kapak 9_Layout 2 3/30/11 8:05 PM Page 1
Tasfiyeciliğin izdüşümlerinden biri: dejenerasyon Sf. 12-13 İstanbullu Rumların sınırdışı edilmeleri etnik temizlik politikasının önemli halkalarından biridir.
Emperyalistler tarafından Libya’ya yönelik devam eden saldırıda uranyum başlıklı bombalar kullanılıyor. Sf. 22-23
Sait Çetinoğlu’nun yazısı Sf. 10-11
Halkın Günlüğü
1-10 NİSAN 2011 Yıl: 1 Sayı: 9 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net
e-posta: halkingunlugu@hotmail.com
HESAP VERİN
Saygıyla anıyoruz
Yüz binlerce kişinin katıldığı Newroz etkinliklerine saldıran polise Sebahat Tuncel’in attığı tokat üzerinden, “hesabını soracağız” söylemleri eşliğinde linç kampanyası başlatılırken; Kürt siyasetçilerin cevabı ‘asıl siz hesap verin’ oldu.
K
avgaya adanmış bir yaşam kolay teslim olmaz ölüme. Yattığı yeri yırtar da çıkar meydanlara ve karışır öfkeli kalabalığın arasına. 2006 yılında katledilen 14 gerillanın ardından sokağa dökülen Kürt halkına saldıran kolluk güçlerinin yaptığı katliamları belgeleyen Amed büro çalışanımız İlyas Aktaş’ın, devletin katillerinin kurşunlarıyla, ölümsüzleşmesinin üzerinden beş yıl geçti. İlyas yoldaşımız elinde haber notlarıyla toprağa düşerken, bizlere devrimci gazeteciliğin ne demek olduğunu bir kez daha ölümsüzlük yıl dönümde hatırlatıyor. Ölümsüzlüğünün 5. yılında İlyas Aktaş yoldaşımızı saygıyla anarken, yoldaşımızın bıraktığı devrimci gazetecilik mirasını sonuna kadar taşıyacağımızı bir kez daha yinelemek istiyoruz.
Halkın Günlüğü
İZMİR
polis O tokat “ l; e c n t Tu zihniSebaha , devletin ıştır.” il ğ e d e tılm amirin yetine a
GÜNCEL Kim için hangi hukuk sf 04-05
❮
den a akın e ’y a b a s Qe arların Newala plu mez tedi. o t i, iş k rce ını is onbinle açılmas
❯
g Newroz etkinliklerinde açığa çıkan devlet şiddeti, artarak devam ediyor. BDP ve DTK öne sürdüğü ‘anadilde eğitim’, ‘siyasi ve askeri operasyonlar durdurulsun’, ‘siyasi tutsaklar serbest bırakılsın’, ‘seçim barajı düşürülsün’ talepleri burjuva medya tarafından hasır altı edilirken; Sebahat Tuncel’in polis amrine attığı tokat ise manşetlerden “bu ne cürret” eşliğinde sunuldu. Başbakan Erdoğan sağa sola tehditler savurarak, “bunun hesabını soracağız” dedi. Devamında DTK’nın örgütlediği ‘sivil itaatsizlik’ eylemleri saldırıların hedefi oldu. Saldırılar arasında sesini duyurmaya çalışan Kürt siyasetçiler ise ‘asıl siz hesap verin’ diyerek, taleplerinin kabul edilmesini istedi.
GÜNCEL Hangi ‘basın’, hangi ‘özgürlük’? sf 06
2-3_Layout 2 3/30/11 7:11 PM Page 1
02 güncel “Çözüm” çadırlarına izin verilmedi Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) ile Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) öncülüğünde dört temel talep üzerinde ifadesini bulan sivil itaatsizlik eylemi, devletin şiddeti ile karşılaştı. Kürt illerinde açılan “çözüm” çadırları valiliklerin emri ile dağıtıldı, çok sayıda kişi gözaltına alındı. BDP ile Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) öncülüğünde başlayan “sivil itaatsizlik eylemleri” polisin şiddetiyle karşılaştı. 24 Mart tarihinde başlatılan eylemlerde, seçim barajının düşürülmesi, anadilde eğitim hakkı, siyasi tutsakların serbest bırakılması ve operasyonların durdurulması talep ediliyor. Amed’de eylemleri başlatan BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Amed Belediye Başkanı Osman Baydemir, DTK Genel Başkanı Ahmet Türk ve BDP Genel Başkan Yardımcısı Gülten Kışanak, çözüm önerilerinin kabul edilmesini istedi.
Demirtaş, oturma eylemini sürdüreceklerini açıkladı Amed’de yapılan eyleme polisin izin vermemesinin ardından açıklama yapan Demirtaş, “AKP valisinin, AKP il başkanı gibi davranmasını biz kabul etmiyoruz” dedi. Valiliğin Amed halkına karşı binlerce polis, onlarca kamera ile baskı oluşturmaya çalıştığına dikkat çeken Demirtaş, yüzde 10’luk seçim bara-
jının düşürülmesini, siyasi ve askeri operasyonlara son verilmesini ve siyasi tutukluların serbest bırakılmasını talep ettiklerini ve bu talepleriyle ilgili somut bir adım atılıncaya kadar eylemlerine devam edeceklerini açıkladı.
Türk: Halkın talebi dikkate alınmalı Sivil itaatsizlik eylemiyle ilgili açıklama yapan DTK Genel Başkanı Türk, halkın talebinin dikkate alınması gerektiğini ifade ederek, daha önceden kendilerine sivil siyaset yapın diyenlerin şimdi halkın üzerine polisi gönderdiğini söyledi. Kürt halkının taleplerinin polis baskısıyla engellenemeyeceğini belirten Türk, farklı sesleri susturmaya yönelik bu tür yaklaşımların kabul edilemeyeceğini vurguladı.
Batman’da çözüm çadırına saldırı Batman’da çözüm çadırı, sivil itaatsizlik eylemleri devlet şiddetiyle karşılandı. Batman BDP tarafından Turgut Özal Bulvarı üzerinde kurulan çözüm çadırı, pois tarafından söküldü, çadırda bulunan 26 kişi gözaltına alındı. Çözüm çadırının sökülmesinin ardından BDP Batman Milletvekilleri Ayla Akat Ata ve Bengi Yıldız, çadırın karşısındaki yolu trafiğe kapatarak oturma eylemi yaptı. Batman Baro Başkanlığı ve Ticaret Sanayi Odası Başkanı Mehmet Teymur’un milletvekilleriyle görüşmesi üzerine eylemlerine son veren vekiller, çadırı Batman Belediyesi’nin bahçesinde kurma kararı aldı. Çözüm çadırını davul zurna eşliğinde yeniden kuran BDP’liler, ne olursa olsun çadırlarını kurup eylemlerine devam edeceklerini açıkladılar.
Halkın Günlüğü 1-10 NİSAN 2011
Meşrudur! Newroz mitinglerini provoke eden, halka karşı saldırmaktan geri durmayan devlet güçleri önce kendi uyguladıkları şiddetin hesabını vermelidir. Egemen sınıflara ve onların araçlarına karşı uygulanacak şiddet meşru bir zeminden hareket etmektedir.
Kitlesel bir katılım ve büyük bir coşkuyla geçen Newroz etkinliklerinde Kürt ulusu kendi taleplerini dile getirdi. On binlerce insanın katıldığı Newroz etkinliklerine ilişkin burjuva medya tek satır laf etmedi. Newroz ve Newroz etrafında şekillenen ulusal hareketin talepleri karşısında burjuva feodal basın üç maymunu oynadı. Ancak Sebahat Tuncel’in polis şefine atmış olduğu tokat üzerinden yoğun bir mesai harcanarak, “bir milletvekilinin nasıl böylesi bir davranış içerisinde olabilirliği” üzerine canlı yayın oturumları düzenlendi; başbakanlar, cumhurbaşkanları düzleminde “hesabı sorulacak” tehditleri savruldu. Sonuna kadar haklı ve meşru olan Tuncel’in tutumu “demokrasi dışı” addedilerek, o meşhur demokrasicilik oyununu bir kez daha sahneye koydular. Demokrasilerin ruhuna rahmet okutacak cinsten vurgu ve içtenlikle ele aldıkları tartışmalarda, Kürt ulusunun
yükselen sesinden ziyade uşaklıkta posası çıkmış, maskeleri dahi yüzlerini kapatmayacak kadar eskimiş efendilerinin mazlum ve mağdur edebiyatını halk nezdinde kabule zorlayarak, yüzlerine çarpılmış bir tokat üzerine nağmeler okudular. Üst perdeden okudukları bu şaşkınlık teraneleri ile orada BDP’nin şiddete mehilli olduğu sonucunu çıkararak, “çözümü” imkânsız kılan güç olduğunu söylediler büyük bir aymazlıkla. Demokrasi düşkünü liberal baylarımızın konuyu derinliğine ele aldığı ve delikanlı mahiyetiyle, atılan tokatı suratında hissederek gururuna dokunmuş olacak ki bu kadar derdine düştü. Demokrasiye susamış bir edayla bulduğu her şeyin üzerine aha budur diyerek bodoslama atladılar. Peçenin arkasını ise bilmediklerinden değil, görmek istemediklerinden hiç kaldırma zahmetine dahi katlanmadılar. Daha önce uyguladığı “orantılı” güçle sokakta kırılmadık kemik bı-
Newala Qesaba’nın Egitlerini İlk toplu mezar olarak bilinen Newala Qesaba’ya yürüyen binlerce kişi, katliamların son bulmasını ve toplu mezarların açılmasını istedi. MEYA-DER öncülüğünde 28 Mart tarihinde gerçekleştirilen “Toplu mezarlar insanlık suçudur. Toplumsal barış ve hakikatleri açığa çıkarmak için Newala Qesaba’ya yürüyoruz” şiarlı yürüyüş Newala Qesaba’ya gömüldüğü belirtilen PKK’nin öncü kadrolarından Mahsum Korkmaz’ın ölüm yıldönümüne denk getirildi. Ülkenin dört bir yanından Siirt’e gelen on binlerce kişi, “Newala Qesaba’nın Egitlerini selamlıyoruz”, ve “İnsanlık suçlarının tarihe not düşürülmesi için Newala Qesaba’daki toplu mezarlar açılsın” pankartları ile Newala Qesaba’ya yürüdü. Burada konuşma yapan DTK Eş Başkanı Ahmet Türk, katliamların aydınlatılmasını ve taleplerin karşılanmasını isteyerek, “Newala Qesaba yeni değil, Şeyh Sait döneminde de insanlar burada kaybedildi. Geliya Zilan, Munzur, Dersim, Şengal ve Halepçe’yi Kürt halkı unutmayacaktır. Kürt halkı hakları için, adalet için mücadele
etmeye devam edecektir. Barış için el uzatıyoruz, bu el havada kalacaksa bedeli de ağır. Biz savaş istemiyoruz. Ama köle olmayı da kabul etmeyeceğiz” dedi.
Halkın Günlüğü
KARDELEN BASIM-YAYIM REKLAM GÖSTERİ ORGANİZASYON LİMİTED ŞİRKETİ Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Hıdır Gürz Yayın Türü: Bölgesel Süreli Yönetim Yeri: Şehit Muhtar Mah. Süslü Saksı Sokak NO: 11 Kat: 4 BEYOĞLU/İSTANBUL
Teknik Hazırlık: Kardelen Yayımcılık Mahmut Şevket Paşa Mah. Sivas Sok. No:2 Kat:3 Okmeydanı/İSTANBUL Tel-Fax: (0212) 238 37 96
Baskı: SM. Matbaacılık Adres: Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sokak NO:10 ABlok Yenibosna Bahçelievler-İST Tel ( 0212) 654 94 18
BÜROLAR
1 YILLIK ABONELİK ÜCRETİ: Yurtiçi 54 TL Yurtdışı 108 EURO HESAP NUMARALARI Ertaş ÖZTÜRK adına İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (TL) 1002 30000 1153314 İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (Euro) 1002 301000 1107308 İş Ban. İst. Aksaray Şubesi: (CHF) 1142699 İş Bank. İst. Aksaray Şubesi: (Sterlin) TR110006400000210021174906 İZMİR: Şehit Fethi Bey Cadde No: 13 Eski Eshot İşhanı Kat:4 Konak/İzmir Tel-Fax: (0232) 482 01 63 ● MERSİN: Çankaya Mahallesi 4702. Sok. No:8 KAt:3 Akdeniz/Mersin ● AMED: İskender Paşa Mah. İnönü Cad. MA-GÜL İşhanı Kat:4 No:10 Dağkapı/Amed ● ATİNA: Spiro trikoupi 21 10683 eksarxia GREECE/Yunanistan e-mail: devrimcidemokrasi_yunanistan@yahoo.com.tr ● YD TEMSİLCİLİĞİ: Kaiser-Wilhelm Str. 275 47169 Duisburg/DEUTSCHLAND e-mail: d.demokrasi@googlemail.com
2-3_Layout 2 3/30/11 7:11 PM Page 2
güncel 03 rakmayan polise bu tokatın nasıl atıldığı tartışması bir hafta tartışıldı. DEP milletvekillerinin polis tarafından TBMM’nden yaka paça gözaltına alınması hatırlanmadığı gibi, yakın zamanda BDP Milletvekili’nin bacağını kıran polisin tavrına ise hiç değinmeyerek şirin bir demokrasi tablosu bir kez daha çizilmiş oldu. Şiddetin uygulandığı kesim Türk hakim sınıfları ve onların temsilcileri olunca veryansın eden ama ezilen ulusa dair ise onlarca katliama sesini çıkarmadan devletini aklamaya çalışan bu liberal kalemşorlar, milliyetçiliklerini “demokrasi” sosu ile süsleyerek servise sunmaya devam etti. Yapılan Newroz mitinglerinde ulusal kimliğini savunan yüz binlerce insanın talebine dair tek satır etmeden atılan tokatı tartışarak efendilerine olan hizmetlerini eksiksiz tamamlayan bu ‘densizler’e cevabı ise yine Sebahat Tuncel “o tokat devletin zihniyetine atılmıştır” diyerek vermiştir. Tokat yiyen polis şefi ile aralarındaki tek fark tanımlı meslekleri olan bu liberal baylar, aynı zihniyetin farklı noktalarına konumlanmış fertlerdir. Bugün bir halkın, ulusun üzerinde uygulanan
YÖNELİM
A
baskı ve katliamları dilinin ucu ile bir-iki kelime ederek geçiştiren bu baylarımız, bu ulusun kendini savunmasını ise şiddet meraklısı sapkınlık olarak değerlendirmekten geri durmuyor. Şiddet neden oluşur? Eğer bir sistem bulunduğu topluma karşı baskı ve sindirme politikalarına
amansızca devam ediyor, halkı katletmekten geri durmuyorsa, bu halkın vereceği karşı şiddeti doğurur. Bir ulus ya da sınıfın en geniş anlamıyla başvuracağı şiddet ise meşrudur. Kimsenin bunu sorgulamaya da hakkı yoktur. Hele ki burnundan kıl aldırmayan burjuva kalemşorların hiç yoktur.
selamlıyoruz de seçimlerde aday olmayacaklarını söyledi. Yapılan saldırların AKP hükümetinin milliyetçi tabanın oyunu almak için seçim yatırımı olarak değerlendiren Demirtaş şu ifadelerde bulundu; “Bizim her tarafımız sivil değil de, senin panzerin, gaz bomban mı sivil. Yüz binlerce insanı tutuklamak mı sivil, bir postere tahammül gösteremiyorsunuz. Meydanlarda, halka işkence yapmak mı sivilliktir.”
Önce barikat sonra saldırı Newala Qesaba’da yapılan eylem sonrası dönüş yolunda şehre doğru yürümek isteyen kitlenin önüne polis barikat kurdu. Barikatın önünde bir süre oturma eylemi yapan kitleye hitaben konuşan BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş 4 Nisan’da Abdullah Öcalan’ın doğum günü nedeniyle Amraya yürüyeceklerini ifade ederek “Bugün buradaydık 4 Nisan’da Amara’da bulaşacağız. Bu halkın iradesi özgürleşinceye kadar mücadele edeceğiz.” dedi. Sivil itaatsizlik eylemlerine dönük devletin saldırılarını değerlendiren BDP Eş Başkanı Demirtaş, ileri sürdükleri dört talebin kabul edilmesi halin-
Değerli dostumuz ve yoldaşımız Celal Dinler geçirdiği kalp krizi sonucu aramızdan ayrıldı. Ailesi ve dostlarına başsağlığı diliyoruz.
Demokratik Haklar Federasyonu
Oturma eyleminden sonra dağılmak için araçlarına giden kitleye polis gaz bombası ve tazyiki suyla saldırdı. Polis gaz bombalarını, yaşlı kadın ve çocukların da bulunduğu otobüslerin içerisine attı.
Değerli dostumuz, amcamız İsmail Küçükoğlu 23.03.2011 tarihinde aramızdan ayrıldı. Ailesi ve dostlarına başsağlığı diliyoruz.
Yeni Demokrasi Şehit ve Tutsak Aileleri Birliği
kazım cihan
GÖREV VE SORUMLULUK
nadilde eğitim, kolektif haklar, anayasal statü, kimlik- dil vb gibi burjuva demokratik talepler biçiminde somutlanan ve çözüm planı olarak da ortak vatan, demokratik cumhuriyet, demokratik anayasa, dil, etnisite, sınıf ve devlete dayanmayan, demokratik toplumun, demokratik ulusu gibi reformcu taleplerle yürüyen, demokratik özerklik sentezinde reformist çizgisi açık olan, Kürt ulusal hareketinin taleplerine karşı tavrımız doğuştan beri bellidir. Harekete önderlik eden sınıfların ve önderlik çizgilerinin milliyetçi imtiyazcı eleştirisi elbette gereklidir. Gerçek çözüm yolunun gösterilmesi, çözüm gücü olarak programımızın işlevselleştirilmesi, kuyrukçu değil, bağımsız ideolojik-siyasi-örgütsel irademizin konuşturulması yadsınmadan, ezilen ulus hareketinin önderlik çizgisi ne olursa olsun, egemen ulusun egemen sınıflarının inkâr-ilhak gerçeğine yönelmiş mücadelesinin genel demokratik bir yön taşıdığı ve meşrutiyeti açıktır. Tam da desteklenmesi gereken bu yöndür. Tersi tutumun mazur görülecek hiçbir yanı yoktur. Ulusal- azınlıksal- inançsal eşitsizlikler ortamında ezilenlerin mücadelesine kayıtsızlık bile objektif olarak egemenden yana olma durumudur. Toplumun sınıflara bölünmesi ile gündeme gelen ezilen sınıfların halk hareketiyle kapitalizmin ürünü olan milli hareketler birbirine karıştırılamazlar. Farklı tarihi ve somut koşullardan ötürü değişik talepler ve siyasal mücadele yönelimi olarak, farklı çözüm biçimleriyle formüle edilmiş ezilen ulus hareketlerinin genel demokratik bir içeriği vardır. Proletarya bayrağı altında olmayışı ile ulusal eşitsizliklere meydan okuyan ezilen ulus hareketleri genelde burjuva çerçeveyi aşmaz. Bundan ötürüdür ki bu çerçeveyi aşmıyor gerekçesi ile desteklememe tutumunun hiçbir mazereti de olamaz. Ezen-ezilen ulus gerçeğini, inkar, imha ve ilhakı atlayanlar, bunlar yokmuş gibi davrananlar açısından, durumun nerelere götürdüğünü, tarih gösterdi. Sosyal Darwinizm anlaşılmalıdır. “İleri” olanın “geriyi” her şekilde yemesinin “doğal”lığı Nazizm’e nasıl temel teşkil etti? Hegel’in “tarihi” ve “barbar” uluslar ayrımı Prusya devletini nasıl kutsadı? Yönetilmeyi, baskıyı hak eden “üstün ve aşağı ırklar” fikriyatı nasıl doğdu? Kaptan Coop gibi fetihçilerin yerlileri katleden zulmü neyin uygarlığı idi? Kemal’in Dersim’de Kürtleri terbiye amacıyla katliama tabi tutması nasıl kutsandı? Tarihi Hindistan kırımları ve kapitalist sömürgecilik nasıl ilerici görüldü? Aydınlanmacı batı felsefesinin üretici güçlerin gelişme seviyesi eksenli ilericilik argümanları, ezilen ulusların gadrini alkışlamaya götürdü. II. Enternasyonal’in ezilen halklar mücadelesinin enternasyonalde temsiline “barbardırlar” diye karşı duran teorisi nasıl oluştu? Emperyalist sömürgecilik bugün bile ilericilik diye nasıl göklere çıkarılmaktadır? “Doğuda komünizm çıkmaz” diyen Bernsteincılar nasıl filizlendi? Galiyevci gibi sözde “millici komünizm” reaksiyonunda bu trendin payı esastır. Kapitalist medeniyet paradigması ile köklü hesaplaşma zorunludur. Bilinen Avrupa merkezci pozitivist paradigma ve modernite yönelimi, Yeni Osmanlıcıların, Dersim-Kürt katliamcılarının, Polonya’ya medeniyet götürdüğünü söyleyen Hitler mezalimcilerinin uygarlaştırma operasyonuydu. Ulus devletler, tepeden inme terbiyeler-katliamlar bir kapitalist modernite projesiydi. Türk ulus merkezli Üniter Cumhuriyet projesi, asimilasyon-tehcir-inkâr-katliamlar da aynı projenin ürünüydü! Eski statüko şimdi yürümüyor, sermayenin şimdiki ihtiyaçlarına göre dizayn ediliyor. Çöken eski retoriklerin koşullara göre yeniden üretimi, eşitsizlikleri, yine konformist bir hegemonyada devreye sokma projeleriyle karşı karşıyayız. Memnun olmak zavallılıktır. Tüm uluslar için tam hak eşitliği bayrağını yere düşüren ulusal eşitsizlikleri gölgeleyen, demokratik ulus, Kürdistan’ın ilhakını reformist kabul edilebilir seviyede üreten ortak vatan, gerici egemen faşist cumhuriyeti devrimsiz halkçılaştıran Neo liberalizmin vizyonu açığa çıkarılmak durumundadır. Sistem içi denenmiş Owenci Koorperativizm ve ne de gerici devlet mekanizmasının parçalanmasını aşmayan sözde kurtarılmış alan ütopyaları bir ekonomist epistomoloji yürüyüşüdür. Ulusal hareketin formüle ettiği taleplerin demokratik yönünü desteklerken, önderlik çizgisinin stratejik kırılmasına, egemen sisteme bazı reformlarla entegre olma yönelimine de dikkat çekmek durumundayız. Tam da bu durum Kürt ulusunun kahraman mücadelesini egemen sınıfların tasfiye planına açık hale getirmektedir. Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı hiçbir ipoteğe teslim edilemez.
Değerli anamız Emoş Güler’i geçtiğimiz ay kaybettik. Ailesine ve dostlarına başsağlığı diliyoruz.
Halkın Günlüğü
4-5_Layout 2 3/30/11 7:56 PM Page 1
04 güncel
‘
Si s l igü n , sanık olarak yargılanan kişilerin uzun süre tutuklu kalmalarını, bu kişilerin baştan suçlu olarak kabul edildiğinin ifadesi olarak değerlendiriyor
Av. Ümit Sisligün
Cezalar toplumu itaat etmeye zorlamaktadır Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi Avukat Ümit Sisligün, ceza yargılama sisteminin birçok çarpıklığı barındırdığını ifade ederek, demokratik kurumlar ve sisteme muhalif bireyler açısından ceza hukuku alanındaki yargılamanın, bir baskı ve yıldırma aracına dönüştüğünü dile getiriyor.
ve uzun yargılamaların sebebi, sadece yargı makamlarının iş yoğunluğu veya personel yetersizliği değil; kanunları uygulayan kişi ve makamların devlet-birey ilişkisinde hangi unsura önem verdikleridir.”
Sisligün, devletin temeli olarak kabul edilen adalet mekanizmasının yürütücüsü yargı erkinin; uyguladığı ceza kanunu ile devletin toplum üzerindeki hakimiyetini sağladığını ifade ederek, “devlet hak arayanlara karşı hakimiyetini devam ettirmek için çıkardığı ceza kanunları ile gözdağı vermeye çalışır, bu gözdağına karşı kararlı tutumlarını sürdürenlere karşı da yargı erki ile haklarında ceza kanunu kapsamındaki cezaları vererek toplumdaki birey ve örgütlülükleri kendisine itaat etmeye zorlama çabasındadır.” diyor.
Ceza yargılamasında savunma hakkının öteden beridir sürekli olarak kısıtlandığına dikat çeken Sisligün, bu kısıtlamanın gözaltına alınma anından itibaren başladığını ve 2003 yılına kadar Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin alanına giren suçlarla ilgili haklarında işlem yapılanların avukat yardımından yararlanma haklarının dahi olmadığını hatırlatıyor. Bu çeşit hukuksuz uygulamaların 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren ceza mevzuatı paketi içerisinde yer alan CMK ve TMK’da da korunduğunu ifade eden Sisligün, devamında şunları aktarıyor: “Soruşturmalar açısından gizlilik kararı alınarak ve şüphelinin avukatla görüş hakkına 24 saat kısıtlama uygulaması getirilerek adil yargılanma ilkesinin ihlali hala varlığını korumaktadır. Hatta, yakalanan kişinin veya sanığın sorgusunu içeren tutanak ve yakalanan kişi veya sanığın ve avukatın hazır bulunduğu diğer adli işlemlere ilişkin tutanaklar hakkında bile gizlilik kararları bir dönem uygulanarak avukatlara verilmemiştir. Bugün de halihazırda Özel Yetkili Ağır Ceza ahkemeleri’nin(eski adıyla DGM), görev alanına giren yargılamalarda, gizlilik kararları nedeniyle avukatların veya şüphelilerin bu dosyalardaki bilgi ve belgelere ulaşma hakları engellenerek savunma hakkı ve buna bağlı olarak adil yargılanma hakkı gaspedilmeye ve ihlal edilmeye devam ediyor.”
Uzun yargılama doğrudan bir ceza Ülkemizde hem sanık olarak yargılananlar hem de mağdurlar açısından yargılamaların uzun sürdüğünü aktaran Sisligün, özellikle ceza yargılamalarında, bu uzun yargılamalardan kaynaklı mağduriyet halinin, tutuklu yargılanan bireyler açısından daha da derinden hissedildiğine dikkat çekiyor. Tutuklu yargılananlar açısından uzun yargılamaların “ikinci bir ceza” ifadelendirilmesinin ise doğru olmadığını ifade eden Sisligün, bu durumun doğrudan cezalandırma olduğunu aktarararak, şunları dile getiriyor: “Sanık olarak yargılanan kişilerin uzun tutukluluk hali, yargılayan makamlar tarafından onların suçlu olarak görüldüklerine dair bir ön kabulün varlığını ortaya koymaktadır. Masumiyet karinesinin göz ardı edilmesinin, uzun tutukluluk
Savunma hakkı gasp ediliyor
Halkın Günlüğü 1-10 NİSAN 2011
Kimin için hangi hukuk Devasa adliye binası yapmakla, içerisini teknolojik olanaklarla donatmakla, ülkede adalet tesis edilmediği gibi, yaratılan korku imparatoruğu da maskelenemiyor. Avrupa’nın büyük adalet sarayları ülkemizde yükselmesi nedeni ile devlet bürokrasisi büyük bir övünç içerisinde. Bir yandan hukuk devleti imajının adalet saraylarının yükseldiği bina kat sayılarıyla aktaran bu zihniyet, diğer yandan ceza yargılamalarında aldıkları yeni kararlarla övünçlerine övünç katıyorlar.
fından bilinen bir gerçeklik. Bu nedenle yargı sisteminin bağımsızlığı palavraları, yargının aldığı adli ya da siyasi kararlarda açığa çıkıyor. Bugüne kadar görülen davalar incelendiğinde, duruşma salonlarında —bir iki örnek es geçilirse- hakim sınıfların çıkarlarına ters düşen hiçbir kararın çıkmadığını görürüz. Son birkaç yılda öne çıkan bazı davaları hatırlatmak bile Yargı sisteminin siyasal yönünü açıkça ele veriyor. İşte odavalar:
Adalet saraylarında adaletin esamesi okunmuyor Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nden Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’ne elveren yargı sürecinde geçmişten günümüze halen insanlar demokrasi mücadelesinde yer aldıkları için, hiçbir kuvvetli delil olmadan tamamıyla kurgularla yanyana getirilmiş polis ve savcı iddianameleriyle tutuklanıp, zindanlarda tecrit altına alındı. Diğer yandan ceza yargılaması kapsamında tüm davaları ele alırsak toplumda yargının adaletine olan güven tam anlamıyla bitiktir. “Adalet mülkün temelidir” söylemi duvarlarına şiar olarak asılan bu sitem içerisinde, “mülk” kavramı devletin hakim sınıflarının saltanatlarının, maddi ve manevi karşılığı durumunda olduğu herkes tara-
Konu “biz” isek herşey suç Gazetemize ve DHF çalışanlarına yönelik gerçekleştirilen gözaltı terörüne neden olan MKP üyeliği iddiasının delilleri 1 Mayıs, 8 Mart mitinglerinde çekilen fotoğraflar, demokrasi ve emek eksenli mücadelelerde atılan sloganlar ile yasal yayınlar gösterildi.
Bileklik’ten örgüt üyeliği DHF üyesi ve Gaziosmanpaşa Demokratik Haklar Derneği Başkanı Ali Haydar Ben’in polis helikopterine havai fişek attığı iddiasıyla, MKP üyeliğiyle cezalandırılması istendi. Halen tutuklu olan Ben hakkında tek delil, basın açıklamalarına ve eylemlere katıldığı görüntüler ve kolundaki bilekliğin havai fişeği atan kişideki bileklikle benzerlik teşkil etmesi. Hem MKP’li hem de PKK’liler
Nereden tutsanız elinizde kalıyor
Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde okuyan öğrenciler 15 Ocak 2009’da basın açıklaması ve mitinglere katıldıkları, gazete ve dergi okudukları için ‘yasa dışı faaliyetlerde’ bulundukları iddiasıyla gözaltına alınıp tutuklandı. Kasım 2010 tarihinde Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi’nde haklarında ‘silahlı örgüt üyesi’ olmaktan dava açılan Ünal Günal, Onur Akdeniz, Aysun Düşkün hem MKP’ye hem de PKK’ye üye olmaktan ceza aldı. Aynı anda 4 örgüte üyelik Üniversitelerdeki hak gasplarına karşı mücadelenin ivme kazanmasının hemen ardından 20 Ocak 2011
Meral Hanbayat, ‘yasadışı örgütün yasal uzantısı’ tabirinin tam bir hukuk garabeti olduğunu vurgulayarak, “Nerden tutsanız elinizde kalıyor.” diyor. Yargı sisteminin işleyişi üzerine sohbet ettiğimiz ÇHD üyesi Meral Hanbayat, yasal, demokratik, meşru kurumların yasa dışı olarak gösterilmesine son hızla devam edildiğini belirterek, polis fezlekelerinin noktalama işaretleri değiştirilmeden iddianame olarak karşılarına geldiğini aktarıyor.
Halktan yana bir karar beklemek hayal
Av. Meral Hanbayat
Yargının siyasallaştığı, AKP’nin eline geçtiği şeklindeki tanımlar etrafında dolanmanın eksik olduğunu aktaran Hanbayat, “Yargının bu sistem içerisinde hep siyasal olduğunu görmek gerekir. Örneğin; sosya-
4-5_Layout 2 3/30/11 7:56 PM Page 2
güncel
1-10 NİSAN 2011 Halkın Günlüğü
05
Halkın örgütlenme hakkı suç değildir DHF Başkanı Ozan Doğan, DHF’ye yönelik tutuklama ve gözaltı saldırılarının, halkın haklı talepleri etrafında birleştiği örgütlü gücüne dönük, kapsamlı bir saldırı olduğuna dikkat çekiyor
Faşizm ülkemizde gizlenemez bir realite. Halkın en meşru ve hatta kendisine sözde anayasa tarafından teminat altına alınarak korunan yasal eylemleri dahi suç sayılıyor. Siyasi davalarda öyle kararlar alınıyor ki herkes tarafından bu kadarına da pes deniliyor artık.
tarihinde Ankara Demetevler Parkı’nda gözaltına alınan 5 üniversiteli, ‘aynı anda 4 örgüte birden üye olmak’la suçlandı. 12. Ağır Ceza Mahkemesi MKP, PKK, DHKP-C, ve TKEP/L üyesi olmakla iddia edilen 5 öğrencinin hangi örgüte tek başına üye olduğu yönünde tespit yapmadan ‘terör örgütüne üyelik’ten tutuklama kararı vermişti. Üç örgütün propagandasını yapmış! Çocuk tutukluların sorunlarını gündeme taşıyan İHD üyesi Ethem Açıkalın, aynı anda 4 ayrı “yasa dışı” örgütün propagandasını yaptığı iddiasıyla mahkum oldu. Daha önce, DHKP/C propagandasından 10 ay ha-
list gazeteciler, bu ülkede yıllardır, sansür, gözaltı, tutuklama hatta ölümle karşı karşıya gelerek mesleklerini yapmaya çalıştılar. Metin Göktepe’nin öldürülmesi, Kürt gazeteci ve aydınlarının öldürülmesi, tutuklanması, son olarak Gazetenizin Yazı İşleri Müdürü Hıdır Gürz’ün tutuklanması ilk elden aklıma gelenler. Yani söz konusu demokratik hakları için mücadele eden kurum ve kişiler oldu mu, adaletli, bağımsız, haktan yana bir karar-tutum beklemek nerdeyse hayal.” olduğunu açıklıyor.
pis cezası alan Açıkalın, ’19 Aralık Katliamı’nın yıldönümünde Kürkçüler Hapishanesi önünde yaptığı açıklamadan ötürü, bu sefer MLKP, MKP ve TKİP’in aynı anda propagandasından dolayı ceza aldı. Hapisteyken ‘yol kapattı’ ESP Tunceli İl Başkan Yardımcısı Hüsniye Mavi hapishanede tutuklu bulunurken, Dersim’de yol kapatma eylemine katılmakla suçlandı. Suçlamayla ilgili tebligat da hapishaneye yapıldı. Mavi’nin açıklamalarına göre tebligatta imzası olan savcı bile bu duruma şaşırarak, “Vallahi ayıp etmişler!” demekten kendini alamamış. Çöp toplaması ‘KCK talimatı’ oldu
Van’da 15’i tutuklu 19 kişi hakkında yürütülen soruşturma sonucu hazırlanan 240 sayfalık iddianamede, BDP’nin bölgede yaptığı tüm çalışmalar “KCK faaliyetleri” olarak yansıtıldı. Belediye tarafından kurulan mahalle komisyonlarının çöpleri toplama talebi “KCK’nin talimatı” olarak değerlendirildi. . BDP’li Haşim Baday ‘alkıştan’ tutuklandı Kızıltepe Belediye Başkan Yardımcısı Haşim Baday, hakkında “örgüt propagandası” yaptığı iddiasıyla verilen 10 aylık hapis cezasına neden olan eylem, katıldığı bir mitingde alkış tuttuğu gerekçesi.
‘Bu kadarı da olmaz dediğiniz’ oluyor
ki; bu kadarı da olmaz dediğimiz her şey oldu. Örneğin; kadınların özgürleşmesi hakkında fikir yürütebilirsiniz değil mi? Ama dikkat edin söylediğiniz şeyler hiç bilmediğiniz bir yasa dışı örgütün programında geçiyor diye, o örgütün üyesi olmamakla beraber, örgüt üyesi gibi değerlendirilebilir, tutuklanabilir hatta ceza alabilirsiniz. Polis fezlekeleri noktalama işaretleri değiştirilmeden iddianame olarak karşımıza geliyor. Yasal, demokratik, meşru kurumları yasa dışı gösterme gayreti son hız devam ediyor. Zaten yasa dışı örgütün yasal uzantısı tabiri tam bir hukuk garabeti. Nerden tutsanız elinizde kalıyor.”
Hanbayat, “Açılan davaların ortak yanı nedir?” sorumuza şu şekilde cevap veriyor: “İnsanlara sadece yasaların tanıdığı hakları kullanmasından ibaret -bakın bize göre meşru bile demiyorum- açıklama ve eylemler nedeni ile rahatlıkla yasa dışı bir örgüt ile ilişkilendirilebilirsiniz. Öyle bir noktaya geldik
Açılan davalarda kişi ve kişiler hakkında üzerine atılan suç iddialarının hiç bir dayanağı olmadığını vurgulayan Hanbayat, “sanıklar ya da avukatlar, olmayan bir şeyin olmadığını ispat etmek gibi garip bir çabanın içerisine giriyorlar. Halbuki asıl olan iddianın ispat edilmesi gerekir.” diyor.
‘Herkes örgüt üyesi olabilir’ Konuşmamızı TCK’daki maddelere çevrdiğimizde Hanbayat, düşünce özgürlüğünü kısıtlayan epeyce maddelerin bulunduğunu, fakat bu maddelerin yanında 2005 yılında yürürlük kazanan TCK’nın 220. maddesinin ise daha vahim olduğuna dikkatleri hemen çekiyor. Söz konusu maddede örgüt tanımının genişletildiğini ve muhalif her bireyin düşünce ve eylemlerinden ötürü kolaylıkla yasa dışı herhangi bir örgütün üyesi haline getirildiğine dikkat çeken Hanbayat, “Ancak mesele, yasaların tam olarak düşünce özgürlüğünü koruması değil maalesef. Çünkü en iyi yasal düzenlemeler bile, yasaları uygulayan zihniyetin elinde aleyhe dönüşebilir. Örneğin, Hrant Dink ve Orhan Pamuk Türklüğü aşağılamaktan hapis cezasına çarptırılırken, Hrant Dink’in katillerini öven şarkı nedeniyle Ozan Arif ve İsmail Türüt düşünce özgürlüğünden! faydalanarak beraat ettiler.”
DHF Başkanı Ozan Doğan, “Türkiye’nin en zenginleri” listesine bakıldığında dahi on yıllardır sömürü düzeninin kimlere hizmet ettiğinin rahatça görülebildiğini belirterek, DHF’nin bu kara tablonun karşısında, insanca bir yaşam ve gerçekten demokratik bir düzen için mücadele ettiğini dile getiriyor. Hakim sınıfların ezilen milyonların hayatını zindana çevirdiklerini vurgulayan Doğan, geçmişten günümüze kadar halkın örgütlenme ve eylemliklerinin her defasında suç sayıldığını ifadeediyor. Halen 1 Mayıs, 8 Mart, 16 Mart, Newroz vb. gibi tarihsel öneme sahip eylemlere katılmanın suç olarak ele alındığını aktaran Doğan, sistem tarafından yine eğitim emekçilerinin haklarına sahip çıkmanın, ekonomik krizin yarattığı yıkımları protesto etmenin, derneklerde ücretsiz dersler vermeninde suç olarak gösterildiğini belirtiyor.
Devlet kurumları bir birleri ile çelişki içerisinde DHF üyelerine dönönük gözaltı terörüne neden olan polis görüntülerinin düzmece kurgularla yan yana getirildiğini dile getiren Doğan, söz konusu eylemlik ve etkinliklerin resmi internet sitelerinde herkesin rahatlıkla ulaşabildiğini belirtiyor. Emniyet
Müdürlüğü tarafından hazırlanan soruşturmalarda her defasında DHF’nin MKP’nin legal uzantısı olarak ifadelendirilmesinin tamamen düzmece, kendi hukularını çiğneyen bir mantığın ürünü olduğunu ifade Doğan, “DHF’nin tüzüğünü onaylayan İçişleri Bakanlığı’na bağlı Dernekler Dairesi Başkanlığı, bu eylemlerimizden haberdardır. Ancak Emniyet Genel Müdürlüğü’nün mantığı ile meseleye yaklaşıldığında İçişleri Bakanlığı’nın, AKP hükümetinin ve devletin ilgili bütün kurumlarının da MKP’yle olan ilgisinin açıklanması gerektiği öne çıkıyor. Evet, soruyoruz: İçişleri Bakanlığı ve devletin diğer kurumları, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün iddialarına göre ‘MKP’nin yasal alan kolu olan derneklere, federasyonlara’ neden kurulma izni vermektedir?”
Saldırılar yoğunlaşacak DHF’nin savunduğu eylem ve etkinliklerin suç olmadığını, tamamen halkın meşru ve haklı talepleri olduğunu aktaran Doğan, “Hakim sınıflar bir taraftan ‘demokrasi’ ve ‘özgürlük’ havarisi kesilmekte diğer taraftan en küçük demokratik hakkı dahi ‘terör suçu’ saymaktadır.” diye belirtiyor. Hakim sınıfların önümüzdeki süreçte DHF’ye dönük daha kapsamlı ve merkezi bir komplo hazırlığı içerisinde olduğunu ifade eden Doğan, “Tüm kamuoyunu bilgilendirmek isteriz. Bilinmelidir ki bu saldırılar yoğunlaşarak devam edecek ve bundan sonrasında ise esas olarak DHF’nin merkezi yapısını hedef alacaktır. Ancak hiçbir gerici saldırı, meşruluğumuzdan aldığımız gücü bastıramayacaktır” sözleri ile saldırıların boşa düşürüleceğini cümlelerine ekliyor.
6-7_Layout 2 3/30/11 7:16 PM Page 1
06 güncel
Halkın Günlüğü 1-10 NİSAN 2011
Hangi ‘basın’ hangi ‘özgürlük’
Her ne kadar uluslararası arenada gelişen Libya’ya yönelik emperyalist saldırı ve ulusal arenada Haziran ayında yapılacak olan parlamento seçimleri, başlığa koyduğumuz “basın özgürlüğü” meselesini listenin oldukça geri sıralarına itse de, hem Ergenekon, Balyoz gibi iç çatışmaların tezahürü olan davalar, hem de KCK davası vesilesiyle yoğun bir şekilde tartışılacağa benziyor.
Kaypakkaya’yı anma davası sonuçlandı 15 Mayıs 2010 tarihinde gerçekleşen komünist önder İbrahim Kaypakkaya anmasının ardından Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, anmaya katılanlar hakkında dava açılmıştı. Demokratik Haklar Federasyonu üye ve taraftarlarına Ankara Savcılığı tarafından 15 Mayıs 2010 günü Çorum’un Sungurlu İlçesi, Karakaya Köyü’nde gerçekleştirilen komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın mezar anmasına katılması gerekçe gösterilerek açılan dava Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Mahkemede bilirkişi raporlarının incelenmesinin ardından mahkeme tarafından dava açılan kişinin beraat etmesine karar verildi. Konuyla ilgili açıklama yapan DHF Ankara örgütlülüğü, “ Sömürü düzeninin Kaypakkaya korkusu ne ilktir ne de son olacaktır. Kaypakkaya’yı sahiplendikleri için Temel Demirer, Grup Munzur, Pınar Sağ, Mehmet Özcan ve çeşitli illerde DHF faaliyetçilerine açılan benzer davalarla suçlu ilan edilmişlerdi. Eğer Kaypakkaya’yı anmak, ezilenlerin hak alma mücadelelerini omuzlamak ve sahiplenmek suç ise bizler bu suçu işlemeye devam edeceğiz.” ifadelerini kullandı.
Karakol inşaatına yönelik eylem Dersim’de jandarma karakol sayılarının devlet tarafından arttırımına dönük bir eylem gerçekleşti. Dersim merkeze bağlı Alacık Köyü’nde yapımı planlanan jandarma karakolu inşaatına yönelik bir etkisizleştirme eylemi yapıldı. Yeni yapılan karakol inşaatında kullanılan iş makinesi, 18 Mart günü yakılarak, kullanılmaz hale getirildi. Yapılan eylemin ardından bölgede operasyona çıkan askeri timler, hiçbir sonuç alamadan geri çekildi.
Meselenin özüne ve içeriğine geçmeden önce yine özle bağlantılı olarak, şekle dair birkaç söz söylemek yerinde olacaktır. Kurulduğu günden bu yana 87 yıllık tarihinde burjuva anlamı ile dahi demokrasinin esamesinin okunmadığı koşullarda, Türk-İslam sentezi üzerine inşa olup, ülkemiz işçileri, yoksul köylüleri ve tüm ezilen emekçilerine yönelik amansız bir baskı ve sömürü politikası ekseninde varlığını devam ettiren TC devleti, efendilerinin hizmetinde, her türlü emperyalist politikayı hayata geçirmek için süreklilik arz eden bir “demokrasi”, “insan hakları”, “özgürlük” safsatalarıyla bilinçleri bulandırmaya çalışmaktadır. Halkı baskı altında tutmanın onlarca araçlarından biri olan medya, basın-yayın alanı, özellikle 21.yüzyıl ile beraber gelişen muazzam bir teknik ve teknolojik ilerlemelerle daha bir önem kazanmıştır. Her gün, her saat yüzlerce TV kanalı, internet sitesi, radyo kanalı, gazete-dergi ve daha yüzlerce görsel - yazınsal araç ile tam bir siyasi-sosyal-kültürel bombardımana tabi tutulmaktayız. Herhangi bir küçük politikanın dahi haya-
Devrimci-sosyalist basın ve bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda olan gazeteci dışında, sistemin peşine takılıp hizmetkarlığını yapan, burjuva-feodal düzenin bekası için kalemlerinden mürekkep yerine kan akıtan bir medya gerçekliğinde, basının “tarafsızlığı” safsatasının savunulacak, elle tutulacak bir yanı yoktur.
ta geçirilebilmesi için kitlelerin ikna edilmesi ya da tarafsızlaştırılıp tepkisiz bir pozisyona çekilmesi için, medyanın rolü, üstünden atlanamayacak bir olgudur. En son ve canlı örneğini Afganistan ve Irak işgallerinde gördüğümüz bu realitenin küçük bir örneğidir. Tüm bu olguları göz önüne aldığımızda hakim sınıfların medya araçlarını bu kadar etkin kullanmalarının yanında, kendi iktidarlarına yönelik de benzer bir “tehdit” söz konusudur. Siyasi-askeri-ekonomik boyutlarıyla değerlendirdiğimizde hakim olan güçler ile alternatif olan komünistdevrimci güçler arasındaki bu dengesizlik (bahsini ettiğimiz araçların kullanımında komünist-devrimci güçlerin aleyhine olan bu durum, beslendikleri sınıfsal zemin ve halk ile ilişkilerinden gelen avantajlar ile kapatılmaktadır) dahi, o hakim olan güçleri tatmin etmemekte ve susturulmasıyok edilmesi gereken bir çıban başı olarak hedef tahtasına konmaktadır.
“Tarafsız” basın Emperyalizmin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP) planları ekseninde yeni dönüşüm sürecine tabi tutulan TC devleti, AKP hükümetiyle beraber 80 yıldır “yasaklı” olan dokunulması, tartışılması cezalandırılan birçok tabunun tartışmaya açılması ve yaşanan klik dalaşına paralel gelişen birçok olay ile beraber “demokrasi-özgürlük” lafızlarının en çok prim yaptığı dönemdir. Taraf gazetesi öncülüğünde medya ayağının büyük bir liberal saldırıyla örüldüğü bu dönemin karakteristik ifadesi ise “artık hiçbir şey eskisi gibi değil, herkes sınıf farklılıklarını bir yana bırakarak bu sistem içerisinde özgürce yaşayabilirdi.” Patron ile işçiyi, yoksul köylü ile toprak ağasını, ezen ile ezileni, sömüren ile sömürüleni barış içinde bir arada yaşamaya çağıran söz konusu süreç, gelinen aşamada büyük oranda teşhir olmuş olsa da, halen farklı bir takım ataklarla gücünü koruyup pekiştirme durumundadır. Devrimci-sosyalist basın ve bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda olan gazeteci dışında, sistemin peşine takılıp hizmetkarlığını yapan, burjuva-feodal düzenin bekası için kalemlerinden mürekkep yerine kan akıtan bir medya gerçekliğinde, basının “tarafsızlığı” safsatasının savunulacak, elle tutulacak bir yanı yoktur. Efendilerinin emirleri doğrultusunda halkı manipüle et-
mek için sayfa sayfa yazı yazanların “bağımsızlığı-özgürlüğü” tarafımızca tartışılamayacak kadar nettir. En başından beri ifade ettiğimiz klik dalaşının tipik bir tezahürü olan Ergenekon operasyonu ile “hasımlarını” köşeye sıkıştırarak etkisiz hale getirmeye çalışan AKP, son olarak Oda TV baskınları ve gazeteciler Nedim Şener ile Ahmet Şık’ın tutuklanmasıyla beraber “basın özgürlüğünü” ihlal ettiği gerekçesiyle “eleştirilere” maruz kaldı, kalıyor. Söz konusu tutuklamaların akabinde geliştirilen “gazetecilik” faaliyetlerinden dolayı kimse tutuklanamaz ana eksenli eleştirilerde dikkat çekici diğer bir konu ise utangaçça devrimci-sosyalist basın emekçilerinin maruz kaldığı saldırılara da ucundan değinilmesidir. Sakın kimsenin aklına söz konusu gazete ve yazarlarının gerçek anlamıyla devrimci-sosyalist basını düşündüğü ve savunduğu sanılmasın. İnandırıcı olmak adına “işkencenin yanında ölümlere de” değinmek gerekiyor. Aksi halde ülkemiz topraklarında yüzlerce katliam, saldırı, işkence, zulüm gerçekliği yaşanırken söz konusu “özgür” basınımızın tavrının, oldukta net bir şekilde ezenden, sömürenden yana olduğu gerçekliğini göz ardı etmiş oluruz. Sadece güncel olanlardan Sivas, Gazi, 19 Aralık, Mercan gibi büyük katliamlar ve daha yazamadığımız yüzlerce olayda basınımızın tavrı oldukça aşikardır. Daha düne kadar katledilen gazeteciler için “onlar gazeteci değil terörist” aymazlığı ile meseleye yaklaşanların, bugün gazetecilerin tutuklanmasına “basın özgürlüğü” söylemleriyle karşı çıkmasını çokça masumane değerlendirmemek lazım. Musa Anter, Metin Göktepe, İlyas Aktaş ve onlarca basın emekçisinin katledilme gerçekliği bütün yakıcılığıyla karşımızdayken “basın özgürlüğü” safsatalarının herhangi bir kıymeti harbiyesi de yoktur. Sömürü ve zulüm düzeninin her bir hücresine de itina ile yok edilmiş olan “özgürlüğün” basın alanında olduğunu iddia etmek en kaba tabiriyle ahmaklıktır. Sadece günümüz gerçekliğinde her gün devrimci-sosyalist basını yaşamakta olduğu kapatılmalar, baskınlar, para cezaları, tutuklamalar ve katliamlar bütün aktüelliğiyle orta yerde dururken bir kez daha sormak elzem bir hale geliyor; Hangi “basın” hangi “özgürlük”!
6-7_Layout 2 3/30/11 7:16 PM Page 2
emek 07
1-10 NİSAN 2011 Halkın Günlüğü
Metal işçileri grevde Metal iş kolunda DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası ile MESS arasında yürütülen 20102012 metal iş kolu grup toplu iş sözleşmesinin (TİS) uyuşmazlıkla sonuçlanmasının ardından, alınan kararlar doğrultusunda metal işçileri sırayla greve başladı. Metal iş kolunda DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası ile MESS arasında yürütülen 2010-2012 metal iş kolu grup toplu iş sözleşmesinin (TİS) uyuşmazlıkla sonuçlanmasının ardından 21 yıl aradan sonra metal işçileri esnek çalıştırılmaya karşı ve iş koşullarının güvence altına alınması kapsamındaki talepleriyle grev kararlarını açıklayarak 22 Mart tarihinden itibaren greve başladılar. Gelinen aşamada, sermaye sahipleri patronların ve işbirlikçi Türk-Metal Sendikası’nın grev kırıcı çabalarına ve tehditlerine rağmen, metal kolunda çalışan işçiler eylemlerine devam ediyor.
Eskişehir 22 mart gününde Süsler Doruk Fabrikası’nda çalışan 600 işçi “Bu işyerinde grev var” pankartıyla ilk grevi başlattı. Karşılaşılan geri adım attırma çabalarından ilki patronun servis kaldırmayacağını duyurması oldu.Bu uygulamaları, grev alanına haber yapmak için gelen Hayat TV muhabirinin engellenmesi ve destek ziyaretçilerine keyfi bir şekilde kimlik kontrollerinin yapılması ve işçilerin açtıkları pankartları kaldırmaları yönündeki baskılar izledi. Grevin 4. gününde fabrikanın DİSK binasında biraraya gelerek bilgilendirme toplantısı yapan emek ve demokrasi güçleri,
Dayanşma platformu kuruldu Bütün engellemelere rağmen greve giden işçilere, destek ziyaretleri devam ediyor. Oluşturulan platformlarla grevin başarıya ulaşması için dayanışma ziyaretleri yapılıyor. İstanbul’da kurulan “Metal İşçileri Grevi Dayanışma Platformu” greve başlayan işçilerin seslerini geniş kesim-
grevle ilgili yapılması gerekenleri ve destek sürecini değerlendirerek, gelecek dönemde grevin şehir merkezinde duyurulması için çalışmalar yapacak.
Kocaeli Eskişehir’in ardından Kocaeli’nde bulunan Standart Depo’da kararın fabrikaya asılmasıyla greve gidildi. Grev kararını fabrikaya asılmadan önce fabrika patronu ile görüşen sendika yöneticilerinin, patronla yapılan görüşmelerden sonuç alamadıkla-
lere duyurmayı hedefliyor. Kurulan platform, EED, Metalurju Odası, Genel-İş, Spor-Sen, Haydarpaşa BTS, Emekliler ve Yaşlılar Haraketi, +İvmeDergisi ve BDSP’ den oluşuyor. Toplam 15 bin metal işçisini kapsayan grevin diğer durakları ise şöyle: 1 Nisan 2011- Bosal Mimaysan (Gebze Şube) rını ifade etmelerinin ardından sendikaya üye 75 işçi 24 mart tarihinde fabrikaya “Bu iş yerinde grev var” yazılı pankartı asarak grevi başlattı ve Birleşik Metal-İş Sendikası adına bir açıklama yapıldı. Açıklamada “İşbirlikçi Türk Metal-Sendikası ile MESS`in imzalamış olduğu sözleşmeyi kabul etmiyoruz. İşverene defalarca grev kapınızda dedik. Bugün kapıdan içeri girdi. Bizim için grev amaç değil hedefimize ulaşmak için bir araç. Biz ekonomik ve sosyal büyümeden pay istiyoruz.” ifadele-
4 Nisan 2011- Çimsataş (Anadolu Şube/Mersin) 6 Nisan 2011- ABB Elektrik (İstanbul 1 Nolu Şube) 8 Nisan 2011- Arfesan (Gebze Şube) 11 Nisan 2011- RSA (İstanbul 2 Nolu Şube)(NV/EÖ Diğer fabrikaların greve çıkacakları tarih ise önümüzdeki günlerde açıklanacak. rine yer verildi. 28 Mart’ta Gebze’de bulunan Kromon Çelik Fabrikası’nda Birleşik Metal-İş Sendikası’nın aldığı grev kararına, işyeri patronumahkemeye başvurarak itiraz etti. 27 Mart’ta mahkeme tarafından alınan kararla grev ileri bir tarihe ertelendi. Bekaert (Kocaeli Şube) Fabrikası’nda ise 30 Mart tarihinde greve gidildi. Bekaert (Kocaeli Şube)’de başlayan grevle birlikte toplam dört fabrikada grev kararları uygulamaya konulmuş oldu.
Belediye işçilerine saldırı Konak Belediyesi işçilerine polis ve zabıta saldırıları devam ediyor. Taşeronlaştırmaya karşı direnen Konak Belediyesi işçileri ise tum saldırılar karşısında direnişlerine ısrarla devam ediyor. CHP’li Konak Belediyesi’nde taşeronlaştırmaya ve sendikasız çalıştırılmaya karşı direnen işçilere, 23 Mart tarihinde bir saldırı daha yapıldı. Geçtiğimiz günlerde işçiler yine saldırıya maruz kalmış bir çok işçi gözaltına alınmış ve devletin kolluk güçleri tarafından darp edilmişti. İşçilerin uğradığı son saldırıda ise 6 işçi gözaltına alındı. Çok sayıda çevik kuv-
vet ve sivil polisin saldırısına maruz kalan işçilerin eşyalarına el konuldu. Isınmak için işçiler tarafından yakılan ateşler söndürüldü ve battaniyelere de el konuldu.
İşçiler saldırıyı protesto etti İşçiler yapılan saldırıyı protesto etmek için 24 Mart tarihinde Alsancak Kıbrıs Şehitleri’nde basın açıklaması yaptı. Konak Belediyesi’nden Kıbrıs Şehitleri’ne kadar yürüyen işçiler yürüyüş boyunca “Baskılar bizi yıldıramaz!”, “Sendika hakkımız engellemez “,”Yaşasın onurlu direnişimiz” sloganlarını attı. Kıbrıs Şehitleri’nde basın metnini okuyan direnişteki işçilerden Gülbeniz Dönmez, direnişi kararlı bir şekilde sürdürdüklerini ve kölelik sistemi olan taşerona karşı eylemde olduklarını ifade etti.
Dönmez konuşmasının devamında ; “Bu onurlu mücadelemizi sürdürürken çok çirkin saldırılara ve karalamalara uğramaktayız. Eylem kıran işçilerin kalabalık gruplar halinde kadın-erkek ayırmadan sopalı saldırılarından, polis belediye yönetimi işbirliği içinde fiili saldırılarından tutun; kimi basın kuruluşlarının yalan yanlış haberine kadar, polis, çevik kuvvet ve zabıtanın saldırısına uğradık. Hiçbir gerekçe bildirmeden bu haklı ve onurlu mücadelemizi zayıflatmak için işçi arkadaşlarımıza zor kullanıldı. 17 Mart Perşembe günü eylemimizin 21. gününde çevik kuvvet ve sivil polislerin saldırısına uğradık. 65 arkadaşımız ve desteğe gelen dostlarımız yaka paça gözaltına alındılar. Gözaltına alırken bizlere şiddet uygulandı, tekmeleri, yumrukları, biber gazını,
elektrik şokunu kullanmaktan geri kalmayan polis ayrıca göz altına alırken de kadın işçi arkadaşlarımıza cinsel tacizde bulundu, onlarca arkadaşımız yaralandı ve en son 24 Mart gece saat 01:00’da, 150-200 civarı çevik kuvvet eylem yerine baskın düzenledi. Emniyet amiri eylem alanına hakaret ve küfürlerle gelerek ısınmak için tenekede yakılan ateşe tekmeyle vurdu ve onun ardından çevik kuvvet işçileri ablukaya almaya başladı. İşçilerin oturmak ve ısınmak için kullandığı paletlere el konuldu. Eylemi kıran kimi işçilerin şikayetleri üzerine altı işçi ifadeleri alınmak üzere gözaltına alındı. Eylemimizi kırmaya, işçilerin birliğini bölmeye yönelik bu saldırıları ve karalamaları şiddetle ve nefretle kınıyoruz.” dedi
8-9_Layout 2 3/30/11 7:57 PM Page 1
08 emek
ÇEL-MER patronundan yeni oyunlar Kocaeli’nin Gebze ilçesinde kurulu bulunan Çelik’te çalışan işçiler sendikalı oldukları için işten atılmış, daha sonra yaptıkları 4 günlük işgal eylemiyle haklarını tekrardan kazanarak, işyerine sendikayı kabul ettirmişlerdi. Fakat patron tarafından işçilerin birliğini bozması amacıyla işyerine yeni işçiler alındı. 21 Mart’ta gece vardiyasında, sonradan işe alınan kişiler işyeri temsilcilerine saldırdı. Yapılan fiziki saldırıda Ersin Usta ve Naci Açıkgöz hedef alındı. Saldırı sonrası karakolu arayarak, tutanak tutturmak isteyen işçilere tutanağın sabah tutulacağı söylendi. Saldırıya uğrayan işçiler 22 Mart Salı sabahı tutanak tutturarak suç duyurusunda bulundu. ÇEL-MER patronu yeni bir oyunu daha devreye sokarak saldırıya uğrayan işçileri, iş kanununu bahane ederek “işyerinin huzurunu bozmaktan” işten attı. Bu saldırıya karşı sendikalı işçiler tepki göstererek 22 Mart’ta protesto eylemi gerçekleştirdi. İşçilerin protestosu sonrası hızını alamayan ÇEL-MER patronu Gazi Yılmaz, 13 işçiyi daha işten atıcağını açıkladı. İşçilerin bu olayı protesto etmesi üzerine bu karar daha sonra yapılacak görüşmeye bırakıldı. Bu gelişmelerin ardından 22 Mart akşam sendikayla toplantı yapan işçiler direnişe başladılar. Fabrika önünde süren direnişte Birleşik Metal Gebze Şube Sekreteri Necmettin Aydın da yer alıyor. ÇELMER patronu 13 işçiyi tek tek görüşmeye çağırdı. İşçiler bu görüşme talebini reddederek toplu olarak görüşeceklerini söylediler. Bu gelişme üzerine görüşme gerçekleşmedi. 23 Mart’ta öğle yemeği molası için fabrika kapısına çıkan ÇEL-MER işçileri işten atılan arkadaşlarına sloganlarla destek verdi. İşçilerin görüşmelerin toplu olmasını talep etmeleri üzerine görüşme gerçekleşmezken, sendikanın valilikle görüşme talebi de kabul edilmedi. Bununla beraber direnişçi işçilerin ve bu işçilere şahitlik yapan ÇELMER işçilerinin ifadeleri alındı.
Halkın Günlüğü 1-10 NİSAN 2011
Miting ve sendikalar Devletin saldırılarına rağmen ülkemizde yaşam bulan işçi direnişleri lokal seyrine rağmen olumlu bir seyir izliyor. Fakat büyük saldırıların boyutuna baktıkça bir anlamda sendikaların işçileri pasivize eden, onların tepkisini uzlaşıya kanalize eden rollerini de görmek gerekir. Sendikalar devletin emekçi sınıfa yönelik gerçekleştirdiği taşeronlaştırma, güvencesizleştirme saldırılarına karşı bir eylem örgütlüyor. DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş, Dev Sağlık-İş, Nakliyat-İş, Limter-İş, SineSen, Dev Maden-Sen, Sosyal-İş, EmekliSen, Basın-İş; Türk-İş’e bağlı Petrol-İş, Hava-İş, Tek Gıda-İş, Belediye-İş, TÜMTİS, Deri-İş; KESK’e bağlı Eğitim-Sen, SES, Haber-Sen; Türk Tabipleri Birliği ve EnerjiSen’in ortak gerçekleştireceği miting 18 Mart’ta yapılan bir basın açıklaması ile duyuruldu. 3 Nisan’da Ankara’da yapılacak olan mitingde güvencesiz-esnek çalıştırmaya, taşeronlaştırmaya, sendikasızlaştırmaya karşı sendikalar sözünü söyleyecek. Yapılacak mitinge TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası ve Spor-Sen de destek vereceklerini açıkladılar. Gerçekleştirilen açıklama ve konuşmalarda ise devletin emek cephesindeki saldırıları ve birleşme vurgusu yer aldı. Son sü-
reçte emek cephesine yöneltilen saldırıların boyutu Torba Yasa ile arttırıldı. Bu tüm kesimlerin malumu… 3 Nisan mitingi Torba Yasa’ya da bir tepki içerecektir… Mitingin yapılması, sendikaların bir araya gelmesi, emekçilerin alanlara çıkması kesinlikle önemli. Fakat konfederasyon olan büyük sendika örgütlerinin aslında temelde sürdürdüğü yaklaşım, bir anlamda devletle aynı çizgiyi izlemesi, ise ayrıca önemli ve üzerine düşünülmesi gereken bir sorun. Devletin saldırılarına rağmen ülkemizde yaşam bulan işçi direnişleri lokal seyrine rağmen olumlu bir seyir izliyor. Fakat büyük saldırıların boyutuna baktıkça bir anlamda sendikaların işçileri pasivize eden, onların tepkisini uzlaşıya kanalize eden rollerini de görmek gerekir. Sendikalar içerisinde emekten yana tavrını koruyan kişilerin dahi eritildiği ve sendika ağalığının artık sendikaya egemen olduğu bir ortamda direnişler de oldukça dar bir alana sıkışıyor.
Uzlaşıcı tavra iki örnek Sendika bürokrasisinin gerçekliğine ilişkin günümüzde en yakın örneklerden biri Ontex. Ontex işçileri hakları için eylem yaparken ayrıca onların yanında durmayan Selüloz-İş yönetimine de tepkilerini göstermişlerdi. Sendikanın tavrını eleştiren ve kendilerini temsil edecek yönetimi kendileri seçmek istediklerini belirten işçiler hemen işten atıldılar. İşten atma ile patron da sendika da işçilerden kurtuldu! Selülozİş’in bu yaklaşım ve tavrının sorumluluğunu tüm sendikalara biçmek doğru değil diye düşünülebilir! Fakat şunun altını çizmekte gerekir ki işçi ve emekçinin yanında olan her sendikanın Selüloz-İş Sendikası’nın karşısına dikilmesi, Ontex işçilerini ise desteklemesi gerekirdi. Fakat işçiler ne kendi sendikalarından ne de diğer sendikalardan gereken desteği bir türlü bulamadı. İşçilerin eylemi birkaç sendika tarafından temsilci düzeyinde desteklendi. Bu tabloya bakarsak aslında sendika ağalarının bu durumdan aslında çok hoşnut olduğunu ifade etmek gerekir.
Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok! Geçtiğimiz yılın son aylarında Adana Numune Hastanesi’nde yapılan ihalede, taşeron firmanın değişimi ile birlikte işlerine son verilen 37 işçinin, kendilerine sunulan ibranamede; haklarından vazgeçmeleri, geçmişe dönük hak talep etmemeleri ve hukuki yollara da başvurmayacaklarını beyan etmeleri istenmişti. Önlerine sunulan bu ibranamenin ne anlama geldiğini söyleyen taşeron işçileri, bu belgeyi imzalamayacaklarını söylemiş ve 01 Aralık 2010 itibariyle işlerine son verilmişti. Yaşanan bu olaylar sonrası işten atılan işçiler hastane bahçesinde direniş çadırı kurarak, hep birlikte bu çadırda dayanışmayı, direnmeyi, birlik olmayı ve örgütlü bir duruş doğrultusunda hareket ederek var olduklarını gösterdiler. Direnişe başladıkları ilk günden bugüne kadar, birçok ilerici devrimci-demokratik kurumun da desteğini alarak örgütledikleri eylemler, kamuoyu tarafından da olumlu tepkilerle karşılandı. Yapılan çeşitli eylemlere son olarak Adana İl Sağlık Müdürlüğü önünde gerçekleştirilen zincirli eylem eklendi. Tek taleplerinin işe geri iade edilmeleri olan ve işe iade dışında farklı
bir çözüm kabul etmediklerini söyleyen Numune işçileri, yaşanan bu haksız olaya karşı Adana İl Sağlık Müdürlüğü’nün de kayıtsız kaldığını, İl Sağlık Müdürü’nün ‘Taşeronda olur böyle şeyler’ söyleminin de bu kayıtsızlığı kanıtladığını gösterdiği için böyle bir eylem yaptıklarını ifade ettiler. İl Sağlık Müdürlüğü önünde kendilerini zincirle bağlayan işçilere polis saldırdı. İşçilerin kendilerini bağladıkları zinciri kıran polis dört işçiyi gözaltına aldı. Gözaltına alınan işçiler ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldı. Polisin saldırısını kınayan Adana Numune Hastanesi işçileri, direnişlerine devam edeceklerini, İl Sağlık Müdürlüğü’nün açıklamalarının kendilerini tatmin etmediğini ifade ettiler.
İşçiler söz değil pratik istiyor Direnişte olan işçilere, hastane Başhekimi tarafından tekrar işe alınacakları sözü verildi. Bu teklif karşılığında direniş çadırının kaldırılmasını ‘rica’ eden başhekime,İşçiler, işe alınana kadar direniş çadırını sökmeyeceklerini, her gün bu çadırda buluşacaklaklarını söylediler.
8-9_Layout 2 3/30/11 7:57 PM Page 2
emek 09
1-10 NİSAN 2011 Halkın Günlüğü
Onları yalnızlaştıran, örgütlenmeye olan güvenini yok eden bu tutum, yalnızca devletin ve koruyucusu olduğu patronların işini görüyor. Bütünü ile devlet sendikası olarak tanımlanmayan ama oraya doğru evrilen sendikalar içerisinde yer alan devrimci dinamikler ise bu bürokratik işleyiş ve yapılanma altında, süreç içerisinde tasfiye ediliyor ya da kendi halinde içe kapanık bir vaziyete itiliyor. Bu dinamikler de bu bürokrasiyi parçalayacak bir yol izlemezler ise eriyecek ya da kendisi de o bürokrasiyle benzeşecektir.
Yeni demokrasi güçlerinden çağrı Tüm hayatın güvencesizleştirilmesine, esnek çalıştırmaya, taşeronlaştırmaya, sendikasızlaştırmaya karşı, 3 Nisan tarihinde Ankara’da örgütlenecek olan mitinge DHF, DGH, DKH ve YDSB merkezi katılım çağrısında buludu.
Daima alanlarda, daima eylemde olmak gerek
Ontex işçileri bugün hala devam eden bir örnek. En büyük örnek ise elbette ki TEKEL direnişi. Yakın tarihin en sesli direnişlerinden olan ve göz göre göre sendika, patron ve devlet üçgeninde boğulan bir direniş. Tek Gıda-İş başta olmak üzere birçok sendika bu direnişin bitirilmesi ya da bitirilmesi anlamına gelen pasifize etme yönelimini tercih etti. Ve nitekim öyle oldu. Bu tutum işçileri 4C köleliğine mahkum etti.
Sendikalar tavrını netleştirmeli Sendikalar içerisinde söz ve karar hakkı elinden alınan tabanın sesini yükseltmesi sendikalardaki bu bürokrasiyi kıracak önemli bir yöntem. Kuruluşları, (devlet eli ile ve gericilerce oluşturulan sendikalar dışındakiler), devrimci, ilerici bir nitelikle başlayan sendikaların bugün geldikleri durum ise hiç iç açıcı değil. Sokakta kurulan ve binlerce kamu emekçisinin uğruna
f
bedeller ödediği KESK bugün geldiği boyut itibariyle bürokratlaşan yapısı ve örgütlenmedeki yetersizlikleri ile emekçileri bir araya toplamaktan ve sınıf sendikası olmaktan uzak bir seyir izliyor. DİSK’in durumu da bundan pek farklı değil. Diğer konfederasyonlar ise malum olan tavrında yoluna devam ediyor. Kararların kapalı odalarda alındığı sendikalar, işçiyi artık umursamayan, sadece kendi varlığını sürdürmek için var olan araçlara dönüşüyor. Türkİş’in TEKEL eylemlerinde takındığı tavır hala akıllarda. İşçileri sendikaya almayan bir işçi sendikası! Üye sayıları üzerinden yapılan hesaplamalara dönüştürülmeye çalışılan sendikacılık, işçi kesimini adeta örgütlenmekten uzaklara itiyor. İşçilerin emek sömürüsüne karşı bir araya geldiği kaleler olan sendikaların devlet eli ile sendika ağalarının at koşturduğu alanlara dönüştürülmesi de emekçi kesim için büyük bir saldırıdır.
Torba Yasalarla emekçiler adeta sürünerek sürdürülen bir yaşama mahküm ediliyor. Taşeronlaştırmanın son yıllarda daha da arttırıldığı ülkemizde, işçi katliamları da artıyor. AKP’nin hükümete gelmesi ile daha da arttırılan emekçi halka yönelik saldırılar da giderek boyutlanıyor. Patronların daha fazla zenginleşmesi, daha fazla sömürmesi için çarkların arasına sıkıştırılan emekçilerin daha fazla bir araya gelmesi ve daha fazla örgütlenmesi zorunlu bir durum. Kapsamlı saldırılara ilişkin yılda iki ya da dört defa yapılan mitingler ancak ve ancak tepkiyi tüketir. İşçileri “yapıyoruz bir şey olmuyor” anlayışına sürükler. Sendikaların sınırlı tepki, gündem geçiştirme ve bir şekilde saldırıları emekçilere sindirtme tavrı aşılmalı ve daha fazla alanlarda olunmalıdır. Talepler ısrarlı bir şekilde dillendirilmeli ve emekçiler istediklerini alıncaya kadar, bu taleplerin arkasında durulmalıdır. 3 Nisan’da gerçekleştirilecek olan miting elbetteki yapılmalı ve tüm emekçiler, devrimci, demokratik kitle örgütleri tarafından desteklenmelidir. Fakat orada dile getirilecek talepler konusunda sonrasında kararlı ve ısrarlı bir duruş izlenmelidir. Taşeronlaşmayı daha da arttıran, esnek çalışma ve güvencesizleştirmeyi öngören Torba Yasa’nın meclisten rahatça geçirildiği o günlerde izlenen sessiz, pasif tarza girilmemelidir.
Yeni demokrasi güçleri tarafından yapılan açıklamalarda hakim sınıfların, işçi ve emekçileri işsizliğe, güvencesizliğe, geleceksizliğe mahkum ettiği dile getirilerek bu saldırı furyasına karşı işçi, köylü emekçi kitlelerin örgütlü mücadelede yer almaları gerektiği vurgulandı. Yapılan saldırı yasalarının en sonuncularından birinin Torba Yasa olduğunun ifade edildiği açıklamalarda “Bu yasa ile birlikte birçok kazanılmış hak geri alınmakla birlikte yapısal dönüşüm sürecinin bir parçası olarak egemenlerin yıllardır ağızları sulanarak bekledikleri birçok düzenleme de onların lehine hayata geçirilmiş oldu. Önümüzdeki süreçte daha kapsamlı saldırıların devamının geleceği aşikârdır. Taşeronlaştırma, esnek çalışma daha da yaygınlaştırıl-
maktadır. Görece daha güvenli olan kamu alanı da özelleştirme politikaları ve çıkarılan yeni yasalarla birlikte piyasa koşullarının kucağına itilerek buralarda da güvencesizlik yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır” denildi. Açıklamada, bu geleceksizleştirme politikalarına karşı halkın yekpare bir bütün içerisinde mücadele etmesi gerektiğine dikkat çekilerek, “Ezilen milyonlar, fabrikalarda, tarlalarda, okullarda, meydanlarda sömürü ve zulüm saltanatına karşı seslerini yükseltmektedirler. ‘Güvenceli İş, İnsanca Yaşam’ şiarıyla örgütlenen mitinge, DHF, üyeleri, taraftarlarıyla birlikte merkezi olarak katılacağını ilan eder! Demokratik bir halk iktidarı için, sömürüye, zulme ve gerici saldırılara karşı, 23 Şubat operasyonlarına karşı gösterdiğimiz devrimci duruşumuza sahip çıkalım! 3 Nisan’da Ankara’da, Demokratik Haklar Federasyonu’nun disiplinli, kararlı ve coşkulu kortejlerinde yerimizi alalım.” ifadelerine yer verildi.
EMEĞİN KÜRSÜSÜ
dursun baştuğ
Tozu dumanı doğru perspektif dağıtır
O
layların analizinde elinizde tuttuğunuz silah ya sizi doğruya götürür ya da sizin doğrudan uzaklaşmanıza neden olur. Bu açıdan esasta belirleyici olan, meseleye hangi pencereden baktığınızdır. Aynı meseleler üzerinden farklı sonuçlar çıkması da aynı olay ve olgulara farklı pencerelerden bakıldığıyla alakalıdır. Ancak hangisinin doğru ve bilimsel olduğunu, yaşayan canlı pratik kanıtlar. Bu açıdan toplumsal meselelere yaklaşırken sizi en güçlü kılacak şey elinizdeki yöntemdir. Kaypakkaya’nın, bir gün, yoldaşlarıyla görüşmeye giderken onlara “size dünyanın en güçlü silahını getirdim” diyerek Kızıl Kitap’ı göstermesi dikkate değer bir yaklaşımdır. Bugün dünya ezilenlerinin doğru bir pencereden meselelere bakabilmeleri için işçi sınıfının bilimsel ideolojisi ile kuşanmaları zorunludur. Hem de bu ideolojinin, neo-liberal saldırılardan bağımsız olmayan, önemsenmemesinin ve küçümsenmesi-
nin oldukça yaygın olduğu bir dönemde. Toplumsal altüst oluşların yeniyi yaratmalarının temel koşulu da budur. Bu da ancak bu ideolojiyle kuşanmış bir örgütle olur. Eskiyi var eden ve koruyan temel dinamiklerin yıkılarak yeniye ait olanın inşa edilmesi ancak bu şekilde mümkündür. Toplumsal altüst oluşlar ya da mücadeleler rastgele bir seyir izleyemezler. Hele günümüz koşullarında bu mümkün değildir. En nihayetinde eridiği bir pota vardır. Bizim için esas belirleyici nokta esas güç olan kitle hareketliliğinin devrim hedefine yöneltilmesi ve eski ile yeni arasındaki diyalektik bağda eskinin temellerine vurarak yeniyi inşa yönelimine girmesidir. Devrim dediğimiz mesele de en nihayetinde bu şekilde hareket eden bir sürecin tamamlanmasıdır ve tarihsel bir olgudur. Üretim ilişkileri ve bu üretim ilişkileri üzerinden şekillenen toplumsal formasyonun yenisiyle yer değiştirmesi ancak ve ancak kitlelerin böyle bir yönelim içerisine girmeleriyle mümkündür. Her ne kadar kitle-
ler hareketlenip ortalığı kasıp kavursalar da kendiliğinden böyle bir yönelimin içine girmeleri mümkün değildir. İşte burada da iş ‘tarihin pususuna yatmış’ devrimcilere düşer. Çünkü kitlelerin devrim davasına en yakın oldukları dönem bu dönemdir. Kitleler siyasi çalışmaya en çok böyle dönemlerde yaklaşırlar. Bu dönemde kitlelerin algıları siyasi bilinci almaya daha yatkındır. Bu durum genel bir toplumsal mücadelenin yanında tek tek veya kitlesel bir şekilde verilen ekonomik ve demokratik mücadeleler için de geçerlidir. Bu mücadelelerin seyri her zaman için talep edilen şeyle sınırlı olarak erimeye mahkumdur. Egemen sistemin genel olarak böyle direnişlere yaklaşımı göreceli bir demokrasi genişlemesi ve ekonomik-demokratik haklarda belli bir oranda iyileştirme yönündedir. Tüm bu meselelerin geçici olduğunu, geri alınması ihtimalinin yüksek olduğunu tarihsel tecrübelerin ışığında emekçilere kavratmak, geleceği kazanmak için verilen
mücadelelerin önemli görevlerindendir. Bugün, toz duman içinde yatağını bulmaya çalışan ezilen dünya halklarının bu dumanı dağıtabilmeleri için her bir parçanın kendi gericilerine karşı yükselteceği geleceği kazanma mücadelesinden geçtiği, unutulmaması gereken tarihsel bir sorumluluktur. Yetmişli yıllardaki kitle hareketlerinin yüzünü komünist mücadeleye dönmelerinin en büyük sebebi o dönemde dünyada bir fırtına etkisi yaratan Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ideolojik rüzgârıdır. Günün koşulları böyle bir gelişmeye imkan vermemektedir. Merkezi anlamda ideolojik hegemonya kurabilecek bir odak olmaması ezilen dünya halklarının en büyük dezavantajlarındandır. Böyle bir durum ancak her bir siyasal coğrafyanın kendi çelişkilerini çözerek oluşturacakları güçlü bir merkezle mümkündür. Böyle bir gelişim çizgisi de mevcuttur. Sadece ateşi daha da harlayarak alevi büyütmek gerekir.
10-11_Layout 2 3/30/11 4:59 PM Page 1
ÖNCÜ KADIN
rojda demir
1-10 NİSAN 2011 Halkın Günlüğü
SEÇİM, SEÇEN, SEÇİLEN
D
evrimci halkın tarafını tutan bir kimse devrimcidir, emperyalizm, derebeylik ve bürokratik kapitalizmin tarafını tutan bir kimse karşı-devrimcidir. Yalnız sözde devrimci, halkın tarafını tutan, hareketlerinde ise başka bir davranış gösteren kimse sözde bir devrimcidir, yalnız sözde değil, hareketleriyle de devrimci halkın tarafını tutan bir kimse mükemmel bir devrimcidir.” Mart 1926 yılında Çin Komünist Partisi Başkanı Büyük Proleter Kültür Devrimi’ni halkıyla yaratan Mao Zedung, Çin’in çeşitli sınıf tahlilini yaparken çalışmasında tarihe not düşüyordu. Newroz’un tüm renklerini kuşanan alanlar Demirci Kawa’ların haykırışıyla çınladı. Ancak bir devrimci yurtsever kadının içeriden, tutsakların tecritizole yaşamından seçilerek seçilmiş tokadı bir başka patladı bürokratik komprador burjuvazinin suratına. 2006 Newroz’unda ‘kadın da çocuk da olsa gereğini yapın’ diyerek Dicle Üniversitesi öğrencisi, Devrimci Demokrasi muhabiri İlyas Aktaş da dahil Kürt halkı başta olmak üzere tüm ezilen emekçilerin üzerine yağlıpetrollü kurşunları ve gaz bombalarını yağdıran Türkiye Cumhuriyeti devletinin buharlaştırılan tecritten-tarihten katmerleşerek gelen katliamcısoykırımcı faşist saldırılarını nasıl manipüle ettiklerini bir kez daha net gördük. Kadın milletvekilinin bir elini, halkını müdafaa etmek için havaya kaldırması, ezberi bozulan ve yaşam kaynağını baskıdan, işkenceden, katliamdan, tacizden, tecavüzden ve her türlü gerici erkek egemen sistemin şiddetinden alan ‘kağıttan kaplanlar’ı müthiş sarstı. Kuzu postuna girmiş çakallar ‘seçmen, seçilen ve seçim’ oyunlarıyla devreye girmekte gecikmediler. "Bir milletvekili, milletvekilliği onurunu, şerefini bu kadar ayaklar altına alabilir mi? Bizzat kendileri şiddete başvurmaya başladılar. Dokunulmazlığın arkasına sığınıp polise tokat atmak en hafif tabiriyle densizliktir. Bu olayla ilgili derhal hukuki sürecin başlatılmasını istiyoruz. Bu densizliğin hesabı hukuk çerçevesinde sorulacaktır" diyecek denli katilliğini gizleyen AKP hükümeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Ortadoğu halklarına saldırıda kullanılmak üzere gönderdiği savaş gemilerini ‘polise şiddet’ten daha az değerde buluyor(!) Yemen’e gönderilmek üzere yerine ulaşmadan suçüstü yakalanan 16 bin silah hangi mazlum halkların yanağını okşamaya gidiyordu acaba? Gizli savaş planlarında daha neler var bilemeyiz, ama emperyalist ağa-babaları Ortadoğu’daki tahakküm çıkarları bitince ‘Wikileaks” le çöp tenekesine doğru bir nanik yaparlar, çöplüğe giden faşist diktatörlerin çetelesi ezilen halkların tarihinde sabittir. Kendi yoz, gerici, faşist yaklaşımlarını örtbas etmek için politikalarında Havra, Savme’a ve Camii’yi de zehirli örümcek ağıyla ABD’den Ortadoğu’ya örmeye devam ediyorlar. Önceden belirlenen rolleri, artık peçeyle gizlemeye de ihtiyaç duymadan icraatlarını sürdürmektedirler. Halk evlatlarını katlederek kanla beslenen bu insan artıkları, analar evlatlarına sahip çıkarken saçlarından sürüklenirken de F tipi hücrelerin mi-
marisine oynayan boş mezara girecek kadar parayı-pulu-malı-mülkü sevenlerdir. Bunlarda zerre kadar insan sevgisi olmaz, ama rollerini o kadar iyi oynarlar ki; yılanı dost diye tatlı dilleriyle halka gönderirler. Bütün açılımlarını saça saça, seçim aldatmacasıyla sandıklardan bize yöneltecekleri kurşunun, hesabını en ince hesaplarıyla şimdiden planlamaktadırlar. Libya’da düşürülen F15 Eagle savaş uçağını gizleyen ABD ordu sözcüsü Kenneth Fidler ve Cem Boynerleri halkların haklı savaşını gizlemeye güçleri yetmeyecektir. Haziran 2011 seçimlerine kısa bir süre kala, birbirlerine demokratik yaklaşımları İzmir’den milletvekili aday adayı olan biri CHP’li, biri AKP’li karı-kocanın medyaya yansıyan biçimi aslında burjuva parlamentosunun nitelik(siz)liğini çok açık resmediyor. AKP’den aday olan eşine ‘eve harçlık bırakmadım, jeepin anahtarını aldım’ diyerek insana, yaşama ve kadına emperyalist-kapitalist sistemlerin ‘derebeylik ve bürokratik demokrasi’ parlamenterlerini gözümüzün içine içine sokmaktadır. Seçmenin, seçilmişin değil tokadı Demirci Kawa’nın devrimci kızıl balyozu halkların gerçek kurtuluşu için daha da yukarıya kaldırılıp iki yüzlüriyakarların kafasına inmelidir. Kendi refahları için işçinin, emekçinin, köylünün, kadının, çocuğun, yaşlının, hastanın gırtlağına çöken emek düşmanlarının seçimleri bizi kurtaramaz, bizi kendi özgücümüz olan devrimci önder-öncü yeni demokratik halk kitlelerinin halk iktidarı kuvveti kurtarır. Yıllardır sürdürülen mücadelede her türlü kirli yöntemlerini kullanarak katlettikleri ve sahipsiz diye kimsesiz mezarlığında saklanmaya çalışılan halkın yüreğinde, bilincinde ve azminde hiçbir zaman sönmeyen o komünist-Maoist meşaleler hiçbir şekilde sönmedi, hesap sormak için karşılarına dikilecektir cellatların. Kaçınılmaz bir gerçektir. Bu tarih; ismi geçerken dizleri titreyen düömanlarımızın da önderimiz İbrahim Kaypakkaya’nın ardından Maoist kadın-erkek yoldaşlarına işkence yaparlarken de hakkını teslim ederek devraldığımız bir onurlu mücadele tarihidir. İbrahim Kaypakkaya’nın onuru; onun ezilen ulus, azınlık milliyet ve faşist Kemalist diktatörlüğün temel taşı ve iskeleti olan CHP’ye yıllar öncesinden yaptığı nitelemesinden doğru bilimsel sosyalist ideolojide ilerleyen ve cellatlarına hayranlık duymayan “devrim güzelleri”ne aittir. Not düşülmelidir seçim arifesine. Bürokratik komprador burjuvazinin tarafını tutan bir kimse karşı-devrimcidir. Halkı için sokaklarda fiili, meşru mücadelesini yürüten de gerçek devrimcidir. Bu bilinçten hareketle; devrimci komünist enternasyonalist Maoistlerin hedefi; her zaman ve her koşulda askeri, siyasi, örgütsel olarak emperyalist işgal, ilhak, haksız savaşlara ve her türden feodal gerici egemen sömürü düzenine karşı halkın haklı devrimci savaşını yürüten eylem pratiğidir. Mart 1926’dan Mart 2011’leri ışıtan Mao’dan Kızıldere’de “biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik” diyen Mahir’lerle kazanacağımız özgür halk ve bağımsız ülkede yaşama düşlerimizi gerçekleştirmeye doğru Uzun Yürüyüşümüz yol alıyor.
‘
Sınır dışı karar ile birlikte Rumlara yönelik suçlamalarda sınır tanınmadı. Dehumanization (insandışılaştırma) doludizgin gidiyordu. Dönemin gazetelerindeki haberler açısından Türk basınını yüz kızartıcı nitelemesi denilse dahi az gelir.
SAİT ÇETİNOĞLU
Kıbrıs etnik temizlik için bulunmaz bir bahanedir. 50’li yılların ortasından 1962’ye kadar Kıbrıs olaylarını fırsat bilerek elli kişiyi sınır dışı etmişlerdi. Fakat bu sınır dışı olayları sistematize edilmemişti, sadece kovulan kişileri ilgilendiriyordu. Bir filoloji derneği olan Elen Birliği üyeleri olan bu Rumların çoğunluğu da devlet aleyhine faaliyetlerle ve casuslukla ilişkilendiriliyordu.
Mart 1964 günü verilmiştir. 16 Mart aynı zamanda İstanbul’un kurtuluşunun 44. yıldönümü ve Varlık Vergisi’nin kaldırıldığı güne denk getirilmiştir. Etnik temizlik uzmanı İnönü’nün kaldığı yerden başladığını söylersek abartmış olmayız. Bu sayede İstanbullu Rumlar kitle halinde kovulacak, kalanlar da süreç içerisinde teker teker ayrılarak, Rumlar tarihsel topraklarından kovulacaklardır. Kararla birlikte tapu işlemleri ve banka hesapları donduruldu. Kovulanlar yanlarına alacak eşyalara dahi sınırlama getirilmiştir. “Sınır dışı edilen her kişi beraberinde ancak kişisel eşyalardan oluşan 20 kiloluk valiz ve 200 Türk lirası da para (O günkü kurla 22 dolardı) çıkarma hakkına sahipti. Bunun dışındaki eşyayı Türkiye’den çıkartması kesinlikle yasaktı. Buna ev eşyaları ya da hatıra değeri taşıyan ziynet vb. değerli eşyalar da dahildi.”2
İstanbullu Rumların sınırdışı edilmeleri etnik temizlik politikasının önemli halkalarından biridir. 1964 yılında Kıbrıs’ta yaşananlara misilleme olarak İsmet İnönü hükümeti İstanbul’daki etablis Rumların (Lozan’la bu hakkı elde eden İstanbul doğumlu Yunan vatandaşları) oturma izinleri iptal edildi. Karar için özel bir gün seçilmesi ihmal edilmemiştir. Sınır dışı kararı 16
Sınırdışı kararı ile birlikte Rumlara yönelik suçlamalarda sınır tanınmadı. Dehumanization (insandışılaştırma) doludizgin gidiyordu. Dönemin gazetelerindeki haberler açısından Türk basınını yüz kızartıcı nitelemesi denilse dahi az gelir. Dış ticaret hacmi ithalatı bakımından, Türkiye’nin 343 milyon ihracatı 310 milyon iken Rumlar 500 milyon döviz kaçakçılığı ile suçlanmaktadırlar.
İstanbul’daki Rumlar ve Batı Trakya’daki Müslümanlar 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’na göre mecburi mübadalenin dışında kalmışlardı1. Ancak kalan Rumlar her zaman için göze batan bir unsurdu. Nasıl ki 6/7 1955’te Kıbrıs bahane edilerek pogromu gerçekleştirdilerse bu kez de yine Kıbrıs ve hiç alakası olmayan 1930 tarihli Seyrü Sefain anlaşmasının feshi bahane edilerek İstanbul doğumlu Rumlar sınır dışı edileceklerdir.
10-11_Layout 2 3/30/11 4:59 PM Page 2
güncel 11
İstanbul dogumlu Rumların kitlesel kovulması
1955 olaylarından on yıl sonra 1964 yılı mart ayında acılı göç yine başlamıştı. Yaşlılar, hastalar gözyaşlarına bakılmadan ülkeden gönderildiler. Terörize ortamdan dolayı büyük bir göç daha başladı. 1964 yılı sonuna kadar İstanbullu Rumlar kitlesel olarak sınır dışı edildiler. İşlerini tasfiye edemeden alacaklarını toplayamadan apar topar gönderildiler. Gayrimenkullerine, banka hesaplarına ve alacaklarına el konularak T.C. nin kurucu antlaşması Lozan’a rağmen sınır dışı edildiler3. Olayların tanığı olan Sarkis yoldaş olayları kısaca şöyle ifade ediyor: “1964’te Rumların Yunanistan’a gönderilmeleri sırasında yıkma, yağma, öldürme gibi olaylar olmadı benim bildiğim kadarıyla ama, herkesi emniyete çağırdılar, ‘kendi rızamla gidiyorum’ diye imza aldılar. Formalite tabii, tehditle aldılar bu imzaları. İnsanların çoğu ağlayarak gitti. ‘Potansiyel düşmanlar’! Sedyeyle bir kadın gidiyor, yürümeye gücü yok, o da ‘alternatif düşman’ sayılıyor. Sınır dışı ediliyor, kadın sedyeyle gidiyor ‘potansiyel düşman’!”4 Evet bu kez vurma kırma olmamıştı ama devletin oluşturduğu terörize ortam korkunçtu5. Dönemin gazeteleri ve meclis üyeleri koro halinde İstanbul doğumlu Rumların üzerine çullandığı gibi bilfiil emniyet güçleri de bunların ensesine yapışmışlardı. Mağdur anlatımlarında bu konu ortaktır: “Kayınpederimi 1 Nisan Perşembe günü hapsettiler ve 15 Nisan’da serbest bıraktılar, ardından sınırdışı ettiler. Ellerinde kelepçeler olduğu halde, polis gözetiminde onu havaalanına kadar götürdük, uçak kalkana ve kapılar kapanana kadar beklediklerini söyleyebilirim, yani kapılar kapandı, uçak havalandı ve öylece gittiler.”
Devletin hoşgörüsü! Bir başka anlatımda da aynı terör ortamının altı çizilmektedir: (Rumları sınır dışı etmeye başladıkları zaman) sınır dışı edilecek olanların
1964
adları gazetelerde çıkıyordu.Ve her gün gazeteyi alarak içine bakıyordun. İçinde adım yoktu. Bir sabah Burgaz adadan iniyorduk ve birbirimizin yanında oturarak gazetelere bakıyorduk. Derken gazeteye kendisi göz atıyordu, Papadopulos, Spiropulos ve ne bileyim, orada durdu, daha fazlasını okumadı. Ona: ‘Haydi, gel Andoni, söyle, durma benim ismim de geçiyor, söylesene’ dedim. “Evet, yazıyorlar”, diye cevap verdi. Buydu işte. Hemen Dördüncü Şubeye Yabancılar Dairesine gittik. Bize ne yazdığını görmememiz için ikiye katlanmış bir kağıdın üstüne imzamızı atmamızı istiyorlardı. Benim o zamanlar çok tanıdığım vardı. Onların arasında birini gördüm, ne bileyim ben, ona şöyle dedim: ‘Ali bey ben bu kağıda nasıl imzamı atabilirim, belki burada Türkleri katlettiğimi yazabilirler, ben bunu mu gösterdim, ne bileyim.’ O ise bana: Sana bir arkadaş olarak buraya imzanı atmanı tavsiye ederim. Diye cevap verdi… -Yani okumayacak mıyım? -Bak, ben sana okumana engel olamam, onu açıp okuduğun takdirde, çocuğunu bile göremeden buradan bir arabayla dosdoğru sınır kapısına gideceksin. Benim tavsiyemi dinlersen ve okumadan imzanı atarsan, hükümetin, her neyse Devletin hoşgörüsü sayesinde bazı işlerini halletmen için altı günün olacak.”
tinin onları kovmak ve baskı yapmak için oluşturduğu bir zincirin devamlı halkaları olduklarına inandıklarını söylüyorlar. Kendi hayatlarından bahsettikleri zaman ise hayatlarını etkileyen şu üç temel olayın üstünde görüşleri birleşiyor: Genç nesillerin büyüklerinden öğrendiklerine göre İkinci Dünya Savaşı esnasında yirmi yaş grubunun Amele Taburları’na seferber edilmesi ve Varlık Vergisi daha sonra ise Eylül ayında meydana gelen olaylar. Çoğu kez, ben onlara herhangi bir soru yöneltmeme fırsat vermeden bu olaylara değinmeye ihtiyaç duydukları açıkça belli oluyordu. Bu insanlarla görüşmelerim esnasında, bir vaka hariç, kendilerini sarsan oldukça trajik bir şekilde geçen olayları duygularını saklamadan gözler önüne sermeye çalışmalarından, Eylül 1955 ayında meydana gelenlerin üstünde özellikle durmak istediklerini anlıyordum.”
Kovulanların pasaportlarına ilkin ‘’Bu pasaportun sahibi Türk makamları tarafından sınırdışı edilmiştir’’ diye yazan bir damga vuruluyordu. Daha sonra ise ‘’İkamet teskeresinin süresi sona erdiğinden dolayı Türk makamları tarafından sınır dışı edilmiştir.’’ diye bir damga vuruyorlardı.
Drini kurbanların psikolojisini de çizer: “Aksine sınırdışı edilmeleri, onların kendi aralarında eski benzer vakalarda olduğu gibi tekrar toparlanmaya çalıştıkları bir durak noktası olmaktan ve tarihi bir trajedinin önemini taşımaktan öte İstanbullu Rumları toplu bir halde yaşadıkları yerden alarak dağılmalarına neden olan, hayatlarını bundan böyle önce’’ ve sonra diye ikiye bölen ve anılarını bir yerden başka bir yere taşımak suretiyle hayatlarında iz bırakan önemli bir geçiş noktası niteliğini taşıyor. Tüm konuştuğum kişiler, tehcir olayının İstanbul’u ikiye bölen bir zaman geçidi olduğunu ısrarla söylemeye devam ediyorlar, çünkü 1964’te Rumlar gittikten sonra İstanbul artık eskisi gibi değildi.”
Atina’da bu kurbanlar üzerine bir çalışma yapan Yanni N. Drini’nin6 İstanbullu Rum sürgünleri ile ilgili olarak çarpıcı sonuçlara varırken genel bir politikanın devamının altını çizer: “İstanbullu Rumlar on yıl arayla meydana gelen [yazar 6/7 Eylül 1955 olaylarından söz ediyor] bu olaylara değinirken, her şeyin Türk devle-
Kovulanlar kaderinde Yunanistan’da sefalet vardır: “Buraya geldiğimiz zaman moralimiz pek iyi değildi. Buraya gelmek istemiyorduk. Gelmek istemiyorduk, çünkü Yunanistan’da sefalet var diye bizi korkutmuşlardı, biliyorsunuz öyle diyorlardı. Bizi hoş karşılamadılar. İstanbul’da yaşayan Rumlar, belli aralıklarla
seyahate çıkıp buraya geliyorlardı, oradaki hayatı görüyorlardı. Gerçekten biz 1964’te buraya geldiğimiz zaman büyük fakirlik gördük. Buradaki insanlardan ben hayal kırıklığına uğramıştım, bu insanlar bunca sene buradadırlar ve fakirlik içinde yaşıyorlar biz nasıl kalkınacağız diyorduk. İstanbul’da iyiydik, evimizi düzmüştük, işimiz vardı, etrafımızda akrabalarımız vardı, hepsi bize yakındı. Burada ise birbirimizi kaybettik, biri diğerinden uzakta kalmıştı.”
Sonuç olarak tek parti diktatörlüğünün CHP’sinin azınlıklardan sorumlu 9. Dairesi’nin Rumlara ilişkin İstanbul’un 500. Fetih Yıldönümünde, tek Rumsuz İstanbul kararı, fethin 500. yılına yetişememişti ancak bugün İstanbul’da Rumlar artık yok denecek kadar azalmışlardır. DİPNOTLAR 1 Neoklis Sarris’e göre (1994) Türk makamları bu iki toplumun mübadalenin dışında kalmasına razı geldi, çünkü Rumları, yeni gelen Türk işadamlarına ‘’yol göstermeleri’’ için kullanmak istiyordu. Genel bir bakış açısından ‘’mübadeleye tabii’’ ve ‘’etabli’’ hukuki terimlerinin açıklanması bu kadar karışık olması. Bu İstanbullu Rum azınlığıyla doğrudan alakalı olan bir konudur. Önemli olan nokta İstanbul’da yaşayan Rumların mübadeleden istisna edilmesi hangi uyrukluğa tabi olmasından bağımsızdı. Hatta İstanbul’da yaşayan Yunan uyruklu Rumlar 1930 Ankara Antlaşması ile hiç bir ilgisi yoktu. 2 Hülya Demir-Rıdvan Akar, İstanbul’un Son Sürgünleri, Belge Uluslararası Y. 1999, s 72 3 Aslında Yunan uyruklu Rumlar Lozan Antlaşması’na (1923) tabii olarak mübadelenin dışında kalmışlardı. Buna göre sınır dışı edilmeleri Lozan Antlaşması’nın açık bir ihlalidi. 4 Çerkezyan S. Dünya Hepimize Yeter. Ed Yasemin Gedik. Belge Uluslararası Yayıncılık 2009. s 195 5 Yunanlıları sınırdışı etmeye başladıkları zaman, İstanbul’da Rum cemiyeti arasında,korku rüzgarı esiyordu.Korku,panik ve kaçış. Evet,öyle bu insanlar korkudan büzülmüş bir haldeydiler,diyelim ki evlerinden dışarıya çıktıkları zaman onları , bekleyen iki Türk’ün saldırısına uğrayabileceklerini veya onların tarafından öldürüleceklerini düşünerek tedirgin oluyorlardı. Özellikle yetişkin kızları olan aileler Yunanlılar için büyük bir problem teşkil ediyordu, 6 Memleket Hasreti, Gönlümün Kasveti, Yakında Belge Uluslararası Y. Tarafından Yayınlanacaktır.
12-13_Layout 2 3/30/11 5:02 PM Page 1
1-10 NİSAN 2011 Halkın Günlüğü
Tasfiyeciliğin izdüşümlerinden Bir komünist partisini sağlam ve güçlü kılan nedenlerden biri de o partinin başta kadroları ve önderleri olmak üzere bireylerinin ezici çoğunluğunun o partiyi var eden ideolojik, politik, sınıfsal, örgütsel, askeri ve kültürel olarak bilinci ve seviyesinin yüksek olmasıdır. Dolayısıyla bir komünist partisinin örgüt bilinci ne kadar yüksek ise o derece sağlam ve güçlü olduğu bilinen bir gerçektir. Örgüt bilinci ve örgütsel ilkeler Örgüt, her şeyden önce belirli amaçlar için bir araya gelen birden fazla insanlar topluluğudur. İnsanlar oldukça çeşitli nedenler ile o kadar çok çeşitli örgütlenmeler oluşturmuştur ki burada sayfalar dolusu açıklamak ve sıralamak mümkündür. Bizim tartıştığımız konu örgüt- örgüt bilinci ve ilkeler olduğu için yazımızı bununla sınırlandıracağız. Bir komünist partisini sağlam ve güçlü kılan nedenlerden biri de o partinin başta kadroları ve önderleri olmak üzere bireylerinin ezici çoğunluğunun o partiyi var eden ideolojik, politik, sınıfsal, örgütsel, askeri ve kültürel olarak bilinci ve seviyesinin yüksek olmasıdır. Örgüt bilinci zayıf olanlar çabuk kırılırlar ve hızlı bir şekilde savrulurlar. Örgüte ve örgütlenmeye yabancılaşanlar, bu türden ihtiyacı da deyim yerindeyse kuşa çevirmek için bin bir dereden su getirirler ve kendilerini çözümün bir parçası olmaktan alıkoyarlar. Devrimciliği ve dev-
Örgüt bütünlüğü tayin edicidir
rimci yaşamı bireysel çıkarlarının aleti haline getirmek için elinden geleni yaparlar. Yaşamın bütün noktalarında örgütlenmeyi ve mücadele etmeyi geliştirmek ya da ilerletmek için teorik ve pratik sürecin içine girmek yerine devrimci teoriyi de devrimci pratiği de hobi olarak yürütürler. Bireysel çıkarları, feodal ve kafa kol ilişkileri ön planda tutarlar. Hatta bu noktadaki zaaflarını ve burjuva feodal ilişkilerini örtbas ederek etrafına devrimci ilişki olarak yutturmaya çabalarlar. Onlar için örgütünün ve de ideolojinin, örgütlenmenin, devrimci görev ve sorumlulukların, karar ve planlamaların pek fazla bir değeri yoktur. Adeta devrimcilik kişisel ihtirasları söz konusu olduğunda kapıdan içeri girmez ve burjuva feodal ilişkiler geliştirilmeye çalışılır. Devrimcilik boş zaman işi ve hobi olarak kişisel çıkarların aleti haline getirilir. Çok öncesinde kişisel çıkarların ve ihtirasların ya da burjuva feodal gerici ilişkilerin plan ve programları yapılır ancak devrimci görev ve sorumluluklara, plan ve faaliyetlere karşı da bir o kadar kendiliğindenci, bir o kadar bencil, bir o kadar keyfi ve bir o kadar ketum yaklaşım gösterilir. Bir yandan içselleştirmediği ya da kanıksamadığı örgütünü ve örgütlenmeyi eleştirmek için olmadık beylik laflar edilir, diğer yandan birçok bencil burjuva feodal geri tavır, tutum, anlayış ve pratikler gerçekleştirir. Etrafında da devrimci pozlar vermek için sırayı kimseye vermez. Bencil çıkarları için öylesine sıkı ve ince bir çalışma içerisine girip titiz davranır ki adeta işinin ehli bir usta gözü ve kafasıyla hareket eder. Fakat iş örgütlenme ve örgütlü faaliyet yürütmeye, görev ve sorumluluklarını yerine getirmeye, kendisinin de sözde hem fikir olduğu planlama ve kararlara geldiğinde bir o kadar tersi olarak bencil burjuva feodal geri bir pratik sergiler. Biz komünistler bir dediği ile diğer dediği, dün söylediği ile bugün söylediği, önceki yaptıklarıyla şimdiki ya da sonraki yaptıkları birbirleriyle taban tabana zıt tutarsız insanlar kesinlikle değiliz ve olamayız. Bunu kabul etmek karşıtı olduğumuz burjuva feodal düşman sınıfların bir başka versiyonu veya çeşidi olmaktan başka bir şey değildir. Hiç kim-
Örgüt bilinci ve örgütsel ilkelerimiz noktasında bir önemli husus ise bunların sürekli olarak yaşanan somut nesnel gerçekliklere göre geliştirilmesi ve ilerletilmesidir. Biz komünistler dogmatik ve tutucu ya da muhafazakâr değiliz, dolayısıyla eylem kılavuzluğu anlayışından hareketle sürekli gelişen somut koşullara göre örgüt bilincimizi pekiştirmeli ve örgütsel ilkelerimizi geliştirmeliyiz. Bu noktada örneğin bir yüz ya da yüz elli yıl önceki örgüt bilinci ve örgütsel ilkeler ile bu-
seyi kandırmaya hakkımız yoktur. Devrimci faaliyet yürütmek, örgütlenmek ve örgütlü bir mücadele içerisinde yer almak için o kadar çok haklı nedenimiz var ki bunları burada sıralamakla yetmez. O halde burjuva feodal bencil şekillenişlerden kendimizi kurtarmalıyız. Kendimizle ideolojik ve politik, örgütsel ve kültürel olarak hesaplaşabilmeliyiz.
İhtiyaç olan komünist örgütlenmedir Öyleyse her şeyden önce devrimciliğin, örgütlenmenin ve örgütlü bir faaliyet ve mücadele yürütmenin gereklerini yerine getireceksin. Görev ve sorumluluklarının sürekli bilincinde olacaksın ve kimseyi kandırmayacaksın. Esas niyetler açıkça ifade edilmelidir. Bazı sorunları özellikle de kişiselleştirilmiş problemleri bahane ederek devrime, örgüte ve örgütlü mücadele yü-
günkü örgüt bilinci ve örgütsel ilkelerimizin bire bir aynı olmadığını, olamayacağını ve olmaması gerektiğini rahatlıkla belirtebiliriz. Dolayısıyla örgüt bilinci ve örgütsel ilkelerimiz de sürekli gelişim göstermiştir ve bundan sonraki önümüzdeki süreçte de sürekli gelişecektir ve gelişmek durumundadır. Unutulmamalıdır ki sömüren ve ezen hâkim sınıflar sadece acı kuvvetle yani baskı ve şiddetle yönetmezler,
rütmeye sırtını çevirenler, kararlara uymayanlar, toplantılara basit gerekçelerle gelmeyenler bencil küçük burjuvalardır. Gerçekten doğru ve bilimsel olarak örgütlenmeyi ve örgütlü mücadele yürütmeyi içselleştirenler ve kavrayanlar kesinlikle yoldaşlarını küçümsemezler, onları manipüle etmezler ve etkisiz kılmazlar. Yoldaşlarına iyi bir örnek olmak için sade yaşarlar, mütevazi ve yoldaşlarının iyi birer öğrencisi olurlar. Hangi nedenden dolayı olursa olsun bir örgüte ve örgütlenmeye neden ihtiyaç olduğunu doğru ve bilimsel olarak yeterince kavra(ya)mayanlar, oluşturdukları ya da içerisinde yer aldıkları örgüt ile de bütünleşmekte zorluk çekerler. Tarihsel, toplumsal ve sınıfsal olarak bir birlerine taban tabana zıt kutuplu nesnel ve öznel çağda yaşamaktayız. Objektif olarak yüzyıllardır
aynı zamanda geleneklerin ölü ağırlığıyla da yönetirler. Araştırma ve inceleme tarzımızı geliştirmeli ve ilerletmeliyiz. Düşünce yöntemi ve çalışma tarzımızı düzeltmeli ve Türkiye-Kuzey Kürdistan’da yürüttüğümüz halk savaşına bütünlüklü olarak başta kendimizi olmak üzere ideoloji ve politikalarımızı, askeri, örgütsel ve kültürel faaliyetlerimizi bu stratejimize hizmet edecek şekilde ele almalıyız. İdeolojik ve siyasal, örgütsel ve askeri, felsefi ve kültürel bütünlüklü olarak gelişim
12-13_Layout 2 3/30/11 5:02 PM Page 2
perspektif
en biri, örgütsel dejenerasyon başaracağız. Burada nitelikli bir örgütlenme ve örgüt ihtiyacı ya da gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Komünist ideolojidir bu niteliğin dokusu ve ihtiyacı. O halde üzerinden yükseldiğimiz komünist ideolojide esneme ve taviz söz konusu olamaz. Bu bir ilkedir.
Örgütsel ilkeler açısından doğru ve bilimsel bir programa ve tüzüğe sahip olan bir komünist partisi sağlam ve güçlüdür. Ancak sadece sahip olmak yetmez, aynı zamanda doğru ve bilimsel olarak bunları uygulamak gerekmektedir. Örgütsel ilkelerini doğru ve bilimsel olarak pratikte işletemeyenler aydınlıkta dahi bir arpa boyu yol kat edemez ve gündüz gözüyle bile el yordamıyla yürümekten kendilerini kurtaramazlar.
sınıflı toplum gerçekliğinden ötürü birbirlerine düşman sınıfların ve her birinin kendi içerisinde de oldukça farklılıkların yer aldığı ve önümüzdeki oldukça uzun süreçte de devam edecek olan çelişkilerden ve kavrayış farklılıklarından kaynaklı örgütlenme ve örgüt bilinci de farklılıklar göstermektedir. Sömüren ve ezen sınıflar karşısında sömürülen ve ezilen sınıflar söz konusudur ve her şeyden önce biz komünistler ezilen ve sömürülenlerin asgari düzlemde geçici ya da bir geçiş evresi olarak iktidarını, azami ölçüde ise sınıfsız ve sömürüsüz komünizmi savunmaktayız. İnsanı yaratan emekse o halde öncelikle o emeği ve o insanı iktidara taşımalıyız. Sınıflı toplumlar düzleminde en devrimci sınıfı yani proletarya önderliğinde bütün ezilen ve sömürülenlerin ezici çoğunluğu için örgütlenmeli ve mücadele etmeliyiz. Ancak bununla da yetinmemeli ve insanın in-
san tarafından sömürülmediği, ezilmediği, baskı ve zulme boyun eğilmediği, herkesin ihtiyacına herkesten gücüne göre ilkesinin bütünlüklü olarak dünyamızda hâkim olduğu komünizm için örgütlenmeli ve durmaksızın mücadele etmeliyiz. Bir komünist partisi nihai yani sonal olarak sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya ve toplum için sadece bir araçtır. Kesinlikle amaç değildir ve amaçlaştırılmamalıdır. Partilerin, halk kitlelerinin çıkarlarını bir kenara atarak kendi çıkarlarını ön planda tutması neticesinde parti ve şeflerin diktatörlüklerinin yaşandığı ve yaşanacağını burada vurgulamak zorundayız. “Her şey parti için” anlayışı bu açıdan yanlıştır ve sakat bir mantığın ya da bakış açısının ürünüdür. Tabii biz bir avuç komünistler, onlar adına savaşarak ve örgütlenerek başaramayız. Onun için başta proletarya ve ezilen halk kitlelerinin önemli bir bölümünü örgütleyerek bunu
gösterebilmeliyiz. İdeolojik ve siyasi seviyemizi yükselttiğimiz ölçüde sırtımızdaki kamburlardan kurtulabileceğiz, gerçekten bilinçli bir örgütün ya da hareketin veya partinin bireyleri olarak örgütsel ilkelerimize sıkı sıkıya sarılabileceğiz. Kolektif olarak örgüt bilinci yüksek ve örgütsel ilkelere sıkı sıkıya bağlı prensipli ve disiplinli yaşam ve faaliyetleri yürüttüğümüzde Halk Savaşı’nın her bir siperinde ne yaptığını, niçin ve nasıl mücadele yürüttüğünü bilen huzurlu komünistler olacağız. Etrafına pozitif enerji saçan komünist yoldaşlara çok ihtiyaç var. Karamsarlık ve umutsuzluğa karşı ille de doğru ve bilimsel nitelikli bir komünist partisine her za-
Komünist ideolojinin yaşayan canlı ruhu ise politika yani doğru politikadır. Dolayısıyla ideolojisiz politika kesinlikle söz konusu olamaz. Bu açıdan komünist ideolojiye uygun bir genel siyasal çizgi ve program olmak zorundadır. Örgütün ya da partinin biçim, içeriğin ise her şey olduğu anlayışıyla içeriği yani hangi ideoloji ve siyaset üzerinden yükselerek programını ve politikalarını oluşturduğu kesinlikle birbirlerinden kopuk ele alınmamalıdır. Demokratik Halk Devrimi ve sosyalizm programı bu açıdan oldukça önemlidir. Hangi toplumsal sisteme alternatif bir programımızın olduğunu ortaya koymak gerekiyor. O halde demokratik halk cumhuriyeti ve sosyalizm programımızın içeriğini ve her bir maddesini doğru ve bilimsel olarak doldurmamız gerekmektedir. Bir önemli nokta da örgüt bilincini sürekli olarak ilerletme gerekliliğidir. İlk süreçten bugüne o örgütün hangi aşamalardan, başarı ve başarısızlık ya da olumlu ve olumsuz süreçlerden geçtiğini bütünlüklü olarak doğru ve bilimsel muhasebe etmemiz gerekmektedir. Yaşayan canlı bir organizma olan o örgütün kendi içerisinde ve dışındaki her türlü gelişmelere yönelik bir ilkesi, duruşu, prensipleri, işleyişi ve politikası olmak zorundadır. Bir komünist partisinin örgütsel ilkeleri, o örgütün programıdır, tüzüğüdür. Örgütsel ilkeler açısından doğru ve bilimsel bir programa ve tüzüğe sahip olan bir komünist partisi sağlam ve güçlüdür. Ancak sadece sahip olmak yetmez, aynı zamanda doğru ve bilimsel olarak bunları uygulamak gerekmektedir. Örgütsel ilkelerini doğru ve bilimsel olarak pratikte işletemeyenler aydınlıkta dahi bir arpa boyu yol kat edemez ve gündüz gözüyle bile el yordamıyla yürümekten kendilerini kurtaramazlar. Bir komünist partisinin en yukarıdaki komite ve bireylerinden en aşağıdaki
mankinden daha fazla ihtiyaç var. Sürekli olarak siyasi ve ideolojik seviyesini yükselten, kolektif olarak önderliğini geliştirerek süreklileştiren, örgütsel durumunu oturtan, esasta düşmanlarımızın ve buna paralel yanlışlarımızla örtüşerek gerçekleşen marjinalleşmeye karşı kitleselleşen, gerillanın nitel ve nicel seviyesini arttıran, temel ve önemli konularda araştırmasını yapan, düşmanın ideolojik ve politik, askeri ve psikolojik saldırılarını ve deşifrasyonu boşa çıkaran, düşünce yöntemi ve çalışma tarzını doğru ve bilimsel olarak sürekli geliştiren veya gelişmeye sürekli açık kapı bırakan, politik iktidar mücadelesinden taviz vermeyen bir komünist
taraftar kitlesine kadar her birinden uyumsuz ve insanın içini ve ruhunu allak bullak eden farklı farklı seslerin gelmemesi için örgütsel ilkelerimize uymak ve ona göre hareket etmek durumundayız. Keşke her bir yoldaş ve halk kitleleri kural, ilke, prensip, tüzük vs. gibi zorunlu disiplin kuralları olmadan doğru ve bilimsel olarak örgütlense ve mücadele yürütse de bütün bu zorunluluklara ihtiyaç olmasa. Fakat sınıflı toplumlar gerçekliği ve kavrayış farklılıkları düzleminde bu mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla kolektif olarak irade ve disiplin kuralları, tüzüğü ve işleyişine ihtiyaç duymaktayız. Bu açıdan nitelik ve disiplin birbirleriyle kopmaz bağlarla bağlıdır ve birbirlerinin zorunlu koşullarıdırlar. Bir önemli nokta ise aynı zamanda Maoist komünistleri de uzun yıllar meşgul eden olumsuzluk olarak nitelendirilebilecek, denetim olgusudur. Aslında yukarıdan aşağıya bir komünist partisi komite ve örgütlenmelerinde gerçekleştirilen düzenli ya da düzensiz toplantılar ve belirli aralıklar ile yapılan dar veya geniş katılımlı oturumlar, eğitimler, paneller, seminerler, sempozyumlar, iradesiyle yaptığı kongre ve konferanslar aynı zamanda birer denetimdir. Fakat bir de demokratik merkeziyetçilik gereği alt kademeler üst kademelere, azınlık çoğunluğa, birey örgüte, bütün örgütler Merkez Komitesi (MK)’ ne bağlı anlayışı ve ilkesinden ötürü üst organlar alt organları, örgüt bireyi, çoğunluk azınlığı, MK bütün alt örgütlenmeleri düzenli olarak denetlemelidirler. Kuşkusuz bu da en genel ifadeyle raporlar üzerinden olur. Dolayısıyla her örgütlü komite üst organlara raporlarını düzenli olarak iletmelidir ya da vermelidir. Doğru düzgün rapor iletilmeyince üst organlar tabii ki sorumlusu olduğu kendi bölge ve alanlarındaki olumlu veya olumsuz gelişmeleri nasıl bilsin, nasıl müdahale etsin ve nasıl ve hangi şekilde ne ya da ne tür politikalar ve perspektifler sunsun. Bu açıdan rapor sistemi işletilmiyorsa üst organlar kesinlikle müdahale etmelidirler ve rapor istemelidirler. Bunun dışında dönem dönem ya da belirli aralıklar ile yerinde pratik denetim mekanizmasını işletmelidir.
partisine her zamankinden daha fazla ihtiyaç olduğu bilinmelidir. Bunun için örgüt bilincimizi sürekli ilerletelim, örgütsel ilkelerimizin sıkı takipçisi ve sağlam-doğru ve bilimsel olarak örgütlü mücadelenin militanları ve aktivistleri olalım. Unutulmamalıdır ki ideolojik ve siyasal, örgütsel ve askeri, ekonomik ve psikolojik, kültürel ve felsefi her bir alanda farklı düzeylerde yaşanan tasfiyeciliğe karşı topyekün mücadele yürütmek için doğru ve bilimsel ilkeler ışığında disiplinli, sağlam ve güçlü bir örgüte ihtiyacımız var. Halk Savaşı’nın örgütlü nitel bir bireyi ve savaşçısı olmak için adımlarımızı ve çalışmalarımızı yoğunlaştıralım.
14-15_Layout 2 3/30/11 7:28 PM Page 1
14 güncel
Halkın Günlüğü 1-10 NİSAN 2011
Fukuşima’dan Akkuyu’ya... Japonya’da deprem sonrası nükleer santralde meydana gelen patlama, Çernobil faciasını yeniden hatırlattı. Bütün karşı çıkışlara ve yaşanan facialara rağmen nükleer santral yapımları devam ediyor.
Ahmet Şık’ın basılmamış kitabına toplatma kararı çıkarıldı, taslak halindeki kitabın bütün nüshaları yok edildi. Ergenekon operasyonları sonrası gazeteci Ahmet Şık ve Nedim Şener tutuklanmasına ilişkin başbakan Erdoğan yaptığı bir konuşmada; gazetecilik faaliyetlerinden ve fikirlerinden dolayı kimsenin hapiste olmadığını söylemişti. Ergenekon savcıları bu söylemden güç almış olmalılar ki daha yayınlanmamış kitap nüshalarına el koydu. Ergenekon operasyonları kapsamında tutuklanan Şık “İmamın Ordusu” adlı bir kitap yazdı. Şık’ın hazırladığı “imamın ordusu” kitabı henüz bitmemiş ve taslak halinde olmasına rağmen “terör örgütü” propagandasını barındırdığı gerekçesiyle Ergenekon savcılarının verdiği talimat doğrultusunda basılmadan imha edildi.
Japonya’da yaşanan deprem sonrası Fukuşima’da bulunan nükleer tesislerde yaşanan patlamalar sonrası, radyasyon tehlikesinin giderek arttığı artık hiçbir emperyalist devlet tarafından gizlenemiyor. Yetkililerin ilk önce, nükleer sızıntının ve radyasyon seviyesinin tehlikeli olmadığı şeklinde açıklamalar yapsalarda açığa çıkan risk, Japonya Başbakanı Naoto Kan’ın ağzından dökülüverdi. Naoto Kan “iyimser olacak bir pozisyonda değiliz” sözleri ile tehlikenin boyutlarının büyük olduğunu açıklayarak, Japon halkından özür diledi.
Radyasyon seviyesinde artış var Radyoaktif sızıntı tehdidi yüzünden tesislerin 20 kilometre çevresinde yaşayan 180 bin civarında kişi evlerinden tahliye edildi. Şimdiye kadar yüzlerce insanın radyasyona maruz kaldığı sanılıyor. Japon yetkililerin tepkileri yatıştırmak için açığa çıkan risk faktörlerini gizleme çabalarına rağmen, birçok bilim insanı radyasyonun havaya ve suya karışmasıyla birlikte, sonuçlarının dünya için çok ağır olacağını ifade ediyor.
Çernobil’deki patlamanın etkileri halen devam ediyor Çernobil nükleer patlaması sonrası yaşananlar halen hafızalarda yerini koruyor. Halktan uzun süre gizlenen bu patlamanın etkileri, gerek Rusya’da gerek ülkemizde ve bölge ülkelerinde radyasyonun etkileri sonucu, halkın büyük zararlar gördüğü bir süreç olarak yaşandı. Kanser vakalarında ya-
“İmamın Ordusu” baskını şanan artışlar, radyasyonun havaya ve suya karışmasıyla birlikte, radyasyona maruz kalan insanlarda yarattığı tehlike, bir yıkımı da beraberinde getirdi.
AKP, Akkuyu’da nükleer santral yapmaya kararlı Japonya’daki patlamanın ardından dünya nükleer santralleri tartışmaya devam ederken, AKP ise devletin eneji çıkarları gereği, Akkuyu nükleer santral yapımının ertelenmeyeceğini açıklayarak, ülkemizde insana verdikleri değer de böylelikle terazilerinde tartılmış oldu. Mersin’de Anadolu’yu Vermeyeceğiz olu-
şumu sözcüsü Pervin Çoban Savran, Japonya’da yaşanan deprem ve Tsunami felaketinin, nükleer santrallerin güvensiz ve insan yaşamını tehdit eden teknolojiler olduğunu bir kez daha kanıtladığını söyledi. Savran, yaptığı açıklamada, hükümetin Akkuyu’ya nükleer santral yapma ısrarının kabul edilemez olduğunu ve halkın tepkisinin dikkate alınmasını gerektiğini belirtti. Savran, nisan ayından itibaren mücadelelerini bir halkası olarak Ankara’ya yürüyeceklerini açıklayarak, tüm demokratik kitle örgütlerini ve çevreye duyarlı kesimleri eylemlerine destek olmaya çağırdı.
Doğayı talan yasasına hayır! Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu (STHP), Meclis Çevre Komisyonu’nun onayından geçen “Tabiat ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu”nu Galatasaray Lisesi önünde protesto etti. AKP hükümetinin doğayı, vadileri, dereleri kısaca köylülerin yaşam alanlarını, kendi çıkarları doğrultusunda sermayeye daha rahat peşkeş çekmek için hazırladığı ve geçtiğimiz günlerde Meclis Çevre Komisyonu’nun onayından geçen “Tabiat ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu” tasarısı, Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu (STHP) tarafından protesto edildi. Galatasaray Lisesi önünde bir araya gele-
‘İleri’ demokrasi yansımaları
rek basın açıklaması yapan platform üyeleri “Uyarıyoruz doğayı talan yasalarını uygulatmayacağız” yazılı pankart açtı.
9 Nisan’da Ankara’dayız Platform adına konuşma yapan Özge Ozan, AKP hükümetinin suyu ticarileştirmek, doğayı sermayenin talanına açmak için yaptığı yasal düzenlemeleri eleştirerek, “Düzenlemeleri geri çekmezseniz bu defa temsilcilerimizle değil tüm direnişçilerle Ankara’ya geleceğiz ve karşınıza dikileceğiz demiştik. İşte bugün ilan ediyoruz 9 Nisan’da ülkenin dört bir yanında doğasına, yaşamına, emeğine sahip çıkan tüm insanlar Ankara’ya akacak, Ankara’da birleşerek saldırılarınızı durduracağımızı, talan yasalarını vadilerimizde uygulatmayacağımızı göstereceğiz” dedi. STHP adına basın metnini okuyan Semra Ocak, sağlığı, doğal alanları sermaye saldırganlığına açma, doğayı ve yaşamı tica-
rileştirme yok etme çizgisinde ilerleyen AKP’nin derelerini, ormanlarını, su havzalarını korumak için direnen halkın karşısında, şirketlerin çıkarlarını savunmaktan bir an bile vazgeçmediğini ve sermayenin hareket alanını geliştiren bütün yasal düzenlemeleri yaşama geçirdiğini belirtti. Ocak; “Çevre ve Orman Bakanlığı’nın; şirketlerin önünü açmak, doğal varlıkları şirketlerin kullanımına sokmak için yasa tanımazlığı, bu taslak yasa ile de sınırlı değildir. Bilindiği gibi Hasankeyf ve Allianoi için tarihi sit kararları bulunmasına rağmen, her iki sit alanında da baraj yapımı için çalışmalar hızla sürmektedir. Doğayı sermaye birikimine sokma çabaları ile hükümet; doğal alanların korunması ile ilgili Türkiye’nin taraf olduğu; Bern Sözleşmesi, Dünya Mirası Sözleşmesi, Ramsar Sulak Alanlar Sözleşmesi gibi uluslararası anlaşmaları da yok saymaktadır.” dedi.
Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan muhalif gazeteci Ahmet Şık’ın “İmamın Ordusu” adlı kitabını basacak olan İthaki Yayınevi’nin büroları Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ün talimatıyla basıldı. Ellerinde kitabın basımının durdurulması için tebligat bulunan polis, Kadıköy’deki büroya baskın düzenledi. Kitabın nüshaları, evrak ve bilgisayarlar tek tek incelendi. Yayınevi editörü Ahmet Öz, polislerin kitabın yazılı kopyalarını imha ettiğini, bilgisayarlarda bulunan kopyalar içinde harddiskleri götürdüğünü ifade etti. Yayınlanmamış kitaba toplatma kararı veren savcılar aynı zamanda, elinde kitap taslağını bulunduran ve yayınlayan kişilerinde Ergenekon davası kapsamında yargılanacaklarını ifade etti. Ergenekon savcılarının yayınlanmamış kitap taslaklarının imha edilmesi istemi 12 Eylül zihniyetinin “ileri” demokrasiye mirası olarak yorumlanabilir. 12 Eylül darbesi döneminde, ‘yorgun savaşçı’ filmi henüz vizyona girmeden o günki iktidar tarafından tüm kopyalarıyla birlikte imha edilmişti. Ayrıca yasaya göre düşünüldüğünde bir kitabın suç teşkil edip etmediği ancak kitap yayınlandıktan sonra karar verilir. Ancak kararın içeriği siyasi olunca yasalar işe yaramaz kadavralar haline geliyor. “İleri” demokrasinin ülkemizde vücut bulmuş hali de yeni saldırı dalgasının yüzeye çıkması oluyor. Ahmet Şık’ın basılmamış kitabına girişilen bu yok etme operasyonunun, ülkemizde sadece gazetecilerin değil, düşünen, yazan ve hak arama mücadelesi içerisinde olan herkesin susturulmak istenmesi anlamına geldiğini de ifade etmek gerekir.
14-15_Layout 2 3/30/11 7:28 PM Page 2
f
1-10 NİSAN 2011 Halkın Günlüğü
güncel haber 15
Hapishane müdüründen ölüm tehditleri Tutuklu yakınları, hapishanelerde siyasi tutusaklara yönelik artan tecrit işkencesine karşı kamuoyunu duyarlı olmaya çağırıyor.
fından tutsaklara işkenceler yapıldığı, bu işkencelere gardiyanlardan Tekin ve Zafer adlı gardiyanların da katıldığı aktarıldı. Müdür Haydar Ali Ak’ın işkenceyi ölüm tehditlerine vardırdığı ifade edilen açıklamada, Ak’ın tutsaklara karşı “Hepinizi öldüreceğim” şeklinde tehditler savurduğu belirtildi.
TUYAB, TUAD ve İHD İstanbul Şubesi tarafından Bağcılar’da bulunan Kanal D binası önünde, hapishanelerde yaşanan saldırıları ve derinleştirilen tecriti protesto ederken, ayrıca tutsaklara yapılan saldırılara karşı üç maymunu oynayan burjuva medyanın tutumu da protesto edildi.
Özgür tutsaklar teslim alınamaz Açıklamada Kandıra F Tipi Hapishanesi’nde tutsaklara ayakkabı araması adı altında tecridin dayatıldığı, Tekirdağ F Tipi Hapishanesi’nde ise süngerli odalara kapatma cezalarıyla tutsakların yıldırılmaya çalışıldığı ifade edildi. Açıklamada, Kürt illerinde bulunan hapishanelerde de 10 kişilik koğuşlarda 20 kişinin kaldığı, rutubetli ve sağlıksız koşullarda yaşamak durumunda kalan tutsakların kalıcı hastalıklara yakalandıkları dile getirilirken, hapishanelerde kalamaz raporları olan tutsakların serbest bırakılmadığı ve bütün bunlar yaşanırken, medyanın üç maymunu oynadığı belirtildi.
Kanal D binası girişinde toplanan kitle, “Hapishanelerde tecrit işkencesi sürüyor. Daha ne kadar sessiz kalacaksınız”, “Burjuva görsel basın üç maymunu oynama” yazan pankartları açtı. “Sessiz medya istemiyoruz”, ”İçerde dışarıda tecridi parçala”,”Hasta tutsaklar serbest bırakılsın”,”Medya susma suça ortak olma” yazılı dövizler taşıyan kitle, “ İşkenceci müdürler görevden alınsın”,”Hasta tutsaklara özgürlük”,”Havalandırma hakkı engellenemez” sloganlarını attı. Kurumlar adına yapılan orta açıklamada hapishanelerdeki tecrit işkencesinin 10 yılı aşkın bir zamandır devam ettiğine değinilerek, tutuklu ve hükümlülere karşı sürgün sevklerle, hastane sevklerine götürülürken onursuz dayatmalarla hasta tutsakların tedavi edilmeyerek, ölüme terk edilmeleriyle ifadesini bulan tecrit uygulamalarının giderek derinleştirilmeye çalışıldığına dikkat çekildi. Tek kişilik hücrelerde tecrit koşullarında yaşayan tutsaklara Tekirdağ 1 ve 2 no’lu F
f
Tipi Hapishanesi’nde yapılan baskıların artarak devam ettiği, tutsakların havalandırma haklarının gasp edildiği ifade edilen açıklamada, ağırlaştırılmış müebbet hapisten yatan tutsakların yaşadıkları koşulları protesto etmeleri dahi hapishane idaesi tarafından cezalandırılma gerekçesi yapıldığı aktarıldı.
“Hepinizi öldüreceğim” Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Hapishanesi’nde sayım adı altında hücrelere baskınlar yapılarak, darp edilen tutuklu ve hükümlülere hücre cezaları verildiği ifade edilen açıklamada, Tekirdağ 1 no’lu F Tipi Hapishanesi’nde 2. Müdür Haydar Ali Ak tara-
emrah cilasun
Ergenekon tutuklusu paşalarla, Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal’ın en küçük rahatsızlıklarında yapılan hücre değişiklikleri bile günlerce haber olurken gördükleri işkenceler sonucu kafası gözü kırılan ya da ölüm sınırında hasta olan politik tutsakların haberlerinin ise burjuva basın tarafından yapılmadığı ifade edildi. Demokratikleşme adı altında ülkenin bir hapishaneye dönüştürüldüğü ifade edilen açıklamada, bütün bu koşullara rağmen tecride karşı mücadelenin devam edeceği açıklandı.
ELEŞTİRİ SİLAHI
Buyrun, buyrun! Herze yemeye devam edin
A
rap alemindeki muhteşem ayaklanmalar adeta, bir ateş topu gibi büyüyerek ilerlemekte. Emperyalist dünyanın hem, Arap isyanlarının gazını alıp hem de, “aba altından sopa” gösterip, Libya’nın tepesine ölüm kusması; Yemen’de, Bahreyn’da ve evet, Suriye’de dahi, muhteşem başkaldırılara mani olamamaktadır. 30 küsür senedir böylesi kasırgalara şahit olmamış ve hatta unutmuş, dumura uğramış olan sol cenahdaki nice beyinler, Arap sokaklarındaki isyanlara karşı iki yanlış görüş etrafında bir araya gelmektedir. Bunlardan biri, isyanları küçümsemekte hatta, bu isyanları, emperyalizmin maşası görmektedir. Diğeri ise, “hareket herşey, nihai amaç hiçbirşey” diyen ekonomizmi benimsemiş velhasıl, “saldım çayıra, mevlam kayıra” sorumsuzluğuyla bu, cesur isyanların, doğru, bilimsel, komünist bir önderlikten yoksun olması halinde, arzu edilen köklü rejim değişiklikliğine gidemeyeceğini önemsemeyen anlayıştır. Bu her iki anlayışta, devrimden, komünist bir dünyaya erişmekten umudunu yitirmiş, “ununu elemiş, eleğini asmış”ların fikri dünyasının tezahürüdür. Tabi ki, böyleleri, “Cumhuriyetçi Kemal’e karşı Şeyh Sait’i; İngiliz Kralına karşı, Emir
Emenullah Han’ı, Sovyetlere karşı Mücahitleri, Amerikancı Şah’a karşı Humeyni’yi, Bush’a karşı İmam Ömer’i” destekleyeceklerdir. Tabi ki, böylelerinin umrunda bile değildir; İbrahim Kaypakkaya’nın, Kemal TC’sine karşı, Şeyh Said’in düşün dünyasını değil, Kürt isyanını; Stalin’in, İngiliz emperyalizmine karşı Emir Han’ın düşün dünyasını değil de Afgan halkının direnişini desteklemiş olması. Kaypakkaya ve Stalin’in, bahsi geçen şahsiyetlerin mahiyetini gayet iyi bildikleri, Şeyh Said’in de, Emir Han’ın da insanlığın, komünizme doğru ilerleyişinde ezilip geçilmesi gereken engeller olduğu, tabi ki, böylelerinin umrunda bile değildir. Tabi canım! Ayetullah Humeyni’yi desteklemekte hiçbir beis görmeyenlerin umrunda mıdır; 1979 Şubat’ında, Şah devrildikten sonra, İran’da, Mollalar ile devrimciler arasında kıyasıya bir iç savaşın yaşandığı; İran-Kürdistanı’nın, Mollalar tarafından bir kan gölüne çevrildiği? Tabi canım! Sovyet Sosyal Emperyalistleri, Afganistan’ı işgal ettiğinde, ilk direnişi örgütleyenlerin, antisosyal emperyalist güçler olduğu; Bu güçlerin, 1968’de Afganistan’ın en güçlü devrimci öğrenci hareketi olan Şolecavit’in içersinden geldikleri; Mao’dan etkilenip, direnişin içinde, SAMA adındaki devrimci milliyetçi bir hareketin kuruluşunun ilk adımlarını atarken, Ahmet Şah Mesut ve Gulbettin Hikmetyar gibi CİA beslemeleri
tarafından imha edildikleri, bunları neden ilgilendirsin ki? (Michael Pohly, Kriege und Widerstand in Afghanistan, Das Arabische Buch, Berlin, 1991) Fakat, Sezarın hakkını Sezar’a vermek gerekir. Daha Recep Tayyip Erdoğan, dizlerinin dibine çöküp fotoğraf çektirmeden evvel, Gulbettin Hikmetyar’ı, büyük bir kararlılıkla, başından beri destekleme onuru, gene böylelerine aittir. Tabi ki, böyleleri, Halepçe Katliamı ile Birinci Körfez Savaşı arasındaki dönemde, “Kürdistan’ın iki dağ kartalı vardır; Biri Mesut Barzani diğeri, Celal Talabani’dir” demekte hiçbir beis görmemişlerdir. Aman, lafı mı olur? Daha iki hafta evvel, Süleymaniye’deki Kürt gençliğini, Bağdat’ta başkaldıran kitleleri, yıllardır ABD’nin beslediği, bu iki “kartalın” kurşuna dizdiğinin ne önemi var? Tabi ki, yıllardır ABD’nin finanse ettiği, sonra patakladığı, şimdi de Hamid Karsay hükümetiyle aynı masaya oturtmak istediği Taliban’ın liderinin Molla Ömer olmasının, ne önemi var? Çünkü ne de olsa, şayet, geçmişte yaşamış olsalarmış gene, aynı herzeyi yerlermiş. Buyrun, buyrun. Fin burjuvazisinin, Fransız emperyalizminin, Çarlık artığı Beyaz generallerin, manüple ettiği, niyetleri ne olursa olsun, genç Sovyetlere başkaldıran Kronstand bahriylerinin yanın da yer alın. (Lenin, Kronststadt’tan Parti İçi Muhalefete, Agora, İstanbul, 2010) Buyrun, buyrun! Stalin’e
karşı, Kırım, Kafkas ve Orta Asya halklarının yanında yer alın! Veya siz öyle sanın. Fakat dikkat edin! Kendinizi birden, Gamalıhaç sancağının altında, Türk-i SS Birliklerinin, Alman-Turan ortaklığının mimarı, Türk generali Ali Fuad Erden’in, Türk ırkçılığının babası Zeki Velidi Togan’ın ve o yıllarda genç bir subay olan Alpaslan Türkeş’in yanında bulabilirsiniz. (Patrik von zur Mühlen, Gamalıhaç ile Kızılyıldız Arasında, Şema Yayınları, İstanbul, 2006) Buyrun, buyrun! Mao’ya karşı, Tibet ve Uygur halklarının yanında yer alın! Veya siz öyle sanın. Fakat dikkat edin! Kendinizi bir anda, bütün bir Tibet’in kanını yıllardır emen, 700 Budist papazının ve onların başı CİA beslemesi Dalai Lama’nın yanında bulabilirsiniz. (Mobo Gao, The Battle For China’s Past, Pluto Press, London, 2008) Efendim? Yukarıdaki kaynakçaların sizin için ne gibi bir önemi mi var? Haklısınız! Dün, Fin masalları okuyup, mitoloji keşişliği yaparak, 150 yıllık komünist hareketin başarılarını değil, hatalarını erdem yapmıştınız. Bugün de, 150 yıllık tarihin başarılarını hâlâ görmezden gelerek, komünist topluma gidişin yolu olan proletarya diktatörlüğünü, komünizmin yeni bir tasavurunu redediyorsunuz. Tercihinizi hep, köhnemiş dünyanın ve onun temsilcilerinden yana yapıyorsunuz! Aslında siz, tövbe ediyorsunuz.
16-17_Layout 2 3/30/11 5:11 PM Page 1
16 gençlik Paralı ulaşıma hayır Edirne Belediyesi tarafından toplu taşıma ücretlerine yapılan zamlara öğrencilerin tepkileri devam ediyor Edirne Belediyesi’nin şehiriçi toplu ulaşım araçlarına yaptığı zam, öğrenciler tarafından yapılan yürüyüşle protesto edildi. Aralarında DGH faaliyetçilerinin de bulunduğu Trakya Üniversitesi öğrencileri, belediyenin yaptığı zammı geri alması için Tahmis Meydanı’nda bir araya geldi. Meydanda toplanan öğrenciler “Halk öğrenci birleşsin, zamlar geri çekilsin” pankartını açarak, “Hak verilmez alınır, zafer sokakta kazanılır”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganlarını atarak Saraçlar Caddesi’ne kadar yürüyüş yaptı. Zamları geri çektirmenin yolunun gençlik ve halkın birlikte mücadelesinden geçtiğinin ifade edidiği eylemde, öğrenciler adına bir açıklama yapıldı. Yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi; “Bir hak olması gereken ulaşım, özelde belediyeler tarafından bir sömürü ve soygun aracına dönüştürülüyor. Ulaşımı bu şekilde paralı hale getiren ve halk için çekilmez bir çileye dönüştüren, bugünkü sistemdir. Halkın ulaşım sorunuyla birinci dereceden ilgilenmek zorunda olan belediyeler ise tam bir yağma ve rant kapısı haline getirildiği için, ulaşım veya başka bir konuda halktan yana çözümler üretmenin çok uzağındadırlar. Bizler Trakya Üniversitesi öğrencileri olarak bu adaletsizliğe boyun eğmiyoruz ve eğmeyeceğiz.”
Liselerde yeni uygulama Adana’da Şehit İdare Ataşe Bora Süelkan Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi öğrencilerinin telefonlarına el konuluyor. Şehit İdare Ataşe Bora Süelkan Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi (Motor Meslek Lisesi)’nde öğrencilerin telefonlarına el konularak para karşılığında geri veriliyor. Torba Yasa ile birlikte staj sömürüsünün üst aşamaya vardığı meslek liseleri, ucuz kalifiye eleman açığını staj adı altında sağlamaktadır. Meslek liselerinin eğitim kapasitesi ve sağla(ma)dığı olanaklar ortadayken, Şehit İdare Ataşe Bora Süelkan Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi yeni bir uygulama daha başlattı. Öğrencilerin cep telefonlarına 1 hafta önce çıkarılan yönetmeliğe göre el koyan idare, cep telefonlarını hiçbir hukuki gerekçe göstermeden 20 TL karşılığında velilerin ‘bilgi’si dahilinde geri veriyor. Bu hukuksuz uygulamaların yanı sıra telefonlara el konulduktan sonra, idare elinde ‘inceleme’ye alınıyor. Ayrıca idare; öğrencilerin ödediği 20 TL’lere karşılık olarak, makbuz kesip, okul aile birliğine ‘bağış’ şeklinde açıklıyor. Bir hafta öncesinden başlayan bu yolsuzluklara lise öğrencileri tepki göstererek, ilerleyen günlerde haklarını arayacaklarını belirtiyorlar.
Halkın Günlüğü 1-10 NİSAN 2011
Gençlikten örgütlü Demokratik Gençlik Hareketi (DGH), “Demokratik haklarımız için örgütleniyoruz, özgürlüğümüz için başkaldırıyoruz” şiarı ile başlattığı kampanyasını, 3 Nisan Ankara mitingi ile sonlandıracak Demokratik Gençlik Hareketi, “Demokratik Haklarımız İçin Örgütleniyoruz, Özgürlüğümüz İçin Başkaldırıyoruz” şiarı ile başlattığı kampanyasını 3 Nisan Ankara mitingi ile sonlandıracak. DGH örgütlü bulunduğu bütün liselerde ve üniversitelerde; paralı eğitim politikalarına ve eğitimin metalaştırılarak piyasaya endeksli bir eğitim modelinin hakim kılınmasına karşı eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim şiarını, öğrencilerin demokratik haklar mücadelesinin bir parçası haline getirmek olduğunu belirten DGH, bu kampanyasıyla birlikte aynı zamanda her bir üniversitede açığa çıkan öğrenci sorunlarına dair pratik adımların örgütlenmesini kendisine temel yönelim olarak belirlemişti. DGH’nin, kampanyasının amacına uygun olarak bulunduğu bütün alanlarda örgütlediği tüm çalışmalar, önemli bir deneyim ve birikimi arkasında bırakarak etkin bir aşamaya ulaşmış durumda. DGH, 20 Şubat-1 Nisan tarihlerini kapsayan kampanyası boyunca sergilediği yaygın yerel pratiklerden elde ettiği birikimi, 3 Nisan’da Ankara’da “Güvenceli İş, İnsanca Yaşam” şiarıyla DİSK, Türk-İş ve KESK’e
bağlı sendikaların örgütlediği; tüm hayatın güvencesizleştirilmesine, esnek çalıştırmaya, taşeronlaştırmaya, sendikasızlaştırmaya karşı gerçekleştirecek merkezi mitinge taşıyarak kampanyasını sonlandıracak.
Kampanya kapsamında, hedeflenen “örgütlenme” perspektifi doğrultusunda, başta yakın ilişkileri olmak üzere, yüzünü, gittikçe belirginleşen yeni demokrasi mücadelesine dönen kitleler içerisinde ortaya konan “örgütlü mücadele” çağrısı, DGH tarafından kampanya süresince vurgulanan
en önemli noktalardan birisi oldu. Başta İstanbul, Ankara, Dersim, Eskişehir, Adana, Mersin, Edirne, Çanakkale, İzmit, Amed, Antalya, Denizli, olmak üzere birçok ilde kitlesel şekilde gerçekleştirilmeye gayret edilen bildiri, afiş ve pullama çalışmalarının yanı sıra, gerek üniversitelerde ve liselerde gerekse de şehir merkezlerinde, emekçi semtlerde stant faaliyetleri, eylemler, açık toplantılar, üye ve taraftar toplantıları örgütlendi ve bu dolayımla halk gençliğiyle buluşuldu.
Milliyetçi kışkırtmalara Malatya İnönü Üniversitesi’nde son dönemlerde yaşanan sivil- faşist saldırılar Malatya Demokrasi Platformu tarafından yapılan eylemle protesto edildi.
Malatya İnönü Üniversitesi’nde son dönemlerde yaşanan sivilfaşist saldırılar, 27 Mart tarihinde yapılan eylemle protesto edildi. Malatya Soykan Parkı’nda yapılan eylemde yapılan açıklamayı Demokrasi Platformu adına Eğitim Sen Şube Başkanı ve KESK Malatya Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Ali
Ekber Baytemur yaptı. Yapılan açıklamada yaşanan saldırılara ve saldırılar sonrası gelişmelere değinen Baytimur; “Son dönemlerde Malatya İnönü Üniversitesinde yaşananlar kaygı vericidir. Malatya İnönü Üniversitesinde 22 Mart 2011 günü yaşanan olaylar sonucu 3 öğrencinin yaralanması, 16 öğrencinin gözaltına alınması ve bunlardan 2’sinin tutuklanması bizlerin kaygılanmasında ne kadar haklı olduğumuzun kanıtıdır. Üniversitemizde yaşanan bu olayın Newroz kutlamalarının hemen sonrasına denk gelmesi tesadüf olmasa gerek. Üniversitede öğretim görevlisi sıfatı taşıyan,
16-17_Layout 2 3/30/11 5:11 PM Page 2
gençlik 17
mücadele çağrısı
GENÇ YORUM
sinan çakıroğlu
EMPERYALİST İŞGAL ALTINDA ‘REJİM DEĞİŞİKLİĞİ’ HALLERİ
U
zun zamandır Ortadoğu’da gelişmekte olan halk ayaklanmaları, Libya süreciyle birlikte biraz ezber bozan bir duruma girmişti. Kaddafi rejiminin, ezilen halk yığınları ve ülkedeki diğer gerici feodal unsurlar üzerindeki canice diktatörlüğü, çelişkinin yasasından bağımsız olmayarak, haklı isyanlara neden oldu. Ezilen halk yığınları canhıraş bir başkaldırı göstererek, yarım asırlık Kaddafi sultasını sallamaya başladılar. Sol basında, ‘petrolün sömürgeleştirilmesi’ başlığı altında yürütülen tartışmalarla, emperyalist işgale ilişkin çeşitli yorumlar yapılırken, sanki Kaddafi gericiliğinin çok uluslu şirketlerden bağımsız bir petrol piyasası imajı varmışçasına çizilen resim, bir dizi kafa karışıklığına neden olmaktadır. Bilinir ki Kaddafi, Batılı emperyalistler tarafından “kabına sığmaz” olarak nitelendirilse de, emperyalist-kapitalist sistem ile iç içe birliktelikleri söz konusuydu. Libya’nın yer altı kaynakları her ne kadar Kaddafi’nin “haşarılığına” takılsa dahi, pazara sunulması, işlenilmesi tamamen emperyalist sistem tarafından yapılmaktaydı. Yani, kimilerinin dediği gibi, “kontrol altına alınmak istenen petrol” zaten kontrol altındaydı. Tabi ki emperyalist güçler, mevcut olanı sorunsuz himayesi altına almak isterler. Bunu her zaman arzularlar. Ama zaten kontrolü altında olan bir durumu, sorunsuz hale getirmek için, fiili işgali göze almazlar. Fiili işgal için daha büyük nedenleri olmalıdır. Peki gerçekleşen işgaldeki ana hedef nedir? Sınıflar tarihinde gözlemlenen en güçlü olgu şudur; egemenler, ezilenlerin asla ayaklanmasını istemezler. Ne pahasına olursa olsun ezilenlerin ayaklanması, ezilenlerde mevcut gerici rejimlerin yıkılabileceği düşüncesini uyandırır. O yüzden, egemenler, bir yere müdahale ettiklerinde, halk kitlelerini, müdahale ettikleri coğrafyanın gerici güçlerine karşı ayaklanmasını ilk temelde önermezler. Çaresiz kaldıklarında gündeme alırlar ama bu onların kullanacağı en son şıktır. Ezilen sınıfların kendi yakıcı güçlerini keşfetmelerini asla istemezler. Emperyalizmin ve gerici uşakların kâğıttan kaplan olduklarını görmelerinden korkarlar. Tüm bunlardan ötürü, Ortadoğu’daki ayaklanmalarla birlikte ilk paniğe kapılan emperyalistler olmuştur. Her ne kadar kaos ortamlarından yararlanıp, çeşitli komprador grupları arkalarına alıp, halk yığınlarının devrimci değişim taleplerini kendi mecralarına kanalize etseler dahi, kontrol dışı ortaya çıkan kaos emperyalistlerin işi değildir.
DGH; 3 Nisan’da Ankara’ya Kampanyası boyunca hedefinin, öğrenci gençliği kendi hakları için mücadeleye seferber etmek olduğunu belirten DGH, kampanyası ile birlikte ele aldığı yakıcı gündemleri kampanya bitiminden sonra da işlemeye devam edeceğini, yakaladığı olumlu ivmeyi 1 Mayıs’ta alanlara taşıyarak ve kitle faaliyetlerinde derinleşerek yaygınlaştıracağının altını çizdi. Bilhassa son dönemlerde yeni demokrasi güçleri üzerinde artan baskıların ve saldırı politikalarının da teşhirini yapan DGH, birçok alanda faaliyetçilerinin gözaltına alınması ve tutuklanmasına karşı verilecek cevabın her yönüyle gelişkin bir gençlik
mücadelesi yaratabilmek, fabrikalarda, tarlalarda, okullarda, yeni demokrasi mücadelesini. daha görünür kılmakla mümkün olduğunu dile getirdi. Üniversitelerde ve liselerde yaşanan sorunların, hak gasplarının, paralı eğitim uygulamalarının, anadilde eğitim talebine yönelik artan baskıların, işçi ve emekçilerin yaşadığı ekonomik, siyasal, sosyal vb. saldırılardan bağımsız olmadığını savunan DGH, ancak sınıf mücadelesi içerisinde emekçi yığınların mücadelesiyle bütünleşen bir gençliğin kendi yarınlarını kazanmaya muvaffak olabileceğini belirtti. Bu bilinçle DİSK, KESK ve Türk-İş’e bağlı sendikaların örgütlediği 3 Nisan Ankara Mitingi’ne çağrı yapan DGH, tüm halk gençliğini DGH saflarında mitinge katılmaya çağırdı.
izin vermeyeceğiz daha öncede etnik ve inanç farklılıklarından dolayı öğrencilere aşağılayıcı ve hakaret edici tavırlarıyla öne çıkan Salim Çörçe’nin, bu olayların tertipleyicisi ve taşıyıcısı olması noktasında düşüncelerimizin olduğunu sizlerle paylaşmak istiyoruz. Adı geçen şahsın, üniversite okuma hakkını elde etmiş, Kürt ve Alevi öğrencilere yönelik baskıcı ve engelleyici tutumlar takınması başta Anayasa olmak üzere diğer yasalarda da açıkça suç oluşturmasına rağmen; bu konuda daha önceki fiilleri hakkında suç duyurularında bulunulmasına rağmen, bu kişiye dokunulmaması bir çok soruyu aklımıza getirmektedir.” dedi. Üniversite yönetiminin yaşananlara kayıtsız kaldığını dile getiren Baytimur, Malatya Demokrasi Platformu olarak, ırkçı, gerici, milliyetçi ve şoven kışkırtmalara izin vermeye-
ceklerini sözlerine ekleyerek, “Malatya da ve üniversitemizde huzuru bozmak isteyen, maalesef profesör unvanı almış, mesleğinin dışında ve mesleğine yakışmayan tutum içinde olan Salim Çörçe‘yi durdurun! Önümüzdeki süreçte yaşanabileceği kuvvetle muhtemel olayların ve sonuçlarının sorumlusu sizler olacaksınız. Olayların tek sorumlusu ve suçlusu gördüğünüz öğrencilerinize baskı ve şiddetle değil, onların sürece demokratik katılım kanallarının önündeki engelleri kaldırarak yaklaşın. Bizler Malatya’da ve üniversitemizde gençlerimizin huzurlu, güvenli ve barış içinde yaşamalarını istiyoruz. Bu konuda gençlerimize sahip çıkıyor, baskı, şiddet, gözaltı ve tutuklamaları kınıyoruz. Bu ve bundan sonrasındaki olayların da takipçisi olacağımızın ve müdahil olacağımızın bilinmesini istiyoruz.” ifadelerine yer verdi.
Hatırlanmalıdır ki, ABD ve Avrupalı emperyalistler son ana kadar Mübarek’in kalmasını istiyorlardı. Yine Fransa Bin Ali’nin “adil” seçimlere kadar kalmasını istiyordu. Ama halk yığınlarının devrimci istemleri karşısında tutunamayarak, manevra yapmak zorunda kaldılar. Halk güçlerinin haklı meşru isyanlarını, Ortadoğu’nun yeniden organizasyonu sürecine dâhil etmeye çalıştılar-çalışıyorlar. Tüm bu yaşananlarda şu tecrübe çıkmalıdır ki, emperyalistlerin ilk korktukları halk kitlelerinin haklı-meşru isyanlarıdır. Bu isyanların anti-emperyalist bir boyuta devrilmemesi için, ittifak yaparak “rejim değişikliğine” gitmeyi zorunlu olarak görürler. O yüzden, zaten kendi kontrolünde olan bir ülkenin petrolünün peşine koşmak, olsa olsa atıl bir nedendir. Halk güçlerinin Kaddafi ile hesaplaştığı, çeşitli aşiret topluluklarının bağımsızlığını ilan ettiği ve ‘yeşil’ emperyalizmin bölgedeki gücünü göz önünde bulundurdukları için, inisiyatifi kaybetme riskine girmeleri beklenilemezdi. Müdahale bu yüzden gündeme girdi. Emperyalist işgalin esas eksenini, halk isyanının nereye çıkacağını bilmedikleri için, petrolün kontrolünden ziyade, ezilenlerin devrimci istemleri ve diğer gerici aşiretlerin kontrolü oluşturuyordu. Bu sayede de, çokta hoşlanmadıkları Kaddafi’den kurtulmuş olacaklardı. Emperyalist, koalisyon güçleri ile başlattıkları işgal operasyonunu NATO komutasına sokarak, “hukuki” bir durum sağlayıp, “rejim değişiklinin” kaçınılmazlıkları üzerinde duruyorlar. “Rejim değişikliği” egemenlere, her derde deva “insan haklarına” uymayan iktidarlara “müdahale” etmenin kapısını aralıyor. Artık sınır ötesinden nükleer bomba aramaya, ikiz kuleleri düşürmeye ihtiyaç duymuyorlar. Rejimin “insan haklarına” uygun olmaması kâfi! Artık bu “hak” hangi dönemlerde genişler hangi dönemlerde kapanır, emperyalist kampın kendi çelişkileri belirleyecek. Emperyalist işgale karşı ne yapılması gerektiği sorusunu sormak yerine, ne yapılmaması gerektiğinin altı çizilmelidir. Devrimci komünistlerin, bir şeye karşı olmama babında, düştükleri bir dizi yanılsama vardır. Bunlar deşifre edilmeden, emperyalizme karşı olayım derken, başka gericiliğe taraf olmamak içten bile değildir. Gazetemizin 7. sayısında sayın Oruçoğlu, ‘Kim Haklı’ metaforu üzerinden, bazı tespitlerde bulunmuştur. Hak meselesini sınıfsal boyuttan çıkarıp, hümanist refleks boyutuna sokan algılayış, uluslararası komünist hareketin (UKH) sıkıntıları arasındadır. Her daim baş düşman arama hastalığı, mekanik bir saplantıdır. Bundan dolayıdır ki Şah’a karşı Humeyni’yi destekleyenler, Humeyni’nin hunharca katliamları altında ezilerek, olası bir İran demokratik devrimini uzun bir dönem kapadı. İroninin kendisi şu ki, tecrübesiz olan İranlı komünistlerin Humeyni’yi o yıllarda desteklemesini “normal” karşılayabiliriz ama onca yaşanan deneyime rağmen Oruçoğlu’nun bu tavrına ne diyebiliriz? “Haklılık” aidiyeti üzerinden sınıf savaşımı yürümez. Bazen gerçeğe işaret etmek, doğruya işaret etmek değildir. Zira Erdoğan da Dersim katliamından bahsetmektedir. Talebi haklı, ama haklı talebi, dünya gericiliğinin yeni yönelimine hizmet etmektedir. Her koşul altında baş düşman arayan mekanik materyalistler değil, tarihsel zorunluluklar gereği Çan-Kay-Şek ile güç birliği yapan ama güçlerini katiyen “hak” için dağıtmayan, komünizm mücadelesi için seferber edenler olmalıyız. Libya’da emperyalist işgale karşı çıkarken Kaddafi’nin direniş pozisyonunu gözetenler ve halk isyanının, devrimci komünizme yürümesine yol açanlar olmalıyız. Son sözümüz bu olsun…
18-19_Layout 2 3/30/11 5:12 PM Page 1
1-10 NİSAN 2011 Halkın Günlüğü
‘
Bilmeyen var mı? Davaların hazırlık süreçlerinde, emniyet sorgu, savcılık sorgu ve hâkimlik sorgu süreçlerinde insanlar, yıllarca savunman/avukat desteğinden yoksun bırakıldılar. Bunlar İstiklal, Sıkıyönetim, Devlet Güvenlik, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nde hep böyleydi; Cumhuriyet kurulduğundan beri…
“Özel Yetkili Mahkemeler”e Tarihi Kenar Notları 1 [1]
g Temel DEMİRER “Suya sabuna dokunmadan bir mendil bile temizlenmez.”[2] Bütün davalarda, o muhteşem tebessümüyle hep yanı başımızda olan -oturum başkanıŞenal Sarıhan, kendisinden çok şey öğrendiğim Turgut Kazan ve Erzincan mağduru İlhan Cihaner ve diğer arkadaşlarımla “12 Mart Olağanüstü Mahkemelerinden Özel Yetkili Mahkemelere Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği” konusunda konuşmak bana ister istemez bir tarihi anımsatıyor… Aslı sorulursa tarihsiz hiçbir şey yok; tıpkı “Summum jus suma injuria/ Hukukta ifrata kaçmak en büyük haksızlıktır,” kapsamında irdelenmesi gereken “özel yetkili mahkemeler” gibi… İnsan hakları savunucusu avukatlardan, muhalif basına yapay suçlamalarla birbiri peşi sıra açılan davalardan; hak ihlâllerinin sürekli hedefini oluşturan radikal sosyalistlere, militan işçilere, Kürtler’e, muhalif aydınlara, hak savunucularına, vicdanî retçilere, ÇUŞ’ların çıkarlarına taş koyan çevre eylemcilerine hepimiz hedefteyiz…
Bu kapsamda dün yanlış olan bugün de yanlıştır; veya dünkü doğruysa bugünkünün yanlış olduğu iddiası abes ile iştigal olur… “Özel yetkili mahkemeler”de rahatsız olduğumuz adı üstünde “özel yetki” değil midir? Ancak bu da yeni değil! Bilmeyen var mı? Davaların hazırlık süreçlerinde, emniyet sorgu, savcılık sorgu ve hâkimlik sorgu süreçlerinde insanlar, yıllarca savunman/avukat desteğinden yoksun bırakıldılar. Yargılama sonuçlarında verilen kararlar, çoğu zaman, emniyet, savcılık ve hâkimlik sorgu süreçlerinde avukat/savunman yardımı olmadan alınan ifadelere dayandırıldı. İnsanlar, savunman olmadan, hukuki yardım alamadan (işkence, aldatma, v.b. yöntemlerle) alınan veya kendileriyle bir şekilde ilişkilendirilen ifadeler nedeniyle idam cezasına, müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
malı, irdelemeliyiz… Bu da ancak tarihi göz ardı etmeden olur. Unutmayın: “Çoğu kez ilk keşfeden biz değiliz… Sandığımızdan çok daha fazla şey keşfedilmiştir,” diyen W. Goethe ekler: “Asıl her şeyin nasıl da basit olduğunu gösterebilmekle çok iş yapmış oluruz.”[3]
I) SORU(N)LAR “Soru(n)” kanımca şu: İstiklal, Sıkıyönetim, Devlet Güvenlik adlarıyla yaşanmışların, yapısal olarak Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nden hiçbir farkı yoktur… Bu bağlamda yaşanan son olaylardan hareketle Deniz Kavukçuoğlu’nun, “Hukukun araçsallaştırılması”ndan söz etmesi… “AKP hukuk devletini sona erdirmeye hazırlanıyor,”[4] denilmesi…
polisin tekmeleriyle bebeğini kaybetmesi, bu olay sırasında esas polisin şiddet gördüğüne dair açıklama, cezaevlerindeki hasta tutukluların serbest bırakılmaması, duvarların arkasında yapılan işkenceler… Bunlar mı?
Bunlardan neden mi söz ediyorum; kanım odur ki, hukuksuzluk Cumhuriyet’in yapısına mündemiç bir olgudur; ve Ergenekon benzeri davalarda yargılananlar tek “mağdur” değildirler…
I.1) HUKUKUN SORU(N)LARI Bu neden böyle mi? “Hukuk”un sınıfsallığından… Özünde soru(n), sadece budur; ne bir fazla ne de bir eksik… Biliyorum buna, “Marksist lafziyat” diyeceksiniz ama ben sizlere, ‘Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji’de, Gönenç Ünaldı imzasıyla yayınlanan “Hukukun Üstünlüğü ve Toplumdaki Yansımaları” başlıklı yazıdan, “Oligarşik düzende, hukukun üstünlüğünden söz edilemez,”[5] saptamasını aktarıp, tekelci kapitalizmin oligarşik bir dikta olduğunu anımsatmakla yetineceğim…
Bunlar İstiklal, Sıkıyönetim, Devlet Güvenlik, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nde hep böyleydi; Cumhuriyet kurulduğundan beri…
Veya Orhan Bursalı’nın, Kafka’nın, “Joseph K.: Neden tutukluyum?”. Yanıt: “Nedenini söylemek bize düşmez.. Soruşturma başladı. Vakti gelince her şeyi öğreneceksiniz…” repliğini anımsatması beni cidden şaşırtıyor…
AKP keyfiliğini kabul etmek, onaylamak mümkün değil; ama öncekileri onaylamanız mümkün müdür?
Joseph K.’lar, Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali vd’leri gibi Cumhuriyet’in kuruluşundan beri tarihimizin bir parçası…
Ancak bu “yeni” değil…
AKP bir tarihin mirasçısıdır; soru(n) ise, sadece AKP değil, mirasçısı olduğu tarihtir…
“Hukuk devleti” denen şey “AKP ile mi sona erdi”? Hadi canım sen de?!
“Devlet menfaatini koruma” söylemiyle olağanüstünü “olağanlaştıran” bir hukuk(suzluk) yorumu coğrafyamızın gündeminde oldu hep…
“Hukuk”u, devletin bekası/ güvenliği sorunu olarak algılayıp, sürecin aslî öznelerinin kolluk kuvvetleri olduğunu kabul etmiş olursunuz ki, “özel yetki” de budur!
“Formel” olarak “Hukuk, hissetmektir” der, hukuk filozofu A. Von Jhering…
Bunda yapısal olarak “değişen bir şey” yok; sadece biçim yani uygulayıcılar farklılaştı…
Örneğin işkenceye dayalı alınmış veya kolluk kuvvetleri tarafından hazırlanıp imzalatılmış/imzalanmak zorunda bırakılmış ifadelerden, atf-ı cürüm mahiyetindeki itirafçı ifadelerine uzanan “veriler”e dayanan bir “hukuk(suzluk)”, adil olabilir mi?
Mesela general Muğlalı’nın kurşunlattığı 33 Kürt’ten, “Hatay’da Valilik, PKK’lı sanılarak öldürülen 2 köylünün ailesine 21 bin 650’şer lira tazminata hükmetti… Böylece 233 kurşunla öldürülen köylülere kurşun başına 93’er lira düşmüş olacak!” haberine hangi “Hukuk devleti”nden söz ediyorsunuz? Bu mu “Hukuk devleti”?
Hukukçu hukuku hissetmiyorsa, yaptığı işin şoförlükten, seri üretim yapan fabrika işçiliğinden farkı yoktur. Çünkü hissetmeyen, otomatikleşen bir düşünce ancak oralarda işe
Kolay mı? Kolluk kuvvetleri, yargı sürecinin doğrudan müdahili, savcısı, hatta yargıcı konumundalar…
“Özel yetkili mahkemeler” deyince İstiklal, Sıkıyönetim, Devlet Güvenlik, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri gibi isimlerle tanımlanan siyasal nitelikli davalarla maruf bir iktidar olgusundan söz etmiş olursunuz…
Bugün burada esasa müteallik olanı konuş-
Yani düşüncelerini ifade etmek isteyen üniversite öğrencilerinin maruz kaldığı şiddet, o eylem sırasında 19 yaşındaki bir genç kızın
İşin özü bu olmasına bu da, bir de, benim de asla küçümseyip, inkâr etmediğim “formel” yan var…
Hukuku hissetmek, hukuk hafızlığının ve “malumatfuruş”luğun ötesinde, hukuku “hak”la, “insaf”la, “şefkat”le meczetmek, “özgür” düşünebilmek, “analitik” sorgulayabilmektir.
18-19_Layout 2 3/30/11 5:12 PM Page 2
güncel analiz dar boyutuna değinmeden temelli bir yanıt bulmak mümkün değildir… Erinç Yeldan’ın belirttiği üzere, “1980’in neoliberal muhafazakâr dönüşümü Türkiye’de de 12 Eylül’ün anti-demokratik uygulamaları aracılığıyla sürdürüldü. 12 Eylül darbesini izleyen günlerde, bir yandan emeğin politik ve sendikal örgütleri yasaklanır ve on binlerce yurtsever, demokrat, aydın ve işçi lideri cezaevlerinde işkence görür iken; bir yandan da ekonomi Dünya Bankası ve IMF uzmanlarınca hazırlanan yapısal uyum programları uyarınca, serbestleştirme, özelleştirme ve kuralsızlaştırma yoluyla küresel kapitalizmin yasalarına tabi kılınmaktaydı. Bu süreçte en ağır darbeyi de emeği ile yaşayan sınıflar almıştı.” Yani 12 Eylül 1980, kapitalizmin neo-liberal “24 Ocak Programı”nı hayata geçirmek için devreye sokulan ekonomi-politik saldırganlığıydı…
Eğer 12 Eylül’ün faillerini yargılayacaksanız; söz konusu ekonomi-politik sistemle hesaplaşmanız gerekir! Tıpkı Sadi Şirazi’nin, “Kuş bakışı bakmak güzeldir, fakat kuş gibi bakmamak şartıyla,” deyişindeki gibi… Şirazi’nin uyarısının altını bir kez daha çizerek Meral Tamer’den aktarayım: “TÜSİAD, güçlü sendikalar ve sola karşı kurulmuştu… Yıl 1981: TÜSİAD 10 yaşında… Rahmetli Ali Koçman TÜSİAD Başkanı ve TÜSİAD’ı ‘Büyük sermayenin çıkarlarını korumak için kurulmuş bir baskı grubu’ olarak tarif ediyor. 12 Eylül darbesinin ertesindeki Türkiye’de TÜSİAD, iş dünyasının taleplerini duyurmada açık ara öne çıkarak TOBB’u gölgede bırakıyor.” yarayabilir.” Adalet” bir duygudur. Hukuktan da önce gelir. Hukuk düzeninde var olmakla birlikte, onun önünde giden, ondan da önce gelen bir “başvurma” yeri, hak, nısfet, insaf ve şefkat duyguları ile örülmüş bir değerdir. Bu yüzden adalet, kendine özgü karakterini, meşruiyetini, taş duvarlarına yasanın soğukluğu sinmiş görkemli “adalet sarayları”ndan değil, vicdanların “iç adalet sarayı”ndan alan bir bilinç formu, bir duygu derinliğidir. Ancak “formel” olarak; Gürsel Kasım’ın, “Devlet, bireye yönelik hak ihlâlini önleyen güç olacağına, soru soran bir güç olarak çıkar karşısına,” notunu düştüğü Cumhuriyet hukuk(suzluğu)u açısından yukarıda zikredilenler geçerli değildir; Cumhuriyet tarihi boyunca olmamıştır da… Sadece AKP operasyonuyla değil; öncesinde de yani Cumhuriyet tarihi boyunca coğrafyamızda yargı “bağımsız” falan değildi… “Yargı bağımsızlığı” mı dediniz? Evet “Bu ülkede yargı bağımsızdır! Darbecileri soruşturmaz. Yargı bağımsızdır! Darbecileri yargılamaz. Yargı bağımsızdır! Askerimizi el üstünde, hukuk üstünde tutar. Yargı bağımsızdır! Suikastçıları soruşturmaz! Yargı bağımsızdır! Genelkurmay ‘andıç’larına dokunmaz. Yargı bağımsızdır! Hükümete gündüz yazdığı muhtırayı gece yarısı sitesinde yayımlayan Genelkurmay Başkanı’nı soruşturmaz. (…) 27 Nisan muhtırasında, ‘Ne mutlu Türküm diyene’ demeyenleri düşman ilan edebilen Ge-
nelkurmay Başkanı’na bu da ne demek oluyor diye sorma gereğini duymaz. Yargı bağımsızdır! (…) Kara Kuvvetleri Komutanı’nın adını Şemdinli iddianamesine yazan savcı Ferhat Sarıkaya’yı meslekten men edebilir. Yargı bağımsızdır! 12 Eylül darbecilerinin yargılanması için iddianame düzenleyen savcı Sacit Kayasu’yu meslekten men edebilir. Yargı bağımsızdır! Şemdinli davasında bilmem kaç yıl hapse mahkûm edilen asker kişileri önce askerî mahkemeye havale eder, sonra serbest bırakabilir. Yargı bağımsızdır! Faili meçhul cinayetleri soruşturmaz. Yargı bağımsızdır! (…) İnsan haklarından bağımsızdır. Bireyden bağımsızdır. Evet, yargı ‘tam bağımsızdır’ bu topraklarda...”[6]
Bu yalana inanmamızı kimse, ama hiç kimse, herhangi bir “gerekçe”yle istemesin bizlerden! Hem de 12 Mart’ları, 12 Eylül’leri Cumhuriyet’in bekası için yaşatılmışlığımız sınıfsal “hukuk(suzluk)”la…
II) 12 EYLÜL NEDİR? Genco Erkal oyunu ‘Nereye Gidiyoruz?’u, Meltem Yılmaz ile konuşurken, “Son yıllarda 12 Eylül’ü konu alan birçok ürün ortaya çıktı ama kaçı akılda kaldı?” sorusunu, “Aklımızda kalmadığına göre gerçek bir hesaplaşmadan söz edemeyiz herhâlde” diye yanıtlarken; işin iktidar boyutuna hiç girmek istenmemesine dikkat çeker… Gerçekten de “12 Eylül nedir?” sorusuna; ikti-
Bu öyle bir öne çıkarmaydı ki TİSK Başkanı Halit Narin 12 Eylül’ün “anlamını” darbeden sonra şöyle açıkladı: “Şimdiye kadar biz ağladık, şimdi sıra onlarda.” 12 Eylül’le birlikte devlet sermayenin ihtiyaçları temelinde yeniden organize edildi. Dönemin önde gelen sermaye örgütleri arasında yer alan TÜSİAD, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) ve Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası (MESS) darbenin yapılması için adeta davetiye çıkarmışlardı. Tıpkı İbrahim Bodur’un, “Demirel hükümeti serbest piyasa ekonomisi diye tanımlanan modeli hayata geçirmeye başlayan bir program hazırlamış ve bunu da 24 Ocak kararları üzerinden şekillendirmişti. Ancak bu programı fiilen uygulayacak yeteneğe ve güce sahip değildi. Bu nedenle bu programı uygulamak önce askerî rejimin tercihleri doğrultusunda şekillenecek hükümetlerin görevi olacaktı... 24 Ocak Kararları’nı başarıya ulaşmasında en büyük pay 12 Eylül yönetimine aittir,” sözlerinde ifade (ve itiraf) ettikleri üzere…
O hâlde 12 Eylül bir suçsa, suçluyu öven, teşvik eden sermaye ve sermayedarlar da unutulup, göz ardı edilmemelidir; 12 Eylül’ün yolunu döşeyenler gibi…
II.1) KISA BİR PARANTEZ: 12 EYLÜL’E NASIL GELİNDİ VE NE OLDU? ABD’nin “Bizim Çocuklar” dediklerinin eseri olan 12 Eylül’e nasıl gelindiği, 12 Eylül’ün ne ve nasıl bir Gladio hikâyesi olduğunun da net anlatımıdır… 12 Eylül 1980 darbesine giden yolda çoğu kontrgerillaya mal edilen birçok suikast gerçekleştirildi. Bunların mimarı da bugün “derin (denilen) devlet”ti. Kaçınılmaz olarak da söz konusu suikastların çoğu “faili meçhul” kaldı
ve davaları tek tek zamanaşımından düştü. Tıpkı DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler, Doç. Dr. Bedrettin Cömert, Prof. Dr. Ümit Doğanay, gazeteci İlhan Darendelioğlu, Prof. Cavit Orhan Tütengil ve Ümit Kaftancıoğlu v.b. aydın, gazeteci ve sendikacılar gibi… Bilindiği üzere Türkiye’de kontgerilla faaliyetleri 1952’deki NATO’ya üyeliğiyle başlarken; 67 Eylül olayları, Kanlı Pazar, 1 Mayıs 1977 Katliamı, Deniz’lerin idamı, Kızıldere, İbrahim Kaypakkaya’nın katli vd’leri de bu çerçevede ele alınmalıdır… Gerçekten de Türkiye’de gerçekleştirilen darbeleri anlamak ve anlatmak için belki daha eskiye, 1950’lere kadar gitmek gerekir. Askerî müdahaleler ile “Gladio” tarihçesinin paralellik göstermesi bir tesadüf değildir! Anımsanacağı üzere Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı olarak görev yapan Doğan Öz, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e ilettiği bir raporda, 12 Eylül 1980 öncesi yaşanan olayların ardındaki gücün kontrgerilla olduğunu ifade etmiş, kontrgerillanın da CIA yönlendirmesiyle TSK’ye bağlı Özel Harp Dairesi ile ilintisi olduğunu dile getirmişti. Doğan Öz, ülkücülerin çoğunlukta olduğu Ankara Cebeci’deki Site Yurdu’nun aranmasını gerçekleştirdikten hemen sonra 24 Mart 1978’de evinden çıkıp Kızılırmak Caddesi’nde arabasına bindiğinde silahlı saldırıya uğramış ve can vermişti ki, bu da “derin (denilen) devlet”in Gladiocu katliam hikâyeleri açısından “tesadüf” değil, Cumhuriyet hukuk(suzluğ)unun “raison d’état”sıdır…
Bu kabul edenlerin, bugün, Fethullah aleyhine konuşan/ yazan herkesin uydurma gerekçelerle gözaltına alınmasını eleştirmeye kalkışması, çifte standart ve ikiyüzlülükten başka nedir ki? Bu arada 9 Ekim 1978 gecesi Ankara’nın Bahçelievler semtindeki; Ankara Balgat’ta 10 Ağustos 1978’de dört kahvehanenin taranmasını; 12 Eylül darbesine giden sürecin kilometre taşlarından biri olan 16 Mart katliamını; 16 Mayıs 1978 gecesi Ankara Etlik Piyangotepe’de Çelik Kahvehanesi’nin taranmasını; 12 Haziran 1980’de İzmir İnciraltı Öğrenci Yurdu katliamını; Çorum ve Maraş’ı unutamayız!
Bunlar ve benzerleri coğrafyamızda oldu ve hiçbiri “bağımsız” yargı tarafından doğru-dürüst soruşturulmadı, ki buda Cumhuriyet hukuk(suzluğ)unun “raison d’état”sının parçalarıdır… Tıpkı söz konusu hukuk(suzluğ)un işkenceleri, “kayıplarıyla” 12 Eylül’ün insanlık suçları gibi… Hani Mamak’tan Metris’e oradan da Diyarbakır’ın 5 no’lu zindanına uzanan zulümdeki gibi… Resmî olmayan rakamlara göre 1980-1984 arasında Diyarbakır 5 No’lu Askerî Cezaevi’nde 5 ile 7 bin arasında çoğu politik tutuklu kişi kalmıştı. Nimet Tanrıkulu’nun, “Diyarbakır’da başka bir şey olmuştu. Bunu vahşetle bile açıklamak mümkün değil, onun da ötesinde,” diye tanımladığı 5 No’lu Cezaevi, 12 Eylül’ün simgesidir. İnsanlığın iki yüzünün de en rafine biçimiyle özetlenebileceği bir simgedir. Bir yanında “Biz insanlar nasıl bu kadar alçak, bu kadar acımasız, bu kadar onursuz olabiliyoruz” sorusu. Öbür yanında ‘biz insanlar’ın, bu alçaklık, acımasızlık ve onursuzluğa, bedeli hayatla ödenen isyanı… DEVAM EDECEK
20-21_Layout 2 3/30/11 5:16 PM Page 1
ANTAGONİZMA
muzaffer oruçoğlu
HALK DEVRİMİNDEN AKBABA DEVRİMİNE
E
vet. Korkulan oldu. Devrim, büyük bir kararlılıkla, can çekişmeye başlayan cesedin üzerine yürüme cesaretini ve gücünü gösteremedi. Ceset canlandı, ayağa kalktı, karşı saldırıya geçti. Batının akbabaları -bu benzetmeyi akbabalardan özür dileyerek yapıyorum- son yirmi yıldır başlarını ağrıtan cesedi, devrimin yükselişe geçtiği günlerde, gözden çıkardılar ve devrimi kontrol altına alma çabalarını iyice yoğunlaştırdılar. Bu Cesedin fena halde zoruna gitti. Durum değişip, rüzgar ters yönden esmeye, yani ceset canlanıp saldırıya geçmeye başlayınca, Akbabalar telaşa kapıldılar. Cesedin, duruma hakim olacağından, kendilerinden iyice kopup, Sibirya ayısına yaklaşacağından korktular. Alelacele bir kararla, Bingazi’ye dayanan ve kendilerine de meydan okuyan cesede saldırdılar. Ceset, devrimi yutmak üzereydi. Akbabalar, devrimi “kurtardılar”. Şimdi sıra, devrimi silahlandırıp, cesede son darbeyi vurmak, ve devrimin yeşile çalan güvercin ruhunu yokederek, onu simsiyah bir akbaba devrimine dönüştürmededir. Paragrafa, beylik bir sözle başlayayım: Devrim, kitlelerin işidir. Kitleler, yıkmak için ayaklanırlar. Ya yıkarlar, ya da yıkılırlar. Aklı başında hiçbir devrim, hiçbir devletin –sosyalist bile olsa- doğrudan desteğini istemez; halk devriminin, devlet devrimine dönüşmesini istemez. Devrim, kitlelerin, Tanrıya, yani bir kurtarıcıya inanma kültürlerinden dolayı, devrimin sıkıştığı çetin anlarda, herhangi bir devletin doğrudan müdahalesine eğilim gösterebileceklerini hesaba katmak, onları kendi güçlerine dayanma kültürü ve duygusuyla donatmak zorundadır. Hiçbir devlet, -eğer şanına uygun bir devletse,- devrimin çıkarını , devrim kadar düşünemez; aksine, onu ‘kurtarmaya giderken, nasıl kendi egemenliği altına alacağının, kendine tabi kılıp yutacağının hesabını yapar. Tarih bunun aksini göstermedi bize. Bırakalım kapitalist emperyalist devletleri, sosyalist Sovyet Devleti bile aynı temel içgüdüyle hareket etti. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, faşizme karşı partizan savaşına giren ve savaşın sonlarına doğru giderek ayaklanma belirtileri gösteren Doğu Avrupa halklarına, Sovyet Devleti, Kızıl Orduyu sokarak, doğrudan destek sundu ve onları halk devrimlerinden, devlet devrimleri eksenine kaydırıp, kendine ram etti. Çin ve Yugoslavya, kendi gücüne dayandığı için ram olmadı. Arnavutluk da kendi gücüne dayandı ve ideolojik bağlılığın dışında, ram olmadı. Doğu Avrupa kültürü, ülkemizdeki solu, devrimcileri, komünistleri de etkiledi. Bunların ezici çoğunluğu, Sovyetlerin, Macaristan, Çekoslavakya, Afganistan işgallerini desteklediler. Vietnam’ın, Kamboçya’yı işgalini desteklediler. Bu kukla kültürünü savunanların bir bölümü, geçen yüzyılın sonlarında, Kürt ve Ermeni düşmanlığıyla beslenen, ‘millicilik’e savruldu. Bunlar şimdi, Libya’nın kurtuluşunun “1911 Türk ruhuna” dönüşle mümkün olacağını, Libya’nın Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopuşunu engellemeye çalışan ve bunun için İtalyan emperyalizmine karşı Trablusgarp’ta, Derne’de, vb. savaşan Mustafa Kemal ve Enver Paşaların yolunda yürünmesi gerektiğini ileri sürüyorlar. Mustafa Kemal’in Kocatepe’de bir anlamı var, ama niyet ve amaç itibariyle Trablugarp’ta yok; ille var diyorsanız, o da Osmanlı devletinin çıkarıdır. Osmanlının 600 yıllık sistemini ayakta tutan tek bir ferman vardı ki o da şuydu: “Cuzi ve küllî her ne hasıl olursa zapta gelmedik nesne koymayasuz.” İşte benim devlet diye yırtındığım, feveran ettiğim şey budur. Tanrı, devlet ve şef. En kabadayı komünistimiz bile, bu üç illetin etkisinden kendisini azat edemiyor. Ne dersem diyeyim, ben de, şu veya bu derecede bu etkinin alanı içindeyim. Şartlar nasıl da iğfal ediyor bizi. Toprağı bol olsun, Yahya amcam, can diliyle konuşan, insana iç gözünden, kendi bedeninden bakan, bektaşi ruhlu bir adamdı; “Zekat verecem, ortada adam yok, hepsi sahtekâr,” derdi. Her neyse, ben kendi namıma, Libya’daki halk devrimini savunmaya devam edeceğim. Batının saldırısına ve yağmacı emellerine karşı, devrimin kendi gücüne dayanmasını, Şeyh Ahmet Sunisi’lerin, Ömer Muhtar’ların direnme geleneğini hatırlamasını, onlardan güç almasını savunmaya devam edeceğim.
1-10 NİSAN 2011 Halkın Günlüğü
Gule nıkare rastıyê bukuje!*
de yaşananları toplumsal bellekte tazeliyen PRESS filmi, günümüzde gazetecilere dönük saldırıların tartışıldığı bir süreçte gerçekleri gözler önüne seriyor.
Rastî çi bû û ya kê bû…(gerçek ne idi ve kimin idi)
Min navê xwe kola li bircên Diyarbekir. Ez Şêx Seîdê kal, Bijîşk Fuad im Pêşmergekî bê nav û bê nîşan Ez duh şehîd bûm Îro, nûhat im… 90’lı yılların başı, gerçeğin hiçte uzaktan bütün gerçekliğiyle gösterilmediği bir ‘’Amed gerçeği’’… 30 Mayıs 1992’de “Egemenlik kayıtsız şartsız: DGM’nindir” manşetiyle yayın hayatına başlayan 1992–94 yılları arasında 27 çalışanı öldürülen, muhabirleri- yazarları ve okurları tutuklanan, her sayısına toplatma kararı çıkartılan, 15’er günlük ve bir aylık yayın durdurma saldırılarına maruz kalan Özgür Gündem gazetesi, 94 yılında ise kapatıldı. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel, “Bunlar gazeteci kılığında militanlar, birbirlerini vuruyorlar. Devlet cinayet işlemez” sözleriyle gazetecilere dönük bu saldırıları açıktan meşrulaştırmıştı. Yaşanan bu katliamlar ve saldırılar, yıllar sonra yönetmenliğini ve senaryosunu Sedat Yılmaz’ın yaptığı “PRESS” filmi ile beyaz perdeye yansıtıldı. O dönem
Özgür Gündem gazetesi Amed bürosu çalışanlarının; OHAL, JİTEM, HİZBULLAH ve kont-gerilla cenderesindeki yaşantılarını konu edinen “PRESS” filmi geçtiğimiz hafta itibarıyla sinemalarda izleyiciyle buluştu. Filmde bir yandan zor koşullar altında mesleğini icra etmeye, öbür taraftan ise bahsettiğimiz cendere içerisinde boğulmaya çalışılan bu gazetecilerin daracık dört duvar arasından çıkarak onlarca engele rağmen sokaktaki gerçekleri halka ulaştırmak için yürüttükleri amansız mücadelenin öyküsüyle karşılaşıyoruz. Film genelinde bölgede yaşanan uyuşturucu trafiğinden tutalım da çetelerin halk üzerinde estirdiği teröre kadar birçok gerçeğe parmak basılıyor. Gerçek demiştik. Kadir’in ölümden korkma gerçeği, mücadelede ısrar eden Faysal’ın ölümü ensesinde hissetme gerçeği, Alişan’ın gerçekleri halkla buluşturma uğruna ölümü göze alma gerçeği ve Fırat… Fırat’ın devlet saldırılarına, yoldaşlarının gözü önünde katledilmesine ve bütün ihanetlere rağmen mücadele bayrağını yükseltme gerçeği… Filmin, dönemi birçok yönden ele alması ve içten/abartıya kaçmadan haklının yanında yer alması, onca
zor koşul altında bile gündelik yaşamda çalışanlar arasında yaşanan sorunları samimiyetle yansıtması, izleyici üzerinde bıraktığı etkiyi daha derinleştiriyor. Ve daha önce hayatında Amed’e gitmemiş bir yönetmenin Amed’i böylesine objektif yansıtması ise filmi izlemeye değer kılan bir diğer etken oluyor.
Ya devletin sesi olmak yâ da halkın sesi olarak, katledilmek Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasında gazeteciler, devletin gazetecileri olduğu sürece “özgür” olmuş, olmadığında ise “ölü” bulunmuşlardır. Tıpkı Metin Göktepe, Apê Mûsa, Hrant Dink… gibi. Altı çizilmesi gereken bir başka konu vardır ki, o da “ileri demokrasi” nutuklarının atıldığı ve demokratlık ayağında bütün gerici partilerin birbirleriyle yarıştığı bu süreçte, onlarca gazetecinin hala tutuklu bulunduğudur. Ve yine daha düne kadar işkenceye sıfır tolerans dedikleri hapishanelerde Yürüyüş Dergisi çalışanı Engin Ceber işkencede, Amed eylemlerini kamuoyuna taşımaya çalışan muhabirimiz İlyas Aktaş ise asker tarafından kurşunlanarak katledildi. Azadiya Welat, İşçi-Köylü, Atılım, Yürüyüş, Odak ve gazetemiz yazı işleri müdürü, devrimci gazeteci olduklarından kaynaklı, onlarca yılı bulan suçlamalarla tutuklu yargılanmaktadır. Yakın geçmişimizde de gördüğümüz gibi devletin DNA’sında bulunan katliamcı geleneği ne dünde kalmıştır ne de bugün son bulmuştur. *Kurşun gerçeği öldüremez.
20-21_Layout 2 3/30/11 5:16 PM Page 2
kültür sanat 21
İnsan pazarı! Düşünün ki bir pazardasınız… İnsan pazarı! Öyle ürkütücü, öyle komik, bir o kadar da acı… Yüzü gözü kırışmışıyla, delisiyle, süslüsüyle, alımlısıyla, güzeliyle, çirkiniyle fakat ortak noktaları kararmışkarartılmış yüzleri ve yürekleriyle tam bir insan pazarı… Birbirinden elektrik alan alana… Programı izlemeden önce yanınıza bir bardak su, belki de nefes açıcı bir kolonya almalısınız… Yer yer nefesinizin daraldığını hissedeceksiniz. Program başlıyor… Saçı, başı ağarmış yaşına rağmen yaşlı amcalarımız-teyzelerimiz (şaşırtıcı bir kıvraklıkla), sunucu hanımın öncülüğünde, program başlarken ve her katılımcının çağrılışında çalan cıngılla kendinden geçiyor. “Ohh her günümüz böyle geçer işşallaaah!” diyor mutluluk dağıtan, sevgi pıtırcığı sunucumuz… Yaşayamadıklarından mıdır, bu toplumsal düzenin bu insanlarda yarattığı tahribattan mıdır, anlamakta güçlük çekiyorsunuz… Mesela hacca gitmişler de var bu pazarda… Fakat hacca gitse de ona edebi, usulü öğreten ve belli ki insanlıktan nasibini almamış-aldırtılmamış sunucu kadın sizi adeta çileden çıkarıyor. Bu nadide sunucularımız ve nitelikli programlar hiç tahmin edemeyeceğiniz oranda izleniyor, şaka gibi… Ayrıca durumu bilimsel bir havaya sokan sosyolog ve psikologlarımız da var. Yani pazarı çekici ve ikna edici hale getiren sahte bilim insanları… Anında teşhis koyan psikologlarımız… “İnsan kendisini çok isteyeni itermiş” diyor mesela bir doktorumuz. Bu bir hastalıkmış. Sizi çok isteyenleri itmeniz, kabul etmemeniz bir hastalıkmış. “Dinimizde iyi huy diye bir şey var” diye devam ediyor doktorumuz. İlk anda karar vermeyin, kabul etmediğiniz insan çok iyi biri de olabilirmiş. Öyle bilimsel öyle isabetli tespitler yapıyor ki salondaki ve ekranı başındaki müdavimler bu doğruyla, hayatlarındaki sorunlara çözümler üretiyor. Ne oldu da bu insanlar böyle oldu diye anlamamazlığa veriyorsunuz kendinizi bir süre. Çünkü kısa bir şok geçiriyorsunuz. Utanıyorsunuz, çünkü suçlusunuz biraz da… Suçlusunuz! Çoğu zaman görmediğiniz ya da gördüğünüzde seyirci kaldığınız için suçlusunuz… Seyirci kalarak ya da doğal karşılayarak farkında olmadan bu çürümüşlüğün mutfağında hazırlanan, önümüze sunulan yemeğin yapılışını seyrettiğiniz için suçlusunuz… Belli ki pazardaki herkes, hayatı boyunca ezilen yığınların yaşadığı sıkıntıları yaşayan ‘mutlu’ olamayanlardan... Egemenler sebebinin kendisi olduğu bu sonucu öyle güzel kullanıyor ki. Pazarlıyor! Sonuç: Oradaki her insan bir meta. Geleceğini garantiye almaya çalışan, beğenilmeye çıkmış, alıcısını bekle-
yen allısı, morlusu, yeşillisi, yaşlısı, genci, esmeri, sarışını, paralısıyla rengarenk insan pazarı… Adeta bir alışveriş yaşanıyor. Oradaki herkes çürümüşlüğün kokuşmuşluğun bir parçası ve kullanılmaya devam ediyor. Suçlusunuz! Mutluluğunu ve geleceğini program program gezerek bir eşte arayan, kim bilir belki de sevgi dilenen bu insanların mantar gibi çoğalmasından suçlusunuz… Piyanodan çalan ezginin eşliğinde romantik(!) bir ortamda hayat dersleri veriliyor… Ortam vıcık vıcık. Birden ortam sevgi seli ya da duygu seline kapılanlarla doluyor. Herkes ağlıyor neredeyse. Heyecan dolu bir aşk arayanlar, ilk görüşte aşık olanlar, evlenmesine izin verilmeyen gençlerin anneler babalara yalvarışları, “kıymayın bize”ler, “ayy kız yazık bu gençlereee” haykırışları… Evlenmek için sahneye çıkanları daha doğrusu pazara çıkanları bekleyen, bazen ağzı açık bazen yan yan süzen erkekler ve kadınlardan oluşan bir aşk bekleyenler bölümü var ayrıca... Depolar ağzına kadar dolu! Seç seçebildiğini! Gelen gidenin haddi hesabı yok! Suçlusunuz! Tüm bu olanları soğukkanlılıkla karşıladığınız için, seyredilmesine izin verdiğiniz için suçlusunuz… Programa katılan her potansiyel aşığın bomba cümlesi şu: “Beni taşıyabilecek biri olsun!” Taşınacak bir durum kalmış gibi, gururumuzu da elden bırakmıyoruz hiçbir vakit. Evvelden beridir bu gurur hayata bağlar bizi. En önemli özelliklerimizdendir. Açız ama gururluyuz! Mertiz! Delikanlıyız çok şükür! Bizi soysa da azarlasa da sömürse de canımızdan can alsa da delikanlılığını ‘sevdiğimiz’ bir başbakanın ‘yönettiği’ delikanlı bir milletiz biz! Delikanlılığıyla övünen bir başbakanın ekibiyle, yüzünü kuma gömmüş fakat geri kalan gövdesi apaçıkta olan kuşları nasıl yönlendirdiğini, delikanlılığın yaşamın olmazsa olmazı olduğunu öğretmesine tanıklık ediyorsunuz. İşte bu nedenle bir kez daha suçlusunuz! Bu düzenin yürütücülerine, eğitim sistemine, devletine, medyasına, elbirliğiyle, halkı gerçeklikten koparıp alıklaştıran bu kan emicilere haddini bildirmediğiniz için, sahte mutlulukların peşinden koşan halkın tüm bunlarla ömür tüketmesine seyirci kal-
dığınız için suçlusunuz… Bu kültürü, bu çürümüşlüğü, insanın insana yabancılaşmasını yaratan bir toplumsal düzen var evet. Sadece eleştirmekle kalanlar, eve gidip bakarsanız annenizin ya da kardeşinizin ya da bütün ailenizin bu programlarla nasıl vakit geçirdiğine tanık olabilirsiniz… Kültür denen şey biraz da bu. Evimizin içine kadar girmiş, bırakın evi damarlarımıza kadar girip bizi uyuşturmaya çalışan bu kokuşmuş düzenin kültürü, medya kanalıyla ilk olarak o dört duvar arasında kalanlarımıza ulaşıyor, oradan hayat buluyor kendine. Tanık olmakla kaldığınız için suçlusunuz… Kültür, insanın üretici faaliyetlerinin bir biçimi, yaşamdaki karşılığı olarak ortaya çıkıyor. İnsanın kültür düzeyi, insanın doğayı, yaşamı insanileştirmesiyle, kendi çıkarları ve gereksinimlerine uygun hale getirmesiyle paraleldir. Böyle ilerler kültürel düzey… Fakat bir sorunumuz var. Bugün gereksinimin dahi farkında olmayan hatta insan olmanın gereklerinden haberdar olmayan yığınlarla karşı karşıyayız. Kültürün oluşmasında medya olarak tanımlanan alanın önemi büyük… Medya içerisinde kitle iletişim araçlarının; özellikle televizyonun etki alanı oldukça geniş. Teknolojinin gelişmesiyle bu araçların etkileri daha güçlü bir hale geldi. Televizyon zaman ve mekan sınırlarını ortadan kaldıran, aynı anda aynı zamanda milyonlarca insana ulaşabilen bir araç artık. Yukarıda bahsini ettiğimiz çürümüşlüğün yaratılmasında çok önemli bir araç hem de. İnsanlar kendi yaşam deneyimlerinin yanında televizyondan edindikleri doğru ya da yanlış ama kesinlikle inandıkları ‘deneyimlerle’ günlük yaşamlarını, geleceklerini planlıyor artık. Televizyon ortaya çıktığından bugüne kültür üreten bir araç… Burjuva-feodal kültür insanı maddi yaşamından uzaklaştırarak manevi alan içerisinde tanımlıyor, öyle öğretiyor. Tüm bu yaşadıklarının toplumsal sistemden kaynaklandığını, yaşadığı maddi yaşamın bir yansıması olduğunu, medyanın ve özellikle televizyonun ürettiği kültürün hayatındaki etkisinin farkında olmayan ezilen yığınlara ulaşmak, bu diyalektik bağı kurmasını anlatmak, kavratmak zor iş...
Dünyanın gerçekleriyle çok ilgiliymiş gibi görünen insanlar yanı başınızdaki bu gerçeği görmezden gelemezsiniz. Acaba kendi içimizde bir savunma mı geliştirdik ne dersiniz? Gerçeklerini öğrenmeye ilgi duymayan, görmeyen, içten içe bizi iyi hissettiren bir savunma… Yaşamın akışına tanık olmak ve bu tanıklığı sessizlikte boğmamak kolay iş değil. Bu akışa karşı insanlığın onurlu yaşamı için kürek sallamak zor iştir. Dünyanın derdini çözmeye çalışan en bilimsel, en inançlı olanlarımız dahi kendi gizlerinden uzak durmaya çalışır bazen… Gizlerimiz evlerimizin içinde, beynimizde… Beynimizdeki iktidarları yıkmanın, gizlerimizi açığa döküp paramparça etmenin yoluna bakmalıyız. Tüm değişimlerin, yıkmanın ve yeniyi inşa etmenin ilk adımı sorumluluk yüklenmektir. Eğer insan içinde bulunduğu durumu değiştirmeye ilişkin hiçbir sorumluluk duymuyorsa, hissetmiyorsa o durumu nasıl değiştirebilir… Efendiler koltuklarında, meydanlarda avaz avaz sömürülerini allayıp pullayıp propaganda yaparken ve yatlarında, katlarında keyif sürerken, ezilenler program program gezerek gelecek arıyor. 600 milyon dolarlık stadyumların açılışıyla övünenler, bitmek bilmeyen açlık duygularıyla, ağzında köpüklerle saltanatlarının devamının keyfini sürerken, onlar yüzünden ülkenin bir köşesinde, Samsun’da mesela, yoksulluktan bir çocuk ölüyor; geleceğini eline alması gereken halk çürümüşlüğün girdabında oradan oraya savruluyor… Yine sessiz kaldınız… Suçlusunuz! Bu saltanata sessiz kaldığınız için suçlusunuz… Elbette her şeyin bir an önce düzelmesini isteme, kendimize bu denli eziyet etme telaşında değiliz, olmamalıyız, fakat bu çürümüşlüğü kökünden kazımak için kazma küreğe sarılmak gerek… Bu karanlığı parçalamak için, evet toplumsal düzeni teşhir edelim ama biraz da bu karanlığa alet olan insanları kendine getirmek için harekete geçelim… Yerine önerilen doğru bir pratiğin yükünü omuzlamak zor geldiği için mi bu çürümüşlüğü baltalamıyoruz? En önemlisi de ne biliyor musunuz? Suçunuzu kabul etmediğiniz için suçlusunuz!
22-23_Layout 2 3/30/11 5:18 PM Page 1
22 dünya haber Suriye’de onlarca kişi öldürüldü
Halkın Günlüğü 1-10 NİSAN 2011
Suriye’de başlayan isyan dalgasında, gösteri yapan kitlenin üzerine ateş açılması sonucu onlarca kişi yaşamını yitirdi. Arap ülkelerinde baş gösteren halk ayaklanmalarına Suriye de katıldı. Suriye halkının özgürlük, insan hakları ve ekonomi alanlarındaki eşitsizlikleri protesto ettiği aşikârdır. 1970’li yılların başlarında darbeyle başa gelen Hafız Esad yıllardır uyguladığı bas-
Uranyum başlıklı bombalar kullanılıyor Savaşı Durdurun Koalisyonu tarafından internet sitesinden yapılan açıklamaya göre, Libya işgali sırasında ABD, İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği emperyalist ülkelerin bazı şehirlerde seyreltilmiş uranyum (DU) başlıklı bombaları kullandığı belirtildi. ABD Genelkurmay Başkanı Bill Gortney ise, Libya’da uranyum başlıklı silah kullandıklarının farkında olmadıklarını iddia etti. ABD’nin 91’deki Irak saldırısı ile Bosna’da kullandığı bu savaş başlıklarının kanser riskini ciddi oranda arttırdığı, böbrek ve iç organları iflas ettirdiği ve insanları katletmek için ideal silahlar olduğu ifade edildi. NATO, BM Güvenlik Konseyi’nin Libya konusundaki işgal kararını tüm yönleriyle uygulamayı ve hava saldırıları dahil olmak üzere tüm operasyonların komutasını üstlenmeyi kabul etti. İşgal güçlerinin bombalaması devam ederken devlet televizyonunun açıklamasına göre Trablus ve Sirte’de, işgal güçlerinin bombardımanları sırasında patlamaların olduğu kaydedildi. Yapılan saldırılarda en az 114 kişi hayatını kaybetti. Libya’da Kaddafi karşıtları, Sirte şehrini kontrollerine aldılar ve Ras, Lanuf, Brega, Ukeyla ve Bin Cevad’da bulunan petrol rafinerilerini ele geçirdiler. 1 hafta içinde petrol ihracına başlayabileceklerini duyuran Kaddafi karşıtları, kendi kontrolleri altında günde 100 bin varilden fazla petrol ürettiklerini belirttiler. Muhalif güçlerin temsilcilerinden Ali Tarhuni, körfez ülkesi Katar’a petrolllerinin piyasaya sürülmesi konusunda yardımcı olmaya hazır olduklarını açıkladı. Muhalifler, 27 Mart’ta ülkenin önemli ihracat ve petrol rafineri tesislerinin bulunduğu sahil bölgeleri Ras Lanuf, Brega, Ukeyla ve Bin Cevad’ı ele geçirmişti.
kı rejiminden sonra oğlu Beşar Esad’ın iktidara geldikten sonra Suriye halkına rahat nefes aldıracağı gözüyle bakılıyordu. 2000 yılında başa geçen Beşar Esad babasının izinden giderek Suriye halkına aynı rejimi uygulamaya devam etti. Bu rejim devam ederken Suriye’de son zamanlarda baş gösteren işsizlik ve ekonomik bunalımla birlikte, bir Arap ülkesinden diğerine sıçrayan kıvılcım burada da kendini göstermeye başladı. Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’in ardından Suriye’de de rejim karşıtı protestolarda yüzlerce kişi katledilmeye devam edili-
NATO’nun Libya saldırısı ve Türk devletinin anlaşılır (!) tavrı Libya üzerinde son yaşananlara bakıldığında Türk devletinin ve egemenlerinin emperyalistlerden bağımsız olarak hiçbir karar alamayacakları bir kez daha gözler önüne serildi 2011 yılının başlarından itibaren Tunus’ta başlayan ve ‘halk isyanları’ olarak nitelendirilen ayaklanmalar, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da dalga dalga yayıldı. Ne oldu da bu bölgedeki halklar, yıllar sonra baskıcı rejimlere karşı sokaklara döküldüler ve canları pahasına baskıcı ve despot yönetimlere karşı başkaldırdılar? Tunus, Mısır, Yemen, Cezayir, Lübnan ve Libya gibi ülkelere bakıldığında görünen ortak tablo; yıllardır değişmeyen ve emperyalistlerin doğrudan desteğiyle ayakta duran despot ve katı diktalar ile yönetiliyor oluşları. Toplumu dışlayan, halka hep tepeden bakan devlet başkanları, boyun eğme kültürüne alıştırılmış halklar, kısıtlanan özgürlükler, hapishanelerde binlerce düşünce suçlusu ve anti-demokratik uygulamalar. Yoksul ve işsizliğin yanı sıra; gelir dağılımındaki uçurum ise, bu ülkelerin öne çıkan bir başka özelliği. Söz konusu ülkelerin genel tablosu bu şekilde iken, 2011 yılının başlarından itibaren başlayan halk ayaklanmalarında, Arap dünyasının kalbi olarak gözüken Mısır’da dahi, onlarca yıl iktidarda olan Hüsnü Mübarek tahtını bırakıp, gitmek zorunda kaldı. Libya’daki ayaklanmaya kadar genelde emperyalist devletler, “demokrasi” çağrıları yapıp,
kendi destekleri ile başa getirilen iktidar sahiplerinin halkın sesine kulak vermesini ve iktidarı terk etmesini istedi.
Gerçek yüz ortaya çıktı Emperyalistlerin “Demokrasi ve hak verilsin” çağrıları ile Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan halk ayaklanmaları, Libya’ya gelince bir tıkanma yaşadı. 30 yıldır ülkeyi dikta ile yöneten petrol zengini Libya’nın Albay Lideri Kaddafi, emperyalistlere ve sokaklara çıkan halka meydan okuyarak, Libya’dan ayrılmayacağını ve gerekirse öleceğini açıkladı. Kaddafi’nin açıklamalarında dikkat çeken temel yönlerden biri ise, ülkesindeki ayaklanmanın emperyalist ülkeler ile ilişkili olduğunu sürekli dile getirmesi ve emperyalist devletleri teşhir eden açıklamalarda bulunması oldu. Günlerce yaşanan gerilim ve çatışmaların ardından, Kaddafi’nin iktidarını terk etmeyeceği görülünce, fiili müdahale için hazırlıklara başlandı. Kaddafi’nin halka karşı suç işlediği belirtilerek, iktidarı terk etmesi istendi. Bu süreçte özellikle ABD ve Fransa, Kaddafi güçlerinin vurulması yönünde açıklama yaparken, diğer NATO ülkeleri duruma daha temkinli yaklaşıyordu. Günlerce süren BM toplantıların ardından BM Güvenlik Konseyi, Libya’ya müdahale
edilmesi kararı aldı. Bu karar üzerine 19 Mart’ta Fransa’ya ait uçaklar, Libya’ya bomba yadırdı. Söz konusu saldırılarda Libya’daki hava sahasının kontrol altına alındığı ve Kaddafi güçlerinin vurulduğu yönlü açıklamalar yapılsa da, geçmiş tüm NATO saldırılarında olduğu gibi Libya tarafından sivillerin vurulduğuna ilişkin haberler gelmeye başladı. Fransa’nın saldırılarını, ikinci günden itibaren ABD’nin füze saldırıları izledi. Libya halkının üzerine bomba yağdırılmaya başlandı. Bu süreçte dikkat çeken bir diğer gelişme ise, Kaddafi’nin BM kararının açıkladığı gün “Ateşkes ilan” etmesi oldu. Kaddafi’nin “Uluslararası gözlemciler gelip denetlesin” demesine rağmen bu çağrı, NATO üyesi ülkeler tarafından görülmedi ve saldırılar genişletilerek devam etti. Söz konusu saldırılarla birlikte, Libya’daki tek hedefin Kaddafi olmadığı, sözde Kaddafi’nin zulmünden kurtarılacak sivil halkta NATO saldırıların hedefi haline geldi.
22-23_Layout 2 3/30/11 5:18 PM Page 2
dünya analiz 23 yor. İsyanın sıçradığı Suriye’de reform talebi ve yolsuzluğun sona ermesi için yapılan hükümet karşıtı gösterilerde, polisler göstericiler üzerine ateş açtı. Suriye’nin başkenti Şam’ın güneyinde yer alan Deraa kentindeki El Ömari Camii etrafındaki oturma eylemi sonrasında polis timleri göstericilere ateş açtı. Deraa kentindeki iki ayrı saldırıda onlarca kişi öldü. Tüm bu yaşananlara rağmen Suriye halkı, tüm halk bileşenlerinin içerisinde yer aldığı bir geçici hükümet kurulması çağrısında bulunarak protestolara devam ediyor. Protestolar devam ederken sırasıyla Suriye yönetimi aralarında 14 Kürt militanında olduğu 260 kişiyi serbest bıraktı. Baas rejiminin Cuma günü içe-
risinde yeterli anayasal düzenlemelerin olmadığı, daha çok ücret zammını içeren reform vaadini yetersiz bulan muhalefet, halk ayaklanması çağrısı yaptı. En az 25 kişinin öldüğü Deraa kentindeki protestolardan sonra eylemler yeni bir boyut kazanarak, ilk kez Baas partisinin binaları hedef alındı. Deraa kentinin 10 km kuzeyinde bulunan Tafas’daki protestolarda bir polis karakolu ile Baas parti binası hedef alındı. Yüzlerce kişi Lazkiye’de sokaklara çıkarak Baas partisinin binasını hedef aldı. Yüzlerce kişi özgürlük sloganı ile protestolara devam ederken devletin kolluk güçlerinin açtığı ateş sonucu 6 kişi hayatını kaybetti.
EKSEN
ahmet hacalişi k.
EMPERYALİZMİN RİYAKARLIĞI: BAHREYN
S
on iki aydır Ortadoğu’da gerçekleşen olaylar emperyalizmin niteliğini, petrol için neleri göze alıp yapabileceğini ve riyakarlığını bir kez daha gözler önüne serdi. Libya ve Bahreyn’de olanlar insanı insanlığından utandırma boyutunda.
“İnsan hakları” sahte gerekçesiyle Libya’ya hava saldırıları başlarken geçen hafta, haftalardır devam eden Şii ağırlıklı ayaklanmayı kanlı bir şekilde bastırmak üzere önce 1000 asker ve zırhlı araçlarla, helikopterlerle Suudi Arabistan ordusu, ardından Kuveyt dahil körfez ülkelerinden askerler ve tanklar eşliğinde Bahreyn işgal ettirildi. Böylece bölgedeki Sünni-Şii gerginliği bir derece daha yükseldi. Ancak ne gariptir ki Tunus, Mısır, Libya’da halkın bir kısmının “değişim isteğini” destekleyen ve hatta iç dinamikler kafi gelmeyince Libya’ya karşı askeri güç kullanan ABD elebaşılığındaki emperyalizmden tek ses gelmedi. Zaten Kral Halifa’da dış müdahaleden korkmuyor. Çünkü ABD ve Batı’nın yakın dostu. Bahreyn, Orta Doğu’da Basra Körfezi’nde, Arabistan Yarımadası kıyısı açıklarında Bahreyn adası ile 30 kadar küçük adadan oluşan bir takım adada yer alan ülkedir. Yüzölçümü 665 km2, nüfusu 750.000 kişidir. Doğal kaynakları petrol, doğalgaz, incidir. Nüfusunun % 67’si Şii Müslüman, % 37’si Sünni Müslüman’dır. Mutlak monarşi ile yönetilir. Ekonomisi büyük ölçüde petrole bağımlıdır. ABD’nin 5. filosu Bahreyn’de konuşlanmış olup çok uluslu şirketler için önemli bir merkezdir. Suudi Arabistan’ın Bahreyn, Umman (nüfusun % 17’si Şii ) Yemen gibi Şii yoğunluklu komşularının, ayaklanmanın etkisi altına girmesi Suudi rejimini fena halde etkiledi. Suudi rejimi, civarındaki isyanların kendi halkını etkilemesinden korkuyor. Suudi Arabistan’ın toplam nüfusu içerisinde payları %15 olmakla beraber en önemli petrol kuyularının olduğu bölgede Şii’lerin yaşıyor olması rejim için alarm zillerini çaldırıyor. Şii nüfusun henüz isyan dalgasına dönüşmemiş olsa da protesto gösterileri düzenlemeye başlaması gelen fırtınanın habercisi gibi. Irak işgali ve Lübnan’daki son hükümet değişikliğinden sonra Ortadoğu’daki dengelerin Şii İran lehine değişmeye başlaması, Bahreyn ve Umman gibi Şii nüfusunun yoğun olduğu ülkelerde başlayan halk ayaklanmaları, İran’ın destekler politikaları emperyalist/kapitalist sistemi fena halde ürkütüyor. Çünkü isyanların bölgedeki Sünni yapılanmanın ve emperyalizmin temel dayanağı bölgenin en gerici rejimi Suudi rejimini etkilemesinden, üretimin aksamasından korkuyorlar.
Resmi olmamasına rağmen yüzlerce sivilin bu saldırılarda katledildiği açıklandı. NATO bombalamalarında ölen sivillerin görüntüleri Libyalı yetkililer tarafından medyaya yansıtıldı.
T.C’nin ‘kendine has’ tavrı Libya’ya dair saldırı yapılması yönlü açıklamalar ile birlikte T.C. kanadından da iktidarı temsil eden cumhurbaşkanından, başbakanına ve dış işleri bakanına kadar bütün sözcüler, ‘müdahaleye karşı oldukları’ yönünde açıklamalarda bulundu. NATO’nun Libya’da işinin olmadığı yönünde açıklamalar, her iktidar organı tarafından dile getirildi. Fakat bu tersten esen rüzgar çok çabuk değişti. Öyle ki; Dış İşleri Bakan Davutoğlu, muhalefet liderlerini Libya saldırısına ilişkin bilgilendirirken, DSP Genel Başkanı Mahsun Türker, Davutoğlu’nun NATO’nun komuta üssünün İzmir olacağı yönünde bir bilgiyi, kendileri ile paylaştığını açıkladı. Dış İşleri Bakanlığı, jet hızıyla söz konusu Türker’in açıklamasını yalanladı ve böyle bir şeyin olmadığını söyledi. Dış İşleri Bakanlığı’nın “yalanlama” açıklamasının ardından 24 saat geçmeden NATO İzmir’in Libya müdahalesinde komuta üssü olarak kullanılacağını açıkladı.
Libya’ya saldırıya karşı olduklarını söyleyen Türk egemenleri, uygulamada ise tamamen farklı bir yön izledi. Öyle ki; Libya’ya müdahale için daha tezkere görüşmeleri TBMM’de başlamadan NATO kuvvetlerine dahil olması için 5 savaş gemisi ve bir deniz altı Libya’ya anında gönderildi. Bu da TBMM’deki tezkere oylamasının hiçbir anlamının olmadığını gözler önüne serdi. TBMM’de tezkerenin kabul edildiği açıklandığında, Türk savaş gemilerinden Libya sahilleri artık gözüküyordu. Uşaklığı tescilli olan Türk hakim sınıfları ve onların bürokratik sözcüleri bu kararlar alınırken de bir kez daha çuvalladılar. Efendisine karşın bazen efelenmelerinin nedeni de kendilerini boşa düşüren açıklamalarda bulunmasıdır. Yoksa kendi ülkesinde katliamlara imza atanların başklarına götüreceği özgürlüğün çapı bellidir. Keza emperyalistlerin Ortadoğu halklarına götürdüğü özgürlük, daha önce bir çok defa tescillenmiştir. Oratadoğu ve Afrika’da bulunan diktatör rejimleri destekleyenler de aynı emperyalist devletler ve onların uşaklarıydı. Mübarek, Kaddafi, Bin Ali, Saddam gibi diktatör rejimler, bu bayların zamanında en sadık dostları değil miydi?
ABD elebaşılığındaki emperyalizmin gelişimini devam ettirebilmesi için, enerji arzının devamlılığı ve istikrarı hayati önem taşıyor. Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinin Dünya üretimindeki payı 2007 verilerine göre yüzde 35 olurken 2020’de yüzde 43’e ulaşması bekleniyor. Bu veriler enerji arzı ve fiyat istikrarında, sistemin bu ülkelerin ürettikleri petrole bağımlı olduğunu gösteriyor. Diğer yandan Suudi Arabistan emperyalist efendilerin kurduğu sistemin devam edebilmesinde de en önemli taşıyıcı unsur. Zira petrol fiyatlarındaki ani bir artışı engelleyebileceği varsayılan ek kapasite sadece Suudi Arabistan’da mevcut. (Günde 33.5 milyon varil.) Bahreyn her ne kadar bir petrol ülkesi olsa da Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine işgal ettirilmesindeki esas neden, bölgedeki Şii isyanlarının sonucunda İran’ın bölgedeki nüfuzunun daha da artmasının engellenmesi, kurulacak Suudi Arabistan eksenli yeni düzenin devamının sağlanması ve sonuç olarak efendilerin enerji bağlamında arz güvenliği ve fiyat istikrarının teminidir. Son 2 aydır bölgedeki gelişmeler gözlemlendiğinde Ortadoğu’nun eskisinden farklı bir zemine sokulduğunu müşahede etmek zor olmasa gerek. Rusya ve Çin başta olmak üzere diğer bölge dışı büyükler de bu dönüşüme şimdilik ses çıkarmıyorlar. Bir tarafta İran’ın bölgede artan Şii etkisine karşı, Sünni bir yeniden yapılanma gerçekleştirilirken, diğer yandan Irak ve Sudan’dan sonra Libya’nın da bölünmesi gündemde. Gerçekleştirilmek istenenin etnik ve mezhebe dayalı ayrıştırmaların ılımlı İslami yapı ile harmanlanarak yeni Ortadoğu yapılanmasının dayanaklarının meydana getirilmesi olduğu analizini yapmak hatalı olmayacaktır.
24_Layout 2 3/30/11 4:46 PM Page 1
Rojaneya Gel Li hember îşkencê emê dengê xwe bilind bikin
g
Bi hêla TUYAB, TUAD û Şaxa Stenbolêya ÎHDê, li pêşiya bîna Qanal Dyê ya Bağcilarê hevciviyan. Tecrît û êrişên ku girtîgehan de têdijî şermezar kirin. Li hember êrişên ku li ser girtiyan pêk tê tevgerînê çapemeniya burjuva hat pêşandin û hat gotin “sê meymûnê nelîzin”
Sê meymûnî nelîzin daxê girtîgeha tîpa Fyê de di bin navê lêgerînên cerdan de û êrişên odeya bihewrek de gelek girtî birîdar bûn.
Daxuyaniya ku pêşiya bîna Qanal Dyê hat kirin de, dûçar mayînên girtiyan hate ziman, hat îfadekirin di mercên tecrîtê de kiryarên bikêf zêdetir giran bidin. Girtîgeha Tekîrdaxê ya tipa Fyê hejmara yekemîn de îşkenceyên li ser girtiyan hat gotin, daxuyaniyê de “rêvebirê duyemîn Haydar Alî Ak û pasevanê sereke Tekîn, pasevanê Zafer bi kiryarî tevli van îşkenceyan bûne. Rêvebirê duyemîn Haydar Ali Ak bi tevgerên rûmetşikên ve girtî derb kiriye ji bilî vê
hatiyê hîn bûn girtiyên siyasî re “emê we hemûyan bicihimînin” hatiye gotin” cîh dane van îfadeyan.
nabînin re werin xuyakirin, guhên we yên ku nabihîzin re dengbikin hatin vê derê”
Hat diyarkirin ku girtîgehan de evqas îhlalkirina mafan û îşkenceyan têdijî, lê belê tenê çapemeniya burjuvayê guhê xwe ji van bûyeran re digire. Agahî dan ku ji ber vê yekê li pêşiya bîna Qanal Dyê hev civiyan û waha gotin “îro em wek parêzkarên mafên mirovan û rêxistiniyên malbatên girtiyan ji bo çavên we yên ku
Daxuyaniya di bin navê demokratîkbûnê de welat bi girtîgehan ve hatiye honandin de cîh dane van îfadeya: “ji bo serhildana girtiyan bişkênin û rêxistiniyê belav bikin, di dawiya mişextkirina sewqan hatina nûçeyên êrişên nû jî berdewan dikin. Li Qandirayê girtîgeha tîpa Fyê de di bin navê nêhêrandina solan, li Tekîr-
Ji bilî van girtîgehan jî bi taybetî girtîgehên bajarên Kurdan de xweyxane yên 6-8 (şeş-heşt) an jî 10 (deh) mirovan de 20 (bîst) mirov dimînin. Û ji van deran re sewqên girtiyan didome. Girtiyên di van mercên bê tenduristî û bi ritûbet de dimînin nexweşiyên mayînde dikevin, tedawiyên wan bi kefî tên berbest kirin. Li hember hildana rapora girtîgehê de nikare bimîne jî bi hêla bijîşkiya dadwerî de ev rapora nayê xuyandin. Girtiyên ku di sînorê mirinê de ne, an nayên serbest berdan an jî bi zora raya giştî ve sînorê mirinê de tên serbest berdan. Dema ku ev bûyerana tên jiyan, çapemenî jî sê meymûnê dilîze; nabîne, nabihîze, naaxive… Paşayên girtî yên Ergenekonê yên wek Mustafa Balbay, Mehmet Haberal rihetsizbûnên wanê biçûk, guherandinan hucreyên wan bi rojan dibin nûçe. Lê belê girtiyên siyasî nabin nirxên nûçeyan. Tecrît sûcê mirovahiyê ye. Di girtîgehande 11 (yazdeh) salê sûcê îşkenceyê pêk tê, bi bê dengnayînê ve beşdarî vî sûcî nebin!”
Em egîdên Newala Qesaba silav dikin Di serîkêşiya MEYA-DER ve roja 28ê (bîst û heşt) Adarê de meş hat lidarxistin.Bi dirûşma ‘’ Mezerên komdarî sûcên mirovahiyê ye.Ji bo aştiya civakê û ji bo rastiya derxin rastê em li ber bê Newala Qesebayê dimeşin’’ ve meşiyan.Tê diyarkirin ku cinazê Mahsum Korkmaz (EGîT) yên rêzaniya PKK de bû, di Newala Qesaban de hatiye çelkirin. Ev meşa û sersala mirina EGÎT tayê hev anîn.
Li çarhewalên welat deh hezaran kes hatin Sêrtê. Bi pankartên “Em Egîdên Newala Qesaba Silav Dikin’’ û “Ji bo sûcên mirovahiyê bibe not tikeve dîrokê, bila mezerên komdarî yen Newala Qesaba bên vekirin” ve meşiyan Newala Qesaba.
zûrê, Dêrsimê, Şengalê û Helepçê bîranake. Gelê Kurd ji bo mafên xwe û ji bo dadiyê wê berdewamiya têkoşînê bike. Em ji bo aştiyê dest dirêj dikin, heke ev desta hewa bimîne, bedêlê wê jî wê giran bin. Em şer naxazin. Lê belê em koledariyê jî napejirînin” waha got.
Hev serokê DTKê Ahmet Türk axaftina xwe de “ Newala Qesaba ne nûye, dema Şêx Seid de jî di vir de mirov hatin winda kirin. Gelê Kurd Geliyê Zîlanê, Mûn-
Hev serokê BDPê Demîrtaş qala êrişên li ser raperîna sivîl û axaftinên Erdogan kir. “Her terefê me ne sivîl e, panzer û bombeyên te yê gazîn sivîl in? Hûn pos-
terekî diltêngiyan dikin, sivîlî girtinên sed hezaran mirovan e? Li meydanan de îşkence kirina gel sivîlî ye?” van gotina îfade kir. Fitilandinê de girse xwest ku ber be bajar bimeşe, lê belê polêş pêşî li wan birt. Girse li ser vê çalkiya rûniştinê darlixist. Dema belavbûna girse polês bi gaz û ava şîd ve êriş bir ser girse.