kapak 5._Layout 2 2/19/11 4:55 PM Page 1
Halk Cephesi imzalı bildiri ne yapmaya çalışıyor Perspektif Sf. 10 Filipinler Komünist Partisi’nin kurucu başkanı Jose Maria Sison, Filipinler’deki Halk Savaşı’nın 40 yıllık seyrini değerlendirdi. sf 17
Derbent’ten kim gitsin? Kentsel dönüşüm adı altında emekçilerin evleri yıkılarak kapı dışarı ediliyorlar. sf 06-07
Halkın Günlüğü
20-28 Şubat 2011 Yıl: 1 Sayı: 5 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net
Baskı, işkence ve ak gasplarına karşı Hapishaler İzleme Kurulu oluşturuldu g Güncel sf 4-5 Hapishanelerde gün geçtikçe artan baskı, işkence ve hak gasplarına karşı Hapishaneler İzleme Kurulu oluşturuldu. DİSK, KESK, TMMOB, TİHV, ÇHD, TUAD-DER, TUYAB ve TAYAD tarafından oluşturulan Hapishaneler İzleme Kurulu, hapishanelerde yaşanan hak gasplarına karşı mücadele edecek. Siyasi tutsakların yanı sıra adli tutsaklara yönelik hak gasplarını da takip edecek olan Kurul, iktidarın kendisini muhattab olarak görmesini istedi.
FO RUM
ORTADOĞU Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan güncel gelişmeler neye işaret ediyor?
SAYFA 18-19
Bir garip sendika: Ontex’te patronla sendika el sıkıştı işçiler sokağa atıldı g Güncel sf 06 Ontex’te işçiler toplu sözleşme sürecinde kendi taleplerini içeren taslak hazırlayıp, üyesi odukları Selüloz İş Sendikası İstanbul Şubesi’ne sundu. Sunulan taslak, sendika yönetiminin tepkisiyle karşılandı. İşçilerin taleplerini görmezden gelen sendika yönetimi, işçilere rağmen Ontex patronu ile el sıkıştı. Haklarının sendika tarafından korunamadığını belirten işçiler, talepleri için direnmeye başladı. Direnen işçilerden 16’sı işten çıkartıldı.
e-posta: halkingunlugu@hotmail.com
Taşeronlaştırma, işten atmalar, güvencesiz çalıştırma...
‘İş güvenliği’ had safhada ‘ölümler münferit’ Emekçilere yönelik saldırılar artıyor Sömürü sisteminin kar hırsı emekçilerin canını almaya devam ediyor. Taşeron uygulaması ile sendikasız, güvencesiz bir şekilde çalışmaya mahkum edilen emekçiler, ‘iş kazaları’ adı altında sessiz sedasız kara toprağa gömülüyor. Gerici sistemin daha fazla kar anlayışının kurbanları olan emekçiler, iş cinayetle-
k
Halkın Günlüğü KADIN
rinde birbir öldürülürken yaşayanlar ise çıkartılan yeni yasalarla tabutsuz ölüler konumuna getiriliyor. Fakat, tabutsuz ölü konumuna getirilen emekçiler direniş ve grevlerle yaşadıklarını haykırıyorlar. Ülkenin bir çok fabrika ve işyerinde yaşamı var edenlerin direniş ve grev sesleri yükseliyor.
çağrı sf 2 8 Mart Platformu’ndan r! sf 3 Kayıpların faili devletti 4-5 Torba Yasa sf sf görünür yüzü ya da 6 Görünmeyen emeğin hadım edelim! sf Hadi tüm toplumu m sf sf 6-7 Halk için dönüşü çorba yasası sf 8 Torba Yasa olmuş çağrısı Hareketi’nden 8 Mart Demokratik Kadın
Ya Kölelik ya özgürlük!
gKADIN EKİ
ATİK KADIN f DEMOKR
HAREKETİ
Karşı Emekçi Kadınların Kölelik Düzenine ! Mücadelesini Yükseltelim bizleri daha fazla
her geçen gün Yaşamımız, emeğimiz, uşakları tarafınkan emici ve onların tekstil işçisi kasömüren bir avuç çalışılıyor. New York’ta işgününün 8 dan yok edilmeye eşit ücret, 10-12 saatlik sı” talepdınların “Eşit işe çocuk işçilerin çalıştırılmama tarafınsaate indirilmesi, ve kendilerini sömürenler üzerinleriyle yola çıktıkları katledildikleri günün sömürü dan fabrikaya kapatılarak Egemenlerin ve uşaklarının emekçi den tam 101 yıl geçti. değişti ama biz emekçilerin, yöntemleri çokça değişmedi. durumu kadınların sömürülme ve özgürlük” götürdüğünü Daha dün Irak’a “demokrasi in gönüllü erleri tarafından emperyalizmin ABD kadına tesöyleyen geçirilmiş, binlerce binlerce insan işkenceden binlercesi ise katledilmişti. cavüz edilmiş, amacıyla ortaya Bugün ise sözde “savunma”Bu saldırı furyası Projesi! atılan Füze Kalkanı kesimlerin yaşamladünyadaki tüm ezilen dönüşecektir. hamleye bir rını kuşatacak daha ise projenin ismini Biz emekçi kadınlar daha yoksulluk, açlık, fazla emek sömürüsü, olarak okumak zorunfazla kan ve gözyaşı mi arıyoruz? Somadayız. Somut örnekler hep aynı yali’de, Kosova’da, emperyalistler bizlere “medeniyet” lanı söylediler. Özcesi Afganistan’da, İran’da, tegetiriyorlardı! Irak’ta, sonu işkence, taciz, biLübnan’da, Filistin’de kan ve gözyaşı ile cavüz, katliam, fuhuş,
zme, faşizme, Emperyalizme, feodali türden gericiliğe şovenizme ve her asyonal bilinkarşı 8 Mart’ın entern kuşanalım! cini
ten bir medeniyet! bu büyük saldırı Ülkemiz hakim sınıfları bir taraftan olmayı kabul ederken ‘Torba Yaplanında ileri karakol yönelik saldırılarına da ülkemiz emekçilerine projenin giderini yine emekçilebu karşılama plansası’ ile hız vermekte, ki lokmaya el uzatarak rin kursaklarında ları yapmaktadır!
Görünmeyen Emek,
Sesini Daha Fazla
Yükselt!
emekçi kadınlara? Yasa emekçilere, getirdiği esNe mi getiriyor Torba yasanın kural haline Erkek egemen sistem, işçi emekçilere ve yüzyıllardır nek çalışma biçimleriyle, kadına daha pervasızca saldıev içi emeğini sömürdüğü rıyor
devamı sayfa 2’de
301 general ve amiralin görev yaptığı TSK’da bu görevlerde bulunanların yüzde onu şu anda tutuklu
B
Halkın Günlüğü BÜLTEN
Demokratik Kadın Hareketi’nden 8 Mart çağrısı
müdahale yaptığı afiş çalışmasına ’nun İstanbul-Nurtepe’de bilmektedir. Geçtiğimiz günlerde Haklar Federasyonu ve okurlarımız ve çözümüne hizmettena Halk Cephesi’nin Demokratik devrimci kamuoyu yapıldı. Sorunun özü bu olumsuz süreci Cephesi’nin bu açıklamasın etmesiyle başlayan yeni bir açıklama daha Cephesi tarafından yaratma eğiliminin hakim olduğu Halk la paylaşıyoruz. konuya ilişkin Halk itham ve şaibe komuoyu ve okurlarımız öte DHF hakkında karalama,olduğu değerlendirmeyi devrimci ilişkin DHF’nin yayınlamış
gBÜLTEN EKİ
uz: Dost-Düşman Bir Kez Daha Yineliyor r Halka Karşı Sorumlu Ayrımını Silikleştirenle Geliştiremezler! rimi Dev r, Olamazla Demokratik Haklar
2011 Federasyonu 17 Şubat
esas sahiplerine teslim saplaşmak ve o silahı devrimcilere birlikte hareket etmek erdemdir, kazandırır,o silah paslı bir sirimci-demokratik kesimlerlebirlikte kendi Çünkü Halk Cephesi, bunları bununla olan güveni arttırır. etmeye çabalayan, tılmış örnekler sunan a karşı ülke genelinde değilmiş gibi “Biz sahibini vurur, devrimlahtır ve döner döner alk Cephesi, federasyonumuz ettirbağımsız siyasal faaliyetlerini provokasyon yazan ve söyleyen kendileri nasıl devam iddiasında değiliz. kültürünü vurur. sorumsuz ithamlarını sürdüren DHF’nin eylemi paralı, subjektif bir ajanlık dev- ci dayanışma 8 Şubat 2011 ilgilendirir.” diyebilkendi dışındaki tüm NE ADINA KİMİNLE mektedir. Halk Cephesi, olabilir? Nurtepe’de İşin bu yanı kendilerini siyaset yasak- HALK CEPHESİ, ve Türkiye Solu DEĞİL Mİ? demokratik hareketlere tarihinde “Türkiye Halkları Davet Ediyoruz” mektedir. TARTIŞTIĞININ FARKINDA ko- rimci, almayı dayatan Halk etmekteki ustalığını karşı kullaçılığı uygulayan, icazet Önünde DHF’yi Sorumluluğa olur? Bir Yaşananları tersyüz birlikte bildirisinde DHF’ye devrimci çalışCephesi afiş nasıl açıklamayla Halk pratiği aldığı Cephesi’nin bu sıkıntı çekmiş Halk Cephesi, Nurtepe’de başlığı ile kaleme Cephesi bizim dostuciddi zararlar vermiş- nuşturan nacağı örnekler bulmakta, saldırarak darp iz mesdaha yineliyoruz; Halk ikili kurumsal ilişkilere ması yapan faaliyetçilerimize“Kendi saflarındost gibi davranmaya olacak ki yukarıda değerlendirdiğim için 40 yıllık muzdur. Dostlarımıza tir. çizkendileri değilmiş gibi desteklemek eden bilimsel kendi iddialarını meşru, ki tabii netsiz yapabilen, bunu yaptığımız açıklamadevam edeceğiz ve ve Komünist Haredaki insana işkence 7 Aralık 2010 tarihinde bir arşiv turuna çıkmış siyasal faaliyetimizden kafa yapısı, Nurtedevrimci sorumluluğa gimizden, bağımsız örnekler derlemiş. doğal, gerekli görebilen da, Halk Cephesi’ni, iz. DHF bu tavrında ket’in tüm kollarından düşmana karşı herşeyi yapabilir.” dide asla vazgeçmeyeceğ Federasyonu’nun örgütpe’de Cepheliler’e karşı tüm bölçağırmıştık. Bu sorumluluk, Demokratik Haklar ratik kamuoyunu ya- tutarlıdır. Sadece Nurtepe’de değil birliktelik ve ideonasıl ifade ettiğine yerek devrimci-demok siper yoldaşlığı ekseninde olarak ortaya koysel zeminine ve kendini ideolojik tartışma ve gelerde bu tavrını pratik DHF’ye seslenirken nıltmayı ummaktadır. lojik farklılıklarda özgür sorunlarda, vakıf olan dostlarımız, doğruyürütürgelinerek düzeltme ve ortaya çıkan benzer süreçleri mücadele ve makta olay üstesinden ideolojik yanlışların DHF, dostlarıyla zeminine bağlı kalarak DHF ile bağı olmayan ‘ajanların yönlendirdidostluk ve dayanışma yaparak DHF’yi bu eyapolitik tespitlere girişeylemidir. Bizi ‘şaibeli’, Halk Cepheli ken hakaret etmez, dan tartışma konusu süpervasızlığı ise halkı pozisyonunu korumaktadır. tutarlılığı göstutmuştur. İşte bir örnek: vb. yanlış tutumlara ği’ bir örgüt ilan etme ki aynı lemlerden sorumlu Halk cephesi, mez, çarpıtmalara yazık çıkan ne ise ortaya pratiğidir. rağmen dostlarımız bölme, zayıf düşürme saflarında geçmişte büyük rüklenmez. Bu çizgisine koşul ve bölgelerde ki, yanlış görüş ve “Bu siyasi hareketin çıkmıştır. terememektedir. Farklı ettiği durumlarda ise bir kez daha ilan ediyoruz göstermektedir. bir ‘karşı-devrimci örgütlenme’ açığa aksi pratikler tespit bizim dostumuzdur. bir açık yüreklilikle bu husustaki tavrı değişiklik ve örgütlenme içinde yeralanlar, Merkez tutumlarına rağmen yaptığı yanlışları büyük yapma Bu ajan örgütlenmesi davranır gibi davranmaSöz konusu Kimi durumda siyaset Dostlara, düşmana düzeltir, özeleştiri verir. eden ve gerektiğinde Komite’ye kadar yükselmişlerdir. meselesidir. Bu konuhakkı için mücadele kararlarını behem halkımız taramak bizim için bir ilke kimi durumlarda ne yazık ki istisajanlar, örgütün politikalarını, açıklamalarına Bu konudaki tavrımızın bedel ödeyen Halk Cephesi, ratik kaKendi üzere- sidaki dostane duyarlılığımız devrimci-demok de görüldüğü konumdaydılar. hem lirleyen fından ‘soise - Nurtepe örneğinde inanıyoruz. mar edilmektedir. ve bunu teorileştirmede göre, bu karşı-devrimci örgütlenmenin 13 bildi- muoyu tarafından bilindiğine yaset yasakçılığında 2010’da yayınladığı kendi içlerinden isteriz ki eleştiri-özeleştutumunu şiddet Halk Cephesi Kasım ruşturulması’ sırasında ‘yanlış yaptık’ deAçıkça ifade etmek şampiyonluğa oynamakta, a dönük kullandığı niDHF’nin, Halk Sonra ride federasyonumuz vardırmaktadır. kişiyi öldürmüşlerdir. tiri, tarz ve üslup konularındaşey olsa açıkça uygulamaya kadar da olsa kendini ele verbir ‘Kardelen harekatı’ olarak telemelerde dolaylı dostların en nilmiştir. Kendilerinin Cephesi’nden öğreneceği mutluluk duyarız. tarihinde yayınladığımız insanlara işkence yapDevrim için halkı birleştirmek,ve onu ilerletmişti. 7 Aralık 2010 adlandırdığı bu olayda, hürmet eder, öğrenmekten yok. Olmasını vermek Halk Cephesi’nin açıkladılar.” bir şey ufak çabasına değer cevabi bildiri sonrasında ve tartışmayı tıklarını yine kendileri Ama ne yazık ki böyle Eksikliklerimize pratiği ortadadır ve mek bizim için bir ilkedir. insana işkence yapabilen, tavrını gözden geçireceğini isteriz. Ne var ki herkesin bu yönde olduğunu “Kendi saflarındaki ideolojik mücadetarafından bilinrağmen iradi çabamızın görebilen kafa yapısı, dostluk sınırları içerisinde, umuyorduk. Angerçekler bütün kesimler takdir ettiğine inanıbunu meşru, doğal, gerekli devrimci kamuoyunun karşı herşeyi yapabile zemininde sürdüreceğini mektedir. biliyoruz. Provokasyon Nurtepe’de Cepheliler’e yayınladığı son yoruz, dahası bunu bir tartışma yürütecak ne var ki Halk Cephesi olmamak ve devrimin lir.” iyiden iyiye çiğne- Halk Cephesi ile düzeyli ise bu çizgiye sahip Peki, Fakat bu konuda bildiride, dostluk sınırlarını doğrudan, dizdedirtiyor. inanıyorduk. “pes” davranmaktır. gibi kadarı bileceğimize bu kez Aymazlığın bu feısrar etmeyi müttefiklerine düşman miş, dolaylı ithamlarını faaliyet yürüten bir kamuoyu ile payda Halk Cephesi, yanlışlarında yanlışlarda o halkımız federasyonuyasal-açık zeminde bu ginsiz suçlamalar şeklinde Devrimci hareket ve DHF’ye hitaben tercih ediyor. Halk Cephesi ye hakaretnabildirisinde, federasçok iyi tanımaktadır. derasyon için, doğrudan laşmıştır. Halk Cephesi ki, DHF’ muzu ve geleneğimizi Cephesi’nin neler yayalankadar ileri gitmiştir dahası federasyobunları yazabilen Halk yonumuzu bağlamayan, Halk Cepheli siper yoldaşlarımızın ve meler kaleme almaktan rahatsızlık duymabiz ne düşünmeliyiz? hakkımızda çizkoşulu olmayan olay pabileceği konusunda kurumumunumuzun cevaplama yanlış-çarpıtılmış bilgilerle dillendirilen, yukamış, aksine üye ve taraftarlarınıolayların fitiyöntemi, aslında ederek federasyonuİki buçuk sayfa boyunca süreçleri de malzeme diği fotoğrafı ve kullandığı gizlemeye ve za karşı bileyerek gelişebilecekHalk Cephesi bulunulan sürecin ve kullanmaktadır: rıdaki ifadede atıfta açık olan sorunun esasını muz için şu nitelemeleri aynı tutum DHF değildir! çözümsüz provokatörlük”, lini ateşlemiştir. Ve ir. çok benzer süreçlerin muhatabı kadar geri “Düşmanlık”, “kışkırtıcılık”, olarak sürdürülmekted tartışmayı içinden çıkılamayacak, tarafından merkezi bilmeyecek “acizlik”, “saldırgandönük bir çaba olarak Halk Cephesi bunu “birlik bozgunculuğu”, sorumluluk sınırlarını bir hatta sürüklemeye Cephesi çözümü olbiliyoruz. Öyle ise “ahlaksızlık”, “soyHalk Cephesi, devrimci midir? Böyle olmadığını lık”, “ajanlık”, “zavallılık”, değerlendiriyoruz. Halk ihtiyacı olan siper yolkaçmantıkla ve sorumsuzsorunu çözmekten zorlamakta, devrimin Halk Cephesi hangi suzluk”, “işkencecilik”… dukça basit olan bu bu tutumuyla zarar ifamuhatabı olmadığı olarak DHF’yi objektif durumlarda bildirisinin iki benzer maksatla daşlığına her lukla, ne maktadır. Daha önce Halk Cephesi söz konusu getirmektedir, ülhatırlatmakta fayda vermektedir. “normal olmadığısüreçlerin parçası haline partilerle eş tutde ettiğimiz bir gerçeği toplamında yaşananların Türkiye solu önünde hareket zaman zae ve sonuç olarak açıkça, kemizdeki illegal komünist “Türkiye halkları ve görüyoruz. Her devrimci nı” değerlendirmekt provokasyonlara son yönlendirdiği bir ilkeler noktasında zaafmaya kalkmaktadır? DHF’yi uyarıyoruz. Bu man ortak devrimci federasyonumuzu ajanların n nedenini, sorumlubunu, normal olve burjuva-feodal sınıfla- Federasyonumuz böylesi mantıkla yıllardır verin; provokasyonları lar yaşayabilmekte kurum olarak tarif ederek acizprovokasyonları önlekarşılaşmaktadır. Polisin ahlarını ödünç alma sebebi olarak ortaya larını araştırın ve yeni polis fezlekelerinde rın yöntemlerini-sil mama durumunun belgelere Halk . Bu bizler için de gebunları okuma yazması yin.” hazırladığı böylesi düzmece liğine düşebilmektedir koymaktadır. Bütün tespit ederek heaçıklıkta ifade eylemi için mücadeçerlidir. Ancak bu zaafları Halkın birleşik devrimci olan her bireyin anlayabileceği bu anlayışla tüm devikna edebilmek umuleyi önüne koyan ve eden ve kamuoyunu tarihinden çarpıduyla Komünist Hareket’in
H
Demokratik Haklar Federasyonu: Bir kez daha yineliyoruz...
Balyoz operasyonu neyi amaçlıyor? Ergenekon operasyonu ile ilk ‘darbeyi’ alan ordu, Balyoz operasyonu ile iyice sarsılmış durumda. Taraf gazetesi öncülüğünde başlatılan ‘yıpratma’ kampanyası ile ‘en güvenilir’ kurum olan ordu, büyük eleştirilere maruz kalmış ve yapılan son YAŞ toplantısında gün yüzüne çıkan klik dalaşının en zorlu mevzilerinden biri olmuştur. TC tarihinde bir ilk olan generallerin ‘yargılanması’ sürecinin alt yapısı ‘darbe’ suçlamaları ile örülmüş ve onlarca asker tutuklanmıştır. Sf. 02-03
2-3_Layout 2 2/19/11 4:35 PM Page 1
02 güncel
Halkın Günlüğü 20-28 ŞUBAT 2011
Balyoz operasyonu
Sanatçılara destek Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD, İbrahim Kaypakkaya’yı övdüğü gerekçesiyle ceza yağdırılan aydınları, sanatçıları, kurum temsilcilerini sahiplenmek amacıyla Ankara’da protesto eylemi gerçekleştirdi. Açıklamaya DHF, Partizan, Mücadele Birliği, TKP, AKA-DER, 78’liler Girişimi de destek verdi. Sanatçı Pınar Sağ, Mehmet Özcan, Ferhat Tunç’un katıldığı eylemde Kaypakkaya’nın annesi ve babası başta olmak üzere tüm ailesi bulundu. Eylemde, “Önderimiz İbrahim Kaypakkaya”, “İbrahim’in katili patron-ağa devleti”, “Katil devlet hesap verecek” sloganları atıldı.
301 general ve amiralin görev yaptığı TSK’ da bu görevde bulunanların yüzde 10’u şu anda tutuklu ve Balyoz Davası hükme bağlanana kadar bu general ve amiraller terfi edemeyecek
PSAKD tarafından yapılan açıklamada, “Pınar Sağ, Ferhat Tunç ve Mehmet Özcan’la ilgili verilen hapis cezalarıyla Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan düşünce ve ifade hürriyeti bir kez daha ihlal edildi. Bu kararla da gördük ki, iddia edildiğinin aksine Türkiye’de demokrasi, insan hakları, düşünce özgürlüğü daha ileriye gitmiyor, geriliyor.” ifadeleri yer aldı. Eylemde söz alan Pınar Sağ, faşist iktidar yapısı değişmediği sürece bu suçu tekrar işlemeye hazır olduğunu söyledi.
ABD emperyalizminin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP) ekseninde dünyayı yeniden şekillendirme hamlelerine paralel olarak gelişen ülkemizdeki olaylarda Ergenekon operasyonu ve tutuklamalar ile açılımlar politikası baş sıralarda durmaya devam ediyor. AKP’nin iş başına getirilmesi ile fiili olarak başlatılan süreç, son iki yıl içerisinde had safhaya ulaşmış durumda. Tam bir mağduriyet edebiyatı ile işe soyunan AKP, seçimlerde aldığı yüksek oy oranını da arkasına alarak emperyalist efendilerinin politikalarını birer birer hayata geçirmiş- geçirmeye devam ediyor. Ergenekon operasyonları ile emperyalizmin dönüşüm sürecine ayak direyen, pastadan pay almak isteyen güçleri bertaraf etmeye çalışan AKP, diğer yandan da ‘Açılımlar’ politikası ile başta Kürt ulusal hareketi olmak üzere devrimci-demokrat bütün güçleri tasfiye ederek, sürece entegre etmek çabasında olmuştur. On yıllarca bizzat devlet tarafından organize edilen ve uygulanan katliamlar, ölümler, politikalar birkaç tetikçiye havale edilerek, devleti aklama süreci işletilmeye başlanmıştır. Ortadoğu ve Kafkaslar’da etkin bir rol biçilen TC, kendi iç sorunlarından ‘arınmış’, bölge halkları ve ülkeleri için model bir yapı olarak hazırlanmıştır. Özellikle İsrail’in teşhir olan ve büyük tepki çeken Siyonist politikaları göz önüne alınınca, bölgede ABD adına uşaklık görevini yerine getire-
cek, gerektiği zaman cepheye sürülecek aktif bir ‘müttefik’ lazımdı. Emperyalizmin GOP projesinde bu role en uygun devlet olarak TC seçilmiş ve sürece hazırlık başlamıştır. Neo-liberal politikalar ekseninde baş döndürücü bir hızla devlet yeni bir dizayna girişmiş ve efendilerinin övgüsünü hak edecek bir dönüşüme imza atmıştır. CHP’de temsil olunan Kemalist kliğin (Kemalizm anlaşılmasın) iktidar organlarından birer birer tasfiyesi ile başlayan süreç, parla-
mentoda, polis teşkilatında, eğitim kurumlarında ve yerel yönetimlerde oldukça ‘başarılı’ bir şekilde hayata geçirilmiştir. Ordu ve yargı alanlarında ise oldukça köklü ve güçlü olan Kemalist kliği ekarte etmek diğer kurumlardaki gibi kolay olmamış ve halen vuku bulan klik dalaşının en keskin yaşandığı alanları teşkil etmiştirediyor. 2011 Eylül ayında yapılan referandum ile bazı yasa maddelerini kendi lehine çeviren AKP, ordu ve yargı içerisinde de haki-
Yurtdışından destek Almanya Köln’de de Sağ, Özcan ve Tunç’a verilen cezalar protesto edildi. Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu Merkezi’nde bir araya gelen AABF Başkanı Turgut Öker, ADHK Başkanı Hasan Yıldız, ATİK Başkan Musa Demir, Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir ve Sol Parti ve SPD milletvekilleri, Pınar Sağ, Mehmet Özcan ve Ferhat Tunç’a verilen hapis cezalarını kınadı. Yapılan ortak açıklamada, “Aydın ve sanatçılara desteğimizi iletiyor ve Türk Hükümeti’ni gerekli demokratik düzenlemeleri yapmaya çağırıyoruz.” denildi. Öte yandan Sağ’a destek için www.pinarsagaadalet.com internet adresi üzerinden bir imza kampanyası başlatıldı.
Kırıklar F Tipi Hapishanesi’nde tecrit protesto edildi
F tipi hapishanelerindeki keyfi uygulamalara, baskı ve saldırılara, işkenceye, ağırlaştırılmış müebbetlere dayatılan insanlık dışı koşullara karşı devrimci direnişi devam ediyor İzmir Tecrite Karşı Mücadele Platformu (TKMP) İzmir-Kırıklar F Tipi Hapishanesi önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. TKMP, hapishanelerde son dönemde artan saldırıları, tecriti ve sürgün sevkleri yapılan basın açıklamasıyla protesto etti. Okunan basın metninde; “ Gün geçmiyor ki hapishanelerden yeni bir saldırı haberi gelmesin. İletişim ve ziyaret yasakları,
hücre cezaları, süngerli oda işkenceleri, onursuz aramalar, mahkeme ve hastane sevklerinde yapılan saldırılar ve sürgün sevkler; devrimci tutsakların yaşamının olağan parçası haline getirilmiş ve bu saldırılar tecride dayalı infaz sisteminin rutin uygulamaları haline gelmiştir. Tecritin en ağırını günde 23 saat tek kişilik hücrede tutulan ağırlaştırılmış müebbet
Halkın Günlüğü
KARDELEN BASIM-YAYIM REKLAM GÖSTERİ ORGANİZASYON LİMİTED ŞİRKETİ Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Hıdır Gürz Yayın Türü: Bölgesel Süreli Yönetim Yeri: Şehit Muhtar Mah. Süslü Saksı Sokak NO: 11 Kat: 4 BEYOĞLU/İSTANBUL
Teknik Hazırlık: Kardelen Yayımcılık Mahmut Şevket Paşa Mah. Sivas Sok. No:2 Kat:3 Okmeydanı/İSTANBUL Tel-Fax: (0212) 238 37 96
Baskı: SM. Matbaacılık Adres: Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sokak NO:10 ABlok Yenibosna Bahçelievler-İST Tel ( 0212) 654 94 18
BÜROLAR
1 YILLIK ABONELİK ÜCRETİ: Yurtiçi 54 TL Yurtdışı 108 EURO HESAP NUMARALARI Ertaş ÖZTÜRK adına İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (TL) 1002 30000 1153314 İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (Euro) 1002 301000 1107308 İş Ban. İst. Aksaray Şubesi: (CHF) 1142699 İş Bank. İst. Aksaray Şubesi: (Sterlin) TR110006400000210021174906 İZMİR: Şehit Fethi Bey Cadde No: 13 Eski Eshot İşhanı Kat:4 Konak/İzmir Tel-Fax: (0232) 482 01 63 ● MERSİN: Çankaya Mahallesi 4702. Sok. No:8 KAt:3 Akdeniz/Mersin ● AMED: İskender Paşa Mah. İnönü Cad. MA-GÜL İşhanı Kat:4 No:10 Dağkapı/Amed ● ATİNA: Spiro trikoupi 21 10683 eksarxia GREECE/Yunanistan e-mail: devrimcidemokrasi_yunanistan@yahoo.com.tr ● YD TEMSİLCİLİĞİ: Kaiser-Wilhelm Str. 275 47169 Duisburg/DEUTSCHLAND e-mail: d.demokrasi@googlemail.com
2-3_Layout 2 2/19/11 4:35 PM Page 2
güncel 03
neyi amaçlıyor? Balyoz’un etkisi
miyeti ele alarak, hasımlarını tümden oyun dışı etme çabasındadır. Genelkurmay içerisinde yapılan son Yüksek Askeri Şura (YAŞ) sürecinde açıktan cereyan eden ve YAŞ seçimlerinin içinden çıkılmaz bir hale gelmesine vesile olan söz konusu klik dalaşında AKP istediği hamleleri tam olarak yapamamıştı. Keza Anayasa Mahkemesi ve HSYK’da istediği isimleri iş başına getirten AKP, Yargıtay ve Danıştay’da ise bu ‘başarıyı’ sağlayamamış durumda. Torba Yasa ile Yüksek Yargı’da kendi lehine kullanacağı bir takım değişiklikler yapan AKP, ordu içerisinde ise uzun vadeli bir planın yapı taşlarını birer birer döşüyor.
Ergenekon operasyonu ile ilk darbesini alan ordu, Balyoz operasyonu ile iyice sarsılmış durumda. Taraf gazetesi öncülüğünde başlatılan ‘yıpratma’ kampanyası ile ‘en güvenli’ kurum olan ordu, büyük eleştirilere maruz kalmış ve son yapılan YAŞ toplantısında gün yüzüne çıkan klik dalaşının en zorlu mevzilerinden biri olmuştur. TC tarihinde bir ilk olan generallerin ‘yargılanması’ sürecinin alt yapısı ‘darbe’ suçlamalarıyla örülmüş ve onlarca asker tutuklanarak hapishaneye konulmuştur. Ordu içerisinde yeni sürece uygun bir şekillenme yaratılmasına ayak direyenlerin tasfiye edildiği, sürece uyum sağlayanların ise terfi ettirildiği böylesi bir süreçte, içlerinde oramirallerin de bulunduğu 163 asker hakkında tutuklama kararı çıkması gözleri bir kez daha Balyoz Davası’na çevirdi. Davanın siyasi boyutunu kısaca özetledikten sonra Genelkurmay hakkında birkaç teknik bilgi vererek davanın etkisini kısaca özetleyelim; 301 general ve amiralin görev yaptığı TSK’da bu görevde bulunanların yüzde 10’u şu anda tutuklu ve Balyoz Davası hükme bağlanana kadar bu general ve amiraller terfi edilemeyecek. Böylesine bir durumda söz konusu askerlerin hiç birisi önümüzdeki dönem terfilerinden yararlanamayacak. Terfi şansı kalmayan en önemli komutanlardan biri 8. Kolordu Komutanı Korgeneral Korkut Özarslan’dı. Özarslan, Balyoz Davası’nda tutuklandığı için terfi şansını yitirdi. Genelkurmay Başkanlığı koltuğunu da... Çünkü eğer terfi etseydi 2015 yılında Kara Kuvvetleri Komutanı olacaktı. 2017 yılında da Genelkurmay Başkanlığı koltuğuna oturacaktı. Ancak artık yargılandığı davada tahliye edilse bile, yani tutuksuz yargılansa bile kesin hüküm verilene kadar terfi etmesi mümkün değil. Ayrıca Milli Savunma Bakanı tarafından açığa alınma ihtimalleri de bulunuyor. Bu tablodan çıkan sonuca göre önümüzdeki neredeyse 10 yıllık süreçte, eğer farklı bir takım yasal değişiklikler yapılmazsa, Balyoz Davası’ndan yargılanan askerlerin hiçbirisi ordu içerisinde etkin bir pozisyonda olamayacak. Kısacası AKP önümüzdeki dönemin yapı taşlarını yerleştirmeye devam ediyor.
cezası alan tutsaklar yaşamaktadır. İdam cezasının kaldırılmasıyla yerine getirilen ağırlaştırılmış müebbet, tutsaklara insanca yaşama hakkı tanımamakta, adeta tutsaklar diri diri tabuta konulmaktadır.
müebbetleri havasız ve soluksuz bırakan, teslim almak isteyen bir işkenceye dönüştürüldüğünü’ söyleyen tutsaklara cevap ise saldırıların daha da boyutlanmasıyla verildi.
Tekirdağ 1 ve 2 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde 6 Eylül 2010 tarihinden beri ‘ağırlaştırılmış müebbetlik tutsakların havalandırma sürelerinin uzatılması, kendileriyle aynı durumdaki diğer tutsaklarla beraber havalandırmaya çıkmaları ve yaşam koşullarının düzeltilmesi’ için çeşitli biçimlerde eylemlerini sürdüren devrimci tutsaklar, fiili saldırılar başta olmak üzere; süngerli odaya götürme, havalandırmaya kilitleme, aylara varan iletişim ve ziyaret yasaklarıyla cezalandırıldılar. Tecritin ‘ağırlaştırılmış
F tipi hapishanelerindeki keyfi uygulamalara, baskı ve saldırılara, işkenceye, ağırlaştırılmış müebbetlere dayatılan insanlık dışı koşullara karşı devrimci direniş devam ediyor. Devrimci tutsakların iradesini teslim alma sevdasında olan egemenler şunu iyi bilmelidir ki bu iradeyi teslim alamadınız, alamayacaksınız. Tecrite Karşı Mücadele Platformu olarak bizler her fırsatta devrimci tutsakların sesi ve soluğu olmaya devam edeceğiz.” ifadeleri yer aldı.
TAZİYE Değerli yoldaşımız Ökkeş Karaoğlu’nun annesi Hatice Karaoğlu gecirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. Hatice ananın ailesine ve yakınlarına başsağlığı diliyoruz.
Halkın Günlüğü Gazetesi
SINIF TAVRI ismail uçar
KÜÇÜK BURJUVA İSTİKRAR!...
K
üçük burjuva çizginin bilindik reaksiyonudur kendi hatalarını kabul etmeme hali. Hataları ve özürlü hali ne kadar somut olursa olsun o yine bilindik arayışlarla, kendi özürlü durumunu görmeme, kabul etmeme ve amiyane deyimle ‘yolun altına-üstüne düşerek’ bütün hatalarını karşısındakine yüklemeye, olmadı karşısındaki üzerinden izah etmeye çalı-
şır. Mütavazi olmak, yine aynı şekilde kendi hatalarını görmek, bunlardan sonuçlar çıkartmak ve istisna düzeyinde olsa da onun soy ağacında ‘benimde hatam oldu’ yazmaz. Yaşamın ve sınıf mücadelesinin karmaşık çelişkilerden müteşekkül yapısına rahmet okutur cinsinden ‘ancak ölüler hata yapmaz’ ironisi kadar onun soyağacı hatasızdır. Hatalara, olumsuzluklara herkes düşebilir, lakin küçük burjva çizgi asla. Onun bayrağında ne ‘benimde hatam oldu’ yazar, ne de özeleştiri! Küçük burjuva çizgiye göre, olumsuzluklar, ‘suçlar’ hep başkalarına aittir. Dolayısıyla bunlar karşısında ‘öz eleştiri’ ve ‘hesap’ vermesi gerekenler kendi dışındakiler olmalıdır. Soyut bir tartışma yaptığımız düşünülmesin. Zira konumuz tam da somut bir mesele üzerinden, Halk Cephesi’nin geçtiğimiz günlerde küçük burjuva çamur nasıl olunurun isbatı durumundaki açıklamasıdır. Konu, tahmin edileceği gibi DHF ile yaşanan sorun üzerinden yükselmiştir. Ancak Halk Cephesi soruna vesile olan gelişmeleri ters yüz etmekle de yetinmeyerek, hızını alamayıp tamda küçük burjuva devrimciliğine münhasır bir tarih bilinci, eleştiri-özeleştiri kavrayışıyla, ‘bir hareket ancak bu kadar doğru ve haklı olabilir!’liğini en üst seviyede kanıtlamanın yolu olarak, Maoist Parti’ye ilişkin tuttuğu secereyi komuoyuna sunarak küçük burjuva devrimciliğinin o çok önemsediği ‘kutsal’ görevini yerine getirmiştir. Öyle ya bir kere karar verilmiştir. Bu böyük görev! yerine getirilecek. ‘Göz budaktan sakınılmayacak’ Karşısındaki, dost, devrimci, bunlar ‘büyük görev’ karşısında tali, hatta önemsiz meselelerdir. ‘Halk Cephesi’nin ‘sözünün üstüne söz söylemek’, dediğinin dışına çıkmak neymiş dosta da düşmana da gösterilecek’!.. Bunun için önce sıkı bir arşiv taraması yapılacak. Geçmişte muhasebesi yapılmış, tartışılmış, öz eleştiri, açıklama ve hesabı verilmiş konular olsada fark etmez. İnanırlığına gölge düşürmemesi açısından bunlar içerisinden “en can alıcılar” seçilecek ve dostluğun, devrimci dayanışmanın ruhuna rahmet okutur cinsinden “Düşmanlık”, “kışkırtıcılık”, provokatörlük”, “birlik bozgunculuğu”, “acizlik”, “saldırganlık”, “ajanlık”, “zavallılık”, “ahlaksızlık”, “soysuzluk”, “işkence yapanlar”…vb ima, karalama ve şaibe yaratmaya yönelik ifadelerle Kaypakkaya geleneği “gerektiği gibi” kamuoyu ve kitlelere tanıtılmaya çalışılır. Komünist ve devrimci hareketin birbiriyle yaşadığı sorunlara ilişkin tarafların yaklaşımlarında devrimci bir ilke-prensip olarak bilerek yanlış bilgi verme, karalama, itham ve şaibe yaratacak söylem ve değerlendirmelerin yanlış olduğu gibi, bunlara itibar edilmemesi gerektiği de üzerinde hem fikir olunmuş bir “hukuk” ve yerleşmiş bir kültürdür. Yerleşik tavır bu olmasına karşın Halk Cephesi bunları bir tarafa bırakmış ve esas olarak burjuvazinin komünist ve devrimci hareketi karalama amaçlı propagandasından bildiğimiz bu tanıdık, yabancısı olmadığımız burjuva silahla proleter devrimci çizgiyi “yere sermeye” öykünmüştür. Zira küçük burjuva çizginin ‘çamur ol-çamur at-çamura yat’ sarmalında eline almış olduğu bu itibarsız silahın Maoist parti gerçekliği karşısında bir hükmü olmayacağı açık olduğu kadar, Halk Cephesi çevresine de bir şey kazandırmayacaktır. Halk Cepesi’nin bugün eline alarak dostlarına doğrulttuğu bu silah eğer anadan üryan gerçekten daha kuvvetli olsaydı esas sahibine (burjuvaziye) sınıf mücadeleleri tarihi boyunca büyük muharebeler kazandırırdı. Evet, Halk Cephesi, proletarya, ezilen ulus ve halklar nazarında fazlasıyla itibarsız olan bu araç ve metodlarla kendi hatalı tavrını aklama pozisyonuna düşmüştür. Böylesi tarzların her haliyle devrimci ilke ve prensipleri dejenere ettiği bilinmeyen, görülmeyen bir gerçek değildir. Dejenere edilmiş devrimci ilke ve prensiplerle kendi iç motivasyonunu sağlamaya yönelik reaksiyonlar yersizdir. Ancak dostlarımızın bunlara tenezzül etmiş olmaları esas üzüntü vesilemizdir. Burada bir niyet tartışması yapmak anlamsızdır. Devrimcilerin niyetlerinden kuşkumuz olamaz. Bu ideolojik bir meseledir. Bir ‘suç’, ‘günah’ darlığında meseleye yaklaşılamaz. Küçük burjuva çizginin ana doğrultusunda bugünki durumda varılan duraklar ve yarına ilişkin tüketilecek menzilde de varılacak son istasyon aynısı olacaktır. Halk Cephesi bir yığın itham ve karalamayla sorunun esasını manüple etmemelidir. Açık, net ve tutarlı olmalıdır. Kendisince sahiplendiği mahallelerde devrimcilerin çalışmalarını şiddet dahi kullanarak engelleyen ve burası ‘benim mülküm’ diyen tutumunu ‘tutarlı devrimcilik’ adletmekte, ancak bu mahallelerde çalışma yapan, DHF dahil, devrimcileri provokatörlükle suçlamakta. Halk Cephesi karşı devrime hizmet eden bu yanlış tutumundan ya vazgeçmeli ya da tutarlı bir şekilde siyaset yasakçılığını savunduğunu ilan etmelidir. Bir an dahi olsa DHF’nin Halk Cephesi’nin iddia ettiği gibi “provokasyon amaçlı” çalışma yaptığını düşünelim. Ya Halk Cephesi’nin diğer devrimci demokratik kurumlarla benzer siyaset yasakçı tutumu yüzünden yaşadığı sorunlar ne olacak. Yoksa Halk Cephesi dışında bütün devrimci hareket provokasyon mu yaratıyor?! Bilindiği ve anlaşıldığı üzere sorunların yaşanmasının esas sebebi Halk Cephesi çevresinin siyaset yasakçılığı ve burası “benim mahallem”, “benim parkım”, “benim sokağım” dediği mülkçü anlayışıdır. Özel mülkiyet dünyasına karşı mücadele yürütenlerin şimdiden mülkler sahiplenip, buraları devrimcilere yasaklayan çelişkili tutumlarını bir tarafa bırakarak bir kez daha Halk Cephesi çevresine bu yanlış yönelimlerinden vazgeçmelerini önermekteyiz.
4-5_Layout 2 2/19/11 12:27 PM Page 1
04 güncel F tipi hapishanelerde talan var Kandıra F Tipi Hapishanesi’nde genel arama bahanesiyle siyasi tutsakların eşyaları talan edildi Kandıra F Tipi Hapishanesi’nde siyasi tutsaklara yönelik hak gaspları devam ediyor. Son olarak 15 Şubat tarihinde genel arama bahanesiyle hücrelere giren gardiyanlar keyfi bir şekilde tutsakların eşyalarını dağıtarak, dava evraklarına el koydu. Uygulamaya karşı çıkan Maoist Komünist Partisi (MKP) dava tutsağı Veysel Kaplan’a hapishane idaresi tarafından ‘disiplin cezası’ verildi. Hapishanelerde artan bu türden baskılar ile provakasyon ortamı yaratılmak istendiğini, faks yolu ile açıklayan Veysel Kaplan, yeni bir saldırı zemininin hazırlandığını ifade etti.
dönüştürüldü. Eşyalarımız dağıtıldı, elbiselerimiz yerlere atıldı. Yataklarımızın başucuna astığımız resim, harita, küçük notlar, karikatürler zorla sökülerek alındı. Bu keyfiyete engel olmak istememize rağmen zor kullanarak cevap verdiler. ABlokta iki hücrede aramaları işkenceye çevirdiler. Hücremizde asılı olan İbrahim Kaypakkaya posteri söküldü. Posta yolu ile gelen karikatürlere el konuldu. Benim, Özgür Çelik, Abdullah Kalay’ın hücresi dışında A721’de kalan Ali Ekber Kalender, Orhan Toprak’ın hücresinde de kendi yaptıkları takvim zorla alındı ve eşyaları dağıtıldı. İdarenin bu saldırgan provakatif saldırısını kapı döverek, slogan atarak protesto ettik”
Veysel Kaplan’ın konuyla ilgili yaptığı açıklama şu şekilde: “15 Şubat günü genel arama yapıldı. Provakatif ve saldırgan tavırlarla sürdürülen arama talana
Öte yandan diğer birçok hapishanede olduğu gibi Kandıra F Tipi Hapishanesi’nde de gazetemiz Halkın Günlüğü keyfi bir şekilde tutsaklara verilmiyor.
ÖZGÜR DÜŞÜN DERGİSİ’NİN 53. SAYISI ÇIKTI
‘Genel arama işkenceye dönüştürüldü’
Arama sırasında gardiyanların tehdit içeren konuşmalar yaptığını belirten Kaplan, bu saldırıların devam edeceğini açıkladı. Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunduklarını aktaran Kaplan, “Olabilecek tüm saldırılardan idare sorumlu olacaktır.” dedi.
Halkın Günlüğü 20-28 ŞUBAT 2011
İzleme Kurulu Hapishanelerdeki hak ihlallerine karşı DİSK, KESK, TTB, TMMOB, TİHV, ÇHD, TUAD-DER, TUYAB ve TAYAD biraraya gelerek Hapishaneler İzleme Kurulu’nu oluşturdu. Hapishaneler İzleme Kurulu, yaptığı basın toplantısıyla kuruluşunu ilan etti. DİSK, KESK, TTB, TMMOB, TİHV, ÇHD, TUAD-DER, TUYAB, TAYAD’dan oluşan ve üç yıllık çalışmanın ardından kurulan Hapishaneler İzleme Kurulu, hapishanelerde hak ihlallerinin takipçisi olacak. Açılış konuşmasını yapan Av. Behiç Aşçı, “Bu kurulla birlikte hapishanelerdeki tutsaklara çok büyük bir güç ve destek verilmiş oldu. Bu kurulda yalnızca tutsaklar için değil, kendimiz için de mücadele edeceğiz” dedi. Aşçı, “İzleme kurulu bağımsız olacak ama tarafsız olmayacak, siyasi ve adli tüm tutsaklara yönelik saldırılara müdahale edecek ve çözecek, izleme kurulunun sekretaryasını Çağdaş Hukukçular Derneği yapacak.” dedi. TTB Başkanı Dr. Eriş Bilaloğlu, “Hekimliğin doğası gereği Hapishaneler İzleme Kurulu’nda yer alıyoruz. Hak arayanlar, mücadele edenler için hapishaneler sahici bir gerçek. Hapishanelerde yaşam koşullarının düzeltilmesi için çaba göstermek bir görevdir” şeklinde konuştu. KESK Genel Başkanı Döndü Taka Çınar da hapishanelerde uluslararası sözleşmelere ve yayınlanan genelgelere uyulmadığını, bu sebeple tutukluların sorunlar yaşadığını hatırlattı. Devletin kendi verdiği sözleri tutmadığını, kendi yayınladığı genelgelere uymadığını söyleyen DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Mehmet Ali Şahin’in Adalet Bakanı iken kamuoyu önünde söz verdiğini hatırlatarak, bu yönde tek bir adım atılmadığını, hatta sürecin kötüye gittiğini söyledi.
‘Hak ihlallerinin çözümü için mücadele edecek’ Kurumlar adına yapılan ortak açıklamada şunlara değinildi “İmzası bulunan kurumlar olarak Hapishaneler İzleme Kurulu’nu kurduğumuzu ilan ediyoruz. Hapishanelerde adli ya da siyasi tüm tutuklu ve hükümlülerin yaşadıkları sorunların çözümünde tüm kesimlerin, özellikle de iktidarın muhatabı bu kuruldur. Kurulumuz izleme amaçlı bir kurul olmadığını, hak ihlallerinin çözümü için aktif mücadele edecek bir kurul olduğunu ilan eder. Kurulumuz bağımsızdır ama tarafsız değildir”
Cezası bitti fakat serbest bırakılmıyor
Katliamcılar değil karşı Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) başkanı Selçuk Kozağaçlı, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun’a “hakaret”ten yargılandığı davadan beraat etti
raat etti.
Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Başkanı Selçuk Kozağaçlı, 19 Aralık 2000’de gerçekleştirilen “Hayata Dönüş Operasyonu” katliamıyla ilgili okuduğu bir basın açıklaması nedeniyle dönemin Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun’a “hakaret”ten yargılandığı davadan be-
Kozağaçlı söz konusu konuşmasında, “Katliamın Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü, Hakim Ali Suat Ertosun’a madalya takanlar, o koltuğa oturanlar hukuksal liyakati bizce şüpheli hakimliği değil, hapishane katliamında soyunduğu kanlı rolü esas almışlardır... Ali Suat Ertosun için en
Kozağaçlı’nın Ceza Yasası’nın (TCK) 125. maddesinden dolayı Ankara 9. Sulh Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı davada mahkeme, yapılan konuşmayı “eleştiri” kapsamında ele alarak, suçun yasal unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle beraat kararı verdi.
4-5_Layout 2 2/19/11 12:27 PM Page 2
güncel
20-28 ŞUBAT 2011 Halkın Günlüğü
oluşturuldu
05
İçişleri Bakanlığı suçlu bulundu İstanbul 10. İdare Mahkemesi elinde yeterli kanıt olmasına rağmen katliamı önlemediği ve Dink’i korumadığı gerekçesiyle İçişleri Bakanlığı’nı suçlu buldu. Dink ailesinin avukatlarının İstanbul 10. İdare Mahkemesi’nde Dink’in kardeşleri adına İçişleri Bakanlığı’na açtıkları davada, mahkeme bakanlığı ağır hizmet kusuru suçlamasıyla mahkûm etti. Dink’in kardeşleri Hosrof ve Yervant Dink adına açılan davada İçişleri Bakanlığı’nın Dink’in öldürülmesinde ağır hizmet kusuru ve objektif sorumluluğu bulunduğu iddiasıyla bakanlığın tazminat ödemesi talep edilmişti. Gerekçeli kararda bakanlığı mahkum eden paragraf şu şekilde; “İstanbul Emniyeti’ne Yasin Hayal’in Hrant Dink’i öldürme planları hazırladığı, bu kişinin bu eylemi yapacak özelliklerde olduğu 17.02.2006 tarihli yazıyla resmi olarak bildirildiği, Hrant Dink’in hayatının açık ve yakın bir tehlike içinde olduğu, kendisinin talebinin beklenmeden koruma tedbirinin alınması gerektiği halde gereğinin yapılmadığı, dolayısıyla idarenin ağır hizmet kusuru bulunduğu sonucuna varılmıştır.”
Halk Cephesi üyelerine gözaltı terörü İstanbul’da Gülsuyu-Gülensu Haklar Derneği ve bazı evlere yönelik 18 Şubat günü baskın düzenleyen polis, 14 kişiyi gözaltına aldı. Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Hapishanesinde kalan ve yargılandığı davadan aldığı 10 yıllık süreyi tamamlayan hükümlü Cem Kılıç tahliye edilmiyor. Kılıç’ın tahliye edilmemesinin gerekçesi ise hapishanede söylediği türküden dolayı karara bağlanmayan disiplin cezası. Serbest bırakılmayan hükümlü Cem Kılıç’ın arkadaşı İnan Gök, Kılıç’ın durumuna dikkat çekmek amacıyla gazetemize yazdığı mektupta, Kılıç’ın 10 yıllık cezasının dolduğunu ancak hapishanede kaldığı süre içinde söylediği bir türküden dolayı disiplin cezası verildiğini ve bundan dolayı serbest bırakılmadığını belirtti. Gök, siyasi tutsaklara verilen disiplin cezalarının artık hapishanede tutma aracı olarak kullanıldığını belirtti.
18 yıldır tedavisi yapılmıyor Malatya E Tipi Kapalı Hapishanesi’nde tutuklu bulunan
ve ciddi sağlık sorunları olan Ramazan Demir’in tedavisi keyfi bir şekilde engelleniyor. Amed’in Kulp ilçesinde 1993 yılında yaşanan bir çatışmada diz kapağından aldığı kurşunlar nedeniyle yaralı olarak yakalanan PKK’li Ramazan Demir’in 18 yıldır tutuklu bulunduğu Malatya E Tipi Hapishanesi’nde tedavisi yapılmıyor. Konuyla ilgili açıklama yapan Ramazan Demir’in annesi Semiha Demir, “18 yıl önce yaralı olarak tutuklanan oğlum bilinçli bir şekilde tedavi edilmedi ve bu yüzden sakat kaldı. Tedavi edilmediği için bacağında bulunan kemik parçaları dışarı çıkmış ve iltihaplanmış. Tedavisine engel olmayın” dedi. Anne Demir, oğlunun ölüme terk edildiğini belirterek, sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunacağını söyledi.
çıkanlar yargılanıyor doğru terfi sanık sandalyesidir” sözlerini kullanmıştı. Öte yandan Kozağaçlı hakkında, Ankara 21. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde “Ertosun’un kişilik haklarına saldırıda bulunduğu” iddiasıyla açılan tazminat davası ise halen sürüyor.
Gazetemizede dava açılmıştı Devrimci Demokrasi’nin Mart 2004’de yayınlanan 37. sayısında MKP propagandası yapıldığı gerekçesiyle yazıişleri müdürü Erdal Güler’e de ceza verilmişti. Söz konusu iddianamede suça sebep olarak, “Katliam ve tecrit uzmanına madalya verildi” başlığıyla yazılan yazı gösterilmişti. Yazıda Ertosun’a Adalet Bakanı Cemil Çiçek tarafından verilen “Dev-
let Üstün Hizmet Madalyası”nın eleştirisi yer alıyordu. Ertosun’un ÇHD üyesi avukat Taylan Tanay’ın Bianet’te çıkan “Ali Suat Ertosun’un Yeri HSYK Koltuğu Değil Sanık Sandalyesidir” başlıklı yazısı nedeniyle Tanay ve Bianet sitesi koordinatörü Ertuğrul Kürkçü’den 15 bin TL tazminat talebiyle açtığı dava da sürüyor. Mehmet Bekaroğlu da, katliamı eleştirdiği gerekçesiyle Ertosun’un kendi hakkında 45 bin TL manevi tazminat davası açtığını belirtmiş, konuyla ilgili sadece bir grup genç asker ve kendilerinin yargılanmasını “trajikomik” ve “rezalet” olarak ifade etmişti.
İstanbul’da sabaha karşı Gülsuyu Gülensu Haklar Derneği ve Gülensu ile Kartal’da çok sayıda eve polis baskını düzenlendi. Polis saldırısının ardından dernek önünde toplanan Halk Cephesi, ESP, PDD, Partizan üyeleri polis terörünü protesto etti. Dernek önünde toplanan kitle, operasyonun devrimcilere karşı yapıldığı, yoksulluğa, yozlaşmaya ve yıkımlara karşı verilen mücadeleye karşı yapıldığını aktardı. Sokak aralarında slogan ve konuşmalarla devam eden yürüyüş Heykel Meydanı’nda son buldu. Burada yapılan açıklamada, “AKP’nin kendisiyle aynı düşünmeyen hiçbir düşünceye tahammül etmediği belirtilerek, “Bizler yoksulluğa, yozlaşmaya ve yıkımlara karşı mücadele ediyoruz, etmeye de devam edeceğiz… Düşünce ve örgütlenme özgürlüğümüzü savunmaya devam edeceğiz” ifadeleri kullanıldı.
7 çocuk ‘örgüt üyeliği’ iddiasıyla tutuklandı 15 Şubat protestolarına katıldıkları gerekçesiyle Van’da 7 çocuk, ‘Örgüt üyesi oldukları’ iddiasıyla tutuklandı. Van’da PKK lideri Abdullah Öcalan’ın ülkeye getirilişinin yıldönümünün protesto edildiği gösteriye yapılan polis saldırısının ardından gözaltına alınan 9 çocuktan 7’si tutuklandı. Emniyetteki sorgularının ardından Van Adliyesi’ne sevk edilen 9 çocuktan biri savcılıktaki ifadesinin ardından serbest bırakılırken, 8 kişi ise tutuklanma talebi ile Van Sulh Ceza Mahkemesi’ne sevk edildi. Mahkemede ifadeleri alınan çocuklardan biri daha serbest bırakılırken, diğer 7 çocuk ise “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla tutuklanarak, Van M Tipi Hapishanesi’ne gönderildi.
6-7_Layout 2 2/19/11 1:59 PM Page 1
06 güncel yaşam HES protestosuna polis saldırısı Bakan Veysel Eroğlu’nu ve HES’i protesto eden öğrenciler yaka paça gözatına alındı Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) tarafından düzenlenen “Doğu Karadeniz Bölgesi Heyelan ve Taşkınları Sempozyumu”na katılmak üzere gittiği Trabzon’da Öğrenci Kolektifleri tarafından protesto edildi. Eroğlu’nu ve HES projelerini protesto eden öğrencilere polis saldırarak gözaltına aldı. Son dönemde artan öğrenci eylemlerine karşı kolluk kuvvetlerinin yoğunlaşan saldırılarından Trabzon’daki öğrencilerde nasibini almış oldular.
Halk uyutulmaya çalışılıyor KTÜ’de yapılan toplantı sırasında HES’lerin doğaya zararlı olmadığını savunan Eroğlu, iptal edilen onlarca HES projesini ve halkın yaşamı üzerindeki yıkıcı etkilerini görmezden geldi. Eroğlu, HES’lerin insan yaşamına zararlarının en aza indirgenmesi için çalışacaklarını iddia etti. Halkın HES projelerine karşı gösterdiği tepkilere ve geliştirdiği eylemlere de Eroğlu böylesi tepkiler yokmuş gibi davrandı.
Derelerin Kardeşliği Platformu’ndan tepki Derelerin Kardeşliği Platformu (DEKAP), KTÜ’nde öğrencilere yapılan saldırıya ve Bakan Eroğlu’nun HES’lerle ilgili yapmış olduğu değerlendirmelere ilişkin bir açıklama yaptı. Yapılan açıklamada Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun HES’lerle ilgili halka ‘kuyruklu yalanlar’ söylemeye devam ettiğine değinildi. Öğrencilerin yerlerde sürüklenerek gözaltına alınmasını kınadıklarını ifade eden DEKAP, Eroğlu’nun HES’lerle ilgili yapmış olduğu açıklamaların inandırıcılıktan uzak olduğunu belirtti. HES’lerin doğaya ve insan yaşamına zararlarıyla ilgili bilimsel raporlar hazırlandığını, Eroğlu’nun bilinçli olarak HES’lerin zararlarını gözlerden kaçırarak hayali bir tablo çizmeye çalıştığını ifade etti. DEKAP, enerjide dışa bağımlılığı giderek arttıran HES’lerin yabancı şirketlerle ortaklıklar kurularak satıldığını ve ülke kaynaklarının rant çevrelerine peşkeş çekilmeye çalışıldığına dikkat çekti.
Loçlular mücadeleyi kazandılar Loçlular yörelerinde yapılması planlanan HES’lere karşı uzun süre mücadele etmişler, gerek yörelerinde yaptıkları eylemlerle gerekse de Orya Enerji Binası önünde yaptıkları oturma eylemleriyle sorunu kamuoyunun gündemine taşımışlardı. Loçlular HES’lere karşı mücadelelerinin bir halkası olarak 3 Ocak 2011’de Kastamonu İdari Mahkemesi’nde açtıkları davayı kazanarak, yürütmeyi durdurma kararı aldırdı. Ancak Ümran Boru ve Orya Enerji bu kararlara itiraz ederek bir üst mahkemeye başvurdu. Bu başvuruya rağmen üst mahkeme şirketin talebini reddederek HES projesinin iptalini kesinleştirmiş oldu. Böylece Loçluların aylara yayılan mücadelesi sonuç verdi ve kazanımla sonuçlandı.
Halkın Günlüğü 20-28 ŞUBAT 2011
Derbent’ten Devlet çarpık kentleşmenin önüne geçmek için ürettiği kentsel dönüşüm projeleri ile “daha yaşanılabilir” kentler oluşturmayı hedeflediğini söylüyor. Bu kentsel dönüşüm projeleri kapsamında başta İstanbul olmak üzere, ülke genelinde 1 milyondan fazla evin yıkılması planlanıyor. Bu proje dahilinde hedeflenen asıl gerçekler halktan gizleniyor. Bunun ilk örneklerinden biri Sulukule’de yaşandı. Devlet yetkilileri burada yıkımı gerçekleştirirken burada yaşayan insanlara ev vaadinde bulundular. Ama evlerinden atılan insanların bir çoğuna çeşitli gerekçelerle ev verilmedi. Buradan şehrin dışına sürülen insanların iş olanakları elinden alındı. Aynı zamanda ücra yerlere yerleştirilen bu insanlara sunulan kısıtlı ulaşım araçlarıyla şehir merkezleriyle olan bağları zayıflatıldı. Bu projenin ilk mağdurları olan Sulukule halkına devlet vaat ettiği yaşamı onlara şimdi sunulan yaşam standartları Sulukule’deki standartlarında gerisinde. Kentsel dönüşüm projeleri burjuvazinin göz koyduğu yerlerin boşaltılarak sermaye sahiplerine verilmesinden başka bir şey değil. Çeşitli şehirlerde ve özelde İstanbul’da, Derbent, Küçükarmutlu, Gülsuyu, Okmeydanı gibi yerleşim yerlerinin şehir merkezlerinin çevresinde olması egemen sınıfların iştahını kabartıyor. Bu projeleri hayata geçirmeye çalışanlar samimi olsalar, alt yapısının esamesinin bile okunmadığı ve bir çok hizmetten yoksun olan kırsal kesimdeki yerleşim yerlerine öncelik verirlerdi.
yerinde “hangi dağdan geliyorsun” diyorlardı. Biz buraya alnımızın terini döktük. Köyde tarlamızı sattık bütün varlığımızı verdik, mücadele ettik. Ben işten geliyordum sonra ev inşaatı için sırtımda kum taşıyordum. Çok mücadele ettik.
Çimen Altun: Biz burada çizmelerle çamur içinde otobüs durağına gidiyorduk. Çizmelerimizi orada ağaca bırakıp işe gidiyorduk iş dönüşü tekrar ayakkabılarımızı çıkarıp çizme giyiyorduk. Burada benim dayım vefat etti, biz ana yola cenazeyi battaniyeyle taşıdık, araba girmiyordu buraya. Evlerimizi tulumbadan taşıdığımız suyla yaptık. Su yoktu burada, su taşıdık bidonlarla… Annem elleriyle toprağı eşerek su çıkartmaya çalışıyordu… İstanbul’un yüzde 90’ı gecekondu. Mecidiyeköy’e, Gültepe’ye çakallar iniyordu, oralarda da tapu yoktu… Şimdi bu insanları nereye dökecekler?
Kodamanlara peşkeş çekilen araziler Onca yıldan sonra neden şimdi çıkartılmak istendiklerine ilişkin şunları aktarıyorlar: Muazzez Altun: Burayı kodamanlar yiyecek… Çünkü İstanbul’un gözbebeği. Biz bütün çileyi çektik şimdi kodamanlar, peşkeşçiler yiyecekler. Bu kadar basit… Madem öyleydi niye bize altyapı yaptılar, niye yol verdiler neden elektrik verdiler? 40 senedir buradayız bu vatandaşa yazık değil mi?
Kentsel dönüşüm adı altında insanlar evlerinden atılarak sokakta yaşamaya mahkum ediliyor. İstanbul’un bir çok semtinde evleri yıkılacak olan emekçi halk konut hakkı için mücadele ediyor. SarıyerDerbent halkı duruma tepkili, evlerini terk etmeyeceklerini söylüyorlar
Çimen Altun: Biz 79’lardan beri abla kardeş buradayız. Burayı özel bir şahıs almış, mahallenin arka tarafı askeriyenin, ora Acıbadem’in şurası da bele-
Öte yandan yazı içinde örneklerini verdiğimiz semtlerin devlete muhalif tutum içinde olması ve bu potansiyelin bir arada olması da devletin bir diğer kaygılarındandır. Devlet “kentsel dönüşüm projeleri” ile bir taşla çokça kuş vurmayı hedefliyor… İstanbul’un Anadolu ve Avrupa yakasında birçok semtte başlatılması düşünülen yıkımlar yüzlerce konutu kapsıyor. Yıkım kararı alınan yerlere ise sinsice ve kimi zaman da doğrudan saldırılarla buradaki insanlar yerinden yurdundan edilmeye çalışılıyor. Sabahın üçünde mahallelerine adeta polis çıkartması yapılan Derbent halkı da bunlardan... Evlerin olduğu yerleri satın alan Cemre İnşaat Forum İstanbul ve onların koruması polisler mahalleye girmişti. Polisin gaz bombaları ile zehirlediği Derbent halkı ile yıkımlar üzerine görüştük.
‘Hangi dağdan geliyorsun’ Bugün Büyükşehir Belediyesi’nin, mafyanın, büyük şirketlerin ağzını sulandıran Derbent’i nasıl yarattıklarını Altun kardeşler şöyle anlatıyor: Muazzez Altun: Biz 40 senedir burada oturuyoruz. 40 sene boyunca buraya emek verdik. Biz buralara geldiğimizde yol yoktu. Ayakkabılarımızı günde on kere yıkıyorduk. Çamurlu gittiğimde bana iş-
Kandırılıp evleri alınanlar afet konutlarına yerleştiriliyor
Mahallede gizli çalışma yürüten şirketin, evleri, insanları kandırarak düşük fiyatlarla aldığı halk tarafından sıkça ifade edildi. ‘Zaten burada hakkınız’ yok denerek kandırılanlara yerleşmeleri için gösterilen yere ilişkin Derbent Güzelleştirme Derneği yöneticilerinden Fahri Fidan ve Resul Günay şunları aktardılar: Fahri Fidan: Burada bazı arkadaşlarımızın ev paralarını vererek deprem
afet konutlarından yer vermişler. Düşünebiliyor musunuz afet konutları Türkiye Cumhuriyeti’nde olacak bir depremde, bir yangında yani acil durumlar için kullanılacak bir yer. Bu devlet doğal afet sonucu gelişebilecek olaylar sonucu buraya yerleşmesi gereken vatandaşlarımızın yerlerini hukuksuz bir şekilde kullanıyor. Resul Günay: Bazı AKP’li yöneticiler
6-7_Layout 2 2/19/11 1:59 PM Page 2
güncel 07
kim gitsin? diyenin hazine yeri. Bizim yerlerimiz hazine yeri. Ama sağdan gitti soldan gitti bizi de yoldan götürecekler. Amaçları burayı kaldırmak… Güzel yapılaşmaya bende karşı değilim. Güzel olsun, müteahhit girsin tabii, herkese kat karşılığı yerine göre daire versin, insanları halkı yerinden etmesinler. Bir zaman kurtların indiği, köy bile olmayan, yolu, suyu, elektriği hiçbir şeyi olmayan ölülerini bile sırtlarında taşıyan Derbent halkı şimdi buradan atılmak istemelerini elbette ki hazmedemiyor. Nereye gideceksiniz sorumuzu ise kızgın ve kararlı bir şekilde şöyle yanıtlıyorlar: Muazzez Altun: Gidecek yer yok.. Niye gidelim ki, yerimizi niye bırakalım. Mücadele edeceğiz, sonuna kadar… “Evimiz yıkılmayacak” diye kenara çekilenler varsa öyle bir şey yok. Birlik beraberlik, hepimiz kardeşiz burada… Sonuna kadar gidip bunu durdurmamız lazım… Emine Gergin: Biz varımızı yoğumuzu buraya koyduk. Şimdi bizi buradan çıkartsalar çadır alacak paramız yok. Şimdi biz burayı düzene çevirdik, buraya kurtlar inerken kimse sahip çıkmıyordu şimdi biz düzeltince sahiplendiler… Şimdi bizi hangi dağ başına götürürler bilemiyoruz… Başka bir kadın: Lastiklerle, kara çamurlarla yollarda dolandık... Biz bu hallere getirene kadar neler çektik. Biz istemiyoruz yıkım. Canımızı kanımızı feda ederiz, burası için sonuna kadar direniriz. Ölümümüz var dönüşümüz yok bizim… Meryem Baysal: Geldiler burada bizi mahvettiler gaz bombalarıyla… Yerlerimizi zorla almaya çalışıyorlar. Sesimiz gitti gazdan, boğazlarım yara oldu. Biz yerimizi
vermeyeceğiz ömrümüzün sonuna kadar burada yaşayacağız. Buralar 3-4 senelik ev değil. Burada çocuklarımız doğdu, evlendi, ölenlerimiz oldu…
Biz insanca yaşamak istiyoruz! Saniye Top: Bu devlet bu kadar insanı helak ediyor, bu gençleri süründürüyor. Siz burada olsaydınız da buradaki insanlara yapılan muameleyi görseydiniz. Biz insan değil miyiz, biz hayvan mıyız? Benim saçım ağarmış, belim bükülmüş, ben bundan sonra nasıl yaşayacağım? Düşünün bu devlet gelmiş bizi zorla evimizden çıkarıyor, bu durum nerde görülmüş? Dün çocuklarımız gazdan öldü. O gaz bombalarını atarlarken ben o gazın etkisi ile görmüyordum etrafımı. Yani buna bir dur diyen yok mu, bu insanlık nerde, bizim de insanca yaşamak hakkımız değil mi? Ben emekli olmuşum daha köyüme gidemiyorum. Bu devletin bize beş kuruş verdiği yok, bari bıraksın evimizde rahat edelim. Benim sizler gibi genç çocuklarım var, hadi onlar gittiler benim ömrüm bitmiş ben bundan sonra nereye gideyim? Bu nasıl insanlık, bu nasıl Türk devleti, böyle devlet olur mu? Bu seçimde oy vermeyeceğiz Meryem Baysal: Devletimiz hiç buraya gelmesin. O siyasilerin hiç biri de oy almaya gelmesin. Bu seçimlerde oyumuz yok. Bizi kimse korumuyor, biz de oy vermeyeceğiz. Yüzleri varsa gelmesinler. Beni öldüreceklerini bilsem tek başıma gideceğim… Önce neredeydiler biz buraları yaparken gelip ‘yapın yapın’ deyip oyu alıp gidiyorlardı. Başbakan bunları duysun… Geçen sene de sağlık ocağı yapacağız diye bizi kandırıp gecenin yarısı evlerimizi yıkmaya geldiler. Bunlar bizim oyumuzla geldi buraya. Bizim çalıştığımız paralarla maaş alıyorlar. Bizi korumuyorlar zengini koruyorlar. Bize polis kim maaşımızı verirse onun peşinden gideriz diyor. Türk polisi böylemi olurmuş?
Muhtar ve imam şirketle kol kola Mahallede gizlice yapılan ev alımlarının mahallenin muhtarı ve mahallenin camisinin imamı ile birlikte yapıldığını ifade eden eski muhtar şunları dile getirdi:
Saniye Top: Bu devlet bu kadar insanı helak ediyor, bu gençleri süründürüyor. Siz burada olsaydınız da buradaki insanlara yapılan muameleyi görseydiniz.
tarafından mahallemizde belli insanları kandırmaya çalışarak, mahalle üzerinde farklı etki yaratmaya çalışmışlardır. Burada Büyükşehir’de AKP yöneticileri gibi, komşularımızı kandırarak onları normalde kullanılması yasak olan afet bölgesine yerleştirmişler. Yani hukuksuzluk diz boyu. Düşünün, bir deprem olduğunda bu insanları afet bölgesinden çıkaracaklar ve bu afet evlerinde oturan yani anlaşma yapan komşularımız zor durumda kalacaklarının farkında değiller.
Osman Top: Buranın ilk muhtarı benim. 39 yıldır ben vergimi vermişim, bize 39 yıldır elektriği vermişler mi, suyunu vermişler mi, doğalgazını vermişler mi, imar buradan geçmiş mi geçmiş. Peki bizim suçumuz ne vatandaş olarak şimdi. Burada bir suçlu varsa oda siyasi partilerdir. Bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün siyasi partilerin yakasına yapışılsın, bizim değil. Burada evini koruyan vatandaşın suçu yok, gelmiş geçmiş siyasilerin suçu var. Buranın ihalesini Cemre İnşaat almış durumda. Şimdi Cemre İnşaat diyor ki “ben burayı yapmam için bu evlerin yıkılması lazım.” Cemre İnşaat çalışanları Büyükşehir çalışanlarının taktığı kartları takarak mahalleyi etkilemeye, yani evlerini yıktırmak için ikna etmeye çalışıyor. Caminin imamı ve mahalle muhtarı da Cemre inşaat ile işbirliği içinde. Cemre inşaat elemanları cami hocasını yani imamı da yanlarına alarak vatandaşın yanına gidip ikna etmeye çalışıyorlar.
Resul Günay: Yaşanan olaylar sonrası anlaşma yapılan evler boşaltıldı. Polis sanki kooperatifin yöneticisi Cemre İnşaat çalışanı gibi eşya taşıdı. Yani mahallemize göz dikmiş durumdalar. Düşünün Büyükşehir’in himayesinde olan afet konutları yerini nasıl Cemre İnşaat’a verebiliyor. Yani Büyükşehir Belediyesi ve Cemre İnşaat anlaşarak, paslaşarak bu mahalleyi yıkmaya çalışıyorlar. Bu durum gayet açık ve nettir bizler için. Bizler burada evlerimizi sonuna kadar savunacağız, içimizde birkaç tane çürük elma çıksa da evlerimizi yıktırmayacağız.
UFUK ÇİZGİSİ
bakış can
DNA TESBİTİNDEN TÜKÜRÜK TESTİNE
T
arihin gelişimleri karşısında zalimlerin diz çöktüğü ortadadır. İnkar politikalarıyla süren yalanın büyüklüğü Yemen yollarında dökülen timsah gözyaşlarıyla çölleri kurutmaya devam ediyor.
Kitlenin içinde bir eylemcinin ahraz taklidiyle ‘bilinmeyen dili’ni konuşması, bir saat süresince atılan gaz bombaları, biberli-boyalı tazyikli su sıkan tankere bakarak “hele bakın bakın şu barbar Türklere bakın” deyip, hemen ardından “Kahrolsun barbar Türkler” sloganıyla ifade bulan 65 yaşlarındaki Kürt eylemcisinin tepkisi şiddetin kaynağını işaret ediyordu. 70 yaşlarındaki Kürt analarının 20’li yaşlardaki gençlere ‘taş çıkarırcasına’ taş toplaması ve taşıması da Kürt ulusunun özgürlük mücadelesinin tarihten süzülüp gelen en billur ifadesidir. Milli marşlarla hazır ola geçirilen Kürt halkı şimdi kendisi için sıradadır. Dokuduğu kilimi, sağdığı ineğin sütünü, yağını, kırptığı koyunun yününü, otlattığı keçiyi mahkemelere rüşvet olarak verip kurtulacağını düşünen büyüklerinden devraldığı tarihi dokuyu olması gerektiği gibi dokumaya kararlıdır. Antlar ezberletilip, Osmanlı padişahlarının ve Türk faşist diktatörünün “süslenen parklar”da heykellerin dikildiği o görkemli şehirde Diyarbakır surlarının tanıklık ettiği tutsak edilmiş seçilmiş-direnenlerin-tutsaklık tarihi yazılıyordu. Kaybedecekleri kölelik zincirlerinden başka hiçbir şeyi olmayan halklar paslı halkaların küflü kilitlerini çoktan kırmıştı. İşçisiyle, köylüsüyle, emekçisiyle, kadınıyla, genciyle, yaşlısıyla, bebeğiyle Kürt ulusu şehrin ortasında vergisiyle alınan panzerlerin karşısında mücadele panzehirindedir. Türkiye-Kuzey Kürdistan’da piyon görevi gören TSK’nın cuntacı katil generalleri ve düşman ordusu tarafından, toplu katledilen gerillalar kuyulara, çukurlara, bilinmez yerlere gömüldüler. Hala DNA testleriyle kimlikleri tespit edilemeyen savaşçılar var. Hala toplu mezarlar balans ayarında ortaya çıkarılmaktadır. Emperyalizmin savaş tatbikatlarına sunulan ve ilhak edilen Kuzey Kürdistan TC’nin zulmüne, mayın döşemesine, havan topuna binlerce can verdi, binlerce savaş gazisi verdi. Füze kalkanlarının yerleştirilmesiyle bu sayılar daha da katlanacak. Berlin mahkemesinde Talat Paşa’yı öldürmekten 15 Mayıs 1921’de yargılanan Ermeni Telleryan’ın “kafile kentten (Erzincan) uzaklaştırıldıktan sonra durduruldu. Jandarmalar 15 yaşındaki kız kardeşimi sürükleyerek götürüp tecavüz ettiler. O bir daha geri dönmedi, erkek kardeşimin kafası bir baltayla yarılmıştı. Daha sonra kafama bir darbe yiyip bayıldım. Uyandığımda ağabeyim üzerimde ölü olarak yatıyordu. Annemin yüzüstü uzanmış cesedini gördüm.” (1) Ermeni soykırımının yaşandığı dönemde yol yapımında çalışan Ermeni asker Tedevosyan: “Vahşiler, yaşlıları kamçılayarak, kadınları soyarak ve genç kızları kirleterek eğlendiler. Türklerin ağır baltaları kurbanların kafalarını uçuruyordu… Karşıki yamaçta Türklerin haremleri için ayırdıkları Ermeni kadınlar duruyordu. Cesetler yığılıyordu ve 4 saatlik bu vahşi kıyımdan sonra 5 bin Ermeni ölmüştü” (2) diye halklara yaşatılanları hatırlatıyordu. Kanla beslenenlerin halkların tarihini silmeye gücü yetmeyince kendilerini ve katillerini ‘tükürük’le aklama çabaları da o denli gerçekleri olur. Yaşayan mazlum ulus ve azınlık milliyetlerden emekçi halklar arasında yaratılmaya çalışılan düşmanlaştırma şu günlerde Kuzey Afrika ülkelerinde de dünyayı yeniden şekillendirme planında, Yemen, Tunus, Mısır, Ürdün, Cezayir ve Moritanya’da da Arapları bekliyordu ve sıra(nın) kimde olduğu tarihin sınıflar mücadelesi akışından belli. Halkların kurtuluş mücadelesine omuz verelim, umudumuzu büyütelim. Yeni demokrasi güçlerinin yeni dünya özlemine yeni halkları kurban etmeden, emperyalizme, feodalizme, faşizme karşı halkların haklı savaşıyla devrimci barutumuzu kullanalım, demokratik halk iktidarını kurma yolunda ilerleme çağrısını dünya halklarına yeniden yeniden yapalım. 1-Haziran 1993 Partizan Aylık Siyasi Dergi 2-age
8-9_Layout 2 2/19/11 3:53 PM Page 1
08 güncel haber
Halkın Günlüğü 20-28 ŞUBAT 2011
Devlet terörü had safhada PKK lideri Abdullah Öcalan’ın siyasi sığınma talebiyle gittiği Kenya’da tutuklanarak ülkeye getirilişinin yıldönümü olan 15 Şubat’ta birçok yerde protesto eylemleri yapıldı. Abdullah Öcalan’nın tutuklanarak ülkeye getirilişinin 12. yıldönümünde Kuzey Kürdistan başta olmak üzere birçok yerde eylemler yapılırken Kuzey Kürdistan’da esnaflar kepenk kapattı. Polis, yapılan eylemlere gaz bombası ve tazyikli suyla saldırdı. Çok sayıda kişinin gözaltına alındığı 15 Şubat protesto eylemlerinde, polis saldırısı sonucu onlarca kişi de yaralandı. İstanbul, Amed, İzmir, Adana, Hakkari başta olmak üzere bir çok ilde yapılan eylemlere kitlesel katılım sağlanırken, polis saldırısı sonucu onlarca kişi gözaltına alındı.
KCK’dan açıklama 15 Şubat’la ilgili açıklama yapan KCK Yürütme Konseyi, bu yıl ki yapılacak protestoların kitlesel bir katılımla yapılması gerektiğini vurgulayarak halkın sokaklara çıkması gerektiğini söyledi. 15 Şubat’ın Abdullah Öcalan kimliğinde Kürtlere dönük bir saldırı olduğunu ifade eden KCK, polisin şiddetine karşı tepkisiz kalınmaması gerektiğini açıkladı. Açıklamad, “Türk devletinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Ortadoğu’da gelişen halkların serhıl-
danları karşısında, ‘halkların sesine kulak verilmelidir, halklar dikkate alınmalıdır’ derken, kendi devletinin ve hükümetinin Kürdistan halkını, özgür önderlik, özgür kimlik ve demokratik özerklik temelinde yükselttiği temel taleplerini ve bunun karşısında vahşi bir biçimde polislerinin halkımıza saldırmasını ve çocuklarımızın üzerine dahi gaz bombası atılmasına ve 200’ e yakın insanımızı gözaltına almasını
ve onlarcasının yaralanmasını ise görmezden gelmiştir. Abdullah Gül ve diğerlerinin bu tutumu, bir kez daha Türk devlet yetkililerinin halkımız sözkonusu olunca tam çifte standartçı yaklaşım ve ikiyüzlüce bir duruş içinde olduklarını ortaya koymuştur” ifadelerine yer verildi.
Amed’de polis yine saldırdı! Polisin saldırgan tavrı ve 15 Şubat’la ilgili
Amed’de binlerce kişi protesto için bir araya geldi. Esnafın kepenk kapatarak destek verdiği eylemde binlerce kişi yaşanan saldırıları ve Öcalan’ın ülkeye getirilişini protesto etmek istedi. Polis saldırısının protesto edildiği eyleme yine polis saldırısı gerçekleşti. Gaz bombası ve tazyikli suyla kitleye saldıran polis onlarca kişiyi gözaltına aldı. Polisin saldırısı sonucu çok sayıda kişi de yaralandı.
Katliamlar devlet politikasıydı Kıyat: Okuyup izlediklerimle eğer bir ülkede binlerce faili meçhul varsa arkasında devlet politikası olmadan olmaz Türk devletinin karanlık yüzü, kendi taşeronları tarafından teşhir edilmeye devam ediyor. Ergenekoncular ya da Balyozcular gibi taşeron örgütlenmelerine bütün suçu atıp, halklara uyguladığı faşizminini maskelemeye çalışan devlet, hangi ayak oyunlarını oynarsa oynasın kullandığı taşeronların açıklamaları ile kendi yapısal bütünlüğünü işin içinden kurtaramıyor. Kayseri eski Jandarma Komutanı Emekli Albay Cemal Temizöz’ün 20 faili meçhul cinayetin emrini verdiği gerekçesiyle 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle yargılandığı davada ‘tanık’ olarak ifade veren emekli Koramiral Atilla Kıyat, katliamların devletin haberi olmadan işlenemeyeceğini
birkez daha açıkladı. Daha önce katıldığı bir televizyon programında “Faili meçhul cinayetler devlet politikasıydı” diyen Kıyat, 18 Şubat günü Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada açıklamalarına devam etti. İşte Kıyat’ın yaptığı açıklamaların satır başları:
Küçük rütbeliler bunu tek başına yapamaz Denizci olmam nedeniyle terörle mücadele görevim olmamıştır. Bu konudaki herhangi bir toplantıda yer almadım. Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ve Askeri Şura’da bulunmadım. Faili meçhul cinayetler konusunda eğer böyle bir suç işlenmişse teğmen, üsteğmen veya yüzbaşı rütbeli askerin kendi başına bunu yapamayacağını düşünüyorum. Bu benim şahsi değerlendirmem. Eğer bu bir devlet politikasıysa birilerinin bunu açıklaması gerektiğini anlattım.
Yargılama sonucunda Albay Temizöz ve diğer sanıkların suçlu bulunması halinde, cinayetleri kendi başlarına yapabileceklerine inanmıyorum. Eğer böyle bir şey varsa bunun arkasında bir devlet politikası vardır. Okuyup izlediklerimle eğer bir ülkede böyle bir fiil işlenmişse terörle mücadele kapsamında Güneydoğu’da görev yapan arkadaşlarımın bu emri uygulamaya mecbur kalabileceklerini düşünüyorum. Bu sanıklar beraat etse bile böyle bir devlet politikası yoktur demeyeceğim. Burada binlerce öldürülme olayından bahsediyorum.
Kaymakam ise hiçbir şeyi hatırlayamadı! Faili meçhuller davasında tanık olarak dinlenen dönemin Cizre Kaymakamı, şimdiki Antalya Vali Yardımcısı Osman Bulgurlu ise sorulan sorulara, “görmedim, duymadım, hatırlamıyorum” şeklinde tek kelimelik cevaplar verdi. İtirafçıların operasyonlarda kullanılıp kullanılmadığını sorusuna da Vali Yardımcısı Bulgurlu, “Bunu bilmiyorum. Gözaltına alınanlardan haberim olmuyordu. İşkence kötü muamele konusunda bilgim yok” dedi.
8-9_Layout 2 2/19/11 3:53 PM Page 2
güncel
20-28 ŞUBAT 2011 Halkın Günlüğü
09
Tunus kıvılcımı yayılıyor Aralık ayı sonlarında üniversite mezunu işsiz bir gencin kendisini yakması sonrası başlayan sokak gösterileri bütün Ortadoğu’ya ve Afrika’ya yayılmak üzere. Tunus’ta Bin Ali’nin ülkeyi terk etmesi ile biraz da olsa dinen sokak gösterileri, Mısır ve Cezayir’den sonra Arnavutluk, İran, Irak, Libya, Yemen, Bahreyn, Umman, Senegal, Cibuti… derken bütün bölgeye sıçramış durumda.
gelen olayda, saldırganın hükümet karşıtlarına bomba attığını söyledi. Saldırının ardından göstericileri günlerdir kamp kurduğu Hürriyet Meydanı’na ambulansların gönderildiği kaydedildi. 32 yıldır iktidarda bulunan Devlet Başkası Ali Abdullah Salih’in istifasını isteyen binlerce kişi günlerdir sokaklarda polis ile çatışıyor. ABD emperyalizminin bölgedeki sadık uşaklarından olan Yemen iktidarı, yaşanan sokak gösterilerini mezhep çatışmasına çevirerek iktidarını yaşanan bu süreçten en az hasarla kurtarma ya çalışıyor.
Had safhaya ulaşan işsizlik rakamları, oldukça büyük yoksul bir kitlenin varlığı, genç ve işsiz nüfusun yoğunluğu, on yılları bulan gerici-zorba iktidarların uyguladıkları politikalar, ülke iktidarlarının emperyalist devletlerle olan ilişkileri ve daha bir dizi sebepten dolayı milyonlarca kişiyi isyan etme noktasına getiren ve yüzlerce insanın öldürüldüğü, binlercesinin tutuklandığı ve yaralandığı bir eylem dalgası yaşanıyor. Kendiliğinden gelişen ve devrimci önderliklerden yoksun olan söz konusu sokak gösterileri, bütün açmazlarına rağmen dünya emperyalist sistemine ve uşaklarına büyük bir korku salıyor. Olayların tam dineceği beklenirken bu kez daha şiddetli bir şekilde birçok ülkede sokak gösterileri başladı. ‘iş, ekmek, özgürlük’ sloganının ön plana çıktığı gösterilerde tansiyon giderek yükseliyor.
IRAK 2003 yılında ABD emperyalizminin öncülüğünde işgal edilen Irak’ta binlerce kişi sokağa çıkarak protesto eylemleri düzenledi. Güney Kürdistan’da oldukça yüksek oranlara ulaşan işsizlik ve yolsuzluk olaylarına karşı yoğunlaşan sokak gösterilerine karşı silahla karşılık verilmesi sonucu iki kişinin öldüğü, onlarcasının yaralandığı belirtiliyor.
LİBYA
CİBUTİ Afrika kıtasının en küçük ülkelerinden biri olan Cibuti’de, 34 yıldır iktidarda bulunan İsmail Ömer Guelleh yönetimine karşı binlerce kişi sokaklara çıkarak iktidar karşıtı eylemler düzenledi. Aden Körfezi’ne kıyısı bulunan Cibuti ABD emperyalizmi tarafından tam bir askeri üs olarak kullanılıyor. İşsizlik oranının yüzde 60’lara vardığı Cibuti’de sokaklara inen binlerce kişi iş, ekmek ve özgürlük talebiyle eylemler organize ediyor.
BAHREYN Sünni ve Şii nüfusunun yoğun olarak yaşadığı Bahreyn’de on binlerce kişi sokaklara çıkarak iktidar karşıtı eylemler düzenliyor. Burjuva-feodal medya ve emperyalist güçlerin mezhep çatışması olarak lanse etmeye çalıştıkları gösterilerin ana eksenini ‘daha fazla demokrasi’ oluşturuyor. Yapılan eylemleri Bahreyn ordusunun oldukça şiddetli bir şekilde saldırdığı ve yüzlerce kişinin yaralandığı, ölenlerin olduğu bildiriliyor.
SENEGAL Senegal’de devlet başkanlığı sarayının önünde bir kişinin kendisini yakması ile başlayan sokak gösterileri son yıllarda artan
‘Serbest’ sömürü ve dil yasağı
Aralık ayında Tunus’ta başlayan sokak gösterileri boyutlanarak devam ediyor. Son bir ay içerisinde Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde yapılan gösterilerde ölenlerin sayısı 1000’e yaklaştı. Emperyalist ülkeler ve uşak iktidarları korku içerisinde gelişmeleri izliyor zamlara ve anti-demokratik uygulamaların artmasına tepki ekseninde gelişiyor. Özellikle başkent Darfur’da yoğunlaşan sokak gösterilerinde eylemciler ile polis arasında oldukça sert çatışmalar yaşanıyor.
UMMAN Umman’da başkent Muskat’ta bir araya gelen yüzlerce kişi ‘Demokrasi istiyoruz’ sloganıyla eylemler düzenledi. Başkan ve bakanların 4 yıldan uzun görevde kalmaması gerektiğini belirten göstericiler, iktidar tarafından uygulanan yoğun baskı politikalarını
Mersin Serbest Bölgesi’nde süre giden saldırılara bir yenisi daha eklendi. Yıllardır zor şartlar altında ezilen işçilerin her geçen gün kazanılmış hakları bir bir gasp edilirken ve ağır çalışma koşulları altında serbest sömürüye tabi tutulurken, şimdi de ana dilde konuşmama saldırısına maruz kalıyorlar. Başbakan Erdoğan’ın “Dil konusu resmi dilde tek dil. Yoksa herkes anadilini istediği gibi konuşur. Şu anda cezaevinde vatandaşlar kendi ana diliyle konuşuyor” vb. faşist-ırkçı söylemlerini kendine görev edi-
eleştirerek ‘demokrasi istiyoruz’ dedi.
YEMEN Yemen’de Hürriyet Meydanı’nda günlerdir kamp kurarak iktidarı protesto eden göstericilerin üzerine bomba atıldı. Birçok kişinin öldüğü ve onlarcasının yaralandığı bombalı eylemin devlet güçleri tarafından yapıldığı belirtiliyor. Yemen’de protestocuların üzerine bomba atılması sonucu 8 hükümet karşıtı göstericinin yaralandığı öğrenildi. Görgü tanıkları ve muhalif kaynaklar, Taiz kentinde meydana
nen kimi patronlar Kürtçe konuşan işçileri işten atıyor. Mersin Serbest Bölgesi’nde çoğunluğu Kürt işçilerin oluşturduğu Allied Domecq isimli şirkette işçilerin ana dillerini konuşması yasaklandı. 50’ye yakın işçinin kayıt dışı ve esnek çalışma koşullarında istihdam edildiği şirkette, bu yasaklamaya itiraz edip Zazaca konuşmakta ısrar eden bir işçi işten atıldı. Bu şirkette çalışan işçilerin çoğu sosyal güvencesiz olarak çalıştırılmalarının yanında, 10-12 saat arasında günlük ortalama 30 TL’ye çalıştırılıyorlar.
Tunus’ta başlayan ve diğer birçok bölge ülkesine sıçrayan sokak gösterilerinin en hareketli ve kanlı olanlarından biri de Libya’da yaşanıyor. Yapılan gösterileri Libya polisinin saldırması sonucu şimdiye kadar en az 84 kişinin öldüğü belirtiliyor. Libya’da sözde ‘demokrasi’ adı altında 1976 yılından bu yana ülkeyi yöneten Kaddafi’ye karşı büyük bir tepki var. 18 Şubat tarihinde cuma namazından sonra bir araya gelen on binlerce gösterici eylemlerinin ikinci gününde Beyda şehrini ele geçirdi. Birçok devlet kurumunu ele geçiren göstericiler “Beyda, artık halkın elinde” sloganını atıyor. Beyda şehrinin rejim karşıtları tarafından ele geçirildiği ifade edilirken, resmi kurumları ele geçiren eylemcilere bazı güvenlik güçlerinin de katıldığı ifade edildi. Bütün bölgeyi etkisi altına alan sokak gösterilerinin yoğunlaşarak devam edeceği tahmin ediliyor. Yaşanan tüm bu gelişmelerde en göze çarpan yön ise, başta ABD emperyalizmi olmak üzere diğer birçok emperyalist devletin on yıllardır uyguladıkları politikaların bir sonucu olarak milyonlarca insanın yaşayamaz bir hale geldiği ve gerici iktidarlara isyan ettiği bu tabloda, emperyalistlerin sözde halkın yanında oldukları yönünde mesajlar vererek yapılan gösterilerin boyutlanmasını ve söz konusu iktidarları alaşağı etmesini engellemek için ortaya koydukları çaba ve sinsi politikalarıdır.
Saldırılar sistematik Burjuva feodal sistemin tek dil, tek din, tek millet vb. söylemleriyle farklı dil, din, milliyetten olan insanlara gösterdiği gerici saldırı, yaşamın her alanında olduğu gibi, iş alanlarında da yaşatılıyor. Mersin’de yaşananlar sadece bu bölgeye özgü bir durum değil, ülkenin her yerinde yaşanan ve tüm işçilerin, ezilenlerin yaşadığı ve yaşamaya devam edeceği saldırılardır. Bir benzeri uygulama daha önce de İstanbul’da yaşanmış ve Kürt olan Leyla Aktaş’ta ana dilini konuştuğu için işinden atılmıştı.
10-11_Layout 2 2/19/11 12:02 PM Page 1
20-28 ŞUBAT 2011 Halkın Günlüğü
Halk Cephesi imzalı bildir Evet, bu tarih bizimdir! Ama sizlerin inkara düşerek sunduğunuz kadarı değil; olumluluk ve olumsuzluklarıyla bütün olan tüm devrimci tarih bizimdir. Tarihimizi kendi dar penceresinden bakarak çarpıtıp inkar edenlere o tarih gerekli yanıtı vermiştir-verecektir de. Tarihimiz, karalamayla çarpıtılacak kadar yüzeysel değildir ve hiçbir saldırının gücü tarihimizi saptırmaya yetmez! 8 Şubat 2011 tarihinde Halk Cephesi imzası ile basına yansıyan açıklama, devrimci bakımdan taşıdığı kusurlar itibarıyla dikkat çekiciyken; anlayış ve düşünce tarzı ile dili bakımından barındırdığı sübjektivizm, siyasi agresiflik, saldırganlık, itham edip karalama ve teşhir etme özellikleri açısından tam bir vaka olup, siyasi kin üzerine şekillenerek tehlike işareti veren muhtevasıyla yanıtlanmaya muhtaçtır. Açıklamaya egemen olup onu gölgeleyen felsefi bakış açısı küçük-burjuvazinin ideolojik-siyasal eğiliminde özdeşleşen kibir, öznelcilik ve tek yanlılıktır. Devrimci kurum ve yapılar arası ilişkileri zedeleyerek gerilim politikası güden bu açıklamanın yanıtlanması, devrimci sorumluluğun emrettiği zorunlu bir görev iken; eleştiri sınırlarını yıkıp geçen, en hafif deyimiyle haksız salvolara karşı, meşru müdafaa çerçevesinde doğan demokratik haktır da. Adı geçen açıklamanın niteliği tüm içeriğiyle sakatken; kullanılan “provokasyon”, “düşmanca”, “uyarıyoruz”, “işkence yapanlar” vb vs gibi kavramlarla ünlenen niteliği ve yönelimi iyice koku vermektedir. Teşhir, itham, karalama, suçlama ve saldırıların yanı sıra; aba altından sopa gösteren bu açıklama karşısında sessiz kalmamız beklenemez. Açıklamasıyla negatif yönde iyice hasıl edilmiş olan “Halk Cephesi’ne” has yaklaşımı, komünist, devrimci ve demokratik güçlerin dikkatine sunarken; bu yaklaşımın beslediği muhtemel olumsuzlukların sorumluluğu, “Halk Cephesi” imzalı açıklamanın verdiği renk, ip uçları ve dostane olmayan yönelimine ait olacaktır.“Halk Cephesinin” açıklaması kesinlikle masum değildir. “Halk Cephesi” imzalı açıklama, DHF ve ideolojik-siyasi geleneğini hedef alarak yaptığı mesnetsiz suçlama ve “provokasyon”- “ sızma” denkleminde ortaya koyduğu yönelimiyle, sorunları tırmandıracağının işaretini verip, saldırmayı tasarlıyor, bu saldırının zeminini hazırlıyor. Bu ruh hali, ideolojik mücadeledeki güçsüzlük ile haksızlıktan doğan acizliğin ürünü olmaktan başka bir şey olamaz. Bizler bu oyuna gelmeyeceğimizi beyan ederken; tüm muhataplarımıza açıklarız ki, sorunların çözümü için devrimci güçlerin ortak platformlarında tartışmaya hazırız. Bunun gibi, sorunları taraflar arası ikili görüşmeler yoluyla çözmeye de hazırız. Bir anekdot daha düşelim ki, bizler söz konusu açıklamanın yaptığı gibi, tartışmanın muhatabı olan kurum veya ideolojik-siyasi gelenek ya da yapıyı bir bütün olarak değerlendirmeyeceğiz. Kronolojik bir secere de çıkarıp sunmayacağız. Verilen öz-eleştirileri, geçmiş tarihin hatalarını vb “temcit pilavı” gibi öne sürmeyeceğiz ve kullanmayacağız. Esasta ve hatta yalnızca ve yalnızca adı geçen açıklamayı tartışıp konu edineceğiz. Zira ne kinciyiz, ne de muhatabımızı mahkum edip intikam alma kaygısı içindeyiz. Buna ihtiyaç duymuyoruz.
Çünkü bu sığ, sekter ve apolitik tartışmalarla bir yere varılamayacağı ve devrime hizmet edilemeyeceğinin bilincindeyiz. Devrimciler arası sorunlarda şiddet olgusuna başvurmaya hiçbir şartta itibar etmiyor, kimden gelirse gelsin kesin biçimde karşı çıkarak bu gerici tutuma tenezzül göstermiyoruz. Bundan hareketle, sizlerle aramızdaki sorunlarda da asla şiddet gibi kaba yöntemleri aklımızdan geçirmiyor, ister bize ait, isterse de size ait olsun bu yönlü geri eğilimleri mutlak biçimde mahkum ediyoruz. Tavrımızın samimiyetinden kuşku duyulması yersiz kaygıdır. Aksi suçlamalar ise, tarihsel pratiğimizle ortada olan ilkeli duruşumuza haksızlıktır. İrademiz dışında gelişen kimi olumsuzluklara rağmen, genel tavrımızı korumakta ve ilkeli tavrımızdan asla ödün vermemekteyiz. Açıklamanız “sol içi şiddeti” yadsıyan sözlere yer verse de, esas eğilimi buna hizmet etmemektedir.“Ne yapmak istiyorsunuz?” sorumuz, açıklamanızın açıktan doğurduğu yerinde bir sorudur. Sorunlar ortaya koyduğunuz bu anlayış ve yaklaşım tarzıyla çözülmez, bilakis bu tarz sorunlara davetiye çıkarandır, sorunları büyütendir. Güç Tapıcılığı ve Egemenlik Hevesinin “Uyarı” Sopası “Halk Cephesi”, DHF ile yaşadığı sorunlardan dolayı, ikincisi olma anlamında yeni bir bildiri yayınlayarak sorunlu anlayış ve yaklaşımlarını tekrarlayarak DHF’yi suçluyor, itham ediyor,“uyarıyor”! Bildirisinin finalini “Uyarıyoruz” kabalığıyla tamamlıyor! Bununla yetinmiyor; aymazca demokratik yasal bir kurum olan DHF’yi illegal partiyle aynılaştırıp burjuva hukuk karşısında zan altına sokuyor! Katıksız deşifrasyon ve objektif jurnal işte bu yapılandır. Dahası, “Halk Cephesi” yayınladığı bu ibretlik bildirisiyle, DHF’yi bahane ederek, DHF üzerinden geleneğimizi masaya yatırıyor, geleneğimize saldırıyor. “Halk Cephesi”nin amacının “üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek” olduğu çıplak olarak sırıtıyor. Yayınladığı bildirinin tüm içeriği, gizleyemedikleri bu amaçlarını ele veriyor. ‘‘Uyarının‘‘ içeriği de biçimi kadar aşırı, pervasız ve suçlayıcıdır; itham edici ve damgalayıcıdır. Sübjektif, peşin hükümlü, sorumsuz ve savruktur. İç işlerimize müdahaledir; kuşku uyandırmaya dönük özelliğiyle sinsidir, ağır mesnetsiz ithamlarıyla bizleri yönlendirme çabasıdır. Bütün bu bakımlardan dostluktan uzak, yaban ve samimiyetten yoksundur… Çünkü, devrimci-demokratik bir kuruma veya bu kurumun elemanlarına dair bu yönlü tespit ve hatta kaygılar olduğunda, yani bu görüşlerinizde samimi olsanız; devrimci ciddiyet ve sorumluluk gereği yapmanız gereken, kuşku ve gözlemlerinizi kamuoyuna dönük bildirilerle teşhir etme yerine, muhatap olan kurumun yetkili yerlerine uygun şekilde bu düşüncelerinizi iletmekti. Ama siz bunu değil,
tersini yapıyorsunuz. Dolayısıyla, ithamınız mesnetsiz olduğu gibi, yönteminiz de karaçalmaya dönüktür. Samimiyet ve amacınız tartışmalı olup, güven verici ve dostane değilken; tavrınız, hatalarınızı aklayıp ayıklayarak suçlayıcı konum alıp olumsuzluklarınıza zemin hazırlamak, saldırı taktiğiyle savunma oluşturarak haklı pozisyona geçmek ve açıkça teşhir maksatlıdır. DHF’nin niteliği, pratiği ve tüm faaliyetleri herkesçe aşikârdır. İtham ettiğiniz gibi DHF provokasyon yapmamaktadır. Bu, kaba bir iftiradır. Özellikle siyasi kimlik noktasındaki pervasız yaklaşımlarınızı düzeltmeniz gerekirken; kendi dışınızdaki yapı ve kurumları haksızca suçlayıcı, itham edici, teşhir edici geleneğinizden kopmanız zaruridir. Özcesi, yaptığınız ve yapmaya çalıştığınız, devrimci tutum ve ilişkiler bakımından tasvip edilemez, benimsenemez. Eleştiri ve değerlendirmelerimizin yerindeliği açısından açıklamanızdaki ‘‘uyarınızı‘‘ olduğu gibi veriyoruz; ‘‘Türkiye halkları ve Türkiye solu önünde DHF’yi uyarıyoruz. Bu provokasyonlara son verin; provokasyonların nedenini, sorumlularını araştırın ve yeni provokasyonları önleyin.” İşte, eleştirilerimizi doğrulayan ‘‘uyarınızın‘‘ niteliği budur. Devrimci-demokratik bir kurum başka bir devrimci kuruma karşı bu kadar hoyrat olamaz. Eğer bu “uyarma” tarzı devrimci yaklaşım fakiri değilse, “Halk Cephesi”nin anlayış ve yaklaşımının sorunlu olduğuna dair ifademiz de haksızdır. Ama değil; uyarma tavrının da, anlayış ve yaklaşımının da sorunlu olduğu su götürmez bir doğrudur. Bu “uyarma” tutumu, haddini aşan küçük-burjuva aymazlığının örneği ve ürünüdür; kabul edilemezdir. Üslubu egemen-otoriter olup, devrimci açıdan sakat ve son derece bozuktur. Bahis konusu “uyarma”; bir yaptırımın önceli olan buyruk, bir dikte ve direktif biçimi, bir tür şartlı tehdit içeren yaklaşımın karşılığıdır. Bu anlama gelir. Bundandır ki, dostlar arasında
sorumsuzca sarf edilecek ve had aşılarak ulu orta kullanılacak bir dil ve yöntem değildir. Açıklamada yapılan “uyarı” egemen kültürün tipik bir yansımasıdır. Güce tapan küçükburjuva anlayış ve ruh hali güçlülüğünü ispatlamak, üstünlük ve egemenliğe dayalı egosunu tatmin etmek, karşısına aldığı kesimler üzerinde inisiyatif kurup amir kesilmek için uyarıları bir kontrol ve bastırma silahı olarak kullanır. Bu tavrın komünist ve devrimciler karşısında hükümsüz olduğunu söylemeye gerek bile yoktur... “Uyarıyoruz” ne demek? “Uyarma” hakkı ve yetkisini nerden alıyor ve hangi sıfatla, kime karşı kullanıyorsunuz? Devrimci-demokratik güçlerle nasıl böyle konuşabilirsiniz? Karşınızda politik bir iradenin olduğunu unutmamalısınız! Haddinizi aşmamalısınız. “Halk Cephesi” soğukkanlılıkla bu “uyarı” tavrını gözden geçirmeli, yeniden düşünmeli ve yönteminin uygun olup olmadığına kendisi karar vermelidir. Eleştiri hakkımızı kullanmakla birlikte, bu meselede son sözü dostlarımızın devrimci sorumluluk ve içtenliğine bırakıyoruz. “Gözünün Önündeki Merteği Görmeyip Başkasının Kirpiğiyle Uğraşmak” “Uyarınızın” atlanamaz kadar önemli olan bir unsuru, zorlama “provokasyon” teorinize dayanarak, bizleri “provokasyonların” altındaki sızmalara, ajanlara karşı araştırma yapmaya davet eden “uyarıdır” Buradaki devrimci samimiyet, tutarlılık ve sorumluluk gibi teknik boyutlara değinmiş, devrimci ilişki ve prosedürün ne olduğuna vurgu yapmıştık. Bu yönden sınıfta kalan “Halk Cephesi” açıklaması, pratik niyet bakımından da kuşku uyandırıcı, iftiracı, itham edici ve karalayıcı vb amaç taşıyan özellikleriyle dostluk sınırlarını alabildiğine zedelemiştir. Zira geleneğimizin tarihine giderek ajanların sızmasına ve mesnetsiz şekilde ajanların yapıyı ele geçirip belirleyici olduklarına atıfta bulunmakta, saldırısını buradan güçlendirmeye çalışmaktadır.
10-11_Layout 2 2/19/11 12:02 PM Page 2
perspektif
diri ne yapmaya çalışıyor! Devrimci çalışmalar engellenerek devrime hizmet edilemez. Yine açık ki, devrimci faaliyetler için hiçbir makamdan yetki ve icazet alma tutumumuz olamaz, bu yönlü dayatmalar kabul edilemez. “Provokatör” kim “provokasyon” yaratan kim? Halk Cephesi, dokunulmaz gördüğü kural ve anlayışlarına yönelik eleştirileri ve hatta hatalı sekter tutumlarına karşı haklı olarak gösterilen reaksiyonu “provokasyon” olarak damgalamaktadır. Kin ve intikamcılığını saklamanın, saldırılarını haklı çıkarmanın yolu olarak damgalamalar yapıp mesnetsizce suçlamalarda bulunmaktadır.
Arkasında durup savunamayacağımız, hesabını veremeyeceğimiz ve tartışılmasından kaçacağımız hiçbir sorun yoktur. Tersi düşünülmemelidir. Ne var ki, bu tartışmalara girmeyi şimdilik ve esasta uygun bulmuyoruz. Ama çok ısrar edilirse, söyleyeceğimiz çok şeyin olduğunu belirtelim. Bu tartışma bayağıdır, açılmasından yana değiliz. Ancak, bu tutum karşısında söylememiz gerekir ki, “Halk Cephesi” bizleri “uyardığı” bu konuda önce kendisini gözden geçirmelidir. Kendimizden kuşkumuz yoktur. Bu konuda “Halk Cephesi’nden” alacağımız hiçbir şey yoktur. Evet, doğrudur. Geçmişimizde sorgu yöntemi olarak karşı-devrimden ödünç alınan bazı yanlış metotlar kullanılmıştır. Ancak bu olumsuzluk en bağlayıcı düzeyde mahkum edilmiş, halk kitlelerine öz-eleştirisi verilmiştir. Geleneğimizdir; asla hata ve olumsuzluklarımızı gizlemedik. Bunların sorumluluğunu üstlenerek hesap verdik. Bu, zayıflığımızın değil, güçlülüğümüzün, bilimsel samimiyetimizin kanıtıdır. Bunu kullananlar “kaldırdıkları taşı ayağına vurmaktan” öteye geçemezler. Önemli olan yapılan olumsuzluk ve hataların savunulmaması, bunlardan arınılmasıdır. Bunları teorize etme yerine, öz-eleştirisini vermek ve bunlardan kopmak yeğdir. Bu bizlerin erdemidir. “Halk Cephesi’nin” Hukuk İronisi Bizler için bağlayıcı hukuk, proletaryanın menfaatleri doğrultusunda halkın ve devrimin çıkarlarını koruyan proleter hukukudur. Temel ve ortak payda, bütün devrimci-demokratik kurumlar için budur, bu olmalıdır. Bizler için gerçek hukuk çatışması proleter hukukla burjuva hukuk alanıdır. Ezen egemen sınıflarla ezilen-sömürülen proletarya ve halk kitleleri arasındaki hukuk çatışmasıdır. Ki, bu, siyasi iktidar mücadelesinden bağımsız değildir. Bu sahadaki hukuk mücadelesini dumura uğratan “Halk Cephesinin” somuttaki hukuk tartışmasını çarpık ve yersiz buluyoruz. Zira demokratik-devrimci güçler arasındaki hukuk,
iğdiş edilemez kadar evrensel normlarla ortaya konup kararlaştırılmış durumdadır. Bu doğrultu tek referansımızdır. Sahiplenme yaklaşımıyla mahalleci, meskenci, mekâncı hukuk doğru olmadığı gibi, bu alanlarda kurulacak ilişkiler, kurumlar arası saygı çerçevesinde ve devrimci zeminde tayin edilebilir. Birinin diğerini inkar etmesi, yok sayması, inisiyatif ve iradesi altına alması asla kabul edilemez. Tersi yaklaşım demokratik bile olamaz. Buralarda oluşturulacak hukuk; devrimci-demokratik çalışmaların geliştirilmesi, buluşulan ortak paydalarda birlikte yürütülmesi, belirli ilkeler ekseninde birleşerek eylem birliklerinin gerçekleştirilmesi ve dayanışma içinde devrimci sorumlulukların paylaşılması, faşist diktatörlüğe karşı mücadelenin geliştirilmesi vb zemininde ve kesinlikle demokratik-devrimci güçlerin iradelerine saygı temelinde belirlenir; baskıcı, otoriter, dayatmacı, yasakçı ve tek yanlı siyasi iradenin egemenliğiyle değil. Kısacası, başka yapı ve kurumların bağımsız özgür siyasi iradesine saygı göstermeden ya da bu hak tanınmadan oluşturulan hukuk demokratik-devrimci nitelikte olamaz. Tersine haksız, egemen, baskıcı ve gerici olur. Bu anlamda da kabul edilemez. Dolayısıyla, şu ya da bu gerekçeyle başka demokratik-devrimci kurumların iradelerinin şart altına alınması terk edilmelidir. Devletin baskı ve yasakları yetmiyormuş gibi, bir de sizin “izninize” takılıyor devrimci-demokratik faaliyetler. İşte düşünüp düzeltmeniz gereken hatalı anlayış budur. Sorunlara kaynaklık eden de budur. Önerimiz bu tutum ve anlayışınızı bir an evvel düzeltmektir. Halk kitleleriyle buluşmamızı, devrimci ajitasyon-propagandamızı onlara götürmemizi, devrimci halk kitlelerini örgütlememizi, onları faşist düzene karşı harekete geçirmemizi engelleyen hiçbir iradeyi meşru görmüyor, bu anlamsız ve gerici dayatmayı tanımadığımızı beyan ediyoruz.
“Halk Cephesinin” bu kinci yaklaşımı açıklamasında da göze batmaktadır. Ta tarihe giderek oradaki bazı olumsuzlukları ve sonrasında gelişen bazı olayları sıralayarak öfke bilemiştir. Kaldı ki, bu olumsuzluklar tartışılıp gerekenler söylenmiş, öz-eleştirileri verilmiş ve geride kalan olaylardır. Ancak buna rağmen “Halk Cephesi” açıklamasında olup biten ne varsa güncelleyerek sunmuş. Tabi, bunu yaparken kinini pekiştirmiş ve teşhire de başvurmuştur vb. Örneğin, zamanında eleştirilerek konuşulup aşılmış olan Dursun Karataş şahsına yapılmış kişisel bir hakareti tazeleyip (üstelik proletarya partisine mal ederek) gündeme taşımanın ne anlamı olabilir ki? Geleneğimizin açık bir şekilde öz-eleştirisini yapıp mahkum ettiği sorgu yöntemini gündeme getirmenin ne manası olabilir ki? Gariptir ki, öz-eleştirisi verilmiş olumsuzluklara sarılmakta çare arayan “Halk Cephesi” bu tartışma yöntemi ve üslubunu görmezden gelerek, ideolojik mücadeleden yana olduğunu beyan edebilmektedir. İdeolojik mücadele dediğiniz bu kinci, suçlayıcı, saldırgan tartışma kültürü müdür? Hayır, dostlar hayır; bu ideolojik tartışma değil, bilakis ideolojik tartışmayı baltalayan en sığ ve sıradan bir tartışma usulüdür. Tarihimizi merak edenlere ve hatalarımızayanlışlarımıza nasıl bir yaklaşım sergilediğimizi görmek isteyenlerin yapmış olduğumuz Tarihi Muhasebe’yi okumalarını tavsiye ediyoruz. Doğrusu-Yanlışıyla Bu Tarih Bizimdir! Tarihi inkar etmek ve tarih çarpıtıcılığı bizim işimiz olamaz. Olumluluk ve olumsuzluklarıyla tüm tarihimizi sahipleniyoruz. Doğru tarih bilinci budur. Ancak bu yolladır ki, tarihimizde yer alan olumsuzlukları koparıp atarak ve olumluluklarımızı savunup geliştirerek ilerlemeye muvaffak oluyoruz. Bu geleneğimiz sayesindedir ki, olumsuzluklarımızdan öğrenerek ve bunları geride bırakarak güçleniyoruz. Tarihimiz doğruları-yanlışlarıyla bir bütündür. Türkiye-Kuzey Kürdistan halkları bu tarihi iyi bilmektedir. Tarihimizin belli kesitlerinde “talihsiz” gelişmeler yaşanmıştır. Ne var ki, bu olumsuz varyantlar tarihimizin tümü ve belirleyeni değildirler. Dolayısıyla tarihimiz bu olumsuz örneklerle bir tutulamaz. En önemlisi de, tarihimizde cereyan eden bu olumsuzlukların sorumluluğu taşınarak mahkum edilmiş ve savunulmadan halk kitlelerine hesabı verilmiştir. Tarihimizi yadsımadan bir bütün olarak sahiplenirken, tarihimize ait olan olumsuzlukları savunmuyor-yadsıyoruz. Bilimsel tarih bilincimiz gereği, geleneğimiz içinde yaşanan hiçbir olumsuzluğu tek tek
kişilere, gruplara fatura etmeden gelenek olarak sorumluluğunu üstleniyoruz. “Halk Cephesinin” açıklaması; siyasi tarihimizin belirleyici olumluluk, gelenek, değer ve tüm Komünist devrimci-demokratik mirasını inkar edip, yalnızca hataları çıkararak veya sübjektif zorlamalarla oluşturduğu düzmece delillerle tarihimizi damgalıyor ve “bu tarih sizin” diyerek önümüze koyuyor… Evet, bu tarih bizimdir! Ama sizlerin inkara düşerek sunduğunuz kadarı değil; olumluluk ve olumsuzluklarıyla bütün olan tüm devrimci tarih bizimdir. Tarihimizi kendi dar penceresinden bakarak çarpıtıp inkar edenlere o tarih gerekli yanıtı vermiştir-verecektir de. Tarihimiz, karalamayla çarpıtılacak kadar yüzeysel değildir ve hiçbir saldırının gücü tarihimizi saptırmaya yetmeyecektir! Tüm yanlış ve hatalı yaklaşımlarının yanında Halk Cephesi tarafından “objektif ajanlık” iddiası ise hafife alınacak, dokunulup geçilecek bir durum değildir. Dostluk ve tahammül sınırlarını aşan noktaya varmıştır “Halk Cephesinin” açıklaması. Bu sorun devrimci ilişkilerimizde büyük tahribatlar yaratacak bir noktadır. Hiçbir tartışmaya yer vermeden ve derhal “Halk Cephesinin” öz-eleştiri yapmasını beklemekteyiz. Açıklamasında bulunduğu tüm suçlamaları kanıtlamak “Halk Cephesinin” sorumluluğu olduğu gibi, devrimci bakımdan ahlaki yükümlülüğüdür. Yapay kurgular ve dedikodularla değil, somut kanıtlarla bu iddia ve suçlamalarını devrimci kamuoyu önünde ispatlamaya davet ediyoruz. Bağlayıcı Düzeyde Görüşme Taleplerimize Cevap Verilmemiştir; Yineliyoruz! Kamuoyuna olumsuz açıklamalar yapılarak sorunların giderilemeyeceği, aynı zamanda yerel düzeyde inisiyatiflerle de sorunların aşılmadığı, yani sorunların çözümü için bunların yetmediği pratik tarafından da doğrulanmıştır. Bu bakımdan doğru yaklaşım, bağlayıcı düzeyde görüşmeler yaparak sorunların aşılması sağlanmalıdır. Gerekli olan ve devreye sokulması gereken metot budur. Bundan kaçınmak sorunların doğru zeminde çözülmesinden yana olmamak anlamına gelir. Bu vesileyle bir kez daha yineliyoruz: bağlayıcı düzeyde görüşmeler yapmaya hazırız ve çağrı yapıyoruz. Dahası, bu sorunların diğer devrimci-demokratik yapılarla teşkil olan geniş devrimci platformda da tartışmaya hazırız. Benimsediğimiz yöntem budur, bizler bunu öneriyoruz. Olumsuz gelişmelere karşı içtenlikle sorumluluk duyanlar, sorunların çözümü için pratik adım atmaktan imtina edemezler. Bunun yolu ön yargıları bir kenara bırakarak bağlayıcı düzeyde görüşmelerle sorunların tartışılıp aşılması için, taraflar olarak üstümüze düşeni yapmaktır. Tüm amacımız sorunların devrimci normlar çerçevesinde çözülmesi ve karşı-devrime hizmet eden devrimci güçler arası şiddet vakasını önlemektir. Eleştirilerimiz böyle anlaşılmalıdır. Bizler devrimciler arası ilişkilerin geliştirilmesine özel önem vererek devrimci ilişkilere ihtiyaç duymakta ve bu ilişkilerin geliştirilmesi uğruna çaba içinde olup her türlü sorumluluğu almaya da hazırız. “Halk Cephesine” de yaklaşımımız bu zemindedir. Sorunlar yaşamamız, ideolojik-siyasi çizgilerini eleştirmemiz bu gerçeği değiştirmez.
12-13_Layout 2 2/19/11 12:06 PM Page 1
ANTAGONİZMA
muzaffer oruçoğlu
DEVLET DEVRİMİNDEN DEVLETE KARŞI BİR DEVRİME
12 kültür sanat
apıları ya da biçimleri ister aristokratik, teokratik, ister faşist, demokratik ya da sosyalist olsun, bütün devletler, düzeni ve sükûneti severler. Sükûnet, bunlar için güvenliğin ön şartıdır. Her devlet, yönettiği yöneticisine şunu telkin eder: Kitleye dikkat et, baskıyı gevşetme. Kitle, tip tip düşüncelerden, örgütlerden, oluşan habis bir anarşi yuvasıdır. Kendi yasalarını hatırlat, dayat, uygulat.
Y
Tüm toplumun mülküne, toplum adına el koyan devletin, yani derinlemesine merkezileşmiş, muazzam bürokratik, militer bir mülk dünyasının, kendi kızıl yöneticilerini, memurlarını ne şekilde dönüştürdüğü sorunu, ayrı bir inceleme konusudur. Devletin ideolojik, siyasal, sosyal ve ekonomik işleyişini, bu işleyişin, insan kafası ve ruhu üzerindeki etkilerini incelemeyi, çözümlemeyi gerektiriyor. Tabi sadece bunu da değil, mülk dünyasının bağrından gelen, ona sahip olamayan ve onun tarafından ezilen, sonunda onu yıkmaya kalkışan, yıkan ve onu toplum adına devlet mülküne dönüştürerek bu mülkün yöneticisi haline gelen insanı da çözümlemek gerekiyor. Şimdiye kadarki tüm devrimler, devleti olduğu gibi veya yıkarak ele geçirme esası üzerinde gerçekleşti ve tümü istisnasız devlet tarafından terbiye edildi. Bunların tümünü, devlet iktidarını ele geçirme ve devletle iş görme anlamında devlet devrimleri diye niteleyebiliriz. Devlet bürokrasileri, devlet orduları, devlet polisleri, devlet istihbarat örgütleri ve envai çeşit devlet kuruluşları. Hayat önümüze iki soru sürüyor: Devlete karşı devlet devrimleri mi, yoksa devlete karşı devrimler mi? Geleceğin yeni devrimleri, ekonomik güçlüklerden, darlıktan, insanın siyasal, kültürel ve sosyal geriliğinden, yönetilme ihtiyacını bir kült haline getirmiş olmasından, tarihsel olarak devletsiz modern toplum tecrübesinin yokluğundan ve benzeri nedenlerden dolayı, devleti tamamen ortadan kaldırmayı göze alamayabilirler. Ama yeni devrimler, devletin görevlerini halka devretmenin, onu hiç değilse cüceleştirmenin esaslarını, programlarını yaratmak, bu anlamda, devrimi, devlete karşı bir devlet devriminden, devlete karşı bir devrime dönüştürme göreviyle karşı karşıyalar. Biz komünistler bugün buna hazır mıyız? Ne ideolojik, ne politik, ne de örgütsel olarak buna hazır değiliz. Biz, tarihin dağıttığı bir düşü, eski devletin yerine yeni bir devlet, kara devletin yerine kızıl bir devlet kurmanın düşünü görüyoruz hala. Onlar bizleri eziyorlar, bizler de onları ezeceğiz. Özel mülkün ezen devletine karşı, sosyalist mülkün ezen devleti. Biz, mülkün devlete değil, çalışanlara, yani onu yaratanlara doğrudan devredilmesine, savunmanın halka devredilmesine, demokrasinin temsili olmaktan çıkıp, doğrudan demokrasi haline gelmesine karşı çıkıyoruz. Paris Komünü’nün deneyleriyle, yıkılan sosyalist ülkelerin deneylerinden yeni dersler çıkarmaya yanaşmıyoruz. Yıkılanı, yıkılanın yolunda yürüyerek yeniden kurmanın çabası içindeyiz. Kafamız berrak değil, soru işaretlerinin ağırlığı altındadır. Kolay değil. Ya devlet başa, ya kuzgun leşe umdesiyle hareket eden devletçi bir toplumun komünistleriyiz. Bu sorunu bizimle tartışmak, yani devlete karşı bir devrim ihtimalinden söz etmek, deveye hendek atlatmaya kalkışmak gibi bir şey. Halkın tarih ve demokrasi sahnesine doğrudan çıkmasını, devrimi gerçekleştirmesini, yeni devleti bize teslim edip, geldiği yere çekilmesini, orada devrim için harıl harıl çalışmasını ve bizi desteklemesini seviyoruz. Halkı seviyoruz. Halka güvenmiyoruz. Devletin görevlerinin halka devredilmesine, onun kendi kaderi üzerinde söz ve doğrudan yönetme hakkına sahip olmasına yol açacak düşüncelerden korkuyoruz. Bizim, bizi devrilen sınıflara ve her an kandırılmaya hazır bir halka karşı koruyacak profesyonel bir devlete ihtiyacımız var. Dünya emperyalist kurtlar sofrasıdır. Her an saldırabilirler bize. Biz böylesi bir saldırıyı, silahlanmış bir halkla defedemeyiz; halkın desteğini kazanmış, düzenli bir devlet ordusuyla defedebiliriz ancak. Eski devlete karşı yeni devleti doğurmayan bir devrime hayır! Evet. Biz şimdilik buyuz.
Sürgünde 30. yıl
Genel olarak, toplumun o anki iradesi ve en can alıcı çelişkileri şu veya bu ölçüde devlette yankısını bulur. İster sömürücü sınıflar, isterse sömüren ve sömürülen sınıflar arasında olsun, devlet uzlaşmaz sınıf karşıtlığının bir ürünüdür. Sınıfın sınıf üzerindeki diktatörlüğünün temel aracıdır. Sınıfların işi, sınıflı toplumun iktidar aracı olan devlet iktidarını ele geçirmektir. O, silahlı, bürokratik bir mülktür, mülkiyeti korur, onun sürekliliğini sağlar. Devlet, yıkılan eski sosyalist toplumlarda olduğu gibi mülk dünyasına tamamen egemen olduğunda, yani kendisini toplum adına, mülkiyetin biricik sahibi ilan ettiğinde, yani sadece bekçi değil, patron da olduğunda, gücünün doruğuna erişir. Mülkünü kaybedip de devletin baskısı altına giren mülk sahiplerinin bir bölümü devletin içinde yer alma çabası içine girerlerken (çünkü kaybedilen mülkiyet ve iktidar oradadır.) bir bölümü de cepheden mücadeleye geçer. Mülk sahiplerinin bu çabalarından daha dikkate değer bir başka gelişme daha vardır ki, o da mülk sahibi ve mülk koruyucusu olan devletin, kendi kademelerinde çalışan, özel mülk düşmanı memurları biçimlendirmesi, dönüştürmesi, yani kendi ruhuna uygun yeni sınıfları üretmesidir. Mülkiyeti yönetenler, mülkiyet tarafından yönetilirler. Komünistler bürokratlaşır, bürokrat burjuva haline gelirler. Bunlar da halkın derin homurtusu ve muhalefeti karşısında, sosyal maskeli faşistler olarak çıkarlar tarih sahnesine.
Halk Ozanı Emekçi, “Sürgünde 30. Yıl” adı altında etkinlikler yapıyor. Yaptığı konuşmalarda tek suçunun türkü söylemek olduğunu ifade eden Emekçi, “Eğer bugün bu salonda ben yalnız olsaydım, işte o zaman benim için sürgün başlardı” diyor Halk ozanı Emekci, “Sürgünde 30. Yıl” adı altında sürdürdügü turnenin 8. konserini 16 Subat Pazar günü İsviçre’nin Basel sehrinde gerceklestirdi. Emekci, Basel Union Salonu`nda düzenlenen etkinlikte Türkiye-Kuzey Kürdistanlı göçmenlerle buluştu. Emekci`nin sanat yasamina iliskin yapılan sunumun ardından Isvicre Demokratik Haklar Federasyonu adina bir konusma yapıldı. Konuşmada, “Devrimci kültür ve sanat cephesinde sınıf mücadelesinin bir sıra neferi olarak yer almıs ve bir cok kuşağın devrimcileşmesinde önayak olan sevgili dostumuz halk ozanı Emekci`yle IDHF olarak dayanısma icerisinde olmaktan sevinç duyuyoruz.” denildi. Kültür sanat cephesinin, sınıf mücadelesinin sac ayaklarından birini oluşturduğu, bu çerçevede sanata karşı duyarlı ve sanatçıyı destekleyen bir yerde durulması gerektiğinin altı çizilerek, “Hakim sınıfların, bilim insanlarına, yazın emekçilerine, devrimci, muhalif halk sanatçılarına yönelik bu kadar gaddar ve pervasiz saldırmalarının altında yatan neden sanatın halkın uyanmasında oynadığı rolü bilmelerinden ileri gelir. Ve bu nedenlendirki, her dönem ve çağda daima dengbejler, halk ozanları, şairler, aydınlar verili otoritelerin yargısız infazlarına, işkencelerine, uzun yılları kapsayan tutuklamalara ve sürgünlere uğramışlardır.
T.C faşizminin tarihi de bu trajik hikayelerle doludur. Nazım, Sabahattin Ali, Musa Anter, Ruhi Su, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya ve daha sayamadığımız niceleri… Katli vaciptir fetvalarını atalarından devralan bu faşist zihniyetin, bu gerici anlayışından taviz vermediğini bugünde görüyor ve yaşıyoruz… Komünist önder Kaypakkaya yoldaşı andıkları için bugün sanatçı dostlarımızdan Pınar Sağ, Mehmet Özcan ve Ferhat Tunç göstermelik yargılamalarla sözde “suçluyu övmekten” ceza almışlardır. İnancından dolayı horlanan Alevilerin ve diğer gayri Müslim azınlıkların ve ana dili, kimliği, toprağı inkar edilen Kürt ulusunun bugün karşı karşıya kaldığı baskı, zulüm bu inkarcı asimilasyoncu faşist anlayışın tezahürüdür” denildi. Yapılan konuşmanın ardından Grup Yarınlar sahne aldı. Ozan Emekci`nin eserlerini seslendiren grubun ardından yönetmen Özgür Fındık tarafindan Emekci`nin yasamini konu alan Sürgünde 30.Yıl belgeseli gösterildi. Belgeselin ardından sahne alan Ozan Emekci, sanat yaşamına ve devrimci mücadeleyle ilişkilenmesine dair konuşma yaptı. Tek suçunun türkü söylemek olduğunu ifade eden Emekci, “Eğer bugün bu salonda ben yalnız olsaydım, işte o zaman benim için sürgün başlardı” dedi. Emekçi, yaptıklarından asla pişmanlık duymadığını ve bedeli ne olursa olsun türkülerini söylemeye devam edeceğini belirtti. “Kırmızı gül”, “Koçgiri”, “Özgürlük Mahkumları” gibi ezgileri seslendiren Emekçi, şöyle konuştu: “Sosyalist düşünceyi savunmak bir erdemdir. Aleviler, sosyalistlere karşı kışkırtılmaktadır. Alevi inancından olanlar sisteme entegre edilmek istenmektedir. Bunun başını ise İzzetin Doğan çekmektedir” dedi. Kitlenin büyük ilgi gösterdiği etkinlik coşkulu bir şekilde sona erdi.
12-13_Layout 2 2/19/11 12:06 PM Page 2
f
Halkın Günlüğü 20-28 ŞUBAT 2011
gençlik haber 13
İş ‘garantili’ okul!?
Lütuf Büyük Yerden! Haydi, Herkes Okula
Burjuva medyada yaygara koparan iş “garantili” okul, aslında sistemin çürümüşlüğünü yansıtan karelerden bir tanesini oluşturuyor. Çarpık eğitim anlayışının ısmarlama diploması ile hergün işsizliğe mahkum edilen binlerce genç, hacizlik olmuş durumda. Herkesin sevinmesi gereken bir olaymış gibi yansıtılan haber, açlık sınırının dahi altında olan maaşıyla arada bir de olsa böyle “lütufların” yapılabileceğini haykırıyor sanki
1982 yılına kadar Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü bünyesinde faaliyet gösteren, YÖK’ün kurulmasıyla Gazi Üniversitesi bünyesine geçen Tapu Kadastro Meslek Yüksek Okulu mezunlarına iş “garantisi” veriyor.. Her yıl 30 ila 35 mezun veren ve genel müdürlüğün ihtiyacı 70 ila 80 personel olduğu için bu ihtiyacı karşılamakta zorluk çeken kurum, eleman ihtiyacını karşılarken Tapu Kadastro Meslek Yüksek Okulu mezunu olma şartı aradığı için de başka bir okul mezunu işe giremiyor! Okula Tapu Kadastro Meslek Lisesi mezunları sınavsız geçiş yapabiliyor. Bu liselerden yeterli talep gelmediğinde ise ÖSS’yi kazanıp bu okulu tercih eden adaylar puan sıralamasına göre okula kabul
f
ediliyor. Gazi Üniversitesi’ne bağlı faaliyet gösteren bu okulu bitiren mezunlar, hemen devlet memuru olabiliyorlar(mış). Kişilerin Kamu Personeli Seçme Sınavı’ndan kaç puan aldıklarına bakılmaksızın sınava girmiş olması yeterli oluyor(muş). Elindeki sınav sonuç belgesini gösterip Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü bünyesinde devlet memuru olarak, 1300 ila 1500 lira maaşla işe başlıyor(muş). Bu açlık sınırının “çok çok” üstünde olan maaşlar insanların başını döndürüyor adeta!
3700 memur ihtiyacı var, 35–40 mezun var! Türkiye genelinde il ve ilçelerde 3700 civarında tapu kadastro müdürlüğü bulunurken buralara memur yetiştirme telaşında olduğunu söyleyen Gazi Üniversitesi Tapu Kadastro Meslek Yüksek Okulu Müdürü Prof. Serdar Altınok sanki başka üniversitelerde Tapu Kadastro okuyan kimse yokmuş, sadece bu okul yetiştiriyormuş gibi davranıyor. Yavaş yavaş kontenjanı artıracaklarını söyleyen Altınok, kaç yıldır iş bekleyen Tapu Kadastro mezunlarından bihaber galiba.
sinan çakıroğlu
Burjuva medyada yaygara koparan iş “garantili” okul, aslında sistemin çürümüşlüğünü gözler önüne serer nitelikte.. Herkesin sevinmesi gereken bir olaymış gibi yansıtılan haber, açlık sınırının dahi altında olan maaşıyla arada bir de olsa böyle “lütufların” yapılabileceğini haykırıyor sanki.. Onlarca insanın mezun olup aç kaldığı, bunalımlar geçirip intihar ettiği, yine lütuf olarak verilen ‘öğrenim kredilerini’ ödeyemeyip ailelerinin evine haciz geldiği bu sistemde her yıl verdikleri 35–40 mezunla açlığı yoksulluğu bitirir nitelikte… Her zaman olduğu gibi çarpıtılan gerçekler artık öğrenciler tarafından pek de ilgi görmese gerek. Keza çoğu öğrenci okullarda verilen eğitimle ‘büyük’ sınavı nasıl kazanırım, üniversiteye gitsem de nasıl geçinirim, bitirsem de nasıl iş bulurum derdinden artık böyle boş haberlere pekde kanacak gibi durmuyorlar. Bugün torba yasalarıyla işsizler ordusu yaratmak isteyenler ya da zaten ‘yaptıklarını’ meşrulaştırmak isteyenler nasıl bunun üstünü kapatıp halkı kandırırım diye düşünürken dışarıda duran milyonlarca mezun işsizle dalga geçer gibi iş garantili okul haberleri veriyor. Sanki bir gün yine bu memurları, torba yasayla getirdikleri yenilikler sayesinde herhangi bir şekilde “istenmeyen” bir olay yaşandığında (sendikaya üye olmak vb.) sürgün etmeyeceklermiş gibi, işten atmayacaklarmış gibi… O zaman “lütuf büyük yerden”. Haydi, herkes Tapu Kadastro Meslek Yüksek Okulu’na…
GENÇ YORUM
Yeni tarih anlayışı: “Demokrasi manifestosu”
O
rtadoğu’nun son “sürprizi” olan Mübarek’in “devrilişini” bütün dünya basını sürmanşetten verdi. ‘Bir diktatör daha’ yorumlarıyla başlayan, 1789 devrimlerinin ikinci halkası olarak gören, hatta daha da ileri götürüp, ‘yeni tipte demokratik devrimler çağı’ mesajını veren aklı selimler kaleme sarıldılar. Tabi ki bir makale içerisinde tüm bu konuları yer verme niyetinde değiliz. Ama giriş babında birkaç vurgu yapmak istiyoruz. Ülke sınırları ve ortadoğu başta olmak üzere, yaşanılan tüm tartışmaların uluslar arası bir çizgiden beslendiğini söylemek gerekir. 1989 yılı ile başlayan ‘tarihin sonu’ safsataları, olanca yamaya rağmen kabak gibi sırıtınca, “yeni tarih” arayışları, kendisini “demokrasi manifestosu”nda ifadelendirdi. Hiçbir ideolojinin önderlik “etmediği”, halk kitlelerinin talepleri sonucunda gerçekleşen “demokrasi manifestosu”… Yaşanılan gelişmeleri bir manifesto olarak nitelendirmek, burjuvazinin sınıf gerçeğine hiç yabancı değil! İster manifesto derler, isterlerse demokrasi cenneti. Biçim tartışmasına girmeksizin, ülkemiz hâkim sınıflarının, bu manifestoda aldıkları rol gereği, Gül’ün Ahmedinejad’ı ziyaretinden birkaç
alıntı yapmakta fayda var. Büyük bir masada güzelim mor çiçekler eşliğinde yapılan basın açıklamasında, kısa ama önemli mesajların verildiği iyi gözlenmelidir. Sadece iki soru almakla yetinen, gerici sınıfların temsilcileri, gerçekleşen ziyaretin ciddiyet muhtevası hakkında güçlü ipuçları vermekte. Normal koşullarda, iki ülke arası ilişkilerin sağlamlaştırılması ve geliştirilmesi üzerine beyan edilen görüşme notlarında, prosedür gereği birkaç teşekkür gözlemlenirken, Gül’ün “imalı” açıklamaları dikkat çekiciydi. Genel bir konuşma ile başlayan ama hiç isim vermeden, Tunus ve Mısır’daki gelişmelere “demokrasi manifestosu” nitelendirmesinde bulunan Gül’ün diplomatik duruşunun iyi incelenmesi gerekir. ‘herkes evinin içini temizlemelidir’, ‘reformlar gerçekleştirmezseniz, halk işi ele alır’ ibareleri ve bu ibarelerin 14 Şubat’taki İran muhaliflerinin gösterilerine denk gelmesi, genel geçer bir durum olarak nitelendirilmemelidir. Gül, yapılan diplomatik atağın, TC’nin ihtiyaçlarının dışında, BOP merkezli bir hamle olduğunu göstermektedir. Bu diplomatik süreç iki yanıyla okunmalıdır.
Birinci yanı “demokrasi manifestosu” olarak adlandırılan, Ortadoğu’nun ılımlı İslam projesiyle yeniden yapılandırması, uzun yıllara yayılacak olan bir siyaset olduğu göstergesidir. İkinci yanı ise, projenin temel gücü rolünü üstlenen TC’nin, vizyonunun geliştirilmesidir. Düşünün ki, İran İslam Devleti gericiliğinin yanında, tüm dünya kamuoyuna ‘halkın taleplerine kulak verin’ diyorsunuz. ‘Yoksa halk işi ele alır’ diyorsunuz. Ve bu durumu “manifesto” olarak ifade ediyorsunuz. Sınıf bilincine varmamış milyonlarca ezilen cephesinde, nasıl bir ‘Demokratik Türkiye’ imajının yaratılacağını anlamamak çocukluk olur. Genel seçimler öncesi, “demokrasi” havariliğine soyunarak, sadece ülke sınırları içerisinde bulunanlara değil, tüm dünyaya seslenen hâkim sınıflar, emperyalist efendilerinin verdiği icazetle, prim yapma yarışına girmiş bulunmaktadır. Devrimci-komünist cephedeki durgunluğu bir avantaj olarak kullanan egemen sınıflar, geniş kitlelere nüfuz edebilmektedir. Bizim cephemizde yaşanılan teorik keşmekeşliğin vaziyeti ise, bu durumu besler durumdadır. Emperyalist dünya gericiliğinin, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da aldığı reel durumun en ufak ayrıntısına kadar tartışarak,
genişlemesine ve derinlemesine alternatif çizgi izlenilmelidir. Sadece karşı koyan, baş kaldıran, faşizme boyun eğmeyen değil, bunlarla birlikte, bugünden itibaren nasıl bir toplum arzuladığını, tasavvur ettiğini söyleyen alternatif devrimci çizgi yaratılmalıdır. “Hürriyet” üfürmeleriyle, Haziran ayına hazırlık yapan, halkı “haklı” bularak, bu hakkın burjuva-feodal çizgide vücut bulmasını sağlayan ideolojik saldırıların boşa çıkarılması, bilgi sorununun halledildiği (teorik netliğin kazanıldığı), yöntem sorununun halledildiği (programatik netliğin kazanıldığı) profesyonel devrimciler örgütüyle mümkün olabilir. ‘Alayınıza isyan’ diyen iktidar perspektifi olmayan siyaset, hareket yaratabilir ama netice yaratamaz. Egemenler nasıl şimdiden, gelecek projeleri için rant yarışına başlamışlarsa, efendilerinin çizdiği doğrultuda koşuşturuyorlarsa, bizlerin de aynı kararlılıkla meseleleri ele alması gerekir. Halkın devrimci atılımları hedefe kilitlenmiş net adımlarla, Komünizm perspektifli Yeni Demokratik Cumhuriyet’in inşası için HALK SAVAŞINA dönüşmelidir. Ancak bu şekliyle, egemen sınıfların ideolojik bombardımanı olan “Demokrasi Manifestosu”, “yeni tarih” anlayışı boşa çıkarılabilir.
14-15_Layout 2 2/19/11 12:09 PM Page 1
14 emek “İş Güvenliği” had safhada “ölümler münferit” Bu cinayetler, sebebi mekanik hataların bir ürünü olarak oluşmuş “kazaların” sonucunda değil, emperyalist-kapitalist sistemin bir parçası olan burjuva-feodal diktatörlüğün yaratmış olduğu bir sonuçtur Hakim sınıflar tarafından pervasız bir şekilde savunusu yapılan “işçi hakları” gibi safsatalar yaşamın canlı pratiği karşısında iflas etmeye devam ediyor. Sömürü sisteminin azgın çarkları arasında oldukça düşük ücretlerle çalışmaya mahkum edilen, yaşamları ev ile fabrika arasında ibaret olan ve emeklerinin karşılığını hiçbir şekilde alamayan işçi ve emekçiler bir de güvencesiz, sigortasız, sendikasız çalışma koşullarından dolayı işten atılıyor, keyfi bir şekilde ücretleri ile oynanıyor ve “iş kazaları” adı altında ölüme mahkum ediliyor. Bursa, Zonguldak, Maraş’da meydana gelen göçükler; Ankara ve Sakarya’da yaşanan patlama, pek çok yerde ortaya çıkan ve adına “iş kazası” diye servis edilen cinayetler, adına ne denirse densin; açılım, demokrasi, özgürlük, egemen sınıfların politik aymazlıkları her fırsatta yeni bir saldırı dalgasına dönüşmekte ve emekçi kesimlerin ellerinde var olan ne varsa talan etmektedir. Daha fazla demokrasi, özgürlük yahut emekçi dostu kesilen hakim sınıflar ve onların sözcüleri, bir taraftan bu cinayetlerin perde arkasını aydınlatma andı içerken, diğer taraftan da kaderin önünde durulamayacağı telkini ile bir avuntu mekanizması yaratmaktan da geri durmuyorlar. Son yaşananların bilançosu ortadayken yara-
tılan bu atmosferin nedeni sistemin kendini aklamaya dönük çabasından başka bir anlam ifade etmiyor. Ankara’da yaşanan patlamada 20 kişi yaşamını kaybetti. Maraş-Elbistan’da meydana gelen göçükte bir işçi hayatını kaybederken 9 işçi ise göçük altında kaldı, akıbetleri ise hala belli değil. Sakarya’nın Hendek İlçesi’nde Büyük Coşkunlar Havai Fişek Fabrikası’nda meydana gelen patlamada 1 işçi öldü, 10 işçi de yaralandı (ki aynı fabrikada 17 Ağustos 2009’da benzer bir patlama meydana gelmiş ve 1 işçi ölmüş, 32 işçi de yaralanmıştı). Son bir kaç gün içerisinde meydana gelen bu olaylar bir tesadüf eseri ya da bir kaç kişinin ihmali sonucu oluşmuş kazalar olarak kabul edilemez. Yaşanan olaylar sonrası devlet yetkililerinin yaptığı açıklamalarda araştırmaların sonucunun beklendiği söylenirken, kaderin cilvesini nedense emekçilerin çekmesinin ise alışıla gelmiş ezber sözler olması dışında ise bir anlamı da yok. Beklenen araştırmalar sistemin çürüyen yanlarını teorize etmekten başka bir anlam ifade etmeyecektir. Bu anlamıyla kriminal araştırmaların sonucunu ya da arazi etüd çalışmalarından gelecek “bilirkişi” raporlarını beklemek o kadar yersizdir ki, bu bekleyiş cellâdın affına sığınmaktan başka bir anlam ifade etmez. Bu cinayetler, sebebi mekanik hataların bir ürünü olarak oluşmuş “kazaların” sonucunda değil, emperyalist-kapitalist sistemin bir parçası olan burjuva-feodal diktatörlüğün yaratmış olduğu bir sonuçtur. Her durumda daha fazla kar amaçlı hareket eden bir sistemin insan yaşamına karşı yaklaşımının insani boyutlar ekseninde olmayacağı kesin.
Halkın Günlüğü 20-28 ŞUBAT 2011
Emekçilerin başına Meclis Genel Kurulu’nda kabul edilen Torba Yasa’ya karşı emekçilerin tepkisi devam ediyor. Yapılan eylemlerde bu yasanın geri çekilmesi talep edilirken, bu yasa ile tırpanlanan kazanılmış haklarını geri almak için mücadeleye devam edileceği vurgulanıyor İşçi, emekçi, köylü ve işsiz milyonları yakından ilgilendiren; sendikaların, emek ve meslek örgütlerinin, ilerici-devrimci güçlerin karşı çıktıkları ‘Torba Yasa’ tasarısı bütün itirazlara rağmen Meclis Genel Kurulu’ndan geçti. Bir yandan bütün icraatlarını ‘ileri demokrasi’ adı altında hayata geçiren AKP hükümeti, bu demokrasinin nasıl bir şey olduğunu 3 Şubat’ta Torba Yasa Tasarısı’na hayır diyen işçi ve emekçilere, ilerici kesimlere uyguladığı şiddetle bir kez daha gösterdi. Bütün dünyanın gözleri önünde binlerce kolluk gücünü işçi ve emekçilerin üzerine yollayan devlet gerçeği yine faşizmini uygulamış, hemen saldırının ardından da emekçileri hızlı bir şekilde torbaya koymak için kolları sıvamıştı. Taşeronlaşma, sürgün, memurluğu sona erdirme, özel sektörün teşviki, asgari ücretlerin asgarileşmesi gibi birçok saldırı dalgasını içerisinde barındıran Torba Yasa birbirinden farklı birçok alanı kapsıyor. Öğrenci affı, doğum izni gibi birçok mesele ise göz boyamayı hedefleyen ve gelen itirazlara haklı birkaç gerekçe sunmak için tasarının içerisine serpiştirilmiş. AKP Hükümeti’nin yapmış olduğu yasa değişikliklerinin genel hattını oluşturan bu taktik ona biçilen demokrasi havariliğinin ve emekçi dostu pozisyonunun bir sonucu olsa gerek. Dokuz yıllık hükümeti boyunca hazırladığı bütün tasarıları aynı taktik yöntemlerle ele alarak ve ‘olumlu’ yönlerini pazarlayarak prim yapmıştır. Tasarının meclis genel kurulun’da kabul edilmesine karşın protesto eylemeleri devam ediyor.
Torba Yasa’ya tepkiler devam ediyor Kadıköy’de yüzlerce kişi, AKP hükümeti tarafından hazırlanan emekçilere yönelik yeni bir saldırı planı olan Torba Yasa’yı protesto etti. Aralarında siyasi parti, devrimci, demokratik kitle örgütü, sendika ve meslek örgütlerinin bulunduğu Herkese Sağlık Güvenli Gelecek Platformu (HSGGP), Meclis’te kabul edilen Torba Yasa’ya karşı Kadıköy’de yürüyüş dü-
zenledi. Emekçiler Torba Yasa’ya karşı, “Hak verilmez alınır, zafer sokakta kazanılır”, “Katil Devlet hesap verecek”, “OSTİM’in katili devlettir”, “Tayyip sonun Mübarek olsun”, “AKP torbanı al başına çal” sloganlarıyla Boğa Heykeli’den, rıhtım’a yürüdü. Emekli-Sen Beyoğlu Şube Başkanı Hasan Kaşkar, Torba Yasa’da bulunan 234 maddenin 234’ünün de AKP’nin halklara düşmanlığının ibret belgesi olduğunu vurguladı. “IMF’nin ve işbirlikçi tekellerin örgütü olan TÜSİAD’ın talepleri doğrultusunda çıkartılan Torba Yasa ile birlikte tekellerin karlarına kar katmak, kamu kurumlarını ticari işletmeye dönüştürmek, emekçileri ise köleye dönüştürmek amaçlanıyor”
Bu düzen böyle gitmeyecek! Birleşik Metal-İş Sendikası toplu sözleşmelerde uzlaşma olmayınca grev kararını fabrikalara astı. Böylece grup Toplu İş Sözleşmesi’nde 21 yıl sonra ilk kez grev kararı alınıp işyerlerinde ilan ediliyor Metal-İş kolunda yapılacak olan toplu sözleşmelerde uyumsuzluk çıkmasından kaynaklı grev kararı alan Birleşik Metal-İş Sendikası 10 Şubat-15 Şubat tarihleri arasında grev kararını toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işyerlerine astı. Grup toplu sözleşmesi Metal-iş kolunda 33 işyerinde 15 bin çalışanı kapsıyor.
Birleşik Metal-İş Sendikası tarafından yapılan açıklamada 1983 yılından bu yana sermaye sahipleri ve devlet tarafından işçiler aleyhine işleyen bir düzenin olduğu ifade edilerek, “1983 yılında MESS’in yönlendirmesiyle, iş kolunun en küçük sendikasını (Türk Metal) bir gecede iş kolunun en kalabalık sendikası haline getirdiler. Bunu toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt maddesine koydukları bir ek madde ile yaptılar. Bu madde ile askeri yönetim tarafından kapatılan DİSK ve Maden İş’in üyeleri, çoğu işyerinde kendilerinin bile haberi olmadan Türk Metal üyesi yapıldılar. Sermayenin ve devletin amacı, metal işçilerinin hak arama mücadelesini kontrol altına alıp, bastırmaktı.” sözlerine yer verildi.
14-15_Layout 2 2/19/11 12:09 PM Page 2
emek 15
geçirilen ‘Torba’ Yasa emekçiler Çankaya Meydanı’nda yolu kapatarak oturma eylemi yapmak istedi. Duruma müdahale etmek isteyen kolluk kuvvetleri ile emekçiler arasında arbede yaşandı. Ardından tekrar yürüyüşe devam eden emekçiler AKP Konak İlçe Başkanlığı önünde basın açıklaması yaptı. Yapılan basın açıklamasında konuşan Eğitim-Sen 1 No’lu Şube Başkanı Ali Rıza Özer, Torba Yasa ile işsizlik fonunun yağmalanacağını, sürgünlerin yasallaşacağını, ödünç memurların alınacağını ve denetimsizliklerin artacağını belirtti. Torba Yasa’nın toplu işçi katliamı olduğunu ifade eden Özer; “Primlerimizden oluşan İşsizlik Sigortası Fonu, işsizlere değil kaynak olarak hazine ve işverenlere aktarılacak. Memurlar kamu yararı ve hizmet gerekleri sebebiyle ihtiyaç duyulması halinde diğer kurum ve kuruluşlarda 6 aya kadar geçici süre ile görevlendirilebilecek. Herkes gelirinin yüzde 12,5 oranında prim ödemedikçe sağlık hizmetlerinden yararlanamayacak. İşçi lehine iş müfettişleri eliyle yapılan denetimler işçinin temel haklarına ve alacaklarına dahil yetki bağımsız iş müfettişlerinden alınarak bakanlık personeline verilecek. Denetimsizlik artırılacak.” dedi.
KESK Torba Yasa’yı protesto etti KESK binası önünde bir araya gelen kitle “Torba Yasa Geri Çekilsin-Güvencesiz Çalışmaya Hayır” yazılı pankart açarak Taş Binaya yürüdü. Burada bir açıklama yapan KESK Dönem Sözcüsü Kenan Hazar, Torba Yasa’yla, niteliği itibariyle ölçülmesi mümkün olmayan kamu hizmetleri alanına performans uygulamaları getirilmeye çalışıldığını ve sübjektif değerlendirmelerle performansa dayalı ücretlendirme sisteminin dayanaklarının oluşturulduğunu ve bu yöntemle kamu emekçileri arasındaki dayanışma ilişkilerinin ortadan kaldırılarak, kamu emekçilerinin birbirleriyle yarışmasının amaçlandığını belirtti. diyen Kaşkar, her gün yeni bir hak gaspının, iş cinayetinin yaşandığı, emekçilerin sendikalı olmak istediği, örgütlendikleri için işten atıldıkları, haklarını istedikleri için baskılara uğradığı ülkemizde Torba Yasa’yla birlikte saldırıların artarak devam edeceğini söyledi. İşçilerin, emekçilerin ve en geniş anlamıyla halkların direnmesi ve mücadele etmesi gerektiğini söyleyen Kaşkar, “Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez” dedi.
KESK Torba Yasa’nın geri çekilmesini istedi KESK İzmir Şubeler Platformu üyeleri SSK Bölge Müdürlüğü önünde bir araya gelerek Torba Yasa’nın geri çekilmesini istedi. Emekçiler kafalarına geçirdikleri siyah poşetler ve üzerlerine yazdıkları ‘ödünç memurlar alınacaktır’ yazıları ile hükümeti protesto etti. AKP Konak İlçe Başkanlığı’na doğru yürüyüşe geçen
İşverenden “lokavt” tehdidi Açıklamanın devamında sürecin bu noktaya nasıl evrildiğine dair bilgiler verilerek “Ortaklar (MESS-Türk Metal), grup sözleşmesini yine bir gece yarısı ve yine bir bayram öncesi imzalayarak sözleşmeyi işçilerden kaçırmayı planladılar. İmzaladıkları sözleşme ile Metal işçilerini 20 kuruş ile 40 kuruş arasında değişen zamlara mahkum etmeye çalıştılar. Öyle şeytanca bir zam yöntemi uyguladılar ki, işçiler ne kadar zam aldıklarını ancak bordrolarını ellerine aldıkları zaman öğrenebildiler; çünkü ücret zamları her işyerinin ortalama saat ücretine göre hesaplandı. Sözleşme sürecinin başından itibaren, bu iki ortağın yapabileceklerine dikkat çekmek için mücadele eden Birleşik Metal İş sendikası ise, 11 Aralık 2010 tarihinde topladığı merkez toplu sözleşme kurulu ile MESS’in
Sistemin bu saldırılarına karşı demokratik haklarını kullanarak meşru mücadelelerini sürdürdüklerini vurgulayan Hazar, yaptıkları tüm eylemlerde devletin kolluk güçlerinin engellemelerine ve sonrasında tabi tutuldukları soruşturmalara karşı sessiz kalmayacaklarını, meşru ve demokratik haklarını kullanmaya devam edeceklerini ifade ederek hükümeti uyardı. Hazar şunları belirtti: “Sözleşmeli kölelik dayatmasına, iş güvencemizin gaspına, mezarda emekliliğe, yoksulluk ücretine, esnek çalışmaya, performans uygulamalarına, ayrımcı politikalara, ödünç memurluğa, siyasi kadrolaşmaya, sağlık hakkımızın paralı hale getirilmesine karşı mücadelemizin süreceğinin bilinmesini istiyoruz. AKP hükümeti iyi bilmelidir ki; yasal, meşru ve demokratik haklarımızı kullanmaya devam edeceğiz. Yolumuz aydınlık ve açık olsun” Yapılan açıklama slogan ve alkışlarla sona erdi.
teklifini reddetti ve mücadeleye devam kararı aldı.” denildi. Grev kararının işyeri temsilcileri ile ortak alındığını ve grevlerin Mart ayı içerisinde yapılacağı belirtilerek karara konu olan nedenler, “Düşük zam oranları, her işyerinde farklı zam uygulaması yapılarak ücret zam yöntemi grup sözleşmesinin prensiplerini ortadan kaldırmak, İş Yasası’ndaki değişiklikler ve hükümetin taslakları toplu iş sözleşmesinin imzalanmasından sonra tarafların iradelerinin dışında değişmesine yol açma tehlikesi taşımaktadır” şeklinde özetlendi. MESS’in (Metal Sanayicileri Sendikası) yapılan görüşmelerde grev oylamasına gidilmesi için “lokavt” tehdidiyle beyaz yakalılardan imza toplanılmaya çalışıldığı ve yine aynı toplantıda greve gidilsin ya da gidilmesin, “lokavt” ilan edileceği tehdidinde bulunduğu ifade edildi.
EMEĞİN KÜRSÜSÜ dursun baştuğ
KADIN EMEĞİ -I-
E
n dizginsiz emek sömürüsüne maruz kalan kadınlar ne yazık ki bu durumun farkında olma noktasında da en geride duran kesimi oluşturmaktadırlar. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte esas neden mülkiyet ilişkileriyle şekillenmiş erkek egemen anlayışın kadın üzerindeki çok yönlü baskısıdır. Günümüzde, binlerce yıllık tarihsel birikimini devralan bu anlayış, mevcut toplumsal formasyonla kendisini yeniden üretmiştir. Emeği üzerinde kontrolü olmayan ya da emek sürecine katılımda kendisini var etmeye çalışan kadın, bu uzun yürüyüşünde, her defasında bu anlayışın (ataerkil) ördüğü kalın duvarlara çarpmaktadır. Sadece üretim alanında değil, ilk önce aile olmak üzere toplumun tüm hücrelerinde katı ve köklü bir iktidar yapısına sahip olan bu anlayış, başta ahlaki değerler olmak üzere tüm yönleriyle kadının yaşamını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu anlayışın bir sonucu olarak kadın emeği ya görünmeyen bir yerde duruyor ya da ucuz ve niteliksiz bir emek olarak görülüyor. Her iki durumda da toplumsal zenginliğe, erkekle aynı derecede katkı sunmasına rağmen bunun karşılığını en az alan kesimi oluşturuyor. Yapılan araştırmalara göre de en yoksul kesimi kadınlar oluşturuyor. Yoksulluğun kadınlaşması özellikle yetmişli yıllardan sonra sık kullanılan bir kavram olmuştur.
Günümüzde kadının emek sürecindeki yeri onun geleneksel rolleriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Kadınların ev içinde harcadıkları duygusal, fiziksel ve zihinsel emeğinin görülmemesi ve karşılıksız kalmasının yanında, ücret karşılığında yaptıkları işler de daha çok onların bu rollerinin uzantısı olan işlerdir. Kadınlar daha çok ev işlerine benzeyen hizmet sektöründe, sağlık, eğitim, tekstil, gıda vb. alanlarda kitlesel bir biçimde çalışmaktadırlar. Ülkemizde kadınların önemli oranda istihdama katıldıkları alanlardan biri de tarımdır. Ülkenin var olan bu gerçeği kadın emeğinin sömürüsünü derinleştiren ve kadının kendi emeğini kontrol etmesini engelleyen önemli bir faktördür. Oransal olarak ifade edersek Sosyal İş Sendikası’nın raporuna göre 2009 yılına gelindiğinde kadın istihdamının yüzde 41,7’si tarım, yüzde 14,7’si sanayi, yüzde 0,7’si inşaat, yüzde 43’ü hizmet sektöründe gerçekleşmiştir. Kadınların iş gücüne katılımındaki bu dağılım onların özgürleşmesinde engel teşkil etmektedir. Kadınlar daha çok aile bütçesine katkıda bulunmak için işe girmektedirler. Kadınların emeğinin ürünü olan ücret, aile için daha çok ek gelir olarak görülmektedir. Durum böyle olunca da kadının kendisini birey olarak var etme şansı oldukça azalmaktadır. Köylerde ise durum çok daha vahim bir noktadadır. Köylük bölgelerdeki kadınların çoğu aile işlerinde ücretsiz çalışmaktadırlar. Bu kadınlar aynı zamanda ev işlerini de yapmaktadırlar. Bunun yanında feodal değer yargılarıyla şekillenmiş toplumsal yapının kadının üzerindeki baskısı kadının yaşamını çekilmez hale getirmektedir. Yetmişlerden sonra yaşanan dönüşümle birlikte emek alanı da yeniden yapılandırılmıştır. Neo-liberal politikaların sonucu olarak yaygınlaşan enformel sektör ucuz ve vasıfsız iş gücüne yönelmiştir. Bu politikaların yanında bilişim ve mikro elektronik teknolojide yaşanan gelişmelerle birlikte emek-yoğun sektörler daha çok emeğin ucuz ve niteliksiz olduğu bizim gibi yarı feodalyarı sömürge ülkelere kaymıştır. Yine bu durum da en çok kadını etkilemektedir. Kadınlar düşük ücretlerle, sendikasız, uzun saatler çalışmakta; verimlilikleri düştüğünde yenisiyle değiştirilmektedirler. Ucuz, vasıfsız, kolay değiştirilebilir olarak görülen kadın emeği sömürü cenderesine acımasızca çekilmektedir. TÜİK’in verilerine baktığımızda bu alanda en çok kadınları görürüz. Kadınların %62,3’ü, erkeklerin %39,3’ü kayıt dışı çalışmaktadır. Kadınların en fazla istihdam edildikleri işkollarının başında ise tekstil ve konfeksiyon gelmektedir. Tekstil ve konfeksiyon, aynı zamanda kayıt dışı istihdamın da en yoğun olduğu iş koludur. Bu iş kolunda aşağı yukarı iki milyonun üzerinde insanın kayıt dışı çalıştığı belirtilmektedir. Bu durum, bu iş kolu için yüzde seksenlik bir orana tekabül etmektedir. Bu açıdan kadın emeğinin yoğunlaştığı (başta köylülük ve enformel sektör olmak üzere) alanlar ülkemiz emek mücadelesi için önemli mevzilerdir. Çeşitli nedenlerle kadınların örgütlü bir duruş sergilemekten uzak durmaları önemli bir sorundur ve aşılması gerekmektedir. Bir kez aşıldı mı da tarihsel ve güncel tecrübeler göstermiştir ki dönüştürücü etkisi büyük bir güce dönüşmektedir.
16-17_Layout 2 2/19/11 12:15 PM Page 1
16 emek
Halkın Günlüğü 20-28 ŞUBAT 2011
Ontex’te patronla sendika el sıkıştı, işçi kıyımı yapıldı Türk-İş’e bağlı Selüloz-İş Sendikası İstanbul Şubesi’ne bağlı olan Ontex işçilerinin haklarını araması patronu da sendikayı da fena korkuttu! Toplu İş Sözleşmesi süreci başlatan ve bu sürece kendileri de dahil olmak isteyen Ontex işçileri, geçtiğimiz haftalarda toplantılar alıp sendikaya kendi taleplerini belirten bir taslak sunmuşlardı. Patrona sunulmak üzere verilen taslağa sendika ise tepki göstermişti. Ontex’te sendika bürokrasisi ve patron zulmüne karşı direnen işçilerden 16’sı, 17 Şubat’ta işten atıldı. Haklarımız ve geleceğimiz için direniyoruz İşten atılan Ontex işçileri, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İstanbul Bölge Müdürlüğü önünde eylem yaptılar. SGK’ ya işe iade dilekçesi veren işçiler daha sonra bir basın açıklaması gerçekleştirdi. İşçiler adına basın açıklamasını, işten atılan işçilerden olan ve direnişteki tek kadın işçi Gamze Kayhan yaptı. TİS sürecinde yaşananları aktaran Kayhan, “Bu arada sendikacıların işveren ile işbirliği yaptığı, işverenin ikna odalarında ‘sendikanız gördüğümüz en iyi sendika ve en iyi zammı almaktadır’ demesi bu ikilinin bizlerin fikirlerini görmezden gele-
rek hiçe saydıklarını göstermiştir. 20112013 dönemini kapsayan Toplu İş Sözleşmesi 11 Şubat 2011 tarihinde imzalandı. Bu sözleşmede bizlerin talepleri dikkate alınmadı. Taleplerimiz karşılanmadığı gibi şimdiye kadar bizlere verilen sözler de tutulmadı.” dedi. Haklarımızı aradığımız için kapının önüne konulduk TİS süresince yürüttükleri mücadele nedeni ile patronu da sendikayı da rahatsız eden ve işlerinden atılan işçilerle görüştük. İşçiler işten atılmaları ve sendikaya ilişkin şu görüşleri aktardılar: Çağdaş Delikaya: Sendikal faaliyetlerimizden ve haklarımızı aradığımızdan dolayı kapının önüne koyulduk. Patron ve sendika geride kalan arkadaşlarımızı tehdit ederek onların direnmelerine engel olmak istiyor. Bundan korkmadığımızı gördükleri için bizi dün itibarı ile işten attılar. Bizim pes edeceğimizi sanıyorlar ama pes etmeyeceğiz. Sendika temsilcilerimizin hepsi patronlardan yana. Sendika yöneticilerini biz kendimiz seçmek istiyoruz izin vermiyorlar. Adil Ünlütürk: Ben orada 10 yıldan beri çalışıyorum, asgari ücret alıyorum. Sendikadan temsilcilerimizi biz seçelim diye talepte bulunduk. Sendika buna karşı çıktı, tehdit aldık. ‘İlle de bizim temsilcilerimiz olacak siz seçemezsiniz’ gibi ifadelerle karşılaştık. Bizi, 16 kişiyi, işten attılar. Biz işimizi geri istiyoruz. Direniş çadırı açacağız. Kazanacağımıza inanıyorum.
Çağdaş Delikaya: Patron ve sendika geride kalan arkadaşlarımızı tehdit ederek onlarında direnmelerine engel olmak istiyor. Bundan korkmadığımızı gördükleri için bizi dün itibariyle ile işten attılar. Bizim pes edeceğimizi sanıyorlar ama pes etmeyeceğiz.
Sendika da işçilerin gücünü görecek Muammer Kaygısız: Biz sendikal faaliyetlere başladığımız süre içerisinde sürekli tehditler aldık. Özellikle şefimiz Mustafa Özcan beni üç defa tehdit etti. Birincisinde arkadaşlarım yolu ile, ikincisinde de kendisi geldi bana tehditkar konuşmalar yaptı. Bana “bundan sonrasını biliyorsun ben karışmam” dedi. Başka şeyler de bahane ederek beni işten atacağını, en ufak bir şeyde disipline göndereceğini, kurtuluşum olmadığını söyledi. Bu bizim anayasal hakkımız hesabını da soracağız. Sonuna kadar mücadele edeceğiz. Şu anda orada kalan arkadaşlarımız da baskı altındalar, tehdit ediliyorlar. Ama biz sonuna kadar gideceğiz, gerekirse ailelerimizle alana çıkacağız. Nasıl oluyormuş bu insanları işten atmak görecekler. Biz kararımızın arkasındayız. Sendikamıza da güvenmiyoruz. Sadece bizim dayatmamızla bir şeyler yapıyorlar. Ama o da eninde sonunda bizimle gelecek işçilerin gücünü görecek.
TİS sürecine dahil olmak isteyen ve sendikanın patronla masada kendilerinden bağımsız aldığı kararları kabul etmeyen işçiler, patron ve sendika uzlaşısıyla işten atıldılar. İşçiler direnişlerine artık işyerleri önünde devam edecekler
Numunenin ateşi yönetimi yakacak! 1 Ocak 2011 itibariyle taşeron olarak çalıştıkları işlerinden ihaleyi farklı bir firmanın almasıyla atılan Adana Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi işçileri direnişlerinin 48. gününde başhekimlik önünde oturma eylemi ve basın açıklaması yaptılar. Direnişlerine devam eden numune hastanesi işçileri direnişlerinden geri adım atmayacaklarını yaptıkları eylemle tekrardan hatırlattıklarını belirtiler. Başhekimlik giriş kapısı önünde merdivenleri işgal eden işçilerden birine güvenlik müdürünün ‘biraz öteye gidin’ tarzındaki tacizleri işçilerin tepkisiyle karşılaştı. Emekli emniyet müdürü olduğu ve bugün hastanenin güvenlik müdürlüğünü yaptığını, kendi eşini de torpille işe aldırdığını ifade eden işçiler; “İşe alınmak için lise mezunu olmak gerekiyor, biz hepimiz lise mezunuyuz, onun eşi ilkokul mezunu ama geldi işe başladı, yönetim cevap versin bakalım nasıl birden lise mezunu diploması getirmiş” şeklinde konuşarak durumu teşhir ettiler. Basın açıklamasından sonra tekrardan çadırlarına dönen işçiler, hastane kantininden alınan elektriğin kantinciye baskı yapılarak kesildiğini ifade ettiler. Hastanenin elektriği olmadığı, kantincinin kendi elektriğini kendi isteğiyle verdiğini ama baskı yaparak vazgeçirildiğini söyleyen işçiler bu tür olaylarla da kendilerini yıldıramayacaklarını yinelediler. Direniş süreci boyunca çeşitli eylemliklere imza atan numune işçileri, bütün zorluklara rağmen direnişini sürdürüyor. İşe iade hakları için geçtiğimiz ay hukuksal yollardan başvuruda bulunan işçilerin mahkemesi Adana İş Mahkemesinde 23 Şubat günü görülecek.
16-17_Layout 2 2/19/11 12:15 PM Page 2
çeviri
20-28 ŞUBAT 2011 Halkın Günlüğü
17
Filipin toplumu ve Filipinler Devrimi’nin 40 yılı Halk Savaşı’nın ilk günlerinden bu yana Filipin Toplumu ve Filipinler Devrimi’ne (FTFD), Filipinler tarihine, halkın temel sorunlarına ve bunların devrimci çözümüne ilişkin yoldaş Jose Maria Sison (Amado Guerrero) ile gerçekleştirilen röportajı sizlerle paylaşıyoruz Filipinler Komünist Partisi’nin merkezi yayınevinin, “Filipin Toplumu ve Filipinler Devrimi” adlı kitabı bastığı günden bu yana 40 yıl geçti. FKP, son 40 yıldır Filipinler’deki yarı-feodal, yarı-sömürge şartların sebebiyet verdiği iki aşamalı devrim stratejisinin temel ilkelerini belirlerken daima bu eseri temel referans noktası almıştır. “Filipin Toplumu ve Filipinler Devrimi” başlıklı eserin 40. yılını anmak ve bu çalışmada ortaya konan ilkeleri tekrar teyit etmek amacıyla yayınımız Ang Bayan, FKP’nin kurucu başkanı ve söz konusu kitabın yazarlarından yoldaş Jose Maria Sison ile bir röportaj gerçekleştirmeye karar verdi. Okurlarımıza “Filipin Toplumu ve Filipinler Devrimi” (FTFD) hakkında biraz tarihsel bilgi verebilir misiniz? Kitabı yazmaya ne zaman başlamıştınız? Araştırma ve yazma süreçlerinde sizden başka kimler vardı? Hangi tarihte ilk kez basıldı ve nasıl? Kitabın kaç baskısı olduğuna dair bir fikriniz var mı? Jose Maria Sison: 1970’in İlk Çeyrek Yıl Fırtınası’nıni arifesinde, Halk Savaşı başlatıldıktan hemen sonra bu kitabı yazmaya başladım. 1969 senesinin son çeyreğine doğru kitabı tamamlamıştım. Monico Atienza ve Charlie Del Rozario gibi merkez komiteden bazı yoldaşlar, bana ihtiyaç duyduğum referans malzemelerini ve verileri sağlamışlardı. Ağustos 1969’da kitabın taslağı hazırdı. Fikirlerini almak amacıyla Julie de Lima’ya ve MK’dan başka yoldaşlara taslağı gönderdim. FTFD 1969’un Ekim ayında ilk kez basıldı. Kitabın bir nüshasını da “Filipinler’de Kriz ve Devrim” başlığı ile üniversitenin basımevine gönderdik, onlar da ayrıca bastılar. Bunu ikinci baskı kabul etmek mümkündür. Pulang Tala Yayınevi üçüncü baskıyı çıkardı, dördüncü ise 1970’te Hong Kong’daki Ta Kung Pao tarafından basıldı. Beşinci ve altıncı baskılar İngilizce ve Filipince, FKP’nin yayın birimi tarafından teksir edildiler. Yedinci baskı 1977 senesinde ABD’de Katipunan ng Demokratikong Pilipinoii derneğince çıkarıldı. Eğer teksir edilenleri kabul etmezsek, bunu 4. baskı olarak görebiliriz. 1977’de ben yakalandıktan sonra, kitabın tekrar tekrar basıldığını biliyorum. Almancaya ve Türkçeye çevrildiğini, hatta çizgi roman biçiminde yayınlandığını duymuştum. “Filipin Toplumu ve Filipinler Devrimi”, Filipinler devrimci hareketinin Marksist-Leninist teoriye dair en önemli eserlerinden biri kabul edilebilir. Bu eserin kaleme alınmasında ne tür teorik zorluklarla karşılaştınız? Kitabın Filipinler Dev-
rimine ne gibi teorik katkıları olmuştur sizce? Filipinler Devrimi’nin de ötesinde, sizce eserinizin evrensel Marksist Leninist teoriye bir katkısı olmuş mudur? JMS: Kitabı yazarken karşılaştığım en büyük zorluk, Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesi’ni Filipinler’in somut koşullarına uyarlamaktı. Somut koşulların somut tahlili zorunluydu. Kitabın temel teorik katkısı, Filipinler’in yarı-feodal ve yarı-sömürge bir ülke olduğunu tahlil etmesi, ve bu şartlarda işçi sınıfının önderliğindeki bir demokratik halk devriminin zorunluluğunu saptamasıydı bence. Bu açıdan değerlendirildiğinde, FTFD demokratik halk devrimi sürecinde işçi sınıfının müttefiklerini (köylülük, küçük burjuvazi ve milli burjuvazi) ve aynı zamanda sınıf düşmanlarını (komprador burjuvazi ve toprak ağaları) tahlil etmiştir. Ayrıca devrimin temel görevleri olan ulusal bağımsızlık ve demokratik devrim bu kitapta ortaya konmuştur. Bunun yanı sıra Filipinler Devrimi’nin evreleri de yine bu kitapta ortaya konmuştur, yani yeni demokrasi ve sosyalizm. Bu kitabın evvelinde “Yeni Demokrasi Mücadelesi” (YDM) ve “Hataları Düzelt, Partiyi Yeniden İnşa Et” (HDPYİE) gibi eserler mevcuttu. Bunları Filipinler’deki devrimci hareketin ilk önemli teorik çalışmaları arasında kabul edebiliriz. Filipinler Devrimi’nin teorisinin 1970 öncesindeki tarihsel gelişiminden biraz söz edebilir misiniz? JMS: “Yeni Demokrasi Mücadelesi” ve “Hataları Düzelt, Partiyi Yeniden İnşa Et” adlı broşürlerin yazılması zorunlu ve son derece önemliydi. YDM halkın temel sorunlarının alenen teşhir edilmesini sağladı ve bu sorunlara getirilmesi gereken çözümü yasal bir dil ile ele aldı. Ki bu çalışmadaki tahliller, 1896’nın eski demokratik devrimi geleneğini işçi sınıfının yeni demokratik devrimi ile uyumlu hale getiriyorlardı. YDM’nin ele aldığı meseleler emekçi kitlelerin acil sorunları ve somut koşullardı. HDPYİE adlı çalışma ise eski komünist ve sosyalist partilerin çatı partisini analizinde ufuk açıcı bir niteliğe sahipti. Bu oluşumun hatalarını ve zaaflarını ve bu eksikliklerin devrimi nasıl başarısızlığa götürdüğünü ortaya koyuyordu. Devrimci sürecin yeniden diriltilmesi ve ileriye taşınması için varlığı zorunlu olan unsurların, yani işçi sınıfının devrimci partisinin, halk ordusunun ve halkın birleşik cephesinin oluştu-
rulması için ne gibi ideolojik, politik ve örgütsel gerekliliklerin olduğunu ele alıyordu. “Filipin Toplumu ve Filipinler Devrimi”nin 40 yıldır sürmekte olan Filipinler devrimci mücadelesine bulunduğu en mühim katkı nedir? Filipinler Devrimi’nin farklı gelişim evrelerinde nasıl bir rol üstlenmiştir?
ulusal demokratik halk devrimi açısından hala etkili bir rehberdir. Parti sürekli olarak bu çalışmaya yeni ve güncel belgeler ekleyerek eksikliklerini tamamlıyor zaten. Ama son 40 yılı ele alan, orijinal metinden daha uzun yeni bir baskısını kaleme almayı düşünüyorum doğrusu.
JMS: FTFD, Parti Tüzüğü ve Parti Programı tarafından demokratik halk devrimine ilişkin ortaya konan genel hattı ciddi biçimde kuvvetlendirmiştir. Halk Savaşı’nın ilk günlerinden bu yana FTFD, Filipinler tarihine, halkın temel sorunlarına ve bunların devrimci çözümüne ışık tutmuştur.
FKP’nin stratejik denge aşamasına 5 sene içerisinde varma hedefi göz önünde bulundurulduğunda, FTFD devrimin şu anki evresine nasıl daha fazla katkıda bulunabilir? Sizce Filipinli devrimcilerin mücadelenin farklı alanlarını daha da ileriye taşıyabilmeleri için araştırmaları gereken belirleyici meseleler hangileridir?
Bu çalışma devrimin her evresinde önemini korumuştur. FTFD, bu köhne düzenin derinleşen krizi ve yakın tarihte devrimci teoriye dair kaleme alınan eserlerle birlikte güncelliğini koruyor. FTFD Parti’nin kitleleri bilinçlendirmesinde ve Parti kadrolarının savaşçı iradesinin çelikleşmesinde önemli bir rol oynamıştır.
JMS: FTFD sürekli olarak incelenmeli ve günümüz koşullarına ve güncel olaylara yaklaşımda temel referans kaynağımız olmalıdır. Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesi’nin (yahut Maoizm’in) rehberliğinde, FTFD Halk Savaşı’nın zorunluluğunu ve aşamalarını, yani stratejik savunma, stratejik denge ve stratejik saldırı aşamalarını da ele alır. Aynı zamanda, Halk Savaşı’nın bir aşamasından diğerine geçebilmek için gerekli olan politik koşullar da bu çalışmada detaylıca incelenmiştir.
5- FTFD’nin dördüncü baskısında “Halk Savaşımızın Özgül Nitelikleri” ve “Acil Görevlerimiz” adlı, çalışmanın teorik önemini arttıran iki bölüm mevcuttu. Sizce FKP’nin başka hangi eserleri, Filipinler’deki devrimin teorisine bu kadar mühim katkılar sağlamıştır? JMS: Dördüncü baskıda (şayet teksir edilen üç baskıyı kabul etmezsek dördüncü baskıdır bu) sahiden de iki bütünleyici makalenin önemine vurguda bulunulmuş, böylelikle çalışmanın kendisi de kuvvetlendirilmiştir. Filipinler’deki devrimin teorisi açısından FTFD’ye yakın bir öneme sahip olan eserler bence şunlardır: “Filipinler’deki Üretim İlişkileri” (1983), “Filipinler’de Kriz ve Devrim” (1986), “Sosyalizmi Savun, Modern Revizyonizme Karşı Çık” (1992) ve “Temel İlkelerimizi Savunalım, Hataları Düzeltelim” (1992). Bunların yanı sıra, ikinci büyük toparlanma hareketinin temel polemikleri ve neo-liberal küreselleşmeye ve emperyalist talana karşı kaleme alınan teorik yazılar da son derece önemlidir bence. FTFD’nin yazıldığı tarihten bu yana 40 yıl geçti. O zamanın Filipinler’inin şartlarını bugünküne kıyaslayınca ne görüyorsunuz? Sizce FTFD hala Filipinler Devrimi açısından etkili bir rehber midir? Yoksa bu çalışma da yenilenmeli midir? JMS: Yarı-sömürge ve yarı-feodal koşullar hala mevcut ve bu şartlar durmadan daha kötüye gidiyor. Bu sebepten ötürü FTFD, Filipinler’deki
Parti ideolojik, politik ve örgütsel açılardan güçlendirilmelidir. Silahlı mücadele, toprak reformu, kitle temelinin ve halkın kendisini yönetme araçlarının inşa edilmesi gibi yöntemlerle halk ordusu güçlendirilmelidir. Çeşitli ittifakların üzerine, halkın birleşik cephesi inşa edilmelidir. Bunlar da devrimin temeli olan işçiköylü ittifakı, emekçi yığınların ilerici şehir küçük burjuvazisi ile ittifakı, ilerici sınıfların milli burjuvazi ile olan yurtsever ittifakı ve düşmana karşı savaşan kimi gerici gruplarla girilen geçici ve güvenilmez ittifaktır. NOT: Yukarıdaki yazı Filipinler Komünist Partisi’nin yayın organı olan Ang Bayan’da yayınlanmış, http://www.frso.org/docs/2010/40years-psr.htm sitesinden alınarak Halkın Günlüğü tarafından Türkçeye çevrilmiştir. i
İlk Çeyrek Fırtınası: 1970 senesinin Ocak ve Mart ayları arasında Filipinler’in başkenti Manila’da yaşanan şiddetli devrimci muhalefet dönemi. Üniversite öğrencilerinin başı çektiği süreç 1972 senesinde sıkıyönetimin ilan edilmesiyle tamamen son bulmuştur. i
Katipunan ng Demokratikong Pilipino: Demokrat Filipinliler Birliği, ABD’de kurulmuş bir dernek.
18-19_Layout 2 2/19/11 12:21 PM Page 1
18
20-28 ŞUBAT 2011 Halkın Günlüğü
AKP dış politikasının Arap coğrafyasındaki açmazları İran’ı dengelemek adına ABD tarafından desteklenen Türkiye’nin dış politika inisiyatiflerinin, “stratejik derinlik” hevesinin, sonunda “Müslüman Dünya”nın liderliğine oynama hayaline dönüşmesi yukarıda değindiğimiz fiyaskoları da beraberinde getiriyor.
f on 25 günde Arap coğrafyasında gelişen halk ayaklanmaları Ortadoğu’da yeni bir Arap milliyetçiliğinin doğmakta olduğunun habercisi gibi oldu. ABD elebaşılığındaki emperyalizme uşaklık yapan Arap milliyetçiliği hızla gerilerken, İslami duyarlılıklarla karışık ve anti ABD’ci siyasi akımın şekillendiği gözlemleniyor. Yeni Ortadoğunun en büyük özelliğinin ABD hegemonyasına ve onun yerli işbirlikçilerine karşı şekillenen Arap dünyası olacağı şimdiden belli.
S
Arap dünyası bir alt üst yaşarken “stratejik derinlik”, “Yeni Osmanlı barışı”, “sıfır sorun”, “oyun kurucu olmak” gibi tuhaflıkların yön verdiği AKP dış politikasının Arap coğrafyasındaki somut sonuçlarını gözlemlemek de yararlı olacaktır. Türkiye’nin uluslararası anlaşmalardan doğan yükümlülükleri, NATO üyeliği, AB ile Ortaklık anlaşmasının getirdiği sınırlamalar varken AKP iktidarı söylem olarak Türkiye’nin bölgesel hatta küresel bir güç olduğunu biteviye tekrarlayıp eski Osmanlı topraklarında kendi liderliğinde bir uluslar birliği kurmayı hayal ediyor. AKP’nin Ortadoğu’nun kaygan zemininin getirebileceği sürpriz gelişmeleri hesaba katmadan yaptığı her hamle şu ana kadar fiyasko ile sonuçlandı. Türkiye’nin bölgede tek başına yapabileceği şeylerin sınırlı olduğu, “oyun kurucu” değil, olsa olsa ABD’nin “destek personeli” olacağı artık daha net görünüyor. AKP’nin aktif dış politikası, reel gerçekler yerine abartılı, çoğunluklu da vehimden ya da yanılsamadan ibaret daha çok iç politikayı etkilemeye dönük yaklaşımlarıyla sürüp gidiyor. Bunlardan ilki emperyalizmin ünlü “medeniyetler arası çatışma” efsanesinin “medeniyetler arası işbirliğine” dönüştürme iddiasını içeren girişimdir. ABD ve AB’nin desteği İspanya ve AKP iktidarının katılımıyla gerçekleşen girişim medeniyetler arası çatışmayı işbirliğine dönüştürerek, güya “terörü” önlemeyi, Ortadoğu’ya barış getirmeyi hedefliyordu. Zaman zaman İspanya Başbakanı Zapatero ile Erdoğan arasında gösterişli toplantılar yapılsa da bir sonuç alınamadı. Suriye ile İsrail arasındaki arabuluculuk misyonu da AKP’nin rol çalma politikasının yansıması oldu. İsrail işgali altında bulunan su kaynakları zengini Golan’ın İsrail’i tanıma karşılığı Suriye’ye iade edilmesi ve Filistin sorununun çözümünün kolay olmadığı bilinmesine rağmen AKP’nin arabulucu rolüne soyunmasının aslında “vehim” olduğu çabucak ortaya çıktı. Kaldı ki Golan’daki su kaynaklarına hayati derecede ihtiyaç duyan İsrail’in bu bölgeyi iadeye kolay yanaşmayacağı ve Fırat’ın kaynaklarından daha fazla istifade etmesi için Suriye’yi Türkiye’ye karşı kışkırtacağı da bilinen bir gerçekti. Yine ABD ile Suriye arasında arabuluculuk yapmaya çalışırken, ABD’nin Suriye ile doğrudan ilişki kurup Türkiye’yi devre dışı bırakması da başka bir komedi oldu. Geçen mayısta İran’ın nükleer faaliyetiyle bağlantılı “Tahran Deklarasyonu” ile sonuçlanan gayretleri teşvik eden ABD, Ankara’nın Brezilya ile he-
ahmet hacalişi k.
sapta olmayan bir çözüm formülüyle ortaya çıkması üzerine Türkiye’yi zor durumda bıraktı. İstediği yaptırımları Güvenlik Konseyi’nden geçirdi. Böylece Türkiye kontrpiyede kalmanın ötesinde İran ile süren müzakerelerde rol alma şansını da kaçırdı. Nitekim daha sonra İstanbul’da yapılan müzakerelerde tribüne çıktı. AKP iktidarı son olarak Hizbullah’ın koalisyon hükümetini düşürmesi sonucu çıkan siyasi krizi halletmek üzere Lübnan’da kolları sıvadı. Son yıllarda ilişkilerini geliştirdiği Lübnan üzerinde arttığı söylenen etkinliğini devreye sokmaya çalıştı. Davutoğlu gece yarısı Hizbullah lideri Nasrallah ile somut bir öneri ortaya koymadan Suriye-Suudi Arabistan’ın çabalarını destekler mahiyette görüşme yapsa da başarılı olamayarak süreçten kırgın şekilde çekildi. Son olarak Mısır’da halk ayaklanması başladıktan sonra Başbakan Erdoğan 8 gün sessiz kaldı. Ne zaman ki ABD ayaklanmaları desteklediğine dair açıklama yaptı, Başbakanın o zaman aklı başına geldi.
SON YERİNE Soğuk savaştan sonra ayakta kalan tek emperyalist güç olan ABD, Irak ve Afganistan’daki bozgun sonucu Ortadoğu’daki manevra alanını oldukça daraltmış durumda. Obama doktrinine göre esas gücünü Orta Asya’ya verecek olan ABD için bölgeden çekilme süreci de devam etmekte. Bölgede artan İran ağırlığını dengelemek için öne sürülen ve desteklenen “Ilımlı İslam” fantezisinin Ortadoğu ve Türkiye’de siyasal İslam’ın manevra alanını genişlettiği bir gerçek. İran’ı dengelemek adına ABD tarafından desteklenen Türkiye’nin dış politika inisiyatiflerinin, “stratejik derinlik” hevesinin, sonunda “Müslüman Dünya”nın liderliğine oynama hayaline dönüşmesi yukarıda değindiğimiz fiyaskoları da beraberinde getiriyor. Ortadoğu’nun kaygan zemininde, bölge içi-bölge dışı güçlerin fink attığı siyasal coğrafyada Türkiye’nin tek başına yapabileceği şeylerin sınırlı olduğunu, güzel temennilerin bittiği ve bölgenin acı gerçeklerinin su yüzüne çıktığı, kâğıt üstündeki hesapların pazardaki gerçeklere uymadığı AKP’ce de anlaşılmış olmalı. AKP, ABD’nin oyunlarına, çıkarlarına daha fazla kapılıp hayali fantezilerle zaman öldürürse Türkiye’nin şimdi sahip olduğu manevra alanını daha da kaybetmesi beklenmelidir. Zira Türkiye’nin Arapİslam dünyasında etkisini artırma hayali, ekonomik kaynak ihtiyacı nedeniyle büyük ihtimalle Arap ülkelerinin Türkiye siyaseti üzerindeki etkilerinin artması sonucunu verecektir. Netice olarak şunu söylemek haksızlık olmayacaktır. AKP iktidarının ironisinin devamı halinde zamanla trajediye dönüşeceği beklenmelidir. Çünkü büyük oyunu tezgahlayan ABD elebaşılığındaki emperyalizm, Türkiye’nin Ortadoğu’daki işlevini, doğan boşluğun doldurulması olarak değil, doldurulmasının engellenmesi olarak tasarlıyor ve herhalde kolu kanadı kırık, bağımlı Türkiye’nin boşluğu dolduracak kadar güçlenmesini engelleyecek sigortaları da şimdiden temin etmiş olmalıdır.
Ezilenlerin On yıllardır büyük bir yoksulluk ve sefalet içinde yaşayan, gerici iktidarlar tarafından tam bir cendereye alınan ezilen halklarının ortaya koymuş oldukları direniş ve güç örnek alınması, desteklenmesi gereken bir realitedir
rtadoğu ve Kuzey Afrika’da baş gösteren hareketlenmeler birçok kesim tarafından farklı tanımlamalar ve analizlerle değerlendirmeye tabi tutuldu, tutuluyor. Özellikle Mısır ve Tunus’ta yaşananlara ‘devrim’ gibi abartılı ve sübjektif yakıştırmalar ile ‘tamamen emperyalizmin bir tertibidir’ yakıştırması yapmak gibi iki uç nokta ve daha onlarca belirleme ile her kesim durduğu yerden meseleyi analiz etmeye ve en doğru tanımlamayı yapmaya çalışıyor. Tüm analizler, değerlendirmeler ve yorumlar nasıl olursa olsun, üstünden atlanmaması gereken ve dersler çıkartılarak öğrenilmesi gereken en önemli realite halkın öfkesi ve isyanı karşısında hiçbir gücün duramayacağı gerçeğidir.
O
Tunus’ta küçük bir kıvılcımla başlayan ve kimsenin bu boyutlara ulaşacağına ihtimal vermediği sokak gösterileri sonrası, 23 yıldır Cumhurbaşkanı olan Zeynel Abidin Bin Ali
ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı. Tunus’taki sistemde herhangi bir değişikliğe yol açmadan figürlerin değişmesi sonrası, halkın tepkisinin kısmi olarak dinmesi ve başarı naralarının atılması ise büyük bir yanılgıya işaret etmektedir. Ülke ekonomisinin büyük bir kısmını turizmin oluşturduğu ve emperyalizm tarafından sanal bir ‘cennet’ olarak tarif edilen Tunus halkının yaşadığı işsizlik, yoksulluk, açlık ve sistem tarafından uygulanan ağır baskı ve sindirme durumu ortadan kalkmamıştır. Dünyanın en büyük milyarderlerinden olan Bin Ali’nin emperyalizmin icazeti ve kontrolü ile ülkeden çıkartılması ve başta ABD emperyalizmi olmak üzere, Tunus’ta halkın haklı öfkesinin ‘sınırı’ aşmasını önlemek için bir takım ödünler verilerek, iktidarlarını sağlama alma politikaları içerisinde oldukları ayandır.
Firavunların ülkesi Mısır Tunus’ta kıvılcımı yakılan yangının Mısır ayağı ise hem Mısır’ın dünya siyasi arenasında-
18-19_Layout 2 2/19/11 12:21 PM Page 2
ortadoğu forum
19
Muhteşem başkaldırı Dünyadaki tüm devrimcilere, bir kez daha, bir ayaklanmanın ya da, daha köklü bir eylem olan devrimin, kati surette bir öncüye ihtiyacı olduğunu ispatlamıştır
f onuçları her ne olursa olsun, Mısır’lı halk kitlelerinin 18 gün süren başkaldırıları tek kelimeyle muhteşemdi. 30 senedir, hikmetinden sual olunmayan Mübarek rejimini, Ortadoğu’nun siyaset sahnesinden süpüren esas temel güç, Mısır halkının bu haklı ve meşru ayaklanması olmuştur. Mübarek’in istifasını açıkladıktan sonra, Tahrir’den bütün bir Mısır’a yayılan bayram havasına, ilkin bu zaviyeden bakmak gerekir. Mısır halkının coşkusuna, ağzının kulaklarına kadar varıp, gülmesine, kahkahalar atmasına ortak olmak için kanlı Mübarek sultasının devrilmesinin, Mısır ve ardından bütün bir coğrafya açısından, ne anlama geldiğini ilkin bir idrak etmek gerekir. Bunu anlamadan, “bu bir devrim mi değil mi” vari skolastik münakaşanın hiç faydası yoktur. O nedenle farklı bir sesli düşünmeye ve münakaşaya ihtiyaç vardır. Bunları dört noktada toparlayacak olursak:
S
öfkesi büyüyor ki yeri ve önemi, hem de burada yaşanacakların etkisi göz önüne alındığı zaman daha fazla önem arz etmektedir. Milyonlarca Mısır’lının günlerce sokaklara çıkarak, Mübarek şahsında Mısır hakim sınıflarını hedef alan gösterileri karşısında, ilk başlarda direnç göstermeye çalışan Mübarek ve temsil ettiği sınıflar, gösterilerin çıtasının yükselmesi ve kendi iç dinamikleri ile farklı mecralara evirilmesi tehdidine karşı Mübarek’i sahneden çekmiş ve Mısır halkının en güvendiği kurum olan orduyu devreye koymuştur. ABD emperyalizminin ve İsrail siyonizminin bölgedeki en etkin ‘müttefiki’ olan Mısır gibi bir ülkede yaşanan bu öfke ve tepki bir şekilde manipüle edilmeli ve kontrol altına alınmalıydı. Uzun süre Mübarek’i gözden çıkartmak istemeyen emperyalist efendileri, halkın gelişen öfkesinin boyutu artınca Mübarek’i de Bin Ali gibi sahneden çekmiş ve bütün bakanlıkları değiştirmeden, geçici bir süreliğine (Eylül 2011) yönetimi orduya havale etmiştir.
Mısır’da yapılan gösterilere polis ve provokatörlerin saldırıları sonucu yüzlerce kişinin ölmesi, binlercesinin yaralanıp, gözaltına alınması sonrası devreye giren ordu güçlerinin halk tarafından destek görmesi, ciddi bir yanılsamanın göstergesidir. Mısır ordusu yapısı itibari ile (büyük çoğunluğunu emekçi ailelerin çocuklarının oluşturması), geçmişte yapılan bazı savaşlarda ordunun tavrı vb. etkenler Mısır halkının orduya olan bakışını olumlu yönde etkilemektedir. Fakat siyasi ve ekonomik olarak Mısır iktidarında oldukça etkin bir güç olan Mısır ordusunun yönetime geçtikten sonra gerek İsrail ile olan ilişkileri, gerek ise ABD emperyalizmi ile yapılan anlaşmalara sadık kalacağı yönünde teminat vermesi ve halka saldıran ‘sivil’ provokatörlerin saldırılarına seyirci kalması ve bir dizi başka olgular göz önüne alındığında neye ve kime hizmet ettiği daha net anlaşılacaktır.
Beklenmedik bir şekilde gelişen ve oldukça yüksek boyutlara ulaşarak birçok ülkeye sirayet eden sokak gösterileri, emperyalist güçleri oldukça korkutmuş ve acil toplantılarla durum değerlendirmeleri yapılarak, yaşananların içinden en az hasarla çıkmanın yolları aranmıştır. Özellikle ABD emperyalizminin ve bölgedeki sadık uşağı Türk hakim sınıflarının sözde halkın yanında olduklarına yönelik vermiş oldukları mesajlar ve gösterilerin TC modeli bir ‘demokratikleşme’ sürecine evrilmesinin en hayırlı sonuç olacağının ifade edilmesi, esasında sürecin nereye evrileceğinin de işaretidir. Tunus ve Mısır dışında diğer birçok Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkesinde de baş gösteren sokak gösterileri bir yanı ile on yıllardır emperyalizmin buralardaki politikalarına ciddi bir tepki ve karşı koyuş iken diğer taraftan ise yine emperyalizmin bölge üzerindeki çıkarlarının hasar görmemesi için ‘çocuklarını’ oyundan alıp yeni oyuncularla yola devam edeceğinin göstergesidir.
Yaklaşık iki aydır dünya gündeminin baş sırasına oturan Mısır, Tunus, Cezayir, Yemen, Libya, İran, Arnavutluk’ta ki olayları esasta iki yönü ile yorumlamak gerekmektedir. Perde arkasında yatan bütün farklı senaryoları bir kenara bırakarak, on yıllardır büyük bir yoksulluk ve sefalet içinde yaşayan, gerici iktidarlar tarafından tam bir cendereye alınan ezilen halkların ortaya koymuş oldukları direniş ve güç örnek alınması, desteklenmesi gereken bir realitedir. Bu realitenin yanında yaşanan gelişmelerin en büyük handikapı ise devrimci önderliklerin yoksunluğu sebebiyle halkın can ve kan pahasına ortaya koymuş olduğu böylesine bir hareketlenmenin öyle ya da böyle yine emperyalizm tarafından manipüle edilerek, kendi gerici kanallarında eritileceğidir. Ezilen halkarın Kuzey Afrika’da yakmış oldukları bu kıvılcımı bütün dünya ülkelerine yayarak bir yangına dönüştürmek ise bütün komünist ve devrimcilerin ertelenemez görevidir.
Sonuç yerine
1) Emperyalist dünya sisteminin şu gezegende bir kaç ana sütunu varsa bunlardan biri de hiç şüphesiz Mısır’dır. Haritaya bakın. Kuzey Batı’da, Cebeli Tarık’tan, Süveyş’e oradan bütün bir Doğu Akdeniz havzasına, Güney’de ise, Aden’den Hürmüz Boğazı’na kadar, emperyalist çıkarın başta gelen sütunlarından biri Mısır’dır. Mısır’ın sarsılması demek bütün bu coğrafyanın sarsılması demektir. O nedenle Mısır halkının yiğit başkaldırısının önemi burada yatmaktadır. Ve gene o nedenledir ki, başta ABD olmak üzere bütün emperyalist devletler, son ana kadar uşakları Mübarek’i halkın gazabından korumaya çalışmışlardır. 2) Bu başkaldırı, mevcut şartların, zinhar değişemiyeceğine dair var olan kör, hurafeye dayalı inançları yerle bir etmiştir. Mısır’lı kitleler, toplumun çok farklı sınıf ve tabakalarının bir araya gelmesi sonucu, yiğit bir ayaklanma sergilemişlerdir. 3) Dünyadaki bütün gelişmelerin önüne geçen 18 günlük hadiseler, kendiliğindenci bir ayaklanmanın dahi ne kadar karmaşık ve girift sorunları beraberinde getirdiğini göstermiştir. Dünyadaki tüm devrimcilere, bir kez daha, bir ayaklanmanın ya da, daha köklü
emrah cilasun
bir eylem olan devrimin, kati surette bir öncüye ihtiyaç olduğunu ispatlamıştır. 4) Zira bu ayaklanma, bütün bir devlet aygıtının ve onun en önemli unsurlarından biri olan Ordu’nun, darmadağın edilmediği takdirde, düzenin kendisini yeniden, yeni şartlara uyarlamaya hazır olduğunu göstermiştir. Halkın gazını almak için halkın yanında gözüken ordunun hedefi, tabii ki Mısır halkıydı. Yılda 1,5 milyar Dolar ABD askeri yardımı alan Mısır ordusunun, tank namluları, bütün bir isyan boyunca Mübarek’in sarayına mı yoksa Tahrir’deki halkın üzerine mi doğrultulmuştu? Bu kısa yazıda, Türkiye’de hükümetin ve toplumdaki çeşitli tutumların hakkında da kısaca durmakta fayda vardır. Tunus halkının ayaklanmasına baştan sona kadar kayıtsız kalan ve hatta Bin Ali’yi destekleyen Türk hükümetinin, ilkin, 25 Ocak’tan 1 Şubat’a kadar, Mısır’daki ayaklanmaya karşı ilgisiz kalıp, daha sonra, 1 Şubat’tan itibaren, tamamen pragmatist nedenlerden ötürü sahiplenmeye çalışmasının, kanımca, iki ana nedeni vardır. Birincisi, Mısır başta olmak üzere, bölgedeki antiABD’ci havayı, ABD ile olan sıkı bağları iyi bilinen Türk hükümetinin kontrolü altına almaktır. İkincisi ise, Mübarekli Mısır’ın bıraktığı siyasi, iktisadi ve askeri boşluğu kendisinin doldurmak istemesidir. Türk şovenizmiyle haşır neşir olanlar, gerek Tunus gerekse de Mısır’daki baldırı çıplakların ayaklanmasını, ya görmemezlikten gelmişler ya da küçümsemeyi yeğlemişlerdir. Ne ilginçtir ki, sünni meshebiyle hercümerc bu hakim ulus şovenizminden şikayetçi olan Alevi cemaatleri ise, Araplar hakkındaki malum düşüncelerinden ötürü fikir dahi beyan etmemişlerdir. Ve tabi, daha daha ilginç olanı, Türk hakim ulusunun şovenizmi altında 80 küsür senedir milli zulüm gören Kürtlerin siyasi örgütlerinin, Mısırlı kitlelerin bu muhteşem başkaldırısı esnasında, tek bir söz söylememiş olmalarıdır. Birbirlerinden farklı olan kimliklerin, aynı milliyetçi ideolojik kulvarda hareket etmeleri, son derece manidardır. “Bütün ülkelerin proleterleri ve ezilen halklar birleşin” sözü boşuna söylenmemiştir.
32_Layout 2 2/19/11 12:23 PM Page 1
Rojaneya Gel Kiryarê windayan dewlet e! Pey lihevrûniştina Tayyîp Erdogan ku Dayîkê Şemiyê ve kir, firsendek dîsa da civakê û bi kurtasî li êşên wan nêhêrîn. Lihevrûniştina bûyî de Erdogan ji daxwazên malbatên windayan re bersiv ne da. Ev yeka ji encamê civînê nîşanê me dide.
g
Qêrîna Şemiyê Strana Grup Munzur ku li ser Dayikên Şemiyê derxistiyê, ya ku hêvîyên wan, qêrînên wan dixe hezaran dila ango strana Qêrîna Şemiyê (Cumartesî Çigligi) me hemû yan guhdar kiriye. Dayîkên Şemiyê bi salan têkoşîneke bibiryar ve qetilkirinê siyasî û windayên binçavan de kêşandin rojeva welat. Dayîkên Şemiye 300 hefte paşve hiştin û hemû çalakiyên xwe de van îfadeyan dihanîn ziman: Serokwezîrê demê Tansû Çîller, Rêvebirê Tavahiya Ewlehî Mehmet Agar û Dogan Gûreş’ê em bi sala wan teşhîr dikin û dibêjin bila bên darizandin. Em dibêjin Serek Serkanê Gişkî îsmaîl Hakki Karadayi bila bê darizandin, em dibêjin Wezirê Karêbarên Hundirîn Nihat Menteş bila bê darizandin. Em dibêjin Wezîrê Berevaniya Neteweyî Vefa Tanir bila bê darizandin. Em dibêjin Parêzgarê OHAL’ê wê demê Unal Erkan bila bê darizandin. Em dibêjin hûn bê deng jî bimînin, hûn destê xwe nedin kiryara rêça wan winda kin jî em malbatê windayan û parastinên mafa ne û em pey we bernadin.
Pey wan bernedan Dewleta TCê hemû saziyên xwe yên siyasî ve li ser gelên welatê me zordestiyê û zordariyê dike. Mirovên ku li hember van zordariyan dertê li ser wan polîtîkayên faşîst pêk hatin. Bi taybetî
sala 1990 an de dewlet ji bo ku dengê dijber winda bike îşkence, tecawiz, windakirina binçav de, înfaza navbera kolana de kire dewrê. Dewletê wê demê hemû kesên şoreşger, welatparêz û demokrat ji xwe re kiribû armanc û bi taybetî jî bajarên kurdan de bi sedan şanenav avêtibû binê kujarê ‘’ meçhulê ‘’ kiryarî. Bi saziyên xwe ango MÎT, JÎTEM Û Kontragerîlla ve her temenî de mirovên dijber bê deng dixistinê binê axê. Pey wan jî dayîkên çav bi hêsir hîştin. Vê demê Dayîkên Şemiyê ji bo windayên xwe ku dewletê hesab bipirsin 27 Gulanê sala 1995a de li pêşiya Lîseya Galatasaray’ê kom bûn. Her rojên şemiyê kom dibûn û nêzemirovên xwe dixastin. Dema ku dengê van dayika bi hêla civakê ve hate bîhîstin, êrişên dewletê destpê kir. Dê, bav û birayên wan bi lêdanan dihatin binçackirin. Çalakiyên wan bi biryar hatin domkirin li hemberên van çalakiya êrişên dewletê zêdetir bû. Sala 1998an 15 Tebaxê de êrişên ku destpêkiribû, hê malbatan ne dihatin ber Galatasaray dihatin binçavkirin. Tu zordestî têkoşîna wan a biryardar ne da rawestandin. îro dîsa gelemperiyê welat de hemû malbatên windayan eynê saetê dicivin û aqubeta windayên xwe dipirsin. Çalakiyên wan 300 hefte bişt xwe hiştin.
Bi serokwezîr re lihevrûniştin û daxwazan re bersiv Erdogan ofîsa xwe ya xebatê a Dolmabaxçeyê de Dayîkên Şemiye ve hevrûniştina ku pêk anî de got ‘’windayan pisgirêka me ye.’’ Erdogan, daxwazên malbatên windayan ku gotin bila kiryarê ‘’ meçhûl’’ bên dîtin û bên darizandin tenê nivîsand û ji van daxwazan re bersiv neda. Erdogan di parlementoyê de avakirina daxwaza komîsyona lêgerînê re waha bersiv dabû ‘’em tenê serê xwe nikarin vî karî bikin, hewceye partiyên din jî bila alîkariyê bidin me, lê belê pêşniyaznameya ku BDPê ji bo kiryarê ‘’meç-
hûl’’ da parlementoyê bi aliyê AKPê hatibû red kirin. Dayîka pirsî û got çima TCê peymana sitar bûna winda bûna bi zorê a mirova şanenav ne kiriyê. Erdogan jî waha got:’’eger ku şanenav na ke sedemeke vê heye’’ û vê gotinê ronahî dida aqûbeta civînê. Erdogan dema berê pirseke waha gotibû, ‘’Dayîkên Şemiyê bi hêla hineka ve tên xebitandin’’ ji bo vê pirsê malbata windayekî bertek nîşanê Erdogan da. Erdogan jî ji wê re got ‘’tu li vir mêvanê min î, ez vê demê nikarim ji te re bibêjim lê belê
bûyer awayekî din ji we re tên gotin’’ ev jî bêarbûna Erdogan nîşanê me dide. Ev hevrûniştina veberhênana hilbijartinê ye? Hukûmata AKPê dema berê de van kiryarê ‘’meçhûl’’an diavêje ser Ergenekonciya û serbazê du paye bi vê yekê dewletê derdixe paqişiyê .’’Ez nizan im evan çi karî dikin, Dayikên Şemiyê bi aliyên hineke ve tênê xebitandin’’ yê ku van pirsa ve xwe nişan da Serokwezîrê Hukûmeta AKPê Tayyîp Erdogan Dayi-
kên Şemiye re hevrûniştinek danî. Hineka got eva veberhênana hilbijartinê ye, hineka jî got demokrasiya wî a sexte re mînakek e.Ev nikaşên ku hatin kirin hêdî hêdî rojevê de hatin ketin. Lê Dayîkên Şemiyê ji bo kiryarên meçhûl, windayên siyasî, mezerên komdarî dewletê hesab bipirsin çalakiyên xwe didomînin. Rojên şemiyê wêneyên nêzemirovên wan ku bi zorê destê wan hatin derxistin wê pê biqêrin li hemberê vê bêdengbûna dewletê hemû civakê vexwendinê zîziyê kin.