıyoruz, bu yüzden evde ücretsiz köleyiz ve bu yüzden daha az yaşam hakkına sahibiz!..

Cemevlerini kendileri yaptılar 2 yıldır cemevi yapmak için bürokratik engellere uğraşan ve bir türlü imar izini alamayan Pir Sultan Abdal Derneği üyeleri, bir araya gelerek, talep ettikleri cemevini kendileri yaptı İstanbul’un emekçi semtlerinden Gazi Mahallesi’nde gece geç saatlerde bir araya gelen Sultangazi Pir Sultan Abdal Kültür Derneği üyeleri, Son Durak’ta cemevi inşa etti. Yaklaşık 2 yıldır imar iznini alamadıklarını ve Sultangazi Belediyesi tarafından sürekli çeşitli bahanelerle oyalandıklarını ifade eden dernek üyeleri, Gazi halkının’da yoğun talebinden dolayı kendi cemevlerini kendileri yaptı.

Necla ve kızı Gazi Baltacı’nın ölümle tehdit edilmeleri sebebiyle 17. 09. 2010 tarihinde suç duyurusunda bulunduklarını hatırlatan Bilgen skandalı açıkladı: “Ancak dosya ile ilgili Cumhuriyet Savcılılığı iddianame dosyasını 17. 02. 2011 tarihinde Necla öldüğünde hazırlayabilmiştir. Necla Yıldız’ın ölümü ile ilgili kamu davasının bir an önce açılmasını ve sürecin ivedilikle başlatılmasını istiyoruz.”

Gece cemevi inşaatı sürerken bölgeye gelen zabıta ekipleri inşaatın durdurulmasını istesede, dernek üyeleri cemevi inşaatının meşru olduğunu savunarak zabıta ekiplerini inşaat alanını terk etmelerini istedi. İnşaat birgecede biterken hizmete açıldı. Cemevi inşaatına DHF faaliyetçi ve taraftarları da destek verdi.

Avukatları, Necla Yıdız’ın dava dosyasını Cumhuriyet Başsavcılığı, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı’na ileteceklerini ve davanın takipçisi olacaklarını söyledi.

‘Nüfusumuz yoğun fakat ibadethanemiz yok’

Şikayet iddianamesi ölümden sonra

Gece inşaata katılan Pir

Sultan Abdal Derneği Başkanı Zeynel Odabaş’ı ilçede Alevilerin nüfusunun azımsanmayacak sayıda olduğunu belirterek “68 adet büyük cami, külyelerle birlikte 168 adet. Suni kardeşlerimizin ibadetlerini özgürce yapabilecekleri alanları var. Alevilerin 15 mahalleye sahip Sultangazi İlçesi’nde 2 adet ibadethanesi mevcut. Bunlardan biri Gazi Cemevi iken, diğeri küçükte olsa Habipler Cemevi’dir. Yunusemre ve Esentepe’de Alevi nüfusunun yoğun olmasına rağmen bir ibadethaneleri yok.” dedi.

‘Cemevimizi yıktırmayacağız’ 2009 yılından beri belediye tarafından kendilerine verilen Cemevi sözünün tutulmadığını aktaran Odabaş, “Daha sonraki randevu taleplerimiz belediyenin özel kalem müdürlüğüyle sınırlı kalmıştır. Bizler ihtiyacımız olan ibadethanemizi bu alan üzerinde Alevi kardeşlerimizle kendi imkanlarımızla inşa ettik. Hiçbir koşulda burayı yıktırtmayacağız. Bu alan özünde belediyeye ait bir yer değildir. Burası bizimle aynı inancı taşıyan insanlarımızın hisseli yerleridir. Burayı bu insanlar ibadethane olması için hibe etmişlerdir. Biz Aleviler herkesin inancına sonsuz derece saygılıyız. İstiyoruz ki insanlarda bizim inancımıza saygılı olsunlar.” ifadelerini kullandı.


8-9_Layout 2 5/31/11 2:06 PM Page 1

08 emek

Halkın Günlüğü 1-10 HAZİRAN 2011

Polis işçilere saldırdı Direnişteki Ontex/Canbebe ve PTT taşeron işçilerinin her hafta cumartesi gerçekleştirdikleri yürüyüşün 11. haftasında yapılan oturma eylemine saldıran polis ve özel güvenlik birimleri direnişteki işçileri darp etti Galatasaray Lisesi önünde toplanarak “Haklarımız ve geleceğimiz için direniyoruz! Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” pankartı arkasında toplanan direnişteki işçiler, İstiklal Caddesi’nden Burger King’in önüne yürüdü.

Taşeron çalıştırmanın en yaygın olduğu sektörlerden olan enerji sektöründe çalışan Enerji-Sen üyeleri, yaşadıkları sorunları gündeme taşımak için Taksim’de bulunan BEDAŞ önünde eylem yaptı. İşçiler, sorunları çözülünceye kadar her cuma aynı saatte BEDAŞ önüne gelerek mücadelelerine devam edeceklerini açıkladılar.

Polis hazmedemiyor Caddeden geçen halka direnişlerine destek çağrısı yapan işçilere küfrederek baskı kurmaya çalışan polis, sürekli sataşmalara girerek işçilerin direnişini provoke etmeye çalıştı. İşçilerin kararlı tutumunu hazmedemeyen patron, polis ve özel güvenlik birimleriyle işçilere saldırdı.

King’in kepenkleri indirildi.

eden sloganlar atarak eylemlerini bitirdi.

Her hafta Taksim Meydanı’na yürüyerek eylemlerine devam eden Ontex-Canbebe ve PTT taşeron işçileri, saldırı sonrası meydandan Galatasaray Lisesi’ne doğru yürüyüşe geçerek polisin saldırısını protesto

Eylemin sonladırılmasının ardından kitle, kalabalık bir sivil polis grubu tarafından takip edildi. Direnişçi işçiler ve destekçi güçler otobüs duraklarına kadar toplu gidiş yaparak alandan ayrıldılar.

Hekimler grevde Çukurova Üniversitesi Balcalı Tıp Fakültesi Hastanesi’nde 16 Mayıs’tan bu yana süren iş bırakma eylemi, hastane çalışanlarının taleplerinin kabul edilerek anlaşma imzalanmasıyla sonuçlandı. Çukurova Üniversitesi Balcalı Tıp Fakültesi Hastanesi’nde asistan hekimlerin öncülük ettiği ve SES, Devrimci Sağlık İş, Adana Tabip Odası tarafından desteklenen eylemler kazanımla sonuçlandı. Hastane yönetimi çalışanlar tarafından hazırlanan metni imzalamak zorunda kaldı. 6 gün boyunca iş bırakma eylemine devam eden işçilerin hazırladığı ortak metin 22 Mayıs’ta Dekanlık ve Başhekimlik tarafından imzalanarak direniş sona erdirildi.

Talepler kabul edildi Hastane yönetimi ile Tabip Odası, SES ve Dev Sağlık İş arasında imzalanan anlaşma metnine göre hastane bünyesinde çalışan taşeron işçiler Çukurova Üniversitesi Rektörlüğü’nün sürekli işçileri olarak kabul edildi. 30 gün içerisinde işçilerle bireysel sözleşme yapılacak ve üniversite bünyesinde çalışmaları sağlanacak.

Kayseri’nin Gülşehir İlçesi’nde özel bir şirket tarafından işletilen linyit kömürü ocağında meydana gelen göçükte 2 işçi yaralandı. Gülşehir İlçesi’ne bağlı Dadağı Köyü’ndeki kömür ocağında 22 Mayıs’ta 130 metre derinlikte çalışma yapılırken göçük oldu. Göçük altında kalan işçilerden 49 yaşındaki Turhan Demir ile 40 yaşındaki Mehmet Çoban arkadaşları tarafından kurtarıldılar. Çeşitli yerlerinden yaralanan işçiler, Nevşehir’de bulunan İ. Şevki Atasagun Devlet Hastanesi’ne kaldırılırken olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

Taşerona hayır

Direnişçi işçiler Burger King içerisinde bulunan insanları dışarıya çağırarak destek istediler. Burger King önünde 5 dakikalık oturma eylemine geçen işçiler direnişlerine destek vermeyen Türk-İş ve Selüloz-İş Sendikası’nı da eleştirdi.

Ellerinde flamalarıyla kendilerini savunan işçilerden yaralananlar olurken, işçilerin kararlılıklarından ödün vermemesi ve Burger King’i boykot sloganları atması üzerine polis geri adım atmak zorunda kaldı. Polis saldırısını protesto eden işçilere halk destek verdi. İşçiler bir süre daha oturma eylemine devam ederken Burger

Kömür ocağında göçük

Anlaşmayla günaşırı nöbet tutulması yasaklanırken haftada 80 saatten fazla mesai yapılmayacak. Poliklinikte acil hastalar hariç, asistan hekim başına 40 hastadan fazla hastaya bakılmayacak. Asistan hekimlerin mesai bitim saatleri en geç 17.00 olarak belirlenirken, ödenen döner sermaye ücretlerinin arttırılmasına ve 0-3 yaş arası çocuklar için 24 saat kreş açılmasına karar verildi. Rektörlük imzaladığı anlaşma ile demokratik ve yasal haklarını almak için yapılan etkinliklere katılan tüm çalışanlar hakkında herhangi bir soruşturma ve cezai işlem uygulanmayacağını da teyit etti.

Çalışma koşulları iyileştirilsin Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde görevli asistan doktorlar çalışma koşullarının iyileştirilmesi için greve başladı. Hastanenin poliklinik binasında bir araya gelen doktorlar, “Asistan doktorlar köle değildir” pankartını asarak bir basın açıklaması yaptılar. Yapılan basın açıklamasında asistan doktorların talepleri şöyle sıralandı: Bazı dönemler asistan doktorların 33 saat

aralıksız çalıştıkları, doktorların aylık çalışma sürelerinin 220 saat olması ve nöbet sonrası izin hakkı verilmesi gerektiği, polikliniklerde hasta sayısının hekim başına 15-20 kişi ile sınırlı tutulması, personel sayısının arttırılması, sağlık çalışanlarına karşı şiddetin önlenmesi ve ücretlendirmede adaletsizliğin ortadan kaldırılması. Bu taleplerin kabul edilmemesi durumunda grevin devam edeceğinin belirtildiği açıklamada, hastane yönetiminin şartlarını kabul edeceğini belirttiğini ancak bazı taleplerin direkt YÖK’le ilgili olduğunu söylediği anlatıldı. Yapılan grev nedeniyle soruşturma açılması ve baskı uygulanması durumunda grevden vazgeçmeyeceklerini ifade eden asistan hekimler, halkın sağlığını düşünen hekimler olarak haklarını kazanmak için mücadele ettiklerini açıkladılar. Doktorlar yaptıkları açıklamayı halkın daha kaliteli sağlık hizmeti alabilmesi talebiyle yaptıklarını ifade ederek halkın bu eylemlere destek vermesi gerektiğini belirttiler. Yapılan eyleme birçok hasta ve hasta yakını da destek verdi.

Taşeronlaşmaya karşı tepkilerini dile getiren Enerji-Sen üyesi işçiler adına açıklama yapan Selami Öğretici, Enerji-Sen’in bir süreden beri örgütlenme çalışması yürüttüğü Sezen Yavuz Limited Şirketi’nde işçilere kıdem tazminatı adı altında 300-500 TL verilirken, işçilere 2 bin TL’nin üzerinde ibranameler ve makbuzların zorla imzalatıldığını ifade etti.

BEDAŞ halkı soyuyor Bazı işçilerin SSK primlerinin eksik yatırıldığını, bazı işçilere yanlış adreslerde iş verilerek işin yapılmasının engellenerek işçiler hakkında tutanaklar tutulduğunu kaydeden Öğretici, “Söz konusu iş yerinde 200’den fazla işçi çalışmakta olup, BEDAŞ’ın asli işlerini yapan taşeron şirketlerde çalışanların sayısı 2000’in üzerindedir. İşçiler üzerinden yüz binlerce liralık vurgun yapılmaktadır. Bu durum BEDAŞ yetkililerine bildirilmesine rağmen söz konusu şirketler hakkında bir işlem yapılmazken, arkadaşlarımızın görev yerleri değiştirilip, maaşlarında kesintiler yapılmaktadır.” dedi. Enerji-Sen Genel Başkanı Kamil Kartal da konuyla ilgili bir açıklama yaparak BEDAŞ Müdürlüğü ve özel hukuk bürolarının işbirliği yaparak milyonlarca liralık yolsuzluk yaptıklarını ifade etti. BEDAŞ’ın halkı taksitlendirme kuyruklarına mahkum ettiğini, hayali icralar, gönderilmeyen ibranameler ve açma kesme işlemleri ile halkın adeta soyulduğunu dile getiren Kartal, “Bu duruma asla izin vermeyeceğiz ve her cuma BEDAŞ önünde eylemlerimize devam edeceğiz” şeklinde konuştu. EnerjiSen’in avukatı, konuyla ilgili Beyoğlu ve Gaziosmanpaşa Cumhuriyet Savcılıklarınca yürütülen soruşturmaların devam ettiği bilgisini verdi.


8-9_Layout 2 5/31/11 2:06 PM Page 2

f

1-10 HAZİRAN 2011 Halkın Günlüğü

emek haber 09

Sendika hakkımız engellenemez Burger King’de sendikal örgütlenmeyi hazmedemeyen işveren dört kişiyi işten attı. İşçiler Tez-Koop-İş Sendikası pankartı arkasında toplanarak işten atılan arkadaşlarının işe geri alınması ve ağır çalışma koşullarının düzeltilmesi için basın açıklaması yaptı

da birçok hakaret ve aşağılanmaya maruz kalıyor. Vardiyasına 3-5 dakika geç gelenler duvar diplerine sıralanarak tek ayak üzerinde bekletiliyor. Belirlenen saatlerde hiçbir koşulda ayağa kalkmalarına ve hatta tuvalete gitmelerine dahi izin verilmiyor.

Burger King patronu iş yerinde yapılan sendikal çalışmayı öğrenince, çalışanlara baskılarını arttırarak bir çalışanı performans düşüklüğünü gerekçe göstererek işten attı. Patron arkadaşlarının işten atılmasını protesto eden 3 çalışanı daha işten atıldı. Bu uygulamayı protesto eden çalışanlar ise, sendikaya üye olmanın anayasal bir hak olduğunu savunarak kölece yaşam koşullarına karşı, işten atılan arkadaşlarına destek için bir araya geldi. 60 çalışan 24 Mayıs’ta Mecidiyeköy Burger King Çağrı Merkezi önünde basın açıklaması yaparak, kendilerine yapılan insanlık dışı uygulamaları protesto etti.

Birkaç ay önce basında Burger King’in kullandığı etlerin zehirli olduğuna dair haberler çıkmıştı. Çalışanlar doktor raporları olmasına rağmen ya etleri yemek zorunda bırakıldı yemek istemeyenler ise işten çıkarıldı.

Tez-Koop-İş Sendikası pankartı arkasında toplanan işçiler, taleplerinin yazılı olduğu dövizler eşliğinde sloganlar atarak, Burger King önüne kadar yürüdü. Burada işçiler adına yapılan açıklamada, sendikal örgütlenmenin anayasal bir hak olduğu ifade edilerek, “Burger King işverini ‘ben yasa tanımam, sendikal hak tanımam, canımın istediğini işten

Çağrı yoğunluğu nedeniyle yemek saatleri de belirsiz, ya çok erken bir saatte ya da çok geç bir saatte yemeğe çıkmak zorunda bırakılan çalışanların yemek seçme şansları da yok. Her zaman menüde tek bir seçenek var: Hamburger!

çıkarırım’ diyerek toplam dört arkadaşımızı işten çıkardı. Bu da yetmedi, iş yerinde tartaklandık, hakaretlere maruz kaldık. Bizleri sendikal mücadelenin öncüleri olduğumuz için işten çıkardılar. Burger King işvereni şunu bilmelidir ki, bizlerin işten çıkarılması sendikal mücadelemizi durduramayacaktır.” denildi.

ğında bu insanlık dışı koşullar bulunmaktadır” ifadelerine yer verildi.

Örgütlü olmanın önemine değinilen açıklamada Tez-Koop-İş Sendikası’nda örgütlenmeye devam edileceği vurgulanarak, “Dünya listelerinde en önde yer alan şirketlerden biri olan Burger King, işçilere azgın bir sömürü ve baskı uygulayarak bunu başarmaktadır. Ekonomik krize rağmen ciro rekorları kırıldı, peş peşe yüzlerce restoran açıldı. Elde edilen ‘başarı’da ve kazanılan paraların kayna-

Patron çalarak kazanıyor

Burger King Çağrı Merkezi çalışanları işlerine dönünceye ve sendikal haklarını kazanıncaya kadar çeşitli eylemlerle mücadelelerini sürdüreceklerini belirterek basın açıklamasını sonlandırdılar.

Burger King’te zor yaşam koşullarında çalışan işçilerle yaptığımız görüşmede, işçiler yaşadıkları zorlukları anlattılar. İşçiler, Burger King Çağrı Merkezi’nde çok ağır çalışma koşulları içerisinde. Her gün 11 saati geçen çalışma sürelerinde dinlenme ve yemek yeme fırsatları dahi verilmeden çalıştırılan işçiler, iş sırasın-

EMEĞİN KÜRSÜSÜ

Patron, sendikalı işçileri yıldırmak için Serap Demirel ve Didem Gencer adlı müdürleri kullanarak, işçilere işi bırakmaları yönünde baskı yapıyor. Çalışanlar hata yaptığı zaman yaptıkları hatayı bir dosya kağıdına defalarca yazarak müdürlere vermesi isteniyor. İzin günlerinde bile aranarak zorla işe çağrılan çalışanlar, hastalandıklarında 2 güne kadar aldıkları raporlar, keyfi olarak maaşlarından kesiliyor ve hasta oldukları için işveren tarafından cezalandırılıyor. Çalışma koşullarında kendilerine dayatılan uygulamalar karşısında çalışanların depresyon geçirdikleri ve anti depresan ilaçlar kullandıkları ve vardiya değişimleri sırasında sinir krizi geçirenlere sıkça rastlandığı belirtildi.

≫ dursun baştuğ

SEÇİMLERDE YARATILAN DEMOKRASİ YANILSAMASI

Ü

Ülkemiz ile ilgili, özellikle ekonomik ve siyasal anlamda, herhangi bir değerlendirmede bulunurken var olan bağımlılık ilişkisini es geçmemek gerekir. Nihayetinde son noktada belirleyici olan bu bağımlılık ilişkileridir. Bu açıdan ekonomik ve siyasi anlamda yeniden şekillenen ülke gerçeği bir eşiği daha atlamak üzeredir. Emperyalistlerin inisiyatifinde yeniden dizayn edilen Türkiye-Kuzey Kürdistan önemli bir yol kat etmişken, bir seçim sürecine daha girmiş durumda. Bu süreçte atlarını dinlendirip, kısmen de değiştirip doludizgin yoluna devam edeceklerdir. Esasen emperyalistler seçimini yapmış görünüyor. Geriye bu seçimi vitrine çıkararak halka onaylatmak kalıyor. Bunu da 12 Haziran’da tamamlamış olacaklar. Tüm araçları ve olanaklarıyla ülkemiz emekçileri bu sürecin içine çekilmek istenmektedirler. Ülke halkları için nasıl bir tehlikenin kapıda olduğunu son dönemde atılan adımlardan rahatlıkla

görmekteyiz. Özellikle emek alanında yoğun saldırıların geleceği herkesin malumu. Bu süreç de emperyalist sermayenin ihtiyaçlarından bağımsız gelişmemektedir. Genel olarak bu süreç üç kavramla açıklanmaktadır: Özelleştirme, kuralsızlaştırma, serbestleştirme. Tüm bunların sonucu emekçiler açısından daha fazla yoksulluk ve geleceksizlik demek. Zaten kangren haline gelmiş olan taşeronluğun daha fazla yaygınlaşması, emeğin daha fazla kayıt dışına çekilmesi, esnekliğin daha fazla yaygınlaşması demek. Son dönemde uygulanan (onlar her ne kadar hayaldi gerçek oldu dese de emekçileri değil egemenleri kastediyorlar) sağlık ve sosyal güvenlik politikalarına baktığımızda, yine kamunun yeniden şekillendirilmesi ile birlikte başta eğitim olmak üzere diğer kamu hizmetlerinin alımında nasıl bir manzarayla karşılaşacağımız ortada. Bu durum (genel olarak yürütülen politikalara karşı) karşısında ciddi bir huzursuzluğun da geliştiği görülmektedir.

Ufak dalgalanmalar gelecekteki kasırgaları işaret etmekte. İşte tüm bu manzara karşısında belirleyici olan bu kasırganın hangi yönde eseceğidir? Bu kasırgaya yön verecek olan nedir? Bu bağlamda diğer bir nokta da güncel olan bir meseledir. Tüm bunlara bakarak yaklaşan seçimler karşısında hangi tavır, bu politikalara karşı gerçekten en doğru cevap olur. Burada esas sorulması gereken, bu kadar gelecek ile ilgili belirsizliğin olduğu, güvencesizlik ve işsizlik bağlamında sömürü döngüsünün derinleştiği ve en önemlisi de burjuva demokrasisi anlamında en temel meselelerini çözüme kavuşturmamış bir ülkede veya daha da genellersek dünyayı bir ahtapot gibi sarmalamış emperyalizm gerçekliğinde tüm bu sorunlar nasıl ortadan kaldırılabilir? Yukarıda da bahsettiğimiz gibi oluşabilecek bir kitle hareketliliğinin önünü alabilmek için, esasta da her zaman için karşılarında temellerini sarsacak bir devrimci odak is-

temedikleri için, uzun yılları bulan bir saldırı dalgasıyla paralel olarak belli alanlar genişletilerek reformizmin önü açılmaktadır. Büyük bir devrimci potansiyel de bu sınırlara hapsolmuş durumda dersek yanlış bir değerlendirme yapmış olmayız. Halk kitleleri de genel olarak pasifize olmuş ve apolitikleşmiş durumda. Demokrasi yanılsaması ve parlamentarizm önemli bir hastalık olarak kitlelerin her yanına nüfuz etmiş durumda. Bu açıdan esasta, bu süreçte gerçekten sistemin sınırlarını aşan devrimci politikalar belirlenmediği sürece gerçek anlamda bu kör kuyudan çıkılamaz. Attığımız her adım ya bu politikalar karşısında devrimci mücadeleye güç verir ya da tam tersine devrim mücadelesi önüne dizilen bentlere tuğla koyar. Bu açıdan boykot tavrı sadece doğru bir taktik değil, sistemin sınırlarını parçalayan bir mücadele çağrısıdır. Mevcut sistemin çizdiği sınırlı çerçeveye karşı bayraklaştırılması gereken de bu çağrıdır.


10-11_Layout 2 5/31/11 2:45 PM Page 1

10 gençlik

Halkın Günlüğü 1-10 HAZİRAN 2011

Öğrenciler söz, yetki, Üniversitelerde “yeni arayışlar” adı altında kongreler peş peşe gerçekleşirken, öğrenciler üniversitelerde söz hakkı istiyor. Öğrenciler, devletin üniversiteleri pazara peşkeş çeken politikalarına karşı, polis terörünün gölgesinde “söz, yetki, karar” şiarını yükseltti

200 öğrenciye soruşturma Adana Savcılığı Çukurova Üniveersitesi öğrencilerinin gerçekleştirdiği anma ve etkinlikleri gerekçe göstererek 200 öğrenciye soruşturma açtı Devletin bol keseden dağıttığı “demokrasisi”, demokratik hakları için mücadele eden devrimci, demokrat, muhalif öğrencilere soruşturma ve ceza olarak yansıyor. Adana Savcılığı tarafından Çukurova Üniversite’sinde mart ayı içerisinde yapılan Newroz kutlaması, 16 Mart Halepçe ve Beyazıt Katliamı’nda hayatını kaybedenler için anma etkinliklerine katıldıkları gerekçesiyle, 200 öğrenciye soruşturma açıldı. Adana Savcılığı tarafından başlatılan soruşturma kapsamında DGH’lilerin de içerisinde yer aldığı 200 öğrencinin, emniyet müdürlüklerine giderek ifade vermeleri istendi. Daha önce rektörlük tarafından bölüm sekreterliklerine gönderilen dilekçelerle öğrencilerin emniyet müdürlüğüne giderek ifade vermeleri istenmişti. Newroz ve 16 Mart eylemliklerine katıldıkları gerekçesiyle soruşturma açılan 200 öğrencinin yanı sıra, üniversite rektörlüğü tarafından da onlarca öğrenciye soruşturma açıldığı ve soruşturmaya tabi tutulan öğrencilerin üniversite yönetimi tarafından ifadeleri alındıkları bilgisine ulaşıldı.

Dayakçı polis, sahtekar Vali hikayesine devam

İstanbul’da devlet bürokratlarıyla sermaye temsilcilerinin bir araya geldiği “Yeni Arayışlar ve Sorunlar” başlığı ile toplanan “Uluslararası Yükseköğretim Kongresi”ne karşı alanlara çıkan halk gençliği, üniversiteleri ticarethaneye dönüştüren politikalara karşı, söz, yetki karar istedi. Halk gençliğinin bu haklı talebi polis terörü ile karşılandı. Kongreyi teşhir eden halk gençliğine saldıran polis çok sayıda öğrenciyi gözaltına aldı, birçok öğrenci de polis tarafından darp edildi.

Bilimin yerine yeni arayışlar “Yeni Arayışlar ve Sorunlar” başlığı ile toplanan “Uluslararası Yükseköğretim Kongresi”de devletin ünivesitelere dönük pazar endeksli politikalarının yeni yol haritasının tartışıldığı kongre oldu. Kongreye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, şifre skandalının baş aktörü ÖSYM Başkanı Ali Demir’in yanı sıra, Dünya Bankası Eğitim Direktörü Prof. Dr. Jamil Salmi, Türk ve yabancı sermayedarların da aralarında bulunduğu 800 kişi katıldı. Üniversitelerin asıl bileşenlerine ve özneleri olan üniversite öğrencilerine söz hakkı tanınmayan kongrede, üniversitelerin ticarethaneye dönüşümü üzerine pazarlıklar yapıldı.

landırılması tartışılırken, ağırlıklı konu üniversitelerin “piyasaların hizmetine en iyi nasıl koşulabileceği” oldu. Yapılan kongrenin ardından alınan kararlarla Yükseköğretim Kanunu’nda değişiklikler yapılacak.

Yeni saldırılar kapıda Üniveristelerde YÖK’ün işbaşına geldiği günden bu yana artarak süren anti bilimsel, yasakçı, ezberci, pazara endeksli eğitim uygulamalarına karşı halk gençliği sesini yükseltti. Öğrenciler yaptıkları eylemlerle, AKP hükümeti döneminde de devam eden, devletin üniversitelere dönük kar güdümlü yeni politikalarını teşhir etti.

Söz konusu kongrede yükseköğretim ve onun kurumlarının yeniden yapı-

Yürüyüş öncesi kürsü kuran öğrenciler kongreyi teşhir etti ve sorunlarını

Devlet, polisini korumakta ne kadar usta olduğunu bir kez daha kanıtladı. Öğrencileri kafasını gözünü kıran polislerin İstanbul Valisi’ne göre hiç bir suçu yokmuş ve burnu kırılan Efe’nin burnunun neden kırıldığı anlaşılamamış.

mek için İstanbul’a giderken TuzlaKurtköy’de polis saldırısına uğrayan öğrencilerin açtığı davayla ilgili olarak İstanbul Valiliği tarafından hazırlanan raporda, devletin ileri demokrasi anlayışı ortaya serildi.

2010 yıl sonunda Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın rektörlerle Dolmabahçe’deki buluşmasını protesto et-

Valilik “polisler pet şişelerle yaralanırken, polisin gaz bombalarını sakinleştirici niyetine kullandığı”nı idda ederken burnu kırılan öğrencinin ise polisin tüm şefkatiyle karşılandığı ve nasıl olduğu anlaşılmayan bir durumudan kaynaklı burnunu kırıldığı belirtildi. Polis saldırısına uğrayan öğrencilerin başvuruları üzerine Tuzla Savcılığı’nın başlattığı soruşturma kapsamında İs-

dile getirdiler. Konuşmalarda Uluslararası Yükseköğretim Kongresi” hedef alınarak, kongrenin amacının üniversitelerin sermayeye peşkeş çekilmesi olarak ifadelendirildi. Yapılan konuşmaların ardından öğrencilerin, Beşiktaş Bulvarı’ndan Dolmabahçe’ye doğru yapmak istediği protesto yürüyüşü polis saldırısı ile kesildi. DGH, DAF, DÖG, Ekim Gençliği, Kaldıraç, ÖEP, Söz Dergisi, PDG, Tüm-İGD ve YDG üyeleri, “Sermaye elini üniversitemden geleceğimden çek” pankartı açarak kongrenin yapıldığı otele doğru, “Eşit parasız bilimsel anadilde eğitim”, “YÖK, polis soruşturma bu abluka dağıtılacak”, “Sermaye defol üni-

tanbul Valiliği’nden polislerle ilgili soruşturma izni istemişti. İstanbul Valiliği bu talep üzerine başlattığı ön soruşturmada öğrencilere saldıran 25 polis hakkında soruşturmaya gerek olmadığını, hazırladığı yalanlarla dolu raporlarla savundu.

Biber gazı sakinleştirme aracı İstanbul Valiliği tarafından hazırlanan soruşturma raporu ile olay sırasında tutulan polis raporları ise birbirinin kopyası durumunda olduğu gözlerden kaçmadı. Söz konusu raporda, polislerin öne sürdüğü iddialarını doğrulayan, “çevik kuvvet polislerinin atılan


10-11_Layout 2 5/31/11 2:45 PM Page 2

gençlik 11

karar istiyor

versiteler bizimdir”, “Savaşa değil eğitime bütçe” yazılı dövizlerle yürüdü. Halk gençliğinin yürüyüşü polis barikatıyla engellendi. Üniversite öğrencilerinin taleplerine polis gaz bombaları ve coplarla saldırdı. Polisin saldırısı sonrası yeniden bir araya gelen öğrencilerin bulunduğu yere sürekli gaz bombaları atıldı. Dolmabahçe’den Kabataş’a doğru polisle öğrenciler arasında uzun süren bir kovalamaca yaşanırken 2 Genç-Sen üyesi ile 3 Tüm İGD üyesi öğrenci gözaltına alındı.

Eylemler devam etti Harbiye Askeri Müzesi önünde toplanan öğrenciler, “Sermaye elini üniversitemden, geleceğimden çek” yazılı pankartı

pet şişe ile yaralandığı”, “biber gazının öğrencileri sakinleştirme amacıyla kullanıldığı” aktarımları da yer alıyor. Raporda‚ polisin öğrencileri darp etmekten uzak sakinleştirmek için harek et ettiği iddası yer alıyor. Söz konusu idda ise raporda şu şekilde savunuluyor: “Otobüslerden inip yürümek isteyen grubu sakinleştirmek isteyen polisin, cop ya da diğer müdahale yöntemlerine oranla daha az zarar görmelerini sağlamak için gaz bombası kullandı”

Şefkatli polis(!) Basına yansıyan saldırı anında polis tarafından burnu kırılan Miraç Ekrem Efe’nin durumu ise Valilik tarafından il-

açarak, Nişantaşı yolundan Swiss Otel önüne doğru yürüyüşe geçti. İlk günkü saldırıların teşhir edildiği konuşmaların yapıldığı eylemde, “Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim”, “Gözaltılar serbest bırakılsın”, “Öğrenciye değil sermayeye barikat” ve “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganları atıldı. Kongrenin üçüncü gününde de eylemler sürdü. Beşiktaş’ta toplanarak Swiss Otel’e yürümek isteyen Yeni Demokrat Gençlik (YDG) üyesi öğrencilere polis yine saldırdı. “YÖK kalkacak, polis gidecek, üniversiteler bizimle özgürleşecek!”, “Susma haykır Bologna’ya hayır!”, “Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim!” sloganları eşliğinde Beşiktaş’tan yürümeye başlayan öğrencilere polis saldırarak izin vermedi.

ginç bir şekilde aktarılıyor. Valilik, Efe’nin gözaltına alınırken iki polis tarafından darp edildiğini “iddia” olarak aktardıktan sonra, buna karşılık izlenen görüntülerde, “Bu tür bir olayın görülemediği” ifade edildi. Valilik tarafından burnu kırılan Efe’nin polisin şefkat dolu yaklaşımıyla karşılandığı raporda vurgulanırken, gözaltı aracında görevli bir komiser yardımcısının, Efe’nin burnunun araç içerisinde kanadığı, bunun üzerine peçete ile tampon yaptığı, su verdiği, 1 saat kadar sonra doktor raporu için hastaneye götürdüğü, hastaneye gelindiğinde yüzünün şiştiği ve gözünde morluk oluştuğu bilgisinide raparo ilave ederek durumu kotormaya çalıştı.

GENÇ YORUM

≫ sinan çakıroğlu

STRATEJİK SAVAŞIN SEÇİM HENGAMESİ

12

Haziran “seçimlerine” az kaldı. Kasetler, skandallar, üslup tartışmaları, düzen partilerinin “vaatlerini” gölgede bırakır durumda. Meydanlarda, burjuva siyasetin en ucube tezahürleri yaşanıyor. Birbirine küfür eden gerici cenah, objektiflere ‘gayet normal bir durum’ mesajında bulunuyor. Bilumum burjuva medya, pohpohlama alanında birbirleriyle yarışıyorlar. Tüm bu rezilliğin ortasında, AKP’nin yerel yönetim seçimlerinde “Dersim’i istiyorum” savaş komutundan sonra, CHP’nin de, Dersim’e ilişkin oldukça özgün bir siyaset izlediğini görüyoruz. Ama biz bu arzunun, sınıflar üstü bir siyasal partiye ait olmadığını biliyoruz. CHP, bizzat burjuva-feodal sınıfların temsilcisi olarak, tarihsel kökleri üzerinden, topyekûn bir gerici politika belirlemektedir. Gerici sistemin, Dersim’e ilişkin izlediği özel siyaset, birden fazla taktiği barındırmaktadır. Şimdi kısaca bunların ne olduğunu anlatmaya çalışalım. İlk başta bir yanılsamadan kurtulmak gerekir. Genel olarak ilerici-devrimci cephe Dersim’in kendilerine ait olduğunu ve bu alanın asla CHP gibi TC’nin kurucu gerici unsuruna kaptırılmamasını söylemektedir. Bizce bu önerme tamamen yanlıştır. Ordusuyla, polisiyle, devasa bürokratik aygıtı ile Dersim, egemen sınıfların sınırları içerisindedir. Dersim’de kurtarılmış bir alan söz konusu değildir. Halkın önemli bir kısmı devrimci-komünist-yurtsever cepheyi desteklemekte, yıllardır sosyal ve ulusal kurtuluş mücadelesinin özneleri olmaktadır. Ama bu gerçekliğe ve objektif olan bu devrimci duruma rağmen Dersim egemen sınıfların sınırları içerisindedir. Elbetteki bizlerin de etki alanı mevcuttur. Ama topyekûn dünya gericiliğini söküp atmadan ‘bizim bölgemiz’ ilanında bulunmak, dünya gericiliğini söküp atmadan da demokratik halk iktidarının yaratabileceğini söylemektir. Bu üçüncü alancı teoridir, kabul edilemez! Dersim’in Osmanlı’dan bu zamana uzanan isyancı konumu, sosyal ve ulusal kurtuluş mücadelesinde birleşmesiyle birlikte, hâkim sınıflar cephesinde her zaman bir korku uyandırmıştır. Buranın “tehlike” arz etmemesi için geçmişten günümüze askeri operasyonlar düzenleyen devlet, izlediği savaş stratejisini geliştirerek iki yeni yönelime girmektedir. Birincisi, Dersim halkının devrimcisosyalist harekete yakın durmasından dolayı, halk kitlelerin kafasını karıştırmak, onları kendi bünyesinde toplamak için, yine geçmişte sosyalistlerin yanında olmuş isimleri aday yapmaktadır. Üstelik bu adayımız (Hüseyin Aygün), CHP içerisinde

“sosyalizmin” yüzü olacağını beyan etmiştir. Büyük bir aymazlıkla, gerici faşist partilerin, “sosyalist” adaylara açık olduğunu ve halkın haklı taleplerinin sistem partileri aracılığıyla çözülebileceğini söylemektedir. Düşük yoğunluklu savaşın bir uzvu olan sınıfsız siyaset ya da ideolojisiz yönelim ön plana çıkartılarak, halk kitlelerinde kafa karışıklığına neden olmaktadır. İkincisi, geleneksel katliamcı özünden vazgeçemeyen –ki bu sermayenin doğasına gayet uygunduregemen sınıflar, sadece ideolojik tahakküm siperleri yaratmakla yetinmeyerek, Dersim’de karşı devrimci savaşı derinleştirmek için hazırlıklarını sürdürmektedir. Her birinin değeri 8,5 trilyona mal olan İsrail teknolojisi ile donatılmış 17 tane karakolun hazırlıklarına başlanılmış durumdadır. Dersim’i bir çember halinde saracak olan karakollar, ısı ve harekete duyarlı ultra teknolojik kamera ve termal gözetleme cihazlarıyla donatılıyor. Bu açıkça şuna işaret etmektedir: Tüm değişim palavraları, tüm yenilik yalanları, ezilen halk kitlelerinin tekrardan sistem içerisinde tutulmasının bir aracıdır. Egemen sınıflar, CHP ağzıyla ‘askeri operasyonları durduracağız’ gibi “seçim” vaatlerinde bulunurken, diğer taraftan ise hem var olan hem de gelişebilecek olan toplumsal devrimci dinamiğin fiziki imhası için hazırlık yapmaktadırlar. İşte Hüseyin Aygün ve Aygün’le aynı pozisyona düşen onlarca eski “devrimcinin”, “sosyalistin” içerisine düştüğü durum bu kadar vahimdir. Evet, gericiler savaşa hazırlanıyorlar. Peki ya biz neye hazırlanıyoruz? Halkın gözüne baka baka, devrimci-komünist argümanları kullanarak, “ilericilik” maskesini takan hâkim sınıflar, tüm bu stratejik savaşın “seçim” hengâmelerinde, kendi nüfuz alanlarını derinleştirebilmek için, büyük bir kavgaya hazırlanıyorlar. İki dönemdir, hâkim sınıfların Dersim’e ilişkin izledikleri özel siyasete karşı, yeni demokrasi güçlerinin özel belirlemelerde bulunup pratik ayağını örmekle mükellef oldukları çok açıktır. Nasıl ki gericiler, “seçimler” yolu ile kitleleri kendilerine yedekleme çabalarını yani gerici emellerini, savaş hazırlığı uğruna yapıyorlarsa, bizler de devrimci boykot taktiğini Halk Savaşı’nı güçlendirmek ama mutlak suretle güçlendirmek üzere daha da yaygınlaştırmak durumundayız. Komünizm merkezli Demokratik Halk Devrimi’ne yürüyenlerin, içerisinde bulundukları savaşın, özgün yanlarını göz ardı etmeksizin, dostlarımızın baskılanmasına gelmeden, tasfiyecilik planına karşı devrimci bentler ile karşılık vermek zorundalar. Aksi davranış, bırakınız yapsınlar olur…


12-13_Layout 2 5/31/11 2:11 PM Page 1

1-10 HAZİRAN 2011 Halkın Günlüğü

Adresimiz sandık değil s Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan ayaklanmalar dalgasına seyirci kalmadan devrimci cepheden yanıt olma perspektifiyle, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da yaklaşmakta olan seçimleri boykot edip kitleleri devrimci savaşa çekmek görevdir Tunus ve Mısır’dan başlayıp Libya ve Suriye’ye uzanıp devam eden sıcak kitlesel dalgalanmalar bütün aktüalitesini korumaktadır. Bu hareket dalgasının maddi kuvvetlerine emperyalist güçler bilinen müdahaleleriyle müdahil olsalar da hatta bu dalgada emperyalist strateji ve planların kalın gölgesi olsa da, söz konusu hareketlerin pratik öznesi halk kitleleridir. Halk kitlelerinin ayaklanmaları veya yaşanan dalgalanma halk kitlelerinin demokrasi ve özgürlük talepleriyle dışa vuran uyanışını işaret etmektedir. Halk kitlelerinin ayaklanışı iyidir; “karışıklık iyidir. “ Kötü olan komünist veya devrimci önderliğin olmamasıdır. Bu da kitlelerin kusuru değil, bizzat önderlik rolüne soyunmuş komünist ve devrimci güçlerin zafiyetidir. Evet, gelişen dalga fevkalade iyidir; devrimci karışıklık ve kitlelerin objektif olarak devrimci olan isyanı iyidir; gerici diktatörlüklere karşı başkaldırı iyidir. Halk kitleleri her türden gericiliğe karşı ayaklanmalıdır; bunda sorun yok ya da herhangi bir tereddüde de yer yoktur. Halk kitlelerinin hareketi desteklenmeli ama gerici emel ve güçler ile bunlara ait hesaplar mutlaka iyi görülerek ayırt edilmelidir. Hareketlerde hem emperyalist stratejik oyunlar, hem de hareketlerin kendiliğinden gelme özelliği isabetle görülmek durumundadır. Aksi halde halk kitlelerinin emperyalist güç ve yerli gerici kliklerin peşine takılıp bu çemberde dönen gerici iktidar ve emperyalist çıkar hesaplarına manivela edilmelerini alkışlamış oluruz. Dahası, bu hareketleri emperyalist planlardan tecrit olarak değerlendirsek bile, kitlelerin kendiliğinden gelme hareketi karşısında sarhoşluğa kapılıp bu hareketleri devrim olarak abartır ya da çıplak biçimde demokratik halk hareketleri olarak adlandırırsak, kendiliğindenciliğin önünde hayranlıkla diz çöküp kuyruğuna takılmış ve ekonomist reformizmin kucağına

››

Kitlelerin dikkatini devrimci savaşa çekmek zorunludur

düşmüş oluruz. Bundandır ki, gelişen hareketler ne kadar görkemli olursa olsun ve kitlelerin ayaklanması ne kadar muazzam olursa olsun, onun devrimci önderliklerden yoksunlukla taşıdığı kendiliğindenci hareket niteliğini, önderlik eden sınıflar ve hedefleri bakımından taşıdığı siyasi özünü, gerici sınıflara yedeklenme koşullarını göz ardı edemez, devrim gibi bir beklenti ve abartıya düşemeyiz. İşte gelişen hareketlerde negatif gördüğümüz budur. Karşı çıktığımız bu hareketlerin devrim olarak ya da sade demokratik halk hareketleri olarak değerlendirilmeleridir. Yoksa, kitlelerin hareketine burun büktüğümüz, bu hareketlerin geliştirilmesi karşısında kayıtsız olduğumuz, bu gelişmelerin-hareketlerin olumlu olmadığı vb. vs. yönlü bir yaklaşımımız yoktur-olamaz. Bilakis, “halka ayaklanmasını söylemeyen alçağın biridir” görüşünü tamamen sahiplenmekte ve kitlelerin bu dalga hareketini önemli gelişmeler olarak atfediyoruz. Halk kitleleri devrimcidir; ekonomik, demokratik, siyasi vb talepleri ilericidir; hareket ve ayaklanmaları meşrudur! Geri diktatörlüklere karşı isyanı devrimcidir! Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da yaşanan dalga “Arap ayaklanması’’ değildir; emperyalist strateji ve oyunları saymazsak, bu dalga, objektif zeminiyle, baskı ve sömürü düzenine karşı kitlelerin ayaklanmasıdır. “Arap ayaklanması’’ gibi ırkçı ayrımcı tanımlamalar özünde hareketlerin sınıf zeminini saklamaya çalışan burjuva görüşlerdir. Öte yandan Arap halklarını küçümseyerek buralardan ayaklanmaların beklenmemesi de idealist algı veya görüştür. Ayaklanmalar tam da baskı ve zulmün en koyu olduğu yerlerde parlayacaktır elbette. Bunu anlamamak sınıf çelişkileri ve sınıf bakış açısından bihaber olmak demektir.

Emperyalist emel görmemezlikten gelinmemelidir Ayaklanmalara karşı düşülen yanılgıları veya çarpıtmaları bu kısa değiniyle vurgulamayı yeterli görüyor, görülmesi gereken bir noktaya özellikle dikkat çekiyoruz. Emperyalist güçler (somutta ABD ile AB’li emperyalistler ki, bunlar Rusya ile Çin bloğu karşısında geçici de olsa belli bir uyumla hareket etmektedir) dünyanın dizayn edilmesine dönük stratejilerini aktif olarak devreye sokmuş bulunmaktadırlar. Bu

Ayaklanma dalgası onlarca ülkeyi sarmış ve kapımıza dayanmışken; seçimlere katılmak, düzen içi mücadelelere kilitlenip bunlar peşine koşmak hiçte devrimci politika değildir. Kitlelerin dikkatini burjuva seçimlere çekme ve seçimler şahsında komprador düzene yedeklenmelerine yarayan taktikler gütme yerine, kitlelerin düzenden kopmalarına hizmet edecek ve düzenle kitleler arasındaki uyumsuzluğu derinleştirecek taktiklerin güdülmesi özellikle günümüz şart-

kapsamda Türkiye-Kuzey Kürdistan’da TC devletinin yapılandırılması başlatılmış ve sürdürülmektedir. Aynı kapsamda Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülke devletleri de yeniden yapılandırılmaktadır. Ne var ki, buralardaki yapılandırma işlemi TC’deki gibi değil, kitlelerin ayaklandırılması usulüyle gerçekleştirilmektedir. Bu bölgelerde kitlelerin ayaklanmasının nesnel zemini güçlü olup emperyalist planların devreye sokulmasına uygundur. Yani, kitlelerin gerici, feodal, faşist diktatörlüklere karşı devrimci öfkesi basamak edilmektedir. Kitlelerin devrimci olması, ayaklanmalarının meşru ve iyi olması, taleplerinin demokratik ve ilerici olması ayrı bir gerçek ama bu zeminin emperyalist güçler tarafından kullanılması ayrı bir gerçektir. Bu iki yanın görülmesi elzemdir. Ne kitlelerin tepki ve ayaklanmalarını küçümseyebiliriz, ne de bu hareketlerdeki emperyalist strateji ve emelleri es geçebiliriz. Çünkü, kitlelerin devasa hareketi objektif zemini bakımından devrimcidir-devrim lehinedir. Ama emperyalist gerici oyunlar ise devrim ve halk kitlelerinin aleyhinedir. Bu iki özelliği ayırt edemezsek söz konusu devasa dalgalanmadan doğru yararlanamaz veya bu-

nun karşısında halk ve sınıf adına doğru tavır alamayız. Kısacası, gelişen ayaklanma hareketlerinin olumlu dinamik ve özelliklerine, kitlelerin taleplerine, kitlelerin ayaklanmasına müspet yaklaşırken, tablonun tümünü görerek emperyalist planları bundan ayırmalıyız. Salt kitleler katıldı diye, emperyalist oyunları es geçemez veya hareketlere her yanıyla ehven bakamayız.

larında elzemdir. Daha açıkçası seçimlerin boykot edilip, boykot cephesi olarak halk kitlelerini komprador düzene karşı ayaklandırıp mücadeleye çekmek sürecin devrimci siyasetidir.

geri durulmalıdır. Tasfiyeciliğin gürbüz olup, teorik-pratik devrimci duruşun, çizginin ve eylemin yasalcı reformist tasfiyeciliğin tehlike çanlarıyla yüz yüze olduğu bu koşullarda, gerici düzenle aramıza kalın çizgiler çekip, stratejik konumlanmayı esas almak durumundayız. Devrimci değer ve argümanların komprador kliklerin diline pelesenk olduğu ve derin bir manipülasyonun yaşandığı koşullarda (özellikle bu süreçte), devrimci argümanlarımızı duruş ve eylemimizle en kes-

Burjuva düzen ve parlamentonun tüm komprador partileriyle büyük oranda teşhir olduğu koşullarda, hakim sınıflar devletinin meşrulaştırılmasına ve taze kan almasına objektif olarak katkı sunacak olan her türlü taktikten

Genel olarak hareket iyidir; kitle hareketleri ilericidir. Ama kuşkusuz ki her hareket iyi değildir. Buna nasıl karar verebiliriz? Tabii ki hareketin hangi sınıf hareketi olduğuna, harekete hangi sınıfın önderlik yaptığına, hareketin hedeflerinin ne olduğuna bakarak… Ki burada esas olarak harekete hangi sınıfın önderlik yaptığı ya da önderliğin sınıf niteliğinin ne olduğu tayin edici olarak öne çıkar. Harekete salt kitleler katılıyor diye onu devrimci değerlendiremeyiz. Hareketin en genel niteliğine ona önderlik yapan sınıf damgasını vurur; hareketin amaç ve hedefleri de önderlik tarafından tayin edilir. Örneğin, “Cumhuriyet mitinglerini’’ ilerici-devrimci değerlendirebilir miyiz? Hayır. Çünkü, bu mitinglerin bünyesini esasta halk kitleleri oluştursa da, önderlik


12-13_Layout 2 5/31/11 2:11 PM Page 2

perspektif

savaş siperleri olmalıdır dinamik ve sınıf hareketi de belli gelişme dinamikleri taşımaktadır vb. İçteki şartlar uygunken, yaşanan ayaklanma hareketleri de içteki şartlardan bir dalgalanmanın yaşatılmasına özel avantajlar sunmaktadır. (Ayaklanma yoluyla iktidarın ele geçirileceği düşünde değiliz, ama böylesi devrimci gelişme veya diriliş fırsatı devrim adına kaçırılmaz bir fırsattır. Devrimin gelişmesi, güç biriktirmesi, ileri mevziler elde etmesi vb. bakımından her fırsatta halk kitlelerinin ayaklandırılıp iktidar mücadelesine sevk edilmesi devrimin mantığına uygun ve tabi bir ödevdir…)

faşist bir partinin elindeydi ve bu faşist parti kitleleri manipüle ederek peşine takmıştı. Ya da şöyle diyelim; Kürt ulusal kitleleri, bu anlamda Kürt halk kitleleri ayakta değil midir? Ayaktadır! Peki buna nasıl yaklaşıyoruz? Kayıtsız şartsız bu hareketi her talebi ve her yanıyla destekliyor muyuz? Hayır! Genel olarak hareketi destekliyoruz ama söz konusu hareketin tüm muhtevasını desteklemiyoruz. Neden? Özet olarak; hareketin ulusal hareket mantalitesiyle son tahlilde burjuva milliyetçi ideolojik temele sahip bir hareket olup, önderlik çizgisinin bu zeminde şekillenerek proleter devrimci önderlikten yoksun olması ve dolayısıyla burjuva milliyetçi imtiyazlara dayanan yanının olmasından ötürü her yönüyle desteklemiyoruz. Oysa, Kürt ulusal hareketine de yoksul Kürt kitleleri-Kürt halkı katılmaktadır. Ama buna karşın Kürt ulusal hareketine sınıf perspektifi cephesinden analitik yaklaşıp, ilerici yanı ile gerici yanını ayırıp tüm muhtevasını desteklemiyoruz. Bu, doğrudur da. Özcesi Kürt ulusal hareketinde gösterdiğimiz proleter devrimci seçiciliği söz konusu diğer hareketler özgülünde de göstermek duru-

kin biçimde sahiplenmeli, burjuva hakim sınıfların sahtekarlıklarıyla devrimci savunularımızın arasındaki kalın çizgileri netleştirerek belirginleştirmeliyiz. Komprador klikler demokrasiden aşağı laf etmemektedirler. Bununla halk kitlelerinin kafasını karıştırmayı başardıkları maalesef doğrudur. Demagojilerinde başarılı oldukları doğrudur. O halde aynı dili konuşmadığımızı, onların iki yüzlülüklerini açıklayıp konuşma alanlarımızı netleştirerek ortaya koymalı ve bur-

mundayız. ki, tek doğru yaklaşım budur.

Bu gelişmelerin Türkiye-Kuzey Kürdistan açısından etkileri Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında yaşanan ayaklanmalar dalgasına yaklaşım sorununu bir kenara bırakarak, yaşanan bu dalgalanmanın başka bir boyutuna geçip, bu sürecin somut şartlarımızla alakasını irdeleyelim. Daha doğrusu kitlesel dalgalanmalar süreciyle coğrafyamızdaki somut sürecin bağıntısını kurarak, tam da ayaklanmaların sıcaklığını koruduğu bu anda coğrafyamızda sürecin siyaseti ve görevleri nasıl şekillenmelidir sorusuna kısaca yanıt aramaya-yanıt vermeye ve nasıl yaklaşmalıyız sorusuna açıklık getirmeye çalışalım. Ayaklanma dalgası Suriye’ye siyasi coğrafya sınırlarımıza kadar gelmiş olmakla birlikte, ora sınırları içinde zorla tutulan Kürtleri de sarmıştır. Kanlı domino taşlarına benzetilen bu dalgalanmanın coğrafyamızdan da tetiklenmesi mümkündür. Zira coğrafyamızda devrimci durum mevcuttur. Komprador klikler arasındaki çatlak derin, Kürt ulusal hareketi

Durum buyken, gerek komünist ve devrimci sınıf hareketinin bu ayaklanma dalgasını coğrafyamızda teşvik edip geliştirmemesi ve coğrafyamıza da yaymaması kendiliğindencilik ve basiretsizliktir. Burada önemli bir bilinç kırılmasının olduğu söylenebilir. Türkiye-Kuzey Kürdistan komünist ve devrimci hareketi olarak ayaklanma hareketlerini destekleme, övme veya eleştirme gibi görevlerle kendimizi sınırlıyor ama bu dalgayı coğrafyamıza yayma gibi bir çaba ve bilince sahip değiliz, böyle bir görev ve hedefle hareket etmiyoruz. Oysa koşullar son derece uygundur. Elbette öncü ve önder güçler buna dahil değildir, yani aynı derecede uygun değildir. Ancak gelişmekte olan şartların bizleri beklemesini isteyemeyiz. Gelişen şartlardan devrim adına en iyi şekilde yararlanmak ve devrimci şartları yetersizliklerimize heba etmek lüksüne sahip olamayız. Bütün komünist ve devrimci güçlerin en geniş demokratik bileşenleri kapsayacak şekilde bir platformda bir araya gelerek devrimci dalgayı coğrafyamıza yayma, devrimci mücadeleyi yükseltmeye azmetmelidirler. Bu, hem ortaya çıkan fırsatın değerlendirilmesi ve hem de buna bağlı olarak tasfiyeci saldırının püskürtülmesi açısından son derece uygun bir momenttir; kaçırılmaması gereken fırsat ve devrimci görevdir. Öte yandan Kürt ulusal hareketi de bu fırsatı doğru değerlendirmelidir. Elbette ki, Kürt ulusal hareketi oluşturulacak ortak platformun bir parçasıdır. Fakat, bu ortak platform gerçekleştirilemese bile, Kürt ulusal hareketi kendi mücadelesi bağlamında bu fırsatı iyi değerlendirebilir-değerlendirmelidir de. Söz konusu ayaklanma dalgasının şartlarını mücadelesinin lehine değerlendirme imkanına sahiptir. İstendiğinde ve bu istem doğrultu-

juva yasal zeminden meşru devrimci zeminlere daha fazla çekilmeliyiz.

edilmeli, en nihayetinde devrimci savaş yoluyla iktidar mücadelesi büyütülmelidir.

Komprador faşist düzen tüm faşist partileriyle teşhir edilmeli ve burjuva seçimler boykot edilerek sandığa gidilmemelidir. Seçimler, halk kitlelerinin karşı-devrimci halk düşmanı egemen sınıflarla hesaplaşma alanına çevrilmelidir. Seçimleri boykot vesilesiyle halk kitleleri meydanlara çağrılarak gerici faşist düzene baş kaldırmaya davet

Seçimler süreci yeni demokrasi mücadelesinde yoğun bir ajitasyon-propaganda süreci olarak değerlendirilmelidir. Seçimler sürecini boykot taktiğiyle karşılayan proleter devrimciler bu bilinçle hareket etmekle birlikte, düzenin ve düzen partilerinin teşhirini bir kampanya ruhuyla yürütmelidirler. Boykot taktiğimizde özel bir alan var ki, tüm kom-

sunda çaba gösterildiğinde yaşanan ayaklanma dalgasının coğrafyamıza taşınması sağlanabilir. Bunun için eylem birlikleri ve daha ciddi birlikler yakalayarak ortak hareket etmek şarttır. Günümüz şartlarında ayaklanma dalgasının geliştirilmesi ancak ve esasta bu ortaklıkların sağlanmasıyla olasıdır. Gerek sınıf hareketi olsun, gerekse de ulusal hareket olsun, yetinmeci eğilimden çıkarak mevcut bulunan uygun şartları devrimci strateji ve taktik temelinde kullanmalıdır. Yasalcı, barışçıl eğilim ve biçimler yerine, daha militan ve devrimci atmosfere geçmelidirler. Neden ayaklanmalardaki bir domino taşı da coğrafyamız olmasın? Devrimci demokratik sınıfsal ve ulusal (Kürt) güçlere yönelik tutuklamalar, baskılar, saldırılar eksilmeden sürmektedir, öğrenciler her bakımdan mağdur edilip, akademik-demokratik mücadelelerinden ötürü faşist baskı ve saldırılara maruz kalmaktadır, işçilere en ağır sömürü uygulanıp en ağır çalışma koşulları dayatılmakta ve ekonomikdemokratik taleplerle yükselttikleri mücadelelerinde faşist saldırılara maruz kalmaktadır, işsizler ordusu canından bezmiş durumdadır, yoksul halk kitleleri açlıkla yüz yüze olup, bebekler açlıktan ölmekte, gençler kurşunlanıp katledilmektedir. Kürtlere her türlü baskı ve linç uygulanmaktadır, öte yandan komprador klikler keskin bir dalaş içindedir, (Dersim katliamı ve Kürt ulusuna uygulanan asimilasyon politikası AKP iktidarı tarafından itiraf edilmiş resmi ağızlarca düzenin niteliği önemli oranda teşhir olmuştur, yargı ile yürütme-hükümet açık çatışmalar içinde olup karşılıklı açıklama ve adımlarla birbirini teşhir etmiş, yargının bağımsız olmayıp kliklerin denetimindeki niteliği açığa çıkmış, klikler arası dalaşta komplo ve darbeler ifşa olmuş, katliam mangaları itiraflarda bulunarak devletin işlediği cinayet ve katliamlar ortaya dökülmüş, TC ordusunun kendi askerlerini katlettiği açığa çıkmış, askeri araçlara mayın tuzaklamaları yapılmış, askerlerin eline pimi çekilmiş bombalar verilerek öldürülmüş vb vs) ve ayaklanmalar dalgası da geniş bir coğrafyayı sarsarak lehte koşullar sunmaktadır… Bu şartlarda kitlelerin ayaklanmasını sağlamak, yani devrimci mücadeleyi tırmandırıp yükseltmek son derece mümkündür ve özgün fırsatlar itibarıyla ertelenemez bir görevdir.

prador düzen partileri siyasal teşhirimizin konularıyken; spekülasyonlara vesile olmakla birlikte, kimi özgünlükler ve naziklikler taşıyan Dersim bölgesinde CHP özellikle yeni demokratik güçlerin somut hedefi olmak durumundadır. Boykot taktiğimizin genel muhtevasının yanı sıra, boykotun Dersim’deki somut çalışması CHP üzerinde yoğunlaşmalıdır. Yine Dersim’de dost güçlerin seçim çalışmalarına zarar vermeme ve boşa çıkarmamaya özel önem gösterilmelidir!


14-15_Layout 2 5/31/11 2:16 PM Page 1

14 yaşam

Halkın Günlüğü 1-10 HAZİRAN 2011

Bir meslek hastalığı: Öğrencilerden Hamzaoğlu’na destek Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu Dilovası’nda sürdürdüğü çalışmalardan kaynaklı mahkemelik oldu. Kocaeli Üniversitesi öğrencileri yaptıkları eylemle Hamzaoğlu’na sahip çıktı “Endüstri Yoğun Bölgelerde Yaşayanlarda Ölüm Nedenleri” çalışması ile kansere bağlı ölümlerdeki aşırılığa dikkat çeken Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu bu çalışmalarından kaynaklı mahkemelik oldu. Dilovası’nda yaptığı çalışmalarını yerel ve ulusal bilim çevreleri ve siyasi otoriteler ile paylaşan Hamzaoğlu, çözüm önerilerini 2006’ da TBMM’ye sunmuştu. Akademisyen arkadaşları ile yürüttüğü çalışmalarında annelerin ilk sütünde ve bebeklerin dışkılarında bazı ağır metaller saptamışlardı. Bu çalışmalarını kamuoyu ile paylaşan Hamzaoğlu, “Araştırma verilerini açıklayarak halkı paniğe sevk etmek” iddiası ile Büyükşehir Belediyesi ve Dilovası Belediye Başkanı tarafından Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikayet edildi. Savcılık hazırlanan dosyanın incelenmesi amacıyla Kocaeli Üniversitesi Rektörlüğü’ne gönderdi. Onur Hamzaoğlu üniversitenin izin vermesi halinde TCK 213. maddesi uyarınca 2 ile 4 yıl arasında hapis istemi ile yargılanacak. Bu gelişmeler üzerine aralarında DGH faaliyetçilerinin de bulunduğu Kocaeli Üniversitesi öğrencileri Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’na sahip çıktı. Konuya ilişkin tepkilerini dile getiren üniversite öğrencileri, Umuttepe Yerleşkesi’nde Onur Hamzaoğlu’na destek yürüyüşü düzenledi. Halk için bilim ve sağlık çalışmalarının arkasında duracaklarını ifade eden öğrenciler yaptıkları açıklamada, yapılan çalışmaların sonucundan hareketle önlem alması gerekenlerin, halk sağlığını hiçe saydıklarını dile getirdiler. Halk için bilim üretenlerin yanında olacaklarını dile getiren öğrenciler Onur Hamzaoğlu’na destek çağrısında bulundu.

Silikozis hastalığı nedeniyle ülkemizde onlarca kişi ölümü bekliyor. 1960’lı yıllarda İngiltere başta olmak üzere birçok ülkede riskli iş alanlarında, birçok üretim şekli silikozis nedeniyle yasaklandı. Ülkemizde ise 2009’dan beri silikozise neden olan kot kumlama yöntemi yasak, ancak azımsanmayacak sayıda tekstil atölyesinde işçiler hala silikozis tehditi altında Silikozis, halk sağlığı gündemine geç giren bir hastalık olmasına rağmen çok eski çağlara dayanan bir geçmişe sahiptir. İlk olarak Eski Yunan düşünürlerinden Pliny Major (Büyük Plinius, MS 23-79) tozlu işlerde çalışanlarda nefes darlığından bahsetmiştir. Yine Mısır mumyalarının bazılarında silika bulunması bu hastalığın tarihçesinin çok eskiye dayandığına kanıt sayılabilir. Silikozis, akciğerde yaygın fibrozis (skarlaşma, nedbeleşme) yapan mesleki akciğer hastalıkları içinde en sık görülen ve Türkiye’de de kot taşlama işçilerinin hastalığı olarak gündemimize oturan, ölümcül bir hastalıktır. Solunum yoluyla akciğer küçük havayolları ve alveollere kadar ulaşabilecek küçüklükte (0.5-5 mikron) silika (silica) ya da silisyum dioksit (SiO2) denen parçacıkların solunması ile, akciğerdeki savunma hücrelerinin aşırı uyarılması ve ototoksik etkileri sonucu akciğer dokusunu zedelemesine bağlı oluşan geri dönüşümü olmayan, ilerleyici, kronik bir hastalıktır. Silika dünyada en çok bulunan mineraldir. Günlük yaşamımızda hepimiz az ya da çok bu minerale maruz kalırız. Örneğin, herhangi bir mermer atölyesi, taş ocağı, cam atölyesi ya da tünel çalışması olan vb yerlerden geçerken muhtemelen silika soluyoruz. O halde neden hepimiz hasta olmuyoruz? Çünkü, silikozis mesleki bir hastalıktır ve maruz kalınan partikül miktarı kadar, maruz kalma süresi de önemlidir. Silikozis açısından risk grubu ağırlıklı olarak; taş ocakları, maden ocakları, kum püskürtme işçileri (kot kumlama), tünel kazıcıları, cam sanayi işçileri, döküm işçileri, çimento üretim yapan işçiler ve kiremit tuğla işçilerinden oluşur. Bahsi geçen sektörlerde çalışan işçilerin yaklaşık 5-15 yıl bu toza maruz kalmaları kronik silikozis riskini kat kat arttırmaktadır. Ancak akut silikozis, bu ve buna benzer iş sahalarında çalışan işçilerde, 5-15 yılı

beklemeden aylar içinde de gelişebilir. Bu durum solunan silika partiküllerinin yoğunluğuna ve kişinin duyarlılığına bağlı olarak gelişmektedir. Yukarıda belirtilen iş alanlarında çalışan işçiler çoğunlukla iş güvencesi olmayan, denetimden yoksun işyerlerinde, vardiyalı çalışmaktadır. Özellikler küçük atölyelerde vardiyalı çalışan işçiler uyuma, dinlenme amacıyla yine aynı işyerinde kalmakta ve bu tozlara 24 saate yakın maruz kalmaktadır. Bu durum hastalığın daha erken ve daha ağır seyretmesine neden olmaktadır. Özellikle yerleşim merkezlerine yakın olan taş ve maden ocaklarında, çalışanlar bir yana çevre sakinleri de kronik olarak bu toza maruz kalmakta ve yıllar içerisinde silikozis hastalığına aday olmaktadır. Örneğin, İstanbulSultangazi İlçesi’nde bulunan taş ocağından çıkan toz bulutu Habipler ve Sultançiftliği Mahallesi’nin bir kısmını griye boyamaktadır. Uzun süre bu bölgede ikamet edenlerin risk altında olduğunu iddia etmek yanlış olmayacaktır.

Çocuk işçiler çalıştırılıyor Ülkemizde riskli iş kollarında çalışanlarda izin verilen silika düzeyi 0,25 mg/m3 dür. Ancak, çalışmalara göre

0,1 mg/m3 ve üzerindeki maruziyetin de silikozise yol açtığı gösterilmiştir. Bu nedenle birçok ülkede yasal izin verilen sınır 0,1 mg/m3 olmasına karşın bunun 0,05 mg/m3’e çekilmesi iş yerlerine önerilmektedir. Verilen rakamları şöyle okuyabiliriz; ülkemiz riskli iş kollarında solunmasına izin verilen silikca tozu miktarı, riskli sayılan bazal değerin beş katıdır. Bu bilgiyi ülke gerçekliğiyle harmanladığımız taktirde, kimi iş kolları işçileri muhtemelen beş değil yüz kat daha çok silika tozuna maruz kalmaktadır. Muhtemelen diyoruz çünkü net veriler yok ve ölçümler yapılmıyor ya da yapılıyorsa da herhangi bir yaptırıma ve değişime muktedir olmuyor. Silikozisden bahsederken aklımıza ilk kot kumlama işçileri geliyor ancak bir kez daha belirtmekte fayda var, sadece kot kumlama işçilerinin değil daha birçok iş kolunun ciddi bir problemidir silikozis. Kot kumlama işçileri ile anılmasının nedeni silikozis tablosunun bu işçilerde daha hızlı, daha dramatik ve dolayısıyla daha öldürücü olmasından kaynaklanmaktadır. Kot taşlanması kum püskürtülerek yapılan bir iştir. Püskürtme esnasında ciddi oranda toz havalanmakta ve bu tozlar


14-15_Layout 2 5/31/11 2:16 PM Page 2

yaşam 15

Silikozis

tanın şikayeti, öyküsü, direkt akciğer grafisi ve bilgisayarlı tomografi incelemesiyle konur (silikozis için görüntüleme yöntemlerinin değerlendirilme kriterleri vardır).

Yetkililer sorumsuz davranıyor Silikozis tanılı hastaların çoğu solunum yetmezliği, sağ kalp büyümesi ve buna bağlı yetmezlik, tüberküloz (verem) ve pnömotoraks (akciğerin patlaması) sebebiyle ölür. Ayrıca silika tozlarının kanserojen etkileri de bulunmaktadır. Ancak kanserden ölüm genelde beklenmez, çünkü akut silikozis tablolarının o kadar zamanı olmaz. Silikozis neden önemlidir? Çünkü tüm meslek hastalıkları gibi önlenebilir bir hastalıktır, etkilenenlerin çoğu genç hastadır, tedavisi yoktur, ölümcüldür ve devletin niteliğiyle ilintilidir. Silikozis hastalığı nedeniyle ülkemizde onlarca kişi ölümü bekliyor. 1960’lı yıllarda İngiltere başta olmak üzere birçok ülkede riskli iş alanlarında birçok yöntem silikozis nedeniyle yasaklanmasına rağmen, ülkemizde 2009’dan beri sadece kot kumlama yöntemi yasaklandı. Ancak tekstil atölyesinde işçiler hala silikozis tehditi altında çalışıyor. Silikozisin kot kumlama işçileriyle anılması diğer riskli sektörlerin gözden kaçmasına sebep oluyor. Tünel işçileri, taş ocağı-maden işçileri, mermer ve çimento işçileri vs. standartlara uymayan maskelerle (muhtemelen çoğu işçi bu maskeleri takmıyor bile) çalıştırılıyor.

işçiler tarafından ortamda bulunulduğu sürece solunmaktadır. Bu işyerlerinde de genelde genççocuk yaşta işçiler çalışmaktadır. Ölümcül olan bu hastalığın genç yaştaki işçilerde görülmesi hastalığı daha dramatik kılmaktadır. Silikozisi bizim için önemli kılan bir başka özelliği ise tekstil sektöründe ilk kez ülkemizde bildirilmiş olmasıdır. “Eski Kot Taşlama İşçilerinde Slikoz Epidemisi” adlı Erzurum’da (en fazla olgu Erzurum kökenlidir) yapılan bir çalışmada hastaların ortalama yaşı 23, ortalama çalışma (maruziyet) süresi 36 ay, hastaların çoğunda (%83) solunum semptomları, nefes darlığı (%52), göğüs ağrısı (%46) saptanmıştır. Silikozisin tanısı çok zordur ve tedavisi yoktur. Sadece semptomatik tedavi ve komplikasyon tedavisi yapılır. Hastalığın bulguları spesifik olmadığı ve sinsi seyirli olduğu için tanısı çok zor konur. Erken evrede hastalarda genelde hiçbir bulgu yoktur.Tanı konan vakaların çoğu hastalığın oturmuş olduğu geri dönüşümsüz evrededir. Silikozisli hastalarda ilk bulgu genellikle eforla gelen nefes darlığıdır (spesifik bir bulgu değildir). Uzun süre riskli işlerde çalışan, nefes darlığı, göğüs ağrısı gelişen kişilerde bu hastalıktan şüphelenmek gerekir. Silikozis tanısı almak için kişinin riskli işlerde çalışıyor olması kadar, geçmişte de bu işlerde çalışmış olması önemlidir. Yani uzun bir süre riskli iş alanlarında çalışmış biri işi bırakmış olsa bile hayatı boyunca risk altındadır. Tanı has-

Sonuç olarak silikozisi önlemek ve bu hastalıktan korunmak için ne yapmak gerekir? İşçilerden riskli işleri bırakmalarını beklemek çok gerçekçi olmayacaktır. Burda önemli olan birincil koruma anlayışıdır, yani hastalık oluşmadan önce alınması gereken önlemlerdir. Birincil koruma devletin görevidir. İşveren, sendika ve devlet organlarının ortak çalışmasıyla toz inhalasyonu (soluma) en aza indirilmelidir. Bunun için tozlu işlerde, toz oluşumunu azaltmak için yoğun sulama yapılmalıdır. İnhalasyonun azaltılması için de, standartlara uygun respiratör solunum maskelerinin kullanılması ve yeterli havalanmanın sağlanması gerekmektedir. Bu önlemlere ek olarak işyeri denetimlerinin düzenli yapılması ve insan onuruna yakışmayan çalışma şartlarının düzeltilmesi gerekmektedir. Birçok iş kazası ve meslek hastalığının birincil sebeplerinden olan, taşeron çalıştırma, sekiz saatten fazla ve uygun olmayan yerlerde çalıştırma politikasına son verilmelidir. Ancak bu görev mevcut devlet yapısı ve işverenin kar marjına endeksli üretim anlayışı ile pek mümkün olmamakla birlikte bir beklenti olarak kalmaktadır. Unutulmamalıdır ki, Silikozis, tedavisi olmayan, ölümcül ancak önlenebilir bir hastalıktır. Kaynaklar; - Kumar-Cotran-Robbins Patoloji 7. Edisyon - STED (Sürekli Tıp Eğitim Dergisi) Mart 2000 (TTB) - Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi sayı: 32 (TTB) - Bilim ve Teknik Dergisi Ocak 2010 - Eski Kot Taşlama İşçilerinde Silikoz Epidemisi (M. Akgün ve arkadaşları) - İSG (İşçi Sağlığı ve Güvenliği Dergisi) sayı: 41 - www.sgk.gov.tr - www.kottaslama.org

MAYA

≫ arıf bilgin

YENİDEN

B

ir süre yazamadım. Gürül gürül çağlayan bu ırmakta yokluğumuz bir boşluk yaratmadı. Sevindim! Gerçi devrimimizin bu sağlam damarının tükenmez bir potansiyele sahip olduğunu biliyordum. Sevgili okuyucuların “niye yazmıyorsun“ şeklindeki bıktırıcı sitemkar soruları da hoş bir sıcaklık yarattı yürekte. Aslında niye yazmadığımız bilinebilir bir şey. Her soruda kendimizden söz etmek zorunda kalmak, dahil olmaktan haz duyduğum bir kuşağın adabından değildir. Sonuçta canlı varlıklarız ve bütün canlılar için geçerli olan doğanın kanunlarına tabiyiz. Parkurda insan her zaman aynı tempoda koşamaz. Nefes alma, kendisini yenileme, enerjisini toplama ihtiyacı his eder. Ara verişimizin bütün nedeni bu. İnsan her dönem kendisini yeniden üretir, yeniden doğuş gibi bir şeydir bu, tıpkı 26 yıl önce Diyarbakır zindanında kefeni yırtmak gibi… Bu kısacık “izleyicilik” süresinin keyifli bir yanını da sizlerle paylaşmak isterim. İnsan içinde aktığı bir ırmağın genel ahkamını tam olarak bilemez. Onun nasıl geliştiğini, nelere kadir olduğunu anlayabilmek için dışardan bir yerden bakmak gerekiyor… Belki henüz olması gerektiğinin çok gerisindedir, fakat evrensel büyük uyum dünyası ütopyasının bir gençlik kuşağıyla dalga dalga ülkenin her tarafına yayıldığını görmek çok duygulandırıcı bir manzara ve aynı zamanda insana eski anıları yaşatıyor! 12 Mart’tan sonraki manzarayı andırıyor bu. 17’lerden sonra böyle bir durum gerçek anlamda “inadına inadına!“ birer anlam taşıyor! O zaman da başta İbrahim Kaypakkaya olmak üzere önderlerin çoğu katledilmişti, yaşayanların çoğu tutsaktı, hareketin yeniden toparlanmasına önderlik edenlerin ise nerdeyse tamamı adeta safları çelmeleme, saptırma ve dağıtma işlevi üstlenmişlerdi. Sayısı çok mahdut birkaç “eski tüfek’i saymazsak, işe sarılanların hemen hemen tümü 20 yaş civarındaki insanlardı ve kesinlikle harekete onlar

damgalarını vurdular. Arı gibi çalışıyorlardı, ellerinde kitapları düşmezdi, kendi aralarında, başka siyasal çevrelerle, halkla ateşli tartışmalar içindeydiler… Bir avuç genç insan 3-4 yıl zarfında bütün ülkeyi ve her kesimi etkileyen dev bir toplumsal hareket yarattılar ve her tarafa yaydılar! Onların çok büyük bir kısmı artık şimdi yaşamıyor olsa da muhteşem özveriyle geliştirdikleri hareket büyüyerek sürüyor. Sanırım ülkedeki hiç bir siyasal hareket bu derecede yenilenme, gençleşme sürekliliği göstermedi. Ne var ki bu devam edegelen öncü kadroların korunamamasına da işaret eder. Belki bu yüzden 3040 yıl sonra bile hala ciddi bir iktidar alternatifi seviyesine erişemedi… Bir süre Maya köşesi boş kaldı ama benim de boş kaldığım söylenemez. Mesela eski tutsaklık dönemi yoldaşlarla birkaç “buluşma’ gerçekleştirme fırsatı yakaladık. Bu “tatil ve dinlenme’ önerilerinden daha iyi geldi. Yazık ki devrimci mücadele sürecinde devrimciler bazı önemli sosyal ilişkileri ihmal ediyorlar. Bu buluşmalar henüz, 12 Eylül’de Diyarbakır’da birlikte aynı siyasi davadan tutsak düştüğümüz arkadaşların sadece küçük bir bölümü, ama çok önemli bir adım olduğundan kuşku yok. Ailece arkadaşlar arasında dayanışma, yaşanmışlıklara tanıklığı belgeleme, cuntacıların yargılanması yönündeki aktüel gelişmelere müdahil olma gibi bir rotaya doğru ilerliyor bu çalışma. Öte yanda ülkenin ekonomi-politiği ile ilgili bilimsel çalışma yapan gruba da ufak tefek katkılarım oluyor. Yeniden yazmaya başlamanın, önder İbrahim Kaypakkaya’nın ölüm yıldönümüne raslaması tamamen hoş bir rastlantı oldu. Şu kısacık yazıyı onun ölümsüz anısına armağan ederek onun anısına yapılan geceye gidiyorum. Tüm yoldaşlara, emekçilere yeniden merhaba. İyi yoldasınız ve işte ben de yine aranızdayım...


16-17_Layout 2 5/31/11 2:33 PM Page 1

1-10 HAZİRAN 2011 Halkın Günlüğü

Sosyal demokrasinin ‘sosyalizm’ Sosyal demokrasi, yaşadığımız toplumda, özel mülkiyete dayalı üretim ilişkilerinin, “sol”dan yorumlanışıdır. O, gerçek manada üretim araçlarının toplumsallaştırılması ve sınıfsız bir topluma ilerlemek üzere mücadele eden ilerici bir güç değil, tam aksine mevcut gerici sistemin devamlılığına biçilen “sol” versiyonlu bir maskedir Dünya bir sahnedir[1] 16. yüzyılın edebiyat dünyasına damgasını vuran Shakspeare ne kadar da güzel söylemiş. Dünya bir sahnedir! Aynı önemi atfetmemekle birlikte, yazarımızın kullanmış olduğu bu sözü ondan ödünç alarak, siyaset sahnesinde dönen oyunlara ilişkin düşüncelerimizi dile getirmek istedik. Herkesin malumunda olan “meşhur” 12 Haziran seçimlerine çeyrek kala, siyasal atmosferi haylice meşgul eden bir sosyalizm “gerçekliği” ile karşı karşıya olduğumuzu “kabul” etmek durumundayız. Mademki gelecek toplum projesine soyunan “üstatlarımız”, sosyalizmi muzaffer kılmak için aday olmuşlar, –yazımızın ilerleyen bölümlerinde adaylık hikâyesini ‘okuma’ keyfine erişeceğiz- o halde “dostluk” sınırları içerisinde fikirlerimizi paylaşmak boynumuzun borcudur. 2010 Mayıs ayı ile birlikte, düzen “solu” CHP’de saray darbesiyle iktidar değişikliğinin gerçekleştiğini hepimiz bilmekteyiz. Yaklaşık bir yıllık “yeni” düzenlemesi ile birlikte, Kemal Kılıçdaroğlu suni rüzgârının estirildiği ve günümüze kadar bazı tartışmalara vesile olduğu ortadadır. Sayfalarımızda özel olarak Kılıçdaroğlu ve AntiAKP’ci cenaha ilişkin fikirlerimizi paylaşmıştık. Ama ne yazık ki, gelinen aşamada, Anti-AKP’ci siyaset üzerinden yürüyen münakaşalar, Kılıçdaroğlu’nun “korku imparatorluğunu” yıkmasıyla birlikte “sol” salsa heyecanı doruğa tırmandırmış, geçmişte devrimcilerin saflarında “yer” alan kimi şahsiyetlerin, karşı devrimci tarafa iltihak etmesine müsait bir ortam sunmuştur. Bu yazı ile birlikte yapmak istediğimiz, toplumun sağcılaştırıldığı realitesine karşı sözüm ona sol ivmelenmenin gerçekleşebilmesi için, burjuva-feodal üretim ilişkilerinin “soldan” yorumcusu CHP’de kendisini bulan “sosyalist” siyasetçilerimizin üzerinden yükseldikleri sınıfsal niteliklerini ifşa etmeye çalışacağız.

Kutup Yıldızı mı dediniz! Bilinir ki sınıf mücadelesinin seyri dalgalar halinde gelişmeler gösterir. Bu dalgaların en üst safhaya vurması ile birlikte, halk saflarında birliğin ve gerici sınıflara karşı kararlılığın arttığı gözlemlenir. Ama sınıf mücadelesinin durgunluk gösterdiği, görece gerilediği dönemlerde karamsarlığın ve umutsuzluğun kol gezdiği de bilinen bir gerçekliktir. Stalin yoldaş bu durumu, “1905 devrimi yenilgisinden sonra herkes kendi meclislerine döndü” diyerek özetler. Gelinen aşamada bölgecilik, hısımcılık, yörecilik, adamcılık gibi bilumum mahalle tarzı sivil toplumcu aydınlanmanın revaçta olduğu açıkça söylenebilir. Toplumun radikal dönüşümü için mücadele vermiş yüzlerce, binlerce insanın, 12 Eylül yenilgisi sonrasında, tüm kırılganlıklarıyla birlikte, bu tür örgütlenmelerde yer aldığı yadsına-

maz bir gerçekliktir. Söz konusu olan, kitlelerin kendi hak talepleri çerçevesinde harekete geçtiği yerel inisiyatiflerin eleştirisi değildir. Halk kitlelerinin kendi sıkıntıları etrafında örgütlendikleri kurumlara ilişkin farklı düşüncelerimiz olmakla birlikte, esas tartışma konusu yaptığımız mesele bu değildir. Sosyalizm idealinden, yöre dernekçiliğine kadar kendisini sınırlayan insanlar toplamının, son tahlilde ulaştıkları “yeni” sentezlemenin, neyi ne kadar kurtaracağı sorununu irdelemektir. Halk arasında kullanılan bir deyim vardır: “At izi ile it izinin karışması”. İki iz bir birinden temel olarak çok farklılık teşkil etmesine rağmen karışabilir mi? Eğer bulanık bakarsak karışır! Siyaset de böyledir. Teorik anlamda bilimsellik, politik anlamda netliği şart koşar. Bu iki yöntem bilime sahip olmadığımız takdirde, dost-düşman ayrımı silikleşir. Bu da, varılacak olan güzel yarınlara gitmenin önünde engel teşkil edebilir. Mao bu konuda bize şunları söylemektedir: “Düşmanlarımız kimlerdir? Dostlarımız kimlerdir? Bu devrimin en önemli sorunlarından biridir… Devrimi kesin olarak başarıya ulaştırabilmek ve kitleleri yanlış yola sokmaktan kaçınabilmek için, gerçek düşmanlarımıza saldırmak üzere, gerçek dostlarımızla birleşmeye dikkat etmeliyiz”.[2] Görüldüğü gibi, dostdüşman ayrımının iyi yapılması, Demokratik Halk Devrimi’nin temel meselelerindendir. Halk kitleleri nezdinde kafa karışıklığına vesile olan, “skandal” gelişme sonrasında, adından başka hiçbir şeyi halkçı olmayan CHP’nin, eskiden devrimci gelenekte bulunan bireyleri bir bir aday göstermesiyle “sol” janjanlama eylemine girişti. Aday adaylık curcunasında yaşanan itiş-kakışta, İbrahim Kaypakkaya’nın kardeşinden Hilmi Yarayıcı’ya, Yılmaz Güney’in kardeşi Yaşar Pütün’den Emre Saltık’a kadar birçok “solcunun” telaşına tanık olundu. Ama tüm bu “sürprizlerin” içerisinde en fazla keşmekeşliğe neden olan isim, Dersim halkının yakından tanıdığı Hüseyin Aygün’dür. Şüphesiz ki Hüseyin Aygün geçmişinde devrimcilerin yanında yer almış, onların mücadelesini desteklemiş birisidir. Ama Aygün’ü CHP gibi gerici faşist bir partiye sürükleyen sadece tarihin akışı değil, aynı zamanda Aygün’ü var eden ilerici-devrimci fikirlerin ne derecede ilerici ve devrimci olduğu ile ilintilidir de. Zira kendisine Kılıçdaroğlu gericiliğinin yanında kürsü açan bir zihniyetin gökten vahiy yoluyla gelmeyeceği kesindir. O’nu Kılıçdaroğlu’nun “saygınlığına” hayran eden, yine kendi düşün dünyasının nesnel koşullarıdır. “Seçimlerin” getirisi olarak değerlendirilebilir belki! Sayın Aygün öyle bir heyecan içerisindedir ki, kendi resmi internet site-

sinden yaptığı açıklamada, CHP’ye ilişkin, “Sola özgü tüm değerlerin de ilham kaynağı olan eşitlik ve özgürlük ilkeleri, bu çıkışın Kutup Yıldızı’nı oluşturuyordu”[3] beyanında bulunmakta. Korkular diyarının tek gözlü canavarı AKP’ye karşı ‘sanki ilelebet sürecekmiş gibi takdim edilen bu siyasal atalet sürecine dur diyen önemli bir çıkış’[4] “direncinde” bulunan sosyal demokrasinin Kutup Yıldızı olarak takdim edilmesi küçümsenemez bir iddiaydı. Ama Sayın Aygün’ün bu iddiayı nasıl argümante ettiğini açıklamaları esnasında göremedik. CHP diyeceksin, Kutup Yıldızı diyeceksin, eşitlik ve özgürlük ilkeleri diyeceksin ama daha da ötesine gidip tüm bunları nasıl bir zemin üzerinden bina ettiğine dair bir tek kelime dahi etmeyeceksin. İddia inandırıcılığını korumaz! Ama hala bir iddia olarak kalır. Biz de bu iddiaya yanıt olmak istedik. Es kaza, sosyal demokrasi “sosyalizme” göz kırpıyorsa, ÖDP ve TKP gibi topuk selamı çakmanın yerinde olacağını düşündük. Yazımızın sorunsalı gereği detaylı bir anlatım yapmamakla birlikte, sosyal demokrasinin sınıf niteliğinin ne olduğunu anlamadan, ona atfedilen Kutup Yıldızı belirlemesinin pespayeliği aktarılamazdı. Kısa da olsa giriş babında sosyal demokrasinin teşhiri önemlidir. Genel olarak sosyal demokrasi mücadelesi, işçi sınıfı mücadelesinin gelişimi ile birlikte ortaya çıkmıştır. Komünistler ligasında, komünist topluma ilerleyebilmek için her bir halkanın kendi özgünlüğünü görerek, yine kendi burjuvazisinin defterini dürebilmek için ara programların ihtiyacı olarak, burjuvazinin “demokrasi” yalanına karşı, sosyalizmin demokrasisini ön plana çıkararak sosyal demokrasi nitelendirilmesi yapılmaktaydı. Dönemin bilinci açısından sosyal demokrat partiler, 1900’lü yılların başlarında dünyayı sarmalamakta olan komünizm heyulasına nüfuz alanları açıyor, 2. Enternasyonal öncülüğünde, proletaryanın nihai davasını savunuyordu. Bu durumdan rahatsız olan Bernstein, “sosyal

demokrasi bir toplumsal devrim partisi olmaktan çıkıp, toplumsal reformların partisi olmalıdır” diyordu. Başını Kautsky’nin çektiği 2. Enternasyonal, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı ön günlerinde, sosyal demokrat partileri birer reform partileri halini alıyor, emperyalist savaşın patlak vermesiyle birlikte, nasyonal sosyalizm safsataları altında, savaş kabinelerini destekleyerek, emperyal hegomanyanın sömürgeci yayılmacılığına asker yetiştiriyordu. Proletaryanın görevleri yerine “anavatan savunması” altında, ultra emperyalizm ve üretici güçler teorisine sarılarak, milyonlarca üyelik sosyal demokrat partiler, burjuvazinin asker mangaları haline dönüşüyordu. Tam da bu noktada, Lenin, artık karşı devrime iltihak etmiş sosyal demokrasinin gerçek yüzünü teşhir ediyor ve Komüntern’in temellerini oluşturuyordu. Lenin’e göre sosyal demokrasi artık giyilmemesi gereken kirlenmiş bir gömlekti. Komünizm merkezli sosyalizm mücadelesine zerre kadar faydası olamazdı. Bundan dolayı, bu elbiseyi atıp yerine yenisi giymek yani komünizm mücadelesine gidenlerin bugünden buna hazırlık yapmaları için komünist partilerini kurması elzemdi. 2. Enternasyonal, sosyal demokrat partilerinin büyük bir çoğunluğu bu tartışmaların yaşandığı dönemde emperyalist burjuvazinin yanında yer almıştır. Kafası karışık olanlar, hala reform mücadelesi yürüten bazı sosyal demokrat partiler ise 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında, tamamen burjuva hükümetlerin himayesine girmiştir. Gelinen aşamada, sosyal demokrat partilerin merkezi olan “Sosyalist” Enternasyonale, birebir emperyalist burjuvazi hüküm etmektedir. “Sosyalist” Enternasyonal içerisinde en fazla ağırlığı olan Fransa Sosyalist Partisi, Fransız emperyalizminin en ileri temsilcilerinden olup, Fransa’nın 29 ülkedeki (bu 29 ülke bizzat Fransa’nın sömürgesidir) askeri üssünü yeterli bulmamakta, “demokrasi” için daha da ilerletilmesini savunmaktadır. Yine Libya saldırısında, Sarkosy’yi, ‘saldırı


16-17_Layout 2 5/31/11 2:33 PM Page 2

analiz

17

güncesi

için çok geç kaldın’ diye parlamentoda en fazla eleştiren parti “Sosyalist” Parti’dir! Genel olarak sosyal demokrasinin tarihsel gelişimine kabaca değindikten sonra şunu söyleyebiliriz: Sosyal demokrasi, yaşadığımız toplumda, özel mülkiyete dayalı üretim ilişkilerinin, “sol”dan yorumlanışıdır. O, gerçek manada üretim araçlarının toplumsallaştırılması ve sınıfsız bir topluma ilerlemek üzere mücadele eden ilerici bir güç değil, tam aksine mevcut gerici sistemin devamlılığına biçilen “sol” versiyonlu bir maskedir. Burjuvazinin güçlü olduğu ve halk kitlelerini daha iyi yönetebildiği coğrafyalarda (kısacası burjuva demokrasisinin hüküm sürdüğü coğrafyalarda) izlediği siyaset, “sosyal” devlet sloganları ve “reform” talepleri iken, burjuvazinin görece zayıf olduğu ve feodal sınıf ile iç içe girdiği ülkelerde (kısacası faşist iktidarların olduğu ülkelerde) gerici devletin tüm temel unsurlarını en ırkçı en faşizan biçimde savunur. Sosyal demokrasinin her bir halkadaki niteliği aynı ama görevleri farklıdır. Tekrar edecek olursak, aynı özden beslenir; burjuva üretim ilişkilerinin temellükü! Türkiye-Kuzey Kürdistan’da ise, sosyal demokrasi, devrimci-komünist muhalefetin yükselmesi sonrasında, faşist Kemalist diktatörlüğün kurucu unsuru olan CHP’ye sonradan giydirilen pejmürde bir kaftandır. Bu vesileyle yapılmak istenilen, halkın ilerici taleplerini, dönem dönem “reform” taleplerini dillendirerek kendi bağrında toplama kararlılığıdır. Ama tüm bu sözde “reform” –ki özde de reform olsa niteliği değişmez- dillendirmelerine rağmen, gerici faşist düzenin yani burjuva-feodal sınıfların temsilcisidir. “Kutup Yıldızı” tartışmasına geri dönecek olursak, Hüseyin Aygün’ün iddiası, “sola” dair tüm “umutların”, Kılıçdaroğlu ile yeşerebileceğidir. Bunun kanıtı ise Kılıçdaroğlu’nun Dersimli olmasıdır. Aygün’e göre, vesayete ve ümmetçi gericiliğe karşı yalnız olmamamızın adresidir CHP! Ama Aygün, CHP’nin sınıfsal niteliğini sorgulamamaktadır. Onun hangi sınıfların temsilcisi olduğunu

ELEŞTİRİ SİLAHI BİZE NE! ugünkü Dersim aidiyetinin bu denli popüler, bu denli köklü olmasının yegane sorumlusu genel olarak devrimcilerdir. Çok özel olarak da Kaypakkaya camiasıdır. Kaypakkaya camiası içinde Dersim aidiyetine önem atfetme ne İbrahim Kaypakkaya’da ne de onun yanındaki kadrolarda mevcuttu. "Çiviyi çiviyle sökeceğiz" diyen Gavur İsmail'in, Tunceli Lisesi'den aşırılan teksir makinesini azimle sırtlayan Hayrettin İpek'in, "Ben de sizinle geliyorum" diyen daha ondört yaşındaki Baki İşçi'nin onur duyduğu yegane şey devrimci olmaktı. Hatta onlara kucak açan ileri kitlelerin dahi Dersim aidiyeti diye bir sorunları yoktu. Dersim katliamından çocuk yaşta bir gözünü kaybederek kurtulan Kör Zeyno, 15/16 Haziran Direnişi'nin işçi önderlerinden Ali İşçi, Nazimiye'nin yoksul köylüsü Süleyman Nakış... ve daha niceleri devrim hayalini paylaştıkları için Kaypakkaya ve yoldaşlarıyla birlikteydiler. Onların gündeminde, ne Seyit Rıza'nın mezarı vardı ne de Dersim Katliamı’nın devlet katında kabul edilmesi. Dersim adidiyeti ile Tunceli dernekçiliği üzerinden insan kazanma, 1974 sonrasının işidir. "Kemalizm + Dersim Katliamı = Faşizm" formülüyle, kısa yoldan insan kazanma ilk etapta çok başarılı olmuştur. Fakat bu kısa yoldan büyüme, otuz küsür senede beraberinde büyük dertleri de getirmiştir. Dersim, 12 Eylül ve sonrasında da Kaypakkaya camiasının fiilen barınağı haline gelmiştir. Barınma esas, devlet baş düşman olunca, Dersim'deki üstyapının ögeleri olan aşiretler, Alevi inancı ve bir bütün olarak gelenekler ve görenekler katiyen sorgulanmamış aksine benimsenmiştir. Tabii ki Kaypakkaya camiasında 1970'lerin ortalarından itibaren yer etmekte olan komünist eğilimli devrimci demokrat dünya görüşü, bu üstyapı kurumlarını benimsemekte hiç zorlanmamıştır. İşin doğası gereği, burada yan yana yaşamaya çalışan iki adet çelişki (Dersim'in üstyapısı/Kaypakkaya camiası) bir müddet sonra birbirlerini etkilemeye, dönüştürmeye başlamıştır. Devlet de Dersim'de uyguladığı cebirle, bu iki çelişkinin yana yana olmasını, birbirlerinden etkilenmesini sağlamıştır. Olan, sonuçta Kaypakkaya camiasına olmuştur. Bin yıllık yöresel gelenekler ve üstyapı kurumları Kaypakkaya camiasını kaçınılmaz olarak yutmuş ve kendisine benzetmiştir. Dini/Kültürel yöresel ce-

B

söylememektedir. Yine adı geçen vesayet sisteminin nasıl hüküm sürdüğünü bilmemekteyiz. Mademki bir vesayet sistemi var ve bu vesayete karşı en büyük “darbeleri” AKP vuruyor, ve yine mademki bu vesayet sistemini CHP de istemiyor, nasıl oluyor da bu vesayet devam edebiliyor? Bizim bilmediğimiz başka sınıflar mı var? Yoksa bu vesayet sınıflar üstü bir şey mi? Aygün, bu soruların cevabını biliyor. Ama bizde O’ndan cevap alamayacağımızı biliyoruz. Zira Aygün’ün derdi, gerçekten de vesayete karşı çıkmak, ümmetçi saltanatı kırmak ve halkı iktidarlaştırmak olsaydı, tüm bu saydığı sonuçları var eden sınıflarla uğraşması gerekirdi. Halka dair “siyasal seçeneklerimizin tek bir şıkka indirgendiği anda”[5] beyanında bulunan “sosyalist” üstadımız, kitlelerin bilinç sıçramasını, reformlara binaen CHP’nin ‘AKP’den çok daha tutarlı bir biçimde savunan bir parti olduğunu’[6] temellendirerek yapıyor. Ehveni şer içerisinde “sosyalizm” yürüyüşü! Sayın Aygün’de kabul edecektir ki, biz sosyalizmi böyle öğrenmedik. Tekçiliğe karşı çıkma babında, ezen sınıfların başka bir temsilcisinin seçenek olarak önümüze sürülmesini asla kabullenmeyiz. Varsın Hüseyin Aygün kitlelerin bilinçlerini böyle daha fazla ilerleyeceğini düşüne dursun. Biz Marksist-LeninistMaoist yoldan, sınıf mücadelesi yoluyla kitlelerin bilinçlerini demokratik halk devrimine sarılarak ilerletmeye devam edeceğiz. “Bilinç, her şeyden önce, yalnızca en yakın duyumsal çevrenin bilincidir ve biçimlenmekte olan bireyin, kendisi dışında yer alan öteki şeyler ve öteki kişiler ile olan sınırlı bağlantısının bilincidir”[7]. O halde kitleleri kuşatan üretim ilişkilerine ilişkin radikal kopuş mücadelesi yürütmeden yani gerici duyumsal çevrenin sınırlılıklarından çıkmadan ilerletilecek olan bilinç, ezilen sınıfları yeniden bu düzene yedekleyecektir. Hüseyin Aygün’ün halk kitlelerine sunduğu Kutup Yıldızı, tarih karşısında tüm varlık nedenini yitirmiş gerici burjuva-feodal sınıfların sönmüş fenerinden başka bir şey değildir. DEVAMI SAYFA 18’DE

≫ emrah cilasun

maat ile siyasi camia birbirine karışmıştır. Dersim de sınıflar ve bu sınıfların iktisadi konumu, yıllar içinde geçirdikleri başkalaşım, Kaypakkaya camiasının sosyal tabanını da dönüştürmüş; onları, iyice kapitalist ilişkiler ağının içersine entegre etmiştir. Kaypakkaya'nın, vaktiyle Kürecik'teki kimi sınıflar hakkında yaptığı tahliller hatırlanacak olunursa; Türkiye'nin büyük şehirlerine ve oradan diyasporaya giden göç sonucu Dersim'de de, yoksulluğundan sıyrılıp, para, güç ve mevki sahibi olan hatırı sayılır bir kesim oluşmuştur. Gurbete çıkan yoksul köylü ya Avrupa'da işçi aristokratı ya Türkiye'nin büyük illerinde devlet memuru ya da mütahit olmuştur. Aşiret ve büyük aile bağları üzerinden kendini besleyebilen bu iktisadi güç, söz konusu sınıfların başkalaşımıyla beraber otuz sene evvel taşıdıkları devrimci enerjiyi önemli ölçüde elimine etmiş; reform arzularını güçlendirmiştir. Şu veya bu şekilde bir dönem, Kaypakkaya camiasının içinde ya da çeperinde olanların, bugün, Dersim'deki parlamenterist siyaset sahnesini belirleyen aktörler konumuna gelmeleri, özetin özeti, yukarıdaki izahatla alakalıdır. Bu aktörlerin CHP ya da BDP de olmaları ise sadece küçücük bir detaydır. Tayin edici olan bu aktörlerin dünya görüşünün çoktan aşınmış olduğudur. Ama suç onlarda değildir. Suç, 1974'den beri adım adım ilerleyen bu dünya görüşündedir. Bu yanlış dünya görüşü umursanmamıştır. Hâlâ da umursandığı söylenemez. Zira, "Dersim onurdur! Onuruna sahip çık" sloganı, bahsi geçen yanlış dünya görüşünün en somut örneğidir. Herkesin, Rizeli Tayyip'in bile işine geldiği gibi Dersim'e "sahip çıktığı" şu günlerde, bu slogan, dünya görüşlerini ayrıştırmıyor; Dersim aidiyeti etrafında birleştiriyor. Efendim? Dersim'i, Ankara'da temsil etmeye kim mi seçilir? Yahu, bize ne? Siz yeni nesilleri haberdar edin. Dersim'in sahip çıkılması gereken devrimci tarihinde, vaktiyle bırakın temsili, Ankara'ya tenezül dahi etmeyenler vardı: "Çiviyi çiviyle sökeceğiz" diyen Gavur İsmail, Tunceli Lisesi'den aşırılan teksir makinesini azimle sırtlayan Hayrettin İpek, "Ben de sizinle geliyorum" diyen daha ondört yaşındaki Baki İşçi; Hatta onlara kucak açan, Dersim katliamından çocuk yaşta bir gözünü kaybederek kurtulan Kör Zeyno, 15/16 Haziran Direnişi'nin işçi önderlerinden Ali İşçi, Nazimiye'nin yoksul köylüsü Süleyman Nakış.


18-19_Layout 2 5/31/11 4:51 PM Page 1

18 analiz BAŞTARAFI SAYFA 16-17’DE

Tarih çarpıtıcılığı bir vebadır! Sayın Aygün CHP’ye girer girmez, ayağının tozuyla tarihi inkârla işe koyuldu. Hüseyin Aygün’ün çalışmaları arasında Dersim Tertelesi olduğunu tüm ilerici kamuoyu bilir. Dersim halkı tarafından Hüseyin Aygün’ün tanınmışlığı da zaten buradan gelir; 94 köy boşaltmalarına karşı duruşu ve Dersim Tertelesi’nin resmi olarak tanınması talepleriyle. Ama öyle görülüyor ki Hüseyin Aygün Dersim’e karşı tarihsel haksızlığın sadece bir özür ile ortadan kalkabileceği derekesine kadar düşmüştür. Radikal Gazetesi’nden İsmail Saymaz ile röportajında “Dersim’e dönersek, bu katliamdan CHP’nin payına ne düşer?” sorusuna Aygün şöyle cevap vermektedir: ”Özür düşer tabii. Şunu vurgulamalıyız: O zamanki CHP, Kılıçdaroğlu CHP’si değil. O günahların tümünü CHP’ye mal etmek yanlış”[8]. Sizce, uzun yıllar bu konuda araştırma yapmış birisi nasıl olur da, araştırmalarını sadece bir özre vardırabilmiştir. Asıl soru şu: Hangi tarihsel sürecin ürünü olarak, baş faşist Mustafa Kemal ve onun önderliğindeki CHP, Dersim’i “ıslah” etmek için katliamda bulunmuştur? Eğer bu soruya cevap verecek olursak, bir ya da birden fazla özrün yeterli olup olmayacağı cevabına ulaşmış oluruz. Kökleri Osmanlı’ya dayanan asimilasyoncu, Türk islam sentezcisi TC, yine Osmanlı’dan devraldığı bu bayrağı, komprador bürokrat burjuvazi ve toprak ağaları sınıflarının iktidarını tesis etmek için, başından aşağıya faşist bir devlet mekanizması oluşturdular. Faşist devlet aygıtının yegâne gayesi, emperyalizme biat siyaseti ışığında, Türk hâkim sınıflarının Türkiye-Kuzey Kürdistan sınırları içerisinde derinlemesine nüfuz edebilmesiydi. Çok uluslu bir ülke gerçekliğinin bilincinde olan gerici sınıflar, Kürt ulusunun inkârı üzerinde stratejik bir imha politikası güderek, sınıf emellerini muktedir kılmak istiyorlardı. O yüzden bu siyasete tabi olmayan, ayak diretecek olan yerel otoritelerin tasfiyesi kaçınılmazdı. Herkes tarafından da iyi bilinir ki, Kürt ve Alevi olmasından dolayı Dersim, Osmanlı zamanında da her beş yılda bir düzenlenen askeri operasyonlarla gündeme gelmiştir. Lakin Osmanlı gericiliğinden daha iyi koordineli olan, büyük bir Ermeni soykırımı ile tecrübe edinmiş ittihatçı gelenekten gelen Mustafa Kemal, kendine hasım gördüklerini parçalama, yalnızlaştırma ve teker teker eleme yolunu izlemiştir. Kuzey Kürdistan’daki birçok isyanı, “feodalizmin” tasfiyesi altında hunharca ezmiştir. Dersim Katliamı da bunlardan bir tanesidir. Görüldüğü gibi, Dersim Tertelesi kazara olan bir sonucun ürünü olarak değil, hâkim sınıfların iktidarlarını derinlemesine nüfuz edebilmesi için gerçekleşmiştir. O halde tartışmayı basit bir özür üzerinden sürdürmek, mevcut Türkiye-Kuzey Kürdistan realitesini reddetmektir. Çok uluslu bir coğrafyada, ezilen ulus ile ezen ulus arasında ki çelişkiler “hata yaptık, unutalım gitsin” önermesiyle çözülmez. Bu sadece ezen ulus hâkim sınıflarının, yeni tipte milli zulmüne yedeklenmek olur. Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’nı kayıtsız şartsız savunmaksızın, her ulusa eşit hak temelinde yaklaşmaksızın, yine her bir ulusun ve milliyetin yerel meclislerden merkezi meclise kadar bölgesel özerklikler gerçekleştirmeksizin atılacak her adım, ezen ulus burjuvazisinin yararına olacaktır. Geçer akçe olarak önümüze koyulan “özür” isterse günde bin defa tekrarlansın, ezilen ulus, milliyet ve azınlıkların gönlünü okşamanın ötesine gitmez-gidemez! Hüseyin Aygün, mülakatı esnasında bir başka çarpıtıcılığa düşmektedir. “Günahların tümünü CHP’ye mal etmemek gerekir” diyerek,

esasta bu tartışmadan CHP’nin çıkmasını istemektedir. Bu dolaylı olarak “iyi de arkadaşlar niye CHP’yi tartışıyoruz. Biz korku duvarını yıktık. Başkanımızda Dersimli! Hem kimin günahı yok ki?” demektedir. Bir nevi, ‘ortada kuyu var yandan geç’ tekerlemesi. Hâkim sınıfların geçmişteki tek temsilcisi olan CHP’yi, gerici sınıflar şahsında tartışmayacağız da neyi tartışacağız! Gerici sınıfların iktidar tesisi için, tek partili dönemin mutlaklığı gayet iyi bilinir. O yüzden gerici sınıfları ve onların resmi temsilcisi CHP’yi tartışmaksızın, Dersim Tertelesi tartışılamaz! CHP’de kümelenen ve hala üretim araçlarının önemli kısmına sahip olan sınıflar deşifre edilmeden, Dersim Tertelesi’nin gerçek yüzü deşifre edilemez. Tarihi çarpıtmak bir veba gibi bulaşıcıdır. Gerici sınıflarla bu kulvarda yarışanların, vebadan payına düşeni almaması düşünülemez. Ki Hüseyin Aygün’ün hazin sonu da budur!

Burjuva güllerle çevrili “sosyalizm” bahçesi Sonuca varmadan önce, kısa da olsa, “sosyalist” üstadımızın, zerresine kadar gerici olan sosyal demokrat bir partide nasıl “sosyalizmin” sesi olacağına değinmek istedik. Hüseyin Aygün nerede durduğuna bakmaksızın, İsmail Saymaz’ın ‘CHP’de hangi çizgiyi temsil edeceksiniz?’ sorusuna şöyle cevap veriyor; ‘Emeğe yönelen, çocuk bütçesi yapan, anadilde öğrenimi programına koyan, Dersim arşivlerinin açılmasını isteyen, sosyalistlerin taleplerini savunan bir CHP’[9]. Sayın Aygün, CHP içerisinde “sosyalistlerin” taleplerini savunacakmış. Üstelik bunun garantörü de Kılıçdaroğlu! Çünkü Kılıçdaroğlu YSK’ya başvuruya bir gün kala kendisini arayarak, ‘muhalif fikirleriyle CHP’ye gelebileceğini’ söylüyor. Bu durum Aygün’ün çok hoşuna gidiyor ve yıldırım bir karar ile birlikte CHP’ye katılma kararı alıyor. Mülakatı esnasında anlattığı bu sahne ne kadar doğru bilmiyoruz. Ama doğru olduğunu var sayarsak dahi, Aygün’e bir gün içerisinde karar almasına vesile olan, Kılıçdaroğlu’nun telefonla araması değildir. Esas etmen, yazımızın giriş bölümünde de vurguladığımız gibi, Aygün’ün, sol cenahtayken dahi, mukaddes sosyalizm projesine biçtiği rolle ilintilidir. Bizimkisi gibi yarı-sömürge yarı-feodal çok uluslu ülkelerde, birden fazla çelişki vardır. Geniş halk yığınları sadece emeğin gaspına göre sömürü ve baskı görmezler. Aynı za-

Halkın Günlüğü 1-10 HAZİRAN 2011

manda ezilen ulus, milliyet ve inanç gruplarına mensup oldukları için –ki bazı dönemler ezilen ulus-milliyet ya da inanç çelişkisi ön plana çıkmaktadır- de sömürü ve baskıya tabi olurlar. Bu çelişkiler halk kitlelerini gerici sisteme karşı öfkelendirmekte ve devrimci duruma objektif katkı sunmakla birlikte, iyi ele alınmadığı takdirde, en kızıl sosyalisti dahi burjuva temsilcisine dönüştürebilir. Devamlı baskı altında kalan, baskı zincirlerinin gevşemesi için can atan küçük burjuva “sosyalizmi”, arı adalet ve hak talepleriyle, ezilen sınıfların çıkarlarını reformlar derekesine düşürerek, bir gelecek toplum tasavvurunda bulunurlar. Kimi küçük burjuva devrimci grupların dolaysız olarak burjuva demokrasisine, yaşadığımız 150 yıllık tecrübeye rağmen tamah etmesinin kökleri, işte buradan gelmektedir. Üretim ilişkilerinin gelişmişliğinin “demokrasinin” gelişmişliği ile eş değer tutulması ve uygar Avrupa masalların yılmaz tekrarıyla, burjuva güllerden “sosyalizm” bahçesi düzenlemesi... Yukarıda özetlediğimiz tablodan ne yazık ki, radikal sosyal kurtuluş mücadelesi veren devrimci yapılarda nasibini almaktadır. Tüm bu teorik keşmekeşliğin ortasında, Hüseyin Aygün gibi, düşün dünyasını sadece bulunduğu alanla sınırlı tutan ve burası üzerinden bir gelecek düşleyen birisini sarıp sarmalamamasını bekleyemeyiz. Lenin, Ne Yapmalı eserinde bunu şöyle açıklamaktadır: “Bu baskı toplumun çeşitli sınıflarını etkilediğine göre, kendisini yaşamın ve eylemin en çeşitli alanlarında –meslek, kamu, özel, aile, din, bilim vb, vb, alanlarında- ortaya koyduğuna göre otokrasinin siyasal teşhirini bütün yönleriyle örgütlemeye girişmeyecek olursak, işçilerin siyasal bilincini geliştirme görevimizi yerine getiremeyeceğiz besbelli değil midir?”[10]. Hayatın tüm akışını, bulunduğu andaki çelişkilerle sınırlandıran, mahalle “sosyalizmini” geçmeyen talepler –ki taleplerin bir kısmı Demokratik Halk Cumhuriyeti Programı’nda mevcut olan haklı taleplerdir- sistemle köklü kopuş içerisine girmediği takdirde, kendisine sisteme yedeklemekten alı koyamaz. Velhasıl, Hüseyin Aygün şahsında yaşananlar bundan ibarettir.

Sonuca Varırken Hâkim sınıflar, ülkenin reorganize sürecinde, “seçimler” adı altında büyük bir tasfiyeci si-

yaset izlemektedirler. Hem askeri operasyonlarla Kürt devrimci dinamiklerini fiilen ezmenin peşine düşerken, KCK operasyonlarıyla ise yüzlerce siyasetçiyi tutuklamışlardır. Ezilen sınıfların önüne “seçim” olarak koyulan gerici sistem partileri, kitlelerin gönlünü tekrardan kazanabilme umuduyla birden fazla oyuna başvurmaktalar. AKP, “açılımlar” fatihi olarak oy peşine düşerken, CHP, halk kitleleri üzerinde önemli etkisi olan devrimcilerin etkisini kullanarak bunu yapmak istemektedir. Ergenekon sanıklarından, başörtülü kadın adaylara kadar tüm “dinamikleri” bağrında toplayan CHP bununla da yetinmeyerek, genel kurullarında ve mitinglerinde devrimci önderlerin posterleri asarak, devrimci önderler üzerinde, oy toplama yarışına girmişlerdir. Genel tablo bundan ibaretken, Dersim’de izlenen siyaset tamamen özeldir. Komünist-devrimci ve yurtsever hareketin yoğun olduğu bu coğrafyada, AKP eli ile açılan üniversite sonrasında cemaatçi örgütlenmelerin faaliyetleri yoğunlaşırken, CHP ise atak olarak, devrimci değerlere ikonalaştırıp, halkın geri duygularına hitap ederek saha yaratmaya çalışmaktadır. CHP, yine özel olarak, geçmişte sosyalist hareket saflarında bulunan kişileri bünyesinde toplayıp, gerici yüzünü “sosyalizm” maskesiyle gizlemeye çalışmaktadır. Daha 2010 Mayıs’ında KAYPAKKAYA anmalarına katılarak, ‘sistemin gerçek yüzünü İbrahimlerden öğrendik’ diyen Aygünler, bugün sistemin en köklü gerici partilerinin özel savaş yöneliminin adaylığını yapmaktadır. Evet, sistem CHP üzerinden, devrimci-komünist hareketin değerlerini silikleştirerek, özel bir savaş gerçekleştirmektedir. Geçmişte aramızda olanları bağrında toplayarak, “sosyalizme” muhalefet sınırları çizmek istemektedir. Radikal toplumsal dönüşüm mücadelesi veren Yeni Demokrasi güçleri, Dersim özgülünde, devrimci dinamiğimizi hedef alan gerici saldırıları teşhir etmekte, refleks göstermekte ve karşı koyuş sergilemektir. Hüseyin Aygün’ü dünü ile değerlendiren ve ona dünü üzerinden anlam yükleyen her türlü anlayışlara ortam sunulmamalıdır. Bu anlayış sahipleri ile uzlaşma, gerici sınıfların tasfiyecilik bağlamında bize yönelik gerçekleştirmek istedikleri özel savaş saldırılarına ortam sunmak olur. Kişileri geçmişiyle sınamak değil, bulundukları yerle değerlendirmek doğru olanıdır. Hüseyin Aygün, gelinen aşamada, ezilen sınıflara başkaldırıyı değil, gerici sisteme yedeklenmeyi emretmektedir. Feuerbach’ın da söylediği gibi; ‘kim köleyi köleciliğe karşı isyan için harekete geçirmek yerine teselli ediyorsa, o kölecileri destekliyordur’. Sınıf işbirlikçilerini teşhir etmek, Dersim alanımızdaki devrimci boykot taktiğinin özgün siyasetidir. Sorunun kendisi basit bir eleştiri değildir. ‘Tarihin, dinin, felsefenin, bütün öteki teorilerin devindirici gücü, eleştiri değil, devrimdir’[11] Dersim’de izlediğimiz özgün siyasetimiz de devrimcidir! [1] William Shakspeare [2] Mao Zedung/Seçme Eserler/ Kaynak Yay./sf 39 [3] Hüseyin Aygün/Dersim Halkına ve İlerici Kamuoyuna adlı açıklamasından [4] Hüseyin Aygün/Dersim Halkına ve İlerici Kamuoyuna adlı açıklamasından [5] Hüseyin Aygün/Dersim Halkına ve İlerici Kamuoyuna adlı açıklamasından [6] Hüseyin Aygün/Dersim Halkına ve İlerici Kamuoyuna adlı açıklamasından [7] Karl Marks&Friedrich Engels/Alman İdeolojisi/ Sol Yayınları/ sf 55 [8] İsmail Saymaz/Radikal Gazetesi/24 Mayıs 2011 [9] İsmail Saymaz/Radikal Gazetesi/24 Mayıs 2011 [10] V. İ. Lenin/Ne Yapmalı/Direniş Yayınları/sf 75 [11] Karl Marks&Friedrich Engels/Alman İdeolojisi/ Sol Yayınları/sf 68


18-19_Layout 2 5/31/11 4:51 PM Page 2

dünya 19

EKSEN

≫ ahmet hacalişi .k

ERDOĞAN’IN BÜYÜK “AÇILIM” UZLAŞMASI

B

aşbakan Erdoğan yakın zamanda yaptığı bir açıklamada Kürt sorunu yoktur dedi. Böylece 2005’de Türkiye’nin, 2009’da bizzat kendisinin meselesi olarak gördüğü sorunu 2011’de kendince bitirmiş oldu.Her ne kadar Erdoğan bitti dese de hemen her gün gözlemlediklerimiz sorunun bitmek bir yana daha da yakıcı bir hal aldığını gösteriyor. Galiba en doğru tanım “cin şişeden çıktı” demek olacak.

Emperyalistler G-8’de buluştu Emperyalist bir birliği ifade eden G-8 zirvesi, dönem başkanı Fransa’nın Deauville kentinde yapıldı. İki gün süren zirvede Kuzey Afrika ve Ortadoğuda gerçekleşen halk isyanları baş gündem olarak ele alındı. Emperyalist devletleri tedirgin eden ve “Arap Baharı” olarak teleffuz edilen eylemler bütün gözlerin buraya dönmesine neden olmuştu. Fransa’nın Deauville kentinde toplanan emperyalistler kulubü iki gün süren zirvede yeni dönem saldırlarını tartıştı ve yapılan planlamaların eksiklerini ele aldı. İran, Kuzey Kore, terörle mücadele, Japonya’daki nükleer patlama gibi bir çok konu başlığı altında saldırı planlarını tartışan emperyalist devletlerin baş gündemini ise Tunus’la başlayıp Mısır’la devam eden, en son ise bir çok arap ülkesinde baş gösteren halk isyanları ve bu bölgelere ilişkin yeni düzenlemeler oluşturdu. Bir dönamin sadık hizmetçileri olan diktatörler yeni sürecin ihtiyaçlarına cevap vermeyip halkın yaptığı eylemlerle devrilmesinin ardından afaroz edilerek yeni bir liderler yaratmanın peşine düşülmüştü. Bu bölgede cereyan eden olaylarda sınıfsal önderlik ve doğru perspekiften yoksun olan halk bu yeni projede ekarte edilerek yeni ikti-

darları tanımaya zorlanıyor. G-8 olarak toplanan emperyalistler klubü bu uşak iktidarlar üzerinde belirleyici kararlar ve kimle devam edeceklerine karar vererek bir uzlaşı sağladı. Daha önce Libya saldırısına “itiraz” eden Rusya’nın bu konuya dair ılımlı yaklaşımı bu uzlaşının diğer bir önünü oluşturuyor. Hemde Kaddafinin görevi bırakması için “ikna” görevini üstlenerek. Yarışta geri kalmak istemeyen Rusya son kertede alınan kararların altına imzasını attı. Böylece “Arap Baharı”ndan payına düşeni de almış oldu. Ayrıca bu ülkelere uluslararası “yardım”larda söz konusu milyar dolarları bulan para aktarımı ile yeni gelecek uşak iktidarların elini kuvvetlendirmek istedikleri ise açık. Tabi bu ülke ekonomilerinin bağımlılıkları artırılarak.

Zirve protesto edildi Toplantılarını olağan üstü “güvenlik” önlemleriyle yapan emperyalistler klubü, artık toplantlarını tatil bölgelerine taşıyor. Kitlenin ulaşmasının zor olacağını düşündükleri alanları tercih ederek olağanüstü askeri önlemlerde almayı ihmal etmiyor. Fransa’nın Deauville kentinde yapılan toplantıyı protesto etmek isteyen kitlenin kente girişi engellendi. Bunun üzerine G-8 zirvesini protesto için gelen kitle bu bölgeye yakın Le Havre kasabasında toplandı. Binlerce kişin katıldığı eylemde emperyalist politikilara karşı tepkiler dile getirildi. Daha öncekilere göre zayıf kalan bu eylemde, G-20 zirvesinde büyük bir eylem örgütleme çağrısı yapıldı.

AKP, Cumhuriyetin asimilasyon-tenkil paradigmasının yerine 2009’da “şefkataz tanıma” politikasını ikame etmişti. Anlaşılan “demokrat” Erdoğan Kürt sorununda “sınırlara” geldiğini düşünüyor. Kısacası AKP’nin paradigmasında, bir bölümü atılan bir bölümü de yakın gelecekte atılacağı anlaşılan, Kürtçeyi seçmeli ders olarak öğretmek, 24 saat Kürtçe TV. yayını, eski yer adlarının iadesi, Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümlerinin açılması vb. gibi tanıma adımlarından daha fazlasına yer yok. Erdoğan “Kürt sorunu yoktur, artık Kürt kardeşlerimin sorunları vardır” ve Uludere operasyonundan sonra “ne yani terörist saldırırken askerim karşılık vermeyecek mi” derken de bunu kast ediyor olsa gerek. Erdoğan’ın bu dönüşümünde, “milliyetçilik bayrağını MHP’ye kaptırmak endişesinden” ziyade daha esaslı sebepler aramak gerekiyor. Şüphesiz Erdoğan Kürt sorunundan kaçarken Cumhuriyetin denenmiş asimilasyon-inkar paradigmasına gitmeyecektir.Varacağı yer muhtemeldir ki “Ilımlı İslam” sosuyla harmanlanmış yeni bir kalkınma hamlesinin ve G. Kürdistan Bölgesel Yönetimiyle geliştirilecek ekonomik- siyasi ilişkilerin bölgede yaratacağı ekonomik ferahlama ve zayıf bir yerelleşme üzerinden sorunun çözümü paradigması olacaktır. AKP’nin bu paradigmaya meyletmiş oluşu Erdoğan’ın asker-sivil bürokrasi ile büyük bir uzlaşmaya gittiğini de gösteriyor. Burada sorulması gereken soru Erdoğan’ın neyin karşılığında uzlaştığıdır. Akla gelen en yakın olasılık Erdoğan’ın hedeflediği başkanlık sisteminde Cumhurbaşkanı olmayı pazarlıkta terazinin bir kefesine koymuş olabileceğidir. (MHP’ye bel altı vuruşları, seçimde baraj altında bırakıp meclise 367 milletvekili sokarak başkanlık/yarı başkanlık sistemine geçişi sağlayacak tek başına Anayasa yapma stratejisi gözlüğüyle okumak gerekiyor.) Bilindiği gibi Kürt sorununu kültürel hakların bireysel kullanımına izin vererek çözmeye girişmek MGK tarafından epey zaman önce kararlaştırıldı. MGK onaylı bu yeni siyaseti sahiplenmekte AKP yalnız da değil. Yeni, yepyeni CHP’de bu sanal paradigmanın takipçisi olmaya karar vermiş durumda. CHP Kürt sorunundaki ırkçı-şoven tutumunu utangaç bir şekilde değiştirmeye hazırlanıyor. Özgürlükleri esas alan bir Anayasa taslağıyla ortaya çıkan TUSİAD, TESEV’in, sıra Kürt yurttaşların ana dilde eğitimi taleplerine geldiğinde yukarıdaki kriterler dahilinde çözüm sunması da MGK koordinatörlüğünde oluşturulan kervana katılacakların epeyce (MHP’nin sessizce onayının alınması da muhtemeldir) olacağına işaret etmekte. Dünyadaki bütün gelişmelere-çatışmalara sadece enerji penceresinden bak-

mamak gerektiği genel bir doğru olsa da günümüzde ve yakın gelecekte Avrasya’daki çatışmalarda belirleyici olanın petrol-gaz olacağını söylemek kehanet olmayacaktır. Bilindiği gibi Bush döneminde Afganistan-Pakistan’da yaşananlar ile bölgede Rus-Çin’in yükselişinin önlenememesi sonucu Ortadoğu merkezli Avrasya stratejisi çöktü. Obama ile birlikte ABD elebaşılığındaki emperyalizm, çatışmanın sıklet merkezini Ortadoğu’dan Afganistan-Pakistan’a kaydırmak zorunda kaldı. Afganistan-Pakistan’ın hem bakir enerji kaynaklarına sahip Avrasya’nın giriş kapısı olması hem de olası Rusya-Çin-Hindistan stratejik ittifakını kesen hilalin ortasında yer alan stratejik konumları ABD’nin bölgeye acilen müdahale etmesini gerektirdi. AfganistanPakistan cephesinin çökmek üzere olduğu konjonktürde iki cephede birden savaşamayacak olan ABD-NATO şemsiyesi altındaki güçler Irak’tan çekilerek Afganistan-Pakistan’a yönelmek zorunda kaldılar. Soğuk savaş boyunca iki emperyalist gücün dehşet dengesine göre kendisine hareket alanı bırakılmayan Türkiye’ye bu konjonktürde ABD tarafından yeni bir görev verildi. Kağıttan şato devlet Irak’tan çekilecek olan ABD’nin boşluğunu doldurmak. Davutoğlu’nun, Yeni Amerikancı Neo-Osmanlıcı dış politikası paralelinde eski Osmanlı kolonilerinde mevcut olduğu zannedilen kültürel etkiler kullanılarak bölgesel güç olacağını düşünen AKP bu öneriye hemen atladı. Sorunu “çözmek” üzere yola çıktı. Ancak MGK’nın kırmızı çizgileri kendisine hatırlatıldı. Esası çözümsüzlük olan bu politikayı Kürt dinamiklerinin kabul etmemesi nedeniyle senaryo kısa vadede başarısızlığa uğradı. İsteğin arka cephesinde stratejik öneme sahip bölgenin yeniden yapılandırılması, enerji arz ve güvenliğinin kesintisiz sürmesi, Siyonist İsrail’in politik meşruiyeti ve Filistin meselesinin halli, bağlı olarak Suriye’nin yeniden yapılandırılması ve Lübnan sorununun çözümü amacı vardı. Senaryoya göre Türkiye enerjide önemli bir terminal ülkesi ve borsası olacak, G. Kürdistan pazarından pay alacaktı. Ancak hem ülkeden geçecek boru hatlarının güvenliği hem de Irak sorunsalında fonksiyon ifa edilebilmesi için, yakıcı bir hal alan Kürt sorununun halli gerekiyordu.Zira Türkiye bu sorunu çözmeden ve savaşı sürdürerek yüklenen misyonu sonuca taşıyamayacağı gibi G.Kürdistan’da üstlenen PKK gerillalarının varlığı halinde ne ülkenin ne de Irak’ın istikrarı sağlanamayacaktı. Gelinen aşamada, devlet iktidarının asli sahiplerinin Erdoğan dahil bütün siyasi aktörleri dün olduğu gibi bugün de MGK’nın çizdiği sınırlar dahilinde hareket etmede uzlaştırdığını söylemek doğru olacaktır. Devletin yetmiş senelik asimilasyon-inkar politikasının yerine Kürtçeyi seçimlik ders olarak öğretmeyle sınırlı, zayıf bir adem-i merkeziyetçilik ile G.Kürdistan ve Suriye (Erdoğan’ın Esad ile halvet olmasını biraz da bu gözle okumak gerekiyor) ile bütünleşmenin bölgede sağlayacağı kalkınma siyasetiyle sorunun hallinde tüm aktörler anlaşmış bulunuyor. Kürt dinamiklerinin bu paradigmaya razı olup olmadığının anlaşılacağı 12 Haziran seçim sonuçları bu yanıyla da önem taşımaktadır.


20-21_Layout 2 5/31/11 2:36 PM Page 1

1-10 HAZİRAN 2011 Halkın Günlüğü

1938’de ölüm her yeri “Biz keder diyorduk, tarihmiş Dilimizde işte o kil ve kül tadı”

*Elif Gümüş Büyük beton binalarla çevrili küçük bir alana sığınan gecekonduda, bütün gençler nenelerinin etrafında toplandı. Yüzünde resmi tarihin yazmadığı bilgileri saklayan yaşlı kadın, tarihin derinliklerine uzanan bilgeliğin vücudunda yarattığı tüm ihtişamla artık gençlere anlatılmayan, onlardan saklanan ve yasaklanan acılarla yüzleşmesini istiyordu. *** Başınızı yukarı kaldırmadan göremediğiniz heybetli Munzur Dağları’nın karşı ovalarında konumlanmış köyün içerisinde, korkunun yarattığı telaşlı bir halle sağa sola koşuşturarak dün gecenin ağır geçen atmosferinde son hazırlıklarımızı tamamlamak için köy meydanında toplandık. Köyün ileri gelenleri alacakları kararın köylüyü düşüreceği duruma içerleyerek, başlarına çöken felakete anlam bulmaya çalışıyorlardı. Zaman ilerledikçe, felaket yaklaştıkça, kimin Kürt kimin Ermeni olduğu sorulmadan yıllarca beraber yaşandığı bu topraklarda zor bir karar, bizi bekliyordu. Eşyalar toplanmış, kapıda bekleyen göç rüzgârının sağa sola savurduğu ağır kömbe ve ekmek kokularıyla herkese haber salıyordu. Köyün ortasında telaş içerisinde bekleyenlerden gözü uzakları arşınlayan sessizliği parçaladı: “Geliyor” Sesin işaret ettiği köyün alt mezrasına döndü bütün meraklı gözler. Tozu dumana katıp yoldan uçarak gelen atlı yaptığı kıvrak hareketlerle, sırtında taşıdığı haberin, zamana karşı yenilmesini istemiyordu. Köye dalan haberci attan hızlı bir hareketle atladı, koşarak köy heyetinin yanına geldi ve titrek sesiyle heyete durumu bildirdi: “Dağın ön yamacına vardı kan kusan ordu. Ovalılar göç yoluna koyuldu.” Heyet toplanarak son kararı verecekti artık. Göç kesindi bizim için, bizi var eden her şey ellerimizin ve avuçlarımızın arasından kayıyordu boşluğa doğru. Heyet temsilcisi ağzını kanatan cümleleri boğazındaki düğümün çözülmesiyle salıverdi dışarıya: “yola koyuluyoruz”. *** Biz köyü yalnız bırakacaktık, köy kimsesizleşecekti. Köy bizimle göçe katılamayacaktı ve biz kimsesizleşecektik. Yaşlı kadınlar köyün altında bulunan eski mezarın yanında son kez toplandı, Kürtçe ve Ermenice klamlar son kez birbirlerine sarılıyor, yağlı kumaşlar ateşe verilerek Hızır, Munzur Baba ve Düzgün Baba yardıma çağırılıyordu. Haber tüm köylüyü derinden etkiledi. Herkes evlerine koştu ve büyük göç için son hazırlıkları tamamlamaya koyuldu. Heyet temsilcileri en önde giderken arkasında gençler, kadınlar ve çocuklar ilerliyordu. Derin

vadileri saklayan ormana doğru bakan yaşlı gözler, ardından heybetli Munzur dağına baktı. Dağın dik başını kaplayan kara dumanları gördü, irkildi. Yön gösteren yaşlı köylü ormana doğru çıkan yamacı işaret ederek, “Ya Hızır bu kan deryasında yardımcımız ol” dedi. *** Yamacı tırmandıktan sonra karşı orman içerisindeki derin vadilere bakan ihtiyar heyeti, havanın kasvetinden ve rüzgarın taşıdığı kokudan kötü bir şeylerin yaşandığını anladı. Derken bütün göç kervanı orman içerisindeki köylerden dumanların, gökyüzüne tırmanışı izlemeye başladı. Heyet durdu ve göç kervanını yeniden toparlandı. Etraflarının sarıldığını ve yaşlılarla çocukların oluşturduğu bu kervanın, ormanın derinliklerinde kıvrak manevralar yapamayacağını belirten heyet, etraflarını saran düşman çemberini aşamayacaklarına karar verdi. Yaşlı bir kadın söze atıldı: “Nereye gidelim ölüm her yeri sarmış. Varsın yıllardır bize yüreğini açan topraklarımızda bulsun bizi, gitmeyelim bir yere” Korkunun iyice hakim olduğu yüzlerde, yaklaşan kıyametin izlerini okumak mümkündü, gizlenmiyordu çocuklardan. Baktılar birbirlerine, başka yapacak bir şey yoktu, en iyisi köye dönmekti. Göç kervanı, geldiği yoldan köye geri döndü. Dağlardan sıyrılıp ovaya akan kara dumanlar, vahşeti kusanların da köye yaklaştığını haber veriyordu. *** Bütün köylü evlerine dağıldı, kapılar kilitlendi, arkasına samanlar yığıldı ve sessizlik içerisinde köpeklerin havlamaları arasında bekleyişimiz başladı. Tüm köylüler evlerine kapanırken, birkaç köylü ise korkudan ne yapacağını şaşırarak ormana saklandı. Fazla bir süre geçmeden kara suratlıların, önlerinde atlı subaylarıyla köyün alt tarafında bulunan patika yoldan gelişi göründü. Yabancı devletlerden alınan uzun süngülü tek atışlı, yarı otomatik kan kusan silahlarla kuşanan devşirme ordu, evlerin kapısına dayandı. Öndeki ihbarcı, köylülerden bazıların ormana kaçtığını belirtti. Yüzünde yaraları olan göbeği şişkin Türk albayı, devşirme ordusuna dönerek emir verdi: “Evleri boşaltın ve ormana kaçanları yakalayın!” Uzun süngülerle sağa sola bağıran askerler, ölüm tehditleri savurarak kapıları açmamızı istedi. İlk açanlar fazla dayak yemeden götürüldü. Direnenler ise yerlerde tekmelendi, dipçiklerle dişleri döküldü. Bütün köylü teker teker köyün altında kalan düz mezrada sıraya dizdirildi, dipçik darbeleriyle. Ormana dalan askerler, önlerine kattıkları ihbarcı ile insan avına başladı. Etrafın sarılmasından dolayı fazla uzağa kaçamayan köylüler saklandıkları ağaçlardan teker teker aşağı indirildi.

Sonbaharın döktüğü yaprakların altında saklanan ve korkudan dili tutulmuş köylü ise, sesini çıkarmadan etrafında dolanan adımların çıkardığı sesleri takip ederek, askerlerin kendisine olan uzaklığını kavramaya çalışıyordu. Kürt illerinden emir altına alındığı görünüşünden belli olan bir asker, kıpırdayan yaprakları fark etti. Yavaş yavaş etrafındaki askerlere dahi sezdirmeden, oraya doğru kaydırdı arama güzergahını. Kıpırdayan dalların altında kümelenmiş korkudan titreyen bedeni görünce, Türkçe “Sakın ses çıkarma, kendini oynatma. Çıkarsan seni vururlar. Ben buraya bakıp gideceğim” dedi. Yaprakları üzerine örtmüş korkudan tir tir titreyen köylü ise, askerin kendisiyle konuştuğunu duyunca, bilmediği dilin üzerinde yarattığı korkudan dolayı olduğu yerden fırladı ok gibi. Koşmaya başladı. Askerin vücudu kasıldı, titredi ve dizlerinin bağı çözülerek olduğu yere yıkıldı. Diğer askerler hemen köylünün üzerine atladı ve ellerini bağladı. Bir subay arkadan bağlı ellerin, ipini kontrol etti. Bedenin titrediğini fark etti. Sırtına bir tekme attı. Yüzükoyun yere kapaklandı köylü. Postalıyla köylünün başını ezen subay belinden çıkardığı kılıca, tüm kuvvetini vererek köylünün başını bedenden ayırdı. Yakalanmasında kendi payı olduğunu düşünen askerin gözlerinden yaş geldi. Geçtiği köylerdeki katledilenlerin suratları aklına düştü. Subay köylünün başını eline alarak, köye doğru yola koyuldu. Elindeki kırbacı sağa sola ritimsiz bir şekilde sallayan kıta komutanı, namluların ağızları önünde sıraya dizilen köylülere dönerek, “Her şeyi vatanın kutsal topraklarının korunması ve yüce Türk milletimizin bölünmez menfaatleri ile yaratılan zenginliklerimiz düşman kışkırtmalarına kaptırılmasın diye yapılıyor. Sizler ne yaptınız, devletimizin şefkatli kollarına kendinizi bırakmadınız. Buradaki temsilcilerimizin emirlerine karşı koyup bize silah çattınız. Sizi koruyan askerlerimizi öldürdünüz. Dış güçlerin oyununa geldiniz.” dedi. Elleri titreyenler, gözleri yaşlarla dolu kadınlar, anlamadıkları bir dille kendilerine bir şeyler anlatan ve geçtiği her yerde kan kusan kara ordunun başı olduğunu tahmin ettikleri askerin sergilediği vücut ritimlerini takip ederek kendilerine ne yapacağını çıkarmaya çalışıyorlardı. Komutanın konuşmaları ormanda yakalananların getirilmesiyle kesildi. Subayın elinde tutulan kesik baş köylünün ortasına atıldı. Subay ve komutan sinsice güldü. Köylüler kesik baş için feryatlar kopardı, yaşlılar bu zulüm bitsin diye dualar okudu. Köylülerin biraz uzağında süngülü silahların zoruyla sıraya dizildi ormana kaçanlar. Komutan önlerine geldi. “Devletin şefkatli ordusundan neden kaçıyorsunuz pis yaratıklar” diyerek, kaçanlara tekmelemeye başladı. Sonra komutan tek emirle kan kusan askerlerini, kaçakların karşısında tek sıraya dizdirdi. “Hedef

al” komutunu verdi. Köyün yaşlılarından biri öne atıldı. Komutana Türkçe seslenerek, “Yapmayın, etmeyin” dedi. Komutan kendisine Türkçe seslenen köylüye dönerek, “Bunu Türk devletine karşı çıkmadan, silah kuşanmadan önce düşünecektiniz” dedi. Yaşlı köylü, “Size karşı kuşandığımız tek şey korkumuzdur. Biz yabancı kışkırtmacıları ne bilir ne de tanırız. Sizin yarattığınız bu kötülükler deryasında yardımımıza -gökyüzüne dönerek- ya Hızır ya Ali yetişsin. Ya Munzur Baba, ellerini insan kanıyla yıkayan bu zebanilerin vahşetinden kurtarın bizi” dedi. Komutan kendisine karşı çıkan köylünün de, kaçak köylülerin arasına koyulmasını istedi. Kadınlar ağlamaya başladı. Çocuklar annelerinin şalvarlarının arkasından gizlice olup bitenleri izliyordu. Köyün gençleri az kalmıştı. Çoğu dağ ve orman köylerinde gerçekleşen katliamlardan kurtulanlara yardım ediyor, birçoğu da katliam ordularını durdurmak için tek atımlı silahlar, balta ve oraklarla donatılmış küçük köylü birliklerine katılıyordu. Ormanda yakalananların karşısında sıraya dizilen askerler, silahlarıyla korkudan titreyen bedenleri, namlunun hizasına getirdi. Yaşlı ihtiyarın karşısındaki askerin elleri titriyordu. Asker, köyünden alınarak zorla silahaltına alındığı günden bu yana, yakılan köylerin, katledilen insanların çığlıkları nedeniyle, verilen emri yerine getirecek gücü bulamıyordu kendisinde. Yaptığı katliamların yarattığı ustalıkla fark etti titreyen elleri komutan. Askere keskin bir tokat atıp, “Seni de kurşuna dizdiririm!” diyerek, askerin elindeki silahı kendisi aldı: “Hazır olun!” dedi ve ateş emrini verdi. Köyün mezrası ilk kez insan kanı tadıyordu. Bağrışmalar, feryatlar göğe doğru yükselmeye başladı. Düşenlerin gözleri ayakta kalanlara son kez bakmanın istemiyle açık kalmıştı. Çocuklar sırayı bozarak kaçmak istedi. Anneler küçük yavruları vurulmasın diye sımsıkı kapaklandılar üzerlerine, göğüslerini parçalayıp, yavrularına korunak olmak istediler. Sıcak kan kokusu göğe yükselirken, ölümün soğuk havası bütün köylüyü sardı. Vurulanların hemen önüne, dipçik darbeleriyle komutan tarafından seçilenler dizdirildi. Katliam birliğinin askerleri değiştirildi. Yeni tetikçiler dizildi köylülerin karşısına. Komutan kan ağlayan kadınlara ve sinirden dişleri ile dudaklarını parçalayan gençlere göz attı. Çirkin bir gülümseme kapladı yüzünü, cebinden not defterini çıkardı. Son sayfaları temiz kalan yeri açarak, etkisiz hale getirilen Dersimli isyancılar arasına, 7 kişi daha yazdı. Kalemi boş sayfanın açık arasına yerleştirdi ve askerlere dönüp bir daha “Hazır ol!” komutunu verdi. *** Uzaklardan gürültü koparan siyah cisim, dumanlarla kaplı dağların heybetini aşarak, Ovacık’ın düz ovalarında süzülüyordu.


20-21_Layout 2 5/31/11 2:36 PM Page 2

öykü yaşam 21

sarmıştı Kürt ve Ermeni köylüler ilk defa katliam sırasında yakından gördükleri ve patlayan taşlar atan, kan makinesine çevirdiler yüzlerini. Uçaktan bu sefer patlayan taş yerine kağıtlar atılıyordu vadiye. Bazı bildiriler kurşuna dizilecek köylülerin yüz metre uzağına düştü. Komutan askere, “Bildiriyi getirin” dedi. Asker koşar adımlarla yere düşen birkaç bildiriyi toparlayarak, komutana getirdi. Kurşuna dizilmeyi bekleyen köylüler ani gelişen bu duruma anlam vermeye çalışırken, komutan bildirinin verdiği haberi değerlendiriyordu yardımcılarıyla. Sonra askerlere döndü ve isteksiz bir şekilde “Önde gelen isyancılar yok edildi, etraf temizlendi, sefer bitmiştir, nüfus sayımına geçin” emrini verdi. *** Ölenler, geride kalanlar tarafından toplu şekilde mezara gömüldü. Askerler, not defterlerine katliamdan kurtulan köylüleri, aile dağılımına göre kaydetmeye başladı. Köylülerin evleri arandı, erzaklar ve değerli eşyalar atlara yüklendi. Bütün köylüyü bir avuç toprağın üzerinde istifleyen askerler, ellerinde paslı demirin yarattığı korku kudretinin verdiği gururla subayın fotoğraf makinesine poz veriyordu. Komutan, askerlere gösterdiği iki kadını, kendilerine yol göstermesi için alıkonulması emrini verdi. Asker postalları altında genç delikanlıların kan kusan bakışlarına aldırış edilmeden, biri Ermeni biri Kürt iki genç kadın, silah zoruyla birliğin önüne katıldı. Kan kokusu sinmiş askeri birlik, korku dolu gözlerin önünde yola koyuldu. Askeri birlik patika yolda kaybolduktan sonra, kadınların eşi ve kardeşi de gizlice vurdular kendilerini yola. Bir gün sonra iki kadın, komutan emriyle dere kenarına atıldı. Askeri birliği arkadan gizlice takip eden köylüler, kendilerinden geçmiş yara bere içinde kalan kadınları sırtlarında taşıyarak köye getirdi. Yaşadıkları vahşete fazla dayanamayan kadınlardan biri Munzur suyuna, diğeri ormanların derinliğine bıraktı kendini. Bir daha ikisinden de haber alınamadı. Dersim’de kara ordu ölüm kusmayı kestiğinde binlerce insan katledilmişti. Daha sonra sürgünler ve kayıplar ortaya çıkmaya başladı. Çocuklar anasız, babasız kaldı. Yaşanan acıları anlatmaya, konuşmaya kimsenin gücü yetmedi. Herkesi derin bir sessizlik kapladı yıllarca. Ne düğün halayı vuruldu davul zurnalı, ne çocuk gülüşmeleri inletti vadileri, ne de köpekler havladı karanlığın misafirlerine.

*1938 Dersim Katliamı’na çocuk yüreğiyle tanıklık eden, bu anlatımı bize miras bırakan Dersim Ovacık Kızık köyü doğumlu Elif Gümüş’ü ölümünün 1. yıldönümünde saygıyla anıyoruz.

ANTAGONİZMA ≫ muzaffer oruçoğlu İNSAN

K

üçükten büyüğe, basitten karmaşığa, karanlıktan ışığa... İnsan, ülke, dünya, güneş sistemi. Çoğula kayarak sürdürelim: her biri milyonlarca yıldızdan oluşan yıldız kümeleri; yıldız kümelerinden oluşan galaksiler, galaksilerden oluşan süper galaksiler (trilyon yıldız), süper galaksilerden oluşan evren; yani, aklın son değil, somut sınırı. Bilimin son verileri, evrende 125 milyar galaksinin olduğunu ileri sürüyor. Biz, Samanyolu galaksisine bağlıyız. Bağlı olduğumuz ve göbeğinde büyük bir kara deliğin yer aldığı bu galakside 200 milyar yıldız var. Bizim galaksimiz, yani Samanyolu, Yerel Grup adı verilen ve 30 kadar galaksiden oluşan bir galaksi grubunun üyesidir. Duyumsadığımız, tahmin ettiğimiz, bildiğimiz şeye Evren diyoruz. Sonsuzluk denilen nesnenin içinde kaç evren, kaç süper evren var bilmiyoruz. Uzaya, radyoteleskopların, kızıl ötesi, mor ötesi vb. ışınların gözleriyle bakıyor, uzay zamanı, mekânı ve hızı içinde düşünmeye çalışıyor, kızıl ötesi astronominin kapısını, sonsuzluğa doğru zorluyoruz. Akıl almaz bir hızla yıldız doğuran, patlayan, çarpışan, daralan, genişleyen, milyarlarca cüce ve süper galaksilerle sarılmış durumdayız. Herbirimizin içinde bir kara delik. Araplar, kolay kolay ayaklanmazlardı, kara delikleri ayaklandırdı onları; genişleyip, vakum gibi çekmeye başlayınca, kendi karadeliklerine düşmemek için ayaklanmak zorunda kaldılar. Yığınlar, kendilerine ait olmayan bir zaman diliminden ayağa kalktılar mı, miniminnacık, basit anların ışıltılarından, güçlü, bütünsel bir ışık doğar ve o ışık onları kendilerine yaklaştırır. İnsan, uzayın bir parçasıdır. İnsanın karakteri, uzayın karakterinden kopuk değildir. Hassas etkileşimin ve diyalektik bağıntının gücünü küçümseyemeyiz. Süpernova patlamaları, zincirleme reaksiyonlar, çarpışmalar, parçalanmalar, iyonize olmalar, birleşmeler, için için kaynayan ateş küreleri, karanlık maddeler, nötron yıldızları, kara delikler. İnsanın iç dünyası, pek farklı değildir bu manzaradan. İnsan, kaosla kozmos arasında cereyan eden bir ruh macerasının adıdır; gerçeğin kalbine vuran ışıktır. İnsan, asırlardır, kendi beyninin dışında, madde denilen bir şeyin olup olmadığını tartıştı. Madde olsa bile onu, Berkeley gibi “nonentity” yani olmayan şey olarak niteledi. Tabi bunu yaparken, sırtını sağlam bir varoluş bilincine dayama ve mutlak olanı egemenliği altına alma çabasından da geri durmadı. Mülkiyet hırsı, insanı evrenin merkezine ya da felsefenin zirvesine yerleştirdi. Merkezden ya da zirveden, tüm organik ve inorganik alemi hükümran nazarlarla süzen insan, kendi mutlak egosunu, özgürlük olarak ilan etti. İnsanın beynini, varoluşundan bu yana iğdiş eden metafizik, Kant’ın eleştirel felsefesi ile Schopenhauer’in irade felsefesinin ateşinden geçerken, çatallaştı, nihi-

list bir kol şeklinde, nisbeten daha ileri ve daha çekilebilir olan belasını sürdürdü. İnsan, Marks’la, esaslı bir şekilde, “Mutlak”ı ve “Değişmez Öz” ü çarmıha gerdi; kendi içindeki kara delikten bir ateş olarak püskürdü ve yabancılaştığı eski devleti tüm iç ve dış bağlantılarıyla birlikte yıktı. Ve yerine eski toplumun tüm mülkiyetini olduğu gibi devrettiği yeni bir devlet kurdu. Yaratıcılarını yabancılaştıracak, dönüştürüp ezecek bir devlet cihazıyla harekete geçti, gelgelelim ki, devletini yıktığı eski sistemle esaslı bir şekilde hesaplaşamadı. Hesaplaşamazdı, çünkü eski toplumun en büyük cihazını, yeni bir biçimde ve özde büyüterek işe koyuldu. Yeni cihazın dönüştürdüğü yönetici insanla, mülkünü kaptıran ya da mülk edinmek isteyen insan, devleti yıkmadan, dönüştürdü ve ondan mülkünü geri aldı. Ve böylece sistem, bir nevi aslına rücu etmiş oldu. İnsan şimdi ne yapacak? Bu eski sistemlerle ilelebet yaşayamaz. İnsanın yeni atılımının özü ve biçimi ne olacak? Yirminci yüzyılın büyük atılımlarını mı tekrar edecek, yoksa, kudretini artık yitirmiş o atılımları da afallatan yeni öz ve biçimleri mi deneyecek? İnsan, bu soruların cevaplarına pek yanaşmıyor. Çözümleme, yorumlama, yargılama ve çıkarsama cesaretini gösteremiyor. İnsan, Arap dünyasında, hakkın çıplak talibi olarak ayağa kalktı. Şiarını biliyoruz: Diktatörler gitsin, devlet kalsın, parlamenter sisteme geçilsin. Eski durumdan daha iyi bir durum. Ehveni şer durumu. Köleliğin “demokratik” biçimi. Kim ne derse desin, şu anda, dünyanın en ileri insanı, Arap insanıdır. Kaos uzayının en parlak galaksisine girdi o, devesiyle birlikte. Şiarıyla mı? Hayır. Hükümdarı tahtından yıkma cesaretiyle. Arap ayaklanması bize yepyeni teorik dersler vermedi, ama teorideki tıkanıklığın ayaklanmalarla açılacağını telkin etti. Yığınların şehirlerde, güçlü ordulara karşı aylarca direnebileceğini, yeni mevziler kazanabileceğini gösterdi. İnsanın, insan ve mallar üzerindeki mülk duygusu, büyük bir beladır. İnsanı harekete geçiren, ilerleten, onu insana ve doğaya saldırtan muharrik güçlerin içinde en korkuncu bu duygudur. Bu duygu, insanın doğasındaki saldırganlık ve egemenlik güdüsünü, on kat artırmıştır. İnsan, barış ve özgürlük gibi en güzel kurtuluş duygularını bile kanla kazanmak, gerçekleştirmek zorunda kalıyor. Kanla gelen özgürlük güçleri, kanın yarattığı ortamı, güçlü bir iktidar veya diktatorya ile denetim altına alarak ilerlerken, kendi ideallerini iğdiş etmek zorunda kalıyor. Tüm bunlara rağmen tarih, insanın ilerlediğini, daha iyi bir yaşamı yakalama, yoğun ilişkiler içine girme, bütünleşme ve kollektif güvenliği önemseme arzusuna, yeteneğine sahip olduğunu gösteriyor.


22-23_Layout 2 5/31/11 2:40 PM Page 1

22 çevre

Siyanür ve yaşam

Egemenler, kar ve rant hırsıyla doğa ve yaşamı talan etmeye, bu uğurda işçi, emekçi ve köylüleri hiçe saymaya devam ediyor. Kütahya Eti Gümüş A.Ş.’de yaşanan siyanürlü atık havuzlarının patlamasıyla birlikte yetkililer ve şirket sahipleri söz birliği etmişçesine “tehlike yok” diyor.

HES’lere karşı nöbet Fethiye Karacaören Köyü sınırları içerisindeki Kızıldere üzerine yapılmak istenen HES projelerine karşı köylüler nöbete başladı Eres enerji şirketinin Kızıldere üzerine kurmayı planladığı 5 HES projesine karşı köylüler ve çevreciler nöbete başladı. Fethiye Saklıkent Koruma Platformu tarafından yürütülen bilgilendirme toplantıları ile HES’e karşı bir araya gelen köylüler, çevre köylerin de desteği ile 21 Mayıs cumartesi günü dere kenarında nöbete başladı. HES şirketinin şantiye kurmasına ve suyu tutmasına karşı nöbet tutmaya başlayan köylüler, şirket gidene kadar nöbet tutacaklarını ifade etti. Fethiye’nin turizm açısından önemli bir yer olduğunu söyleyen Karacaören Köyü muhtarı, ‘Fethiyeli insanların nefes almaya geldikleri bu gibi yerlerin şantiyeye çevrilmesine izin vermeyeceklerini’ söyledi. Daha sonra konuşma yapan Orman Mühendisi Atilla Küçükkala çevrede yaptığı incelemeleri köylülerle paylaştı ve mahkeme sürecine elindeki bulguların da eklenmesi gerektiğini belirtti. Küçükkala; “Dere çevresinde 2 adet 600 yaşından büyük çınar ağacı, 2 adet yaklaşık 400 yaşında sığla (günlük) ağacı tespit ettik ve bu ağaçların anıt ağaç statüsünde olduklarını, anıt ağaçların asla kesilemeyeceğini” söyledi. Konuşma yapan bir diğer isim de Saklıkent Koruma Platformu’ndan Mehmet Polat’tı. Polat; “Yaklaşık 1 yıldır HES’lere karşı çalışma yapıyoruz. Bu 1 yıl içinde bizim mücadelemiz gelişirken HES’çi şirketin saldırıları da gelişti. Yapılan baraj sayısı 1’di, 5’e çıktı” derken yaşadıkları yerin savunmasız olmadığını şu ifadelerle özetledi: “Ağaçların, bitkilerin dili yok. Onların adına da biz ses vermeliyiz, bu mücadele hayat mücadelesi ve başarana kadar devam etmeliyiz”

Geçtiğimiz günlerde yaşanan 5, 9 şiddetindeki depremin ve süren artçı sarsıntıların da ardından çeşitli çevre örgütleri ve odaların siyanürün su, toprak ve havadaki oranının gittikçe arttığına ve insandoğa sağlığı açısından tehlikenin büyüdüğüne dikkat çeken açıklamalarına karşı devlet ve yetkililer sağır. 1989’da açılması planlanırken Özal döneminde (1987’de) yapımı hızlandırılarak açılan Eti Gümüş Fabrikası bir devlet işletmesiyken TÜŞTAŞ’ta idi. 2004 yılında Sabahattin Gümüş’e blok satışı yapılırken, lojmanlar dahil tüm ekipmanları da satılan Eti Gümüş işletmesinde, toplam 4 baraj bulunuyor. Tesiste, siyanürün ithal edilmesinden dolayı havuzlarda dönüşümlü gümüş üretimi yapılıyor. (İşlenmiş gümüşün ardında kalan atıklı siyanür barajda toplanır atıklar dibe çökünce siyanür üstte kalır ve fabrika siyanürü tekrar kullanılabilir). Fabrika çevresinde 4 köy (Gümüşköy, Aliköy, Köprüören Köyü ve Dulkadir Köyü) bulunuyor. Fabrikaya en yakın köy Gümüşköy. Köprüören Köyü ve Gümüşköy’de bulunan ailelerden Eti Gümüş Fabrikası’nda çok sayıda çalışan bulunuyor. Gümüşköy’ün nüfusunun çok büyük bir kısmı fabrikada çalışıyor.

Siyanüre göz yumuyorlar Köprüören köylülerini ziyaret ederek yaptığımız görüşmelerde fabrika devlet elindeyken fabrikada görevli olan bir köylü şöyle konuştu: ‘’2004 yılında özelleştirildiğinde 4 barajın kapasitesi dolmak üzereydi. O göletleri ancak bir yıl kullanılabilirdi. Fabrikanın yeni baraj kuracağı yere izin verilmediği söyleniyor. Bunun üzerine fabrika göletlerin duvarlarını kaçak olarak yükseltti. Yükseltmeyi de daha az para harcayarak yaptıkları söyle-

niyor. Bu yüzden gölet’in birinin seti göçtü. Fabrika, devlet elindeyken bir yılda yapılan işi, özelleştikten sonra bir ayda yapmaya başladı. Tabii ki kapasite de arttırıldı ve yeni işçi alımı da yapıldı. Şimdi bine yakın işçi çalışıyor. Asgari ücretle, sendikasız ve 3 vardiya halinde çalışan işçiler varken kesintisiz 18 saat çalışan işçiler de var. Fabrikanın kapanmasını istemeyen köylüler bile var. Çünkü fabrikanın kapanması halinde ciddi bir işsizlik yaşanacak. Aç kalmaktansa köylüler siyanüre göz yumuyorlar. Fabrika işçileri, siyanür olayının gündeme geldiği ilk zamanlar tepkiliydi. Ancak fabrikada aldıkları uyarılardan ve sendikasız çalıştıklarından dolayı artık konuşmuyorlar. Hatta dışarıdan gelen herkese tepkililer. Bergama’da arıtma tesisi ile siyanür etkisiz hale getiriliyormuş. Eti Gümüş, arıtma ile sorunu çözebilir. Ancak arıtma, madenin ömrünün kısalması riski ve maliyeti nedeniyle yapılmıyor ”

Yoksulluk kader değildir Köy halkı genelde fabrikanın kapatılmasından, işsiz kalmak ve topraklarından ayrılmaktan korkuyor. Siyanürün etkisinin henüz ileri boyutta olmadığını ancak önlem alınması, önlem alınmadan üretime başlanmaması gerektiğini de söylüyorlar. Sırf bu yüzden Çevre Mühendisleri Odası’nın yaptığı ‘Köyler derhal boşaltılmalı!’ açıklamasına tepki gösterenler var. Köyün ortasından geçen bir dere var. Dere Sakarya Nehri’ne dökülüyor. Siyanürün dereye sızma oranı çok yüksek. Bakanlıklar, yaptıkları araştırmada derede siyanür oranının normal olduğunu söylemişti. Bazı köy sakinleri köyün çeşitli yerlerindeki sularından örnekler alarak İstanbul’a araştırma için yollamışlar. Siyanür sulara karıştığı takdirde dereden mahsule su verilmeyecek ve tarımda ciddi sıkıntı yaşanacak.

Bölgedeki tehlike artıyor Siyanür havuzlarının patlamasının ardından biri 19 Mayıs, diğeri de 25 Mayıs ta ol-

mak üzere iki büyük deprem ve bnlerce artçı deprem yaşandı. Fay hattının yakınında bulunan bu bölge daha tehlikeli hale gelmiş durumda. Olası büyük bir depremden etkilenmesiyle birlikte birçok köy, yayılacak siyanürden büyük zarar görecek. Tabipler Birliği ve Mimar-Mühendisler Odası’nın açıklamaları ve bölgeye ilişkin tespitleri köylülerin büyük bir kısmı ve yetkililer tarafından dikkate alınmıyor. Bu durum büyük bir felakete davetiye çıkarıyor.

Devlet yalan söylemez mi? İşçiler ve yakınları sendikasız çalışmaktan dertli. Fabrikanın yoğun işçi istihdamı yapması yüzünden köylüler çocuklarının işsiz kalmasını istemiyor. Bir de bazı araştırmacıların köylerin boşaltılması gerektiğini söylemeleri üzerine, çaresizlik insanların yüzlerinden anlaşılıyor. Köylerini terk etmek istemiyorlar çünkü valilik ve bakanlığın açıklamaları halkta ciddi bir bilinç bulanıklığı yaratmış. Devletin yalan söylemeyeceğini düşünüyorlar. Büyük bir çoğunluk artık tehlikeli bir durum olmadığını düşünüyor... Bazı mühendislerin patron yanlısı açıklamaları köylüleri ikna etmiş. Çoğunlukla AKP’li olan köylüler bunun, seçim yaklaşırken AKP’ye karşı oynanan bir oyun olduğunu söylüyorlar. Çevre köyler arasında Köprüören köylüleri diğer köylere göre daha tedirgin. Çünkü yaşanan deprem sonrasında da göletlerden herhangi birinde sızıntı olması durumunda, göletlerin aşağısına denk düşen Köprüören köyü en çok zararı görecek olan yer.

Kütahya’da siyanür havuzunun setlerinin yıkılması ile birlikte tehlike ile yüz yüze kalan köylüler durumun hala farkına varmış değil. Çünkü hem şirket hem de devlet yetkilileri durumu çarpıtıyor. Köylüler ise işsiz kalma endişesi ile tehlikeyi kabulleniyor.


22-23_Layout 2 5/31/11 2:40 PM Page 2

f

1-10 HAZİRAN 2011 Halkın Günlüğü

Doğa ve yaşam için direniş Yaşamın ve doğanın yağmalanmasına, talan ve rant amaçlı enerji politikalarıyla derelerin, suyun, havanın yok edilmesine karşı yürüyenler abluka altında. “İleri demokrasi” naralarıyla halkın haklı, demokratik taleplerine azgınca saldıran siyasal iktidar ve onun ortakları, ülkenin dört bir yanını dolaşarak Ankara’ya taleplerini iletmek için yürüyen “Büyük Anadolu Yürüyüşçüleri” grubunu yaklaşık 10 gündür Gölbaşı’nda kolluk zoruyla bekletiyor. Ankara’ya girişleri engellenen doğa ve yaşam savunucuları, açtıkları çadırlarla bekleyişlerini nöbetleşe sürdürürken kolluk güçleri ve Ankara Valiliği çevrecilere gelen yardımları engelleyip bezdirme ve yıldırma çabalarını sürdürüyor. Yağmur, çamur ve tüm olumsuz şartlara rağmen bekleyişlerini kararlılıkla sürdüren çevreciler, Ankara’ya girip taleplerini iletene kadar bekleyişlerini sürdüreceklerini açıkladılar.

Bir avuç vekilin meclis kararı… Tüm baskılara rağmen kararlılıkla mücadeleyi sürdüreceklerini açıklayan “Büyük Anadolu Yürüyüşçüleri” herkesi mücadeleye sahip çıkmaya çağırdı. Ülkemiz yer altı ve yer üstü zenginliklerinin emperyalist tekellere peşkeş çekildiğine ve yerel üretimin bitirlidiğine değinilen metinde “Tüm dünyanın tamamen terk etme yoluna gittiği nükleer santrallerin en ilkel modelleri Sinop, Akkuyu ve İğneada’da yapılmak isteniyor. Her geçen gün yeni bir termik santral projesi için onay veriliyor. Bir avuç vekilin mecliste aldığı kararla, doğaya vereceği zarar bilimsel olarak kanıtlanmış tüm bu projeler, ÇED’den muaf tutulabiliyor. Kıyılar, meralar, yaylalar, ormanlar birer birer satışa çıkartılıyor.” denildi.

Amaç köleleştirmek Duyarlı olan herkesten destek beklenildiğiifade edilen çağrı metninde şu ifadelere yer veriliyor: “Bunlar göremediğimiz ya da görmezden geldiğimiz çok kapsamlı bir planın parçaları. Doğanın yıkımına ve doğayla iç içe yaşayan halkın yaşam alanlarını yok etmeye yönelik bu girişimlerin amacı kırsalda mütevazı bir hayat süren yüz binleri, şehirlerde üç kuruşa çalışacak köleler haline getirmek. Ve bu yöntemle insansızlaştırılan kırsal alanlardaki rantı, şirketlerin tekeline teslim etmek. Herhangi bir resmi tebligat olmaksızın yapılan bu hukuk dışı uygulamayı protesto etmek amacıyla direnişe başladık. Sağlıksız koşullar, olumsuz hava şartları altında devam ettirdiğimiz direnişimizin 2. haftasındayız. Halkın ve demokratik kitle örgütlerinin her geçen gün artan ziyaretleri ve destekleriyle direnişimize devam ediyoruz. Direnişimize destek verenler, polis tarafından engellenmeye çalışılıyor. En temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için gönderilen seyyar tuvaletler kamp alanına sokulmuyor. Ancak bu insanlık dışı baskılar bizi yıldırmak yerine daha da güçlendiriyor. Bugüne kadar geliştirilen dayanışmayı pekiştirmek ve sesimizi daha da gür duyurmak için tüm destekçilerimizle 04 -05 Haziran 2011 tarihlerinde Gölbaşı’ndaki kamp alanında buluşuyoruz.

TUTSAK PARTİZAN

güncel 23 ≫ cafer çakmak

DEVRİM KANLI BİR OTORİTEDİR

T

oplumsal devrimin devletle ilişkisi üzerine Marksizm’in çarpıtılmasının tarihi (Marksizm’in anarşizme karşı mücadelesini dışında tutarak) 20.yüzyılın başından Bernsteincılıktan başlar ve günümüze kadar da devam eder. Eskiden olduğu gibi günümüzde de Marksizm’in tahrip edilmesi üzerine oturan oportünist teoriler, yaşanan proleter devrimlerin devletle olan ilişkisini göz önünde tutmazlar. Komün’den başlayarak proletaryanın devlet aygıtını ele geçirip paramparça etmesi deneyiminden işçi, emekçi ve köylülerin özgürlük ve kurtuluş mücadelesinde kullanabilecekleri dersler çıkarmak değil, ama bizzat devrim ve devlet ilişkisi sorununu çarpıtarak kitlelerin kafasını bulandırmaya devam eder oportünizm. Sayın Muzaffer Oruçoğlu’nun Antagonizma başlıklı köşesinde 2011 yılında ilk sayısından başlayarak tüm yazılarında komünist ideoloji siyasi amaç ve politik sorunları ilgilendiren meselelerde birbirini takip eden MLM karşıtı teoriler dillendiriyor. Tüm hatalı burjuva fikirlerine yanıt vermekten kendimizi alıkoyuyoruz çünkü her makalesini ayrı ayrı yanıtlamak gerekmektedir. Yazara sipariş verecek değiliz. Kendimizi devlet ve devrim ilişkisinde Muzaffer Oruçoğlu’nun MLM karşıtı teorilerine değinmekle sınırlayacağız. Meselemiz bireylerle değil, burjuva fikirlerin komünist saflarda türeyen akıma ve ifadesini bulan biçimleredir. Biliyoruz, en kokuşmuş liberallerin özgürlük ve demokrasiden bahsetmelerine şaşılmaz. Bir komünist ise daima şunu sorar. “Hangi sınıf için özgürlük ve demokrasi?!” Sınıf mücadelesini unutanlar bu soruyu sormaz, tüm kavramları aynılaştırıp sınıfsal özünden koparırlar. Değerli yazarımız da aynı yoldan ilerliyor, demokrasiyi, özgürlüğü, devleti sınıfsal özünden koparıyor. Sosyalist devleti, burjuva faşist biçimli devleti aynılaştırması dizginsiz oportünizmdir. Komünistler bu ve benzeri çarpıtmalara MLM adına proletaryanın iktidar amacındaki temel meseleleri çarpıtmaları sınıf savaşımının tarihinde fazlasıyla mevcuttur. Değerli yazar komünist partiyi prokroustes yatağına benzeterek- bu durumda komünistlerin ne olduğunu siz düşününhalkın bu işkence yatağından ölüm döşeğinden kurtulmasına işaret ediyor. Kendisi de bu durumda kurtarıcımız prometheus oluyor. Eleştirilerin bu düzeyde bayağılaştırılması, burjuva sınıf tavrından ötesine sahip olamayanlar için normaldir, ama Maoistler için değil.. Marks 1847’de “Felsefenin Sefaleti”yle burjuva sosyalizmine örnek gösterdiği Proudhonculuğu yanıtlamıştı. 1870’lerde Proudhon’un devamcısı olan Bakunincilerin enternasyonalden kovulmasının üzerinden bir buçuk asır geçti. Proletarya

diktatörlüğünü reddederek devleti ele geçirmeyi düşünün, ama yerine koyacaklarını asla temellendirmeyen anarşizmin bizzat sınıf savaşımının gülleleriyle geride bırakılmış olmasına rağmen yeniymiş gibi savunulmasına şaşırmıyoruz, iktidar hedefinden uzaklaşmanın kaçınılmaz tartışmaları olarak daima karşımıza çıkmıştır. Bu “anti-otoriter, anti-devletçiler” işi biraz da bulandırarak yanına “tanrı ve şef”i katıp yazılarına “devrim kitlelerin eseridir” doğru sözü ile başlarlar. Arkasından “antiotoriterlikleri” tutar, devlet karşıtlığını öne çıkarırlar. Görüşlerini temellendirmeden sınıf savaşımının yasalarını dikkate almadan çarpıtarak sosyalist kimlikleriyle dile getirir, burjuvaziye yardımcı olurlar. Bu “anti-otoriterler” kitlelerin eseri olan devrimleri hiç görmediler mi? Örneğin Muzaffer Oruçoğlu Komün’den, Sovyet ve Çin’deki devrimlerden habersiz midir? Değildir. Bilakis otorite ve devrim ilişkisinin diyalektiğini bir kenara bırakıp unutan değerli yazarımız “devrime evet” ama “otoriteye hayır” demektedir. Teorilerini Komün’e dayandırıyor. Üstelik Komün’de ortaya çıkan proletarya diktatörlüğünün vazgeçilmez yasalarına dönüşen gerçeklerle alay edercesine Komün’ü Proudhonculuğa meze yaparak… O halde “Komünseverlere” soruyorum; Komün’de otorite yok muydu? Halkın yönetimini neyle sağladılar? Anti-otoriteyle mi?.. Madem devrimleri savunuyorsunuz -ki en azından buna karşı olduğunuzu henüz duymadık- devrimin kendisinin halkın başvurduğu en kanlı eylem olduğunu da biliyorsunuz. Devrimin kendisi otoritedir. Toplumda insanların bir bölümünün istek ve iradeleriyle top, tüfek, süngü, sopa, kama, balta gibi ne bulduysa, ne kadar zor aracı varsa kuşanıp öteki bölümü şiddetle egemenlik altına almaktır. Yenenler egemenliklerini yenilgiye uğrattıkları üzerinde top ve tüfekleriyle yarattıkları korkuyla korumak zorundadırlar. Bunun dışında bir devrim olgusu var mı?.. Komünde halk silah, top ve süngülerini halkın otoritesini korumak için kullanmasaydı, komün diye bir iktidar olacak mıydı? Burjuvaziye karşı top ve tüfekle otoritesini kullanmasaydı Engels’in deyimiyle “bir günden çok tutunabilir miydi?” Bu gerçeği derinlemesine gören Marks ve Engels’in Komün’ün otoritesini kullanmakla eleştirilebileceğine işaret etmişlerdir. Sovyetler ve Çin’de Bolşevik devrimleri halkın top, tüfek, barut ve kamalarıyla, yani o muazzam otoritesiyle egemen sınıfların tepesine binme değil midir? Devrim otoritesi başlar başlamaz devlete de adım atılmıştır. “Anti-otoriterler” halkın kendi otoritesini devam ettirmesini istemiyorlar. Devrim güzel ama sürdürülmesi lanetli otoritedir diyorlar. Ne yapalım sihirli sözcüklerinizle dünyanın ezilenleri otoriteler altından kurtulamıyorlar. Ama anlaşılıyor ki sizler devrimlerden korkuyorsunuz!..

Çünkü otoritesiz devrim yoktur. Devletsizliğe varabilmek için proletarya diktatörlüğü (devlet) şarttır. En geniş anlamıyla halk, devlete özgürlük için gereksinim duymaz, düşmanlarını bastırmak için ihtiyaç duyar. “Anti-otoriterler” düşmansız bir dünyada yaşadığımızı mı iddia ediyorlar. Otorite ve devlet üzerine laf geveleyip komünistlere saldıranlara Engels “proletarya diktatörlüğü mü görmek istiyorsunuz? Komün’e bakın” demiştir. Devlet otorite aracı olarak sınıflardan koparılamaz. “Anti-otoriterler” devlet aracının halkın elindeyken de burjuvazinin elindeyken de aynı olduğunu ileri sürerek gerçeği alt üst ediyorlar. Ezenlerin egemenliğini sonsuza kadar devam ettirmek için devlet aracını ezilen sınıflara karşı kullanır. Hiç kuşku yok ki bu devlet biçimi, sömürücü kölelik düzeninin aracı, işleyişidir. İşçi sınıfı ise devrimle devirdiği gerici burjuva-feodal sınıflara karşı otoritesini sürdürmek-tıpkı Komün’de olduğu gibiiçin devlet aracını geçici ve zorunlu kullanırken, sömürüyü ortadan kaldırma amacını taşır. Özgürlük yürüyüşünde kendisini ileri taşır. Burjuvazi ise sömürü düzenini sürdürmek, devleti öğütücü, öldürücü bir çark olarak özgürlüğe pranga vurmak için, işçi, emekçi ve köylülere karşı kullanır. Muzaffer Oruçoğlu gibi “anti-otoriteciler” devleti sınıfsal özünden kopararak “otorite otoritedir devlet devlettir” diyerek devrim ve devlet ilişkisini çarpıtmaktadırlar. Bu fikre göre Komün’deki otorite ile ABD’deki otorite aynıdır. Leninist Sovyetler ve Maoist halk cumhuriyeti ile ABD, Fransa, Almanya cumhuriyetleri aynıdır. Sonuçta hepsi birer devlettir! “Anti-otoriterlere” göre devlet aynı olduğuna göre başındaki liderler de aynıdır. Burjuva kavranışla diyalektik örgü şuna varır. Tüm önderlikler, devletler gerici ve aynıdır, cümlesinden sonra Mao, Stalin ve Hitler’i, Bush’u, Obama’yı yan yana koymaktır. Öyle ya devlet sınıfsal özünden koparıldıktan sonra devletin başındakiler nasıl farklı değerlendirilebilinir? Tüm burjuva lakırdıları Maoist kimliğiyle geveleyenlere yüzyıl önceki tartışmaları hatırlatmak, tarihin bize ironisidir. “Anti-otoritercilerin” hülyalı, temelsiz sözleriyle değil de, halk egemen sınıfların diktatörlüğünü yıkıp halkın diktatörlüğünü kurduğunda Marks’ın deyişiyle “devlete devrimci ve geçici bir biçim verir.” Boşuna uğraşmayın, sömüren sömürülenle eşit olmaz, kurdukları devlet de aynı olmaz. Sömürenlerin devlet biçimi ileriye doğru özgürlük yürüyüşünde aracı haline gelir. Komün’den başlayarak tüm proleter diktatörlükler eksiklikleriyle birlikte ezilenlerin ileriye doğru attıkları büyük dev adımlar olduğunu kimse inkar edemez. Devlet ve devrim ilişkisi bu temel üzerinde en yeni devrimci biçimle yeniden şekillenecektir. “Anti-otoritercilerin” gayri MLM, gayri komünist teorileri ne tarihi silikleştirebilir ne de gerçeği ifade edebilir.


24_Layout 2 5/31/11 5:58 PM Page 1

Rojaneya Gel Keftûlefta çînên serwêr a hilbijartinê Hilberina ku girse rapêçandiye li hember vê heke têkoşîneke radîkal neyê meşandin ango hişmendiya ku di nava sînorên pergalê de pêşve here, wê dîsa çînên bindest pey vê pergalê bimeşîne.

g

Polîtîkaya rast BOYKOT Çînên serwêr di dema reorganîzebûna welatê me de di binê navê “hilbijartinan” de siyaseta tasfiyê a mezin dişopîne. Aliyekî bi operasyonên leşkerî ve dînamîkên Kurd û şoreşger dixwaze bi kiryarî biçewsîne, aliyekî din jî bi operasyonên KCK’ê ve sedan siyasetmedar girtin. Partiyên pergalê ên paşverû ku bi navê “hilbijartinên” ve derdixin pêş çînên bindest, ji bo ku dilê girse nû ve qezençbike yekan zêdetir serî leystika didin. AKP bi fatîhbûna “açilima” ve dikeve pey rayan, CHP jî şoreşgerên ku bondarawî li ser girseyên gel hene dixwaze vî awayî bi vê bondorê ve daxwazên xwe pêk bîne. CHP’ê bersûcên Ergenekonê bigrên heya endamên jinên serî girtî hemû “dînamîkên” civakê dixe paxila xwe û ev jî tera CHP’ê nake di hemû pêşandin û lijneyên xwe yên gelemperî de posterên serokên şoreşger lidardixin û bi vî awayî dikevine pêşbaziya berhevkirina raya. Ew siyaseta ku li Dêrsimê dişopînin bi temamî taybetiye. Ev erdnîgariya ku komunîst-şoreşger û welatparêz bi piranî tê de dijîn, dawiya ku zanîngeh tê de hat vekirin bi testê AKP’ê çalakiyên rêxistinên civatan xurtbûn, CHP jî li hember vê nirxên şoreşger dixe wek pûtan, deng li hestên gel ên paşverû dike û bi vî awayî ji xwe re cîh çêdike. CHP dîsa bi taybetî dema borî de kesên ku di refên tevgera sosyalîst de bûne di binê binyata xwe de dicivîne û rûyên xwe yên paşverû bi maskê

‘Em şehîdên xwe bi rêz bibîrtînin’

Serokê komunîst Îbrahîm Kaypakka û yên ku di têkoşîna demokrasiya nû de şehîd ketine meşa ku bi hêla “Yekitiya Malbatên Girtî û Şehîdên Demokrasiya Nû” ve hat li darxistin hatin bîranîn. Li Okmeydaniyê berbê goristana Ferikoy bi pankarta “Şehîdên şoreşê û komunîzmê nemirin” ve meşiyan û dirûş-

mên “Serokê me Îbrahîm Kaypakkaya”, “Şehîdên şoreşê nemirin”, “Emê dewleta axa û kardêran hilweşînin îqtîdara gel ava bikin” avêtin. Bîranîna ku li ser gora Sekreterê Giştiyê 2’emîn yên MKP’ê Suleyman Cîhan hat kirin, piştî rêzgirtina bîranîna şehîdên şoreşê daxûyaniyek li ser navê Ye-

“sosyalîzmê” ve vedişêre. Yên ku Gulana 2010’de beşdarê bîranîna KAYPAKKAYA bibûn ango Aygunan, ku digot’em rûyên vê pergalê ên rast ji Îbrahîm hînbûn’ îro jî endamên partiyên başverûyên herî bingehîn yên vê pergalê dikin. Erê pergal îro li ser CHP’ê dixwaze nirxên tevgera şoreşger-komunîst bide paqişkirin, vê jî bi şerekî taybet ve pêk tîne. Yên ku di dema borî de navbera me de bûn di paxila xwe de dicivîne hev û dixwaze dijberî “sosyalîzmê” sînoran bide xêrzkirin. Hêzên Demokrasiya Nû yên ku têkoşîna vegerîna civaka radîkal didin. Di herêma Dêrsimê de êrişên paşverû yên ku dînamîka şoreşger me ji xwe re dike armanc teşhîr dike, refleksa nîşan dide û hember wan derdikeve. Divê feraseta ku Huseyîn Aygun bi paşeroja wî dinirxîne û wateyê dide ser paşeroja wî cîh nebîne. Hevhatina xwediyên vê ferasetê cîh dide çîna paşverû ku êrişên şerê taybet li ser me dibomînin. Rastî ewe ku mirovan paşeroja wan ve nenirxînin, cîhê ku li tê de ye di wir ve binirxînin. Cihê ku Huseyîn Aygun lê rawestiyaye serhildana çînên bindest na, paşevaniya pergala paşverû emrê me dike. Mîna gotina Feuerbach; “kê li hember koledariyê dewsa serhildanê de koleya teselî dike, ewa piştgiriyê dide koledariyê”. Teşhîrkirina nokerên çînê, li Dêrsimê taktîka botkota şoreşgerî a siyaseta xwesriye.

kitiya Malbatên Girtî û Şehîdên Demokrasiya Nû pêk hat. Daxûyaniyê de hat îfade kirin ku şoreşgerên ku hatine qetilkirin dawiya xwe mîrasekî teorîkê fireh û têkoşîneke bi destan hiştine. Anîn ziman ku di cîhanê de têkoşîna şoreşgerî de sed hezaran şoreşger hatiye qetilkirin “Em şehîdên cîhanê û yên Tur-

kiyê-Bakûrê Kurdistanê rêzeke kûr ve bibîrtînin, em li pêş têkoşîna wan bedena xwe bi rêz ditewînin. Karê me ewe ku em vê heftê celadên faşîst re rojan têxin xewroşkên bi tirs. Heke em vî karî bi awayekî baş bînin şûnê wê çaxê em bizanibin ku me karê xwe baş çekiriye.” cîh dane van gotinan.


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook