kapak 11-hazır_Layout 2 4/21/11 7:08 PM Page 1
Güncel gelişmelerle ‘Ergenekon’ ve tasfiye süreci Sf. 12-13 Dersim’de TKP/ML’ye bağlı 5 TİKKO gerillası kışın üslendikleri barınakta meydana gelen göçük sonrası şehit düştü Sf. 06
Maoist Komünist Partisi’ne bağlı HKO ile TC ordusu arasında Dersim/Ovacık’ta çıkan çatışmada 3 asker öldürüldü. Sf. 07
Halkın Günlüğü
20-30 NİSAN 2011 Yıl: 1 Sayı: 11 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net
Hesap sormak için 1 Mayıs’ta alanlara
fGÜNCEL 04-05 Egemen sistem hak arama eylemlerine dahi tahammül gösteremiyor. İşleri ve gelecekleri ellerinden alınan emekçilerin eylemleri polis copu, tazyikli su, biber gazı ile cevap buluyor. Kürt ulusunun en demokratik talepleri dahi baskı ve katliamla cevaplanıyor. Halkın devrimci önderlerini, Denizler, Mahirler, Mazlumlar ve İbrahim Kaypakkayaları anmayı suç ilan ederek değerlerimize saldırıyor. Egemen sınıfların saldırıları ve sarı sendikal bürokrasinin yıkılmaz zannedilen hükümranlığı ile şenlik gününe çevirilen 1 Mayıs, proletaryanın kanı ve canı ile yaratılmış mücadele ve dayanışma günüdür. Bu mirasa sahip çıkmak için emekçiler alanlara sel gibi akmalıdır.
e-posta: halkingunlugu@hotmail.com
Kürtler iradesine
sahip çıktı
2011 seçimlerine bağımsız adaylarla katılan BDP’nin gösterdiği adaylar, YSK tarafından veto edildi. Kararı protesto eden kitleye polisin açtığı ateş sonucu bir çocuk yaşamını yitirdi.
Nükleere dair gerçeği söylemek
gYüksek Seçim Kurulu (YSK)’nun bağımsız adaylarla ilgili veto kararını ilan etmesinin ardından BDP, süreci hukuki bulmadığını açıkladı. Boykot dahil bütün olasılıkları gözden geçireceklerini söyleyen BDP, YSK tarafından alınan kararı siyasi bir karar olarak değerlendirdi. Birçok ilde yapılan eylemlerle YSK’nın kararı protesto edildi.
Fikret Başkaya’nın yazısı Sf. 18-19
Sağlıkta dönüşüme hayır dediler
fEMEK 08-09 Sağlıkta dönüşüm programı kapsamında uygulanan ve sağlık hizmetlerinin ticarileşmesini amaçlayan yasaya karşı sağlık emekçileri iki günlük iş bırakma eylemi yaptı. Sağlık çalışanları eyleme yoğun bir şekilde katılırken, “Sağlık hizmeti ticarileşiyor, bizler hastalarımıza müşteri gibi bakmak istemiyoruz” dediler. 19-20 Nisan tarihlerinde iki gün boyunca devam eden iş bırakma eyleminde acil servisler dışında hizmet üretilmedi. Halkın yapılan eyleme yaklaşımı ise olumlu oldu.
ınrının ard ı a r a k o t ve alk YSK’nın ğa çıkan Kürt h ti. a et k dan so rotesto kararı p
KADIN Kadınlara şiddet abartılıyormuş sf 15
❮
polisin esi’nde ç İl il m yaşaBis Amed’in nucu bir çocuk irdi. eş so mını yit açtığı at
❯
gKürt illeri başta olmak üzere birçok ilde yapılan eylemlere saldıran polis, çok sayıda kişiyi gözaltına aldı. Polisin açtığı ateş sonucu bir çocuk vurularak yaşamını yitirdi, çok sayıda kişi ise yaralandı.
GÜNCEL Kendini yakarak eylem yaptı sf. 20
2-3_Layout 2 4/21/11 7:26 PM Page 1
02 güncel Saldırılar sonuçsuz kalacaktır DHF ve ADHK, devletin Kürt ulusunun siyasal iradesine, meşru taleplerine ve demokratik haklarına dönük saldırıları karşısında devrimci dayanışmanın büyütülerek yükseltilmesi gerektiğini belirtti.
DHF: Eylemlerin katılımcısıyız DHF, AKP hükümeti ve ardında kümelenen hâkim sınıfların yaklaşan genel seçimlerde, ellerindeki sandalye avantajını kaybetmemek için türlü provokasyonları devreye sokmakta olduklarını belirtti. Kitlesel fiili, meşru eylemliliklerin ardından AKP hükümetinin geri adım atmış görünmesinin geçici olduğunu ifade eden DHF, Kürt ulusunun taleplerine karşı yeni saldırıların artarak devam edeceğini dile getirdi. DHF, BDP, ESP, ÖDP gibi demokratik halk güçlerine yönelik hâkim sınıfların gerici dayatmalarına ve devlet terörüne karşı devrimci dayanışmayı yükseltme
kararlılığında olduğunu açıkladı. “Kürt ulusunun meşru ve demokratik haklarına yönelik saldırılara karşı geliştirilen meşru ve fiili hak alma eylemlerinin katılımcısı olduğunu ilan eder” açıklamasında bulunan DHF, ilerici kesimi bu eylemlikleri sahiplenmeye çağırdı.
‘’Tek’’çi zihniyetin devamına bu defa YSK karar verdi Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu (ADHK) devletin bilinen resmi tarih anlayışının bu kez YSK eliyle teyid edildiğini açıkladı. YSK kararının, devletin muhaliflere karşı bildik sindirme, dıştalama ve yok sayma kararından başka bir ifadesi olmayan açık siyasi bir karar niteligi taşıdığını ifade eden ADHK, “Bir insanın da hayatına mal olan, 12 Elül faşist anayasasının uygulamalarını lanetliyor, katledilen İbrahim Oruç’u anıyoruz.” diye belirtti.
Halkın Günlüğü 20-30 NİSAN 2011
Kürtlere mecliste YSK, BDP’nin 7 bağımsız adayının adaylıklarını, milletvekili seçilme yeterliliğini etkileyecek eski mahkumiyetleri bulunduğu gerekçesiyle iptal etmesi büyük öfkeyle karşılandı
Yüksek Seçim Kurulu (YSK), BDP’nin desteklediği Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku adayları Hatip Dicle, Leyla Zana, Sebahat Tuncel, Gültan Kışanak ve Ertuğrul Kürkçü’nün de aralarında bulunduğu 12 bağımsız milletvekili adayının, adaylıklarını iptal etti. YSK, ÖDP’nin de seçimlere katılamayacağını açıkladı. BDP’nin gösterdiği adayların seçime girmesini engelleyen YSK’nın yasak kararının ardından ülke genelinde sokağa çıkan Kürt halkı, yaptığı eylemlerle devleti geri adım attırdı. YSK, engellediği adayların istenilen belgeler getirmeleri takdirde seçime girebileceklerini açıkladı. Daha sonra ise yapılan toplantıda BDP’nin 6 bağımıs adayına tekrardan seçilme onayı verildi. Yasak kararını değerlendiren BDP cephesi ise Kürt ulusunun iradesinin bir kez daha inkar edildiğini ifade etti.
Türk: Haksız karar Ahmet Türk yasakla ilgili olarak şöyle konuştu: “Haksız bir karar bu. Kürtlerin siyasete katılımını engelle-
yen bir karardır. Bu karar YSK’nın tek başına verdiği karar da değildir. Demokrasiyi engellemeye çalışan bir zihniyetin kararıdır. Seçime girmeme kararını da tartışacağız.”
Kürt halkı sokağa döküldü KCK davası ve YSK’nın veto kararını protesto eden Kürt halkı sokaklara çıktı. Ülkenin birçok yerinde yapılan eylemlere, polis panzer ve gaz bombaları ile saldırdı. Bismil’de ise kitle üzerine ateş açan polis, 1 kişiyi katletti, üç kişiyi de ağır yaraladı. YSK’nın bağımsız milletvekili adaylarını veto etmesinin ardından Van, Hakkari, Amed, Mersin ve İstanbul’da sokağa çıkan Kürt halkı, YSK’nın kararını protesto etti. Protesto eylemlerine saldıran polis, bir
Kürt gencini katlederken, onlarca insanı da yaraladı. Eylemlerde yüzlerce kişi ise gözaltına alındı.
1 kişi katledildi, yüzlerce kişi yaralandı Birçok ilde sokağa çıkan Kürt halkı YSK’nın yasak kararını protesto etti. Kürtleri baskı altında tutmak isteyen devlet ise polisi ile eylemlerde terör estirdi. Amed Bismil’de polis kurşunuyla İbrahim Oruç katledildi. Yine Bismil’deki eylemlerde 3 kişi de polis kurşunuyla yaralandı. Amed, Hakkari, Van, Batman ve daha birçok Kürt ilinde sokağa çıkan Kürt halkına polis azgınca saldırdı. Kitleye saldıran polis birçok ilde silaha başvurdu. Kürt illerinde
yapılan eylemlerde yüzlerce insan gözaltına alındı.
İstanbul’da saldırı BDP İstanbul İl örgütünün KCK davasında yargılanan Kürt siyasetçilere destek vermek için planladığı eylem, YSK kararını protesto gösterisine dönüştü. Taksim’de eylem yaptıktan sonra Aksaray’daki Demokratik Çözüm Çadırı’na yürüyen binlerce kişiye polis sert bir şekilde saldırdı. Saldırı sırasında polis helikopterlerinden kitlenin üzerine gaz bombası atıldı.
Adana, Mersin, İzmir’de kitlesel gösteriler Mersin ve Adana’da sokağa dökülen Kürt
halkı Ertuğrul Kürkçü’nün ve diğer bağımsız adaylarının yasaklanmasını protesto etti. Protesto gösterilerini hazmedemeyen polis, kitleye gaz bombaları ile saldırdı. İzmir’de YSK’nın bağımsız adayları veto kararını protesto etmek için AKP il binasına yürümek isteyen kitleye, polis izin vermedi. Basmane Meydanı’nı abluka altına alan polis, gaz bombası ve tazyikli su ile kitleye saldırdı.
Kepenkler kapandı Amed, Bismil, Nusaybin, Kızıltepe, Cizre, Silopi, Hakkari, Şemdinli, Yüksekova, Doğubayazıt, Başkale ve Bulanık’ta esnaf kepenk açmayarak YSK kararı ve polis saldırısını protesto etti.
Halkın Günlüğü
KARDELEN BASIM-YAYIM REKLAM GÖSTERİ ORGANİZASYON LİMİTED ŞİRKETİ Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Hıdır Gürz Yayın Türü: Bölgesel Süreli Yönetim Yeri: Şehit Muhtar Mah. Süslü Saksı Sokak NO: 11 Kat: 4 BEYOĞLU/İSTANBUL
Teknik Hazırlık: Kardelen Yayımcılık Mahmut Şevket Paşa Mah. Sivas Sok. No:2 Kat:3 Okmeydanı/İSTANBUL Tel-Fax: (0212) 238 37 96
Baskı: SM. Matbaacılık Adres: Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sokak NO:10 ABlok Yenibosna Bahçelievler-İST Tel ( 0212) 654 94 18
BÜROLAR
1 YILLIK ABONELİK ÜCRETİ: Yurtiçi 54 TL Yurtdışı 108 EURO HESAP NUMARALARI Ertaş ÖZTÜRK adına İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (TL) 1002 30000 1153314 İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (Euro) 1002 301000 1107308 İş Ban. İst. Aksaray Şubesi: (CHF) 1142699 İş Bank. İst. Aksaray Şubesi: (Sterlin) TR110006400000210021174906 İZMİR: Şehit Fethi Bey Cadde No: 13 Eski Eshot İşhanı Kat:4 Konak/İzmir Tel-Fax: (0232) 482 01 63 ● MERSİN: Çankaya Mahallesi 4702. Sok. No:8 KAt:3 Akdeniz/Mersin ● ATİNA: Spiro trikoupi 21 10683 eksarxia GREECE/Yunanistan e-mail: devrimcidemokrasi_yunanistan@yahoo.com.tr ● YD TEMSİLCİLİĞİ: Kaiser-Wilhelm Str. 275 47169 Duisburg/DEUTSCHLAND e-mail: d.demokrasi@googlemail.com
2-3_Layout 2 4/21/11 7:26 PM Page 2
güncel 03
siyaset yasak septle karşı karşıyayız. Birileri Türkiye’yi adım adım savaşa sürüklemek istiyor. Bunun planları hesapları kitapları net nerede yapıldı, kimler yaptı, bunu somut olarak bugün bilmiyoruz ama bu hesapların yapıldığından hiçbir şüphe duymuyoruz” sözleri ile değerlendirdi.
Seçime girmesi yasaklanan Gültan Kışanak, 2007 yılında teslim ettiği belgeleri YSK’nın kamuoyuna açıklamasını isteyerek, şunları söyledi: “Mahkemelerde memnu hakkı yasal olarak süre bittikten sonra kendiliğinden verilir. Bu nedenle biz memnu hakları iade ediyoruz diye karar verirler. Buna rağmen YSK bunu kabul etmiyor. Diğer arkadaşlarımızın durumu hakeza öyle. Bu durum açıkça çok net bir şekilde siyasi bir tutumdur. Hukukla alakası yoktur. Kanunu güçlüler koyar, güçsüzlerde bunun altında ezilir. Bu orman kanunudur. Demokrasi falan değildir. “ dedi.
YSK kararından döndü YSK’nın ülkede geniş çaplı yapılan protesto eylemlerinin ardından, geri adım atarak bağımsızlardan istediği belgelerin ardından yaptığı son toplantıda iptal ettiği bağımsız adayların seçime girmesini onadı.
Demirtaş: Savaşa sürüklüyorlar BDP eski Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, YSK kararını, “Son günlerde karşılaştığımız uygulamalar da gösteriyor ki, çok bilinçli bir kon-
YSK'nın kararına göre; "Emek Özgürlük ve Demokrasi Bloğu adaylarından Gültan Kışanak, Leyla Zana, Hatip Dicle, Ertuğrul Kürkçü, Salih Yıldız ve Sebahat Tuncel 12 Haziran seçimlerine katılabilecekler. Bloğun Elazığ Bağımsız Milletvekili Adayı İsa Gürbüz ile Çiçek Otlu ve Şerafettin Efe'nin itirazları ise kabul edilmedi.
KCK: Tüm seçenekler tartışılmalı
K
CK Yürütme Konseyi Başkanlığı, YSK’nın iptal kararına sert tepki göstererek yaşanacak ağır sonuçlardan AKP’nin sorumlu olacağını söyledi. KCK, “Halkımız ve demokrasi güçleri seçimlerden çekilme de dahil bütün seçenekleri tartışarak en doğru karara gitmeyi başarmalıdır” dedi.
‘Demokrasi güçlerini yok etme planı’ KCK, “Bu kararla, cumuriyetin kuruluşundan bu yana dışlanan Kürt halkı ve Türkiye’deki toplumsal kesimleri parlamentoya taşımayı ve Kürt sorununun barışçıl-demokratik yöntemlerle çözümünü ve Türkiye’nin demokratikleştirmesini
hedefleyen ittifak ve blok grubu açıkça tasfiye edilmek istenmiştir. Kürt ve demokrasi güçlerini yok etme planıdır. Bunun ateşle oynama olduğu açıktır. Türk devleti ve AKP hükümetinin sorumluluğunda geliştirilen bu kararla Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin iradesine ket vurulmak istenilmektedir” diye belirtti.
YÖNELİM
kazım cihan
SAHNE mperyalistler bizim için söylemişlerdi. Oysa yaşananlar sömürücü egemenlerin “medeniyet” cilalı barbarlık paradigmalarının iflasıdır. Tekellerindeki pozitif bilimlerlede, ebedi zaferi- doğallığı ilan edilerek, ideolojik hegemonya ile ezilenlerin adeta vaftiz edildikleri manipülasyonlarla, itaate çağrıldığı kapitalist paradigma geçici bir hakimiyet sağlamıştı. Fikri egemenlikle, sömürücülerin her yönlü prodüktörleri oldukları, sömürücüler sahnesinde, bilinçsizlikten, nesneleştirilerek sürüleştirilen, ancak bu mengenede uzun süre tutulmaları imkansız, kitlelerin cehaletlerini yenerek dünyayı değiştirme eyleminin, bilinçli öznelerine, dönüşmelerine yardımcı olma sorumluluğunu gereğince icraa etmeyen “öncülük” iddasındaki bizlerin rolü, tayin ediciydi. Evrensel varoluş, diyalektik bilinç dışında anlaşılamaz. Her bir toplumsal-bireysel varoluşun, tarihsel momentleri, mutlak değiştirilemez addedilemezler. Zorunlulukların fethedilmesinde sonsuzluk bilinci ile ilerleme farkındalığıyla-örgütlülüğüyle, ezilenler ve bireyleri gerçek anlamda, kendileri ve kendilerinin özgürleşmesi için insanlığın özgürleştirilmesi savaşçıları olabilirler. Bilmek budur. Sömürücü-zulmün yaşatılmasında, egemen ideolojik hegemonya ile bunu kutsar hale getirilmiş ezilenlerin rolü tayin edicidir. Yıkılmasında da, bilinçle birleşmiş kitlerin eylemi...
E
Gerçeklerin beni değiştirin haykırışında liberal likidasyon modası, başkaldırı ile göğüslenebilir. Şimdi değil, toplum ve tarihi eşitsizliklerle birlikte, hep sınıf mücadelesi tarihi olmuştu. Keyfi tasarruf değil, bu objektif gerçeklerin sonucuydu. Küresel kapitalist emperyalist hegemonyanın şu atmosferindeki mutlak yoksulluk- açlık-ekolojik felaketler durumunda, sürdürülebilir bir kapitalizm asla mümkün değildir. Komünist fikriyat ve öngörülerinin, doğrulugu açıktır. “Marks haklıydı” itirafındaki tiranlar bile, gerçeği reddedemez vaziyettedirler. Günün, isyanlar yüzyılı alarmını, tedbir alma amaçlı vahşi çıkarlarını garantileme stratejileriyle, onlarda ifade etmişlerdir. Bu komünüstlerin çizgisinin stratejik gücünü de gösterir. Emperyalist dünyanin, derin toplumsal sorunlarına karşı mücadelede, kitleleri alıkoymada, medeniyet ve dinsel ideoloji bir dalgakırandır. Aynı zamanda, kapitalizmin ürünü, milliyetçilik, liberalizm, faşizm de. Bu egemen bastırma stratejisinde, ezilen halkların, inançların, azınlıkların mücadelesi “barbarlık”, devrim marjinallik olarak lanse edilmektedir. Tanrının yeryüzü temsili misali, emperyalist hegemonya ve parçası gericilik, bir uygarlık idolu gibi pazarlanmaktadır. Somuta yani egemenlere itaat gerçeğine çağrılıyor. Ezilenler devrim “rüyasi” görmemeye davet ediliyorlar. Bu yalanlar imparatorluğu çökmedi mi? Bize tarihin, sınıf mücadelerinin sonunun geldiğini vaaz etmişlerdi. Kuzey Afrika ve Ortadoğu Arap dünyasında patlayan isyanlar neydi? ABD ve diğer emperyalistlerin uşağı “demir” den yumruğu, oligarkların sindirdiği, yaprakların kımıldamasının bile mucize görüldüğü bu itaatkar inananlar ordusu niye ayaklandı... Niyesi taleplerinden belliydi. Özgürlük, iş ve ekmek. Sınıf mücadelesi keyfi tasarlanmaz, onun objektif kanunlarında hiçbir komplo, olmayan sorunlarda hiçbir keyfi isyan olmaz. Ezilenler sınıf kavgasında keyfi kurgu-
lanmış taburlar değil, objektif çelişkiler zemininde sahneye çıkarlar. Emperyalist ekonomizmin büyük iddalar gerekçesiyle karşı çıkışı ve seyircilik yörüngesinde devrimci denilen gerici lafazanlığı bir pedagoji ve patalojidir. Bu tutum, objektif olarak gericiliğe hizmettir. Hazır olmayan önderlik ve hazırlık gerçeğinde, evet halk isyanları, sevgili Oruçoglu’nunda ifade ettiği gibi “akbabaların sahte devrimciliği”ne dönüşür, müdahalelerinin başarısına fırsatta yaratır. Bugün de böyle bir durum vardır. Tarihin, sınıf mücadelelerinin sözde sonunu getirmiş neo-liberal yalana Arap isyanları iyi bir cevaptır. Tarih, Kautsky-Bernstein gibi örneklerde bu yalanlara çokça tanık oldu. Kapitalist emperyalizmin rekabeti aştığı- çelişkilerini geride bıraktığı, devrimin artık gereksiz olduğu, parlamenter yolla “Demokratik Cumhuriyet”in olabilirliği, eskiden de ifade edilmişti. Sermaye temelli kapitalist üretimin köklü aşması imkansız kriz gerçeği artık kapitalist iktisatçılarında kabülüdür. Sermayenin bugünkü aşırı yoğunlaşarak-merkezileşmesi ortamında, emperyalist dünya, koşullara uygun stratejik yapılanma gayretindedir. Her yeri doğrudan denetlemek ihtiyacı, emperyalist işgaller ve çok uluslu şirketlerin tam egemenliği doğrultusunda, dünyanın dizayn edilmesine götürmektedir. Ezilenler açısından bunun anlamı daha derin sömürü ve zulümdür. İsyanlar bu durumun sonuçlarıdır. Dünkü uşaklarla sürdürülmeyen statükoya bu başkaldırı ortamını kontrole almak için isyancılardan yanaymış gibi görünen emperyalizmin sürdürülemez egemenliği “ yeni” lerle takviye planı ve müdahalelerine bakıp, halkların haklı-meşru kalkışmalarına şüphe ile yaklaşmak kabul edilemez. Bu kendiliğindenci isyanlarla bile, halk zalimlerden daha güçlü olduğunu anladı. Oligarşik-faşist diktatörlüklerin korku atmosferini cesaretle yırttı. Dayatılan karanlığı ateşe vererek ışık ordusu olabileceğini gösterdi. Hukuk, demokrasi, seçim vaatleriyle kitlelerin yanılsamalara sürüklendikleri de bir gerçektir. Oysa, emperyalizm ve onun ürünü faşizm hepsi bir hukuk, bir demokrasidir. Şükür etmek durumundan çıkan, ışık arayan halkın bir öncü program ve yol gösteren önderlikten yoksun oluşu, hareketin kontrole alınmaya açık olma vaziyetini gösterse de ilerici-demokratik yönünü görmememizi gerektirmez. Emperyalist saldırganlıkla her yere götürülen demokrasiye(!) karşı, halkın demokrasisi alternatifi yükseltilmelidir. Bunun en başta gelen koşulu, sömürücü devlet mekanizmasının devrimci zorla parçalanmasıdır. Yönetiminsöz ve kararın halkın olduğu yeni bir dünyanın tesis edilmesidir. İnsanı-doğayı aşırı kar ihtiyacından dolayı hiçe saymış ve sayan, kapitalist medeniyet paradigması aşılmalıdır. Sömürü düzeninin ilişkileri zemininde yükselen hiyerarşisine itaat etmemek onları devrimle yıkmayı gerektirir. Sömürücü iktidarın militarizmsiz sürdürülemez egemenliği koşullarında, bir özgür yaşam, devletten bağimsız bir “Sivil toplum“ hayaldir. Türkiye- Kuzey Kürdistan’daki “Çözüm Çadırları”nın demokratik taleplerini bizzat içinde yer alarak desteklerken, egemenler devletini devrimle aşmayan bir nevi Dühring’ci ilkelerle emekçilerin oyalanmasına da ideolojik alanda karşı durmalıyız. Politik birliktelik ihtiyaçtır. Keskin ideolojik berraklıkta! 24 Nisan; ezilen Ermeni ulusunun, kırımı ve teşhiriydi. Ama 24 Nisan Kaypakkayacı parti kuruluşuyla ezilenlere kurtuluş çağrısıdır da.
4-5_Layout 2 4/20/11 8:06 PM Page 1
04 güncel
Halkın Günlüğü 20-30 NİSAN 2011
1 Mayıs’ın Farklı illerde yaşayan işçilerimizle, esnaflarmızla yaptığımız kısa sohpetlerle 1 Mayıs’ı değerlendirdik. İşçi ve emekçilerimizin bize verdikleri cevaplarda, bugün açısından yaşanan sorunlara dair devletin ve birçok sendikanın görmek istemediği gerçekler açığa çıkıyor.
1 Mayıs’ta hesap sormaya 1 Mayıs tarihsel olarak kendi içeriğini dolduracak olan işçi, köylü ve emekçilerin kısmi talepleri ile ele alınmaktan kurtulamıyor. Özne olması gereken halkın ve işçi sınıfının nesne durumuna getirildiği ve sendika ağalarının gasp ettiği 1 Mayıs mitinglerinde yaşananlar, bu yılda tekrar edeceğe benziyor. Kendisini temsil ettiğini düşündüğü ve içerisinde “örgütlü” olduğu sendika yönetimlerinin çoğu çoktan sınıf düşmanlarının safına girmiş ve ruhunu burjuva feodal gericilerin emellerine teslim etmiştir. Kendi üyesinden korkan bir sendika ağalığı gerçekliği ile varılacak yerin burjuva-feodal düzenin tesisi olacağı paye götürmez bir durum. Emekçilerin örgütlü olduğu sendikaların, kendi öznelerine karşı tutumlarını net bir şekilde ifadesini bulacağı 1 Mayıs’a günler kala, örgütlenme sürecinde edilen sözler ve tüketilen kelimeler daha şimdiden yaşanacakların habercisi durumundadır. Gerici Hak-İş üst düzey yönetiminin, ‘Taksim alanını devrimci ve ilerici öznelerin ellerine bırakmayacağız’ açıklamaları, bir sendikanın burjuva feodal düzenle girdiği ilişkileri açığa çıkartırken aynı zamanda neden bir sendika anlayışını da açığa vurmaktadır. Şimdi aymazca çıkıp haddini bilmeyen açıklamaların ardından işçi dostu, emekçi kardeşi portresi çizmek gelenekselleşmiş bir tutum olsa gerek. Büyük abilerinin “halkçı” kimliğini ne çabuk
unutmuş acaba ya da unuttu mu? Büyük bir muamma. Bunlar tanrının serseri kulları olsa gerek. Yoksa bu kadar “çılgın” projeleri nasıl savunabilirlerdi. Ya da ikinci bir şık sınıf “kardeşleri” ile anlaşmış olmak. Tabi “işçi” sendikası olduğu gerçekliğini yadsıyarak. Ve inkardan geldiği bu kesimin kanı üzerinden pazarlık yaparak. Egemen zihniyetin bu düşman tutumunu içselleştiren bu baylarımız ezilenlerin tarihini de bu sınıf “kardeşlerine” satmaktan geri kalmıyor. İnceltilmiş bir ironi ile saflarındaki dalgalanmayı da yerine “oturtmasını” bilerek, içeriği boşaltılmış ve resmi ideolojinin önemli gün ve haftalar serisini tamamlamanın heyacanını “milli bir grurla” tesis ediyorlar. Hakim sınıfların ideologlarına bu denli yardımsever bir tutum izleyerek tam not alıp sınıfı geçmek ve çok arzu ettikleri kimliklerini yakalarının üzerine asarak caka satmak için çırpınıyorlar. Bu yaşananların gölgesinde sesini duyurmak için bütün geleceğini ipotek altına alan ve alanlarda direniş bayrağını yükselten kesimin sesini duymak ve duyurmak elzemdir. 1 Mayıs’ın tarihsel mirasını sahiplenecek ve ona gerçek içeriğini kazandıracak, koruyacak olan ezilen milyonlar bu tarihsel içeriği kavradığında, ipliği pazara çıkmış, sınıf işbirlikçisi, burjuva ahmaklara en iyi cevabı verecektir. Ülkenin birçok yerinde gelişen işçi direnişleri ve bunların öne çıkardığı tablo bu serüveni özetleyecek veri birikimi sunuyor.
Yaklaşan 1 Mayıs’a dair işçi ve emekçilerin görüşlerini aldık. İfade edilenler aslında yabancısı olduğumuz tablo değildi, beklentiler ve kaygılarda... Kimileri 1 Mayıs’ın çeriğinin boşaltılmak istendiğini, kimileri ise katliamları halen unutamadığını dillendiriyor. Kimileri özgürlük istiyor, kimileri haklarını, kimileri ise ulusal ayrımcılığın son bulmasını. İşte 1 Mayıs’a yaklaşırken işçi ve emekçilermizin sorularımıza verdikleri cevaplar:
1 Mayıs sizin için ne ifade ediyor? Halime Timur: (işçi): İşçilerin başkaldırı günüdür, bizler işçiyiz kadınız, anayız ama çalışmak zorundayız, 1 Mayıs’ta da çalışıyoruz biz çalışırız ama tükenmeyiz. 1 Mayıs’lar her yıl isyan günü olarak kutlanacaktır. Yıllardan beri hep böyle olmuştur ve kazanana dek böyle olacak. Çünkü bizler halkız, örgütlüyüz ve tek yüreğiz. Abdülkerim Yıldız (inşaat işçisi): 1 Mayıs deyince işçi bayramı, özgürlük, hak arayışı ve işçilerin taleplerini aklıma geliyor. İsmail Ablaş (inşaat işçisi): 1 Mayıs denince aklıma işçi bayramı, Taksim katliamı ve devrimcilerin öldürülmesi geliyor. Ahmet Keser (ağır sanayi işçisi): 1 Mayıs denince aklıma işçi bayramı geliyor. Hele de bugünlerde biz işçiler için çok daha anlamlı. Alanlara çıkan işçi-
Direniş çadırından 1 Mayıs’a
lere hakim sınıfların baskı ve zulmü geliyor daha çok aklıma. Erhan Demirpençe (elektrik işçisi): 1 Mayıs işçi bayramı emek, özgürlük, grev demektir. Aynı zamanda bu değerler için katledilmiş bir çok insanın, ödediği bedellerle kazanılmış bir gündür. Ali Karaman (esnaf): Direnmek, isyan etmek, başkaldırmak hakkımız için mücadele etmek. İşçi sınıfının
1 Mayıs’a yaklaştığımız şu günlerde farklı iş kollarında calışan işçiler patronlar tarafından gasp edilen hakları için direniyorlar. MAS-DAF, PTT, Ontex patronları işçilerin hakkını gasp ettikten sonra, çoğu işçiyi işten çıkardı. Fabrika önünde hakları için direnen MAS-DAF, PTT, Ontex işçileri, 1 Mayıs’ta sınıf kardeşleri ile güçlü bir şekilde gasp edilmiş haklarını geri almak için mücadeleyi birleştirmeyi bekliyor.
1 Mayıs İşçi Bayramı’na hangi taleplerle gideceksiniz? Ali Rıza Taşkaya(MAS-DAF): Birleşik Metal-İş Sendikası’nın işten atı-
var olma sebebinin isyan günü. Hacı Mehmet Özer (esnaf): 1 Mayıs işçinin bayramıdır, haksızlığa, fuhuşa, uyuşturucuya, hırsızlığa karşı olmak, işine sahip çıkmaktır. Remzi Polat (esnaf): Katliamlar aklıma geliyor. İşçi bayramı diye söyleniyor ama işçilerin hakları hep gasp ediliyor. Ayakta kalmak için çalışıyoruz. Ezilenlerin bayramı yıllardır kutlanmakta ama değişmiyor.
lan arkadaşlarımızın mücadelesini sahiplenme noktasında iş güvencesizliğine, sendikasızlaştırmaya karşı vermiş olduğumuz mücadelede taleplerimizi haykırmak için Taksim’de 1 Mayıs alanında olacağız. Ayrıca işten atılan 100 arkadaşımız da Düzce Organize Sanayi Bölgesi’nde direnişe devam ediyorlar. Biz Ataşehir’deki direniş çadırlarımızda yaklaşık 5 gündür 20 arkadaşımızla direnişe devam ediyoruz. Direnişimizin sesini halka ve bizi destekleyen insanlara karşı daha güçlü duyurabilmek için İstanbul’a gelme kararı aldık. Direnişteki arkadaşla-
4-5_Layout 2 4/20/11 8:06 PM Page 2
güncel
20-30 NİSAN 2011 Halkın Günlüğü
05
içeriği boşaltılıyor ve bundan gurur duyuyorum. Hacı Mehmet Özer: Birlik içinde ve ayrımsız bir dünyada yaşamak istiyoruz, Türk - Kürt ayrımı yapılmasın. Remzi Polat: Sendikaların; işçileri ve haklarını satmamaları, patronlarla işbirliği yapmamaları, işçiye sahip çıkmaları, işçilerin örgütlü tek yürek olmaları gerekiyor.
Sizce 1 Mayıs’ın içeriği sistem tarafından boşaltıldı mı ? Halime Timur: Özgürlük istiyoruz, insanca yaşamak istiyoruz, dilimizi konuşmak istiyoruz, haklarımız üzerinde oyun oynatmayacağız. Koltuk sevdasına düşenleri devireceğiz. Abdülkerim Yıldız: Bence günümüzde 1 Mayıs’ın asıl anlamı, içeriği boşaltılmış durumdadır. Biz işçiler bu ülkede hep baskı görüyor ve çile çekiyoruz. İsmail Ablaş: Günümüzdeki 1 Mayıslar eskiye göre daha bir aydınlanmış durumda. Eskiden sokakta 1 Mayıs için bildiri dağıtmak, propaganda yapmak ve afiş asmak daha zordu, ama günümüzde daha kolay. Ahmet Keser: 1 Mayıs’ın içeriği sistem tarafından boşaltılıyor. Farklılaştırılıyor, işçiler parçalanıp bölünmeye çalışılıyor. Sınıflar içerisinde değişik tabakalar oluşturulmaya çalışılıyor. Geçmişteki işçi bayramı ruhu günümüze göre daha iyiydi. Birlikte hareket etme imkanına sahipti. Ama günümüzde bu birliktelik taşeron eliyle daha da zayıflatıldı. Hemen hemen içeriği boşaltıldı. Erhan Demirpençe: Sıradan bir gün mantığında bakarsak içeriği boşaltıldı. Ama verilen bedeller ve istenen talepler doğrultusundan bakarsak içi boşalan bir durum yok.
1 Mayıs’tan talep ve beklentileriniz nelerdir?
İsmail Ablaş: 1 Mayıs’tan beklentilerim halka, işçiye özgürlük, fakire özgürlük.
Halime Timur: Eşit gelir düzeyi olsun, inatla yaşayacağız, merdivenleri teker teker çıkacağız ama sonunda biz kazanacağız. Dilimiz için haklarımız için mücadele edeceğiz.
Ahmet Keser: 1 Mayıs tek bir günlük kutlama olmamalı.1 Mayıs işçilerin kazanımlarını kutladığı bir bayram olmalı.1 Mayıs’ı kutlamanın gereği işçi sınıfının, daha paylaşımcı daha eşit ve yönetenlerle işçilerin arasındaki uçurumların daha azaldığı bir gün olmalı.
Abdülkerim Yıldız: İnsanca yaşamak , kardeşlik, işçilerin taleplerindeki kararlılık ve demokratik bir yaşam talebim var.Yalnız günümüzde böyle bir kararlılık ve demokratik yaşam talebi eskiye göre çok daha az.
rımızdan 112 işçi sendikalı olarak işlerine dönünceye kadar Ataşehir’de ve Düzce’de mücadelemiz sürecek. Gamze Kayhan (Ontex): 1 Mayıs’ın önemi bizim için çok büyük. Çünkü 1 Mayıs işçilerin birlik ve mücadele günü. İşçi sınıfının artık bu sermaye düzenine ve kapitalizme karşı mücadele etmesi gerekiyor. İşçilerin can bedeli kazandığı 1 Mayıs alanında taleplerimizi haykırmak için yer alacağız. 1 Mayıs’a kızıl rengini veren işçilerin mücadelesidir. 1 Mayıs alanına coşkumuzu, heyecanımızı taşıyarak sendika ağalarına karşı mücadeleyi yükselteceğiz. Rıza Soylu (PTT): 1 Mayıs işçilerin birlik ve dayanışma günüdür. Biz bu önemde böyle bir
Erhan Demirpençe: Yurt dışında yaşayan bir arkadaşla konuştum. Çalıştığı ülkede iş süresi 6 saat. Bu çalışma süresi ile iyi bir şekilde yaşa-
mücadele gününe yakışır bir şekilde mücadele hattı izliyoruz. Biz bir geleneği devam ettiriyoruz. Yıllardır kan-can bedeliyle ödeyerek işçilerin yarattığı bir gündür 1 Mayıs. Taleplerimiz elbette bu ülkede ‘kazanın dibi’ diye bir tabir vardır. ‘Kazanın dibi’ yani güvencesizliğin en somut ifadesi olan taşeron işçileriyiz.
Bazı sendikaların işçi sınıfına karşı olumsuz tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ali Rıza Taşkaya (MAS-DAF): Bizler Birleşik Metal-İş’te örgütlenen işçiler olarak esas işçi sınıfının yanında olan sendikaların işçilerle omuz omuza mücadele ettiklerini, sendikamızın direnişimizin örülmesi ve yaşatılması sürecinde işçilerle birlikte hareket ederek bu
yabiliyorlar. Zorunlu mesai diye bir çalışma koşulu özel izine bağlı. İşçiyi 12 saat çalıştıran bir iş yeri bir ay süresince kapalı tutuluyor. Elbette insanlar kendine yetecek kadar çalışmak ister. Günde 6 saat çalışan bir işçiyi düşünün. Gününden geriye 18 saat kalıyor. Bu süreyi ailesiyle ve sevdikleriyle geçirebiliyor, kendine fazlasıyla zaman ayırabiliyor. Ali karaman: 1 Mayıs’ta tüm ezilen kesimlerin birlik içinde alanlarda isteklerini haykırmalarını istiyorum, ben her yıl 1 Mayıs’lara katılırım
süreci ördüğünü düşünüyoruz. TÜRK-İŞ gibi sendikaların işçilerin yanında olmak yerine işverenlerden yana bir tutum içerisinde olduğunu ve her zaman işçilerin karşısında olduğunu biliyoruz. İşçilerin esas dostu işçilerle birlikte yürüyenlerdir. Hasan Ulaş Ekelik (Ontex): 1 Mayıs bizim için önemli, 1 Mayıs’ta meydanlara çıkan sendikacılar tarafından işten atıldık. Selüloz İş Sendikası yöneticileri patronlarla kol kola vererek bizleri işten attı. Kendisini sözüm ona işçiden yana olarak ifade eden Aydın Parlakkılıç isminde birinin yani İstanbul Şube Başkanı’nın patronlarla işbirliği yapması sonucu işten atıldık. Biz ona 1 Mayıs alanına gelmesini tavsiye etmiyoruz. Onu o
Ali Karaman: Herkesin eşit yaşama hakkı, gelir düzeylerinin eşitlenmesi insan haklarının uygulanıp insanca yaşama hakkımızın verilmesini istiyorum. Bizler bu ülkede yaşıyoruz ve söz hakkı istiyoruz. Hacı Mehmet Özer: Sanatsal işlere önem verilmeli, bizler ayrımsız bir dünyada yaşamak istiyoruz, insanlık dışı uygulamalara maruz kalmamalıyız, kavgasız ve gürültüsüz bir dünya istiyoruz, yaşamak hakkımızı istiyoruz. Remzi Polat: İşçi hakkının savunulması, dil, din, ırk hakkının verilmesi, gelir düzeylerinin eşitlenmesi, işsizliğin ortadan kaldırılması ve güvenceli iş olanaklarının yaratılması.
alanda protestolarla karşılayacağız. Rıza Soylu: Ontex’den atılan arkadaşlar çok iyi bilirler işbirlikçi, sarı sendikal çizginin ne olduğunu. Elbette yıllardır işçi sınıfı içerisinde mücadele yürüten insanlar olarak biz bunları 1 Mayıs’lardan ve fabrikalardan tanıyoruz. Zaten güvenmiyoruz ama net bir şeyin çözümü değil bu durum. Sarı sendikalarda örgütlü bulunan işçilere çağrımız, tabanda örgütlenmeleri, komiteler kurup hainlerden hesap sormalarıdır. Ancak işçiler sendikalarına sahip çıktıkları zaman mücadele kazanılabilir. İşçilerin öz örgütlülükleri olan sendikaları geliştirmesi ve sarı sendikaların işçi sınıfının mücadelesinin içini boşaltan tutumunun teşhir edilmesi gerekiyor.
6-7_Layout 2 4/21/11 4:00 PM Page 1
06 güncel
Halkın Günlüğü 20-30 NİSAN 2011
5 TİKKO gerillası şehit düştü Dersim’de 5 TİKKO gerillasının kışı geçirdikleri kampta bulunan sığınağın çökmesi nedeniyle ölümsüzler kervanına katıldığı açıklandı. TKP/ML’nin kış kampında kadın gerilların konuşlandığı sığınakta meydana gelen göçük nedeniyle TKP/ML ve TİKKO üyesi 5 kadının yaşamını yitirdiği açıklandı. “5 yoldaşımızın şahadeti örgütümüz açısından çok ağır bir kayıp olmuştur” diyen TKP/ML Dersim Bölge Komitesi, “5 kadın yoldaşımızı demokratik halk devrimi sosyalizmin ve komünizm mücadelesinde yaşatacağız” diye belirtti. Sefegül Kesgin, Nurşen Aslan, Fatma Acar, Derya Aras ve Gülizar Özkan'ın şehit düştüğünü ifade eden TKP/ML Dersim Bölge Komitesi’nin açıklaması şöyle: "2 şubat 2011 tarihinde sabah saat 05.00’da kış kampımızın kadın yoldaşların kaldığı kısmında yaşanan çökme sonucu 5 kadın yoldaşımız şehit düşmüştür. Yaşanan göçüğün hemen ardından müdahale edilmesine rağmen çabalar yetersiz kalmış ve göçüğün altında cansız yoldaşlarımızın bedenleri çıkarılmıştır. Başta Sefagül Kesgin yoldaş olmak üzere 5 kadın yoldaşımızın şahadeti örgütümüz açısından çok ağır bir kayıp olmuştur. Ancak bu kayıp savaşımızın içindedir. Ve biz biliyoruz ki, savaşın doğası kayıplara her zaman açıktır. Ödediğimiz bedelin ağırlığını kaldırmak için tüm gücümüzle mücadelemize yüklenecek ve şehitlerimizin bize emanet ettikleri mücadeleyi onlara layık bir şekilde yükselteceğiz.”
f
Sefegül Kesgin, (Eylem): 1977 Erzu-
Nurşen Aslan, (Emel): 1981 Tokat do-
Gülizar Özkan, (Özlem): 1967 Der-
Fatma Acar, (Dilek): 1983 Mersin
rum doğumlu, 2007’den bu yana gerilla alanında bulunan Keskin, gerillada Siyasi Komiser olarak görev yürütüyordu.
ğumlu, 1999’dan bu yana gerilla alanında faaliyet yürütüyordu. TKP/ML ileri sempatizanı ve Dersim Bölge Komutanlığı görevini yürütüyordu.
sim doğumlu, 2005’den bu yana gerillada faaliyet yürütüyordu. TKP/ML ileri sempatizanı olan Özkan, TİKKO’da komutan olarak faaliyet yürütüyordu.
doğumlu, aslen Mardinli. 2006’dan bu yana gerilla alanında faaliyet yürütmekteydi. Acar, TKP/ML ileri sempatizanı ve TİKKO’da komutan olarak faaliyet yürütüyordu.
emrah cilasun
Derya Aras, (Sevda): 1979 Erzincan doğumlu olan Aras, 2009’dan bu yana gerilla alanında TKP/ML ileri sempatizanı ve TİKKO savaşçısı olarak faaliyet yürütüyordu.
ELEŞTİRİ SİLAHI
‘Bid-dem, bi-ruh, nefidik ya Der’a!’
Ş
apka düştü kel göründü. Başından beri Arap isyanlarını destekliyormuş gibi, rol yapan Cengiz Çandar’a göre, Ahmet Davutoğlu, “evrim alevlerinin, yerkürenin en krizli bölgesini yakıp kavurmasının önüne geçmek için ‘gönüllü’ ve ‘iyi niyetli itfaiyecisi’”imiş. (Radikal, 6 Nisan 2011) Dışişleri Bakanı’nın, Ankara-Bahreyn-Şam güzergahında uçağına aldığı Çandar’ın yukarıdaki sözleri, tamamen bir itiraftır. “İyi niyetli” lafını çıkarın geriye, “itfaiyeci” tanımlaması kalır. Ne imiş bu “itfaiyeci”nin görevi? “Evrim alevlerinin, yerkürenin en krizli bölgesini yakıp kavurmasının önüne geçmek.” (Arap kitlelerinin muhteşem ayaklanmalarını, komplo teorilerine kurban edenlere önemle duyurulur.) Tunus’ta başlayan yangın gelip, Türkiye ile 800 km. hudut sınırı bulunan Suriye’yi kavurmaya başlamıştır. Başta Şam olmak üzere, isyan ateşi, Der’a, Lazkiye, Kamışlı, Hama, Duma, Der Zor, İdlib ve Halep’e kadar yayılmıştır. 48 senedir Olağanüstü Hal Yasaları’yla, Esad Hanedanlığı tarafından, ezilen ve sö-
mürülen halk kitlelerinin yegane talebi, özgürlüktür. Rejimin, “Allah, Suriye, Beşar” şeklindeki resmi sloganını, sadece bir gösteride 20’nin üzerinde ölü veren Der’a’daki kitleler, çoktan “Allah, Suriyye, Horriyye (Hürriyet)” diye çevirmişlerdir. Der’a’daki kardeşlerinden ilham alan ve Şam sokaklarına yayılan kitleler, hep bir ağızdan, “Bid-dem, bi-ruh, nefidik ya Der’a!” (Kanımızla, canımızla, seninleyiz ey Der’a) diye haykırmışlardır. Bu arada, Perinçek’in kötü kopyası Türkiye “Komünist” Partisi’nin gardaşı, Esad rejimin yedek tekerleği konumundaki, Suriye “Komünist” Partisi, bütün bu olup bitenlerden “dış güçleri sorumlu” tutmuş ve Esad’ın yapmayı taahhüt ettiği “reformlara” dikkat çekerek, rejime olan bağlılığını dile getirmiştir. (07 Nisan 2011 tarihli, soL org.) İlginçtir! Bu isyana karşı, Türkiye’nin ve Suriye’nin sahte komünistleriyle, AKP hükümeti, herhalde aynı kaygıları taşıyor olmalı. İsyanın başlamısından bu yana, Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan, Beşar Esad’la, üç kere telefon görüşmesi yapmış, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı, 29 Mart’ta, Esad’la görüşmesi için Şam’a yollamıştır. Tüm bun-
lar yetmemiş olacak ki, 6 Nisan’da Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, apar topar Şam’a gidip, 3,5 saat Esad’a, isyan ateşinin neden, niçin ve nasıl söndürülmesi gerektiğine ilişkin “tarih dersi” vermiştir. (Cengiz Çandar, Radikal, 07 Nisan ve Kader Balıkçı, Akşam, 10 Nisan 2011) Peki ne olmaktadır da küçücük TKP’sinden, hükümetteki AKP’sine kadar, seçim sadhı mahaline giren Türkiye’nin siyaset erbabı, Suriye’deki isyandan ötürü bu denli telaşa kapılmaktadır? Cevabını, Pentagon sözcüsü aman pardon, Radikal yazarı Cengiz Çandar’dan öğrenelim: “Türkiye’yi son iki yılda faal bir ‘küresel aktör’ ve ‘bölge gücü’ görüntüsüyle uluslararası sahneye çıkartan ‘yeni Ortadoğu politikası’nın merkezinde de Suriye bulunuyor. Bu nedenle Suriye’de ne, nasıl olacak ve Suriye ne yönde yol alacak (ya da hatta almayacaksa) Türkiye’nin yakın ve orta vadeli dış politikası herkesten daha fazla etkilenecek. Tunus ve özellikle Mısır, Türkiye’nin profilini -tam da seçimlere doğru yol alırken- parlattı. Libya, o parlaklığı bir nebze soluklaştırdı. Libya üzerindeki politika tam toparlanırken Suriye, Türkiye’yi çok sı-
kıntıya sokabilme potansiyeli taşıyor.” (Radikal, 27 Mart 2011) Çandar’ın söyledikleri tersinden doğrudur. Emperyalist sermaye açısından, Türkiye’nin profilinin parladığı kesindir. Ona hiç şüphe yok. Fakat, Tunus ve Mısır halkı adına dillendirdiği parlaklık tamamen hayal mahsulüdür. Zira, olmuş olsaydı o parlaklığın Suriye’deki kitleler üzerinde birşey ifade etmesi gerekirdi. Çandar’ın da, “Suriye, Türkiye’yi çok sıkıntıya sokabilme potansiyeli taşıyor” demesine gerek kalmazdı. Velhasıl-ı kelam! İsyan ateşinin gelip, Suriye-Türkiye hududuna dayandığı şu günlerde, Türkiye’nin gündemini, Cuma namazı yarışları, bağımsız vekil heyecanı veya seçim ittifakları meşgul ede dursun. Ne yalan söyleyeyim, umurumda bile değil. Son iki gündür, Muhabberat zindanlarından geçmiş bir İbocunun, yayınlanmamış anılarını okuyorum. 1982’de, Hama’daki ayaklanmayı ve o ayaklanmanın nasıl bastırıldığını teferruatlıca anlatan yazarın, Suriye hakkında onca tecrübesi ve bilgisiyle, bugün, ne yaptığını bilmiyorum. Ama ben, kendi oy pusulamda, “Bid-dem, bi-ruh, nefidik ya Der’a!” hanesinin altına çoktan, mühürümü bastım bile.
6-7_Layout 2 4/21/11 4:00 PM Page 2
güncel 07
20-30 NİSAN 2011 Halkın Günlüğü
Dersim’de çatışma Dersim’de Halk Kurtuluş Ordusu ile T.C. Ordusu arasında çıkan çatışmada 3 askerin öldüğü öğrenildi. Dersim’de baharın gelmesiyle birlikte kırsal alanda gerillaya karşı ağır darbeler vurmak isteyen T.C. Ordusu ile Maoist Komünist Partisi’ne bağlı Halk Kurtuluş Ordusu arasında çatışma yaşandığı öğrenildi. MKP Merkez Komitesi Siyasi Bürosu tarafından söz konusu çatışmaya ilişkin yapılan bilgilendirmede, PKK ile T.C. arasında medyaya servis edilen çatışmanın, Halk Kurtuluş Ordusu ile T.C. ordusu arasında gerçekleştiğini açıkladı. Açıklamada çatışmanın Dersim/Ovacık’ın Karaoğlan mevkiinde yaşandığını ve gerilla güçleri ile askerler arasındaki çatışmanın, 3 ölümle sonuçlandığı belirtildi. HKO gerillarının çatışmadan kayıp vermeden ayrıldığı, T.C. ordusundan ise 3 askerin etkisiz hale getirildiği ifade edildi.
‘HKO politik savaş yürütmektedir’ Açıklamada MKP önderliğinde siyasi iktidar mücadelesinin stratejik görevlerini üstlenen HKO’nun devrimin üç stratejik
silahından biri olduğu ifade edilerek şunlara değinildi: “Devrimimizin siyasi görevlerini yürüten Halk Kurtuluş Ordusu’nun asıl görevi savaşmaktır.
savunma argümanlarına bağlı olarak planlı askeri eylemlere girişmekte ve savaş şartları gerçekliği içinde düşman kuvvetlerle çatışmalara girmektedir.”
Halk Kurtuluş Ordusu savaşmak için savaşan bir güç olmadığı gibi, Maoist Komünist Partisi’nin siyasi hedef ve amaçları doğrultusunda faaliyette bulunur.
Gerilla savaşı gelişmektedir
Halk Kurtuluş Ordusu; Maoist Komünist Partisi’nin, siyaseti, en yüksek biçimi olan savaş düzeyinde yürütmesinin temel organı ve örgütleme biçimidir. Devrimimizin parti önderliği ve örgütlemesi temelindeki esas örgütlenme biçimini temsil eden Halk Kurtuluş Ordusu, bu niteliğiyle politik savaş yürütmektedir. Halk Kurtuluş Ordusu eyleminin içeriğini ve eylem çizgisini bu niteliğine uygun olarak düzenler. Bu anlamda eylem çizgisi itibarıyla asker öldürme gibi bir hobiye sahip değildir. Bilakis, bu türden eylemlerini savaş ve çatışma doğasının bir zorunluluğu, siyasal hedef ve çalışmalarının önündeki engellerin kaldırılmasının bir gerekliliği, devrim ile karşı- devrimin silahlı savaş içinde olmasının tabii davranışı ve devrimin yüksek görevlerinin yerine getirilmesi olarak ele almaktadır. Bu bağlamda, gerek taktik saldırı esası ve gerekse de stratejik
T.C. Ordusu’nun baharın gelmesiyle birlikte avantajına dönen doğa şartlarını ve alan hakimiyetini kullanararak bu türden çatışmalara giriştiğini hatırlatan MKP, “Tüm dezavantajlara rağmen düşmana üç kayıp verdiren Halk Kurtuluş Ordusu güçleri, sezon açılışını gerçekleştirdikleri başarılı çatışmayla anlamlandırarak halkımızı müjdeledi. Sınırlı güç ve olanaklarla düşmanın büyük güç ve olanaklarına karşı üstün bir çatışma yürütüp darbeler vuran Halk Kurtuluş Ordusu, kayıp vermeyerek başarılı bir şekilde üslerine çekilmiştir. Proletarya ve halklarımız başta olmak üzere, ezilen ulus ve azınlıkların kurtuluşu uğruna, Bağımsızlık, halk demokrasisi, sosyalizm ve komünizm mücadelesini Halk Savaşı stratejisi perspektifiyle omuzlayan partimiz; devrimdeki ısrarını merkezi görev olan Köylü Gerilla Savaşı pratiğiyle koruyup geliştirmektedir. Halk Kurtuluş Ordusu’nun düşmana kayıp verdiren son başarılı çatışması bunun kanıtıdır.” denildi.
UFUK ÇİZGİSİ
bakış can
TAKTİK POLİTİKA ÜZERİNE
İ
lkesel ve stratejik anlayış ya da yaklaşımlar ile taktik siyasetler arasında kesin bir bağ ve uyum olduğu açıktır ve bu asla göz ardı edilemez. Bunun kadar strateji ile taktik arasında (ya da stratejik siyasetlerle taktik siyasetler arasında) mutlak bir fark var ki, bu fark birbirine karıştırılmayacak kadar mühimdir.
Strateji ile taktik aynılaştırılırsa; bunun bir durumda siyasette kabızlık yaratması kaçınılmaz olur, ikinci durumda ise, stratejik duruş yitirilerek salt reel gelişme ve politikalar ekseninde kalarak son tahlilde ilkesizliğe saplanmak kaçınılmaz olur. O halde stratejinin önemi ile siyasetin önemini hem birbiriyle bağı anlamında ve hem de ayrışan fonksiyonlarıyla kavramak ve iki açıyı yerli yerine oturtmak elzemdir. Stratejiler veya stratejik siyasetler süreçleri kapsar. Verili bir sürecin başından sonuna kadar geçerli kalır, varlığını sürdürürler. Ve bunlar yığınca taktik siyasetle beslenirler. Yani, stratejik süreç boyunca stratejiye hizmet eden sayısız siyaset ve taktik kullanılır. Taktik veya taktik siyasetler ise, stratejik süreç içinde veya stratejiye bağlı olarak biçimlendikleri gibi, süreç boyunca sık sık değişir veya değişebilirler. Taktiklerde zaman bağlayıcı değildir, zira sürecin tamamıyla alakalı değildirler. Yalnızca sürecin şu ya da bu aşamasında, şu ya da bu görevi hakkında biçimlenir ve bu süre boyunca geçerli olurlar. Görece uzun bir zamanda geçerli kalabilecekleri gibi, en kısa zaman içinde değişebilirler. Taktiklerin-taktik siyasetin devreye girmesi ya da değişmesi; sürecin niteliği aynı kalmakla birlikte, güncel gelişmeler, ortaya çıkan göreceli durumlara vb göre ele alınır. Bu bağlamda açık ki, belirlenen bir taktik siyaset nispeten kısa süre içinde yaşanan gelişmelere bağlı olarak değişir-değişebilir. Taktik siyasetler bir kez belirlendikten sonra, sürecin sonuna kadar mutlak şekilde devam edeceği anlamına gelmez. Yani, uzun süre devam edeceği gibi, çok kısa bir zaman diliminde değişebilir. Bu, politik siyasal gelişmelere, gündeme gelen yeni koşullara ve taktiğin stratejik yaklaşımlarımıza hizmet edip etmeyeceğine göre vb belli olur. Özellikle taktik politikada bütünlüklü şartlar dışında lokal olarak ortaya çıkan veya lokalde bulunan şartlar taktiği zenginleştirir. Yani, genel anlamda geçerli olan taktik politika, herhangi bir özgülde farklı biçimlenebilir. Daha açıkçası, Türkiye-Kuzey Kürdistan genelinde uygulanan bir taktik politika, herhangi bir bölge veya ilin özgül şartlarında özgün bir biçim alabilir. Bu, genel taktiğin mantığına ters düşmeyeceği gibi, onun gerekçelerini çürütmez. Özcesi, taktiğe; belirlendikten sonra değişmez bir yasa olarak bakılamaz. Taktik stratejiyle bir tutulamaz, katı olarak ele alınamaz. Bugün taktiğin bu biçimi doğruyken, yarın taktiğin başka bir biçimi doğru hale gelebilir. Örneğin, BDP yapılacak olan genel seçimlere bağımsız milletvekili listesiyle katılmaktadır. Ki milletvekili adaylarını belirleyerek Yüksek Seçim Kuruluna sunmuş bulunmaktadır. Fakat gelinen aşamada Yüksek Seçim Kurulu BDP’nin bağımsız milletvekilleri listesinden on iki milletvekili adayının adaylığını uygun görmediğini açıkladı. 12 millet vekili adayını veto etti. YSK’nın bu kararının siyasi bir tavır olması ve hukuken haklı gerekçelere sahip olmaması gibi gerçekler ayrı bir tartışmayken; bu gelişme BDP’nin seçimlere yaklaşımını gözden geçirmeye yeterli bir sebeptir. Kuşkusuz ki, BDP seçim politikasını-seçimleri taktik bir mesele olarak ele almadıkları, bilakis stratejik bir mesele olarak ele aldıklarından, bu gelişme ile birlikte seçimleri boykot etme tavrını geliştirmeyebilir-geliştirmeyecektir. BDP, seçimlerden çekilmeyi de masada tuttuklarını açıklasalar da, bunun taktik olduğunu ve baskılanma yaratmak için dillendirildiği açıktır. BDP’nin tüm stratejik politika ve yaklaşımları vb’ye rağmen parlamentodan çekilmeyi göze alamayacağı ağırlıklı ihtimaldir. BDP’nin somut siyasi gelişmeyi seçimleri boykot etme taktiğine yeterli görüp görmeyeceği, böyle bir yönelime girip girmeyeceği tartışmamız dışı ayrı bir tartışmayken; genel anlamda söz konusu gelişmenin boykot tavrı taktiğine geçmeyi gerektiren bir gelişme olduğunu söyleyelim. Yani, BDP milletvekilleri şahsında YSK’nın aldığı karar, olağan durumda katılma taktiğinin değiştirilmesi için yeterli bir gelişme olduğunu söyleyelim. Taktiğin değişmesi için gerekli olan şartlara iyi bir örnektir. Başka bir örnek daha ele alırsak. Mesela Maoist parti genel seçimlere ilişkin boykot siyasetini benimsedi. Bu taktik stratejik gerekçeleri vb açısından doğru ve genel bir taktiktir. Ancak bu taktiğin ilelebet doğru kalacağı söylenemez. Hatta seçimlere kadar mutlak biçimde değişmeden doğru kalacağı da söylenemez. Tersinden seçimlere kadar boykot tavrının değişeceği de iddia edilemez. Dahası, diyelim ki, genel şartlar anlamında bir değişiklik olmadığı halde, sadece bir parçada şartlar değişkenlik gösterdi, özgül bir durum ortaya çıktı veya yeni şartlar ortaya çıktı. Bu durumda, genel taktik geçerli kalmakla birlikte, söz konusu parçada başka bir taktiğin uygulanması doğruluk kazanır. Elbette bütün bunlar bir anlayış meselesi veya varsayım olarak dillendirilmiştir.Taktik politikaları değişmez-dokunulmaz mutlak şeyler olarak algılamak son derece hatalıdır.
8-9_Layout 2 4/21/11 11:26 AM Page 1
08 emek
Halkın Günlüğü 20-30 NİSAN 2011
Beyaz grev Devlet, yandaş konfederasyonların sahte emekçi ağızlarıyla, sağlık emekçilerini ve halkı kandırmaya çalışsada pek yakında uygulamaya sokulacak sağlıkteki yeni düzenlemeler, toplumun tüm kesimlerini etkileyecek bir yıkımı ortaya çıkaracaktır
TEKEL direnişi devam ediyor Samsun 19 Mayıs İlçesi’nde bulunan BAT Fabrikası’nda işten atılan işçiler, saldırılara rağmen kararlılıkla direnişlerini sürdürüyor 24 Ocak Kararları’nın, 12 Eylül Askeri Faşist Cuntası’yla birlikte, sopa zoruyla ülkemiz işçi-emekçileri başta olmak üzere ezilen, sömürülen kesimlere dayatıldığı ve siyasal, ekonomik, sosyal alanlarda son derece kapsamlı ve uzun vadeli yapısal dönüşümleri hedefleyen emperyalist ekonomi-politikaları olduğu bugün artık herkesçe bilinmektedir. 12 Eylül Askeri Faşist Cuntası halka ve halk güçlerine uyguladığı terörle birlikte mevcut kitle hareketlerini bastırırken, bir yandan da işçi-emekçilerin tüm kazanılmış haklarına da el koymuş ve ülke kaynakları ile onu işleyen emeğin emperyalistlere peşkeş çekilmesinin yolunu da döşemiştir.
Fabrikayı işgal ettiler AKP hükümetinin TEKEL fabrikalarını özelleştirmesiyle birlikte, British American Tobbaco (BAT) şirketine satılan fabrikada 120 işçi, 31 Mart tarihinde hiçbir gerekçe gösterilmeden işten çıkartılmıştı. İşçiler işlerine geri dönebilmek için fabrikayı işgal etmişti. Eylemlerini fabrika işgali ile sürdüren işçilere 12. Günde devletin kolluk güçleri saldırdı. BAT sigara fabrikasının şikayetini gerekçe göstererek fabrikaya giden Samsun Emniyet Müdürü, işçilerden fabrikanın boşaltılmasını isteyerek, boşaltılmaması halinde müdahale
edeceklerini işçilere söyledi. İşçilerin ise, işlerine geri dönene kadar fabrikayı terk etmeyeceklerini belirtmesinin ardından, devletin kolluk güçleri fabrikanın ön ve arka kapısından girerek işçilere saldırdı. Polisin cop ve gaz bombaları kullandığı saldırıda, işçiler darp edilerek fabrikadan çıkarıldı. Fabrikadan çıkarılmaların ardından, fabrika önünde direniş çadırı kurarak eylemlerine devam eden işçilere, 14. günde yine polis saldırdı. Fabrikaya servis araçlarının önüne yatarak engellemek isteyen işçilere saldıran polis 44 işçiyi gözaltına aldı. İşçilerin eylemine destek için orada bulunan Tek Gıda-İş Sendikası Genel Merkez yöneticisi Suat Karlıkaya, Tek Gıda-İş Sendikası işyeri temsilcisi Vedat Altun, siyasi partilerden ve kurumlardan temsilciler ve işçilere destek veren 14 kişi de gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar ifadelerinin alınmasının ardından serbest bırakıldı.
Eğitim Sen’den destek BAT sigara fabrikasında işçilere yapılan polis saldırısını protesto etmek amacıyla Eğitim-Sen Samsun Şubesi 15 Nisan tarihinde bir basın açıklaması yaptı. Eğitim Sen önünde yapılan basın açıklamasını okuyan Şube Başkanı Metin Erol, AKP hükümeti tarafından son 8 yılda kadrolu ve güvenceli istihdamın bilinçli olarak azaltıldığı, sözleşmeli çalışma, geçici çalışma, kısmi süreli çalışma ve taşeronlaştırma gibi uygulamaların hızla yaygınlaştırıldığı, TEKEL’in haraç mezat British American Tobacco (BAT)’ya satıldığını belirterek, özelleştirmelerin sonunun işsizlik ve yoksulluk olduğunu ifade etti.
Hekimi, laborantı, teknisyen-teknikeri, ebesi-hemşiresi, eczacısı, taşeron sağlık çalışanı devletin resmi ağızlarının tersine hallerinden memnun değil. Türlü yalanlarla aksini iddia edenlere inat 19-20 Nisan’da hem sağlık alanının bir bütün olarak özelleştirilmesine, özlük haklarının yok edilmesine, halkın nitelikli sağlık hakkının gaspına karşı iş bıraktı. Bu uyarı eylemine İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Asistan Hekimlerinin de 5 günlük direnişin ardından kazanımla sonuçlanan ve egemenlerin sus payı mahiyetinde verdikleri ile yetinmeyip genel iş bırakma eylemine katılmaları olumludur. Çünkü sistemin ve onun gözü dönmüş patron-ağalarının her geri adımı, aslında stratejik bir saldırı furyasının, daha doğrusu hedefi küçült-böl yeniden saldır mantığının ürünüdür. ‘Kamu hastaneleri birliği yasa tasarısı’ bu anlamda iktidar kliklerinin önümüzdeki seçim safsatasının hemen ardından yaşama geçirecekleri sağlıkta yıkımın son perdesi olarak torbada bekletilmektedir. Her ne kadar türlü yalanlarla, yandaş konfederasyonlarının sahte emekçi ağızlarıyla sağlık emekçilerini ve halkı kandırmaya çalışsalar da pek yakında uygulamaya sokulacak bu düzenleme toplumun tüm kesimlerini etkileyecek bir yıkımı resmedecektir. Sistemin yıkımlarını kısaca özetlersek: Taşeron aracılığıyla çalışan sağlık emekçilerinin sayısı her geçen gün artıyor. Performans sistemiyle hastaneler şirketleştirilip, hastalar rant kapısı olarak görülürken, hekimler rekabete özendirilip sağlık hizmetinin sunumunda kalite yok ediliyor. Hekime” ne kadar hastaya bakarsan o kadar para” denilip kasaplık teklif ediliyor. Zaten işsizlik sigortası alamayan işsizler, kayıt dışı çalışanlar, 18’ini dolduran kız çocukları, primleri ödenmeyen esnaf ve çiftçiler genel sağlık sigortasından yararlanamıyor, velileri sigortalı olmayan çocuk-
lar sağlık hizmeti alamıyor. Bir aile hekimi ve hemşire başına yaklaşık 4 bin kişi düşerken bir de güvencesiz çalışan, sözleşmesi her an iptal edilebilecek bu personelin karşısında halk sağlığı açısından ciddi tehlikeler doğabilir. Bilimsel, idari, mali özerklikleri olan ve bilimsel çalışmalar açısından bir laboratuar işlevi gören tıp fakültelerine bütçeden pay verilmezken, bu alanın ‘Sağlık Bakanlığı’na devri ile özelleştirilmesinin ve temel tıp eğitiminin önü kesiliyor. Özelleştirilmiş ve tek mantığı kar olan sağlık kuruluşlarında çalışanlar, güvencesiz, sistematik hak gasplarına maruz kalırken, hastalar da icralık ve rehin durumuna düşürülüyor. Resmi rakamlarla milyonlarca işsizin ve güvencesizin yaşadığı gerçekte bu rakamların kat be kat yüksek olduğu düşünülürse devlet, patron-ağalarının insaf(sızlığ)ına terk ettiği ‘halkına’ paran yoksa öl diyor. Uluslararası sözleşmelerle emperyalizmin buyruk ve icazetlerini ülke işçi, emekçi, işsiz ve köylü yığınları üzerinde talan ve özelleştirme furyası ile sürdüren egemenler, “Sağlıktaki hedef özelleştirme değildir” yalan-
Direnişleri güçlendirelim Direnişte olan Ontex-Canbebe ve PTT işçileri yaptıkları ortak eylemle birlikte kararlı bir şekilde direnerek kazanacaklarını ifade ettiler Direnişteki Ontex-Canbebe ve PTT taşeron işçileri 16 Nisan’da Taksim Galatasaray Lisesi önünde toplanarak yine Taksim’de bulunan Burger King’in önüne kadar yürüyüş yaptılar. “Kurtuluş Yok Tek Başına Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz” pankartının arkasında biraraya gelen işçilere devrimci, demokrat kurumlar-
da destek verdi. Burger King’in önünde yapılan açıklamada Ontex direnişi anlatıldı. Demokratik Haklar Federasyonu adına yapılan konuşmada ise yapılan işçi direnişlerinin önemine vurgu yapılarak bu direnişlerin ortak bir çatı altında birbiriyle dayanışma içerisinde yapılması gerektiği ifade edilerek, “İşçi direnişleri giderek yaygınlaşıyor. Bu direnişler boyutlandırılmalı ve ortak bir yelpazede sisteme karşı verilen bir mücadele şeklinde ele alınmalıdır.” denildi. Direnişteki Ontex-Canbebe ve PTT taşeron işçileri adına yapılan basın açıklamasını Ontex direnişçilerinden Gamze Kayhan yaptı. Ontex-Canbebe direnişinin 16 arkadaşlarının işten
atılmasıyla başlatıldığı ve direnişte bedeller ödenerek iki ayın tamamlandığını hatırlatan Kayhan, patronlara karşı sınıf kininin yükseltilerek mücadelenin boyutlandırılacağını belirtti. Kayhan, direnişlerinin 101. gününde PTT taşeron işçilerinin bedeller ödeyerek yarattığı mücadeleyi de hatırlatarak, Konak Belediyesi işçilerinden BAT işçilerine yapılan saldırılara kadar, işçi direnişlerine yönelik devletin yok sayma girişimlerinin devam ettiğini söyledi. Ontex Canbebe ve PTT işçilerinin 1 Mayıs’ta kendilerini ihanet eden Selüloz İş Sendikası Başkanı Ayhan Parlakkılıç’ın 1 Mayıs alanına gelmesi durumunda onu da protesto edeceklerini açıkladılar.
8-9_Layout 2 4/21/11 11:26 AM Page 2
emek 09
20-30 NİSAN 2011 Halkın Günlüğü
ve kızıl gerçekler adıyla dayatanlara karşıdır, diye ifade etti. Son olarak da “İş, gelir, can güvencesi; mesleki bağımsızlığımıza, mesleki onurumuza saygı; herkese eşit, ücretsiz, nitelikli sağlık hizmeti istiyoruz.” dediler. Ankara Sağlı emekçilerinin Ankara hastanelerinde kitlesel bildiri dağıtımı ve basın açıklamalarıyla başlayan eylem tüm sağlık emekçilerinin Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne yürümesi ile devam etti. Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde sağlık çalışanlarını iş bırakmaya davet eden bildiri dağıtımı sırasında hastane yönetiminin Özel Güvenlik Birimleri (ÖGB)’ne talimat vererek çalışmayı engellemeye çalıştığı öğrenilirken, Hacettepe Tıp’ta ise ana binaya asılan GREV pankartının indirilmesine izin verilmedi.
larına devam ede dursun. Sokaklara taşan öfke seli yalanların karşısında gerçeğin devrimci, yıkıcı ve örgütlü gücüyle karşılaştığında tuzla buz olacaktır.
Mücadele devam edecek Sağlıkta dönüşüm programı kapsamında uygulanan sağlığın ticarileştirilmesine ve halkın sağlık hakkının gasp edilmesine karşı sağlık meslek örgütlerinin düzenlediği iki günlük iş bırakma eylemine sağlık emekçileri yoğun bir katılım sağladı. Ankara, İstanbul, İzmir başta olmak üzere ülkenin birçok yerinde alanlara çıkan binlerce sağlık çalışanı işe gitmeyerek sağlıkta dönüşüme hayır dedi. İstanbul Sağlık emekçilerinin sağlıkta dönüşüm programına karşı yaptıkları greve hastalardan da destek geldi. Hekimler, hemşireler, diş hekimleri, ebeler, eczacılar, laborantlar,
f
radyoloji teknisyenleri, fizyoterapistler, diyetisyenler, sağlık teknisyenleri, sağlık memurları, psikologlar, biyologlar, paramedikler, hastabakıcılar, taşeron sağlık işçileri, kısacası bütün sağlık çalışanları hizmet üretmeyerek hükümeti bir kez daha uyardılar. Yıllardır uygulanan sağlık politikalarına itiraz ettiklerini ifade eden saglık emekçileri “bilinmesini istiyoruz ki eylemimiz hastalarımıza karşı değil; sağlık çalışanlarını mutsuz, hastaları mağdur eden, sağlığı ticarete, hastaları müşteriye, hastaneleri ticarethanelere dönüştürmeye çalışan sağlık politikalarına karşıdır! Bizleri aralıksız otuz üç saat çalıştıran, hastalara her bir muayene için devlet hastanelerinde 8, özel hastanelerde 15 TL ‘’katılım payı’’ ödeme zorunluluğu getirenlere karşıdır! Sağlığımızı uluslararası sermaye örgütleriyle pazarlık konusu yapan, IMF ve Dünya Bankası’nın reçetelerini ‘’Sağlık Reformu’’
Ankara Tabip Odası Yönetim Kurulu Başkanı, Beyazıt İlhan, “Sesimiz, nefesimiz defalarca Sağlık Bakanlığı’nın kapısını dövdü, tüm Türkiye bu sesi duydu” diyerek “tüm sağlık çalışanları ve halkın sağlığı tehdit altındadır” ifadelerini kullandı. SES Ankara Şube Başkanı İbrahim Kara, Herkese eşit, ücretsiz, ulaşılabilir ve nitelikli bir hizmet sunmak için grevde olduklarının altını çizdi. Son olarak TTB Merkez Konseyi Başkanı Eriş Bilaloğlu konuşmasında, Kayseri’de 13 Mart Mitingine katıldığı için görevinden alınan Göğüs Hastalıkları Başhekiminin derhal görevine iade edilmesini ve Sağlık Bakanı’nı bu konuda açıklama yapmaya çağırdı. Grevin ilk gününde örgütlü sağlık emekçilerinin eylem çağrısına idari baskılarla karşılık veren rektör, dekan ve başhekimlere Hipokrat yeminini hatırlatan “Size başta işletmeci değil hekim olduğunuzu hatırlatıyoruz. Sizleri hekimlik onuruna uygun bir şekilde davranmaya davet ediyorum” dedi. Hacettepe Tıp Asistan Hekimleri sorunlarını gazetemize değerlendirdi. Melike Koşansoy (Asistan Hekim): Perfor-
mans sistemi uygulanmaya başladığından bizden çok hastaya bakmamız isteniyor. Bu sistemle önemli olan hastaya nasıl baktığınız değil ne kadar hastaya baktığınızdır. Bu ücretlere de ne kadar hastaya bakıyorsan o kadar şeklinde yansıyor. Bu hastaların sağlığını çok ciddi şekilde sekteye uğratıyor. Acil hastalar, doğum üniteleri, kanser hastaları, diyaliz üniteleri vb. hizmetler hafta sonlarında ya da bayramlarda nasıl işletiliyorsa nöbet usulüyle işlemeye devam edecek. Murat Gökten (İntörn): Bu sürece dur demezsek bundan sonra gittikçe köleleştirmeye doğru gideceğiz. Zaten seçimden sonraki politika, hastaneleri satarak mevcut yapıyı gittikçe ticarileştirmeye dönük politikalar. Bu öngörüyle kendi özlük haklarımızı almaya, korumaya dönük bir uyarı grevi yapıyoruz. Halk genellikle karşı karşıya olduğunun farkında değil, onlar genellikle hizmeti hızlı bir şekilde alarak oradan ayrılmak şeklinde oluyor. Bazı yerlerde günde yüz hasta bakan hekimler var. Sadece bakarak hizmet veriyorlar. Hastalar randevuyu kısa zamanda aldığı için mutlu oluyor. Salih Maç (Mikrobiyoloji): Hastalarla aramıza bir ticari ilişki koyan performans sistemiyle, hekimler daha kolay hastalara ve daha çok hastaya bakmak istiyor. Böylece ciddi hastalıkları göz ardı ediliyor. Maaşlarımızı da yerinden oynatıyorlar. Sabit ücretimiz aşağıya çekilip performansa göre ne kadar çalışırsan o kadar para demiş oluyorlar, bu da hekimleri birbiriyle gereksiz bir rekabete zorladığı gibi hastanın sağlık güvenliğini de ortadan kaldırıyor. 2002 yılında toplamda 1 buçuk milyon apandis ameliyat yapılmış. Bu rakamlar performans sistemi geldikten sonra yılda 5 milyona ulaşmış. Gelene gereksiz gerekli apandis ameliyatı yapılıyor, çünkü apandis ameliyatı sorun yaratmıyor. Gereksiz tetkiklerin artması, sağlıklı çocukları yoğun bakımda yatıyormuş gibi gösterip para kazanmaya itiyorlar, benim gerekçelerim kısaca budur.
EMEĞİN KÜRSÜSÜ
dursun baştuğ
Reformizme meydan okumak
G
orki’nin Ana romanında Ana, Pavel’in 1 Mayıs gösterilerinde bayrağı taşıyacağını öğrendiğinde, hapishaneden yeni çıkmış olan oğlunun bu davranışının nedenini anlayamaz. O bayrağın taşıdığı anlam, bugün bizim en çok ihtiyacımız olan şeydir herhalde. Gorki’nin romanında geçen zaman diliminde işçilerin verdiği amansız mücadelenin doğru bir çizgiye çekilmesinin anlamı olan o bayrak, amansız sömürü koşullarına karşı ayağa kalkan bir işçi sınıfının bilincini ifade ediyordu. Proleter devrimler çağını açan Rusya işçi sınıfı bunu ancak Bolşeviklerin ideolojik önderliği sayesinde başarabilmişti. İşte, Pavel’in 1 Mayıs’ta taşıdığı kızıl bayrağın anlamı budur. 1 Mayıs’ın öngünlerini yaşadığımız bugünlerde hem ülkemizde hem de dünyada halklar adına önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Yaşanan gelişmeler (hem ülkemizde hem de dünyada) uzun yıllardır uygulanan politikaların sonuçları olarak kendisini göstermektedir. Ülkemizde emekçiler açısından önemli hak kayıpları yaşanmış, işsizlik artmış, gelir dağılımındaki uçurum
giderek açılmıştır. Küçük köylü üreticisi uygulanan politikalarla üretemez hale getirilmiştir. Tüm bunların yanında ülkemizin yapısal sorunlarından olan milli mesele ve ezilen inançlar sorunu çözümsüz bir noktada durmaktadır. Esasen de devlet bu sorunları istediği bir noktada çözüme kavuşturmanın hesaplarını yapmaktadır. Efendilerinin Ortadoğu’da yüklediği misyonu yerine getirmek için bir dizi açılım furyası ve yapısal dönüşüm hamleleri yapmıştır. Ancak mevcut durum esas olarak halklar adına bir dizi tehlikeyi beraberinde getirmiştir. Yapısal dönüşüm hamleleriyle devlet belli oranda teşhir olmuş yönlerinden ve geçmiş yıllarda kullandığı; ancak süreç için ihtiyaç olmayan yüklerinden kurtularak kendisini temizlemiş ve yeni sürece uygun bir şekilde kendisini yeniden dizayn etmiştir. Yapılan belli düzenlemeler, açılımlar ve çıkarılan yasalarla göstermelik bir demokrasi ortamı yaratmıştır. Başta Kürt Ulusal Hareketi olmak üzere Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci hareketi açılan bu tasfiye güzergahına girmiş durumdadır. Bu durum yükselen bir reformist dalgayı beraberinde getirmiştir. Son süreçte yaşanan kitle hareketliliği esas
olarak reformizmin bataklığına akmaktadır. İşçi hareketliliğine baktığımızda bir çoğu reformist veya ekonomik taleplerle(süreç itibariyle önemi ayrı bir yerde durmakla birlikte) ortaya çıkan ve siyasi bir mecraya kanalize olmayan veya kanalize edilemeyen hareketler olduğu görülmektedir. Sendikaların belli bir çöküş yaşadığı hepimizin malumu; ancak var olan yapı içerisinde de esas güç ve inisiyatif sahibi olan hareketler büyük bir oranda reformist veya devlet güdümlü anlayışlardır. Yine öğrenci hareketlerine baktığımızda neredeyse sürece kumanda edenlerin reformist öğrenci hareketleri olduğunu görmekteyiz. Devrimci hareketler sürece müdahale etmekten oldukça uzak kalmış durumdadırlar. Hem talepler hem de mücadele tarzı, en önemlisi de bu hareketlerin program ve niteliği gençlik hareketleri için önemli bir tehlike oluşturmaktadır. Yükselen kadın mücadelesi açısından da benzer şeyler söylenebilir. Özellikle erkek egemen bir anlayışla şekillenen düzenin sınırlarını parçalayarak gerillalaşan Kürt kadınlar, feminizme kayarak önemli bir potansiyelin de reformize olmasına neden olmaktadırlar.
Tüm bunların yanında devrimci faaliyetin gözden geçirilmesi önemli bir meseledir. Nihayetinde aynılaşan bir faaliyet algısıyla reformizme meydan okunamaz. Düzen içi devrimcilik bugün bırakalım genel olarak demokratik kamuoyunu köklü devrimci hareketleri de etkilemektedir. Sınırları düzeni aşmayan bir faaliyet algısıyla reformizme meydan okunamaz. Ancak bilimsel bir yöntemle sürece müdahale edebiliriz. Kitleler içinde devrimci bir programı ve devrimci bir faaliyeti ancak bu şekilde örebiliriz. Kitlelerin devrimci potansiyelini adım adım örerek süreci tersine çevirebiliriz. İşte eğer bugün koyu bir karanlığa mahkum olmak istemiyorsak reformizme aman vermeden Büyük Proleter Kültür Devrimi’yle en yükseğe çekilen işçi sınıfının kızıl bayrağına daha fazla sarılmamız gerekir. 1 Mayısı bu bilinç ve inançla karşılamamız gerekmektedir. İşçi sınıfı öncülüğünde ezilen dünya halklarının başka bir çıkış yolu yoktur. Ya koyu karanlık, ya da özgür geleceğe uzanan kızıl güzergah. Temel mesele budur!
10-11_Layout 2 4/20/11 7:11 PM Page 1
EKSEN
ahmet hacalişi k.
Suriye’de Esad Krallığı Sallanıyor
A
rap dünyasındaki hararet yavaş yavaş Doğu’ya doğru yayılıyor. Sırada göründüğü kadarıyla Libya ve Yemen’den stratejik açıdan çok daha önemli bir ülke var: Suriye. Önemli zira Suriye’deki bir alt üst oluş Filistin, İran, Türkiye, İsrail, Ürdün’ü yakından etkileyecek. Osmanlı İmparatorluğu dağıldığından beri “Suriye” kıstağı Ortadoğu’nun jeopolitik olarak en karmaşık kısmı. Batısında İsrail-Filistin sorununa bulaşmış altı ulus, doğusunda petrol bahsi ve Irak savaşı nedeniyle aralarındaki rekabet iyice belirginleşen altı veya yedi ulusal veya dini topluluk bulunmakta. Yakından bakıldığında bölge daha da karmaşık görünüyor. Zira çok sayıda dini topluluğun toprakları burada iç içe geçiyor. Büyük çoğunluğu Sünni olan (nüfusun yüzde 65’i ) Suriye’de, kökenleri Akdeniz kıyısına yakın bir dağ civarında olan küçük Alevi azınlık (nüfusun yüzde 12’si, ancak ordu onların elinde) Sünni burjuvazi ittifakı ile on yıllardır iktidarı elinde tutuyor. Bugüne kadar yaklaşık 100 protestocu yaşamını yitirdi. Bu olaylar karşısında konuşma yapmak üzere televizyona çıkan Esad, taviz vermesi halinde iktidarda kalamayacağını bildiği için diğer refiklerinin yaptığı gibi reform vaat etmektense dış mihraklardan bahsedip halkı tehdit etmeyi seçti. Alevi-Nusayri azınlık halkına mensup Hafız Esad, 1967’de İsrail yenilgisini takiben 1970’de darbeyle iktidara gelişinden sonra nüfusu 17.585,540 olan ülkeyi 30 yıl demir bir yumrukla yönetti. İktidarı uğruna şiddet kullanmaktan çekinmedi. Öyle ki 1982’de Hama’da, en güçlü muhalefet konumunda olan Müslüman Kardeşler ayaklanmasında binlerce insanı katletti. Ölümünden sonra 10 yıldır da oğul Esad iktidarda. Beşşar Esad “değişimciler” ve statükocular arasında sıkışmış vaziyette. İstese bile 50 yıllık Baas rejimini ve eski rejimin bekçilerini temizlemesi kolay değil. Son 10 yılda reform adı altında parsayı ordunun Alevi kökenli komuta kademeleri ve Sünni iş çevrelerine dağıttığı biliniyor. En azından kısa vadede bu ittifak bozulmadan rejimin düşmesini beklemek hayalcilik olacaktır. Gelişmeleri Arap iç savaşı başladı olarak tanımlamak da yanlış olmayacaktır. Bölge dışı aktörler bir yana ayrıca bölgesel düzeyde güç mücadelesi de yaşanıyor. Bir tarafta İran-Suriye-Lübnan aksı diğer tarafta ABD destekli Suudi Arabistan-Ürdün ekseni çatışıyor. Libya’dan Bahreyn’e ve Yemen’e kadar özgürlük taleplerinin arkasında hem bölge içi güç mücadelesinin hem de bölge dışı hesapların rolü var. Gelişmeler çok karmaşık bir seyir izlerken Suriyeli laik yöneticilerin, bir yanda Washington’un daimi düşmanlığı ile karşı karşıya, diğer yanda İslamcı hareketleri defalarca katlettikleri için Sünni çoğunluk tarafından da bertaraf edilme riski altındayken, iktidarda tutunabilmeleri gün geçtikçe zorlaşmakta. Bilindiği gibi Ortadoğu ve onun uzantısı olan KafkasyaOrta Asya coğrafyası emperyalizmin “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (BOP)”nin çerçevesini oluşturmakta. Afganistan ve Irak işgalleriyle kadim ipek yolunun kontrol altına alınması sonucu proje yeni bir boyut kazandı. Ancak 21 yüzyıl jeopolitiğinin sıklet merkezini teşkil eden Ortadoğu-Kafkasya ve Asya’nın merkezindeki İran’ın denetim altına alınamaması bir yana Irak-Suriye-LübnanGazze hattı boyunca nüfuzunu Akdeniz’e kadar genişletmesi, Hizbullah, Hamas ve körfez ülkelerindeki Şii azınlık kanalıyla emperyalizmin çıkarlarını tehdit eder konuma yükselmesi emperyalizmin planlarında aksamaya yol açtı. Emperyalizmin Şii eksenini kırabilmesi için mutlaka İran’ın stratejik ortağı Suriye’nin izole edilmesi gerekiyor. Aksi takdirde bölgeye ilişkin planlar hayata geçemeyecektir. 2008 yılında Türkiye gözetiminde yapılan İsrail-Suriye görüşmelerini, Suriye bağlantılı olduğu iddia edilen Refik Hariri cinayetini bu gözle okumak gerekiyor. Suriye’deki iktidarın çok özel niteliği ve bölgedeki alt-üst sebebiyle bölge ile ilgili hiçbir güç kısa vadede iktidar değişimini istemiyor. ABD ve İsrail’in tüm bölgesel konularda İran’la kanlı bıçaklı olmalarına karşın, Esad rejiminin iktidarda kalması konusunda anlaşıyor gözükmelerinin arkasında, Sünni Müslüman Kardeşler’in Esad sonrası dönemde en güçlü iktidar adayı olması, Esad’ın düşmesi halinde Alevilerden oluşan ordunun dağılacak olması karşısında, Alevi-Sünni iç savaş tehlikesi, nüfusun yüzde 10’nu teşkil eden Kürt dinamiğinin Türkiye-Irak’a etkisi olasılığı kabus gibi bölgesel ve bölge dışı güçleri düşündürüyor. Ancak ne kadar korkulursa korkulsun isyan dalgasının gelmesiyle Suriye de değişmeye başlamıştır. Bu değişimin ekonomik, sınıfsal özellikleriyse suların durulmayacağına işaret ediyor.
20-30 NİSAN 2011 Halkın Günlüğü
Ermenilerin Kitabın devamında ‘tehcir’de yollarda başına gelenleri anlatır Margaret. Tabii bu arada Müslümanlaştırılmalara şahit olur, “tehcir”den kurtulmak için Müslümanlığa geçenler Müslüman erkeklerle evlendirilmektedir: Amasya’da kalmak için Müslüman olup Hıristiyanlığımdan asla vazgeçemezdim. Okul arkadaşlarımdan bazıları öyle yaptı. Türk oğlanlarıyla evlendiler; böylelikle ailelerinin evleri ve malları zarar görmedi. Fakat bir daha Ermeniceyi konuşmama veya Hıristiyan ibadetlerini yapmama sözü verdiler. Hayır, ben dinimden vazgeçemezdim. Onları gitmeye ikna ettim. Bilmediğim şey artık çok geç olduğuydu. Her gün şehrin bir başka kesimi boşaltılıyordu. Okul arkadaşım Ağavni bir Türkle evlenmişti… Yüzüne baktım. Gözleri buğuluydu, artık gülmüyordu… Gidiş hazırlıklarına başlanır bazı önlemler alınır: Büyükannem bej rengi yün ceketimin astarına birkaç altın ve mücevher dikti. Mücevherlerden kalanları, altın gerdanlıkları, yüzükleri, altın ve inci işli uzun kordonları demir bir kutuya yerleştirip avlunun bir köşesine gömdü. Gizli yeri yalnız Arşen ve ben biliyorduk. Büyükannem, birisi geri dönecekse, onun ben veya Arsen olacağından emindi. Haklı çıktı… Tehcir konvoyuna katılıp ölüm yolculuğuna gitme vakti gelmiştir. Ayrılmayı planladığımız sabah zaptiyeler kapımızı yumrukluyorlardı. Sesinde ordunun kazandırdığı yetki, güç ve dehşetin yansıdığı genç bir Osmanlı zabiti derhal ayrılmamız gerektiğini bağırıyordu. “Kalanlar vurulacaktır” diyordu. “Yallah, yallah.” “Bu kadar çabuk nasıl gideriz?” dedi, kelimeler arasında nefesini tutarak. “Hazırlanmamız gerek.” “Beni ilgilendirmez” dedi zabit. “Toplayabildiğinizi toplayın ve gidin.”… Kasabadan uzaklaşalı daha yarım saat olmuştu ki dağlardan bir grup Kürt sökün etti ve kervanın önündeki ilk gruba saldırdı… Askerler Kürtlerle birlikte bize saldırıyorlardı… Etrafımdaki insanlar çığlık çığlığa bağırıyorlardı. Kimileri kağnı tekerleklerinin altında eziliyor; kimilerinin çeşitli organlarından kan fışkırıyordu. Bir at hemen yanımdaki bir kadını ezdi ve kemiklerinin çatırdayışını duydum… İlk saldırıda ölmeyenler soyulup dövülüyorlardı. Ardından askerler kızları alıp götürdüler… Saldırı bitti, ortalık sessizleşti. Grubun kalanıyla yavaş yavaş tekrar yola koyulurlar. O sabah, üç saat yürümüştük ki askerler ağır ilerleyen kervana tekrar saldırdılar. Bu kez erzak ve kağnılarımızı aldılar. Kalabalığın içine yürüdük çünkü askerler açıkta kalan insanları kırbaçlıyor ve atlarının altında eziyorlardı… Bu şekilde üç gün üç gece yürüdük. Tek yediğimiz şey, büyükannemin cebindeki çörekti…Bizim grubumuz yaklaşık yüz kişiydi. Önümüzde biraz daha büyük bir grup vardı; arkamızdaki üçüncü grup da benzer kalabalıktaydı. Kimileri, gittiğimiz yerin Der-el-Zor çölündeki ölüm kampı olduğunu söylüyorlardı. Ölüm kampına varanların güçlüler olduğu söyleniyordu; çoğu yolda ölüyordu. Merak ediyordum, biz Der-el-Zor’a varacak mıydık yoksa ölenler arasında mı olacaktık. Ölüm konvoyunun durumu giderek daha kötüleşmektedir. Sıcak haziran günleriydi ve elimizdeki su da sıcaktan kurumuştu. Arabadan kurtardığım küçük su testisine yapışmıştım, fakat neredeyse boştu. Ertesi gece bir kuyunun yanında kamp kurduk. Askerler matara ve testilerini ağzı-
na kadar doldurdular. İşleri bittiğinde, kalabalığa dönüp, “Su almaya çalışırken yakalananlar vurulacaktır” diye bağırdılar. Birbirimize yakın oturuyorduk, vücutlarımız değiyordu. Kuyunun yanına kimse gitmedi. Gece ilerlediğinde, kuyu tarafından gelen bir kadın çığlığı duyduk. Kimse kıpırdamadı. Sabah olunca Amasya’dan tanıdığımız genç bir gelinin cesedini gördük… Yol boyunca yol kenarında katledilen genç ve yaşlı erkeklerin çıplak cesetleriyle dolu çukurların yanlarından geçerler. Açlıktan yamyamlık baş gösterir. Arsen koluma sıkıca asıldı. “Lütfen, lütfen, senden başkasının beni yemesine izin vermeyeceğine söz ver.” “Arsen, salak salak konuşma. Seni kimse yemeyecek.” “Hayır, hayır, bana söz ver” dedi. Bıkkın bir edayla, “Tamam, söz” dedim. Dinlenmek için yol kenarında mola vermiştik ki, bizim zaptiye grubumuzun başındaki Kemal Bey adamlarına bağırdı. “Hücum!” Saldırıdan sonra askerler grubun dışına çekildiler. Biz de ağır ağır kalktık, birkaç eşyamızı topladık ve tekrar yola koyulduk. Bir yorganımız, bir emaye kabımız, biraz da kuru kayısıyla bademimiz vardı; onları da büyükannem bir cesetten yürütmüştü.... Esterde artık takat kalmamıştır, düşer. Başıma güneş geçmiş düşmüşüm… kimsede yardım edecek takat kalmamıştı… Tekrar düştüğümde, bir asker Vartuhi’yi itti. “Bırak onu, nasıl olsa ölecek.” Bir Kürt aşiretinin geçen kervanları beklediği kamp yerinin yakınlarında yol kenarına uzandım. Ölü ve yarı ölüleri soymalarını izledim… Vartuhi eğilip alnımdan öptü. Gökyüzüne baktı ve mırıldandı, “Asvadz, atçigis azade.” (Tanrım küçük kızımı koru.) Mülteci kalabalığı arasında gözden kayboldu. Bir başına kalmıştım….
10-11_Layout 2 4/20/11 7:11 PM Page 2
güncel 11
n ölüm yolculuğu -IIümidini korumaktadır. Burada da yetimhane koşullarını tasvir eder: “Hoş geldin,” dedi, “Ben Mayrig” -anne.”Kaç annem olacaktı benim? Birincisi öz annemdi, ki hiç tanımamıştım. Sonra zatürreden ölen Pepron geliyordu, ardından ölüm yürüyüşünde kaybettiğim Vartuhi. Bir sonraki beni kızı kabul ettiğini söyleyip bir orospu gibi kocasına sunan Hanım’dı. Belki bütün bunlar kötü bir rüyaydı. Bir süre sonra uyanıp kendimi Amasya’daki yatağımda bulur muydum?” Yetimhane Ester için olduğu gibi diğer yetimler için pek kurtuluş sayılmaz. Yemek ve sağlık koşulları kötü, çocukların kafaları bit dolu, ölümler yüksektir: Akşam yemeğinde birkaç parça bayat ekmek, biraz et suyu ve yoğurt vardı. Yemekten sonra dosdoğru yataklara gittik. Şiltenin sağ tarafına büzüştüm ve öbür ikisine dokunmamaya çalıştım. Beş yaşındaki Sofya ortada uyudu ve gece boyu hiç kıpırdamadı.
‘
Ağır suç mahalline dönüyordum. Kanlar temizlenmişti; cesetler kaldırılmıştı, fakat o dehşet anları beynime işlemişti bir kere. Her şey gözlerimde tekrar canlanıyordu. Amasya aynıydı, sadece insanlar değişmişlerdi. Ermeni ailelerinin evlerinde Türk aileler yaşıyordu
Kendimden arta kalanlar Ester kendinden geçer, tekrar kendine geldiğinde cesetlerle beraber elbiseleri soyulmuş, çıplak olarak bir at arabası üstündedir. Orada çürüyen etlerin altında hiç kıpırdamadan yattım… Et yığınının altına gömüldüm iyice… Atlar dik bir yamacın kenarına gitti geri geri ve arabanın arka kapağı açıldı. Ceset parçalarıyla birlikte yuvarlandım ve yarın kenarına düştüm. Bir kayaya saplanmış bir ağaç dalı aşağıdaki ırmağa düşmemi engellemişti. “Bak, biri şu ağacın üstüne takıldı” dedi arabacı.
“Boş ver... Rüzgar o orospuyu aşağı atar. Ben acıktım, gidelim” dedi yardımcısı. Öylece durdum… Daha sonra Siranuş dediği Müslümanlaştırılmış bir Ermeni kadın tarafından kurtarılırken “Bırak öleyim. Beni aşağı itiver. Hiçbir şeyim kalmadı ki. Niye yaşayayım?... Mezarım ırmak olsun.”
SAİT ÇETİNOĞLU Siranuş eğildi ve kulağıma Türkçe, “Bu da geçer” yahu dedi. Gözlerimi kapadım. Amasya’dan ayrılalı üç hafta olmuştu; üç yıl gibi geliyordu bana… Siranuş Tarafından Yusuf adlı birine teslim edilir: Siranuş beni ölüm yürüyüşünden kurtarıp da Yusuf Bey’in evine getirdiğinde bütün sıkıntılarımın bittiğini düşünmüştüm.” Annem kaktüsü elinde sıkıca tutarak arkasına yaslandı. “Yusuf Bey bana kızı gibi göz kulak olacağına söz vermişti….Fakat benim ırzıma geçti.” Evde evlad-ı metruke olarak tutulan iki Ermeni genci daha vardır. Evde ayrıca uşak olarak çalışan Amasyalı Aram ve Suren vardı… Aram; Ben yeteri kadar Türkçe öğrendiğimde, sınırdan Rusya’ya kaçacağım ve Ermeni devrimcilerine katılacağım. Sözleriyle kurtulma ümidini kaybetmemektedir. Yusuf tarafından Malatya’daki yetimhaneye teslim edilirken Ester yaşam
Sabahleyin birisi dedi ki, “Sofya ölmüş.” Meri elini battaniyenin altındaki koluma dokundu ve fısıldadı, “Kıpırdama, Ester. Şimdi birisi gelir ve onu ölüm arabasına götürür.” “Ölüm arabası nedir?” diye sordum. “Her sabah ölüm arabası gece ölenleri almaya gelir. Sus, işte geliyor.” Beyazlar içindeki bir hemşire uzandı ve küçük ölü kızı sıska kolundan tuttuğu gibi kaldırdı. Öbür yana döndüm ve kızı merdivenlerden sürüklemesini seyrettim. Küçük kızın cesedi her basamakta küt diye ses çıkartıyordu. Başının bir bez bebek gibi bir o yana bir bu yana çarpmasını izledim. Başımı yastığın altına soktum ve ellerimle kulaklarımı kapattım. Haftada bir, birileri gelip beğendikleri yetişkin kızları alıp götürürler. Haftada bir gün, Tacikler geliyor, seçtikleri kızları alıyorlardı. Köle seçer gibi, hiç kimse soru sormuyordu. Bir gün sıra Ester’e gelir. Kendini bir arabanın arkasında bularak Şamil tarafından evine götürülür: Evleri küçüktü. Ortadaki oda oturma, yemek pişirme ve yeme odasıydı. Öte yanda kadınların uyudukları girintiler vardı. Mobilyalar eski ve pisti. Kirli zeminin ortasında eski bir kilim seriliydi. “Merak etme,” dedi Şamilin annesi, “Sabahleyin siniri geçer. Senin adın ne bakayım?” “Ester” dedim. “Artık değil” dedi. “Bugünden tezi yok senin adın Hatice Gezer. Yarın seni nikaha hazırlarız.” Ester adını kaybetmiştir. Müslümanlaştırılır. Namaz kıldırılır. Günde beş kez Mekke’ye dönüyor ve dizlerimiz üstünde namaz kılıyorduk. İnançlı Müslüman olmadığın anlaşıldığında günlük dayaklar başlar. Ya Tanrıyı unutursun ya da ölürsün… Sağdım fakat hala bir köleydim… Hey gavur gelip sırtımı ov. Bana yemek getir. Yerleri sil. Atları sula…
Gökyüzüne uzanan boş gölgeler Savaş herkesi vurduğu gibi Ester’in Hatice olarak kaldığı Şamil ailesini de vurmuştur. Şamil ve ailesiyle yaşadığım üç yıl boyunca çok kötü beslenmiştik. Savaş herkesin erzakını silip süpürmüştü. Zaten çok şeyimiz olmamıştı ve şimdi öncekinden de kötüydük. Ailemin ve arkadaşlarımın dolu mideyle ölmelerini düşünüyordum. Ben sağdım fakat açtım. Beraber yaşadığım bu Türkler de acı çekiyorlardı. Sivas’ta, “Türkiye Türklerindir” naralarını duyuyordum. Bana bir zafer gibi gelmiyordu pek. Nihayet savaş biter, 1918 Mayıs’ında küçük bir grup Ermeni devrimcinin bağımsız bir Ermenistan kurdukları haberi geldi. Kıraathanelerdeki Türk erkekleri Ermeni birliklerinin mültecileri kurtarmak üzere Sivas’a ilerlediklerinden bahsediyorlardı. İçim birden umutla dolmuştu. Askerlerin mültecileri kurtarmak için Sivas’a geldikleri doğru muydu? Beni kurtarmaya gelen askerler! Şamil bu durumdan o kadar çok korkmuştu ki, askerler geldiğinde kendisi için iyi şeyler söyleme sözü verdirtti bana. “Onlara sana iyi davrandığımı söyle Hatice. Senin hayatını kurtardığımı söyle.” Bana gavur değil de Hatice diye seslenmesi dikkatimi çekmişti. Gerçekten kaygılanmış olmalıydı. Kaygılanmasına hiç gerek yoktu. Gelen giden olmadı. Bu arada bir tesadüf eseri iki kardeş karşılaşırlar. Ester’in acıları nihayete ermesi için kaçabilme umudu belirir. Harutyun, Nalbant oldukları için soykırımdan kurtulan Bagradyan ailesi ile Amasya’ya dönerler. Amasya bıraktığı Amasya değildir. Sokaklarda koyu bir bulut gibi elle tutulur bir sessizlik asılıydı… Ağır suç mahalline dönüyordum. Kanlar temizlenmişti; cesetler kaldırılmıştı, fakat o dehşet anları beynime işlemişti bir kere. Her şey gözlerimde tekrar canlanıyordu. Gördükleri ve yaşadıkları karşısında şaşkındır. Tanrıyı sorgular. Amasya aynıydı, sadece insanlar değişmişlerdi. Geri dönmeyen Ermeni ailelerinin evlerinde Türk aileler yaşıyordu. Şehirde kalan Ermeni aileler yalnızca Türkçe konuşuyordu. Tüm Ermeni kiliseleri kapatılmıştı, gökyüzüne uzanan boş gölgeler gibiydiler. Tanrı, ibadethaneleri kapatıldığına göre, kulları nerede ibadet ediyorlar diye merak ediyor muydu? Müslümanların, kafir Hıristiyanlar karşısındaki zaferlerini işitiyor muydu? Cemaatinin nereye gittiğini merak ediyor muydu? Bu cinayetleri niye durdurmuyordu? Babalığının sözü aklına gelir: Bir bildiği vardır elbet… İnkar ve amneziyi sorgular: Zovikyanlar’a önemli Türk memurları ziyarete geliyorlardı, fakat hiçbiri “bela”dan bahsetmiyordu. Sanki hiç olmamıştı. Ermeniler, çirkin öyküleri kendi evlerinde konuşuyorlardı. Mortsir hepsinin kullandığı bir sözcük olmuştu. Fakat nasıl unutulur ki? Amasya’da kalanlar cehenneme giden yolda neler olduğunu hiç görmemişlerdi. Hiç görmedikleri şeyleri unutmak kolaydır. Ester’in, Hiçbir sözcük yaşadığım acıları tarif edemezdi. Sözlerine ise eklenecek bir şey yoktur…
12-13_Layout 2 4/21/11 12:36 PM Page 1
20-30 NİSAN 2011 Halkın Günlüğü
Güncel gelişmelerle ‘Ergen Komünist ve devrimci yapılar hakkında yürütülen karalama kampanyaları, gerici kirli spekülasyonlar tasfiyeci saldırının sinsi boyutlarıdır. Bunlara karşı uyanık olunması şartken, devrimci çizgi temelinde mücadelenin yükseltilmesi yaşamsal önemdedir. Tam da bu sıra da MKP önderliğindeki HKO’nun silahlı çatışması önemlidir.
‘’Ergenekon’’ mahkemeleri ve muhtelif isimlerdeki ‘’darbe eylem planları’’ kapsamında kelli-felli/kıdemli-kariyerli/unvanlı-rütbeli suç erkanına yönelik tutuklama ve yargılamalar, dalgalar halinde yayılarak günümüzün sıcak tutuklamaları olan ‘’gazetecilerin’’ tutuklanmasına vardı. Bu süreç arkasında toz-duman bırakarak, yeni ‘’gazetecilerin’’ tutuklanmalarına geldi ki, bu tutuklamalar da, geçmiş tutuklamalardaki gibi belli bir gürültüye vesile oldu. En özlü olarak, yaşanan yargılamalar devlet içi yargılamalar olup, bir kesim şahsında devletin yargılanmasıdır. Tek tek çelişki veya somut çelişkiler şahsında biçimlenerek süren klik çatışması, özünde iktidarın paylaşımına dayalı köklü ve bütünlüklü bir hesaplaşmadır. Hiçbir manipülasyon bu gerçeği örtemez. Gelinen aşamada, bu minderde yaşanan gelişmeleri veya egemen sınıf kliklerinin iktidar çatışması açısından içinden geçilen süreci birkaç sözle de olsa özetlemek ihtiyaçtır. Bu sürecin alışıla gelmişin dışında karmaşık bir süreç olduğunu teslim etmek gerekir. Fakat katıksız ve nifaksız net bir doğru var ki, ister ‘’aydın’’ ve ‘’akademisyenler’’, isterse de ‘’gazeteciler’’ tutuklanmış olsun; çatışma gerici iktidar uğrunadır, çatışan taraflar da komprador kliklerdir. Bu sürecin farklı niteliği olarak, ulusal ha-
Doğru tavır boykot etmektir
reket ve sınıf hareketine yönelik yürütülen tasfiye, tutuklama ve bilumum saldırıları ayrı tutarsak, gerici sınıflar arası çatışma bölümünü yukarıdaki zeminde tarif etmek doğrudur.
Ergenekon devleti aklamaz Bu gelişmelerle ünlenen sürecin ana gerekçesi, defalarca altı çizildiği gibi doğrudan emperyalist dünya gericiliğinin genel çıkarları doğrultusunda ‘’TC’’ devletinin yeniden yapılandırılması eylemine dayanır. Komprador bürokratik burjuva klikleri arasındaki iktidar dalaşı önemini koruyarak devam ederken, cemaat örgütlenmesine oturan AKP’nin temsil ettiği komprador klik lehine belli bir rotaya oturmuş durumdadır. Havlu atmayan komprador kliklerden Kemalist klik direnç olmaya devam ederken, esasta çelmelenerek yere yatırılmış durumdadır. Kendi açısından hesabı(iktidar hesaplaşmasını) kapatmamış olan Kemalist klik, iktidar dalaşındaki açık mağlubiyetine karşın önemli bir güç ve muhalefet durumundadır. Burada bir parantez açalım: Bu durumun genel seçimlerde Kemalist kliğin siyasi partisi durumundaki CHP’yi, AKP’nin ortağı olarak hükümete taşıyacağını daha önce söylemiştik. Bu tez ya da tespitimizin ana gerekçeleri, özetle; CHP’nin temsil ettiği güç(ki, bu güçle yürütülen sürece engel olma yeteneğindedir, dolayısıyla küçümsenemez.) ve emperyalist tasfiye sürecinin sürdürülmesi veya emperyalist efendilerce belirlenen devlet politikası durumundaki devletin yapılandırılması sürecinin önünün açılıp başarıyla yürütülmesi şeklindeki stratejik politika ve gereksinimlerdir. Parantezimizi kapatarak konumuza dönelim. Gelinen aşamada, iktidar dalaşını kendi lehinde bir noktaya oturtan ve inisiyatifi elinde tutan ‘’Gülen cemaati’’ ve AKP kliği, iktidarını sağlam zemine oturtmak için, bütün muhalif kesimleri ‘’Ergenekon’’ ve ‘’darbeler’’ senfonisine alarak etkisizleştirme-ezip çiğneme noktasında genişletmiştir. Öyle ki, daha önce yaşanan Tekel işçi eylemlerini PKK ile ilişkilendirerek eylemin meşruluğuna gölge düşürme çabasına
‘’TC’’ devletinin yapılandırılması ekseninde geliştirilen ‘’demokratikleşme-çözüm-açılım’’ süreci, özellikle Kürt ulusal sorununa ilişkin politikalar yanıyla seçim sürecinin sonuna ertelenmiş durumdadır. Ancak bu, devletin Kürt ulusal sorununda demokratik adımlar atacağı, sorunu çözeceği, olumlu adımlar atacağı anlamına gelmez. Türk hakim sınıflarının ulusal hareket ile devrimci harekette yanılgı yaratmaya vesile
girmesi gibi, bugün yaşanan öğrenci gençliğin haklı eylemlerini de ‘’Eergenekon’’ kışkırtması olarak sunup karalamaya çalışmaktadır. Elbette Kemalist CHP’nin AKP’ye karşı kitle eylemlerini desteklediği, hatta kimi hareketler geliştirmeye çalıştığı(örneğin ‘Cumhuriyet mitingleri’ gibi) doğrudur. Ancak bu gerçek, AKP’nin tüm kitle hareketlerini ‘’Ergenekon’’la yaftalayıp etkisizleştirme gerçeğini karartamaz. Açık ki, iki klik de iktidar dalaşlarına veya iktidar hırslarına bağlı olarak biri birilerine karşı kitle hareketlerini kullanmaya çalışmaktadır. Ama bu, kitle hareketlerinin ‘’ergenekon’’ bağlantılı olduğu anlamına gelmez. Ne Kemalist cephenin eğilimleri, ne de AKP’nin ‘’ergenekon’’ kartıyla her şeyi damgalaması kabul edilemez. AKP iyi bir avantaj yakalayarak her şeyi ‘’ergenekon’’ kışkırtması olarak açıklayıp damgala-
makta, savuşturmaktadır. Bu noktada sınıfsal bakış açısıyla yaklaşıp, gerek AKP’nin oyunlarına karşı ve gerekse de Kemalist-Ergenekoncuların oyunlarına karşı dikkatli ve bilinçli yaklaşarak kitlelere teşhir edilmeleri sağlanmalıdır. Aksi halde kitlelerin bu kliklere yedeklenmesinin önüne geçilemez ya da kitleler bu kliklerin kuyruğundan kurtarılamazlar. ‘’Cami de bombalanır mı?’’ şaşkınlığı nasıl ki apolitik-safdilli bir tepkiyse, ‘’gazetecilerin darbeyle ne alakası var’’ sorusu da o kadar amatörcedir. Tabi eğer saf duygulara hitap eden bilinçli bir savunma ve manipülasyon amacıyla yapılmıyorsa… Soru ve şaşkınlık reaksiyonuyla ortaya sürülen bu mantık, hakim sınıfların iktidar uğruna neler yapabileceklerini henüz
olan ‘’demokratikleşme’’ demagojisi, DTP’nin kapatılması, vekillerine siyaset yasağı getirilmesi, seçilmişlerinin KCK davası kapsamında yargılanıp hapsedilmesi gibi gelişmelerle çıplak bir biçimde açığa çıktığı gibi, son olarak yapılacak genel seçimlerde BDP’nin gösterdiği millet vekili adaylarının önemli oranda (12 kişi) Yüksek Seçim Kurulu tarafından veto edilmeleri, devletin de AKP iktidarının da, Kürt ulusal
sorununun çözümüne ve Kürt ulusuna nasıl yaklaştıklarını bir kez daha kanıtlamaktadır. Bu durum karşısında BDP’nin en tabii refleksi seçimleri boykot etmek olmalıdır. BDP, seçimlerden çekilmeyi de masada tuttuğunu açıklaması doğrudur fakat bunda daha tutarlı ve net olması gerekmektedir. YSK’nın BDP millet vekili adayları hak-
12-13_Layout 2 4/21/11 12:36 PM Page 2
perspektif
enekon’ ve tasfiye süreci Devrimci duruş tasfiyeci saldırılarla zayıflatılıp tasfiye edilmeye çalışılırken, HKO gerillalarının Halk Savaşı ısrarıyla yürüttüğü gerilla savaşı ve silahlı çatışmaları son derece anlamlıdır. Karşı-devrimci karalama kampanyalarının yoğunlaştığı ve Maoist parti hakkında adeta bir saldırı furyasının başlatıldığı şartlarda, Maoist gerillaların başarılı çatışması, bu gerici saldırılara iyi bir yanıt olmuştur.
tışmanın suç örgütü değil, halk kitlelerine karşı katliam ve cinayetler işleyen bir devlet örgütlenmesi ve karşı-devrimci suç örgütü niteliğindedir. Dolayısıyla ‘’ergenekon’’ tutuklamaları ve yargılamalarına; ‘’ergenekoncu olmayanlar tutuklanıyor’’, ‘’tutuklamalar geniş yapılıyor’’ vb. vs. gerekçeleriyle karşı çıkılamaz. Ancak, AKP’nin bu fırsatı iyi değerlendirip tüm muhaliflerini, hatta alternatif sınıf güçlerini teşhir etmek-yıpratmak vb. için kullandığı da göz ardı edilemez.
Halk savaşında ısrar
kavrayamayan ve devlette işlerin nasıl döndüğünü samimi olarak bilmeyen kitleler açısından gerçekten de inandırıcıikna edici olabilir. Ama az buçuk hakim sınıfların niteliğinden bihaber olan, birazcık ülke hakim sınıfları ve kliklerinin tarihini bilen, burjuva ve burjuva-feodal sınıfların felsefesini tanıyıp birazcık sorgulayıcı bakabilen, az buçuk politik bilinç taşıyan ve olayları mantık muhasebesine yatırarak gelişmeler karşısında objektif yaklaşan herkes, bu sınıf ve sınıf kliklerinin iktidar ve rant uğruna neler yapabileceğini tahmin edebilir. Darbelerin yapılması için zemin hazırlamak amacıyla kendi kliğinden insanları vuran, siyasi cinayetler işleyen, generallerinin uçağını düşüren ve suikastlar yaparak toplumu korku ve can güvenliği endişesine sürükleyen bir zihniyet ya da nite-
liğin yapamayacağı başka ne olabilir ki? Andıçlarla nelerin planlandığı, nelerin döndüğü azıcık da olsa ortaya çıktı. Gazetecilerin nasıl satın alındığı, nasıl kullanıldıkları ve neler yaptıkları vb vs bilinmeyen değildir. Binlerce ‘’faili meçhul’’ cinayet, ‘’kayıp’’ ve yargısız infaz yapanlar, insanlara dışkı yediren, gerilla cesetlerine işkence yaparak kafa-kulak keserek fotoğraf çeken, gerilla cesetlerine tecavüz eden jitem-kontra ve ‘’ergenekon’’ örgütlenmeleriyle nam salan Kemalist devletin yapmadığı ve yapmayacağı ne olabilir ki? Bütün bunlar açısından bakıldığında, AKP bu yargılamalar sürecini klik iktidarını sağlamlaştırmak ve hasmı kliği etkisizleştirmek amacıyla kullansa da, yapılan yargılamaların gerçek suçlara dayandığı ve hukuki temelinin olduğu kesindir. ‘’Ergenekon’’ salt komprador klikler arası ça-
kındaki söz konusu kararı hukuki olmayıp siyasi bir karardır ve devletin tasfiye amacına uygun bir adımdır. Bu kararla BDP’yi seçimlerde son derece olumsuz etkileyeceği gibi, AKP’de Kürdistan bölgelerinde önemli avantajlar yakalamış olacaktır. AKP’nin Kürt sorununa yaklaşımı tartışma götürmez biçimde Kürt ulusal hareketinin tasfiyesine dönük olduğu gibi, seçimlerden sonra göstereceği yaklaşım da bundan daha müspet olmayacaktır. Dolayısıyla, Kürt ulusal hare-
İç tasfiye süreci ile birlikte devrimci sınıf hareketi ve ulusal harekete karşı da bir tasfiyenin yürütüldüğü bilinmektedir ve bu kesindir. Güncel gelişmeler de bunu teyit etmektedir. Komünist ve devrimci yapılar hakkında yürütülen karalama kampanyaları, gerici kirli spekülasyonlar tasfiyeci saldırının sinsi boyutlarıdır. Bunlara karşı uyanık olunması şartken, devrimci çizgi temelinde mücadelenin yükseltilmesi yaşamsal önemdedir. Tam da bu sırada MKP önderliğindeki HKO’nun silahlı çatışması önemlidir. Devrimci duruş tasfiyeci saldırılarla zayıflatılıp tasfiye edilmeye çalışılırken, HKO gerillalarının Halk Savaşı ısrarıyla yürüttüğü gerilla savaşı ve silahlı çatışmaları son derece anlamlıdır. Karşıdevrimci karalama kampanyalarının yoğunlaştığı ve Maoist parti hakkında adeta bir saldırı furyasının başlatıldığı şartlarda, Maoist gerillaların başarılı çatışması, bu gerici saldırılara iyi bir yanıt olmuştur. Ne var ki, devletin saldırıları özellikle içinden geçtiğimiz süreçte kapsamlı bir biçimde sürmekte ve en kirli metotlar devreye sokularak tasfiye derinleştirilmek istenmektedir. Sürecin alternatif sınıf güçlerinin ya da komünist ve devrimci güçlerin teşhir edilmesi, lekelenmesi, karalanması amacıyla kullanılması beklenen bir şeydir ve bu, gerici hakim sınıfların karakteri gereğidir. Komprador hakim sınıfların Komünist ve devrimci güçlere her fırsatta saldırması, onları her zaman ve her şartta asıl düşman bellemesi anlaşılır bir durumdur. Nitekim çeşitli biçimlerde devrimci yapılara ‘’ergenekon’’ çamuru serpmekten geri durmuyor da. Her şeyden
keti ve Kürt ulusunun yasal partisi, gerek AKP’nin oyunları ve gerekse de seçimler konusunda daha radikal yaklaşımlar belirlemek durumundadır. İmralı’da Öcalan’la devlet arasında yürütülen görüşmeler, devletin Kürt ulusal hareketini tasfiye etme planında geri adım atmayacağını göstermektedir. Erdoğan’ın Güney Kürdistan yönetimi ile görüşmeleri de aynı amaçlarla gerçekleştirilen görüşmelerdir. Kürt ulusal hareketi emperyalist oyunlarla kumpasa alınıp tasfiye edilmektedir. Ulusal hareketin bu tasfiye saldırısı karşısında daha stratejik bir duruş alması
önce bu onların sınıf davranışı, ahlakı ve felsefesi gereğidir. Dolayısıyla devrimcilere saldırması yadırganamaz. Devrimci hareketin sakınması gereken nokta, devrimci hareket dışındaki kesimlere uzanan ‘’ergenekon’’-darbe girişimleri çerçevesinde genişleyen tutuklanmalara karşı tavır-tutumda yanılgıya düşmemesi ve iki klikten birinin destekçisi durumuna düşmemesidir. Bazı ‘’gazeteci’’ ve ‘’akademisyenlerin’’ vb tutuklanması devrimci harekette yanılgıya yol açmamalıdır. ‘’Ergenekon’’ örgütlenmesi ve darbe girişimlerinin Kemalist klikle bağışık olduğu iyi görülmelidir. Bu klik veya kesimim son derece geniş bir bileşende örgütlendiği ve tüzel kişilikleri suç örgütlerine uygun görülmeyen simalara kadar uzandığı bilinmek durumundadır. Dolayısıyla bir ‘’gazeteci’’ veya ‘’akademisyenin’’ ‘’ergenekon’’ örgütlenmesi içinde bulunması son derece normaldir. Neticede ‘’ergenekon’’ örgütlenmesi devlet örgütlenmesi olup, bir kliğin örgütlenmesini temsil ediyor. Bu anlamda ‘’ergenekon’’ örgütünün üyeleri de bu yelpaze üzerinde yasal kimlik ve statüde bulunan kesimleri kapsamaktadır. Dolayısıyla, AKP’nin muhalif tüm kesimleri ‘’ergenekon’’-darbe torbasına koyarak iktidar çatışmasında bu hileye başvurması, devrimci hareketi toptancı yaklaşıma itmemelidir. Devrimci hareket ile ulusal hareket ‘’demokratikleşme’’ ve ‘’çözüm-açılım’’ demagojisinde açık yanılgılara düştü. Bu yanılgı ulusal hareket ve sınıf hareketi açısından tam giderilmiş olmasa da, gelinen süreçte ‘’demokratikleşme’’ ya da ‘’çözüm’’ ve ‘’açılımların’’ astarı açığa çıkarak esasta görülür duruma geldi. Buradaki yanılgı, ‘’ergenekon’’ ve darbe tutuklanmalarında tekrar edilmemelidir. ‘’Demokratikleşme’’ denen boşboğazlığın ne olduğu sonunda daha net olarak ortaya çıktı. Fakat bu, Kürt ulusal sorununa yönelik şu ya da bu biçimde ‘’atılacak adımların’’ ya da geliştirilen stratejilerin sonuçlandığı anlamına gelmez. Kürt ulusal hareketinin tasfiye edilmesi ve Kürt ulusal sorununun emperyalizm ve yerli egemen sınıflar açısından ‘’sorun olmaktan’’ çıkarılması ‘’TC’’ devletinin önünde temel hedef olarak durmaktadır.
şarttır. YSK’nın veto kararına karşı BDP’nin seçimleri boykot etme taktiğini devreye sokması en doğrusudur. Bu tavır sivil itaatsizlik kampanyasıyla da uyum içindedir. Türkiye-Kuzey Kürdistan komünist ve devrimci hareketi bu şartlarda seçimleri boykot etme taktiğini devreye sokmalıdır. Tasfiyeci saldırıların önünde devrimci-demokratik bir cephenin örülerek direnç oluşturulması, ulusal hareket ile birlikte ülke devrimci hareketinin de tasfiyeci sürece karşı mücadelesi açısından önemli bir ihtiyaçtır.
14-15_Layout 2 4/20/11 7:15 PM Page 1
14 kadın
Halkın Günlüğü 20-30 NİSAN 2011
Özgür dünya için mücadeleye Demokratik Kadın Hareketi: “Emekçi kadının kurtuluş bayrağı 1 Mayıs alanlarında dalgalanmalıdır.” Demokratik Kadın Hareketi (DKH) yaklaşan 1 Mayıs vesilesiyle yayınladığı açıklamada “gücümüzü kendi geleceğimiz için seferber etmek için, nerede yaşarsak yaşayalım 1 Mayıs’ın bize yüklediği tarihsel iradeyle sokaklarda, alanlarda buluşalım” dedi. DKH yaptığı açıklamada, hak gasplarına ve estirilen devlet terörüne değinerek, “Emekçilere dönük saldırılar artarken, bu saldırılara karşı örgütlü bir güçle karşı koymaya çalışan işçilere dönük saldırılar da artmakta, işten atmalar hız kazanmaktadır. Emekçilerin yasal hakkı olan sendikalı olma çeşitli baskılarla engellenmeye çalışılmaktadır. Bir sendikaya dahi üye olmak, işten atılma nedeni olabiliyorken, AKP öncülüğünde kısmi değişikler
yapılan 82 Anayasası’nda işçilerin, emekçilerin iki sendikaya üye olabileceği belirtilmektedir. Bu aldatmacaya güncel bir örnek ise; Petrol-İş Sendikası’na üye oldukları için Bericap Plastik Fabrikası’nda 102 işçi sendikasızlığa ve işten atılmalara karşı boyun eğmeyip eylemler yaptıkları için çeşitli bahanelerle işten atıldılar.” denildi. Emkeçi kadının kurtuluşunun sınıf mücadelesinde ki savaşta öncüleşmesinden geçtiğinin vurgulandığı açıklamada şunlara değinildi: “Tam da seçim öncesi Hadım Yasasıyla emekçi kadınlar için seçim oyunları dönmeye başladı bile. Tecavüze verilecek cezaların, tecavüzün gerçekleşme biçimlerine göre belirlenmiş olması; kadın bedenine yönelik gerçekleşen cinsel şiddete verilen cezaların çeşitliliği, erkeğin sistem içerisindeki durumunun korunmasından başka bir şey değildir. Tecavüzün ‘ani ve kesik hareketlerle’ ya da başka bir biçimde gerçekleştirilmiş olması sonuç olarak ortaya çıkan şiddetin tecavüz olduğu gerçeğini gizleyemez. Bedenimiz, intihar durumunda, şu durumda, bu
durumda gibi tanımlamalar getirerek bizlerin dışında tanımlamaz, bedenimize, kimliğimize yönelik saldırılar meşrulaştırılamaz. Yine kadının ‘eşi’ tarafından gerçekleştirilen cinsel şiddete uygulanacak yaptırımın kadının şikayetine bağlı olması; ülkemizde hala feodalizmin ağırlığı altında ezilen, ataerkil zihniyetin öğretisiyle cinselliği yaşama hakkını erkek cinsi üzerinden tanımlayan ve kadın da içselleşen bu öğretinin gerçekliğinde bu düzenlemenin kağıt üzerinde kalacağı açıktır. Zorla evlendirme durumunda, ‘kişi intihara teşebbüs ederse ve sonuçta yaralanır veya sağlığı bozulursa verilecek ceza 3 yıldan, intihar etmiş ise 7 yıldan az olamayacak’ Bir kadının yaşam hakkının 3-5-7 yıllarla ölçülmesine şaşırmıyoruz, kadını birey olarak görmeyen, ona yaşama hakkı dahi tanımayarak katleden, intiharı işaret eden bir düzende. Yine Kürt kimlikleri yok sayılarak, inkar ve asimilasyonla yok edilmeye çalışılan bir halkın içinde hem Kürt, hem emekçi
hem de kadın olmanın ağırlığını taşımak çok daha zor olmaktadır. Kürt milletvekili Sebahat Tuncel’in devlet görevlisine attığı tokat, medyanın, T.C parlamentosunun gündeminde büyük yankı bularak, hem Kürt hem de kadın milletvekili olmanın T.C’de ne demek olduğunu iliklerimize kadar hissettirmektedir. Yıllarca Kürt halkının gördüğü baskı ve zulmün attırdığı meşru tokat, yine baskı ve zulümle karşılık bulmaktadır. Newyork’lu tekstil işçisi kadınların, boyun eğen kadın rollerini parçalayarak, bizlere büyük bir mücadele mirası bırakmalarının tarihi olan 8 Mart’ın kızıllığını; Avustralya işçi sınıfının, günlük çalışma süresinin 8 saate çekilmesi ısrarının, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki işçilerin ’8 saat çalışma, 8 saat uyku, 8 saat canımız ne isterse’ ısrarıyla verdiği mücadelenin tarihi mirası olan 1 Mayıs’a taşımanın, bir kez daha taleplerimizi, yeni kadını yaratma ısrarımızı haykırmanın, en geniş emekçi kesimle birleşmenin zamanıdır!”
Cumartesi Anneleri hesap soruyor 316. kez alanlara çıkan Cumartesi Anneleri, çocuklarını, yakınlarını katleden devletten hesap sormaya devam ediyor Eşleri, çocukları, kardeşleri için yıllardır süren mücadelelerine devam eden kayıp yakınları 30 yıldır kayıp olan Nurettin Yedigül şahsında birkez daha kayıpların akıbetini sordular. Nurettin’in kardeşi Muzaffer Yedigöl, “Samimi olun; sadece birkaçını değil, tüm kayıpları araştırın” dedi. Buluşmada ilk olarak devletin gözaltında öldüğünü kabul ettiği Cemal Kırbayır’ın kardeşi Mikail, kayıp yakınlarının uzun soluklu, iddialı hak arama mücadelelerinin yavaş yavaş da olsa meyve vermeye başladığını belirterek, “Kardeşimin firar etmediğini öl-
dürüldüğünü ilk defa devletin ağzından duyduk. Kars’ta başlayan bir ilkin Edirne’ye kadar devam etmesi için mücadeleye devam edeceğiz” dedi.
‘30 yıldır cenazemizi istiyoruz’ 5 Şubat’ta Erdoğan’ın kayıp yakınları ile yaptığı görüşmede Nurettin Yedigül’ün annesi de bulunmuş ve sorumluların yargılanmasını istemişti. Anne, kardeş, baba yıllardır Nurettin’in akıbetini araştırıyorlar, en azından cenazesini istiyorlar. Baba Yedigül bu yolda hayatını kaybetmiş. Bu hafta gerçekleştirilen eyleme katılan kardeş Yedigül
hükümete “samimi olun” diye seslenerek sadece birkaç kaybı değil, tüm kayıpları araştırılmasını ve faillerin yargılamasını istedi. Yedigül, “30 yıldır kardeşimin cenazesini istiyoruz. Kayıp yakınlarına bu acıları yaşatanlar hesap vermeli, onlar da acının ne olduğunu görmeli. Geçmişiyle yüzleşemeyen bir ülke, demokratik bir geleceği bulamaz” dedi. İnsan Hakları Derneği (İHD) adına yapılan açıklamada ise 12 Eylül darbe soruşturmasını yürütecek Savcı Murat Demir adaletli olmaya çağrılırken, kayıplardan sorumlu olanların yargılanması istendi.
14-15_Layout 2 4/20/11 7:15 PM Page 2
kadın 15
20-30 NİSAN 2011 Halkın Günlüğü
Kadınlara şiddet abartılıyormuş Son aylarda ülkemizdeki kadın katliamları ‘cinayetler serisi’ olarak burjuva medyada sıkça verilmeye başladı. Her kadın ölümünün ardından bir yenisinin haberini duymamak mümkün değil ya da haber, ‘erkeğinin’ sözünün dinlemeyenlerin ‘cezalandırılmasının’ yasada haklı bulunmasının ‘meşru’ sonuçlarını okumamak elde değil.
küçük yaşta tutuklayan, işkence yapan bu sistem değil mi? Kürt kadınlarına tecavüz eden bu devletin eli kanlı sistemi değil mi? İşçi ve emekçilerin haklı eylemlerinde; gaz, cop kullanarak saldıran, kafa-göz yaran bu sistemin polisleri değil midir? Demokratik haklar mücadelesinde birçok insanın evini basan, gözaltına alıp hukuk dışı iddianamelerle tutuklayan bu sistem değil midir?
Günübirlik, sıradan bir olay algısı gibi verilen kadın ölümlerine, ülkenin başbakanının, Hatay’da katıldığı bir kermeste verdiği cevapla eş anlamlıdır.
Hapishanelerde tecrit politikası uygulayarak, siyasi tutsakları yaşamdan izole etmeye çalışan hukuk sistemi kimindir?
“Ülkede kadın sorunu mu var?” Başbakan Erdoğan’ın sözleri, yaşanılanları haklı bulan ve kadın katliamlarını besleyen ifadelerdir. Yaşanan kadın sorunlarının erkek egemen sistemin bir ürünü olduğu, bir biz ezilenler cephesinden tartışılmaz ve o kadar da nettir.
Eğitim hakkını isteyen, parasız, bilimsel eğitim talebiyle alanlarda hakkını isteyen öğrencilere saldırarak, yıllarca hapishanelerde tutsak eden bu sistem değil midir? Yoksullukta bir işkencedir. Her gün açlık, sefaletle boğuşan bu toplumun yaşadıkları da işkencedir.
Çürümüş bir sistemin başı kadar ayakları da çürük olur. Horlanan, cinsel şiddete maruz kalan, tecavüze uğrayan vb. her kadın, yaşadıkları her durum karşısında soluğu ya karakolda alır ya da savcılığa gider, suç duyurusunda bulunur. Ama ne hikmettir ki; her başvurunun ardından daha kadınlar soluk almadan ya sokak ortasında bıçaklanırlar, ya kurşunlanırlar, ya tecavüze uğrarlar ya da işkenceye! Hem de bu ülkenin ‘adil’ yargı merkezlerinin önünde. Ne tuhaf değil mi?
Merkezi Diyarbakır’da bulunan Kadın Merkezi (KAMER)’nin; 23 ilde, 80 bin evde yapılan araştırmasına göre; ziyaret edilen hanelerin %85’lik kısmının yoksulluk % 48’inin ise açlık sınırında olduğu saptanmış.
Kadın olmadan devrim olmaz
Sokaklar, evler ve yaşam; ataerkil yapının ‘adaletiyle’ dolu ama bu ‘adalet’ kimin? Bu başlığa yine bu ülkenin başbakanı veriyor cevabı ve inciler dökülüyor bir bir… 8 Mart Salı! Radikal gazetesinin sayfalarında okuyoruz incileri… Önce büyük başlık “Kadınlara şiddet abartılıyor” ve yine devam ediyor, 8 Mart’ı kutlama çabasına giriyor. Ankara’da Türk Metal Sendikası’nın 16. Kadın Kurultayı’ndaki konuşmalarında, “ 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü tüm kadınlar için, istismarın son bulmasına, baskıların sona ermesine, cinayetlerin, tecavüzlerin tükenmesine, barışa, dostluğa, kardeşliğe ve dayanışmaya vesile olmasını temenni ediyorum” ve yine devamla “şiddet dünyanın neresinde olursa olsun, kime yönelik olursa olsun kötüdür. Ama kadına yönelik şiddet vicdansızlıktır. Hiç kimse kadına yönelik şiddet adına töre, gelenek, namus davası diyerek meşrulaştıramaz. 8 yıldır işkenceye nasıl tolerans göstermiyorsak aynı şekilde şiddete, özellikle de kadın ve çocuklara yönelik şiddete sıfır tolerans gösteriyoruz” açıklamalarında bulunuyor. Yine aynı kurultayda “kadına şiddet azalıyor” muş açıklamalarında bulunurken, yine faturayı kendi destekçileri olan burjuva basına/medyaya keserek, erkek egemen iktidarı, tarihinden ve bugününden ‘temizlik’ çalışması yapıyor. Bütün bu açıklamalar tabii ki, kadınlara yönelik şiddetin abartıldığını söyleyerek mevcut gerici-feodal düzen yapılarını korumaya çalışmanın çabası içerisinde olduklarının göstergeleridir. Bu bakış açısı erkek egemen zihniyetin, anlayışın merkezi açıklamasıdır. Sistem anlayışından koparıp tek başına erkek-kadın çelişkisi üzerinden yansımalı bir tablo çizme uğraşıdır. Ne kadar da burjuva medyada yaptıkları açıklamalara “kadınlara şiddet abartılıyor” diyerek ezilen halk kitlelerine, kendilerini içinde temiz göstermeye çalışsalar da; daha
Başbakan Erdoğan, ne kadar ‘içten’ açıklamalar yaparak cinayetlerin, tecavüzlerin ‘son bulmasını’ istese de; Mardin’de 12 yaşındaki kız çocuğuna tecavüz eden bu devletin milletvekili, polisi, askeri, korucusu değil miydi? dün Erdoğan’ı protesto eden kadınları döven, dövülen kadınlardan gözaltına alınıp işkence gören ve dövülen kadının çocuğunu düşürmesine neden olan bu devletin polisi değil miydi? Yine kadınlara şiddet azalıyor dediği yerde; son bir ayda sokakta öldürülen onlarca kadını görmezden gelerek, kadınlara uygulanan şiddeti, katliamı, işkenceyi haklı çıkarmaya çalışmaktadır.
Kadın emeğinin sömürüsüne hayır! Dini otoritenin basın sözcüsü Hüseyin Üzmez, 14 yaşındaki bir çocuğa cinsel istismardan tutuklu bulunduğu hapishaneden ‘adil’ yargı tarafından, 102. maddeden uzun tutukluk süresi gerekçesiyle serbest bırakılabiliyor. Yine Başbakan Erdoğan, ne kadar ‘içten’ açıklamalar yaparak cinayetlerin, tecavüzlerin ‘son bulmasını’ istese de; Mardin’de 12 yaşındaki kız çocuğuna tecavüz eden bu devletin milletvekili, polisi, askeri, korucusu değil miydi? Hatta bu olayı sıradan gibi gösterip “isterse reddedebilirdi” (!) açıklamalarıyla, kendini savunamayan küçücük bir bedene işkence yapanları; bu sistemin ‘adil’ yargıları yine tecavüzlerini, işkencecilerini aklamadı mı? ABD emperyalizmin Ortadoğu’da ki haksız savaşlarına “eyvallahı” çeken uşak TC. devletinin kadınların bu savaşlarda yaşadıklarını görmemesi mümkün müdür?
Emperyalizmin haksız savaşlarında işgal ettiği topraklarda; kan, gözyaşı, tecavüz olayları hala bilinen bir gerçektir. Bugün halkların direniş merkezlerine saldırı amacı güden “füze kalkanı projesi” nin savaş aygıtının hedefinde yine; ezilen halklar, yoksullar, işçisi-emekçisiyle sömürülenler vardır. Yine bu haksız savaş makinelerinin hedefinde en çok bedenleri parçalanan çocuklar ve onurlarına saldırılan kadınlar vardır. Emekçisiyle, işçisiyle, köylüsüyle yoksullar, dünya halkları; töre, namus, gelenekler, doğaüstü inançlarla ne kadar meşgul olursa; emperyalistler, onların uşakları, patronlar ve ağaların koltukları sallanmayarak, ezilenlerin gözü ne kadar ‘kör’ olursa, egemenlerin, ezenlerin gözü o kadar açık olacak. Ve bunu da en çok da kadınlar üzerinden yapabilecekler ve yapıyorlar… 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde, “Kadın emeğinin sömürüsüne hayır!” dediğimiz, cinsel taciz ve tecavüzlere karşı durmanın, sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarıyla örtüşen ve bununda örgütlü yaşamdan geçtiğini ifade etmek, bugün suç sayılıyorsa erkek egemen sistem tarafından; evet, ezilen emekçi kadınların bu ‘ suçusuçları’ daha çok işleyeceğinin zemininde, kadınların kurtuluş ve özgürlük mücadelesine olan ihtiyacından doğacağını görmek lazım. Kendi dilleri-kimlikleri için mücadele eden Kürt çocuklarının kafasına kurşun sıkan,
Görüşülen hanelerdeki kadınların % 48’inin göç ettiği, % 46 sının ise henüz çocuk yaştayken evliliğe zorlandığı, zorla evlendirilen kadınların % 84’ünün ise akrabalarıyla evlendirildiği verileri; yoksulluk işkencesi, töre işkencesi, tecavüz işkencesinin gerçekliğidir. Komprador burjuvaları hükümeti, yargısı; aşiretçilik, töreler, ataerkil sistemin gelenekleri ve bunların yasalarında kadın yaşamının yeri değişmeyecektir. Kölenin kölesi kadınlar; din otoritesinden, erkeğin otoritesi, devlet sistemi, şovenist ve her türden gericiliğe karşı, bugünden 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nünden 1 Mayıs’a uzanan tarihsel zenginliğin ve sınıf mücadelesinin yol göstericiliğini; bugün düzen tarafından eğlenceye çevrilmeye çalışılması, zenginlerin ‘zengin’ düşüncelerine alet edilmeye çalışılmasının korkularını anlamak için yeterlidir. Hayır, yerimiz tüm insanlığın saygısını kazanma mücadelesidir. Yerimiz; özgürlüğe ve kurtuluşa giden yolun temel taşlarıdır. Yerimiz; zulme, baskıya, sömürüye karşı çıkmakta takınacağımız cüretli yaşamdır. Kadınlar isterse toplumsal olarak kendilerine dayatılan yerden; eş, anne, kız çocuğu… Toplumsal cinse dair tanımları yerle bir eder; işçi, köylü, öğrenci, devrimci kadro kadınlar olarak bu toplumun, emeğin kolektif üyeleri, temel gücü olarak yer değiştirebilirler. Dünün eski geleneklerinin, ekonomik koşullarının, yoz ilişkilerinin kökten sökülüp atıldığı, yarının-yeninin kültürünü, ekonomik ilişkilerini kavramak ve yaşatabilmek adına, özgür toplumun kolektif üyeleri değiştiği yerde, iyiyi daha da ileri taşıyabilirler. İnsanlığı; özgürlük, bağımsızlık mücadelesine iten güç dengelerinden, büyük kesimi oluşturan üretimdeki güçleriyle emekçi kadınlar, köylü kadınlar (toprağı işlemedeki rolüyle), ev emekçisi, tarım işçisi kadınların önemini görmeyen hiçbir güç, anlayış, insanlığa umut taşıyamaz.
16-17_Layout 2 4/21/11 11:04 AM Page 1
16 gençlik
Öğrencilere dava açıldı 5 Ocak 2011 tarihinde, üniversitelere yönelik artan baskıcı politikaları protesto etmek için ODTÜ’de bir araya gelen ve DGH’nin de örgütleyicisi olduğu eylemde, üniversite öğrencileri, AKP Genel Merkezi’ne yürümek istemişlerdi. AKP’ye yürümenin ‘yasak’ olduğu gerekçesiyle polis öğrencilere gaz bombası ve joplarla saldırmıştı. Saldırıda birçok öğrenci aldığı darbelerdenden dolayı yaralanmıştı. Yaşananların ardından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, biri cocuk Mmahkemesinde yargılanmak üzere toplam 118 üniversiteliye 1 yıl 9 aydan 10
yıl 6 aya kadar hapis istemiyle dava açtı. “Mala zarar verme”, “izinsiz toplantı ve gösteri yürüyüşünün dağıtılması sırasında kamu görevlisine direnme” suçlamalarıyla açılan davada, öğrencilerin polis araçlarına, çöp bidonlarına zarar verdiği ve polislere hayati tehlikeye yol açmaksızın basit tıbbi müdahaleyle giderilebilecek biçimde yaraladığı iddia edildi. Eylemin 2911 sayılı yasa ile korunan toplantı yapmak hakkının dışına çıkarak suç oluşturduğu öne sürüldü. Dava Ankara 24. Asliye Ceza Mahkemesi’nde önümüzdeki günlerde başlayacak.
Halkın Günlüğü 20-30 NİSAN 2011
‘Dilekçeyi
kaçak verdim’ İstanbul Üniversitesi’nde (İ.Ü.) uygulanan ve hiçbir yasal dayanağı olmayan fakülteler arası geçiş yasağı yıllardır uygulanıyor. İ.Ü.’de okuyan öğrencilerin çoğu, okudukları üniversitenin ana kömpüsünü göremeden üniversiteden mezun oldular. İstanbul Üniversitesi (İÜ)’nde uygulanan kampüsler arası geçiş yasağı üniversite öğrencilerini tecrit altında tutarak, sadece okudukları kampüse girip çıkmalarını sağlıyordu. Ana kampüsün dışında kalan fakültelerde okuyan öğrenciler, ana kampüse, kampüstekiler ise dışarıdaki fakültelere giremiyordu. Bu durum öyle bir hale gelmişti ki sorunlarını anlatmak için rektörlüğün bulunduğu ana kampüse dahi giremeyen öğrenciler, kaçak yollar kullanarak hem üniversitelerinin nasıl bir yer olduğunu görüyorlardı hem de yaşadıkları sorunlarının muhatapları olan idarecilere ulaşmaya çalışıyorlardı.
Yok böyle bir yasak
Faşist saldırı
Yıllardır öğrencilerin tecrit altında okumasına neden olan rektörlük yasağının, aslında bulunmadığı ortaya çıktı.
Emperyalizmin neo-liberal saldırıları sonucu üniversiteler üzerinde estirilen baskı ve sindirme politikaları artarak devam ediyor. Emperyalizmin icazetiyle göreve getirilen AKP eliyle üniversiteleri dönüştürmeyi amaçlayan hakim sınıflar, her türlü demokratik isteme polis, Özel Güvenlik Birimi ve soruşturmalarla saldırmakta ve gençliğin söz, eylem, örgütlenme hakkına engel olmaya çabalamaktadır. Son dönemde devrimci-demokrat yurtsever üniversite öğrencilerine hem devlet hem de sivil faşistler tarafından uygulanan baskılar ve saldırılar artarak devam etmekdir.
Demokratik Gençlik Hareketi (DGH) üyesi öğrenciler yıllardır uygulanan fakülteler arası geçiş yasağının gerekçesini öğrenmek için bilgi edinme hakkını kullanarak İÜ Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü’ne bir dilekçe verdi. Öğrencisi oldukları Fen
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (DTCF)’nde 13 Nisan tarihinde onlarca güvenlik görevlisi eşliğinde sınava gelen faşistler, güvenlik görevlilerinin gözleri
önünde hiç çekinmeden küfür ederek, satırlarla üniversitelilere saldırdı. Saldırılara karşılık veren üniversiteliler, bu sıra da faşistlerin elindeki satırın, kanıt niteliği taşımaması için, Özel Güvenlik Birimi (ÖGB) tarafından kaçırılmasına da tanık oldu. Faşistlerin okuldan çıkarılmasıyla birlikte devrimci öğrenciler de sloganlar eşliğinde toplu çıkış yaptılar. Yüksel Caddesi’ne yürüyen öğrenciler basın açıklaması yaptılar. Okunan basın açıklamasında; yapılan saldırının güvenlikler ve faşistlerin işbirliği ile gerçekleştirildiği, faşizme ne Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde ne de herhangi bir yaşam alanında göz yumulmayacağı, faşizme karşı mücadele edileceği; polisin, güvenliğin anti-faşist mücadelenin önünde duramayacağı vurgulandı.
Edebiyat Fakültesi dışındaki fakültelere güvenlik görevlileri tarafından alınmadıklarını vurgulayan öğrencilere verilen cevapta, “Üniversitemizde fakülteler arası geçiş yasağı uygulanmamaktadır” yanıtı geldi. Bunun üzerine İÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Zeynep Çiğdem Kayacan’ın imzaladığı belgeyi de yanlarına alan öğrenciler, İÜ’nün tarihi kapısından Merkez Kampüs’e girmeyi denedi. Ancak kimlik kontrolü ve X-ray cihazından geçtikten sonra Merkez Kampüs’ün girişinde güvenlik görevlileri tarafından durdurulan öğrencilere, kimliklerine bakıldıktan sonra fakülteye giremeyecekleri söylendi. Belgeyi gösteren öğrenciler, bir süre bekletildikten sonra telefonda konuşturuldukları güvenlik amirinin “Bu seferlik size bir tolerans tanıyalım’’ yanıtıyla içeri girebildi. Demokratik Gençli Hareketi (DGH) üyesi Özen Yılmaz, “Demokratik Gençlik Hareketi olarak öğrencilerin kendi okuluna girme özgürlüğünü engelleyen bu durumun gerekçelerini öğrenmek için rektörlüğe dilekçe yazmak istedik. Dilekçeyi vermek için Merkez Kampüs’e girmem gerekiyordu. Fakat Fen Edebiyat Fakülte-
si’nden olduğum için kampüse alınmadım. Dilekçeyi verebilmek için bile kampüse arka kapıdan kaçak olarak girmek zorunda kaldım. Dilekçemize gelen yanıta şaşırdık. Çünkü, bu yasak yıllardır uygulanıyor” diye konuştu.
45 öğrenciye soruşturma Sadece bu yıl Fen Edebiyat Fakültesi öğrencisi olup Hukuk, İktisat ve Siyasal Bilgiler fakültelerinin bulunduğu Merkez Kampüs’e girmek istedikleri için 45 öğrenciye soruşturma açıldığını belirten Yılmaz, bu nedenle üni-
Öğrenciler kuşatma altında Demokratik Gençlik Hareketi öğrencilerin her an kuşatma altında olduğunu açıklayarak, söz konusu fakülteler arası geçiş yasağının da bu kuşatma adı altında gerçekleştiğini belirtti. Öğrencilerin düşünmelerinin ve demokratik-akademik taleplerini dile getirmesinin üniversitelerdeki yönetimleri rahatsı ettiğini ifade eden DGH, “Üni-
versite yöneticileri bu ‘yaramaz çocukları’ ‘devlet babanın’ sınırları içerisinde tutmak için ellerinden geldiğince polisle ve medyayla işbirliği yaptılar ve yapmaktadırlar. Sivil polislerin okulda odaları vardır. Her anı kayda alan onlarca kamera, özel güvenlik vs. Çevik kuvvet olur olmaz okula girmektedir. Yani öğrenciler her an kuşatma
altındadır. Yani üniversite yönetimi öğrencilerin düşünmelerinin, demokratik-akademik taleplerini dile getirmelerinin önüne nasıl daha iyi geçerimin çözümünü ‘fakülteler arası yasakta’ bulmuştur.”
F tipi üniversiteler İstanbul Üniversitesi’nde uygulanan yasağı değerlendiren DGH
16-17_Layout 2 4/21/11 11:04 AM Page 2
gençlik 17
GENÇ YORUM
sinan çakıroğlu
ŞİMDİ HEP BİRLİKTE...
elki de okuyucunun garibine gidebilir. Ama bugün hep birlikte bir ezgi seslendireceğiz. İnsanların mutlulukları dile getirdiği en önemli araçlardan birisidir müzik. Biz de öyle yapacağız. Maoist partinin 39. Kuruluş yıldönümünde, 72 Manifestosu’nun ezgisel iz düşümünü dillendireceğiz. Yoldaş KAYPAKKAYA tarafından temellendirilen, aldığı birçok yenilgi ve ağır darbeye rağmen, Türkiye-Kuzey Kürdistan halklarının ve çeşitli milliyetlerden azınlıkların komünizm merkezli Yeni Demokratik Devrim yürüyüşünde olan Maoist partinin ezgisini seslendireceğiz. Her büyük komünistin gelişim seyri, şu şekilde gözlemlenir. Fikirlerinin çocukluk, olgunlaşma, olgunluk dönemi. Bazıları için ise bu olgunluk dönemi kopuşlarla izlenir. Kopuşların sergilendiği durumlarda bilimide ilerlendiği bilinir. Yoldaş KAYPAKKAYA, 50 yıllık karanlık bir tarihe, olanca tecrübesizliğe, TİİKP gibi revizyonist bir kuşatmaya, yanı başında onunla yürüyen yoldaşlarının, Onun tarafından ortaya koyulan fikirlerin bütünlüklü kavranamaması gibi birçok dezavantaja rağmen, kendinden sonraki genç komünist nesillere büyük bir miras bıraktı. BPKD’de ortaya çıkan ideoloji rehberliğinde ilerlenmesinin başat rol oynadığı, devrimin asgari ve azami programatik görüşlerinin çizildiği ve tüm araçlarının yöntemsel sorunlarının ne olduğunun aydınlatıldığı bir miras… Bu mirasın ezgisel iz düşümlerinden sadece bir tanesi olan ama KAYPAKKAYA geleneğinde, önemli bir yerde duran marşı hep birlikte okuyalım. Garip Şahin’in Töre’sini olanca gücümüzle haykıralım… Gelin yoldaşlar gelin, birleşsin tüm yürekler, Al şafağın türküsü bizlerden nefes bekler! 72 Manifestosu’nun en önemli katkısı, Maoist partinin kuruluşudur. Proleter dünya devriminin Türkiye-Kuzey Kürdistan halkasının zafere ulaşması için, MLM bilimi önderliğinde ezilen halk yığınlarının birleştiği ve ilerlediği vazgeçilmez bir mevzidir. Eğer ezilen sınıfları, doğru önderlik dâhilinde birleştiren ve onları, komünizm merkezli harekete geçiren bir parti yoksa kitlelerin dünya gericiliğine ve onun yerel işbirlikçilerine, uşaklarına karşı ayaklanmasını, ayaklansa dahi nihai başarı sağlamasını bekleyemeyiz. O yüzden ‘al şafağın’ bayrağı altında, nefes verebilmek için, bir komünist partisine ihtiyaç var! Zordur yıkılmaz deme, zulmün kara cidarı, Yeter ki mesken eyle şu aşılmaz dağları! Bilinir ki tüm devrim mücadelelerinin temel görevi siyasi iktidarı zapt eylemektir. Mevcut gerici iktidarı alaşağı etmek ve Maoist parti önderliğinde kitleleri iktidarlaştırmak!Halk Savaşı stratejisiyle, köylü gerilla savaşı eşliğinde, iktidarın parça parça zapt edildiği bir devrim yolunu teşkil eder. Bunu gerçekleştirmek üzere, yine Maoist parti önderliğinde ‘aşılmaz olan’ın mesken tutulması bilincine varılarak ‘zulmün kara cidarı’nın talan edilmesi için Halk Kurtuluş Ordusu’na ihtiyacımız var! Ezelim zalimlerin köhnemiş başlarını, Çelikle yoğuralım çocuklara yarını! Halk yığınlarının tarihsel ilerleyişi, artık tamamen gericileşmiş burjuvazinin ve onunla birleşmiş olan feodalizmin ‘köhnemiş başlarını’ ezmeden gerçekleşemez. Halk kitleleriyle ilişkilendiği andan itibaren, onları Demokratik Halk Devrimi’ne kanalize ederek, büyük komünizm yürüyüşünü gerçekleştirecek diyalektik materyalist bir yönelim ilkesel bir meseledir. Şu ya da bu düşmana karşı değil, insanın insana düşmanlaştığı sınıfların ortadan kalkması için, eski toplumla yüzleşerek aşan, ‘çelikle yoğrulmuş yarın’a sarılan, devrimci kitle çizgisine şimdiden ihtiyacımız var. ‘Çelikle’ yoğurabilmek için yarınları, Halkın Birleşik Cephesi’ne ihtiyacımız var! Çeliğin suyu kandır, örsü çekici candır, Ne gözyaşı ne de yas, tek kurtuluş isyandır! Halk Savaşı’nın en önemli özelliklerinden biri de, Onun dünyanın en fakir savaşı olduğudur. O, gücünü tamamen halk kitlelerinden alır. Tek besin kaynağı halk kitleleri, tek motor gücü insanın savaştaki bilinçli eylem pratiğidir. Bu kavganın ‘örsü, çekici candır’! Gün olur darbeler alır ama ‘tek kurtuluş isyandır’! Kendisini küllerinden yaratır, ilerler ve halklaşır. Halkla birleşen, halk birleştiği oranda emperyalizmin ve onun yerel işbirlikçilerinin, uşaklarının kâğıttan kaplan olduğunu deşifre eden bir Halk Savaşı pratiğine ihtiyacımız var! Vurun yoldaşlar vurun, uyumasın silahlar, Nerede uyursa silah, orada uyanır ölüm! Bizimkisi gibi sosyo-ekonomik yapıya sahip olan ülkelerin devrim modeli başından itibaren silahlıdır. Faşist gerici devletin ve onun envai çeşit aygıtlarını darmadağın etmek için, halk kitlelerini ‘vurun’ çağrılarıyla kumanda eden bir savaş yönelimi içerisinde olunmalıdır. Fi tarihinden başlamak üzere değil, hemen şimdi devrimin ihtiyacına göre silaha sarılan, kendi gücünü abartmadan düşmana darbeler savuran, tasfiyeciliğe karşı devrimci savaşı daha da ilerletme gayesinde olan ‘ölümlerin uyanmasına’ ket vurmak için, devrimci savaşı harlandıran genç komünist devrimci bir kuşağa ihtiyacımız var! Kavganın töresi bu, kan kanla yazılacak, Al kanlı gömleklerle hedefe varılacak! 72 Manifestosu, dünya devrimine bağlı olarak, coğrafyasının somut koşulları çerçevesinde uzun erimli bir mücadele hattı çizer. 39. yılında, olması gerektiği yerde olmamakla birlikte, kökü halk içerisinde olan bir geleneğin yaratıcısıdır. ’Al kanlı gömleklerle’ ödenen bedeller boşuna değil, sınıf mücadelesinin ‘kanla yazılan’ realitesinin bir sonucudur. ‘Hedefe varılacak’ kararlılık göstergesi, ancak böylesi bir gerçeklik üzerine inşa edildiği takdirde, savaşın doğasına göre hareket edilebilir. Aksi davranış sübjektivizmidir-öznelciliktir. O yüzden ‘kan kanla yazılacak’ bilinç öğesinin, tüm çalışma alanlarına yansıdığı bilimsel bir yönelime ihtiyacımız var! Kökleri özel mülkiyet ilişkilerinden olan emperyalizmi, feodalizmi, faşizmi ve her türden gericiliği, tarihin çöplüğüne göndermek için, MLM bilim önderliğinde komünizme yürümeye ihtiyacımız var! 72 Manifestosu’nu 39. yıldönümünde selamlamak için, onu her zamankinden daha fazla kavramaya, güne uyarlamaya ve uygulamaya ihtiyacımız var!
B
İÜ Rektörlüğü’nün dilekçeye verdiği yazılı cevap versitede akademik ve kültürel çalışmaların yapılamadığını açıkladı. Üniversitenin uyguladığı tecrit nedeniyle öğrencilerin düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlandığını aktaran Yılmaz, “Geçtiğimiz yaz Öğrenci Kültür Merkezi kapatıldı. Kulüpler fakültelere dağıtıldı. Üyesi olduğumuz kulüplerde bu yasak yüzünden faaliyet gösteremiyoruz. Rektörlükten aldığımız belgeyle bugün üniversiteye girebildik. Fakat biz herhangi bir belgeye gerek duymadan kendi üniversitemize girmek istiyoruz. Demek ki bu yasak şimdiye kadar illegal bir şekilde uygulanıyordu. Bunu bütün arkadaşlarımıza duyuracağız ve gerekirse bu belgeyi çoğaltarak tek tek bütün öğrenci-
açıklamasında, “Beş yıl içerisinde öğrenciler F Tipi hapishanede yaşamıştır. Özgürlüklerin en geniş şekilde uygulandığı alan ve bilimin yuvası olması gereken İstanbul Üniversitesi F Tipi hapishane olmuştur. Kültür sanat faaliyetleri bile bu yasağa takılmıştır. Yıllardır üniversite yönetimi Öğrenci Kültür Merkezi’ni (ÖKM) Öğrenci Komünist Merkezi olarak ifadelendirmiştir. Burada faaliyet gösteren öğrenci kulüplerinin çalışmaları da fakülteler arası yasağa takılmıştır. Örneğin Edebiyat Fakültesi öğrencisi olan Sinema Kulübü faaliyetçisi kulüp faaliyeti için Merkez Kampüs’e girememiştir” sözlerini dile getirdi.
lere vereceğiz.” diye konuştu.
Yıllardır uygulanan yasak İstanbul Üniversitesi’nde devrimci, demokrat öğrenicilerin bilimsel, anadilde, eğitim çalışmalarını ve demokratik hakları için örgütlenmesini engellemek adına, üniversite rektörlüğü, üniversitede fakülteler arası geçiş yasağı koymuştu. Yıllardır süren bu yasak nedeniyle birçok öğrenci üniversite kampüslerini ve fakültelerini göremeden mezun oluyorlardı. Öyle ki çoğu öğrenci farklı kampüste kalan kütüphaneden, akademik ve kültürel çalışmaların yürütüldüğü kulüplerden dahi faydalanamıyordu.
Mücadelemizi sürdüreceğiz DGH’nin “Demokratik haklarımız için örgütleniyoruz özgürlüğümüz için başkaldırıyoruz.” şiarıyla başlattığı kampanya çerçevesinde İstanbul Üniversitesi’nde “Fakülteler arası geçiş yasağına karşı” yürütülen mücadele sonucunda, son üç dört gün itibariyle bu yasak uygulanamamakta olduğu açıklamada dile getirilerek, “Okul yönetimi bu hukuksuzluğu daha farklı şekilde yaşama geçirebilir. Bizde DGH olarak bu hukuksuzluğun daimi takipçisi olup buna karşı mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz.” ifadelerine yer verildi.
18-19 _Layout 2 4/20/11 5:04 PM Page 1
20-30 NİSAN 2011 Halkın Günlüğü
‘
Yegane amacı kâr ve her seferinde daha çok kâr olan kapitalist üretimin, doğanın kendini yenilemesi gereğiyle uyumlu olması, doğal çevreye zarar vermeden yol alması mümkün müdür?
Nükleer santrallere dair gerçeği söylemek...
g Fikret Başkaya
J
aponya’da deprem ve tsinaminin tetiklediği nükleer kaza, nükleer enerji sorununu tartışma gündemine getirse de, tartışmanın uygun bir zeminde yürütüldüğünü söylemek mümkün değil. Elbette böyle bir durumun altmış altı yıldır Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombasının feci sonuçlarını hâlâ yaşamaya devam eden Japonya’da ortaya çıkması da üzerinde düşünmeyi gerektiriyor. Atom bombasından muzdarip Japonya, atom santrallerine mecbur muydu? Başka seçenek yok muydu? Deprem ve tsinami felâketti ama nükleer reaktörlerdeki patlama felâket değil, bir insan hatasıydı ve asıl hata da nükleer santrallerin kurulmasıydı. Her zaman olduğu gibi yetkililer ve medya durumun vehametini gizlemek için ne gerekiyorsa yaptılar, yapıyorlar. Her zaman olduğu gibi gerçek, Japon halkından ve dünya kamuoyundan saklandı. Aksi halde dünya borsalarında büyük bir panik yaşanabilir, ‘ileri teknoloji saplantısı’ dolayısıyla kapitalizm tartışma gündemine gelebilir, küresel oligarşinin durumunu sarsacak ‘sevimsiz bir durum’ ortaya çıkabilirdi. Dünya Sağlık Örgütü [WHO] de, misyonuna uygun davrandı, gerçeği söylemek yerine ‘rahatlatıcı’ açıklamalar yapmayı tercih etti: “Eldeki veriler göz önüne alındığında, Japonya’da radyoaktivite düzeyinin kamu sağlığı için önemli bir risk oluşturmadığını” söyledi. Daha geçen yıl aynı Dünya Sağlık Örgütü ‘Domuz Gribi’nin [Influenza- H1,N1] insanlık için büyük bir felâket olduğunu ilân etmemiş miydi? Elbette ilân ederdi çünkü çok uluslu ilaç firmalarının çıkarı öyle bir açıklamayı gerektiriyordu.
Japonya’daki nükleer kazanın tam da Türkiye’de Akkuyu ve Sinop’a nükleer santral kurulması için son hazırlıkların yapıldığı günlere rastlaması da tuhaf ama yine de iyi bir tesadüf olabilirdi. Lâkin durumun pek de öyle olmadığı anlaşılıyor. Hükümet cephesi nükleer santrallerin gerekliliği ve yararı konusunda kendinden son derecede emin ve kararlı. Japonya’da, Rusya’da, ABD’de ve başka yerlerde ortaya çıkan ve sayıları yüzlerle ifade edilen ‘kazaların’ ilerleme, kalkınma, ‘muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak için” ödenmesi gereken “bedel” olduğunu söylüyorlar. Muhalefet cephesinin [CHP] de ilke olarak nükleer santrallere bir itirazı yok. Kimbilir, herhalde nükleer santrallleri ‘ilericiliğin’, ‘çağdaşlığın’ sembolü olarak görüyorlardır. Kılıçdaroğlu’nun itirazı usul hatası yapıldığına ilişkin. Reaktör kurma işinin ihale açılmadan Ruslara verilmesinden rahatsız. Uzmanlar cephesine gelince, konunun uzmanlarını üçe ayırmak mümkündür: Zihinleri ileri teknoloji fetişizmi ve saplantısı tarafından kolonize edilmiş, teknik bilimin her sorunun üstesinden geleceğine inancı tam olan ‘samimi bilim ve teknik severler’, bunlar samimiyetle nükleer santrallerin gerekli, yararlı ve hayırlı olduğuna inanıyorlar; İkinci gruba dahil olanlar hem ileri teknoloji hayranı olup hem de nükleer lobilerden nemâlanan profesörler, doçentler, uzmanlar; Üçüncü bir grup da [ki küçük bir azınlıktır] nükleer santrallerin kurulmasına ilke düzeyinde karşı çıkıyorlar. Üçüncü grubun sesini duyurması çok zor. Zira, nükleer santrallerin ileri teknolojinin [ high–tech diyorlar] timsâli sayıldığı koşul-
larda, nükleere karşı çıkmak öncelikle gericilikle, teknoloji ve bilim düşmanlığıyla suçlanmayı göze almayı gerektiriyor. Dahası, nükleerin gerisinde oligarşik çıkarlar söz konusu. Üçüncü gruba dahil olanların sesini duyurması zor ama faturanın öncelikle kendilerine çıkması kesin olan yöre halkı ve bir bütün olarak halk çoğunluğu pekâlâ sesini duyurabilir ve duyurmalıdır. Zira sorun uzmanlara, oligarşik çıkarların bir parçası ve aracı durumundaki politikacılara bırakılmayacak kadar önemlidir.
O halde sorun nedir? Soru nasıl sorulmalı, nasıl ele alınmalı, velhasıl nasıl bir zemin üzerinde tartışılmalıdır? Başka türlü ifade edersek, nükleere dair gerçek nedir? Neden kirliliği, kirleticiliği, yaşamı yok etme istidadı ve potansiyeli, yıkıcılığı, yok ediciliği, mantıksızlığı, gereksizliği tartışmasız bir kesinlik olan nükleer santraller enerji sorununu çözmenin ‘vazgeçilmez’ aracı olarak sunulabiliyor? Geçtiğimiz yüzyılda ‘ilerleme’, ‘modernleşme’, ‘kalkınma’ adına ölenlerin sayısının, tüm yıkıcı savaşlarda, katliamlarda, jenositlerde ölenlerden daha çok olduğu biliniyor mu? Ne kadar biliniyor ve neden sorun edilmiyor? Eğer nükleer enerjiyi gerektiği gibi tartışıp/anlamak gibi samimi bir niyet taşıyorsanız, önce şu teknoloji meselesine dair bilinç açıklığına ulaşmanız, kapitalizm koşullarında üretilen ‘ileri teknoloji’ hârikalarının neden, ne amaçla, nasıl üretilip, dayatıldığını, öncelikle neyin hizmetinde olduğuna dair bilinç açıklığına ulaşmanız gerekecektir. Kapitalizm ko-
şullarında üretilen teknoloji, insanlar daha kolay üretsinler, rahat etsinler, rahat yaşasınlar diye peydahlanmıyor. Kapitalistler daha çok kâr etsinler diye devreye sokuluyor. Eğer öyleyse ve asıl amaç kapitalistin kârını büyütmekse, başkaca hiçbir kaygı söz konusu değilse, her türlü etik kaygıya yabancılaşmış bir kör gidiş söz konusuysa, oradaki ileri teknolojinin geniş emekçi kitlelerin çıkarlarıyla uyuşması mümkün müdür? Yegane amacı kâr ve her seferinde daha çok kâr olan kapitalist üretimin, doğanın kendini yenilemesi gereğiyle uyumlu olması, doğal çevreye zarar vermeden yol alması mümkün müdür? Kapitalizm ve ekoloji antinomik [zıt anlamlı] iki kavram değil midir? Eğer kapitalizmin insana, topluma ve doğaya zarar vermeden yol alması mümkün değilse, onun ürettiği teknolojinin yüceltilmesi ne anlama geliyor. Böyle bir dünyada teknolojinin ‘tarafsızlığı’ söyleminin reel bir karşılığı olabilir mi? Teknolojik ilerlemenin, her teknik buluşun ve teknolojinin her çeşidinin mutlaka insanlığın hayrına, toplum çoğunluğunun yararına olduğu düşüncesinden ve saplantısından da kurtulmak gerekiyor. Nitekim her tarihsel dönemde belirli bir enerji teknolojisi geçerli oluyor ama söz konusu teknolojinin toplumun tamamı için gerekli ve yararlı olduğunu söylemek mümkün değildir. Kapitalizm koşullarında geçerli enerji teknolojilerinin, toplum için ‘en uygun’ teknolojiler olmak yerine, egemen sınıfların çıkarıyla ‘en uyumlu’ teknolojiler olduğunu söylemek mümkündür. Orta Çağda bile su değirmenlerini kontrol altına alan soylular, serflerin rüzgârdan yarar-
18-19 _Layout 2 4/20/11 5:04 PM Page 2
güncel analiz duğu, karbon- 14 çekirdeğinin yarı-ömrünün de 5 bin yıl olduğu ileri sürülüyor. Yıllar önce Greenpeace, Çernobil çevresindeki 900 kilometrelik alanda 10 bin kanser vakası tahmin ediyordu. Türkiye’de özellikle Karadeniz sahil şeridi olmak üzere Çernobil’den kaynaklanan kanser vakaları hakkında ne biliyoruz? Neden bilmiyoruz? Gerçek neden toplumdan saklanıyor? Bu arada nükleer enerjinin sınırlı miktardaki doğal kaynağa dayalı bir enerji türü olduğunu da unutmamak gerekir. Nitekim, nükleer enerjinin hammaddesini oluşturan Uranyum ve Toryum dünyada birkaç ülkede ve denizlerde sınırlı miktarda bulunuyor. Ne tarafından bakılırsa bakılsın, nükleer enerjinin savunulur bir yanı yoktur. Zaten nükleer enerji başlangıçta insânî kaygılarla da ortaya çıkmış değildi. Askerî amaçlar için, öldürmek ve yok etmek için gündeme gelmişti.
Nükleer kimin ihtiyacı
Ne tarafından bakılırsa bakılsın, nükleer enerjinin savunulur bir yanı yoktur. Zaten nükleer enerji başlangıçta insânî kaygılarla da ortaya çıkmış değildi. Askerî amaçlar için, öldürmek ve yok etmek için gündeme gelmişti lanmalarına ve yel değirmenleri kurmalarına şiddetle karşı çıkıyorlardı. Kullanılan enerjinin egemen olan sınıfların çıkarı açısından en avantajlı olma durumu da, ekseri tekli enerji politikasının geçerli olması yönünde bir eğilim ortaya çıkarıyor. Kömürün enerji kaynağı olarak kullanılmaya başlamasıyla, su ve rüzgardan yararlanma ortadan kalktı, petrol de nerdeyse kömürü unutturmak üzere... Velhasıl fosil yakıtlar [kömür, petrol, doğal gaz] hakim enerji durumuna geldi. Nükleer enerjiye gelince, bu enerji türünün bırakın toplum çoğunluğunun ihtiyacına cevap veren bir enerji türü olmasını, acilen insanlığın gündeminden çıkarılması gerekiyor. Bizimki gibi, emperyalist dünya sisteminin çevresinde yer alan ülkelerde geçerli enerji politikaları, ülkenin imkân ve ihtiyaçlarından bağımsız olarak, kapitalist sömürü ve şartlandırmanın, bağımlılığının sonucu olan, dışarıdan ‘uyarılan’, dışarıyı
taklit etmeye dayalı enerjilerdir. Türkiye’de zaman zaman daha çok gündeme gelmekle birlikte, yaklaşık yarım yüzyıldır nükleer [atom] santraller kurma niyeti gündemden düşmüyor. Oysa asgari mantık ve muhakeme yeteneğine sahip birini bu enerji türünün gerekliliğine ve yararlılığına inardırmak, iknâ etmek mümkün değildir. Bir kere nükleer enerji santralleri kurmak demek, dışa bağımlılığın zirvesi demektir, her şey (en azından başlarda personel de dahil olmak üzere) dışardan gelecektir. Fakat nükleer enerjiye karşı olmak için dışa bağımlılık, pahalılık, turizme, sebze ve meyve üretimine, vb. vereceği muhtemel zararları, deprem riskini, vb. ileri sürmek sorunun en önemli yanı değildir. Eğer Akkuyu ve Sinop’a nükleer santral kurulursa, nasıl bir kabusun ortaya çıkacağını düşünmek bile ürperticidir. Bunun anlamı Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de canlı yaşamın yok edilmesi olabilir. Bunun için Three Miles Island [ABD], Çernobil [Rusya] ve Fukuşima [Japonya] türü büyük kazaların ortaya çıkması da gerekmiyor. Bizzat santralin kurulması ve çalışmaya başlamasıyla insan ve canlı sağlığı, çevre tahribatı bakımından da geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş oluyor. Elbette kazalar da her an mümkün. Kazalar mümkün ama atom santrallerindeki kazalar, trafik kazalarına ‘Aygaz tüpü kazalarına’ pek benzemiyor. Zira sorun kaza ile bitmiyor. Asıl sorun kazadan sonra başlıyor. Zira, radyoaktivitenin binlerce, on binlerce yıl süren olumsuz etkileri söz konusu. Nitekim plütonyum239 çekirdeğinin yarı ömrünün 20 bin yıl ol-
O halde sadede gelebiliriz. Nükleer muhipleri, nükleer santrallere ihtiyaç olduğunu çünkü Türkiye’nin enerji ihtiyacını fosil yakıt [petrol, doğal gaz, kömür] ve hidrolik santrallerle sağlanamayacağını ileri sürüyorlar. Birinci soru şu olabilir: Neden enerji ihtiyacı hızla artıyor? Enerji ihtiyacı hızla artıyor zira kapitalist üretim enerji yutucu tuhaf bir makine gibi işliyor. Sistem enerji ihtiyacını sürekli olarak artırıyor, artırmak zorunda. Kapitalizm [sermaye] sürekli büyümek zorunda, sermayenin her seferinde genişletilmiş ölçekte yeniden üretilme zorunluluğu var. Fakat kapitalizm koşullarında üretimle tüketim, üretimle ihtiyaçların karşılanması gereği arasındaki bağ kopmuş durumdadır. Üretimin ihtiyaçları karşılama gereğine yabancılaşması, tam bir israf tablosu ortaya çıkarıyor. Bir sürü gereksiz, yanlış ve kimi zaman da zararlı şey üretiliyor.1 Dolayısıyla kapitalizmden çıkılmadığı sürece, enerji de dahil her şeyin üretimi üssel bir şekilde artmak zorundadır. Oysa, doğanın kaynakları sınırlıdır. Eğer her üretim ve her tüketim doğadan bir şeyler alıp [eksiltip], doğaya bir şeyler atmaksa [kirletme], belirli bir eşik aşıldığında sürdürülemez bir durumun ortaya çıkması kaçınılmazdır. Maalesef şimdilerde çoktan sürdürülemezlik sınırı aşılmış durumda ki, bu da artık insanlığın aklını başına alması, şu sınırsız üretim ve saçma tüketim sarmalından ve saplantısından çıkma zamanının geldiğini haber veriyor. Herkesin bir arabaya ihtiyacı olduğu için mi bunca araba üretiliyor? Bir arabanın üretilmesinin ve yürütülmesinin ne tür ekolojik, sosyal, insâni maliyeti olduğu biliniyor ve sorun ediliyor mu? 60 katlı gökdelenler inşa etmek, devasa alış-veriş merkezleri kurmak gerekli mi? 20 milyon nüfuslu bir kent demek, akıl almaz bir enerji israfı değil midir? Öyleyse sorun, nasıl bir enerji politikası gerekiyor sorusundan önce, nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz sorusunu sorup, gerektiği gibi tartışabilmekle ilgilidir. Hem içine sürüklendiğimiz anlamsız üretim/tüketim sarmalını sorun etmemek, hem de enerji sorununa çözüm arıyormuş gibi yapmak, sorunu yanlış bir zeminde ele almak, değilse savsaklamaktır. Bir büyük alış-veriş merkezi [megamarket kompleksi] bir günde kaç köyün ve kasabının bir yılda harcadığı kadar enerji harcıyor? Dişinizi elektrikli diş fırçasıyla fırçalamak, saçınızı elektrikli saç kurutma makinasıyla kurutmak, meyve sıkmak için elektirikli bir alet kullanmak neden gerekli olsun? Elektrik enerjisi kullanmadan kolaylıkla yapılabilen şeylerin bile elektrikli aletlerle yapılması ne menem bir aymazlıktır?
Bu dünyada her şeyin bir bedeli, bir karşılığı vardır ve başka türlü olması da asla mümkün değildir. O halde yapılması gereken şey belli: Kapitalizmden çıkılacak ve egemen sınıfların, küresel oligarşinin ihtiyacı olan değil, toplumun gerçekten ihtiyacı olan şeylerin üretimini esas alan bir toplumsal düzen tercihi yapılacak. O zaman, nasıl daha çok enerji üretebiliriz sorusu değil de, en az enerji kullanarak, doğaya ve insana zarar vermeden nasıl üretebiliriz sorusu öncelikle sorulabilecektir. Bu bağlamda bilinmesi gereken bir şey daha var: Kalkınma diye bir şey yok. Kapitalizm geçerliyken ‘kalkınma’ olarak sunulan son tahlilde sermayenin büyümesidir ki, sermayenin büyümesinin orta ve uzun vadede kalkınma üretmesi asla mümkün değildir ama yıkım üretmesi kaçınılmazdır. Ne demek istediğimizi görmek için Marmara Denizi’ne bakmak yeter. Bir doğa harikası olan bu güzelim deniz ‘kalkınma’, ‘büyüme’, ‘ilerleme’, ‘çağdaşlaşma’... adına tam bir lağım çukuruna dönüştürülmedi mi? Bugün Marmara Denizi’nde kaç balık türü yaşıyor? Marmara Denizi’nde biyolojik çeşitlilikten geriya ne kaldı? Onca öğünülen Milli Gelir Artışı [GSYH], hangi petro kimya fabrikasının ürettikleri bir bardak temiz suyun karşılığı olabilir? Türkiye ‘kalkındıkça’, ‘muasır medeniyeti yakalama yolunda ilerledikçe’, kapitalistleşip, ‘muasır medeniyet’ denilenin bir parçası haline geldikçe, neye benzediği ortada değil mi? Ve ortaya çıkan bu sefil durum rahatsız edici değil mi? Velhasıl, enerji sorununu çözmenin yolu, geçerli paradigmanın dışına çıkmayı gerektiriyor. Geçerli sefil paradigmadan çıkıldığında, bugünkünden çok daha az enerji kullanarak, insana ve doğaya olabildiğince az zarar vererek, üretmek, tüketmek ve insânî bir sosyal-doğal ortamda insanca yaşamak mümkün hale gelecektir. O zaman su, rüzgar, termal, vb. yumuşak ve yenilelenebilir enerji kaynaklarına öncelik veren, çevre kirlenmesine, çevre tahribatına, atmosferin ısınmasına, iklim krizine, vb. neden olan fosil yakıtları olabildiğince az kullanmak da mümkün hale gelecektir. Ve tabii nükleer enerji türü aymazlıklar da asla gündeme gelmeyecektir. Sorun, sorunlar çözümsüz değil. Eğer, bugün olup-bitenler birilerinin verdiği kararların, uyguladıkları politikaların sonuçları ise, başka insanlar da neden başka türlü yapma iradesini ortaya koymasınlar? O halde neoliberalizm fanatiği AKP hükümetinin Akkuyu ve Sinop’a nükleer santral kurma girişiminin boşa çıkarılması aciliyet arzediyor. Başbakan ve bakanları ağızlarını her açtıklarında ‘demokrasiden’ bahsediyorlar. Demokrasi sevdalısı bu şahsiyetler acaba hiç zahmet edip Akkuyululara, Sinoplulara nükleer santral hakkında ne düşündüklerini sormuşlar mıdır? Öyle bir şey akıllarından geçmiş midir? Elbette sorun sadece Mersinlileri, Sinopluları ilgilendirmiyor, hepimizi ilgilendiriyor. O halde Greenpeace’in, Yeşiller Partisi’nin, Mersin ve Sinop Nükleer Karşıtı Platformların yıllardır sürdürdüğü anti-nükleer mücadeleye katılmak vazgeçilmez bir yurttaşlık gereğidir. Son bir şey daha: Bir yere nükleer santral mi kurulması yoksa tiyatro binası mı yapılmasına bölge halkı değil de, ‘konunun uzmanları’, burunlarından kıl aldırmayan anlı-şanlı profesörler ve profesyonel politikacılar karar vermeye devam ettikçe, işler sarpa sarmaya devam edecektir. 1- Bu konuda: Yeni Paradigmayı Oluşturmak – Kapitalizmden Çıkmanın Gerekliliği ve Aciliyeti Üzerine Bir Deneme adlı kitabıma bakılabilir. v
20-21_Layout 2 4/21/11 10:55 AM Page 1
20 güncel
Halkın Günlüğü 20-30 NİSAN 2011
Nükleere
Mersin’in Gülnar İlçesi’ne bağlı Büyükeceli Beldesi’nde mayıs ayında temeli atılacağı açıklanan Akkuyu Nükleer Santrali’nin yapılmasından vazgeçilmesini isteyen Mersin halkı ve çevreciler, insan zinciri oluşturdu Hevesleri kursaklarında kalacak Mersinliler ve onlara destek ve çevreciler ildekurulacak Nükler santrale karşı eylemlerini sürdürüyor. Mersin’de ensan zinziri oluşturan çevreciler “Nükleer santrale hayır” dedi. Mersin kent merkezi ile 159 kilometre uzaklıktaki Gülnar İlçesi arasındaki 30 ayrı noktada toplanıp elele tutuşan on binlerce çevreci, ‘Nükleer santral istemiyoruz, sloganları atarak, nükler santrale karşı, “İnsan zinciri” oluşturdu.
Arızlı halkının sabrı kalmadı Barınma haklarını savunmak için 2 yıldır mücadele eden Recep Uğur üzerine benzin dökerek kendini yaktı Kocaeli Arızlı Beldesi’nde Irak hükümeti tarafından hibe edilen 10 milyon dolarla, 2001 yılında yapılan ve depremden etkilenmiş halkın yerleştirildiği konutlar birilerine peşkeş çekiliyor. Konutlar, Gözünü kar hırsı bürümüş devlet yöneticileri tarafından çeşitli ayak oyunları oynanarak halkın konutlardan çıkarılması kararı alındı. Halkı en doğal hakları olan barınma haklarına yönelik saldırıyı protesto etmek için Arızlı Konutları önünde direnişe geçti.
Mahkemeden tahliye kararı Yaklaşık 2 yıldan bu yana direnen depremzedeler, Arızlı Konutları’nın kendileri için yapıldığını ve lojman olarak kullanılamayacağını belirterek, halkın konutlardan çıkarılma girişimine karşı mücadele başlattı. Konutlar için aidat ödemeyen halkın aleyhine Kocaeli Valiliği İl Özel İdare Müdürlüğü tarafından dava açıldı. 14 Nisan Perşembe günü 1. Hukuk Mahkemesi’nde görülen davayla, 43 depremzedenin konutlardan tahliye edilmesi kararı alındı. Depremzedeler 16 Nisan 2011 tari-
hinde militanca bir duruş sergileyerek konutlarının önünde barikatlar kurup ateş yaktılar.
‘Direnişimiz devam edecek’ Depremzedelerden 3 kadın evlerinin çatısında uyuyarak kararın geri çekilmesi talebiyle eyleme geçti. Yanlarında benzin bidonlarıyla kendilerini yakacaklarını söyleyen depremzedeler, en temel haklarından biri olan barınma haklarının kendilerine verilmesi için valiye 4 gün süre verdiler. Aksi durumda gelişecek bütün olaylardan valiyi sorumlu tutan depremzedeler kötü hava koşullarına rağmen 24 saat beklediler.
Recep Uğur kendini yaktı Arızlı halkı, evlerinden çıkarılma kararını protesto etmek için 18 Nisan’da, konutların bulunduğu yerde bir basın açıklaması yaptı. Basın açıklamasını okuyan Recep Uğur, barınma haklarını savunmak için direnişte olduklarını ifade ettiği sırada, elinde bulunan bidondan üzerine benzin dökerek kendini yaktı. Uğur, itfaiye ve diğer depremzedelerin müdahalesiyle hastaneye kaldırıldı. Çatıda eylemlerine devam eden 3 kişiden biri olan, Recep Uğur’un kardeşi olduğu belirtilen Çisem Uğur, benzin içerek konutlardan çıkarılma kararını protesto etti. Benzin içen Uğur hastaneye kaldırıldı. Direnmekte kararlı olan halk, konutların bulunduğu yerde toplanarak barikatlar kurdu.
Mersin Nükleer Karşıtı Platform dönem sözcüsü Sabahat Aslan, Çernobil ve Fukuşima nükleer santrallerinde meydana gelen kazaların bütün canlıların yaşam alanlarını tehdit ettiğini belirterek, “Bugün, Türkiye Japonya olmasın sloganıyla, nükleer santrallere karşı insan zinciri eylemine katılan tüm dostlarımıza teşekkür ediyoruz. Bu eylemimizi hükümeti bir kez daha uyarmak, nükleer santralleri istemediğimizi haykırmak için yaptık. Her şeye rağmen santral kurulumu adı altında ülkemizi nükleer çöplük haline dönüştürmek ve ülkemizde nükleer silah üretmek isteyenlerin hevesleri kursaklarında kalacaktır” dedi. Konuşmalardan sonra çevreciler daha önce-
den belirlenen 30 noktadan, el ele tutuştu. İnsan zinciri sırasında pankartlar açan ve sloganlar atan çevrecilere araçları ile yoldan geçenler de klaksonları ile destek verdi. Çevreci bisikletçiler de pedal basarak eylemcileri yalnız bırakmadı.
‘Halkız haklıyız nükleere karşıyız’ Eylemde Silifkeli çevreciler Keklik Anıtı önünde bir araya geldi. Eylemciler boyunları-
Dersim’de MEB’e tepki
Eğitim-Sen Şube Başkanı Hasan Ölgün, “Kutlu Doğum Haftası” etkinlikleri kapsamında İl Müftülüğü’nün Mazgirt, Pertek, Hozat, Pülümür ilçelerinde okullarda etkinlik gerçekleştireceğini söyledi. Pülümür dışındaki ilçelerde etkinliğin ders saatleri içerisinde yapılacağını belirten Ölgün, programlara müftü, din görevlileri ve profesörlerin katılacağını, programında “Peygamber ve Merhameti Eğitimi” olarak belirlendiğini kaydetti.
sanlık suçu olarak asimilasyon olduğu açıktır. Öte yandan programın okullarda ve ders saatleri içerisinde yürütülmesi de zorunlu din dersleri ile inanç üzerinde geliştirilen baskıların yeterli görülmeyerek, Hanefi -Sünni inanç içerisinde eritme yaklaşımının farklı biçimlerde derinleştirilmek istendiğinin açık göstergesidir. Milli Eğitim Bakanı da okullara bu programla ilgili bir yazı yazarak çeşitli etkinliklerin yapılmasını salık vermektedir. Eğitim, öğretim kurumlarının bu tür faaliyetlerde kullanılmasının bakandan, valiye tüm yetkililerin eğitimdeki yaklaşımlarının anti demokratik olduğu ve bu toplumu yok sayan anlayışta ısrar niteliği taşıdığı açıktır. Ayrıca dini duyguların ve yoksulluğun sömürülmesi ile, dinin siyasete ve ticarete alet edilmesi olduğu açıktır. Zira program içerisinde bulunan kitap, defter, kalem, oyuncak dağıtımı, aş dağıtımı, gül dağıtımı, indirimli kitap satışı gibi faaliyetler bunun ifadesidir. Parasız, kamusal, bilimsel, laik ve anadilde eğitim hakkını, din, vicdan ve inanç özgürlüğünü, kadın haklarını, çocuk haklarını ve halkımızın değerlerini savunuyoruz. Savunduğumuz bu ilkeler açısından bu uygulamalar kabul edilemez, etmiyoruz” dedi.
Ölgün, “AKP hükümetinin iktidara gelmesi ile giderek yoğun bir biçimde gerçekleştirilen bu programlar ilimizin göz önüne alındığında vurguladığımız tekçi, asimilasyoncu ve inkarcı zihniyet ile Kürt, Kızılbaş, Alevi kimliğinin eritilmesi çalışması olduğu ve bir in-
Dersim Alevilik İnanç ve Kültür Akademisi Derneği başkanı Aysel Doğan, AKP ve devleti halkın dinine, diline, inançlarına müdahale etmemesi konusunda uyardığını belirterek, Aleviler üzerindeki baskıların faşizan bir uygulama olduğunu söyledi.
Dersim’de MEB tarafından Kutlu Doğum Haftası’na ilişkin yapılacak etkinlikler, Dersim Alevilik İnanç ve Kültür Akademisi Derneği ve Eğitim-Sen Şubesi tarafından protesto edildi. Dersim Alevilik İnanç ve Kültür Akademisi Derneği ve Eğitim-Sen Şubesi, Kutlu Doğum Haftası nedeniyle Dersim’deki okullarda yapılacak etkinliklere, Alevi öğrencilerin asimile edilmek istendiğini belirterek, tepki gösterip, okullarındaki programların kaldırılmasını istedi.
20-21_Layout 2 4/21/11 10:55 AM Page 2
güncel
20-30 NİSAN 2011 Halkın Günlüğü
karşı insan Mersin’in Gülnar İlçesi’ne bağlı
21
Çünkü sen insansın
Ülkemiz dağlarına, ormanlarına, vadilerine, akarsularına, büyük bir kar güdüsü ve aç gözlülükle saldırıp talan eden emperyalistler ve yerli uşaklarına karşı, yoksul halkın ve köylülerin gösterdiği direnişler devam ediyor.
‘Seni attan ottan ayıran özelliğin farkına varacaksın’!
na ‘Ölüm Fermanı Akkuyu’ yazılıpankartlar asarken, “Nükleer santral istemiyoruz”, “Türkiye Japonya olmasın”, “Tayyip Mersin’e Fransız kalma”, “Herkes gider Mersin’e Tayip gider tersine”, “Nükleer silah istemiyoruz”, “Halkız haklıyız nükleere karşıyız” sloganları attı.
Nükleer mağdurundan destek Silifke’deki eyleme Düzce’de yaşarken Çernobil faciasının ardından radyasyon yüklü bulutların oluşmasıyla yağan yağmura maruz kalıp kanser olan Zafer Taşdemir de katıl-
dı. 28 yaşında olmasına rağmen 10 yaşında gibi görünen Taşdemir, nükleer santral istemediğini söyledi. 3 çocuk babası Taşdemir, Çernobil’de yaşananların ardından ailece kanser hastası olduklarını belirterek, “İki kızım ve eşim meme kanseri oldu. Ben ise prostat kanseri oldum. Kanser olmamıza Çernobil’den Karadeniz’e gelen radyasyon yüklü bulutlar neden oldu. Radyasyonun bu denli tehlikeli olduğu bir ortamda Akkuyu’ya nükleer santral yapılmasını istemiyoruz. Benim ailem kanser oldu başka aileler kanser olmasın, ölmesinler” dedi.
Son dönemlerde gündemden düşmeyen HES’lere ve nükleer santrallere tepkiler her geçen gün çoğalıyor. Ülkemizde HES’lere ve nükleer santrallere bir protesto da Kastamonu Cide’den yükseldi. Cide Belediyesi Kuğulu Çeşme önünde bir araya gelen Cide’liler, ‘Aydos Çayını vermeyeceğiz, Loç Vadisi darda, sarı yazma isyanda’ pankartı açarak kurulması planlanan HES’leri protesto etti. Loç Vadisini Koruma Platformu ve Cide halkı adına açıklama yapan Erdinç Ay şöyle konuştu: “Seni attan ottan ayıran özelliğin farkına varacaksın. Seni satın alamayacaklar. Aptalların uydurduğu atasözlerine inanmayacaksın. Paranın satın alamayacağı yoktur, herkesin fiyatı vardır gibi sözlere kanmayacaksın. Onurunla, kimliğinle ve beyninle, akıllı yaşayacaksın. Üreteceksin, seveceksin, sevileceksin. Seni attan, ottan ayıran özelliğin farkına varacaksın. Çünkü sen insansın.”
Barınamayanlar Ankara’da sokağa çıktı Dikmen Vadisi ve Mamak Barınma Hakkı Bürosu’nun çağrısıyla barınma haklarına sahip çıkan kentsel dönüşüm mağdurları “dönüşüm talandır” dedi. Ankara’da devletin emekçi halkın konut ve barınma hakkını hiçe sayarak hayata geçirdiği ‘Kentsel dönüşüm’ karşısında mücadele yürütenler tek ses olup bu oyunu bozacaklarını ve mücadeleyi sürdüreceklerini açıkladı.
Yeni Mahalle, Altındağ, Mehmet Akif Ersoy, Dikmen Vadisi ve Mamak halkı adına Mamak mahallesinden Yusuf Sağlık ortak açıklamayı gerçekleştirdi.
Kolej Kavşağı’nda toplanan gecekondu halkı, “Ne villa ne saray, başımızı sokacak ev istiyoruz”, “Kentlerimizi, evlerimizi yağmacılara yedirmeyeceğiz’’ ve “Halkın barınma hakkı var” yazılı pankartlar açtı. “Barınma hakkımız söke söke alırız’’, “Rantçı Gökçek’’, “Rant için değil halk için kentsel dönüşüm’’, “İnsanca yaşam istiyoruz’’, “Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez” sloganları atan eylemciler Ziya Gökalp Caddesi’nden Sakarya Meydanı’na yürüdü
Sağlık, “Bizler 1950’lerden itibaren toprağından koparak kentlere gelmiş bu ülkenin emekçileriyiz. Bu kentleri biz var ettik. Köyümüzden geldik, inşaat işçisi, devlet kapısından memur olduk. Bu ülkeyi biz var ettik” sözlerini dile getirerek, “Kırk yıl önce bizi topraklarımızdan koparıp buralara getiren sistem, şimdi bize asalak muamelesi yapıyor. Sahibinin sesi köşe yazarları bizim işgalci olduğumuzu, üç koyup beş almak isteyen paragözler olduğumuzu söylüyorlar” dedi.
‘Bu haliyle halk düşmanlığıdır’
Geçen yıl çıkarılan ‘Kentsel Dönüşüm Yasası” ile artık imarlı ve ruhsatlı bina yaptıran vatandaşların da kentsel yağmadan kurtulamadığının altını çizen Sağlık, başarısızlıkla sonuçlanan ‘Kentsel Dönüşüm’den binlerce ailenin mağdur olduğunu hatırlattı. Mevcut siyasal partilerin kent ve imar politikasının iktidardakilerden farklı olmadığının altını çizen Sağlık, “Kentsel dönüşüm bugünkü haliyle zulüm, yağmacılık ve halk düşmanlığıdır” ifadelerini kullandı. Sağlık şunları dile getirdi: “Siyasi parti farkı gözetmeksizin, ellerimiz rantçı belediye başkanlarının yakasında olacak. Rantçıların, yağmacıların, halkın hakkını çalanların sonuna kadar peşinde olacağız. Kulağınıza küpe olsun; ‘Mazlumun ahı, indirir şahı”. Ortak açıklamanın ardından ‘Kentsel Dönüşüm’ mağduru çeşitli semt sakinleri sorunlarını anlatarak ortak mücadele vurgusu yaptılar. Yapılan konuşmaların ardından eylem, yapılan müzik dinletisiyle sona erdi.
22-23_Layout 2 4/20/11 7:56 PM Page 1
22 güncel Tecrite son Adana Hasta Tutsaklara Özgürlük Platformu, hasta tutuklu ve hükümlülerin sağlık koşullarına dikkat çekerek, sağlık sorunu yaşayan tutsakların serbest bırakılmasını istedi. Eylemde, “Hasta tutsaklar serbest bırakılsın –Tecrite son” pankartı açılırken, “Tecridi kaldırın ölümleri durdurun” sloganı atıldı. Platform adına açıklama yapan Ahmet Subaşı, 2006’dan bu yana hasta mahpusların, ölümlerinin giderek arttığını ve 2010 yılında 161 mahpusun hastalığı nedeniyle yaşamını yitirdiğini söyledi. Devrimci, sosyalist, Kürt tutsakların ciddi sağlık sorunları yaşamalarına rağmen tahliye edilmediğini fakat, katillerin hastalık gerekçesiyle serbest bırakıldığına dikkat çeken Subaşı, “Düzenin nimetlerinin eşitçe paylaşılmadığı bir yerde, sistemin hukuk terazisinin tartısının, herkese eşitçe adalet dağıtmasını beklemekte bir hayal olabilir. Kayseri Jandarma Alay Komutanı Cemal Temizöz’le birlikte yargılanan ve 1993-1995 yıllarını kapsayan dönemde Cizre ve çevre kentlere kan kusturan, 52 ‘faili meçhul’ cinayetin sanığı olarak tutuklu olarak yargılanan Kukel Atak’ın ‘mesane kanseri’ olduğu gerekçesiyle Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi Heyeti tarafından tahliye edilmiş olması kimseyi şaşırtmamaktadır.” ifadelerini kullandı.
Azadiya Welat çalışanlarına hapis cezası Tutuklu olarak yargılanan Azadiya Welat gazetesi çalışanları Ali Çat, Abdulcebbar Karabeğ ile Mehmet Şehap Demir’in duruşması yapıldı. Duruşmada mahkeme heyeti, Çat ve Karabeğ’e 7 yıl 1 ay hapis cezası verirken, Mehmet Şehap Demir’in ise tahliyesine karar verdi. Mersin’de 12 Eylül 2010’da yapılan Anayasa Rreferandumunda “Halkı sandığına gitmeme yönünde tehdit ettikleri” ve “izinsiz bildiri dağıttıkları” iddiasıyla Azadiya Welat gazetesi çalışanları Ali Çat, Abdulcebbar Karabeğ ve Mehmet Şehap Demir tutuklandı. Davanın üçüncü duruşması Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Yapılan duruşmada savunmalarını yapan gazete çalışanları, beraat ve tahliye talebinde bulundular. Mahkeme heyeti, Çat ve Karabeğ’in tahliye taleplerini reddederken “Yasadışı örgüte yardım ve yataklık” ve “Örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla her ikisine 7 yıl 1 ay hapis cezası verdi. Heyet Mehmet Şehap Demir’in ise tahliyesine karar verdi.
Halkın Günlüğü 20-30 NİSAN 2011
Mücadeleyi sürdüreceğiz 2006’da katledilen muhabirimiz İlyas Aktaş mezarı başında yoldaşları, dostları, ailesi tarafından anıldı 2006 yılında Muş’ta 14 HPG gerillasının kimyasal silah kullanılarak katledilmesinin ardından, Amed başta olmak üzere birçok ilde protesto gösterileri başlamıştı. Yapılan eylemler de polis kitlenin üzerine ateş açmış, gazetemiz muhabiri İlyas Aktaş’ın da aralarında bulunduğu çoğu çocuk 13 kişi katledilmişti.
Aktaş hedef gözetilerek katledildi Mezar başında yapılan anmada, saygı duruşunun ardından gazetemiz adına Amed büro temsilciliği tarafından açıklama yapıldı. Yapılan açıklamada, İlyas Aktaş’ın hedef gözetilerek katledildiği vurgulanarak, “Devletin halk üzerindeki baskıları her geçen gün daha da katmerleşerek artıyor. En küçük hak arama talebine dahi tahammül edemeyen devlet, tazyikli su, gaz bombası, coplarla saldırırken, katliam yapmaktan da geri durmuyor. Bundan 5 yıl önce de durum bugünkünden farklı değildi. Mart 2006’da kimyasal silah kullanılarak katledilen 14 gerillanın cenazesinin, onların gerçek sahibi olan halka verilmeyişi, Amed sokaklarında, halkın kitlesel katılımı ile protesto edildi. Bu sahiplenişe tahammül edemeyen egemenler ‘kadın da olsa, çocuk ta olsa gereğini yapın’ talimatını vermekte gecikmediler. Bu gerçeğin adı daha fazla katliam olarak ifadesini buldu. Verilen buyruğu hemen yerine getirmek için özel eğitimli, ellerinde otomatik silahlarla ölüm timleri sahneye çıkarak katliam emrini yerine getirmeye başladılar” ifadelerine yer verildi.
Yeni Demokrasi mücadelesi devam edecek Onlarca katliama tanıklık etmiş bir coğrafyada devrimci muhalif basın emekçileri halkın kurtuluş mücadelesine omuz verdiği için doğrudan hedef seçildiği kaydedilen açıklamada, “İlyas’ı katledenler, bugün, Azadiya Welat gazetesi dağıtımcısı Metin Alataş’ı, Apê Musa’yı ve Metin Göktepe’yi canice katledenlerdir. İlyas yoldaşımızı katledenler bugün gazetemizin Yazı İşleri Müdürü Hıdır Gürz’ü zindanlara atanlardır. Bir kez daha yineliyoruz yeni demokrasi mücadelesi bas-
kılarla, gözaltılarla tutuklamalarla ve katliamlarla durdurulamaz” denildi. Açıklamada son olarak şu ifadelere yer verildi: “Bizler, Halkın Günlüğü gazetesi çalışanları olarak, aramızdan ayrılışının 5. yılında, yoldaşımız İlyas Aktaş’ın anısı önünde saygıyla eğiliyor; mücadelesini her dönem ve koşulda, kararlılıkla ve her gün daha fazla büyüterek sürdüreceğimizi tekrarlıyoruz. Ayrıca belirtmek isteriz ki diğer devrimci, muhalif basın şehitleri de bizim şehitlerimizdir. Onların mücadelelerinden, kararlı duruşlarından ilham almaya devam ettiğimizi dosta, düşmana duyuruyoruz.”
Zindanlardan anma mesajı Diyarbakır D Tipi Hapishanesi’ndeki siyasi tutuklular İlyas Aktaş’ın ölümsüzlük yıldönümünde gazetemize bir anma mesaj gönderdiler. Siyasi tutsaklar tarafından kaleme alınan mesaj şu şekilde:
28 Mart’tı… Kandı, ölümdü, dirilişti, direnişti… Ölüm bir kez daha yenildi yoldaşlar, bir kez daha ölümü küçülterek yendiler onlar. Umudu sırtlamışlardı omuzlarına. Bilgiydi, bilimdi, ilimdi, açlığın ve yoksulluğun inkârın ve imhanın son kale burçla-
rını döven aydınlık bir gelecek yaratmak isteyen bilinçleriyle yükleri…
lar gereğini yaptılar. Yoksa ne ağa olurlar, ne bey olurlar, ne de paşa olurlardı.
Halktı onlar, dün, bugün, yarındı… Demirci Kawalardan Şeyh Bedrettinlere, Pirsultanlardan Seyit Rızalara Anadolu ve Mezopotomya’da tarih yazılıyordu. Dehak’ın zulmünden Hızır Paşaya, oralardan 21 yüzyıl ağalarına, beylerine, paşalarına yani mazlum halklara kan kusturan cellâtlara meydan okunuyordu. Yani tarihte ne ilk ne de sondu bu başkaldırı.
28 Mart’tı… 28 Mart’tı Enes Ata’yla birlikte on biri çocuk, on biri fidan… İlyas Aktaş ile birlikte 28 kan, 28 fidan…
28 Mart’tı… Paşalar, ağalar, beyler ferman yazdılar. Diyarbakır sokaklarını kana buladılar. İşte gereğini yaptılar “çocukta olsa, kadın da olsa vurdular”. Neden diye sormayın yoldaşlar; ağalar, beyler, paşa-
Ama unutmasın ağalar, beyler, paşalar ölümün hoyrat rüzgârının kara gecelerimizi aydınlatacağı günler yakın. Gün doğar ve çocukların her gülüşü paslı demirlerini eritir ömrümüzün. Ve şekil verir hayata seven yaratan elleri işçilerin, köylülerin, hepimizin… Diyarbakır zindanında bir kez daha saygıyla anıyoruz yeni demokrasi mücadelesinde halkı için canlarını veren yoldaşları, İLYAS’ı…
22-23_Layout 2 4/20/11 7:56 PM Page 2
güncel 23
20-30 NİSAN 2011 Halkın Günlüğü
‘Sivil itaatsizlik’ eylemleri sürüyor BDP ve DTK’nin ortak aldığı karar doğrultusunda başlatılan “sivil itaatsizlik” eylemleri sürüyor. Meydanlarda toplanan binlerce kişi taleplerini dile getirmeye devam ediyor Kürt halkına karşı inkâr politikalarını devam ettiren ve her fırsatta halka ve halkın seçtiği siyasetçilere yönelik saldırılarını arttıran TC’ye karşı tepkiler büyüyor. Kürt halkının belli başlı taleplerini tanımamak, görmemek ve kabullenmemek yolunu seçen devlete karşı son süreçte seçimlerin de yaklaşması ile BDP “sivil itaatsizlik” eylemleri örgütlemişti. Barış ve Demokrasi Partisi (BDP)’nin, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) ile birlikte mart ayında ilan ettiği “sivil itaatsizlik” eylemleri devam ediyor. Amed, Batman, Hakkari, Adana, İzmir, Manisa, Silopi, Siirt ve daha birçok il ve ilçede “sivil itaatsizlik” eylemleri gerçekleştirildi. Kent ve ilçe meydanlarında kurulan “Demokratik Çözüm Çadırı”nda ve çadırın bulunduğu alanlarda Cuma namazı kılındı. Cuma günü “sivil itaatsizlik” eylemleri kapsamında bir araya gelen binlerce kişi camilere gitmeyerek meydanlarda namaz kıldı. Yüksekova’da gerçekleştirilen eylemde bir
f
konuşma yapan BDP Genel Merkez Saymanı Salih Yıldız, AKP hükümeti ve Başbakan Erdoğan’ın din üzerinden siyaset yaptığını söyleyerek, Kürtlerin “sivil itaatsizlik” eylemleriyle bu siyaseti boşa çıkardığını kaydetti. Kimsenin Kürtlere din dersi veremeyeceğini ifade eden Yıldız, Kürtlerin İslam diniyle tanıştığı günden bu yana dini en çok sahiplenen halklardan olduğunu söyledi. Manisa’da “Çözüm Çadırı”nda BDP PM Üyesi Oktay Konyar, DÖKH aktivisti Yıldız
Akad ve BDP İl Başkanı Kerem Taylan da hazır bulundu. Hatay’ın Hassa İlçesi’nde yaşamını yitiren 7 HPG’linin resimlerinin asıldığı çadırın önünde HPG’liler için önce dualar okundu, mevlit verildi. Daha sonra yoğun ilgi gösterilen “Sivil Cuma Namazı” kılındı.
Kızıltepe’de “Sivil Cuma Namazı” Özgürlük Meydanı’nda “Demokratik Çözüm Çadırı” önünde yapıldı. Namaz öncesi 19 Nisan’da Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde duruşmasına devam edilecek olan
“KCK ana davası” öncesi adliye önünde yapılacak olan mitinge de çağrıda bulunuldu. Mersin’de Merkez Akdeniz İlçe Belediyesi binası yanındaki parkta toplanan yaklaşık bin kişi, “Sivil Cuma Namazı” kıldı. Yapılan konuşmada ülkemizde, son yıllarda camilerin, kimi tarikatların ve siyasi partilerin örgütlenme evlerine dönüştüğüne dikkati çekilerek, “ Bir halkın dilini engelleyenler zalimlerdir ve bizler zalimlerin yanında saf tutmayız” denildi.
TUTSAK PARTİZAN
cafer çakmak
Koşullar görevlerin yönünü belirler
İ
nsanın yaratıcı etkinliği, başka bir ifadeyle yararlı emeği toplumsal bir öz içerir. Üretimin toplumsal, üretim araçlarının özel mülkiyette olduğu uzlaşmaz çelişkinin çarkında toplumsal emek ürünleri meta olarak üretilir. Modern dünyanın meta fetişizminde insanlar arasındaki toplumsal ilişki metalar arasındaki ilişki biçimine dönüşür ve insan meta karşısında çaresiz, uzak ve sanki kendi emeğinin ürünü değilmiş gibi davranır ve yabancılaşmayla dibe vurur. Üretim araçlarının toplumsallaştırılması ve toplumsal üretime uyumlu hale getirmenin savaşımını veren komünistler, insanın kendine yabancılaşmasının ancak üretenlerin kendi emek ürünlerinin gerçek sahipleri haline geldiği koşullarda son bulacağının farkındadırlar. Yapay teoriler ince elenmiş özgürlük nutukları; gelecekteki sosyalizmin önceden planlanmış ultra demokratik versiyonların çizilmesi değil, bizzat günümüzde mücadelenin geliştirilmesi, devrimci kararlılık ve ısrarın ortaya konulmasına ihtiyaç vardır. Komünist bilimin hiçbir zaman hazır reçetelere ihtiyacı olmadı. Bundan sonra da olmayacaktır. Toplumsal sistemlerin tarihsel değişimi büyük alt-üst oluşlarla gerçekleşmiştir. Devrim eskimiş olan, artık ayak bağı olmaya başlayan düzenin tarihe gömülmesinin büyük kanlı hareketidir. Enternasyonalde çok yalın ifade ettiği gibi; “bu kan denizinin ufkunda kızıl bir güneş doğacak” ekleyelim ki bu kızıl sistemin tamamen kendi somut koşulları içinde şekillenip inşa edileceğini biliyoruz. O halde Maoist hareket mücadelenin geliştirilmesine yönelik politik ideolojik meselelere kendisini yoğunlaştırması gerektiğine
işaret ederken, güncel politik ihtiyaçların yakıcı etkisini hissetmektedir. Bilgiççe üsten bakan, eleştiri adı altında komünistleri diktatörlere, partiyi öğütücü bir çarka (ki burjuvazinin vazgeçilmez saldırısıdır) benzetenlere; dogmatik cahil olduğumuzu tekrarlayanlara aldırmadan, devrimci iktidar uğrunda kararlı yürümek tüm küçük burjuva entellektüel lafazanlığa ve reformist tasfiyeciliğe verilecek en güzel yanıttır. Koşullar önemli devrimci olanaklar sunmaktadır. Kuzey Afrika’da patlayan halk ayaklanmalarının coşkusu Ortadoğu’yu da sarmıştır. Faşist Türk devleti bölgede rol kapmaya uğraşırken tarihsel olarak egemenliğinin zora dayalı olduğunun farkındadır. Ne kadar demokrasiden, özgürlükten, değişimden bahsederse etsin Türk egemen sınıfları mevcut koşullardan büyük endişe duymaktadır. Hiç kuşku yok ki yumuşak karnı Kürdistan’dır. Hali hazırda Kuzey Kürdistan’da sürekli eylem biçimiyle sokaklardan, meydanlardan çıkmayan Kürtlerin meşru demokratik, devrimci talepleri diğer parçalardaki ayaklanmalarla yakınlaşması Kuzey Kürdistan’da daha büyük dalgalanmanın etkilerde bulunma endişesi vardır ve Türk egemen sınıfları açısından ürkütücüdür. Vahşi sömürü çarkında karın tokluğuna her yıl yüzlerce işçi iş kazalarında katlediliyor. Devrimci ve komünistler üzerindeki baskı artmış, sosyalist basına kelepçe vurulmaya devam ediyor. Türk hükümeti ileri demokrasiden bahsediyor, fakat 19. yy sansürünü çoktan geride bırakmıştır. İşsizlik, yoksulluk, yozlaştırma, ölüm ve sefalete karşı mücadele etmek ve yo-
lumuzu aydınlatmak bizim elimizde. Kuzey Kürdistan’da muazzam bir coşku taşıyan kitleler ayakta-geniş anlamda devrimci özünden yozlaştırılsa da- ulusal hareketin taleplerini sahiplenmekte ve bedel ödemektedirler. Sadece yorumlamak komünistlerin işi olmadığına göre isyana kalkmış, devrimci coşkuyla alanlara çıkan Kürt halk kitleleri içinde neden komünist ve devrimciler yok? Zulmün en yoğun savaşın ve mücadelenin en keskin olduğu ülkede neden en devrimci talepleri kendi bayrağımızla temsil etmiyoruz? Proletaryanın kızıl bayrağını yoksul halk kitleleri sahiplenmeyecek mi? Öncelikle devrimci hamurun kanla yoğrulduğu yerde olmamız gerektiğini bilince çıkardıktan sonra elbette yol ve yöntemleri bulunabileceğini hatırlatmalıyız. Maoist hareket her türlü dogmatik, ezberci yaklaşımdan sıyrılarak devrimin tarihsel görevlerini yerine getirmeye kararlıdır. Güncel görevler, tarihsel şartlar gücün hangi alanlara akıtılması gerektiğini göstermektedir. Zincirin sağlam halkasından tutulmalıdır. Aksi taktirde Türkiye- Kuzey Kürdistan devrim hareketi kendi tarihsel görevlerini yerine getirmeme sorumluluğuyla damgalanacakları gibi, özel olaraktan Kürt komünistleri Kürt işçi ve emekçileri, köylülerinin devrimci mücadelesinde kendi görevlerini yerine getirmeme eksikliğinden asla kurtulamazlar. Bu diyalektik birlikten çeşitli milliyetlerden proletaryanın sakatlanan enternasyonalizminin ta kendisi olacaktır. Sözümüz son derece açık; ölümün, açlığın, yoksulluğun, binlerce çocuğun sokaklara düştüğü, savaşın ateş ve baruttan hüküm sürdüğü ama bu cehennemin içinde milyonların dev-
rimci coşkusuyla ayağa kalktığı yerde komünistler örgütlenebilir ve rahatlıkla gelişebilirler. O halde neden duracakmışız? Eksikliklerimizi tespit etmek ve işe koyulmak zorundayız. Bunun ötesi seyirci kalmaya devam etmek anlamına gelir. Kitlelerin içinde olunmadan ve önde dövüşmeden hiçbir hareket ilerlememiştir. Kitlelerin devrimci coşkusunu hissetmek demek eksikliğin radikal eleştirisini yapmak demektir. Bunun anlamı Kürt ulusal hareketine kuyrukçuluk, hatalarına alkış çalmak değil, ama ulusal devrimci talepleri istisnasız sahiplenerek sınıf hareketinin politik görevlerini yerine getirmektir. “Şu anda bunu yapıyoruz” diyenler yanılıyor. Kitleler olmayanları çağırıyor, çare kitlelere gitmektir. En devrimcisi de dahil dünyada hiçbir ulusal hareket, işçi sınıfı ve emekçi köylülerin sınıfsal politik ve siyasi sorunlarına çözüm bulamamıştır, bulamaz da. Kürt ulusal devrimlerine tarih hakkını teslim edecek, kahramanlıklar unutulmayacaktır. Şimdi asıl konu ulusal hareket değil, Kürdistan’da sınıf sorunlarının politik, ideolojik ve siyasi olarak radikal eleştiriden kaçınılmasında yatmaktadır. Başta belirttiğimiz gibi muğlâk, ne anlattığı belli olmayan soyut genellemeler yapma zamanı değildir. Mevcut maddi koşulların önümüze çıkardığı, gözümüzün önünde cereyan eden sorunlara işaret eden teori ve pratikler saptanmalıdır. Biz temeli atmaya ve sağlamlaştırmaya koyulalım varsın birileri kurulmamış binanın muazzam manzarasından bahsetsin. Siyasi iktidar için komünistler yaratıcı etkinliğini ortaya çıkarttıklarında tasfiyeciliğe de açık ve net bir yanıt vermiş olacaklardır.
24_Layout 2 4/21/11 1:11 PM Page 1
Rojaneya Gel Bi sorbûna 1’ê Gulan’ê ve werne qada Li hember êriş û zordariyên ku dîktaroriya burjuva-feodal li ser karker,gundî, jin, neteweyên bindest, netewatî û beşên bawariyê pêk tîne, bi hêzên rêxistina gel ve 1’ê Gulan’ê de wê qadan tijî bin.
g
Bijî 1 Gulan Têkoşîna navbera yên ku xwediyên navgînên hilberînê ne û xwediyên milkê wan in ango çîna burjuva û yên ku ne xwediyên van navgînan in ango çîna proleterya rê nîşanê dîrokê dide. Hêrsa kapîtalîzma hovî ya kedxwarina bêsînor û ya karkirina zêde li ser van çîna kedxwarinê kûr dikê. Tabî li hember van êriş û kedxwarina dîn û har têkoşîna çîna karkera jî… Hişmendiya dîroka bindestan bi xwe zemînê referansa wan nîşan dide. Ev zemîna ku bi perspektîfa çînî ya rast ve bê bênderkirin û rêgeha têkoşîna çînî ve bê yek kirin wê hêzek derê holê. Ev hêza li hember van çînên serdest wê bibe çekeke bi bandor. Bi tecrûba têkoşînê û bî komasiyê ve yê ku gihîştiye hişmendiya xwe ya çînî ango çîna karker û girseyên ku gundiyên feqîr ve pêk tên di têkoşîna cîhana nû de wê bibin kirde. 1ê Gulanê di dîroka têkoşînê de xaleke giring e. Di demên kapîtalîzma hoviya ewil de, çîna karker ya Avustralyayê li hember mercên xebatên dirêj û giran, ji bo mafên xwe yên aborî, cîvakî têkoşîna ku dane destpê kirin, li ABDê daxwaza xebata 8 saeta ve ev têkoşîna deketiye bandevê û bi kiryarî bûye dirûşma têkoşînê. Welatê ku di kapîtalîzm tê de pêşve çûye de destpêkirina vê têkoşînê mîraseke dewlemen hîştiye. Ev têkoşîna çîna karkeran ku bi ruhên xwe û bi xwina xwe bihurîn tecruba ku afirandin mîraseke nemir û yekitiya enternasyonala çînê îfade dike. Di nava mercên roja me de ku em binihêrin ev
1’ê Gulan’ê de werne qada
mîrasa divê bibi referansa dîrokahiyê têkoşîna felatbûna bindestên bi milyonan. Di nava mercên roja me de êrişên ku bi kedxwarina dîn û har, bi hêrsa karkirina zêde ve tên; yekîtiyê, piştevaniyê û berzkirina ruhê têkoşînê pêwist dike. Nûnêrên pergala kedxwarî yên welatê me çînên burjuva-feodal êrişên bêperwa ve gelên bindest dorpêçandiye. Çeka têkoşîna bindestan divê bi îdeolojiya çînî ve bibe hêzeke birêxistî. Ev hêza birêxistî ancax van êrişan dikare belav bike. Kedkarên ku Hişmendiya dîrokiya birastî û bi rastê rastiya çîna xwe tênê divê ku têkoşîna çînî de bibe kirde wê bikaribe van êrişan berteref bike. Nokerên emperyalîzmê yên welatê me ango çînên serwarên tirk, ragirtinên vê pergala kedxwarî de krîza aborî û civakî pêk tînin. Karker, gundî û jinên ku di nava vê pergala kedxwarî de dijîn, neteweyên ku mafên wan tên xwarin ango Neteweyê Kurd û netewe, netewatiyên kêmarê din, yên ku baweriya wan hatiye berbest kirin ango Elewî, Suryanî û kêmarê baweriyê din bi daxwaza veguherandina vê pergalê ve wê 1’ê Gulan’ê de derkevin qada û pirsgirêkên xwe re çareseriya bigerin. Di vê roja ku hemû cîhanê de bi milyonan bindest wê xwediyê mîrasê xwe derkevin û bi hevre derkevin qada, hemû rengên civakê rapêçînin divê bi dirûşma “bijî têkoşîn, bijî 1 Gulan” ve biqêrin; “Em cîhanê dixazin ne kêmtirê wê!”
Hemû saziyên pêşverû şoreşger û demokrat, rêxistinên pîşeya ji bo 1’ê Gulan’ê roja yekitiya proleteryaya enternasyonal roja têkoşînê daxuyaniyek da, ji bo hesab pirsînê hemû karkeran bangê li ser qadan dike. Di Taksîmê li Seyrangeha Geziyê de DİSK, Tür-İş, KESK, TMMOB, TTB, TEB, Hak-İş, Memur-Sen, Kamu-Sen û hemû saziyên şoreşger, demokrat hatin arekî. Balkêşandin pergala kedxwarî ku bi milyonan mirov î birçî û bêkar dihêle, wana tine dike. Anîn ziman wê 1’ê Gulan’ê de di Taksîm’ê de bin. Di
çalakiyê de pankarta “Emê bi milyonek kes ve di Taksîm’ê de bin, Bi milyonan kes birçî ye bi milyonan kes bêkar e va ye pergala we ya kapîtalîst” hat vekirin. Li ser navê saziya sekreterê giştî yê DİSK’ê Tayfun Gorgun daxuyanî da. Gorgun îfade kir ku li hember bêkarbûnê, feqîriyê, bêzagoniyê, bêsîgor-
tebûnê, taşeronbûnê, li hember êrişên azadiya hest û ramanan, li hember qetilkirina xwezayî, ji bo kedê, aştî, azadî û demokrasiyê 1’ê Gulan’ê de wê li qada bin. Di rêzê de waha got:” Dijberên ku hêla demokrasî û kedê ne li hember van, êrişên tecrîtê, girtinê, qedexekirinê, zordariyê bi zedatî berdewam dike. Astengên ku dikin pêşiya azadiya îfadeyê û ramanê, mafên agahdarbûna civakê xem dide me. Çareseriya pirsgirêka Kurd de hebûna otorîteriyê û zordariyê didome.”