kapak 4._Layout 2 2/9/11 4:30 PM Page 1
Faşizmin Kaypakkaya korkusu Perspektif Sf. 12-13 ‘Demokrasi’den bir kuple de Cumartesi Anneleri’ne
MHP İl Binası’nı bombalama eylemini MKP üstlendi
06
11
Kaypakkaya adını telaffuz etmek suç!
15
Halkın Günlüğü 10-20 Şubat 2011 Yıl: 1 Sayı: 4 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net
GÜNCEL 6-7
DHF: Saldırılara karşı örgütlü mücadeleye ABD ve NATO’nun ülkemize konuşlandırmak için karar altına aldığı Füze Kalkanı Projesi’ne karşı DHF tarafından “Düşman çizmesi altında çiğnenen senin yurdundur! Emperyalist tahakküme ve füze kalkanına karşı dur!” şiarıyla başlatılan kampanya, “Saldırılara karşı örgütlü mücadele” çağrısıyla sonlandırıldı. DHF, köylere, fabrika havzalarına ve yoksul semtlere taşıdığı kampanya ile emperyalizmi teşhir etmişti.
DOS YA
Kürt Ulusal Sorunu Dosyamızın bu bölümünde Ertuğrul Kürkçü ve DHF’nin görüşlerine yer veriyoruz.
SAYFA 18-19-20
GÜNCEL 8-9
Ankara sokaklarında ‘demokrasi’ manzaraları Torba Yasa meclisten parça parça geçerken, sendika konfederasyonlarının meclisi kuşatma eylemi tartışma yarattı. Ankara’da yapılan eylemin niteliği sendikaların meclisi kuşatmaktan ziyade, “fiili kuşatma” senaryolarıyla kendi dinamiklerini avutmayı seçtiğini gösterdi. Devletin sahte ‘demokrasi’ manzaraları içerisinde, topluma yöneltilen politik saldırıya karşı, sendikaların ketum tavrı yine tartışma konusu oldu.
e-posta: halkingunlugu@hotmail.com
Tunus, Cezayir, Yemen, Ürdün, Arnavutluk, Suriye ve Mısır
Yoksulların isyanı zenginleri tedirgin ediyor Afrika halklarının kabaran öfkesi ezilen dünya halklarının öfkesidir İşsizlik, yoksulluk, açlık ve ölümlerin had safhada olduğu, en meşru ve demokratik hak taleplerinin katliamlarla bastırıldığı Afrika kıtasında yaşayan halklar artık yeter dedi. Afrika’nın yoksul ülkelerinde alanları dolduran halklar, sömürüye ‘dur’ diyor.
Kara Kıta’dan dünyaya seslenen milyonların öfkesi, tüm dünya halklarının emperyalizme ve yerli uşaklarına karşı öfkesidir. Sömürü ve zulmün olduğu her yerde, direniş ve isyana yönelenhalkların bu mücadelesine sahip çıkmak, bütün dünya halkların görevidir.
}}}}}}}}}}}}}}} }}}}}}}}}}}}}}} ABD’nin artık tek başına oyunu kuramadığı, tepe noktasından inişe geçtiği bir kez daha anlaşılmıştır. AHMET HACALİŞİ K. Sf. 17
Kullar mezarlarından çıkmış, Tanrı’nın Oğluna karşı, büyük kentin büyük meydanında, Tahrir’de toplanmışlardı. MUZAFFER ORUÇOĞLU Sf.21
Kıbrıslılar: ‘Ankara elini yakamızdan çek’ Sf 22 Mikail Haskanlı ve Sinan Çar’a polis önce hakaret etti, sonrasında ise gözaltına alarak işkence yaptı.
Karakolda işkence
Sokak ortasında infaz, gözaltında kayıp , işkence vb olaylar burjuva feodal sistemin karakteristik özelliğidir. Kendine muhalif olanlara yaşam şansı tanımayan faşist diktatörlük halklara karşı saldırılarına devam ediyor. Uygulanan devlet terörüne karşı gelmek ise ayrı bir “suç” unsuru oluşturuyor. DHF üyesi ve gazetemiz okuru Mikail Haskanlı ve arkadaşı Sinan Çar, Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı polisler tarafından hakaret ve işkenceye maruz kaldı. Sf. 14-15
2-3_Layout 2 2/9/11 4:15 PM Page 1
02 güncel haber
Mao Zedung yasaklı Mao Zedung tarafından kaleme alınan ve 6 cilt olarak basılan Seçme Eserler’in 1. ve 2. ciltleri sakıncalı, 3,4 ve 5. ciltleri ise sakıncasız
Ü
Devrimci tutsaklar
Siyasi tutsaklar yaşadıkları sorunları dile getirdi, idareden yanıt gecikmedi: işkence ve hak gaspı. Hapishanelerde fiziki saldırılar sistematik bir hal almış durumda
Çin Devrimi’nin önderi ve bilimsel sosyalizmin ustalarından Mao Zedung’un kaleme aldığı, 6 cilt olarak basılan ‘Seçme Eserler’ kitabının 1. ve 2. cildi, yasak olduğu gerekçesiyle, Sincan 1 No’lu F tipinde tutuklu mahkûma verilmedi. Aynı hapishane idaresi eserin 3, 4 ve 5. ciltlerini mahkûma vermekte ise bir sakınca görmedi! Sincan 1 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde kalan Serkan Onur Yılmaz isimli hükümlüye ziyaretçisi tarafından, 1989 tarihinde basılan Mao Zedung’a ait 5 ciltlik ‘Seçme Eserler’ kitabını götürdü. Hapishane Eğitim Kurulu kitabın 1. ve 2. ciltlerinin Yılmaz’a verilmesini uygun bulmazken; 3, 4 ve 5. ciltlerini verdi. 5 kişiden oluşan eğitim kurulunun kararında, “Seçme Eserler 1-2’ adlı kitabın İstanbul 7. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 10 Ocak 1980 tarih, 1980/1 sayılı kararına istinaden hükümlüye verilmesi uygun görülmemiştir” denildi. Kararın kendisine tebliğ edilmesinden sonra Yılmaz, Ankara İnfaz Hâkimliği’ne itiraz etti. İnfaz Hâkimliği kararında Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde kitap hakkında toplatma kararı bulunduğu bilgisi verilerek iki cilt hakkındaki yasak kararı anımsatıldı ve kitabın ‘sakıncalı’ olduğu anlatıldı. Yılmaz, İnfaz Hâkimliği’nin kararına da itiraz etti. İtirazı Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi görüştü. Mahkeme, eğitim kurulunun kitabı sakıncalı bulduğunu hatırlatarak, oybirliği ile itirazı reddetti.
Halkın Günlüğü 10-20 ŞUBAT 2011
Sesimize T
ekirdağ 1 ve 2 Nolu Hapishaneleri’nde hak ihlalleri sistematik bir halde işlenmeye devam ediyor. Hapishanelerde uygulanan hak gasplarını kamuoyuna duyurmaya çalışan siyasi tutsakların, keyfi şekilde havalandırma kapıları kapatıldı ve tutsaklar işkenceden geçirildi. Hapishanede yaşanan saldırıları faks yolu ile gazetemize ileten siyasi tutsakların konuyla ilgili bilgilendirmeleri şu şekilde: “2 Nolu F Tipi idaresi hukuksuzluğu hukuk haline getirmeye her geçen gün yeni uygulamalarla devam ediyor. Ağır müebbet hükümlülerin 1 saat ile sınırlandırılan günlük havalandırma sürelerinin 8 saate çıkartılması, keyfi hak gasplarının durdurulması (telefon ve görüş sürelerinin idarecinin keyfine göre belirlenmesi vb.), haftanın bir günü temizlik vb. ihtiyaçlar için havalandırmanın gün boyu açık kalması, aynı havalandırmayı kullanan hükümlülerin yan yana gelmesi talepleriyle demokratik kitle örgütlerine, sendikalara, basına, Adalet Bakanlığı’na, meclise vb. kurumlara fakslar göndererek duyarlılık yaratmaya çalıştık. Buna yanıt ise siyasi tutsakların havalandırma kapılarının kapanması ve fiziki saldırılar oldu. 2 Nolu F Tipi’nde tutuklu bulunan siyasi tutsaklar olarak havalandırma hakkımızın gasp edilmesine ve fiziki saldırılara karşı
Burada her şey yasak
tüm kamuoyunu duyarlı olmaya, sesimize ses katmaya çağırıyoruz. Bizler hak gasplarına karşı sessiz kalmayacağımızı, demokratik tepkimizi sürdürmeye devam edeceğimizi birkez daha ilan ediyoruz.”
Tekirdağ 1-2 Nolu’da sistematik saldırılar sürüyor Yine gazetemize Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Hapishanesi’nde tutuklu bulunan Cemil Yeğin tarafından gönderilen faks, hapishanede
yaşanan hak gasplarının boyutunu gözler önüne seriyor. Yeğin’in kaleme aldığı mektup şu şekilde: “Bilindiği gibi tarihten günümüze kadar gelen hapishaneler süreci, F tiplerinin yapılmasıyla hak ihlallerinin hat safhada olduğu bir sürece evrilmişti. Buna karşı gerek içerde gerekse dışarıda siyasi tutsaklara dönük uygulamaları reddettiğim için insanlık onurunu kıran hukuk dışı uygulamalara maruz kalmaktayım. Son olarak Ekim
Hapishanelerde siyasi tutsaklara yönelik uygulanan tecrit akıl almaz boyutlara vardırılıyor. Hapishane idareleri tutsakların yaşamını engelleyecek her türlü kararın, yasağın altına imza atıyor Alanya L Tipi Hapishanesi’nde tutuklu bulunan Gülay Efendioğlu gönderdiği mektupla hapishanede yaşanan tecrit işkencesini aktardı. Mektubu haberleştiren Ertuğrul Mavioğulu’nun aktarımı şöyle: “Mektup, halen 1200 mahkûmun bulunduğu Alanya L Tipi Hapishanesi sakinlerin-
den siyasi mahkûm Gülay Efendioğlu’na ait. ‘Şu an yirmi kişilik bir koğuşta kalıyoruz’ diye başlıyor ama yanlış anlamayı önlemek için hemen ekliyor: ‘Hapishaneler tıklım tıklımken yirmi kişilik koğuşta iki kişi kalıyoruz. Söz konusu, tecridin yaşama geçirilmesi olunca devlet her türlü fedakârlığı gösteriyor.’
Halkın Günlüğü
KARDELEN BASIM-YAYIM REKLAM GÖSTERİ ORGANİZASYON LİMİTED ŞİRKETİ Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Hıdır Gürz Yayın Türü: Bölgesel Süreli Yönetim Yeri: Şehit Muhtar Mah. Süslü Saksı Sokak NO: 11 Kat: 4 BEYOĞLU/İSTANBUL
Teknik Hazırlık: Kardelen Yayımcılık Mahmut Şevket Paşa Mah. Sivas Sok. No:2 Kat:3 Okmeydanı/İSTANBUL Tel-Fax: (0212) 238 37 96
Baskı: SM. Matbaacılık Adres: Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sokak NO:10 ABlok Yenibosna Bahçelievler-İST Tel ( 0212) 654 94 18
BÜROLAR
1 YILLIK ABONELİK ÜCRETİ: Yurtiçi 54 TL Yurtdışı 108 EURO HESAP NUMARALARI Ertaş ÖZTÜRK adına İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (TL) 1002 30000 1153314 İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (Euro) 1002 301000 1107308 İş Ban. İst. Aksaray Şubesi: (CHF) 1142699 İş Bank. İst. Aksaray Şubesi: (Sterlin) TR110006400000210021174906 İZMİR: Şehit Fethi Bey Cadde No: 13 Eski Eshot İşhanı Kat:4 Konak/İzmir Tel-Fax: (0232) 482 01 63 ● KARTAL: İstasyon Cad. Pınar İşhanı Kat:2 Daire:38 KARTAL Tel-Fax: (0216) 389 65 63 ● MERSİN: Çankaya Mahallesi 4702. Sok. No:8 KAt:3 Akdeniz/Mersin ● AMED: İskender Paşa Mah. İnönü Cad. MA-GÜL İşhanı Kat:4 No:10 Dağkapı/Amed ● ATİNA: Spiro trikoupi 21 10683 eksarxia GREECE/Yunanistan e-mail: devrimcidemokrasi_yunanistan@yahoo.com.tr ● YD TEMSİLCİLİĞİ: Kaiser-Wilhelm Str. 275 47169 Duisburg/DEUTSCHLAND e-mail: d.demokrasi@googlemail.com
2-3_Layout 2 2/9/11 4:15 PM Page 2
güncel 03
ses katın Cumhuriyet Savcılığı’na ve Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na yazdığım dilekçelerin yollanıp yollanmadığına ilişkin herangi bir bilgim yok. Yanımda bulunan siyasi tutsaklar bana uygulanan işkenceleri protesto ettikleri için benzer uygulamalara maruz kaldılar. Uğradığım işkence ve hukuksuzluk üzerine birde ‘slogan atıp kapı dövüyorsun’ gerekçesi gösterilerek, tarafıma idare tarafından cezalar yağdırılmaya çalışılıyor. Bu durumun yorumunu siz değerli dostlarımıza bırakıyorum.”
Binbir çeşit hak ihlali
2010’da ağır müebbet alan insanların betondan yapılmış ölüm çukurlarına atılmasına tepki gösterdiğim, böylesi bir öldürme yönteminin br insanlık suçu olduğunu söylediğim için havalandırmamız kapatılıp yaka paça içeriye atıldık. Ve burada gürültü yaptığımız gerekçesiyle, hapishane müdürünün de dâhil olduğu işkence takımı tarafından odamdan alınıp götürüldüğüm “süngerli” odada çeşitli şiddet yöntemleri kullanılarak işkence uygulamalarına maruz kaldım. Tarafıma hiçbir temel ihtiyaç malzemesi verilmeden, hiçber gerekçe sunulmadan keyfi bir şekilde odamı değiştirdiler. Onlarca gardiyan tarafından darp edilmeme rağmen revire çıkma isteğim reddedildi.
Efendioğlu mektubunun devamında gönderdiği plastik eşyalardan söz ediyor: “Bu plastikler iç kantinden paramızla satın almak zorunda kaldığımız temel ihtiyaçlarımız. Her ne kadar hapishane idaresi mika olduklarını iddia etse de etiketinden plastik olduğu açık olan bardak, çatal, kaşık, bıçak bizim mutfak araçlarımız. Camın yasak olma gerekçesi ‘kesici’ olması. Oysa koğuşumuzda beş cam pencere bulunmakta. Kantinde satılan çay makinelerinin demlikleri cam olduğu gibi metal de olabiliyor. Yani kesici alet yapmak isteyene malzeme çok. Plastik bardaklarla çay içmek neredeyse imkânsız, sağlıksız olmaları bir yana plastik kokusundan
Tekirdağ F Tipi Hapishanesi devletin işkencehanesi durumunda. Arama ve sayım adı altında hücrelere girilerek mahpuslar darp edilip, eşyaları kullanılmaz hale getiriliyor. Sağlığa erişim hakkı, ayları bulan sevkler sonucu engellenirken, üçlü protokol gereği kelepçeler çıkarılmadığından muayene ve tedavi yapılmıyor. Ölüm sınırında olan hasta tutsaklar, tedavisi düzenli yapılmayarak, emir komuta zincirindeki bürokratik zorluklarla adeta ölüme mahkum edilmekteler. Tutsaklara sıcak su verilmediği gibi, verildiğinde ise 5-10 dakikayı geçmiyor. Özellikle çok soğuk havalarda kalorifer yakılmadığından, hastalıklar artıyor. Sevklerde çırılçıplak aramalar dayatılırken hastane ve mahkemeye gidiş-gelişlerde ise onursuzca aramalar rutin işkenceye dönüştürülüyor. Dönem dönem tutsaklar tehdit edilerek süngerli odaya götürülüyor. İstek dışı sürgün sevklerle başta tutsaklar mağdur edilirken, aileleri de mağdur ediliyor.
Tutsakların kolu kırılmıştı Ocak ayında 2 Nolu F Tipi Hapishanesi’nde rutin saldırı sonrası tutsaklar üç kişilik hücrelerden tek kişilik hücrelere zorla götürülmüştü. Tutsaklara yönelik saldırıda, Şehmuz Avcı ve Bektaş Karaman’ın kolu kırılmıştı. İlyas Argun, Cemal Bozkurt, Ali Gül Alkaya ve birçok tutsağa işkence yapılmıştı.
çayın tadını alamıyoruz. Plastik bıçakla havuç doğramanızı ya da soymanızı, plastik bardakla çay içmenizi önersem biraz ağır olur. Sadece plastik kaşıkla çorba içmeyi deneyin yeter.
F tipinden kötü L tipi Bu uygulamalar geçici, birkaç günlük değil. Sürgün edildiğim hapishaneden dört çekmeceli bir komodin getirmiştim. Komodinler, F tipi hapishanelerinde bile serbest. Buraya almadılar. Bir başka yüz güldüren uygulama da kalem açacağıyla ilgili. Kantinde kurşunkalem satılıyor ama kalem açacağı yasak. Ufak bir yelkenli maskotum vardı. Yelkeni çengelli iğne tuttuğu için onu da aldılar.”
Tecrite sessiz kalmayalım Hapishanelerde tecrit, sürgün sevkler ve saldırılara karşı Tecrite Karşı Mücadele Platformu (TKMP) 9 Şubat’ta ülke genelinde protesto eylemleri düzenledi. Hapishanelerde artan saldırı ve tecrite karşı örgütlenen eylemler, Tekirdağ F tipi, Ankara Sincan hapishaneleri önlerinde yapıldı. Yapılan açıklamalarda, saldırıların amacının devrimci tutsakları teslim almak ve iradesizleştirmek olduğu vurgulanarak “F tipi hapishanelerde keyfi uygulamalara, baskı ve saldırılara, işkenceye, ağırlaştırılmış müebbetler dayatılan insanlık dışı koşullara karşı devrimci tutsakların yanında olalım” çağrısı yapıldı.
SINIF TAVRI
ismail uçar
KORKULARINDA ASLA HAKSIZ DEĞİLLER
H
akim sınıfların korkularına “KAYPAKKAYA korkusu”nun katılması sebepsiz değildir. Kaypakkaya’nın görüşleri, istihbarat teşkilatının gizli raporlarındaki meşum ifadelerle; “ülkemizdeki ihtilalcı Komünizm’in en tehlikeli fikirleri” olarak not edilmiş, devletin “kırmızı çizgileri” arasına koyulmuştu zamanında...
Haklılardı bu korkularında. Zira Komünist mirasını devraldığımız SUPHİ TKP’sinin kısa dönem sonrası, ilk kez ve nitel olarak gelişmiş öncü partisiyle tanışıyordu bu coğrafya proletaryası ve devrimci halkları. Türkiye-Kuzey Kürdistan şartlarının somut tahlili ve bilimsel tespitler üzerinde, devlet ve hakim sınıfların komprador bürokratik feodal-faşist karakteri, devrimin niteliği ve izleyeceği yolu, mücadele esasları ve esas mücadele alanları, esas örgüt ve örgütlenme biçimleri, devrimin önder ve temel gücü, devrimin ittifakları, devrimin hedefleri, devrimin dostları ve düşmanları, devrimin stratejik silahları gibi tüm temel meselelerde devrimin teori-pratiğinin en tutarlı çerçevede formüle edilmesi platformu ilk kez Kaypakkaya tarafından armağan ediliyordu ülke proletaryası ve halklarına… İlk kez düşüyordu bu topraklara Halk Savaşı fikri; ilk kez düşüyordu bu topraklara Maoizm’in yıkıcı devrim izleri. İlk kez Maoist Halk Savaşı güzergahıyla gerilla savaşı tutuşturuyordu bu coğrafyanın kırlarını. Patronağa devletine korku salan büyük meydan okuyuş ilk kez ayakları üzerine sağlam basarak yükseliyordu büyük muştuya… Haklılardı çünkü; ilk kez Kaypakkaya tarafından Kemalizm, faşist özüyle en aşağı indiriliyordu bu topraklarda; bu topraklarda ilk kez Kürt ulusuna uygulanan milli zulme parmak basılıp, “milli baskı şampiyonları” ve tüm sosyal şovenlerin gerçek yüzü teşhir edilerek milli zulme kararlı karşı çıkış bayrağı çekiliyordu en yukarı… Bu topraklarda Ermeni soykırımına ilk parmak basanlardandı… Ve “ser verip sır vermeyen” bir idol büyüyordu kuşakları saran ve saracak olan o Komünist miras ve geleneğiyle… Devrimci teori ile devrimci pratiğin ahenginde patlak veren somut devrim projesinin rehberi doğmuştu sınıflar mücadelesi arenasında… Bir kez daha haklılardı kabuslarla uyanmakta; çünkü sınıf saltanatı iktidarlarına, proleter devrimci fikirlerle yoğrulan devrimci teori ve pratiğin gürbüz filizinde en büyük tehdidin tohumları serpiliyordu bu topraklara. Evet evet haklılardı “heyuladan” korkmakta; dizlerin bağı çözülürcesine titreyip korkmakta haklılardı; haklılardı çünkü, birer-üçer, beşer-onar ve on yedişer katlettikçe bitmiyordu onlar. Öbek öbek doğuyor dağlara, al bayraklarla kucaklıyor sokaklarda yığınları. Büyük kitleleri kucaklayarak devrimci eylemle maddi güce dönüşüyor Kaypakkaya fikirleri. Korkularında sonuna kadar haklılar; çünkü Maoist Kaypakkaya güzergahında Halk Savaşı ısrarı dün kadar bu gün de güncel olarak geçerliliğini korurken, geniş halk kitlelerine umut vermeye devam edip; sanatçı, yazar ve diğer aydın çevreleri kucaklayarak en geniş toplumsal kesimleri sarmaya aday olarak gelişiyor. Kaypakkaya menşeli Komünist çığırın 72’den beri yol açtığı bu kasvet ve korku nüfuzunun Türk komprador bürokratik burjuva ve büyük toprak ağaları sınıflarında yarattığı kabus unutulmak bir yana; Kaypakkaya’nın kitleleri kavrayan bilimsel fikirleri her defasında egemenlerde histeri nöbetleri biçiminde tazelenmekte, korkuları yeniden ve yeniden peydahlanmaktadır. Öyle ki, Kaypakkaya’nın ismini anmak bile suç sayılıp cezalandırılmaktadır. Yani, Kaypakkaya’nın görüşleri bir yana, ismine bile tahammül edilmemektedir. Görüşleri son derece “tehlikeli” ve “sakıncalı” bulunarak, yasak prangaları vurulup büyük bir tahammülsüzlükle karşılandığı gibi; bu görüşleri benimseyenler işkenceli sorgulardan geçirilip uzun yıllar hapsedilmektedir. Kısacası, “TC” devletinin faşist terörü, Kaypakkaya söz konusu olduğunda kendi hukuku karşısında bile sınır tanımayarak alabildiğine pervasızlaşmaktadır. Tarih bu terörün örnekleriyle doluyken; “demokratikleşme” zırvasıyla, “darbelerle hesaplaşma”, “kayıp ve faili meçhulleri açığa çıkarma”, “özgürlükleri geliştirme”, “ileri demokrasiyi kurma” gibi yalan ve boş iddiaların gündemde olduğu bugün de, aynı baskı ve terörün örnekleri pervasızlıkla yaşanmaktadır. İşte; ilerici, aydın, demokrat-devrimci sanatçı kimlikleriyle Kaypakkaya’yı ve O’nun görüşlerini anmaktan imtina etmeyen Pınar SAĞ, Mehmet ÖZCAN ve Ferhat TUNÇ gibi sanatçıların, Temel DEMİRER gibi aydınlarımız “TC” devleti mahkemelerinde yargılanarak aylarca hapis cezalarına çarptırılmaları, Türk hakim sınıflarının Kaypakkaya’nın ismi karşısında duydukları bu tahammülsüzlük ve korkunun tezahürüdür. Demokratik Halklar Federasyonu aktivistlerine mahkemelerce ve aynı gerekçelerle (Kaypakkaya’yı “övdükleri” hapis cezasına çarptırılmaları aynı faşist mantalitenin dışa vurumudur. Faşist egemenlerin devrimden korkularını yadırgamadığımız gibi, demokratik gelişmeler karşısında faşizmi uygulamalarını da yadırgamıyoruz. Çünkü bu, onların sınıf karakteridir. Onların devleti de demokrasisi de ceberuttur. “Kaypakkaya’yı övdükleri” gerekçesiyle aydın-ilerici sanatçılara ve DHF temsilcilerine yağdırılan cezalar, egemenlerin korkularını tanımlarken; baskılarını tırmandıracaklarına da işarettir. Ne var ki, yıllardır uygulanan vahşi katliamlar, amansız baskılar ve azgın terör dalgaları nasıl ki demokrasi mücadelesini kesintiye uğratamadı, nasıl ki demokrat ve devrimcileri susturup bastıramadı, bundan sonra da bunu başaramayacaktır. Aydın, ilerici, demokrat olmak bedel gerektiriyorsa, bu bedeli ödemeye hazır sanatçı, yazar ve diğer aydınlar, demokrat devrimciler ve elbette Maoist Komünistler vardır. Kaypakkaya’yı anmak bedel istiyorsa, elbette bu bedeli göğüsleyen KAYPAKKAYA’cılar vardır; olacaktır da!
4-5_Layout 2 2/9/11 10:24 AM Page 1
04 güncel haber
Saldırılar sınır tanımıyor
Düşünce ve ifade; basın, söz, eylem ve örgütlenme özgürlüğüne yönelik saldırılar her geçen gün daha da artıyor. Mısır’da yaşanan halk ayaklanmalarını “Mısır, Türkiye gibi demokratik bir ülke olmak istiyor” şeklinde yorumlayanlar, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da “demokrasi” örnekleri sergilemeye devam ediyor. Yazar Hasan Basri Aydın, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’e, (Adalet Bakanı iken) yazdığı dilekçe de “hakaret” ettiği gerekçesiyle 22 Ocak 2011 tarihinde evinden gözaltına alınarak tutuklandı. 85 yaşındaki emekli öğretmen Hasan Basri Aydın, 33 yıllık öğretmenlik hayatında 7 kez hapishaneye girip çıktı. Düşünce ve düşünceyi açıklama suçundan, hakkında 2 yıl 2 ay hapis kararı çıkartılarak hapishaneye konulan Aydın, Alzheimer hastası ve aynı zamanda damar tıkanıklığı, kısmi felç gibi sağlık sorunları yaşıyor.
İHD’de basın toplantısı Basın toplantısında konuşan Ceylan Yayınları Editörü Mukaddes Erdoğdu Çelik, şunları ifade etti: “Bu kez gerekçe Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’e hakaret etmekti. Bu kez düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğünden söz eden yasaların değersizliğini anlamış olduk. Dahası ceza yasalarının uygulanması söz konusu olduğunda çifte standartlar ülkesinde olduğumuzu da çıplak bir şekilde gördük.” Hasan Basri Aydın’ın emekten, emekçiden yana sesini yükselttiğini, bu nedenle de sürgünden sürgüne yollandığını belirten Çelik; “Yaşına ve hasta haline bakılmaksızın cezaevine gönderilmesi ise onun onurlu duruşunu bozmamıştır. Öyle ya Erbakan için özel yasa çıkaran Cumhurbaşkanı Gül, Hasan Basri Aydın’ı neden görmüyor? Erbakan kayıp trilyonlardan sorumlu, Hasan Basri Aydın ise Cemil Çiçek’in hoşuna gitmeyen sözler söylemekten? Hangisi kamuya zarar veriyor? Hangisi kamu vicdanını rahatsız ediyor? Yine bu devletin kimi emekli generalleri, şu adamı ya da bu adamları ben öldürttüm diyor, savcılar tutuklama bile istemiyor. JİTEM adlı ölüm makinesini ben kurdum diyor, yine de tık yok.” dedi. Hasan Basri Aydın şahsında sisteme muhalif olan aydın-yazar-sanatçı-gazetecilerin uğradıkları bu saldırı politikaları karşısında sessiz kalınmaması çağrısı yapılan basın açıklaması, mücadelenin yükseltilmesi vurgusu ile sona erdi. Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu (TGDP) ise yaptığı açıklamada, Hasan Basri Aydın ve Dicle Haber Ajansı (DİHA) Bitlis muhabiri Sinan Aygül’ün tutuklanmasıyla birlikte hapishanelerde tutuklu bulunan gazeteci ve yazarların sayısının 45’e çıktığına dikkat çekti. Yapılan çalışmalar ve oluşturulan kamuoyunun etkisiyle Hasan Basri Aydın serbest bırakılırken, Hasan Basri Aydın’a Özgürlük Grubu ve Yapı Sanatevi, demokrat sanatçı ve yazarların yargılanması ve tutuklanmasına karşı eylemlerine devam edeceğini açıkladı.
Halkın Günlüğü 10-20 ŞUBAT 2011
Ağar araba çizseydi daha fazla ceza alırdı
Mehmet Ağa(r) “Cürüm işlemek için silahlı teşekkül oluşturduğu’’ gerekçesiyle 6 ay hapis istemi ile yargılanıyor. Davayı değerlendiren ÇHD, “Öldürttüğü insanların arabalarını çizseydi daha ağır ceza alabilirdi” açıklamasında bulundu. Mehmet Ağar’ın Susurluk Davası kapsamında Emniyet Genel Müdürü olduğu dönemde, ‘Cürüm işlemek için silahlı teşekkül oluşturduğu’ gerekçesiyle 3 Şubat 2011 günü Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı davaya müdahil olmak isteyen ÇHD’nin talebi mahkeme tarafından reddedildi. Konuyla ilgili açıklama yapan Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesi avukatlar, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “1000 operasyonun hesabını ver!” demek ve suçlarını haykırmak için, davaya 1996 yılında İstanbul’da katledilen Mustafa Bektaş açısından müdahil olmak istediklerini açıkladı.
ÇHD Genel Başkanı Avukat Selçuk Kozağaçlı, Zeynep Yıldırım’ın kardeşi Mustafa Bektaş’ın 10 Nisan 1996’da, Ağar’ın bakanlık yaptığı dönemde İstanbul’da katledildiğini söyledi. Daha önce de davaya katılma talebinde bulunduklarını anımsatan Kozağaçlı, müdahillik taleplerine gerekçe gösterdikleri eylemlerin, “Ağar’ın ve çetesinin sorumluluğunda’’ gerçekleştirildiğini ifade etti. Mehmet Ağar ve susurluk çetesinin suçları için uygun görülen cezanın 6 ay olmasını eleştiren Kozağaçlı, “Öldürttüğü insanların ‘arabasını çizseydi’ daha fazla ceza verilecekti, kan gölüne çevirdiği so-
kaklara ‘çöp atmanın’ bile cezası daha ağırdır” dedi. Mehmet Ağar’ın aklanmak istendiğini dile getiren Kozağaçlı, “Onunla birlikte kontrgerilla faaliyetlerinin, hukuk dışı silahlı devlet saldırılarının, sindirmenin ve baskının bir dönemi de aklanmaya çalışılmaktadır” sözlerini sarf etti. Öte yandan mahkeme, sanık avukatlarına esas hakkındaki savunmalarını hazırlamaları için bir kez daha süre verilerek ertelendi.
Yargısız infazların önü açıldı Soner Çankal’ı infaz eden polislere, mahkemeden ödül gibi ceza geldi. Verilen ödül gibi cezayı değerlendiren ÇHD, olası infazların önünün açıldığını açıkladı sin yüzüne ödülünü gururla açıkladı: Sanığın duruşmalardaki iyi halini de göz önünde bulundurarak, cezada altıda bir oranında indirim öngören mahkeme heyeti, Karşılayan’ı 6 ay 20 gün hapis cezasına çarptırdı ve ardından sabıkasız oluşu nedeniyle CMK’nın 231/5. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verdi.
Ankara Altındağ’da devriye gezen polisler, Çinçin Mahallesi’nde dört arkadaşıyla araçta oturan ve arandığı iddia edilen Soner Çankal’ı önce ayağından, sonra kafasında vurarak infaz etmişti. Polis kaynakları, polis memurunun, zanlının yakınları tarafından saldırıya uğrayınca ateş açmak zorunda kaldığını, Çankal’ın da bu sırada vurulduğunu söylerken, görgü tanıkları ise polisin Çankal’ı önce ayağından vurarak yakaladığını, ardından kafasından vurduğunu ifade etmişti.
Ödül gibi ceza Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın karar duruşmasına, tutuk-
suz sanık polis Vahit Karşılıyan ile avukatları katıldı. Cumhuriyet Savcısı Ali Velioğlu, daha önce verilen esas hakkındaki görüşü tekrarlayarak, Karşılayan’ın TCK’nın 27. maddesi ile 85/1. maddesi uyarınca “taksirle öldürme” suçundan cezalandırılmasını talep etti. Mahkeme heyeti ise, TCK’nın 85/1. maddesi uyarınca “taksirle öldürme” suçundan Karşılayan’a 2 yıllık komik bir hapis cezası verdi. Mahkeme heyeti, TCK’nın 27. maddesini göz önünde bulundurarak cezada üçte bir oranında indirim uyguladı ve komik cezayı 8 aya indirdi. Bununla da yetinmeyen mahkeme heyeti sanık poli-
Bir yargısız infaz daha yargı tarafından aklandı Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Ankara Şubesi verilen kararın diğer kolluk kuvvetlerini cesaretlendirdiğini belirtti. Mahkemenin, yoksul Soner’i polisin öldürebileceğine hükmettiğini ifade eden ÇHD Ankara Şubesi, verilen bu kararla yeni Sonerlerin de ölüm kararına imza atıldığını belirtti. ÇHD Ankara Şubesi, Soner Çankal’ın ve diğer tüm yargısız infazların sorumlusunun Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nda (PVSK) yapılan düzenlemeyle siyasi iktidarı ve kolluk kuvvetlerini kollayan-aklayan yargı olduğunu vurguladı.
4-5_Layout 2 2/9/11 10:24 AM Page 2
güncel
10-20 ŞUBAT 2011 Halkın Günlüğü
05
Yozlaşmaya karşı olmak... Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) Dersim’de başlattığı yozlaşma karşıtı kampanya dâhilinde 5 Şubat tarihinde bir panel organize etti. Yazar Temel Demirer, Mazgirt Belediye Başkanı Tekin Türkel, Hozat Belediye Başkanı Cevdet Konak ve DHF temsilcisi Evrim Konak’ın konuşmacı olduğu panelde yozlaşmaya karşı olmanın sistem karşıtı olmaktan bağımsız ele alınamayacağı vurgusu öne çıktı DHF Dersim örgütlülüğü, Dersim’de yaşanan yozlaşma sorunlarına ilişkin bir panel düzenledi. 5 Şubat Cumartesi günü Tunceli Belediyesi Konferans Salonu’nda saat 13.00’da gerçekleştirilen panele, araştırmacı yazar Temel Demirer, Mazgirt Belediye Başkanı Tekin Türkel, Hozat Belediye Başkanı Cevdet Konak ve DHF temsilcisi Evrim Konak katıldı. Dersim’de yaşanan sorunların tartışıldığı panele Dersim halkının ilgisinin oldukça yoğun oldu. Panel, devrim ve demokrasi mücadelesinde şehit düşenler için yapılan bir dakikalık saygı duruşu ile başladı. Yapılan saygı duruşu sonrası panelin açılış konuşması DHF temsilcisi Evrim Konak tarafından gerçekleştirildi. Konak, yapılan çalışmalar hakkında bilgilendirme yaptı. Yaşanan sürecin doğru değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Dersim’de yaşanan sorunları, sıkıntıları herkesin bildiğine, egemenlerin de geçmiş süreçten bugüne Dersim üzerinde kirli politikalar yürüttüğüne dikkat çeken Konak, kampanyanın ilk başlarında halkla yapılan toplantılarının ardından alınan kararların bir bir hayata geçirildiğini vurguladı. Özel-
likle birahanelerde fuhuş amaçlı çalıştırılan kadınların gönderilmesinin ardından burjuva medyada yer alan açıklamalara değinen Konak, olayın mahalle baskısı diye lanse edildiğini, fakat gerçeğin böyle olmadığını, bölgede fuhuşun yaygınlaştırılmaya çalışıldığı ve kadın bedeni üzerinden para kazanılması ve böylece Dersim halkının kendi kültüründen koparılarak yok edilmek istendiğini ifade etti. DHF’nin bu politikaların karşısında olduğunu ifade eden Konak, ikinci etapta ise madde bağımlısı gençlerin topluma yeniden kazandırılması ile ilgili çalışmaların sürdüğü ve madde kullanan birçok gencin topluma yeniden kazandırıldığını vurguladı.
Mücadeleyi sahiplenelim Panelde söz alan Hozat Belediye Başkanı Cevdet Konak ise Dersim’de yaşanan bu saldırıların niteliğine dikkat çekti. Dersim’in gençlerinin bu süreçte farklı meselelere yoğunlaşması gerektiğini vurgulayan Konak, konuşmasında egemenlerin kirli politikalarına değinerek; bu politikaların Dersim’i kendi kültüründen uzaklaştır-
dığını belirtti. Devletin bugün Dersim üzerinde kirli politikaları arasında madde bağımlılığı, fuhuş ve baraj meseleleri olduğunu belirtti. DHF’nin başlatmış olduğu kampanyanın önemine değinerek çalışmanın genişletilmesi gerektiğini vurguladı.
Yozlaşmaya karşı olmak, sisteme karşı olmaktır! Araştırmacı yazar Temel Demirer ise şu noktalara değindi; “Muhalif muhalifliğini, bir ahlâk olarak yaşamının her anına, her alanına yayar. Bu, kolay bir yaşam biçimi değildir; birçok şeyden feragat etmeyi, birçok şeyi göze almayı ve birçok şeye katlanmayı, direnmeyi gerektirir. Özetle ve herkesin bildiği gibi iktidar sorunu, karşıtlar ilişkisi bakımından bir ‘köle-efendi diyalektiği’ ya da ‘proletarya ile burjuva sınıfı mücadelesi’ veya ‘ezen-ezilen ilişkisi’ bağlamında ele alınırsa kalıcı bir çözüm olabilir. O hâlde uyuşturucuya, yoz kültüre, yabancılaşmaya karşı mücadele iktidara karşı mücadelenin bir parçası ve mevzisidir. Evet, toplumsal ve demokratik soru(n)la-
rın hiçbiri sınıf ve sınıflar mücadelesi gerçeğinden muaf değildir ve olamaz da… O hâlde muhalefet, zor zamanlarda akıntıya karşı yüzerek inşa edilir. Akıntıya karşı çıkarken ‘gerçekçilik’ ve ‘zorunluluk’ adına başka bir şey olmamak için kendimiz olmak zorundayız. Bu, aslında en ‘gerçekçi’ yoldur.”
Çalışmalar genişletilmelidir Yapılan panelde son sözü alan ve konuşmasının büyük bölümünü Zazaca sürdüren Mazgirt Belediye Başkanı Tekin Türkel ise, bölgede gerçekleştirilmek istenen asimilasyon politikalarının altını çizerek, bugün sistemin Dersim üzerinde yok etme politikalarını amansız bir şekilde işlettiğine dikkat çekti. Türkel, yapılan çalışmanın önemine dikkat çeken konuşmada bu çalışmanın genişletilmesi gerektiğini vurguladı. Yapılan panelde son olarak serbest kürsüde Dersim halkının kendi sorun ve sıkıntılarına dair çözüm önerileri alınarak sonlandırıldı.
Hopalılardan Little Big’e protesto Güneşli Deresi ve Büyükdere üzerinde kurulması planlanan HES’ler Hopalılar tarafından protesto edildi. Artvin Hopa’da yapılması planlanan Güneşli Hidroelektrik Santrali (HES) projesine karşı Beyoğlu’nda buluşan yüzlerce Hopalı, İstiklal Caddesi üzerindeki Little Big (LTB) mağazası önünde projeyi protesto etti.
Taksim Tramvay Durağı’nda “Su haktır satılamaz” pankartı arkasında toplanan kitle Galatasaray Lisesi’ne doğru yürüyüşe geçti. Kortejin önünde yöresel müzik aleti tulum çalınırken, HES projesine karşı Hemşince, Lazca ve Türkçe dövizler taşındı. Ayrıca “Suyuma, köyüme, kültürüme dokunma”, “Hopa’da satılık suyumuz yok”, “Hopa’da santral istemiyoruz”, “Dereler özgürdür, özgür akacak” sloganları atıldı. Kitle, İstiklal Caddesi üzerinde bulunan HES projesinin yürütücüsü Erva şirketinin bir diğer kolu olan LTB giyim fir-
masının önüne gelince “LTB Hopa’dan defol” diye sloganlar atmaya başladı. Bu sırada polis ile eylemciler arasında kısa süreliğine arbede yaşandı. Kitlenin tepkisinden çekinen mağaza kepenkleri indirdi.
Galatasaray Lisesi önünde basın açıklaması yapıldı Daha sonra Galatasaray Lisesi önüne gelen kitle adına bir basın açıklaması yapıldı. Basın açıklamasında ülkenin pek çok yerinde olduğu gibi Hopa’da da HES projelerinin hayata geçirilmeye çalışıldı-
ğı, sistemin halkın yaşam alanlarına zarar vermek için yaptığı bu saldırıların kabul edilemez olduğu ifade edildi. Erva Enerji ve LTB firmasının Hopa’daki çalışmalarına karşı bölge halkı olarak mücadelede kararlı olduklarını ifade eden Hopa Dereleri Koruma Platformu, HES’lerin doğaya verdiği zararları anlattı. Açıklamada son olarak, “Suyumuzun satılmasına izin vermeyeceğiz” denildi. Eyleme Munzur Çevre Koruma Kurulu’nun yanı sıra demokratik kitle örgütleri ve siyasi parti temsilcileri de destek verdi.
6-7_Layout 2 2/9/11 10:35 AM Page 1
06 güncel haber MHP İl Binası’ nın bombalanması eylemini MKP üstlendi Dersim’de 12 yıl aradan sonra Elazığ’da oluşturulan teşkilat ile il temsilciliği açan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) binasının 31 Ocak tarihinde bombalanması eylemini Maoist Komünist Partisi-Halk Kurtuluş Ordusu (MKP/HKO) üstlendi.
MHP İl Binası’nın bombalanmasına ilişkin yazılı bir açıklama yapan MKP-Dersim Bölge Komitesi, sistemin Dersim üzerinde on yıllardır devam eden saldırılarının, günümüzde AKP ve Gülen Cemaati eliyle daha da yoğunlaştırıldığı ve Dersim halkının asimilasyon, sindirme, fiili saldırılarla yok edilmek istendiğine vurgu yaparak, “AKP hükümeti ile ülke genelinde yoğunlaşmaya ve yaygınlaşmaya çalışan cemaatler, Dersim’i de hedef tahtasına oturtarak, dershaneler, cemaat evleri ve üniversite aracılığıyla cemaat hareketine taban tabana zıt bir inanca sahip olan Dersim halkını asimile etmeye çalışmaktadır. Özellikle son bir yıl içerisinde eğitim sisteminin çarpıklığından yararlanarak Dersim’de açılan Gülen Cemaati’ne ait dershaneler, özel okullar ile Dersim gençliği tam bir asimilasyon cenderesine alınmıştır. Dersim halkı çocuklarının ve gençlerinin daha iyi bir eğitim alması için bilmeden bu oyuna alet olmaktadır. Dersim halkı, eğitimde yaşanan çarpık sorunları, yarattıkları emeği fazlasıyla dershanelere peşkeş çekerek değil, ödedikleri vergilerin karşılığı olan parasız eğitim talebinin mücadelesini yürütmelidir. Sorunun çözümü buradadır. Bununla birlikte cemaat evlerine mülklerini kiralayanlar ve bir fiil onlarla birlikte hareket edip bu saldırıya işbirliği yapanlar kazanacakları üç kuruşun hesabını yapmaktan derhal vazgeçmelidirler. Aksi takdirde Dersim halkı ve partimiz açısından, cemaat örgütleri ile aynı kefeye konulacaklardır.” denildi. Ülkemiz ezilen ve emekçilerine yönelik her türlü saldırıya karşı koyma ve halk düşmanlarını cezasız bırakmama perspektifi ile hareket edildiği ifade edilen açıklamada “Bu irade netliğiyle, 12 yıl aradan sonra Dersim’de açılan MHP il binası, MKP önderliğinde savaşan Halk Kurtuluş Ordusu (HKO) gerilla güçlerimiz tarafından 31 Ocak günü bombalanmıştır. Her ne kadar burjuva medya yaptığımız eylemi çarpıtarak kullanmak istediyse de partimizin sesini kısmaya güçleri yetmeyecektir. Ve buradan MHP il teşkilatını uyarıyoruz ki, derhal Dersim’den defolun. Çünkü Dersim halkının devrimcilerin kanını döken bu faşist partiden bir beklentisi olmadığı gibi, bu parti Dersim halkının öfkesini çekmekten ileriye gidemeyecektir. Bu eylem vesilesiyle Dersim halkına Maoist Parti’nin halk iktidarını kurma mücadelesine destek vermekten öte bir fiil öznesi olması gerektiğini vurgulayarak, Dersim’de yanlış yolda yürüyenleri bir kez daha uyarıyoruz. Derhal bu onursuz duruştan vazgeçin!” ifadeleri kullanıldı.
Halkın Günlüğü 10-20 ŞUBAT 2011
Saldırılara karşı örgütlü DHF tarafından 1 Ocak 2011 tarihinde “Düşman çizmesi altında çiğnenen senin yurdundur! Emperyalist tahakküme ve füze kalkanına karşı dur!” sloganıyla başlatılan ve bir aydır Türkiye-Kuzey Kürdistan’ın birçok ilinde bildiri, afiş, stant çalışması, panel vb. araçlarla devam eden kampanya faaliyeti, 6 Şubat 2011 tarihinde İstanbul, Dersim, Ankara, Adana, İzmir ve Antalya’da yapılan basın açıklamaları ile sonlandırıldı.
Ülkemize yerleşecek olan yabancı askeri güçlerin ve füzelerin komutası yine emperyalistlerin elinde olacaktır! Dersim- Demokratik Haklar Federasyonu’nun, “Düşman çizmesi altında çiğnenen senin yurdundur”, “Emperyalist tahakküme ve füze kalkanına karşı dur !” şiarıyla başlatmış olduğu kampanya Dersim’de yapılan basın açıklaması ile sonlandırıldı. Dersim Demokratik Haklar Derneği önünde sloganlar eşliğinde bir araya gelen kitle sık sık “ Emperyalizm yenilecek, direnen haklar kazanacak”, “Kahrolsun emperyalizm yaşasın halkların kardeşliği” sloganları attı. DHF adına açıklamayı okuyan Zafer Güven şu noktalara değindi; “Geçtiğimiz kasım (2010) ayında tamamlanan NATO toplantılarında, ülkemiz için son derece önemli bazı kararlar alındı. Ülkemize, bu kez de AKP hükümeti eliyle, yine ABD’nin Ortadoğu ve Asya’ya yönelik işgal, ilhak ve sömürü saldırılarında jandarmalık görevleri verildi. Buna göre, stratejisini değiştiren NATO, Füze Kalkanı’nın ülkemize yerleştirilmesiyle birlikte fiili olarak ülkemizi bir cephe hattına dönüştürmüştür. ABD’nin hedefi, tüm Avrasya ülkeleridir. Bir yandan buradaki emperyalist rakiplerine karşı yeni savaş mevzileri hazırlarken, bir yandan da bugün Afganistan’da, Irak’ta ve Filistin’de bağımsızlık için çarpışan mazlum uluslara karşı tahkimat yapmaktadır.
maya ESP, AKA-DER ve BDSP’ de destek verdi. Füze Kalkanı Projesi’nin gündemden uzak tutulmaya çalışıldığı bir dönemde başlatılan kampanya çalışmaları sırasında halkın gerçekten füze kalkanından bihaber olduğu gözlemlenmişti. Yapılan teşhir çalışmalarıyla birlikte bu ‘gündemden uzaklaştırma’ çabalarının bilinçli bir şekilde yapıldığı ifadelendirilmişti. Çalışmalar da; NATO’nun, ABD’nin çıkarına çalışan bir askeri güç olduğu, çünkü esasta ABD’nin NATO’yu askeri ve ekonomik yönden beslediği; NATO’nun bugün füzelerini ABD’nin çıkarına ülkemizde konuşlandırılmak istediği; AKP eliyle bu projelerin hayata geçirildiği belirtilmişti. Ortadoğu ve Asya’nın mazlum halklarına yönelen bu projelerin halkın haklı mücadelesiyle boşa düşeceği ve boşa düşürme çalışmalarının da ancak örgütlü bir şekilde hareket edilerek gerçekleştirilebileceğinin belirtildiği çalışmalar yapılan çalışmalara halkın katılmasını teşvik ederek sürmüştü. Final olarak yapılan basın açıklaması “Kahrolsun ABD emperyalizmi”, “Katil ABD Ortadoğu’dan defol”, “Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez”, “Yaşasın devrimci dayanışma” ve “Yaşasın demokratik haklar mücadelemiz” sloganlarıy-
la sonlandırıldı.
Halkların katili ABD emperyalizmidir Antalya- Antalya’da Demokratik Haklar Federasyonu, merkezi olarak başlatılan kampanya çalışmalarını gerçekleştirdiği basın açıklaması ile sonlandırdı. Saat 14.30’da Kapalı Yol Havuz Park’ta “NATO Füzelerine Hayır! Yaşasın Ezilen Halkların Birleşik Devrimci Mücadelesi!” pankartı açılarak basın açıklaması gerçekleştirildi. Açıklamada kısaca, ABD başta olmak üzere batılı emperyalistlerin ve ülkemizin hâkim sınıflarının, Asya ve Ortadoğu’da gerçekleştirecekleri yeni katliamlar ve yaratacakları sömürü düzenleri için, ülkemizde son olarak Füze Kalkanı Projesi’ni hayata geçirmiş oldukları ifade edildi. Açıklamada son olarak “NATO’nun füze kalkanı projesine geçit vermeyeceğiz, Emperyalistlerden ve işbirlikçilerinden mutlaka hesap soracağız” sözlerine yer verildi. “Halkların katili ABD emperyalizmi”, “Kahrolsun emperyalizm, yaşasın sınıf mücadelemiz” sloganları atılarak, basın açıklaması sonlandırıldı.
ABD’nin ve uşaklarının bu kıtadaki asıl korkuları ise bugün Nepal’de, Hindistan’da ve Filipinler’de adım adım iktidara yürüyen Halk Savaşları gerçeğidir.” DHF tarafından hazırlanan metnin okunmasından sonra basın açıklaması alkış ve sloganlarla son buldu.
Yaşasın demokratik haklar mücadelemiz Adana- Füze Kalkanı Projesi’ne karşı başlatılan kampanya çalışmasının Adana ayağı, İnönü Parkı’nda yapılan bir basın açıklaması ile sonlandırıldı. Açıkla-
Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez
İstanbul- Galatasaray Lisesi önünde bir araya gelen DHF üyeleri, “Halkların katili NATO’nun Füze Kalkan’ı Projesi’ne geçit vermeyeceğiz” pankartı arkasında toplanarak buradan Taksim Tramvay Durağı’na yürüdü. “Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez”, “Ortadoğu halkı yalnız değildir”, “ABD’ye kalkan olmaya-
cağız”, “ABD Ortadoğu’dan defol” sloganlarının atıldığı eylemde, YÇKM tiyatro ekibi de, NATO’nun Füze Kalkanı Projesi’ni teşhir eden bir skeç sergiledi. DHF adına Melek Aşık tarafından okunan basın açıklamasında, ABD emperyalizminin Füze Kalkanı Projesi’ni hayata geçirirken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bu
6-7_Layout 2 2/9/11 10:35 AM Page 2
haber 07
mücadeleye Bağımsızlık ve halk demokrasisi mücadelesini yükseltelim Ankara- Demokratik Haklar Federasyonu Ankara örgütlülüğü, DHF tarafından başlatılan kampanyayı Yüksel Caddesi’nde yaptığı basın açıklaması ile sonlandırdı. Basın açıklaması öncesi sesli ajitasyonla kampanya ile ilgili yapılan çalışmalara değinilerek Ankara’nın göbeğinde Torba Yasa’yı protesto eden emekçilere saldıran devlet gerçeği, bu kez de füze kalkanı projesi ile başta Ortadoğu halkları olmak üzere, Asya halkalarına emperyalist efendilerinin istekleri doğrultusunda saldıracağı ve ülkemiz topraklarının emperyalizme bir kez daha kalkan edileceğinin teşhiri yapılarak, kamuoyuyla paylaşıldı. Ajitasyonların ardından DHF üyesi Berivan Dinler tarafından basın açıklaması yapıldı. Dinler, Amerika’nın füze kalkanının hedefinin Ortadoğu ve Asya’nın işçileri, köylüleri, emekçileri ve ezilen ulusları olduğunu belirtti. Dinler, ABD’nin ve uşaklarının bu kıtadaki asıl korkularının bugün Nepal’de, Hindistan’da ve Filipinler’de adım adım iktidara yürüyen halk savaşları gerçeği olduğunu ifade etti.
Çözüm demokratik devrimde İzmir; DHF İzmir örgütlülüğü Emperyalizm ve Füze Kalkanı Projesine karşı merkezi olarak başlatılan kampanyayı yaptığı basın açıkla-
bakış can
TASFİYECİ SALGINA ÖNLEM DEVRİMCİ AŞIDIR! -II-
Y
azımızın ilk bölümünde bahsettiğimiz sınıf mücadelesinin tarihsel gerekliliğine inançsızlık durumundaki bireylerin tarihsel diyalektiğe, toplumlar tarihine, bu tarihin ölçüsüz tecrübesine, sınıflar mücadelesi yasasına, tüm bilimsel gerçek ile tarihsel pratiğe ve en yakında kendi partimiz pratiğine bakması (belki bizzat kendi yaşamına bakması), faydalı olacaktır. Faşist vahşete karşın sokaklara dökülen işçilere, protestocu köylülere, devlet terörüne maruz kalan öğrencilere, memurların gösterilerine, çeşitli halk katmanlarının mücadelelerine ve Kürt ulusuna bakarak bu hareketin anlamını çözmeye ihtiyacı vardır. Sorduğu soruları bu toplumsal gerçeği görmeye, altındaki sebepleri aramaya yönelik de sorması ve anlaması doğru olacaktır. Bu kitleler neden copa, gaza, hapse ve işkenceye rağmen susmayıp sokağa çıkmaktadır? Bunların altındaki gerçek nedir, yoksa sebepsiz midir bu mücadeleler? Mücadeleler ve mücadelelerin bedelleri anlamsız mıydı acaba? Değilse, neden ‘’inanmıyorum, olmuyor-olmaz, bir şey yapmıyorsunuz’’ diye sorulmakta ve yakınmacılığın kucağında yüzler geriye dönülmektedir? Demek ki, soruların tersten değil, düzden sorulması gerekir. Demek ki, sorgulamalar gerçeğin açığa çıkarılıp bu gerçekler üzerinde ilerlemek için yapılmalıdır; geriye dönmeyi meşrulaştırmak ve negatif tavrı ispatlamak-doğrulamak için değil!
masıyla ve sonrasında gerçekleştiren üye ve taraftarlarının katıldığı değerlendirme toplantısıyla sonlandırdı. Eski Sümerbank önünde toplanan DHF üyeleri “Emperyalistlerin ve Uşaklarının Özelleştirmelerine, Hak Gasplarına, NATO Üslerine ve Füze Kalkanlarına Karşı Dur, Emeğine ve Geleceğine Sahip Çık!” yazılı pankart açtı. Yapılan basın açıklamasında “Füze kalkanı halkların düşmanı”, “Ne ABD ne AB çözüm demokratik devrimde” , “Yaşasın demokratik halklar mücadelemiz” sloganları atıldı. DHF adına yapılan açıklamada şu ifadeler yer aldı; ABD ve ona tâbi emperyalistler, Yugoslavya, Afganistan ve Irak işgalleriyle; buralarda kurdukları küçük yeni devletçiklerle yahut kukla hükümetlerle, kendi ekonomik krizlerine çareler aramakta, bir yandan da gelişip güçlenen Asya sermayesine karşı yeni savaş cepheleri açmaktadırlar.” Basın açıklamasından sonra İzmir Demokratik Haklar Derneği’nde DHF üye ve taraftarlarıyla gerçekleştirilen değerlendirme toplantısında, kampanya sürecinde yaşanan olumsuzluklara, yaşanan aksaklıklara değinildi. Bu kampanyanın bitmiş olsa bile füze kalkanı konusunun gündemden düşmeyeceğine ve anti-emperyalist mücadeleyi geliştirmenin gerekliliği üzerinde duruldu. Yapılan basın açıklamasına Partizan ve BDSP de destek verdi.
Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) ülke genelinde yaptığı eylemlerle ABD ve NATO’nun Füze Kalkanı Projesi’ne karşı bir aydır sürdürdüğü kitle faaliyeti kampanyasını sona erdirdi
projeyi hayata geçirmek için halkı nasıl kandırdığına değinildi. Bu projenin onaylanmasına kapalı kapılar ardında karar verildiği ve bu kararların ABD emperyalizminin güdümünde gerçekleşmesinin ülkemizdeki hakim sınıfların gerçekliğinden bağımsız düşünülemeyeceği ifade edildi. 25-28 Ocak’ta yapılan NATO toplantısında halkların iradesi çiğnenerek ülkemize radar sistemi yerleştirilmesi kararının gizli kapaklı alındığı, 2020 yılına kadar Füze Kalkanı Projeleri’nin aktif hale getiril-
UFUK ÇİZGİSİ
mesinin hedeflendiği anlatıldı. Bu durumun Ortadoğu halkları için büyük tehlike oluşturduğu, DHF olarak bu tür uygulamalara karşı sessiz kalınmayacağı ve yapılacak eylem ve etkinliklerle bu tür projelerin hayat bulmaması için mücadele edileceği belirtildi. Daha sonra açıklamayı izleyen kitleye bulundukları her alanda bu projenin hayat bulmaması için gerçekleştirilecek eylemlere ve etkinliklere katılım çağrısı yapılarak basın açıklaması sonlandırıldı.
Her nereden gelirse gelsin, tamamen haksız olan çeşitli gerekçelerle, özellikle de biçimsel ve geçici-taktik değerdeki negatif sebeplerle devrimci mücadeleden geri durmayı meşrulaştırmaya çalışan veya mücadeleyi objektif olarak anlamsızlaştıran yaklaşımlar; devrimci halkların devrimci tarihinden ders almaya nail olamamışlarsa, bunun da ötesinde emperyalist dünya gericiliğinin vahşi şartları ile bu gericiliğin uzantısı olan Türk hakim sınıflarının sömürü ve zulmüyle bütün caniliklerinden sonuçlar çıkaramıyorsa, hiç değilse yaşlı alevi dedelerinin mezhepsel baskılara karşı mücadeleci tutumuna bir anlam vermek durumundadır. Yaşlı dede ve neneler kültür ve inançları için mücadeleden, direnmekten, örgütlenmeden bahsetmekte; bu pratiğe girmektedirler. Yaşlı-çocuk Kürt insanları ulusal hakları için dinmeden mücadele etmekte, bedel ödemektedirler. Aksakallı dinciler dini inançları doğrultusunda büyük bir enerji ve kararlılıkla örgütlenip mücadele vermektedirler. Peki, tartışmamıza konu olan, özellikle genç devrimcilerin bunlar kadar mücadele sebepleri yok mudur? Bunlar kadar mücadeleci bilinci, siyasi-ideolojik inancı ve kararlılığı yok mudur? Devrimci sınıf mücadelesinin, dini inanç ve ulusal bilinç kadar güçlü bir zemini, bilimsel haklılığı, nesnel temeli yok mudur? Devrim davası burjuva davadan daha mı temelsiz ve anlamsızdır? Kuşkusuz ki, hayır! Devrim davası en anlamlı davadır; devrimci sınıf siyasi mücadelesi en gerçek bilimsel temele sahiptir. Bu mücadelenin haklılığı, doğruluğu ve gerekliliği tartışmasız bir ihtiyaçtır. Toplumlar tarihini ilerleten bu mücadeledir; bundan sonra ilerletecek olan da bu mücadeledir. Komünist devrimciler tabi ki daha kararlı, daha fedakar ve daha mücadelecidirler. Ama tasfiyecilik sinmiş olanları değil! Karamsar, yılgın ve öyle ya da böyle burjuvalaşmış olanları değil. Gerçek komünist ve devrimciler en ileri niteliği temsil edip, geleceğin savaşçılarıdır ancak. Azgın dalgalarda yüzme cüretine sahip olanlar da onlardır… Onlar, emperyalist tasfiyeciliğin ve bütün burjuva çürümüşlüğün etkilerine Halk Savaşı’nı enjekte eden siyasi doktorlardır. Kim acınacak durumdadır? Mücadele edenler mi, yoksa mücadeleyi horlayanlar mı?
8-9_Layout 2 2/9/11 10:40 AM Page 1
08 emek ONTEX işçisinin iradesi sendikanın tabularını zorluyor Sendikaların işçilerin hak taleplerine yönelik kısır yaklaşımı ONTEX işçileri tarafından kırılmaya çalışılırken, patrona karşı kesin tavır sergileniyor Türk-İş’e bağlı Selüloz-İş Sendikası İstanbul Şubesi’ne üye olan ONTEX işçilerinin toplu iş sözleşmesi mücadelesi devam ediyor. ONTEX fabrikasında 26 Aralık itibariyle başlayan TİS süreci işçiler arasında yürütülen tartışmalarla oldukça yoğun geçiyor. TİS’lerin sendikala ve patronlar tarafından masada halledildiği bu süreçte ONTEX işçileri sendikanın da patronun da ezberini bozuyor! Her dönem patron ile sendika arasında uzlaşmacı, işçilerin aleyhine başlayan ve sonuçlanan toplu iş sözleşmeleri geleneği ONTEX’te işçilerin talep ve direnişiyle karşılaştı. İşçilerin talepleri doğrultusunda oluşturdukları talep taslağını patrona ve sendikaya sunması sonucu bu iş birlikçi gelenek bozuldu. Her zaman olduğu gibi patronla kapalı kapılar arkasında oturup sözleşmeyi imzalamayı düşünen sendika, yaklaşık 300 işçinin tepki ve talebiyle bir toplantı yapmak zorunda kaldı. Bu toplantıda sendika temsilcileri yalnızca maaş ve sosyal haklara yapılan zamla bir taslak hazırladı. Toplantı sonrası bir araya gelerek taslağı inceleyen öncü işçiler taslaktaki idari maddelerin bir kısmının işçilerin zararına olduğunu düşünüp yeni bir taslak hazırlayarak 60 kişinin ira-
desini temsilen sendika merkezine giderek “Sendika uyuma işçiler burada” sloganıyla taslağı patronla görüşülmek üzere yönetime verdiler.
Sendika tarafını seçmeli Sendika, işçilere bu taleplerin arkasında olacağını belirtirken, gelişen süreç ise sendikanın ifade ettiğinin tersi yönde oldu. Sendika işçilerin içerisinde anti propaganda yaparak, işçilerin birlik ve dayanışmasını parçalamaya yöneldi. Israrla kendi oluşturduğu taslağın arkasında olan işçiler, sendikanın tutumunu teşhir ederek bu uzlaşmacı tutumu tersine çevirdi. Emekçinin TİS hakkını tırpanlayabildiği kadarını tırpanlamayı hedefleyen patronun “ikna odaları” oluşturduğu ve işçilerin kararlı duruşunu kırmaya çalıştığı öğrenildi. Sendika yetkililerinin bu duruma seyirci kalması işçilerin tepkisine neden oldu. İki yönlü saldırılara karşın işçiler, birliklerini pekiştirmek için yemek boykotu gerçekleştirdiler. Sendikanın ve patronun sert tepkisine ve yıldırma politikasına karşın boykota yüzde yetmiş katılım sağlandı.
TİS sonrası seçime gidecekler Gelişmeler karşısında sendikanın tutumunu gören ve buna tepki gösteren işçiler sendikanın bu yönetimle haklarını savunmadığı anlayışında birleşti. Yaklaşık 200 imzayla işçiler TİS sürecinden sonra sendika merkezine başvurarak toplu sözleşme ve temsilciliklerde kendi iradelerini ortaya çıkaracak bir demokratik seçim talebine hazırlanıyor. İşçiler bilgilendirme toplantılarıyla çalışmalarına devam ediyorlar.
Halkın Günlüğü 10-20 ŞUBAT 2011
Mücadeleye Sendika konfederasyonları tasarının görüşüldüğü gün meclis binasını kuşatma hedefiyle yola çıktı. Ancak meclisi kuşatmaktan ziyade tutuk bir davranışla, “fiili kuşatma” adı altındaki senaryolarıyla kendi dinamiklerini avutmayı seçti.
Torba yasa olarak bilinen ve meclis genel kurulunda kabul edilerek yasalaşan tasarıya ilişkin ülke çapında protesto yürüyüşleri, eylem ve etkinlikler düzenlendi. Son olarak da Ankara’ya yürüyüş organize eden sendika konfederasyonları tasarının görüşüldüğü gün meclis binasını kuşatma hedefiyle yola çıktı. Ankara sokaklarında bilindik manzaraların yaşanmış olması hiç de şaşırdığımız ya da tuhaf karşıladığımız bir durum değil. Aksine mevcut sistemin karekteri gereği olması kuvvetle muhtemel olan manzaralardı ve beklenmekteydi. Ankara Valiliği eylemi zaten daha başlamadan yasa dışı ilan etmiş, gelirseniz “orantılı güç” kullanırız mesajını çoktan iletmişti. Hükümetin tutumu netti; dış ve iç borç açıklarını kapatmak ve ekonomide değerleri üst seviyeye çekmek adına gittiği kısıtlamalardan kolay kolay vazgeçmeyecektir. Hükümet bu tutumunda net iken sendikalar güçlerini bu noktada tam organize etmek yerine, tutuk bir davranışla, “fiili kuşatma” adı altındaki senaryolarıyla kendi dinamiklerini avutmayı seçti.
Nedir bu Torba Yasası ? Emek cephesinin gündemine giren ve Ankara yollarına düşmesini sağlayan Torba Yasası’na bir göz atalım. Torba Yasası kapsamı çok geniş olmakla birlikte içerisinde farklı alanları düzenleyen maddeler bulunmakta. AKP hükümeti kafaları karıştırmak için toplumun beklentisi olan ve emek örgütlerinin de karşı çıkmadığı, kamu alacaklarının yeniden yapılandırılması, öğrenci affı gibi düzenlemeleri, emekçilerden gasp edilen düzenlemelerle yoğurarak aynı yasanın içine koymuştur. Yasada iş öğrenimi adı altında, daha kuralsız ve düşük ücretle çalışma maddeleri eklenmiş, stajyer uygulaması genişletil-
miş, uygulamanın yapılabileceği yerlerde işçi sınırı 20’den, 5’e çekilmiştir. Resmi olarak gösterilen 3 milyon işsize karşın, sadece 170 bin kişinin faydalanabildiği İşsizlik Fonu’nun prim gelirlerinin yarısı, taşeron firmalara, Özel İstihdam Büroları’na aktarılmasının yolu açılmıştır. Yine yasada yer alan bir madde ile belediye işçileri, “ihtiyaç fazlası” ilan edildikleri taktirde, Milli Eğitim veya Emniyet teşkilatının taşra teşkilatlarına gönderilecek ve atandıkları yere 5 günde başlamazlarsa işlerini kaybedecekler. İşçiyi yollayan belediye 5 yıl boyunca yeni kadrolu işçi alamayacak. Şirketer her dara
Yönetim kura ile belirlendi TÜM BEL-SEN İstanbul 1 ve 5 Nolu Şubeleri Olağan Genel Kurul toplantıları 56 Şubat tarihlerinde yapıldı
TÜM BEL-SEN 5 Nolu Şubesi Genel Kurulu 5 Şubat’ta Makine Mühendisleri Odası’nda yapıldı.
dilmesi noktasında önerge gelmesi nedeniyle seçime, blok listeyle gidilmesine karar verildi.
Mehmet Bilici’nin yönetim kurulu adına faaliyet raporunu okumasının ardından delegeler, lehte ve aleyhte düşüncelerini ifade ettiler. Delegelerden sonra gelen eleştirileri cevaplamak üzere Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Demir söz aldı.
Genel kurula sunulan iki ayrı listenin karşılıklı oylanmasının ardından yapılan sayım sonucunda oylar eşit çıktı. Oyların eşit dağılması sonucu yönetim kurulu ile birlikte tüm kurullar ve üst kurul delegeliği kura ile belirlendi. Kura sonucunda her iki listeden de adayların yer aldığı bir yönetim kurulu oluşturulmuş oldu.
Sadece blok listeyle seçime gi-
8-9_Layout 2 2/9/11 10:40 AM Page 2
emek 09
devam...
Hükümet sendikaya gül mü atacaktı
Yukarıda aktardığımız birçok hak gaspını meyadana getiren kanun maddeleri uzadıkça uzuyor. Torba Yasası öncesinde de AKP Hükümeti’nin emek cephesine yönelik saldırılarını parça parça hayata geçirdiği su götürmez bir gerçek. Belli aralıklarla yürüttüğü hak gaspları, emek cephesi tarafından tam anlamıyla birleşik, iradeli politik eylemlerle bertaraf edilemedi. Ankara’daki düşük ölçekli fiili eylemde görüldü ki hak gasplarına yönelik saldırılar karşısında sendika bürokrasisi, yaşanan ve yaşanacak hak gasplarını göstermelik eylemlerin ötesinde bir refleksle karşılamayacak. Ülke genelinde örgütlenen eylemlerin konu özgülündeki son halkası olan Ankara eylemine gelinmeden önce bir dizi eylem ve etkinlik, işçi ve emekçilerin umutlarını güçlendirmeye dönüktü. Ancak, Ankara eyleminde sendika bürokrasisi kendisini tekrardan hissettirmesi ve tabanın iradesinin yaşama geçirilmemesi yüzünden, işçi ve emekçilerin yükselen örgütlü öfkesini geriye götürebilecek nüveler taşıdı. Ankara’ya çıkmadan yapılan eylemlerde kitleye yaptıkları konuşmalarda, hükümete Ankara’yı dar edeceklerini en üst perdeden haykıran sendika başkanları, hükümetin kendilerini güllerle bekleyeceklerini düşünmüyorlardı herhalde.
düştüğünde ücretsiz izinler, kısa çalışma ödeneği devreye girecek. Bu uygulamanın olduğu işyerlerinde işten çıkartmalar kolaylaşacak. Şirketler artık daha az kadrolu istihdamı tercih edebilecek ve sadece işçiye ihtiyacı olduğunda işçi çalıştırabilecek. Bu uygulamalarda ise primler eksik yatırılabilecek, sağlık için eksik primleri işçi cebinden verecek. Torba Yasa ile kamuda esnek istihdam artık yasal hale getirilmektedir. Öngörülen değişiklik ile bir kamu emekçisi birkaç farklı kurumda çalıştırılabileceği gibi, 8 saatlik çalışma süresinin dışında farklı şekillerde çalıştırılabilecektir.
Ayrıca işten atılan sendika çalışanı Sezgin Diler’in tekrar işe geri alınması için üst kurula tavsiye niteliğinde karar alındı.
İşçilerin bir umutla düştükleri bu yolda, gerekli özverinin sendika idaresi tarafından gösterilmemesi nedeniyle, istedikleri sonuçla karşılaşmalarına izin verilmedi. Ankara’nın gündemini, hafif olsa da, meşgul eden bu eylemlerin hatırı sayılır bir etkisinin olduğunu ne yazık ki söylemek mümkün değil. Gerek sendikaların tutumu gerekse devrimci hareketlerin zayıf bir pratiğe sahip olması bu durumun temel nedeni olarak ele alınmak durumundadır. Sendikal bürokasinin pasifist tutumuna karşın, tabandaki işçi ve emekçilerin büyük çoğunluğu fiili eylemlerde herşeylerini ortaya koymaya müktedir bir topluluktur. Kazandığımız hakları ve çocuklarımızın geleceğini gasp eden bu yasayı kabul etmeme iradesini devam ettirmek gerekir. Emek cephesinde örgütlü kesimi yeniden harekete geçirip, sendika bürokrasisini köşeye sıkıştırarak, fiili politik eylemleri örgütleme tavrında ilerlemeye devam edilmelidir.
Sezgin Diler işe geri alınsın
Hava-İş Genel Merkezi konferans salonunda gerçekleştirilen Genel Kurul 6 Şubat tarihinde yapıldı
Aynı zamanda, işten uzaklaştırılan sendika çalışanı Sezgin Diler’in tekrar işe geri alınması ve sendikada Kadın Sekreterliği oluşturulması noktasında tüzük değişikliği yapılmasına yönelik, üst kurula, tavsiye niteliğinde karar alındı.
İbrahim Sönmez’in yönetim kurulu adına faaliyet raporunu okumasının ardından faailyet raporu üzerine delegeler lehte ve aleyhte düşüncelerini ifade ettiler. Yönetim kurulu adına gelen eleştirileri cevaplamak üzere Yönetim Kurulu Başkanı Kadri Kılıcı tarafından söz hakkı kullanıldı. Seçime blok listeyle ve çarşaf listeyle gidilmesi noktasında divana gelen önergelerin oylanmasının ardından seçime çarşaf listeyle gidilmesine oy çokluğuyla karar verildi.
Yeni Demokratik Sendikal Birlik, Devrimci Memur Hareketi, Emek Hareketi ve Devrimci Sendikal Dayanışma anlayışlarının oluşturduğu anahtar liste ile Demokratik Emek Platformu ve Sendikal Birlik anlayışlarının oluşturduğu anahtar listelerin oylanmasının ardından yapılan sayım sonucunda YDSB, DMH, EH ve DSD anlayışlarının oluşturduğu anahtar liste yeni yönetime seçilmiş oldu.
Kadın Sekreterliği oluşturulsun
EMEĞİN KÜRSÜSÜ dursun baştuğ
“KADER” DEĞİL AZGIN SÖMÜRÜ HIRSI
S
ermayenin en önemli özelliklerinden biri sürekli kar oranının en yüksek olduğu alanlara doğru akmasıdır. Su, nasıl bulduğu bir çatlaktan doludizgin akarsa, sermaye de kar oranı yüksek bir alan bulursa oraya doğru akar. Sermayenin karını artırmasının en önemli yolu maliyetlerin düşürülmesidir. Bunun içinde de ilk sırada işçi maliyetlerinin düşürülmesi gelir. Sonuçta patronun sermayesini asıl büyüttüğü nokta burasıdır. Artı değerin büyüklüğü işçilerin kendi emek güçlerinin karşılığını almalarıyla ters orantılıdır. Yani işçiler emeklerinin karşılığında ne kadar az para alırlarsa patron o kadar sermayesini büyütmüş olur. Bu aynı zamanda rakip sermayelerle arasındaki farkı da belirleyen temel unsurdur. Aynı zamanda işçilere ödenecek diğer giderler (sosyal güvenlik primleri, ikramiyeler, yıllık izinler, ihbar ve kıdem tazminatları vb.), işyerlerinde alınacak önlem ve işçilerin güvenli bir ortamda işlerini yapmalarını sağlayacak gerekli düzenlemeler sermaye için önemli oranda yük olarak görülmektedir. Bundan kaynaklı, sermaye, tüm bu yüklerden kurtulmanın hesabını yapmaktadır. Onun için de kendisi için en ideal yer kayıt dışı veya diğer bir ifadeyle enformel sektördür. Kayıt dışı; denetimden uzak, piyasanın insafına bırakılmış, azgın sömürü çarkının döndüğü ve bundan kaynaklı da iş güvenliğinin neredeyse olmadığı, sigortasız ve güvencesiz çalıştırmanın yaygın olduğu, çalışma saatlerinin belirsiz ve çok uzun süreli olduğu, buna bağlı olarak da işçi ücretlerinin düşük olduğu alanlardır. Kayıt dışılığın en yaygın olduğu ve esnek istihdam uygulamalarına en insafsızca maruz kalan yerler bizimki gibi yarı feodal-yarı sömürge sosyoekonomik yapıya sahip ülkelerdir. Türkiye-Kuzey Kürdistan siyasal coğrafyasında kayıt dışı çalışanların Ekim 2010 itibariyle 10 milyon kişi olduğu düşünülmektedir. Kayıt dışılığın tercih edilmesinin en önemli nedenlerinden biri de buralarda örgütlü bir işçi sınıfın olmamasından kaynaklıdır. Ülkemizdeki mevcut sendikalar yasası ve sendikaların mevcut yaklaşımlarından kaynaklı bu alanlarda ciddi bir örgütlenme girişimleri bulunmamaktadır. Bu da niceliksel büyüklük oranında bir karşı koyuşun örgütlenememesine neden olmaktadır. Geçtiğimiz günlerde Ankara OSTİM’de yaşanan iki patlama sonrasında yaşamını yitiren işçilerin ölümlerinin nedenlerini buralarda aramak gerekir. Sadece onlar da değil, ülkemizde onlarca yıldır binlerce insanın ölümüne neden olan gerekçeler de bunlardır. Türkiye-Kuzey Kürdistan, ölümle sonuçlanan iş kazaları ortalamasında dünya üçüncüsü durumundadır. Yakın zamanda Davutpaşa’da yaşanan bir patlamada 21 işçi yaşamını yitirmişti. Tuzla tersanelerinde 130’dan fazla işçi, yine maden ocaklarında onlarca işçi yaşamını yitirdi. İşte Çalışma Bakanı’nın ağzından da ifade edilen “işletme belgesi bile yok” itirafı ülkemizde çalışma koşullarının nasıl bir mantıkla düzenlendiğini göstermektedir. Nitekim bu işyerinde belge alma zorunluluğu yine bu bakan tarafından ortadan kaldırılmıştı. İşletme belgesi alma zorunluluğu 10 kişiden fazla çalıştıran yerler için zorunluyken bu değiştirilerek elli kişiden fazla yerler için zorunlu hale getirilmiştir. Bu da işletmelerin bölünerek bu yükten kurtulmalarının yolunu açmıştır. Özetlersek Ankara OSTİM’de yaşanan iki patlama sonrasında yaşamını yitiren 20 işçi ile birlikte on binlerce işçinin ölüm nedeni kesinlikle kader değildir. Yapılan araştırmalarda; iş kazalarının yüzde 50’sinin “kolaylıkla” önlenebilecek kazalar olduğu, yüzde 48’inin de sistemli bir çalışma ile önlenebileceği ortaya çıkmaktadır. Yani istenirse iş kazalarının yüzde 98’i önlenebilir nitelikte kazalardır. Asıl neden ucuz işgücü ve ucuz maliyete dayalı esnek, güvencesiz çalışmanın artması, özelleştirme, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırmanın yaygınlaşması, denetimlerin yetersizliği veya yokluğu, sendikaların ve meslek kuruluşlarının denetiminin olmamasıdır. Önümüzdeki süreçte yapısal dönüşüm politikalarının daha fazla uygulanmasıyla birlikte bu politikaların sonuçlarını daha vahim bir şekilde hissedeceğimiz ortada. Güvencesiz ve esnek çalıştırmanın bu kadar yaygın olduğu ve daha da yaygınlaştırılacağı, buna bağlı olarak da işçi ölümleri de dahil olmak üzere birçok acı sonucunu göreceğimiz önümüzdeki süreçte bu alanların daha fazla örgütsüz kalmalarına izin vermemeliyiz. Yeni sürece uygun örgütlenme perspektifleriyle bu alanlardan emperyalist-kapitalist barbarlığa meydan okumalıyız.
10-11_Layout 2 2/9/11 10:44 AM Page 1
10 güncel
Halkın Günlüğü 10-20 ŞUBAT 2011
OSTİM katliamına sorumlu bulunamıyormuş Ankara’da meydana gelen patlama’da yaşamını 17 kişi yaşamını yitirirken onlarca kişi de yaralandı. Meydana gelen patlamaya ilişkin OSTİM yönetimi de devletin yetkili kurumları da sorumluluk üstlenmiyor
A
nkara OSTİM Sanayi Sitesi’nde 3 Şubat’ta yaklaşık 9 saat arayla meydana gelen iki ayrı patlamada 17 işçi ölürken onlarca işçi de yaralandı. Patlamaların olduğu işyerlerinin ruhsatının olmaması akıllara Davutpaşa’da yaşanan patlamayı getirdi. Bu patlama havai fişek atölyesinde meydana gelmişti. Bu iş cinayetinde ölen 21 işçinin sigortasız çalıştırıldığı ortaya çıkmıştı. Bu olay yakınlarını kaybeden insanların girişimleri ve ısrarlı mücadeleleri sonucu kamuoyunun gündemine taşınmıştı. Zeytinburnu Belediyesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İSKİ, BEDAŞ ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik
f
Bakanlığı yaşanan patlamada “kusurlu” bulunmalarına rağmen Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı sorumluların üzerine gitmemişti. Ailelerin açtığı davalar halen devam ediyor.
Değişen bir şey yok OSTİM’de yaşanan patlamalarla Davutpaşa’da yaşananlar arasında benzerliklerin olması dikkatlerden kaçmıyor. OSTİM’de patlamaların olduğu her iki işyerinin de ruhsatsız olması her şeyden önce Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Yenimahalle Belediyesi’nin ihmalini gösteriyor. Ayrıca ruhsatsız bir işyerinde işçilerin hayatı hiçe sayılarak güvencesiz koşullarda çalıştırılıyor. Ve bu duruma işveren seyirci kalıyor ve onu denetleyen hiçbir kurum yok. Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Yenimahalle Belediyesi olayları seyrediyor. Böylece iş cinayetinin failleri olarak listede kendilerine yer buluyorlar. Çalışma ve
Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın iş güvenliği konusunda ne yaptığı ise merak konusu!
Devlet ihmalini görmezden geliyor Davutpaşa’da yaşanan patlamada da devletin sorumluluk taşıması gereken bütün kurumları olaylara seyirci kalmış ve ihmalleri çeşitli raporlarla açıkça ortaya konulmasına rağmen mahkemelerde bu ihmaller görmezden gelinerek sorumlular aklanmıştı. Devlet yetkililerinin OSTİM’de yaşanan patlamalar sonrası işçileri suçlayan açıklamalar yapması ve devletin ihmalini görmezden gelmesi, geçmişten günümüze devletin kimlere hizmet ettiğini gösteren çarpıcı bir örnektir. Davutpaşa’dan OSTİM’e devletin halka yaklaşımında değişen bir şey yok. Davutpaşa’da sorumluların devlet tarafından aklandığı süreçle-
rin OSTİM’de de yaşanması muhtemel. Ancak bu iş cinayetlerinde yakınlarını kaybeden insanların mücadeleleri ve kamuoyu oluşturmaları sürece yön verecektir.
Demokratik kitle örgütleri patlamanın olduğu yeri ziyaret etti DHF’nin de aralarında bulunduğu demokratik kitle örgütleri patlamaların yaşandığı OSTİM Sanayi Sitesi’ne giderek burada incelemeler yaptı. Daha sonra kurumlar adına yapılan ortak açıklamada iş sağlığı ve iş güvenliği konusunda hiçbir önlem alınmadan yapılan işlerin iş cinayetlerine davetiye çıkardığına dikkat çekildi. Güvencesiz ve esnek çalıştırma koşullarının ölümlerin habercisi olduğu ifade edilerek, Ankara sokaklarında iş ve işçi güvenliği için yürüyen işçilere ve emekçilere saldıran devletin, yaşanan cinayetlerin sorumlusu olduğu belirtildi.
GENÇ YORUM
sinan çakıroğlu
Domino taşları, ılımlı islam ve ‘’halk isyanı”
B
ütün dünyanın gündemini meşgul eden, önce Tunus ve sonra Mısır’daki halk ayaklanmaları, öyle bir hal almış durumda ki, sadece mazlumlara değil zalimlere de “umut” ışığı olmuş durumda. Ezilen için “umut” olanın ezen için nasıl umut olduğunu kendi kendimize soralım. İkisi birden mümkün mü? “Teorik” olarak evet! Ama buradaki tırnak içerisindeki ‘’teori”ye parantez açmak gerek. Milyonlarca insanın büyük bir cendere içerisinde yaşadığı, açlığı ve yoksulluğu zanaat haline getirdiği, sınıf ayrılıklarını şah damarına dayanan bir bıçak kadar yakın hissettiği bir ülke gerçekliğinde, ezilen yığınların isyan etmesi, illada devirmek için isyan etmesi gün kadar arı ve duru bir umuttur. Kendiliğinden vardığı ‘Artık yeter’ kanısı, ezilen çoğunluk tarafından, yıkmanın ötesinde başka bir tanım değildir. Ama kendiliğinden olarak, “umudun” yolunda dizilen taşlar, başka bir realiteyi aralamak ile mükelleftir. Özel mülkiyet dünyasının doğası gereği mevcut kriz, yeni projeler için yapılandırmanın tarihsel öznesine dönüşebilir. İşte bu yolda kurtuluşu “umut” edenlerin varacağı yer, yeni bir cehennemin kapısını aralamanın ötesine gitmemektedir.
Özet olarak aktarmak gerekirse, Mübarek rejiminin “sallanmaya” başlamasıyla birlikte, gerek BOP’un kumanda merkezi, gerekse eş başkanı Erdoğan, aynı dilden “Mısır’ın huzuru, geleceği ve güvenliği” adına endişe duyduklarını, “halka gözünü ve gönlünü kapatma” diyerek, mevcut iktidarın miadının dolduğunu haykırdılar. Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki halkın ve örgütlü kesimlerin en ufak tepkisine ‘’terörist”, ‘’eşkıya” diyen Erdoğan, Tahrir Meydanı’na canlı olarak seslenerek, modern İslam devleti anlayışının ve algılayışının figüranlığını sergiledi. Hiç şüphesiz, bu “sesleniş” hedefini buldu. ABD markalı modernizasyondan geçmiş Müslüman kompradorluk, artık Ortadoğu’da belirleyici rol oynamak için yaygınlaşmak zorundaydı. Lokal deney olarak, geçtiğimiz 10 yıldır Türkiye-Kuzey Kürdistan’da uygulanan, son yıllarda açık olarak reorganize edilen “Müslüman uygarlık” şu mesajı vermekte: “Ey sen Mübarek! Alışılmış olarak totaliter devletten, ‘’demokratik” devlete geçerken, son görevini yapacaksın!” Evet, ABD karşıtı muhalif grupların yoğun olduğu bir coğrafyada, Tunus örneği bir ve aynı izlenemezdi. O yüzden, muhalefetin elinin zayıflatılması ve yeniden yapılandırmanın temellerinin sağlam atılması için ara geçiş dönemi
zorunlu ve kaçınılmazdı. Ara geçiş döneminde, üzerine düşen görevi bilen Mübarek ‘’Ülkemi çok seviyorum, buradan gitmeyeceğim, burada öleceğim” gibi “cesur” açıklamalarda bulunarak, efendilerine son sadakatini göstermektedir. Bu tartışmalar, yaşadığımız coğrafyada, hakim sınıf klikleri saflarında ise fırsata dönüştürülmeye çalışıldı. AKP, Mısır hareketinin kendilerinden etkilendiklerini ima ederek, dünyada “örnek” teşkil eden bir öneme sahip olduklarını söylerken, CHP ise, Erdoğan ile Mübarek benzetmesi yaparak, halk ayaklanmasını sandığa davet etti. Fakat durumun iyi anlaşılması için, isyanın “demokratik” olmasının “mecburiyeti” üzerine sık sık duruldu. Ve tüm bu tartışmalardan bir ton kavram zırvası, halkın gündemini musallat oldu. Bazı çevreler, isyan kelimesinden dahi o kadar korktular ki, “halk düşmanı hükümet yoktur, kötü hükümet vardır” diye telaşa kapıldılar [1]. “Demokrasi de isyan değil, seçim olur” güzellemelerinde bulundular. Tüm bu gelişmeler şunu göstermektedir ki, domino taşları olarak adlandırılan yapılandırma süreci, geniş halk yığınlarının kendiliğinden tepkisinin devrimci bir muhalefet
başta olmak üzere, anti-BOP sermaye çevrelerine kaymaması için, start verilmiştir. 1980’lerin başlarında, yarı-sömürge ülkelere darbe yoluyla müdahale eden emperyalizm, “meşru” bir yöntem yaratarak, “demokratik” bir çerçeve içerisinde “barışçıl ara geçiş dönemleri” yaratarak, ılımlı İslam projesini uygulamaktadır. Coğrafyamız egemen sınıflarının, mevcut gelişmelerin dışında değil, öznesi ve örneklendirilmesi olarak görev yürüttüğü görülmek zorundadır. Halkın devrimci isyanını selamlayan komünist-devrimci hareket, aynı zamanda bu devrimci isyanın gerici projeye nasıl yedeklendiğini-eklendiğini görmek ve kitlelere göstermek zorundadır. Derinleşmekte olan sınıf çelişkilerinin, kendiliğinden değil, sınıf için ayaklanması, domino taşlarının hangi elin fiskesiyle başladığını deşifre ederek mümkün olacaktır. Dünyanın ezilen sınıfları ve mazlum ulusları, yeni isyanlar için doğan atraksiyonları yaşamaktadır. Komünizm ve devrim güçlerinin, atraksiyonların nabzını tutarak, günün görev ve sorumlulukları için proletaryanın nihai davasına hizmet edecek şekilde örgütlemek zorundadır. [1] Ege Cansen, Hürriyet 29 Ocak 2011
10-11_Layout 2 2/9/11 10:45 AM Page 2
f
Halkın Günlüğü 10-20 ŞUBAT 2011
kadın haber 11
“Demokrasiden” bir kuple de Cumartesi Anneleri’ne Sokaktan, evinden alınanlar, karakolda gözaltında katledilenler… Ve daha birçok neden ve gerekçelerle devletin kolluk güçleri tarafından kaybedilenlerin anası, babası, kardeşi, eşi; Cumartesi Anneleri… Yıllardır Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen ve kaybedilen yakınlarının hiç değilse kemiklerini isteyen aileler, geçtiğimiz günlerde Başbakan’la görüştüler. Analar çocuklarının kemiklerini istediklerini ilettiler Başbakan’a... Kayıp yakınlarını sessizce dinleyen Erdoğan analar için “umut vadeden” hiç bir şey söylemedi. Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde Cumartesi Anneleri ile görüşen Erdoğan analara, “Kayıplar bizim sorunumuzdur” dedi. Kayıp yakınlarının sorunlarını dinleyen Erdoğan ailelerin faili “meçhuller”in bulunması ve sorumluların yargılanmasına ilişkin taleplerini not alırken, taleplere ilişkin bir şey söylemedi.
Pişkinlik değil de ne? Anaların “çocuklarımızın kemiklerini istiyoruz” çığlıklarını “duyan” Erdoğan onları Dolmabahçe’ye çağırdı. Hani şu öğrencilerin, emekçinin önüne bile gidemediği, sokağında işkence gördüğü, anne karnında çocuğun öldürüldüğü şu Dolmabahçe’ye… Ergenekon Davası ile suçu ve suçluyu kişilerle sınırlayan, özellikle Kürt illerinde yapılan katliamları kişilere yükleyen devlet, bu pişkinliğini analara da sergiledi. Erdoğan aracılığı ile… Anaların sorumlular yargılansın talebindeki sorumlular kim? Katliamı yapanların yanı sıra yaptırtanlar da yargılanmamalı mı? Peki, yaptıran kimdi?
Erdoğan’ın duyarlılığı!
Cumartesi Anneleri’nin Dolmabahçe’ye kadar gelen süreci Dünden bugüne faşist bir yönetim anlayışı ile kitleler üzerinden zulmünü eksik etmeyen devlet yaratmıştır Cumartesi Annelerini de… Devrimci, demokrat, yurtsever kesimlerden herkesi hedefi haline getiren devlet, özellikle Kürt illerinde yüzlerce faili “meçhul” cinayetin altına imza attı. JİTEM gibi araçları ile kişileri sesiz sedasız gömen devlet, geride her an yakınının haberi ile yaşayan analar bıraktı. Çocukları, eşleri, kardeşleri kaybolanlar: devletten hesap sormak, kayıplarını istemek için ilk kez 27 Mayıs 1995’te Galatasaray Lisesi önünde bir araya geldiler. Her cumartesi saat 12.00’da 200 hafta boyunca bir araya gelen analar ısrarla yakınlarını istediler. Anaların sesini toplumun diğer kesimleri tarafından duyulmaya başlamasıyla devletin saldırıları da başladı. Sokaklarda sürüklenen analar, ba-
f
Cumartesi Anneleri’ni Dolmabahçe’de ağırlayan Erdoğan, devletin timsah gözyaşlarını analara sundu. Analar Erdoğan’a dertlerini anlattı, çocuklarının kemiklerini istedi, Erdoğan’da dinledi ve “Kayıplar bizim sorunumuzdur” dedi… balar, kardeşler dövülerek gözaltına alındılar. Bunun en büyük örneği 15 Ağustos 1998’de yaşandı. O gün Galatasaray Lisesi’nin önünde olan herkes devletin faşizminden nasibini aldı, sadece aileler değil… Sonraki haftalarda da devletin saldırıları artarak sürdü. 15 Ağustos 1998’de başlayan saldırılarda artık aileler Galatasaray’a gel-
meden gözaltına alınıyordu. 13 Mart 1999’da, 200. haftasında Cumartesi Anneleri’nin eylemi sona erdi. Ergenekon Davası’nın başlatılması, AKP hükümetli devletin yeni sürecinde yapılan bu “demokrasi” gösterisi ile tekrar gündeme gelen kayıplar, ölümler, asit kuyuları tartışmaları ile Cumartesi Anneleri eylemlerine yeniden başladı.
Faili “meçhul”leri Ergenekonculara yükleyen, devleti aklayan hükümetin, Cumartesi annelerine nasıl bir çözüm sunacağını hep beraber göreceğiz elbette! Özellikle burjuva basınca gözlerimize sokulan Erdoğan duyarlılığına ilişkin bir soru: Analara bu kadar duyarlı Erdoğan hapishanede her gün işkence gören siyasi tutsakların analarını neden ağlatıyor peki? Görüşlerde iç çamaşırlarına kadar aranan analar, çocukları ile anadilini konuşamayan analar, sokakta çocuğunu korumak için işkence gören analar, çocuğunun kolu polislerce kırılan, vurularak öldürülen analar… Bizce de ‘Kayıplar sizin sorununuzdur’. Hapishanede F tipinde yalnızlaştırılarak kaybedilmek istenenler, çocuk yaşta hapse konup yok edilmek istenenler, sokaklarda tepesine vurularak suskunlaştırılıp kayıp edilmek istenenler… Erdoğan’ın toplantıyı dinleyip sadece not alması ve yorum yapmaması gayet doğal anaların çığlığına: “Yapan da yaptıran da bizdik, yaptık ve yine yapıyoruz” diyecek hali yok ya.
ÖNCÜ KADIN
rojda demir
Umut insanda, insan isyanda
K
imse yok mu orda ?” haykırışı bu ülkede yaşayan ve büyük Marmara depreminde kulaklarda çınlayan insanlığın ifadesi olarak kaldı.
neydoğu’nun “civanmert insanlar”ın dostluğa çekilmesi kurnazlığıyla hareket eden Fethullah Gülen’in “Kimse Yok mu Derneği” ve Aziz Mahmut Hüdai Cemaati’nin icraatları epeyce yol almışa benzer.
Emekçilerin yoğun işgücüne rağmen; 2011 dünyasında sınırlar ötesi operasyonlar planlanırken, füze kalkanlarıyla ayarsız-hedefsiz güç kullanımı devreye girerken, hala kulaklar sağır, hala gözler kör, hala diller suskun.
Geleceklerini ABD, AB ve diğer emperyalistleri arkasına alıp garantileyen ve emperyalistlerin demokrasiyi geliştireceğine, terörle savaşacağını, nükleer silahların yayılmasını önleyeceği yönündeki askeri ittifakları geliştirdikçe ezilen halklara ve emekçilere saldırılar da o denli gelişiyor. Vardır bir sebebi.
Emperyalist ağa-babaların doymak bilmeyen, şok eden şiddet politikaları silah denetiminden, enerji politikalarına, petrol fiyatlarından ekonomik krizlerine kadar yapısal krizlerine ev sahipliği yapacak “jandarma karakolu” yaratma ihtiyacını, Türkiye-Kuzey Kürdistan topraklarında füze kalkanını konumlandırma kararıyla gidermiş bulunmaktadır. Dünya jandarması rolüyle berisinde havaya uçurulan akıllı bombalarıyla insan eti dağıtan ‘’kadirşinas”ını seçti ve verdiği ödüllerle her türlü yetkiyle donattı. Dört başı mamur yönetenler tam kadro ‘’emret komutanım” görevlerine hazır ve nazır beklemektedirler. ‘’Hayır” diyenlerin hayırlarıyla güçlülüğünü her fırsatta değerlendirip, ‘’kendi kulları” dışındaki herkes ‘’suç” işliyor, ‘’suçlu” ve ‘’ceza”sı derhal verilmelidir. Bir dönem kurban bağışı yapıp, tırlarla yardım dağıtan, gidiş-gelişlerde ‘Doğu ve Gü-
Marmara depreminden daha beter “domuz bağı”yla ülkenin emekçisi, işçisi, köylüsü, gençliği, kadını ölüme razı edip, sıtmayla yaşatma hedefi yerli uşakların gündeminden hiç düşmedi. Düşeceğini bekleyip reformlara sarılanların Torba Yasa eylemindeki şaşkınlıklarını iyi görmek lazım. Emperyalistkapitalist sistem, doğacak çocuklarımızı borçlu-şartlı çalışan köle durumuna getiren ‘’Torba Yasa” ile geleceksizleştirmeyi, güvencesizleştirmeyi yasallaştırıyor. Kimse yok. Sendikaların on yıllardır bilindik ve ‘’… ise, daha etkin eylemler yapacağız, Ankara’ya akacağız” söylenceleri de; pazarla-sat-kaç komedisi TEKEL işçisinin 78 günlük direnişinde ayan-beyan göründü. Var mı bir hesap soran ya da veren? Yok kimse. Ortadoğu’ya jandarmalığa soyunan uşak
AKP hükümeti; bütünlüklü olarak ezilen halkları ve emekçileri kuşatıp, bilindik açılım aldatmacalarıyla Torba Yasa’daki boğaz kesen hak gasplarını Mevlana şekeri yapıp kamuoyuna yutturmaya çalışmaktadır. Bu Mevlana Şekeri’nin karışımında neler var diye merak edecek olursak, eğitim hakkı gaspı, sağlık hakkı gaspı, barınma hakkı gaspı, sosyal güvence gaspı, iş hakkı gaspı, iş güvencesi gaspı, gelecek gaspı, annelik hakkı gaspı vb. vb. toplumun bakır kazanda değil, sacta buharlaştırılması gerçekliği yatmaktadır. Onun içindir ki; Torba Yasa ile özelleştirme, taşeronlaştırma, 4/C, 4/B ve diğer cebirlerle 12 Eylül alkış çalan öğrenciler ve rap rap yürüyen asker görevleriyle Milli Eğitim ve Emniyet Müdürlüklerine dağılımları yapılmaktadır. Parmak kaldıranın parmağı kesilir. Çıt yok. Çünkü; uşak uşaklığını yapmak için artık maskesini yenilemelidir. Artık masum, mazlum IMF, Dünya Bankası, NATO, Birleşmiş Milletler’e yalvaran, dilenen egemen sistem, ABD aleyhtarlığı rolü Amerikan goygoyculuğuyla sırt sırta vermiş. Sesini çıkaran, itiraz eden terör suçu işliyor, terörist diye tanım buluyor. Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içinde yer alan Uzak Doğu’dan Batı’ya uzanan köprü yalanlarla, talanlarla, düzmece
ve çarpıtma çitlerle örülmelidir. Hem de devraldığı Osmanlı kapısı Arap Denizi’yle Hint Okyanusu’na kadar açılan kapıdır. Git git bitmeyen kocaman bir kaos, etnik, dini, mezhebi, iç savaş puzzle oyun kapısıdır. Ama cennet kapısı açık, bereket orada, enerji yolları, kıymetli madenler, besin ve su kaynaklarının bulunduğu bu jeo-politik coğrafyada hegemonya savaşlarını yürütmeye devam edecekler…Irak’taki “özgürlük-demokrasi-barış” oyunu yayılıyor…Dün Filistin, Lübnan, Afganistan, bugün Tunus, Mısır, Yemen, Ürdün, Moritanya’dan… Nereye kadar? İşte berimizde isyan eden halkların ayağa kalkışına kadar. Ne zaman? Yasalarla nefes alamaz hale getirilen emekçilerin sırtındaki bıçağı, gırtlağa dayandığı ‘’Torba Yasa” zamanı. Nasıl? Kibrit diye gösterilen ve yok edilmesini planladığı halkın evlatlarının aktığı nehrin yatağı bulduğu şekilde. Kim Yapacak? ‘’Kimse yok mu orda ?” diye haykırırken geleceğe akan halkla, halkın aç-yoksul-işsiz ve örgütlü yenilmez iradi ordusuyla, halkın kibrit gibi tutuşan ve ezen hakim sınıfların pusu kuran evlerinizde patlayan o ölümsüzlük derinliğinde ‘’Biz varız be aha dostlar biz varız” diyen halkın yüreğine akan can damarıyla kavgaya tutuşan zaferin tutsakları yapacak.
12-13_Layout 2 2/9/11 3:06 PM Page 1
10-20 ŞUBAT 2011 Halkın Günlüğü
Faşizmin Kaypa
Hâkim sınıfların bugün dahi Kaypakkaya isminden bu kadar korkmalarının sebebi ise, Kaypakkaya ardılları tarafından göndere çekilen bu bayrağın 40 yıldır kesintisiz bir şekilde sallanmasıdır
Saraylar saltanatlar çöker Kan susar bir gün Zulüm biter. Menekşeler de açılır üstümüzde Leylaklar da güler. Bugünlerden geriye, Bir yarına gidenler kalır Bir de yarınlar için direnenler...
Türk devleti, kurulduğu günden bugüne nice katliamlara, ölümlere, işkencelere, baskı ve zorbalıklara başvurmuştur. Emperyalist efendilerinin hizmetinde ülkemizde gelişen ve bu gerici iktidarı tehdit eden her türlü hak alma mücadelesi ve örgütlenme, en barbar yöntemlerle
bastırılmaya çalışılmış, fiili bir ‘başarı’ sağlanmış olsa da, devrim ve demokrasi mücadelesinin önüne geçilememiştir. Uzun yıllar boyunca devrimci bir önderlikten yoksun olarak gelişen ve bu realiteden kaynaklı yenilgiye mahkum edilen hareketler ve TC’nin doğru bir sosyo-
Şiirde de dendiği gibi o günlerden geriye, bir bugünler için dövüşenler, dövüşerek canlarını Altınçağ davasına tereddütsüzce feda edenler, bir de yarınlar için devrimci savaşın değişik alan ve mevzilerinde faşizme boyun eğmeden direnenler kaldı. Sınıf savaşımının temel yasası olan zorun zor ile alt edilmesi gerçekliği, ezenezilen, sömüren-sömürülen, efendiköle, işçi ve patronun olduğu her alanda amansız bir şekilde sürüp gitmektedir. Dünyanın bütün güzelliklerine şekil veren ve fakat bu güzelliklerin hiç birinden yararlanma hakkına sahip olmayan milyonlarca emekçi, üzerlerinden yükselen ve tüm bu güzelliklere, zenginliklere zorbaca el koyan bir avuç ensesi kalın göbeği şiş zorbanın yaratmış olduğu bu köhne düzeni yıkıp yerine, bayrağında “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” ilkesinin yazdığı bir dünya kurma mücadelesinde kendi bağrında nice yiğit evlatlarını fiili olarak yitirmiş, fakat düşünceleri, bıraktıkları miras ise asla yitip gitmemiştir. Bin yılların pratikte yüzlerce örnekle ispatlamış olduğu toplumlar tarihinin sınıf savaşımları tarihi olduğu gerçekliği, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de çeşitli seyirlerde kesintisiz bir şekilde devam etmiştir. Faşist bir temel üzerinden kurulan
Sağ tasfiyeci rüzgâra karşı, devrimci mücadele yükseltilmelidir
Burjuvazi sahip olduğu gerici iktidarını kaybetmemek ve daha da güçlenmek için, sömürü cenderesine aldığı ve bin bir araçla ezmeye çalıştığı işçilere, köylülere, emekçilere yönelik sadece kaba şiddet politikası ile değil, inceltilmiş zehirli kültürel manipüle araçlarıyla da saldırmaktadır. Bahsini ettiğimiz bu politikanın belki de en katıksız ve aktüel olanını son yıllarda ülkemizde yaşamaktayız. Demokrasi maskeli faşist devlet gerçekliği, on yıllardır hayata geçirdiği bütün vahşi saldırı politikalarını sanki kendisi işlememiş gibi halkımızı ‘özgürlük’, ‘demokrasi’, ‘insan hak ve hürriyeti’ gibi özlem duyulan argümanlarla kandırmaya
çalışmakta ve güvenoyu istemektedir. Özellikle AKP hükümeti dönemi incelendiğinde, gazetelerde, televizyonlarda, tartışma programlarında, devlet yetkililerinin söylevlerinde en sık karşılaştığımız kelimelerin başında demokrasi ve özgürlük geliyor. Bina olduğu ekonomik-siyasi ve sosyal temel incelendiğinde faşist özü gayet açık bir şekilde ortada olan TC’nin, son yıllarda aklıselim bazı ‘devrimci’ ve ‘demokratlarımızın’ dahi desteğini almış olması ve ciddi olarak ‘demokrasi’ savunucusu olarak lanse edilmesi oldukça acı, bir o kadar da öğreticidir. İşçi ve emekçi kitlelerinin kendilerine
yönelik olarak geliştirilen hak gaspı saldırılarına karşı en meşru hak alma eyleminin dahi, cop, biber gazı, polis saldırısı ile sindirilmeye çalışıldığı, yoksul köylülüğün emperyalist politikalar ekseninde kotalarla üretemez bir duruma getirildiği, öğrenci gençliğin bilimsel-parasız-anadilde eğitim talebi ile yaptığı her eylemin devlet terörü ile karşılandığı, devrimci tutsakların tecrit saldırıları ile teslim alınıp yok edilmek istendiği, sisteme karşıt fikirler üreten aydınyazar ve sanatçıların katledildiği, tutuklandığı, çeşitli baskı mekanizmaları ile sindirilmeye çalışıldığı ve daha yüzlerce örnekle tescillenmiş bir faşist baskı mekanizmasının
12-13_Layout 2 2/9/11 3:06 PM Page 2
perspektif
akkaya korkusu ekonomik tahlili ve bunun üzerinden şekillenen siyasi yapısını analiz etmede yapılan hatalar, gerçek devrimci bir oluşumu ve bu oluşumun önderliğinde verilecek devrim mücadelesini imkansız kılmıştır.
Devrimin teorik ve pratik karşılığıdır Kaypakkaya İşçi sınıfının kendisi için bir sınıf olma gerçekliği ve kendi mücadele araçları ile siyaset sahnesindeki yerini almasının ertesinde Sovyetler’de ve Çin’de Lenin
ve Mao önderliğinde gelişen devrim süreçleri ve Marksizm’in geliştirilip-nitel olarak ilerletilmesinin yansımaları ülkemizde de karşılık görmüş ve 68 öğrenci gençlik hareketi içerisinde gelişip güçlenen, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin bir ürünü olan Maoist parti, İbrahim Kaypakkaya önderliğinde Türkiye-Kuzey Kürdistan siyasi tarihindeki yerini almıştır. Marksizm-Leninizm-Maoizm biliminin ülkemiz şartlarına en billur uyarlaması olan Maoist parti ve programatik görüşleri, devrimin niteliği, yolu, Kemalizm tahlili, Ulusal soruna yönelik perspektifler, Halk Savaşı stratejisi ve daha bir dizi meselede, ülkemiz hakim sınıflarına korku salınmasının yegane sebebidir. Dönemin MİT raporlarında ‘İhtilalci komünizmin ülkemizdeki en tehlikeli ismi’ olarak yer edinen ve hala her ne vesile ile olursa olsun isminin anılması bile yasak olan Kaypakkaya’nın hasımlarını böylesine bir korku ve öfke anaforuna sürüklemesinin sebebi, ne zekâsı, ne cesareti, ne de işkencehanelerde sergilemiş olduğu muazzam direnişidir. Onun hasımlarını böylesine korkutan yönü, tüm bu dile getirilen gerçekliklere de vesile olan ideolojk hattıdır. MLM bilimini kendisine referans almasıdır, ülkemizdeki devrim mücadelesinin ancak zor yolu ile silahlı mücadele ile halk savaşı ile kazanılacağının teorik ve pratik karşılığı olmasıdır. İbrahim Kaypakkaya MLM bilimini referans alarak şekillendirdiği analizleri ve bu analizler ışığında giriştiği pratiği ile hasımları için stratejik bir tehlike-tehdit kaynağı olmuştur. Dokunulması yasaklı
hakim olduğu böylesi bir gerçekliğin es geçilerek ‘demokrasi’ safsatalarının şırınga edilmek istenmesi, tamı tamına bu faşist devlet aygıtına hizmet etmek ve onu güçlendirmek anlamına gelmektedir. Filistin’de İsrail siyonizminin saldırılarına karşı Filistin halkının duygularını sömürerek, danışıklı bir dövüş sonucu İsrail’e kafa tutup, mazlum dostu kesilen, fakat ülkemizde yaşanan hak alma eylemlerine karşı ‘kadın da olsa çocuk da olsa gereği yapılacaktır’ talimatını veren Tayyip Erdoğan’ın hizmet ettiği yer ve ‘demokrasi’ anlayışı ne ise, barış ve özgürlük savunucusu kesilip, sınıf farklılığı ve savaşımını silikleştirip, işçi ile patronun kardeşçe bir arada yaşamasını telkin edenler, dünya ve ülkemiz devrimci önderlerini aymazca kendi liberal-tasfiyeci politikalarına payanda yapmak isteyenlerin de hizmet ettiği yer aynı yerdir; emperyalizm.
Kaypakkaya’nın bizlere bıraktığı şanlı bayrağı daha da yukarılara taşımalıyız Hâkim sınıfların ve liberal-tasfiyeci kalemşorlarımızın bu hizmeti yerine getirirken dile getirmekten dahi çekindikleri, korktukları kişilerin başında ise İbrahim Kaypakkaya gelmektedir. Düşünce ve ifade özgürlüğü yalanları ile sahte demokrasi gülücükleri dağıtanların, yüzlerindeki gerçek-kirli ifadenin açığa çıkmasının en son örneklerinden birini Kaypakkaya’yı övdüğü, ismini andıkları için haklarında dava açılan ve hapse mahkûm edilen sanatçı dostlarımız ve yoldaşlarımız şahsında somutlanan pratiklerde görmekteyiz. Kaypakkaya’nın bu ülke halkının gönlünde devrimci yaşamı, faşizm karşısında tereddütsüz duruşu, işkencedeki ser verip sır vermeyen onurlu direnişi ve ardılları tarafından bugüne taşınan düşüncelerini ‘suçlu’ ilan edilip, bu düşünceleri savunanları
olan, tabulaştırılarak ülkemiz halkına kahraman ve kurtarıcı olarak sunulan Kemal Atatürk ve şahsında somutlanan Kemalizm’in katıksız bir faşizm olduğunu ilan etmesi ve sınıfsal, sosyal temelini teşhir etmesidir O’nu böylesine korkutucu kılan. Türk milliyetçiliği üzerinden şekillenen ve tek dil, tek din, tek bayrak, tek vatan ırkçı-faşist politikaları ekseninde yaşam bulan ve başta Kürt ulusu olmak üzere farklı milliyet ve inançlar üzerinde katıksız bir faşist politika izlenen bir coğrafyada, ulusların kendi kaderini tayin hakkını tereddüt etmeden savunması ve ulusal kurtuluşun ancak sınıfsal bir temelde yükselen bir devrim mücadelesi ile gerçekleşeceğinin en berrak savunucusu ve uygulayıcısı olmasıdır O’nu böylesine korkutucu kılan. İktidar hedefinden uzak, düzen içi mücadeleyi kutsayan, Marksizm adı altında reformist ve revizyonist tezleri hakim hale getirmeye çalışarak, milyonların gerçek ve yegane kurtuluşu olan, faşizme karşı savaş yerine, liberal barış politikalarını ve antiMLM tüm akımları teşhir edip, ülkemiz devrim mücadelesinin ancak ve ancak komünist bir parti önderliğinde verilecek olan silahlı mücadele ile alt edileceğinin teorik ve pratik ifadesi olmasıdır O’nu böylesine korkutucu kılan. Demokrasi havarisi kesilen ve burjuva demokrasisini bütün sorunların yegâne çözümü olarak sunan, düzen kutsayıcılarına karşı demokrasi sorunun bir devrim sorunu olduğunu ve bu sorunun ancak proletarya diktatörlüğünü tesis ederek, sosyalizme ve komünizme varılarak çözüleceğinin beyanıdır O’nu böylesine korkutucu kılan.
katletmesi, işkencelerden geçirmesi, tutuklayıp hapse atması ve çeşitli baskı yöntemleri ile sindirmeye çalışması beyhude bir çabanın ötesine geçmeyecektir. Korkmakta haklılar, çünkü Kaypakkaya’nın bizlere miras bıraktığı ve faşizmi tarihin tozlu sayfalarına gömüp, Altınçağ’a varılacak olan bu şanlı güzergâhta adım adım ilerleyen bir gerçeklik ile karşı karşıyalar. Faşist gericiliği köhnemiş dünyalarında korkuları ile baş başa bırakarak dün olduğu gibi bugün de yeni demokratik devrim mücadelesini yükseltmek ertelenemez bir görevdir. Yazımızı komünist önder İbrahim Kaypakkaya şahsında bütün devrim şehitlerini selamlayarak, Kaypakkaya’nın şu sözleri ile noktalayalım;
“Türkiye’nin geleceği çelikten yoğruluyor; belki biz olmayacağız, ama bu çelik aldığı suyu unutmayacak”
14-15_Layout 2 2/9/11 10:49 AM Page 1
14 güncel
Halkın Günlüğü 10-20 ŞUBAT 2011
Devletin paslı silahı
ajanlaştırma
DHF üyesi Mertcan Önal’a polis tarafından ajanlık teklif edildi. DHF İzmir örgütlülüğü konuya ilişkin bir açıklama yaparak, demokratik hak arama mücadelesine karşı devlet terörünün çeşitli yöntemlerle devam ettiğini ifade etti Devletin gelişebilecek her türlü muhalefeti ve örgütlenmeyi etkisiz hale getirmek için başvurduğu araçlardan biri olan ajanlaştırma faaliyetleri hız kesmeden devam ediyor. Devletin ajanlaştırma çalışmalarının son örneklerinden biri ise Dokuz Eylül Üniversitesi’nde okuyan Mertcan Önal isimli, Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) üyesi üzerinde denenmeye çalışıldı. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde öğrenci olan Mertcan Önal’a 3 Şubat 2011 tarihinde üniversite çıkışında avukat olduğunu belirten ve okuyan öğrencilere maddi destek sunmak istediğini söyleyen bir kişi, kendisiyle sohbet etmek istediğini belirterek yanaşmış ve daha sonra emniyetten geldiğini, kendisini takip ettiklerini ve hangi kurumda faaliyet yürüttüğünü bildiklerini söyleyerek Önal’a para karşılığında ajanlık teklif etmiş. Öğrencinin ailesine de destek sunacaklarını, maaş vereceklerini ve ev alacaklarını söyleyen bu şahıs, DHF’de faaliyet yürüten kişilere ait olan fotoğraflar göstererek, atılan her adımın bilindiği ve takip edildiğini belirtilerek açıkça tehditte bulunmuştur. Önal ise bu girişime tepki göstererek, bu kişiyi teşhir ederek olay yerinden uzaklaşmıştır. Düzenlenen basın toplantısında konuşan Eylem Yıldız, demokratik ve meşru hak mücadelelerinin terörize edilmeye çalışıldığını ifade ederek şunları söyledi: “Mücadeleye aralıksız devam eden birçok devrimci-demokratik kurum gibi Demokratik Haklar Federasyonu olarak kuruluşumuzu ilan ettiğimiz 2008 yılından bugüne onlarca tutuklama, gözaltı ve soruşturma terörüne maruz kaldık, onlarca faaliyetçimiz örgütlü faaliyet yürüttükleri için çeşitli baskı ve tehdit yöntemleriyle korkutulmaya, sindirilmeye, teslim alınmaya çalışıldı, çalışılıyor. Bu saldırıların bir parçası olan ‘ajanlaştırma’ girişimleri bugün farklı bölgelerde ve illerde her gün karşımıza çıkmaya devam etmektedir. Bunun son örneği olarak Demokratik Haklar Federasyonu’nun gençlik
komisyonu üyesi olan ve Dokuz Eylül Üniversitesi’nde öğrenci olan Mertcan Önal’a ajanlık teklif edilmiş ve tehdit edilmiştir. Meşru ve demokratik mücadelemizi yasadışı tanımlayarak, mücadelemizin meşru ve demokratik muhtevasını yok edebileceklerine, bu mücadeleyi sindireceklerine inananlar, bu yolla faaliyetçilerimizi teslim almaya çalışanlar, bilmelidirler ki hiçbir saldırı, baskı ve uygulama, bizim, ezilen milyonlarca emekçinin haklı davasıyla bir bütün olan demokratik ve meşru mücadelemizi engellemeye yetmeyecektir.”
Dost ve düşman herkes bilsin ki, bizi teslim alamazsınız Eylem Yıldız tarafından yapılan konuşma sonrası yaşadıkları ile ilgili açıklama yapan Mertcan Önal ise şunları ifade etti; “Okul çıkışında kimliğini bilmediğim orta yaşlı birisi yanıma gelerek avukat olduğunu söyledi ve ‘sorunun mu var, nerede okuyorsun, derslerin nasıl, ben sana yardımcı olabilirim’ şeklinde sohbet kurmaya çalıştı. Benim hakkımda öncesinde araştırıp bildiği konularda tekrar tekrar sorular sordu. Bana sürekli olarak yardım edeceğini söyledi. Ancak yardımlarına karşılık benim de birtakım konularda yardımcı olmamı istediğini ifade etti. Konuşma sırasında üniversitedeki öğrenci gruplarıyla ilgili bilgi aktarmamı istedi. Kendisine yardım etmeyeceğimi söyledim. DHF üyesi olduğumu, tüm çalışmalarımın demokratik ve meşru olduğunu belirttim. Bunun üzerine daha da sertleşerek, ‘Senin kim olduğunu biliyorum. Faaliyetlerini, kimlerle görüştüğünü, hangi örgüt olduğunuzu biliyorum’ diyerek arkadaşlarımla birlikte çekildiğimiz fotoğrafları gösterdi. Daha sonra: ‘Bu işlerin sonu belli. Kimler geldi geçti. Senin de sonun öyle olmasın. Bak okuyan bir kardeşin var. Bu devirde çocuk yetiştirmesi zor’ diyerek açıktan açığa tehditler savurdu. Bunun üzerine bu kişiyi teşhir edip oradan uzaklaştım.
Bu ülkede insanca, onurlu bir yaşam için nice bedeller ödendi, ödenmeye de devam edecek. Mevcut faşist zihniyet, yaşadığımız şu süreçte devrimci-demokratik kurumlara olabildiğince saldırmakta. Zor kullanarak teslim alamadığı için onursuz
bir tercihi dayatıyor. Ama bu çabalar boşuna. Aldığımız insanlık kültürünü daha da ileriye taşıyacağız. Dost ve düşman herkes bilsin ki, bizi teslim alamazsınız, bizi satın alamazsınız çünkü biz halkız ve örgütlü mücadeleyi yükselteceğiz.”
Okurumuza Adını sıkça işkence olaylarlyla duyuran Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı Taksim Ekipler Amirliği bir işkence olayına daha imza attı. Gazetemiz okuru ve Demokratik Haklar Federasyonu üyesi Çanakkale 18 Mart Üniversitesi öğrencisi Mikail Haskanlı arkadaşı Sinan Çar ile birlikte, kimlik kontrolü bahanesi ile polisler tarafından durduruldu. Keyfi kontrol sonrası evine gitmek isteyen Haskanlı ve Çar gözaltına alınarak, Taksim Ekipler Amirliği’ne götürüldü. Haskanlı ve Çar tutuldukları 5 saat boyunca işkenceye maruz kaldı. Taksim Ekipler Amirliği’nde yaşananlara ilişkin görüşlerini aldığımız Haskanlı şunları aktardı: “İmam Adnan Sokağı’ndan çıkarken sivil polisler Mikail Haskanlı arönümüzü kesti ve kadaşı Sinan Çar ile kimlik isbirlikte, götürüldütedi. Ben ğü Taksim Ekipler de acil Amirliği’nde 5 saat Sultangazi’ye gitboyunca işkenceye
maruz kaldı.
14-15_Layout 2 2/9/11 10:49 AM Page 2
güncel
10-20 ŞUBAT 2011 Halkın Günlüğü
Kaypakkaya’nın adını
15
anmak hapis gerekçesi
İbrahim Kaypakkaya’nın ismini telaffuz ettikleri için DHF faliyetçileri, sanatçı ve aydınlara verilen cezalar Dersim’de protesto edildi 1973 Mayıs’ında Diyarbakır zindanlarında işkencede katledilen Komünist önder İbrahim Kaypakkaya’yı övdüğü gerekçesiyle, Grup Munzur, Pınar Sağ, Mehmet Özcan, Ferhat Tunç, Temel Demirer, DHF temsilcileri Murat Kur, Nihal Gül ve Evrim Konak’a verilen “cezalar” Dersim’de yapılan basın açıklaması ile protesto edildi. Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) tarafından yapılan eyleme, Hozat Belediye Başkanı Cevdet Konak, Mazgirt Belediye Başkanı Tekin Türkel ve araştırmacı yazar Temel Demirer de katıldı. Belediye önünde
“Kaypakkaya’yı anmak suç değildir” pankartı arkasında toplanan kitle “Önderimiz İbrahim Kaypakkaya”, “Yaşasın halkların kardeşliği”, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları atarak Seyit Rıza Parkı’na yürüdü. Burada DHF adına basın açıklamasını yapan Murat Kur şunları ifade etti: “1973 yılında Diyarbakır zindanlarında hiçbir yargılamaya tabi tutulmayarak katledilen İbrahim Kaypakkaya, devletin kara kaplı kitaplarında kalmış ve bu katliam aydınlatılmamıştır. O günden bu güne sadece İbrahim Kaypak-
kaya’nın ismini ağzına alanlar suçlu görülmüş ve ‘cezalara’ çarptırılmıştır. Bizler bugün burada bir kez daha Pınar Sağ, Mehmet Özcan ve Ferhat Tunç’un yanında olduğumuzu belirtiyoruz. Kaypakkaya’yı katledenler mi suçlu yoksa bugün onun değerli düşüncelerini tereddüt etmeden savunanlar mı suçlu.” dedi. DHF tarafından yapılan basın açıklaması slogan ve alkışlarla sona erdi.
karakolda işkence ra ifade metnini gösterdiler orada peçetede sarılı olan ve üzerimden çıktığı iddia ediliyordu. Ben karşı çıktım ve üzerimde kesinlikle öyle bir şey olmadığını ifade ederek itirazda bulundum. Daha sonra ifadeyi tekrar yazdılar. İfadeyi imzaladıktan sonra sabaha karşı 3 gibi beni bıraktılar.
İşkence protesto edildi
mem gerektiği için ‘siz kimsiniz’ diye sorarken biz sivil polisiz diyerek üzerime yürüdü. Ben de sakin olmasını istedim. Sonra kıyafetime bakıp ‘acele acele nereye gidiyorsunuz’ dedi. Otobüse yetişmeye çalıştığımızı anlattım sonrada kimliğimi verdim. Birtaraftan da sert bir dille konuşuyorlardı ve arkadaşımı iteledi sonra telsizle destek ekip çağırıp gelen ekiplerle bizi gözaltına aldılar.
Vanlı olmak işkence sebebi Karakola götürürken bana sürekli tehditler yağdırdılar. Sık sık ‘sana göstereceğiz’ dediler. Karakola gidince bana ‘nerelisin’ diye sordular ‘Vanlıyım’ diyince, Taksim’de bom-
ba patlatanda vanlıydı’ dyerek, kelepçemi sıkıştırıp, ayaklarıma vurarak yere devirdiler. Yaklaşık 6 kişi birden üzerime çullanarak yüzüme vurdular. Bir taraftan da küfürler yağdırıyorlardı.
Polisten düzmece tutanak Bizi gözaltına alırken üstümüzü aramışlardı fakat bir şey çıkmadı. Ancak karakolda dayak sonrası yapılan aramada üzerimden peçeteye sarılı esrar çıktığını ileri sürdüler. Raporu bu şekilde yazdılar. Raporu okumadan imzalamamızı istediler. Ben karşı çıktım bana tepki göstererek ‘uğraştırma bizi’ dediler. Bizi yalın ayak bir süre beklettikten son-
Mikail Haskanlı ve arkadaşı Sinan Çar’a yönelik polis saldırısına ilişkin Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Taksim Ekipler Amirliği önünde gerçekleştirilen açıklamayı DHF adına Cemal Doğan yaptı. “İşkenceye sıfır tolerans” diyenlerin işkencecileri akladığını dile getiren Doğan, “İşkence yapmak devletin karakteristik bir özelliğidir. Karakolda, okulda, hapishanede kısaca yaşamın tüm alanında işkence yaygın kullanıma sahip bir yöntemdir.” dedi. Gözaltı sırasında Haskanlı’nın polislerce tehdit edildiğini ve arkadaşı ile birlikte gözaltında tutuldukları 5 saat boyunca darp edildiğini ifade eden Doğan, polislerin Haskanlı ve Çar’a zorla, üzerinde ne yazdığı belli olmayan, ifade imzalattıklarını dile getirdi. Doğan, Taksim Ekipler Amirliği’nin ilk vukuatının bu olmadığını belirterek, Festus Okey katliamını hatırlattı. Doğan, açıklamayı şu ifadelerle sona erdirdi: “İşkencenin bir insanlık suçu olduğunu ve kime yapılırsa yapılsın karşısında olacağımızı bir kez daha belirtmek istiyoruz.”
Devletin Kaypakkaya korkusu Kaypakkaya 1972 yılında Dersim’de yakalanıp gözaltına alındıktan sonra, 90 gün boyunca en vahşi işkencelerden geçirilmiş ve mahkemeye çıkarılmadan katledilmişti. Türk devletinin bütün kurumlarıyla hareket ederek, halkın bağrında yer edinen hiçbir komünist devrimciyi katletmesinde sakınca yok iken, O’nu savunan ve sahiplenenler ise çeşitli cezai yaptırımlarla karşılaşıyor. Bu devletin karakterinden ve sınıfsal kimliğinden kaynaklı bir gerçekliktir. Ancak bir gerçekelik daha var; ne Kaypakkaya’nın, ne O‘nun fikirlerini savunanların ve ne de O’na karşı saygı duyanların devlet nezdinde aklanmaya ihtiyacı vardır. Bu gerçeklik Kaypakkaya’nın ideolojik-politik duruşunun fiili sonuçlarıdır. Böyle bir aklanma süreci en başta Kaypakkaya’nın kendisine yapılacak en büyük hakaret olarak algılanmalıdır. Çünkü Kaypakkaya, ortaya koyduğu ideolojik-politik ve pratik mücadele hattıyla sistemi hedef alan ve ezilen işçi-köylü kitlelerin kurtuluşunun bayraklaşmasıdır. Kendi efendisinden aman dileyen bir ideolojiyi değil, tamı tamına ona karşı kurtuluşu örgütleyen ve savaşan bir teori-pratik bütünlüğü ifade eder. Türkiye- Kuzey Kürdistan coğrafyasında devrimin yolu ve halk kitlelerinin gerçek kurtuluş mücadelesine dair ortaya koyduğu tezlerin aklanmaya değil, pratikte yaşam bulmaya ihtiyacı vardır. Ezilenlerin, ezenlerin merhametine asla ihtiyacı yoktur. Kaypakkaya bu bilincin en billur ifadesi olarak, bundan 38 yıl önce canı pahasına bunu cellatlarının yüzüne yaşamı ile haykırmıştı. Dolayısıyla egemen sınıfların rahatsızlığı bu komünist bilincin halk içerisinde filizlenmesi ve yeni kökler yaratması telaşıdır. Saldırıya uğrayan da, işte bu politik fikirlerin kendisidir. Yani Kaypakkaya nezdinde komünist ideolojiye, bu ülke halklarının kurtuluş mücadelesine saldırmaktadırlar. Evet, tam da bunun için Kaypakkaya’yı savunmak bir “suçtur”. Bu suç, ezilen halkların egemen sınıflara karşı en meşru silahıdır.
16-17_Layout 2 2/9/11 10:51 AM Page 1
16 dünya yorum
Halkın Günlüğü 10-20 ŞUBAT 2011
Açlık ordusu yürüyor ABD başta olmak üzere emperyalist güçler, bölgesel politikaları doğrultusunda Afrika’da hoyratça at koşturmuş ve kendi çıkarları doğrultusunda böl-parçala-yönet politikasını oldukça ‘başarılı’ bir şekilde hayata geçirmiştir Tunus’ta üniversiteli işsiz bir gencin kendisini yakarak ölmesi sonrası başlayan sokak gösterileri, birçok Afrika ülkesinde karşılık görmekle beraber, Mısır’da 25 Ocak tarihinde başlayan protesto gösterileri, son yıllarda dünyada eşine ender rastlanır bir boyut kazanmış durumda. İşsizlik, yoksulluk, sefalet ve baskıcı-diktatör yönetimlerin yıllardır pençesine aldığı Afrika halkları isyan bayrağını göndere çekmiş durumda. Tunus’ta başlayan gösterilerin tedirgin ettiği hâkim sınıflar, Cezayir, Yemen, Ürdün, Arnavutluk, Suriye ve son olarak Mısır’da dinmek bilmeyen halkın öfkesi karşısında oldukça korkmuş durumda. Devrimci ve komünist örgütlenmenin yok denecek derecede olduğu, otuzlu yılları bulan diktatörlüklerce tam bir baskı altında yaşamaya mahkum edilen Afrika halklarının bu görkemli direnişi dünya halklarına yol gösteriyor. Küçük ve bireysel tepkilerle gelişen sokak gösterileri, şimdilerde milyonlarca insanın canları ve kanları pahasına sokak sokak çatıştığı bir direniş sürecine evirilmiş bulunuyor. Tunus’ta yıllardır iktidarda olan Bin Ali’nin ülkeyi kaçarak terk etmesine sebep olan halkın öfkesi, bugünlerde Mısır’da otuz yıldır ABD emperyalizminin bölgedeki en sadık uşaklarından olan Hüsnü Mübarek’in iktidardan inmesi için bileniyor. Mısır’da milyonlarca insan 20 güne yaklaşan direnişlerini onlarca ölü ve binlerce yaralı ile tutuklamalara karşın hız kesmeden devam ediyor. Özellikle Cuma namazı sonrası milyonlarca kişi sokaklara çıkarak sokak sokak polis ile çatışmaya gidiyor. Hüsnü Mübarek ve kabinesinin iktidardan inmesini isteyen Mısır halkı, Mısır hakim sınıfları tarafından yapılan bütün saldırı ve kandırma politikalarına karşı direnişlerinden taviz vermiyor.
Emperyalizm fırsattan yararlanmak istiyor ABD emperyalizmin İsrail ve TC ile beraber bölgedeki en sadık uşaklarından olan Mısır devleti, içerisinden geçmekte olduğu bu zorlu süreçte emperyalist efendilerinin ve sadık uşak dostlarının yeni politikalarını hayata geçirmeye çalışıyor. ABD tarafından özellikle Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde yıllarca “komünizme karşı mücadele” adı altında geliştirilen “radikal İslam” doktrini günümüzde, en aktüel örneğini Türkiye-Kuzey Kürdistan’da gördüğümüz, ılımlı İslam politikaları ile yer değiştirmiş durumda. Halkın gelişen büyük öfkesi karşısında buradaki çıkarları tehlikeye giren emperyalistler, büyük bir aymazlıkla halkın taleplerinin karşılanması ge-
rektiğini belirterek, artık gözden çıkarmak zorunda kaldıkları Hüsnü Mübarek, Bin Ali ve diğer uşaklarının yerine yeni arayış içerisinde ve yeni kukla hükümetler kurulması için kolları sıvamış durumda. Yükselerek devam eden sokak gösterilerinin devrimci-komünist bir önderlikten yoksun olması, buralar üzerinde pay elde etmek isteyen irili-ufaklı birçok kesimin farklı politikalarına sahne olmaktadır ve olacaktır.
bir şekilde halkın taleplerinin manipüle edilerek kullanıldığı klik değişimlerine tanık oluyoruz. Gürcistan’da ABD ve Rusya arasında cereyan eden egemenlik dalaşının minyatürü olan bir savaş ile iktidar el değiştirmiş, Tunus’ta halkın sokağa dökülmesi ile baş gösteren protesto gösterileri sonrası Bin Ali ülkeden kaçmış fakat iktidar aynı şekilde sadece şekil değiştirerek hâkimiyetini devam ettirmişettirmektedir.
Halkın talepleri asgari düzeyde karşılanarak gerici iktidarlar güçlendirilecektir
Mısır’da yaşananlarda benzer bir sona işaret etmektedir. İktidarı terk etmeyen Hüsnü Mübarek ve partisi, sokak gösterilerinin en etkin güçlerinden olan Müslüman Kardeşler ve diğer bazı muhalif gruplarla mart ayında bazı anayasal değişiklikler yapılması noktasında anlaşmaya varmış durumda. Şimdilik görünen tabloda halkın talepleri konusunda bazı küçük değişimlerin dışında herhangi bir adım atılmayacağı ve fakat Mısır’daki gerici iktidara bazı ortaklar getirilecek gibi gözüküyor.
Emperyalistler arası dalaşlara sahne olan Ortadoğu, Afrika, Balkanlar gibi bölgelerde, bazen direkt askeri işgaller bazen ise renkli devrimler ile var olan ülke yönetimleri alaşağı edilerek, başka bir gerici klik iktidara getirilmektedir. Bir taraftan Türkiye-Kuzey Kürdistan gibi uzun yılları bulan ve kansız bir şekilde, diğer taraftan ise Ukrayna, Gürcistan, Tunus gibi kanlı
Açlığın ve ölümün diğer adı; Afrika Dünyanın üçüncü büyük kıtası olan Afrika, Portekiz tarafından başlatılan sömürgeleştirme sürecinden bu yana ölüm, açlık, yoksulluk, işsizlik boyutuyla dünya ölçeğinde birinci sırada bulunuyor. Portekiz’den sonra sırasıyla İspanya, İngiltere, İtalya ve son olarak Fransa ile ABD tarafından sürekli bir şekilde emperyalist politikalar ekseninde şekillendirilmeye çalışılmış ve bu politikaların ‘başarısı’ uğruna milyonlarca insan savaşlardan, açlıktan, çeşitli hastalıklardan yaşamını yitirmiştir. Uzun yıllar köle ticaretinin merkezi olan ve milyonlarca insanın kölecilik zulmü altında can verdiği sömürgecilik sistemi, kapitalizmin sahneye çıkması ile beraber özellikle 1980’li ve 90’lı yıllarda, özü aynı kalmakla beraber boyut değiştirmiş ve daha sinsi bir şekilde uygulanmaya başlanmıştır. Sovyetler ve Çin’de yaşam bulan devrimci kalkışmalar 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası Afrika kıtasında da yankı bulmuş ve birer birer ulusal kurtuluş savaşları patlak vermiş, emperyalist sömürgecilik prangaları kırılıp atılmıştır. Ne var ki devrimci önderliklerden yoksun olan Afrika ülkeleri çok kısa bir süre sonra iç savaşlarla adeta kan gölüne dönmüş ve tekrardan emperyalizmin piyonları olarak işlev görmeye başlamıştır. ABD başta olmak üzere emperyalist güçler, bölgesel politikaları doğrultusunda hoyratça buralarda at koşturmuş ve kendi çıkarları doğrultusunda böl-parçala-yönet politikasını oldukça ‘başarılı’ bir şekilde hayata geçirmiştir. Şu sıralar yeni bir ayrılık ile gündeme gelen Sudan’da 20 yıl süren iç savaş boyunca 2 milyondan fazla insan yaşamını yitirmiştir. Yine her yıl milyonlarca insan sıtma, AIDS vb. hastalıklardan, yüz binlercesi açlıktan ölüyor. Müslüman ve Hristiyan dinleri yanında yaygın yerel dinlerinde oldukça etkili olduğu Afrika’da emperyalizm, özellikle din istismarı üzerinden misyonerlik faaliyetleri ve farklı dini inançlara mensup topluluklar arasında savaşlar çıkartarak kendi politikalarını daha etkin bir şekilde hayata geçirmeye çalışıyor. Diğer taraftan ise meselenin özünü oluşturan Afrika kıtasından en etkin bir şekilde ekonomik ve siyasi olarak faydalanma politikalarının sonucunda bu kıtada çok küçük zengin bir zümrenin yanında açlık ve sefalet içinde yaşayan milyonlarca insanın durumu sınıfsal çelişkileri had safhaya çıkarmış durumda.
16-17_Layout 2 2/9/11 10:51 AM Page 2
f
10-20 ŞUBAT 2011 Halkın Günlüğü
dünya haber 17
DSF Kara Kıta’ya selam gönderiyor Bu yıl 11.’si düzenlenen Dünya Sosyal Forumu (DSF), Senegal’in başkenti Dakar’da on binlerce kişinin katıldığı bir yürüyüş ile başladı
Nepal’de yeni başbakan seçildi Maoistler önderliğinde yürütülen Halk Savaşı sonucu krallığın yıkılması ile yeni bir siyasi sürece girilen Nepal’de, NBKP(M) ile hakim sınıflar arasındaki mücadele çeşitli araç ve yöntemlerle devam ediyor. Maoistler tarafından kurulan hükümetin parlamentodan çekilmesi sonrası uzun süredir hükümetin kurulamadığı Nepal’de, 4 Şubat tarihinde Nepal Komünist Partisi (Birleşik Marksist-Leninist) lideri Hhalnath Khanal’ın başbakan seçilmesi ile yeni hükümet kurulmuş oldu.
7 Ocak tarihinde başlayan ve 6 gün sürecek olan “Kapitalist sistemin krizi”,“Sistemin ve Medeniyetlerin Krizi” başlıklı 11’inci Dünya Sosyal Forumu’na dünyanın dört bir yanından 50 bin delegenin katılması bekleniyor. DSF’nin Afrika Koordinatörü Taoufik Abdallah, forumun yapıldığı Cheikh Anta Diop Üniversitesi’nde, binlerin izlediği ilk asamblede, “Bu forum dünyanın değiştiği bir ana denk geldi. Harekete geçmek, dünyayı değiştirmek bize bağlı.” dedi. Senegalli tarihçi Boubacar Diop Buuba da, “Forum dünyayı değiştirmeye katkıda bulunmalı. Dünyanın mazlumlarını temsil edenlerin aralarında konuşması büyük bir şans” diye belirtti.
Buenos Aires’li bir aktivist Beverley Keene de, forumun Afrika’da toplanmasının önemli olduğunu belirterek şöyle konuştu: “Şimdi bizim birbirimizden öğrenme zamanımız.” Son yıllarda özellikle sadece bir tar-
tışma platformu olarak kaldığı için eleştirilere hedef olan ve giderek ilgi kaybeden foruma bu yıl Brezilya’nın ilk işçi kökenli Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva’nın da katılması bekleniyor.
EKSEN
f ahmet hacalişi k. Ali baba ve son firavunun öğrettikleri unus’ta başlayan, Mısır ve Yemen’de devam etmekte olan halk hareketlerinin nasıl gelişeceği konusunda belirsizlikler devam ediyor. Tunus’ta çeyrek yüzyıl işbaşında kalan Ali baba, halkı sokağa döken bir halk ayaklanması ile ülkeyi terk etti. Mısır’a 31 yıl hakim olan Mübarek, hanedanı oğluna devretmeye hazırlanırken postmodern bir ayaklanmaya yakalandı. Uzatmaları oynamakla meşgul. Yirmi yıldır Yemen’e çöreklenen Ali Abdullah Saleh, Mübarek gibi oğluna iktidar yolunu hazırlarken halk tarafından alaşağı edilmek isteniyor. Bütün dünya sadece Mısır’da değil Arap dünyasındaki transformasyonun ne yönde gelişeceğini merak ediyor. Zira bölgedeki gelişmeler küresel güç dengelerini değiştirebilecek nitelikte. Bu yüzden bölgesel ve büyük güçler olup bitenler karşısında pozisyon almak ihtiyacını hissediyorlar.
T
Fransa’nın cici çocuğu Tunus, Kuzey kıyı şeridinde yaşayanlar nispeten refah içerisinde güneyde yaşayanlar ise yarı-göçebe, korkunç bir yoksulluk içinde iken uzun bir süre “istikrar” içerisinde oldu. Ama sosyoekonomik nedenlerle güneyliler kuzeye göç edip tüm özgürlüklerin rafa kaldırıldığı soygun ve talan rejiminin farkına vardığında artık yeter diyerek sokaklara döküldü. Bin Ali def olup gitti ama ordunun işbaşına getirdiği meclis başkanının, 23 yıllık dikta rejiminde suç ortağı olan Muhammed Gannuşi’yi bir kez daha işbaşına getirmesi, emperyalist güçlerin oyun kurucu rollerini bırakmadığına işaret etmekte. 23 yıldan bu yana eski rejimin devam etmesinde, eski sömürgeci Fransa ve AB’nin, çok uluslu tekelleri ve bankalarının çıkarları için Bin Ali’nin despot
ve talancı rejimini İslamcıların iktidarını önlediği bahanesine sığınarak son dakikaya kadar görmezden gelmesinin payı unutulmamalıdır. Nitekim Fransa Dış İşleri Bakanı son ana kadar Bin Ali’ye desteğini açıkça ifade etti. Hatta isyanı bastırmak üzere güvenlik güçleri göndermeyi bile önerdi. ABD ise sokak gösterileri başladığında “göstericilere” açık şekilde arka çıktı. Baştan itibaren Bin Ali’den hoşnut olmayan ABD iyi kurgulanmış bir proje ile süreç içerisinde rejimi zayıf düşürecek hamleler yapıp, orduya kitlelere karşı güç kullanmaması yönünde “telkinde” bulunarak askerlerin diktatörü yalnızlaştırması için gereken zemini hazırlayarak oyunu profesyonelce oynadı. Böylece bir yandan Mağrip’te eskisinden farklı, miadı dolmuş Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’nin yeni versiyonunu kullanıma sokma fırsatını yakalarken diğer yanda Fransa’yı geleneksel nüfuz alanından dışlamış oldu. ABD’nin laboratuar olarak kullanacağı yeni strateji/proje de Tunus ordusu yeni dönemde “ılımlı İslamcılarla” iktidar paylaşımında garantör rolü oynayacaktır. (Yarı askeri vesayet rejimi) Nitekim Ilımlı İslamcı hareket Ennahda lideri Raşid Gannuşi’nin siyasi sığınmacı olarak 21 sene kaldığı İngiltere’den apar topar getirilmesi de buna delalet etmekte. Kısacası Tunus bu satranç tahtasında bir piyon ve uygulamanın başarısı halinde diğer Arap ülkelerinde, özellikle Mısır ve Cezayir’de de projenin hayata geçirilmesi beklenmeli. Mısır, ABD ile stratejik ortaklığı, İsrail ile ilişkileri, enerji geçiş yolu stratejik Süveyş Kanalı, 80 milyonluk nüfusu, Arap ülkelerinde merkez ülke konumu itibariyle son derece kritik bir jeopolitiğe sahip. Bu nedenle ABD elebaşılığındaki emperyalizm için, ayaklanmanın sonuçları itibariyle Tunus’tan çok
Parlamentoda ki üçüncü büyük parti olan NKP(BML), Maoistlerin desteği ile 601 vekilden 368’inin oyunu alarak başbakanlık koltuğunu kazandı. Son oylama öncesi yapılan 16 oylamada hiçbir aday gerekli oyu alamaması nedeniyle başbakan seçilememişti. Yapılan seçimlerde Maoistlerin başbakanlık koltuğu dışında birçok önemli bakanlığı aldığı belirtiliyor.
farklı ve önemli. Nüfusunun yüzde 40’ı günde 2 doların altında kazanan, halkın üçte birinin yoksulluk içinde yaşadığı Mısır’daki halk ayaklanması göründüğü kadarıyla bir dönüm noktasında. Orta sınıf halkın “Bir milyonluk” bir gösteri için toplanması ve direnebilmesi hem siyasal iktidar ve hem de kendi gücü hakkındaki algısında köklü bir değişiklik yaratmış durumda. Mısır sokaklarındaki halk hareketinin sonucu ve Başkan Mübarek’in akıbeti ne olursa olsun Mısır artık eski Mısır olmayacaktır. 30 yıllık rejim son bulacak, siyaset yeniden yapılandırılacak, politikalarda önemli değişiklikler hayata geçecek. Bu değişimlerin etkisi uluslararası alanda da hissedilecek. Bundan en çok etkilenen iki ülke ise ABD ve İsrail olacak. Bu sebeple ABD şimdi yumuşak geçişin nasıl olacağının hesaplarını yapmakla meşgul. Ortadoğu’nun jeopolitik dengeleri hızla ABD ve İsrail aleyhine değişirken buna bir de Ortadoğu politikasında çok önemli bir yer tutan Mısır’ın eklenmesi ABD elebaşılığındaki emperyalizm için telafisi mümkün olmayan sonuçlara yol açacaktır. ABD Ortadoğu’da artan İran nüfuzuna karşı dengeyi tetikçisi İsrail, stratejik ortağı Mısır ve Sünni Arap krallıklarının işbirliği ile sağlıyordu. Arap dünyasında merkez ülke Mısır’ın düşmesi ile dengeler onarılmaz biçimde sarsılacak büyük ihtimalle ABD Ortadoğu’dan çekilmek zorunda kalacaktır. Diğer bir sonuç ise güvenlik devleti İsrail’in iyice yalnızlaşması ve operasyonel gücünün zayıflaması olacaktır. Zaten ABD’nin Irak fiyaskosu ile bölgede İran’ın ağırlığını artıran çekilme süreci başlamıştı. Yukarıdan aşağıya doğru hat üzerinde Irak, Suriye, Lübnan. Gazze’deki nüfuzuyla Ortadoğu’da oyun kurucu haline gelen İran, bu sayede bir taraftan ABD’nin
bölgedeki ortaklarının saltanatını daha ciddi şekilde tehdit ederken diğer yandan Mısır’ın düşmesiyle elini iyice güçlendirmiş olacak ve ABD’nin kendisini kuşatma politikasında daha da rahatlayacaktır. ÇIKARILACAK İLK SONUÇLAR 1-Gerek Tunus ve gerekse Mısır’daki halk ayaklanmaları bir bölüm hayalperestin zannettiği gibi asla bir devrim değildir. Açlık ve yoksulluktan bitap düşmüş kitlelerin, herhangi bir siyasal/sosyal projelerinin olmaması bir yana, onların öfkesini kaldıraç gibi kullanacak subjektif unsurun yokluğu bunu imkansız kılmaktadır. 2-Mısır ve Tunus’taki halk ayaklanmaları sonucu rejimin hemen tamamen çökmeyeceği gözle görülür bir hal almıştır. Tunus’da rejimin asker denetiminde devam ettirilmek istenmesi ve Mısır’da ABD’nin direktifleriyle ordunun gözetiminde yumuşak geçiş operasyonunun uygulamaya konulması göstergedir. 3-Artık bu tarihten sonra Ortadoğu Arap ülkelerinde güçlenen siyasal İslamı (Ortadoğu’daki tüm İslami hareketlerin fikir babası Müslüman Kardeşleri) tecrit etme politikaları sona erecek, çeşitli tonlardaki İslami hareketler siyasi iktidarların ortağı olacaktır. Daha sonraki süreçte siyasal İslami hareketlerin iktidara tek başına sahip olup olmayacakları ise meçhuldür. 4-ABD’nin artık tek başına oyunu kuramadığı, tepe noktasından inişe geçtiği bir kere daha anlaşılmıştır. 5-Halk hareketleri, sadece diktatörlüklerin devrilmediğini, küresel emperyalist kapitalizmin de çöktüğünü bize göstermiştir.
18-19_Layout 2 2/9/11 3:00 PM Page 1
10-20 ŞUBAT 2011 Halkın Günlüğü
Gerçek çözüm devrimci DOSYA
KÜRT ULUSAL SORUNU
Röportaj soruları
4 ❶››
87 yıldır devam eden Kürt ulusal sorununu gelinen aşamada nasıl değerlendiriyorsunuz? Devletin ve PKK’nin bu soruna yaklaşımı doğru bir yaklaşım mıdır? ❷›› AKP tarafından hayata geçirilmeye çalışılan “açılım” politikalarının asıl amacı sizce nedir? ❸›› PKK 2011 genel seçimlerine kadar ateşkes ilan etmişti. Ancak Türk devleti her zamanki gibi gerillaya dönük operasyonlarına ve halka dönük saldırılara devam ediyor. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? ❹›› Demokratik Özerklik tartışılıyor kaç zamandır. Sizce nedir bu Demokratik Özerklik? Bu coğrafyada yaşam bulma şansı var mıdır? ❺›› Kürt ulusal sorunu ve Kemalizm arasındaki ilişkiyi nasıl tarif edebiliriz? Dünden bugüne PKK’nin Kemalizm ve devlet olgusuna yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? ❻›› Görünen ve görünmeyen yanlarıyla birlikte gelişmelerin arka planını ele aldığınızda, sürece dair izlenimleriniz, kanaatleriniz ve öngörüleriniz nelerdir? ❼›› Silahlı mücadele miadını doldurmuş mudur? PKK silahlı mücadele vermeseydi bugün bunları konuşuyor olacak mıydık?
‘
Emperyalizmin son 30 yıldır “ulusal sorunları” kendi çıkarları için tasfiyeye yönelen politikaları karşısında; emekçilerin birliği ve mücadelesi zemininde “kardeşleşme” hedefiyle Halkların Kardeşliği şiarını, karşılıklı tam hak eşitliği ilkesi temelinde savunmayı, en temel görevlerden birisi olarak saymaktayız
DHF Demokratik Haklar Federasyonu
Çözüme yaklaştık söylemleri gerçekçi değil
❶›› Öncelikle, böylesine tarihsel öneme sahip ve güncel politik belirleyiciliği olan bir konuda, farklı politik kesim ve bireylerle sürdürmekte olduğu tartışma için Halkın Günlüğü Gazetesi’ne teşekkür etmek gerektiğini düşünüyoruz. Bugün, emperyalizmin dünya genelinde ulusal sorunları “çözme”yi kendisine misyon edindiği ve uluslararası güçler dengesinin de doğalında, ulusal hareketleri burjuva – feodal sınıf güçleri zemininde masaya oturmaya zorladığı bugünkü tarihsel koşullarda, ülkemizin başlıca çelişkilerinden birisi olan Kürt ulusal sorununda, gelinen aşama son derece kritik bir önem kazanmış bulunmaktadır. Geride kalan 87 yıllık zaman diliminde Kürt ulusal mücadelesinin önemli mesafeler kat ettiği tartışmasız bir gerçektir. Fakat tayin edici soru, bu önemli kazanımların, gelişmelerin doğru bir mecrada ilerleyip ilerleyemeyeceğidir. Bu noktada, özellikle son dönemlerde gerek devlet cephesinden gerekse de PKK cephesinden ifade edilen “çözüme yaklaştık” söylemlerini doğru ve gerçekçi bulmadığımızı ifade etmek isteriz. Bu kritik öneme sahip meselenin bütün yönleriyle ve farklı politik öznelerle masaya yatırılması; devrimci dinamizmini muhafaza etmekle birlikte pratik-politikada emperyalizmin ve uşak bölgesel güçlerin siyasal arenasında ulusal sorunun çözüm zeminini yoklayan Kürt ulusal hareketinin içerisine girdiği bu yanlış yönelimin dostane ve yapıcı bir tarzda eleştirilerek düzeltilmesinde küçük de olsa bir etkide bulunulması; uluslararası emperyalist güçlerin ve onların uşağı iktidarların sahte çözüm önerilerinin teşhir edilmesi ve nihayetinde de
bu sorunun devrimci çözümünün tartışılarak kitlelere taşınması gerekmektedir.
❷›› ABD’nin başını çektiği ve AB’nin destekçisi olduğu emperyalist kampın, adına Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) dediği işgal, ilhak, sömürü ve zulüm fırtınası, Ortadoğu halkları üzerinde kuvvetle esmeye, mazlum halkları kavurmaya devam ediyor. AKP, 2000’li yıllarda, işte bu büyük ve kapsamlı projenin ülkemizdeki ayağında, son derece etkili bir operasyonel kuvvet olarak hükümet koltuğuna getirildi.Ve o günden bu yana emperyalizme uşaklıkta sınır tanımıyor. Bu gerçeklik dikkate alındığında “açılım” politikalarının büyük bir aldatmacadan başka bir şey olamayacağı rahatlıkla görülmektedir. Hakim sınıflar, “açılım” politikalarıyla ezilen milyonları kendi kaldıraçları haline getirmeye çalışmaktadır. Kürtlerin, Alevilerin, Çingenelerin ve diğer ezilen kesimlerin bilinçlerinin bulandırılması ve devletin yedeği haline getirilmesi açılımların temel gayesidir. Hakim sınıflar bir taraftan bu amaca ulaşmaya çalışırken diğer taraftan da Kürtleri, Alevileri, Çingeneleri sinsi bir şekilde inkar etmiş, asimilasyon politikalarını devam ettirerek bu kesimleri Türkleştirmeye, Sunnileştirmeye çalışmıştır. Açılımların kamuoyu ile paylaşılan “sonuç metinlerinde” bunlar sabittir.
❸›› Bilhassa son yirmi yıl içerisinde, dünya genelinde, birçok devrimci, demokratik hareketin sisteme doğrudan yönelen devrimci eylemlerinin şiddet yoluyla tasfiyesinin ardından, güçlü bir ideolojik saldırı dalgası altında, programatik rotasını emperyalist-kapitalist dünya düzeni sınırları içerisine çektiğine tanıklık ettik. Kürt ulusal hareketi, emperyalizm ve uşağı Türk hâkim sınıfları için, olası bir tehlike taşıyan ve hala da törpülenerek tasfiye edilmesi gereken bir olgudur. Bu sürecin çeşitli detayları, ayrıntıları bulunmaktadır. Fakat saldırıların sebeplerinden en önemlisi kanaatimizce budur.
Kemalizm ve özerklik
❹›› DHF, Eylül 2010’da yapılan anayasa referandumunda, çeşitli milliyet ve inançlardan işçilerin, köylülerin, emekçilerin ve ezilenlerin halk anayasası taslağını kamuoyuna deklare etmiş ve bu konudaki programatik görüşlerini duyurmuştu. DHF, Kürt ulusal sorununda, “Ulusal Bölgesel Özerklik” çözümünü savunmaktadır. Yanı sıra DHF, Kürt ulusunun “ayrı bir devlet kurma” ya da ulusal bölgesel özerklik yoluyla diğer ulus, milliyet ve inançlara mensup ezilenlerle birlikte yaşama hakkını kendi iradesiyle kullanması gerektiğine inanır. “Demokratik Özerklik” tartışması altında Kürt ulusal hareketinin ileri sürdüğü taleplerin, bizim çözüm önerimiz olan “Ulusal Bölgesel Özerklik” ile çakışan yanları bulunmaktadır. Fakat Kürt ulusal hareketi,
düzenin sınırları içerisinde kalarak “özerklik” talep ederken; DHF ancak ve ancak mevcut düzen bir devrim yoluyla değiştiği koşullarda önerdiği “özerklik” projesinin hayata geçebileceğini savunmaktadır. Bu bakımdan “Demokratik Özerklik” talebiyle hemfikir değiliz.
❺›› Ülkemiz devrimci-demokratik hareketlerinin, devletin niteliği, Kemalizm gerçekliği gibi konularda önemli açmazları olduğunu düşünüyoruz. Bu temel konularda dünden bugüne taşınan hataların, bir çok partinin, örgütün sağa veyahut sola savrulmasında önemli etkenlerin başında geldiğini düşünüyoruz. Çünkü bir hareket üzerinde faaliyet yürüttüğü yerin tarihsel-sınıfsal gerçekliğini, dostlarını, düşmanlarını hiçbir tereddüte yer bırakmayacak şekilde biliyorsa, doğruları hakim kılma yolunda etkili adımlar atabilir. Fakat doğru-yanlış konusunda ufkunuz burjuva-feodal gericiliğin ufkunu aşmıyorsa yanlışa sürüklenmeniz kaçınılmaz olur. İki dilli yaşam yaygınlaştırılmalıdır
❻›› DHF’nin kesin olan görüşü şudur ki Kürt ulusuna özgürlük ancak ve ancak çeşitli milliyetlerden emekçilerimizin yükselteceği bağımsızlık, halk demokrasisi ve sosyalim kavgasıyla gelecektir! Bu temel savunu, Kürt ulusal mücadelesine karşı kayıtsız kalmak anlamına gelmez. Aksine hakim sınıfların Kürt ulusuna yönelen kapsamlı saldırıları karşısında Kürtlerin demokratik hakları ve özgürlükleri
18-19_Layout 2 2/9/11 3:00 PM Page 2
kürt ulusal sorunu dosya
bir zeminde gelişebilir
için mücadeleyi, dayanışmayı yükseltmek gerekmektedir. DHF bu konuda şimdiye kadar var olan çalışmalarını, gücü ve gerçekliği oranında, daha da geliştirme kararlılığındadır. Kürt ulusal hareketinin eksiklerini, yanlışlarını dostane bir şekilde eleştirmek, kimi önemli konularda farklı fikirlere sahip olmak, hemen her konuda ayrı yerlerde durmayı beraberinde getirmez, getirmemelidir. DHF, dostlarının yanlışlarını eleştirirken doğrularını sahiplenme ve kapsamlı saldırılar altında dayanışmayı yükseltme tutumunda ısrar edecektir. Bu bakımdan Kürt dilinin “iki dilli yaşam” kapsamında sahiplenilmesi ve yaygınlaştırılması konusunda DHF kimi adımlar atmıştır, atacaktır. Benzer içerikteki bir çok önemli konuda DHF üzerine düşeni yerine getirecektir. Sonuç olarak; bu mücadeleler içerisinde, emperyalizmin son 30 yıldır “ulusal sorunları” kendi çıkarları için tasfiyeye yönelen politikaları karşısında; emekçilerin birliği ve mücadelesi zemininde “kardeşleşme” hedefiyle Halkların Kardeşliği şiarını, karşılıklı tam hak eşitliği ilkesi temelinde savunmayı, en temel görevlerden birisi olarak saymaktayız. Ülkemiz ezilenleri, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda yürüttüğü hak talepleri mücadelesi içerisinde; ortak programda birleşerek ve her türlü ideolojik ve politik saldırıyı, emeğine ve geleceğine sahip çıkma temelinde yücelttiği mücadelesiyle göğüsleyecek; büyük bir halk hareketi yaratarak bertaraf edecektir! v
‘
Çerçeve şu; bu güne kadar kazanılmış olan hak ve konumun garanti altına alınması ve bunun uluslararası sözleşmelerdeki gibi tanınması. Bunun bugünkü toplumda gerçekleşemeyecek bir şey olmadığını düşünüyorum.
Ertuğrul KÜRKÇÜ
PKK’nin iradesi olmaksızın çözüm olamaz
❶›› Türkiye’de artık bu bir soru olmaktan çıktı. Herkesin, bütün tarafların aşağı yukarı net olarak kabul ettiği, az çok anlamaya başladığı şey, Kürt halkının varlık ve haklarının inkârından kaynaklı bir sorunla karşı karşıya olduğumuz. Bunun sadece Türkiye’de değil aynı zaman da İran’da, Irak’ta, Suriye’de de kökleri olan bir sorun olduğunu, Kürdistan‘ın bölünmesi ve dört ayrı devlet tarafından baskı altına alınmış olmasına Kürtlerin gösterdiği tepki ve kendi kimlik ve haklarını elde etme çabasından kaynaklandığını hepimiz biliyoruz. Yani Kürt sorunu dediğimizde sorun Kürtler değil, aslında Kürtlerin varlık ve haklarını inkar eden devletlerdir. Ama böyle yerleştiği için “Kürt Sorunu” argümanını kullanıyoruz. Bu durum aşikâr ve bugün Türkiye’yi yö-
netenler de bu sorunun varlığını kabulleniyorlar. Bugün PKK Kürt meselesinin Türkiye’de hem sorunun gündeme getirilmesi hem de çözümü noktasında anahtar bir rol oynuyor. Ben PKK’nin iradesi olmaksızın Kürt sorununda bir çözüm olacağı kanısında değilim. PKK’nin iradesi özellikle Öcalan’ın yakalandığı 99’dan bu yana giderek artan bir biçimde Türkiye’nin sınırları içinde, bir demokratik haklar bileşkesi olarak Türkiye anayasasının değişmesi, bu çerçevede Kürtlerin özerkliğinin tanınması yönünde giderek sistematik bir hal alıyor. Bu açıdan da baktığımızda Kürtler ve PKK aslında bir barış dinamiği olarak çalışıyor ama Türkiye’deki hakim sınıfların buna eşlik edemediğini bu çözüm ve barış fırsatını değerlendiremediklerini düşünüyorum. Çünkü neresinden bakarsanız bakın ezilen bir halkın ayağa kalkarak kendi haklarını elde etmeye çalışması devrimci bir gerilim yaratıyor ve Türkiye’yi yönetenler bu devrimci gerilimden doğan talepleri doyurabileceklerinden çok büyük bir kuşku duyuyorlar. Öte yandan önerdikleri hiçbir şey, şimdi aslında fiilen kendi özgürlüğünü yaşamaya başlamış olan bu halkı tatmin de etmiyor. Bu nedenle bir duraksama döneminden geçiyoruz, AKP’nin bir çözüm inisiyatifi alır görünmesine rağmen. Çözüm esas olarak Kürtlerin hakları ve özgürlüğüne değil de Türkiye Cumhuriyeti devletinin güvenliği ve bir bölgesel güç iddiasına bağlı olarak bir şekilde içerilebilir gibi gözüktü AKP’ye. Yani ABD’nin Iraktan çekilmesi sonrasında Kuzey Irak’ın Türkiye’nin hegemonyasına terk edileceği, bu çerçevede Kuzey Irak Kürtleri ile yapılabilecek anlaşmaların Türkiye Kürtleri’ne de yansıtılabileceğine dair bir düşünce, görüş belirli bir süre hâkim oldu. Bu gün devlet yemin etse “milliyetçilikten vazgeçtim” diye milliyetçilikten vazgeçmeyecek hatırı sayılır bir topluluk oluştu. Medyada, bürokraside, üniversitede, iş dünyasında, yoksullar arsında, emekçiler arasında, sendikalarda nereye bakarsanız bakın bunu görüyorsunuz. Dolayısıyla bu sivil daha doğrusu tabandaki milliyetçiliği, Kürt meselesinin çözümüne ikna etmek, razı etmek bambaşka mekanizmaları da gerektiriyor. Yani ben o yüzden hem sol, hem demokratlar için, hem Kürt hareketi için sorunun çözümünün tek taraflı, yukarıdan olmadığını düşünüyorum. PKK’nin de savaş cephesinde yürüttüğü eylemler, daha sonra edindiği inisiyatifler vs. sorunu bir olgunluk düzeyine getirdi ama çözüm için daha pek çok oyuncunun işin içerisine girmesi lazım o nedenle. PKK bu konuda belirleyici olsa da çözüm için tek unsur değil, bunu her denemede görüyoruz. Bu çerçevede Kürtlerin yanı sıra Türkiye’de sosyalist hareketin, devrimci hareketin, demokratların, entelektüellerin, akademisyenlerin oynayacağı pek çok rol var ve bunlar henüz oynanamıyor. Çünkü bu kesim çok büyük ölçüde CHP’ye bakıyor oradan işaret bekliyor. Bir şekilde, devlet güvencesine dayanarak hareket etmeye yatkın ve alışık bir kesimden söz ediyoruz. CHP henüz bu olgunluk düzeyine gelmediği için cesaretsizlik ortada.
Devletin çözüm önerisi tasfiyeyi öngörüyor
❷›› Bu tablo çok açık aslında. AKP sözcülerinden bir başbakan danışmanı, Adana milletvekili Ömer Çelik, bu proje ortaya atıldığında çok açık konuştu. Dedi ki: “Biz hayat sahası arıyoruz Ortadoğu’da”. Bu tıpkı Almanya’nın 2.Dünya Savaşı öncesinde genişlemeye yöneldiğinde kullandığı retorikti. “Devlet aklı bunu gerektirir” dedi. Özetle, “Biz o açılımı yaparken fantazilerden hareket etmiyoruz. Bu bir devlet önerisidir” demeye getirdi. “Silahlı kuvvetler de bunu düşünüyor, gizli servislerle de hem fikiriz. Dolayısıyla askeriye, bürokrasi,hükümet aynı hatta buluşmuştur”u ima etti. g devamı sayfa 20’de
20-21_Layout 2 2/9/11 3:04 PM Page 1
20 dosya
Halkın Günlüğü 10-20 ŞUBAT 2011
19. sayfanın devamı
Ben bunun doğru olduğunu düşünüyorum. Geçmişte birbiriyle bu kadar çelişmiş olan güçlerin, yani ordunun ve hükümetin, aynı doğrultuda birleşmiş olmasının en önemli nedeni, Kuzey Irak’ta nüfuz sağlamanın kaçınılmaz olarak Türkiye Kürtleriyle de ilişkilerde bir değişiklik, bir tanınma gerektiriyor olmasıyla ilgiliydi. Nitekim bu, ABD, Türkiye ve Irak hükümetiyle, Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetim’i arasındaki güvenlik antlaşmalarını doğurdu. Bu, böyle bir sahada Türkiye’nin nüfuz sahibi olması, petrol geçiş yollarının bir şekilde Türkiye’nin denetimine bırakılması; Türkiye’nin bölgede bağımsız bir aktör haline gelmesine, belli bir dereceye kadar özerk hareketlerine onay verilmesi demekti. Bu, Türkiye’yi yönetenlerin ve sermaye sahiplerinin gözünü kamaştırdı. Çünkü Irak mühim bir pazar, Irak’ın imarı herkesin iştahını kabartıyor. Dolayısıyla Türkiye hükümetleri “bunun için eğer Kürtlerin haklarını bir nebze tanımamız gerekiyorsa tanırız. Ne olacak önemli olan devletin çıkarları ve güvenliğidir, çatışmanın son bulmasıdır” dediler. Ve bu işe girişirken Kürtlerin beklentilerini yanlış ve eksik yorumladılar. İkincisi Kürt özgürlük hareketinin karşısında dini esas alan İslam kardeşliğine dayalı bir Kürt kimliğinin çabucak güç kazanabileceğini ve PKK’yi dengeleyebileceğini düşündüler. Bence durumu doğru analiz etmediler. Bu çok kaba bir yorumdu. Çünkü özgürlük hareketinin bölgedeki inanç sahipleriyle bir çatışması zaten yoktu. Orada Kürtler arasındaki daha çok bir mülkiyet tartışması,zengin yoksul tartışmasıydı bir şekilde. Nitekim AKP araya kama sokmak için derinleştirdikçe çatışmayı, aslında referandum öncesinde hepimiz net olarak gördük: Kürdistan’da insanlar inananlar, inanmayanlar diye değil zenginler, yoksullar diye ayrıştılar. Anayasaya “evet” demek için Kürdistan’ın zenginleri sıraya girerken, yoksulları da boykot tarafına doğru yaklaştılar.
❸››Çözüm önerisi esas olarak güvenliğe dayalı olduğu için Kürtler arasında taraftar bulmadı. Bu, PKK’yi barışta bir aktör olmaktan çıkartmayı, tasfiyeyi öngörüyordu. Buna karşı PKK direndikçe, sınıf kutuplaşması altında Kürt özgürlük hareketinin açık alanda siyaset yapan unsurları giderek sola doğru meylettikçe, solda karar kıldıkça KCK operasyonları esas olarak Kürt özgürlük hareketinin işçi sınıfından yana, radikal demokrasiden yana unsurlarını tırpanlamaya başladı. Şu an yaklaşık 1500 insandan söz ediyoruz, bunları dikkatle izlerseniz 2009 yerel seçimlerinde, DTP’nin seçim kampanyasını emek ve özgürlük ekseninde sürdürmek için çaba göstermiş, bunun için çalışmış çok değerli bir kadro bütünü olduğunu görürsünüz. Ve bir KCK operasyonuyla tasfiyeyi hedeflediler. Fakat bence onlar her adımda gerilemek yerine mücadeleyi bir kademe daha ileri götürmeyi başarıyorlar. Demokratik özerklik bize de lazım
❹›› Demokratik özerlik önerisini hem savaş sebeplerini ortadan kaldıran, yeni bir çatışma, yeni bir silahlı karşı karşıya geliş dinamiği yaratmayan, öbür taraftan da kazanılmış her şeyi güvence altına almayı gözeten ve bunlara Türkiye’nin mevcut rejimi içerisinde teminat sağlamaya çalışan bir öneri olarak görüyorum. Tabii teorik olarak bakarsak bu ikisi çok uzun süre bir arada yaşayamaz, çünkü önerdikleri demokratik özerlik aynı zamanda “kapitalist olmayan”
bir ekonomi kurmayı da öngörüyor. Şimdi bu tabii, söylemesi kolay, yapması zor bir şey. Üzerinde çokça konuşmak ve düşünmek lazım: Bir yerde bir ekonomi, bir yerde başka ekonomi olabilir mi tek bir piyasa olduğu sürece. Ama bu çok radikal bir teklif. Benim gördüğüm kadarıyla Kürt özgürlük hareketine haklar bağlamında destek vermiş olan kimi liberaller, Yeni Şafak yazarları, Taraf’ta yazanlar, Radikal’de yazanların kimileri, bunların hepsi Kürt meselesinin tanınması konusunda Kürtlere hep destek vermiş, fakat sıra demokratik özerlik çerçevesinde yeni bir toplumsal kuruluş iddiasıyla yüzleşmeye gelince “ne oluyoruz yahu” dediler. “Kapitalizm nereden çıktı, niye kapitalizmle meseleniz var sizin” diye azarlamaya başladılar Kürtleri. Çok kaba ve küstah yazılar gördük. Üstelik bunlar sadece hükümetten değil, liberal kesimden de geldi. Belli ki demokratik özerklik önerisi, boyun eğme değil, Kürt Özgürlük Hareketi’nin kendisini TC’nin kurucu öğesi olarak devreye sokma önerisidir. Bu açıdan da hem seçkinler katında, hem sermaye katında, hem de bunların ideologları katında tasvip görmüyor. Tabii bu durumun şöyle bir riski var açıkçası, bunu kabul etmek lazım: Türkiye sosyalist hareketi bu projeye eşlik etmek bakımından ruhen hazır olabilir ama onun seferber edebileceği kitleler nüfusun çok küçük bir bölümünü ifade ediyor şu an. Geri kalanlar ise kararsız, ilgisiz ya da karşı. Bu kadar çok sosyal karşı karşıya geliş içerisinde yol almak zor ama burada bir tarihi iddia var ve başka koşullarda,
aşağıya, “Prusya usulü” dediğimiz bir yol izledi. Yani feodal yapıların ve sınıfların tasfiyesini değil, onların burjuvalaşarak hâkim sınıf konumuna yükseltildiği bir yoldan gitti. Kemalizm Türkiye’yi Prusya imparatorluğunun şansölyesi Bismarck’a da atfedildiği gibi “kan ve demirle” birleştirdi ve Türkiye’de kapitalizmin iktisadi alt yapısını yarattı. Fakat kapitalizm kaçınılmaz olarak farklılıkları, her şeyden önce sınıf farklılıklarını, buna bağlı olarak diğer bütün farklılıkları, toplumsal, cinsiyet farklılıklarını, etnik kimlik farklılıklarını, bölgesel farklılıkları, eşitsizlikleri derinleştirmeden yaşayamayacağı için, eski rejim Türkiye’de çok cılız bir sivil toplum, çok cılız bir ekonominin olduğunu ve devletin bunla kıyas kabul etmeyecek kadar güçlü olduğu bir dönemde edindiği hakimiyetini her şeyin farklılaştığı, çoğullaştığı yeni koşullarda sürdüremez oldu. Dolayısıyla devletin meşrulaştırıcı ideolojisi şu an krizde. Şimdi bunun neyle ikame edileceğine dair egemen sınıfta derin bir kaygı var. Bir bölümü için bunun faşizmle ikame edilmesi şart, bir başka bölümü bugünkü AKP yönetimi içinse eski rejim dinsel değerlerle pekiştirilmeli, ikame edilmeli. Dolayısıyla Kemalizm’in krizi aynı zamanda devletin meşruiyeti krizi olarak da ortaya çıkıyor. Bu çerçevede Kürtlerin itirazları ve kendi kimliklerini, varlıklarını yeni projeye bağlı olarak ortaya koymaları aslında gerçekleştiği takdirde Kemalist doktrine göre inşa edilmiş, meşruiyetini buradan alan,12 Eylül’de iyice sivriltilmiş olan, yurttaşı Türk ve Sünni sayan yaklaşım esas olarak ortadan kalkacak. Mantıken böyle olması gerekir. Fakat bunun gerçekleşmesi, dediğimiz gibi, esaslı bir krize yol açacağı için bu gün Türkiye’de kendi varlık ve kimliklerini bu yaklaşım altında güvencede gören, son zamanlarda “beyaz Türkler” diye ifade ettiğimiz kesim buna büyük bir reaksiyon halinde yeniden 1920’lere dönebilmenin arayışı içerisinde. Şimdi bu bile, aslında bir reaksiyon olmakla beraber, bize Kemalizm’in artık bütünleştirici ve birleştirici bir doktrin olmaktan çıktığını gösteriyor. daha olgun politik koşullarda Türkiye’de çok fazla devrimci referans yaratabilirdi. Türkiye’nin tamamının dönüşmesi lazım. O yüzden demokratik özerklik bize de lazım. İstanbul özerk olarak yönetilmeli, Ankara da özerk olarak yönetilmeli, halk kendini yönetmeli. Zaten “demokrasi” dediğimiz zaman başka bir şey anlamıyoruz, 4 yılda bir oy kullanmaktan daha fazla bir şeyse demokrasi. DTK ya da BDP Kürtlere Türkiye’den ayrılmayı değil, Türklere Türkiye’yi demokratikleştirmeyi teklif ediyor. Bu bence kabul edilebilir bir teklif ama kim için? Bizim için kabul edilebilir, Türkiye’yi yönetenler içinse çok zor. Çünkü Türkiye’de bu manada demokratikleşme aslında bir devrimci kriz demektir. Onlar da bunu bizim kadar görüyorlar.
❺›› Aslında Öcalan’ın görüşleri dışarıya çok parçalı geliyor ve bazen birbiriyle çelişiyor gibi gözüküyor. Ama genel olarak Kürt özgürlük hareketine egemen olan yaklaşımı biliyoruz bu bakımdan birinci dereceden getirdikleri eleştirilerde çok tartışılacak bir şey yok. Çünkü Kemalizm esasen Osmanlı’dan arta kalan, çok kültürlü, çok uluslu bir nüfusun içinden devlet gücüyle bir millet çıkarmak için kurgulanmış, başlıca tarihsel amacı bu olan bir doktrin. Dolayısıyla Kemalizm’de her şeyin kaynağı devlet ve Türklük. Şimdi devlet ve Türklüğün merkezinde rol oynadığı bir doktrinin çoğulcu, çok kimlikli, çok sınıflı bir yeni toplumla çelişkisi gerilimi buraya doğru getirdi. Türkiye kapitalizmin gelişmesi bakımından yukarıdan
Barışın zamanı geldi mi?
❼›› Silahlı mücadeleyle kat edilecek olan mesafenin çoğunun kat edildiğini düşünüyorum. Her iki taraf açısından da. Fakat miadını doldurduğunu bizim söylememizle son bulmayacak çatışma. Bu tamamen şuna bağlı: Ortaya bunun yerine başka bir mekanizma çıkarılmadığı sürece bunların ortadan kalkmayacağını görmemiz lazım. Esas soru bence şu: Barışın zamanı geldi mi, bunu kurmak için bir irade var mı? Bunu kurmak için bir irade yoksa eller tetikte duracaktır çatışılmasa bile. Türkiye’ye baktığımız zaman şu kadar yüz bin asker buralarda, bu bölgelerde çatışmaya hazır ve çatışmakta olan güç olarak konuşlanacaksa öbür taraftan da insanlar dağda yaşamaya ve çatışmaya devam edeceklerse bizim miadını doldurdu dememizin çok büyük bir anlamı yok. Kürtlerle buna bakmamız lazım. Gördüğüm kadarıyla Kürtlerin hepsi şu söylediğimiz çerçevede silahları bırakmaya hazırlar. Ama böyle bir çerçeve olacak mı? Bence asıl soru bu. Çerçeve şu: Bu güne kadar elde edilmiş, kazanılmış olan hak ve konumun garanti altına alınması ve bunun uluslararası sözleşmelerdeki gibi tanınması. Bunun bugünkü toplumda gerçekleşemeyecek bir şey olmadığını düşünüyorum. Çok mütevazı bir talep. Fakat buna henüz net bir “evet” cevabını kimseden duymadığımıza göre müzakere masasında -eğer bir gün oturulacaksa- herkes tabancasını yanında tutacak, öyle gözüküyor. v
20-21_Layout 2 2/9/11 3:04 PM Page 2
f
10-20 ŞUBAT 2011 Halkın Günlüğü
kültür sanat 21
Vadide kimler dolaşıyor
İçinden geçtiğimiz şu günlerde, yüzlerce sinema salonunda, bilbordlarda, televizyon reklamlarında, üç kişinin İsrail devletini dize getirdiği, ezilen bölge halkının intikamını alan bir sinema filmi ile karşı karşıyayız; Kurtlar Vadisi Filistin
ile başlayan film boyunca, tam bir hayal ürününün yansımaları ile karşılaşıyoruz. Hatırlanacağı üzere Gazze’ye gitmek için yola çıkan Mavi Marmara adlı gemi bütün dünyanın canlı olarak izlediği bir katliam ile İsrail tarafından Filistin’e sokulmamış ve yaşanan bu katliam sonrası TC, tam bir ikiyüzlülükle İsrail’e “meydan okumuş” ve oldukça organize bir şekilde ABD tarafından geliştirilen politikalara uygun olarak bölge halklarının sempatisini kazanmaya çalışmıştır. İsrail ile on yılları bulan stratejik bir işbirliği ve ilişkisi içerisinde olan ve bölgede İsrail’den sonra ABD’nin Truva atı rolüne soyunan TC’nin, İsrail ile olan ilişkilerini konumuz olmadığı için geçerek filmimize geri dönelim.
Birileri özel eğitimli üç kişi ile Ortadoğu halklarının başına musallat olmuş İsrail devletinin birkaç günde dize getirileceğini söylese, herhalde güler geçer ya da bu cümleleri kuranın mantıktan yoksun olduğu sonucuna varırız. Fakat içinden geçtiğimiz şu günlerde, yüzlerce sinema salonunda, bilbordlarda, televizyon reklamlarında, üç kişinin, İsrail devletini dize getirdiği, ezilen bölge halkının intikamını alan bir sinema filmi ile karşı karşıyayız; Kurtlar Vadisi Filistin.
Filmde İsrail tarafından Filistin halkına yönelik olarak on yıllardır uygulanan katliam, baskı, sindirme ve teslim alma politikaları oldukça başarılı bir şekilde kullanılarak, TC bir kurtarıcı ve kahraman pozisyonuna sokulmaya çalışılmıştır. Sözde kardeşlik mesajlarının verildiği filmde, TC oldukça “mazlum”, “haklının yanında” ve TC tarafından yetiştirilen özel eğitimli ajanlar da merhamet sahibi, vicdanlı, insan sevgisi ile dolu birer kahraman olarak sunulmakta. Kaba şiddet görüntülerinin dışında sinema sanatı olarak herhangi bir şeyin olmadığı film ile yıllar önce Yeşilçam’da yapılan Malkoçoğlu, Battalgazi vb. filmlerde sunulan politikanın modern bir versiyonu ile karşı karşıyayız. Sinema sektörü hakim sınıflar için nasıl bir manipüle aracıdır, bunu çarpıcı bir şekilde görebiliciğimiz örneklerden birisidir; Kurtlar Vadisi Filistin.
15 Ocak 2003 yılında “bu bir mafya dizisidir” sloganı ile ekranlara merhaba diyen ve sekiz yıldır her hafta perşembe günleri büyük bir kitleyi televizyon başına oturtan bir dizi-film serisinden bahsediyoruz. Ülkemizde ve dünyada yaşanan birçok güncel gelişmeyi işleyen, yayınlananların gerçekle alakası olmadığı iddia edilse de, konjöktürel gelişmelere göre şekil alan, TC ta-
f
rafından on yıllardır yapılan her türlü baskıyı, katliamı ve devlet terörünü meşrulaştırmaya çalışan, dönem dönem ortaya çıkan gerçeklerle bizzat sistem tarafından hazırlanan bir dizi-film serisi olduğu netleşmiş olan, bir saldırı aracının adıdır Kurtlar Vadisi. 1996 yılında bir kaza sonucu ortaya çıkan belgelerle tümden teşhir olan devlet, kendisini aklamak için başvurduğu onlarca yoldan sonra, Kurtlar Vadisi dizisini devreye koymuş ve tescilli katilleri bu dizi-filmler vesilesiyle birer kahraman gibi göstermeye çalışmıştır. Kurtlar Vadisi, Kurtlar Vadisi Terör, Kurtlar Vadisi Irak derken serinin son filmi Kurtlar
Vadisi Filistin 28 Ocak 2011 tarihinde vizyona girdi. Kurtlar Vadisi ile devlet- mafya ilişkilerini, Kurtlar Vadisi Terör ile “Terör” sorununu, Kurtlar Vadisi Irak ile 2003 yılında Irak işgali sonrası “gerilen” ABD-TC ilişkileri ve sonrasında “Türk subaylarının” kafalarına geçirilen çuval olayını ele alıp devleti aklamaya, kahramanlaştırmaya çalışan Vadi ekibi, son olarak Kurtlar Vadisi Filistin ile Mavi Marmara olayı sonrası dünya gündemine oturan TC-İsrail ilişkilerini ele alıyor. Kurtlar Vadisi serisinin “ölümsüz” kahramanları olan Polat, Memati ve Abdülhey’in, Filistin’de, İsrail askerlerini birer birer öldürdüğü, oldukça etkili aksiyon sahneleri
muzaffer oruçoğlu
ANTAGONİZMA
Sürüden halka
T
anrının oğluna 30 yıl secde ettiler. Piramitlerin mezar odalarından çıkmaya başladılar en sonunda. Dört beş bin yıl önce yaptıkları yüzlerce piramidin altından, her biri beş on ton, 20 ton olan ve köle kelleleri gibi üst üste binen milyonlarca kesme blok taşın altından çıkmaya başladılar, Mimar İmhotep’in torunları. Nil’in batı kıyısından, yüz binlerce kölenin ayak izleriyle nakışlanan Giza Platosu’ndan, yani 4500 yıllık bir menzilden ‘gizemli ve dilsiz’ bir edayla güneşin doğduğu noktaya, Güneş Tanrısı RA’ya bakan, insan başlı, aslan gövdeli Büyük Giza Sfenksi, Arapların ‘Abu el Hol’ dedikleri Dehşet’in Babası, hayretler içindedir. Kullar mezar odalarından çıkmış, ön ayaklarının arasındaki sunakta kurban kesmeden, Tanrı’nın Oğluna karşı, büyük kentin büyük meydanında, Tahrir’de toplanmışlardı.Tanrının Oğlu ve kendisinden sonra tahta oturacak olan oğlu, meydanda yıkıcılar sürüsü haline gelen kul sürüsünün homurtusunu, korku ve suçluluk duygusuyla dinlemektedir. Huzurun ve sükûnetin timsali olan meydan, meydan olmaktan çıkmış, lâbirente dönüşen bir isyan hiyeroglifi görünümüne girmiştir. Tanrının oğlu, Ehramların en büyüğüne bakmakta ama onu görememektedir. Üç ayda bir toplanan 100 bin kölenin, kıtalar halinde ölüler vererek 30 yılda
tamamladıkları Keops Ehramı’nın 2 milyon 300 bin adet blok taşı tarihsel uykusundan sıyrılmış, tek tek insan suretine girmiş, gelip meydanı mı zapt etmişti yoksa? Sarayın gözetleme kulesinden, gözlerini kısarak dikkatle incelemeye başladı Tahrir Meydanı’nı. Buğday tarlalarında biten siyah, acı, delice otlarını andıran milyonlarca insanın homurtusu altında kalıp ezilir gibi oldu. Meydanın sol tarafını, yoksulluklarından başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan ve açlıktan taşı kemiren gerçek yıkıcılar, demir, taş ve toprak köleleri, hamallar, işsizler, suhteler, sokak çocukları, Kıptiler, dilenciler, hırsızlar, âlemciler, fahişeler, falcılar tutmuştu. Tahrir’in sağı, uhrevi, yeşil bir sis içindeydi. Sisi, alınlarına, ‘bize bir metre yaklaşan, tanrıya 100 metre yaklaşır,’ şiarını yazan, tapınakların başrahipleri, rahibeleri, vaazcıları, ayakçıları zapt etmişti. Bunların arasında, Tanrının işsiz kalmış askerleri, itibarını yitirmiş yalancı yalvaçlar, yalancı dünyayı müşterilerinin ruhunda daraltıp mistik biçimlere sokan ve infilak ettirerek onları sanal bir aleme taşıyan üfürükçüler, tahtın ya da hanedanlığın gadrine uğramış, zoraki ve de ziyadesiyle imanlı müstafiler gezinip duruyorlardı. Tanrı’nın Oğlu, bakışlarını Tahrir’in Göbeğine doğru çevirince hayretten donakaldı. Burasını, otuz yıldır kendisini destekleyen servet sahiplerinin önemli bir
bölümü, işleyen demirin, dönen çarkın sahipleri, Tahtın, üvey evlat muamelesi yaptığı tacirler, iflasın eşiğine gelen esnaflar tutmuştu. Tanrının Oğlu, bakışlarını, servet sahiplerinden oluşan bu sapkın ve hain kalabalığın merkezinde sabitleştirdi. Burada, Batıdaki zengin Tanrıların oğulları tarafından gönderilen ve kendisinin, bu azgın kalabalık tarafından devrilmesi durumunda yerine geçecek olan Yeni Firavun’u gördü. Adam, altını ince toz halinde öğütüp, zamkla suda eritmiş, kendisini tepeden tırnağa yaldızlayarak Tanrı’nın soyuna benzetmiş, meydana hâkim olan ezilmiş duyguların, akılların, asi, trajik danslarını ve özgürlüklerini arkasına almış, kendisini onlara Müstakbel Firavun olarak kabul ettirmişti. Tanrı’nın Oğlu, gözetleme kulesinden çekilip saraya girdiğinde, üzerindeki baskının bin kat arttığını hissetti. Meydanı zapt eden, sütü safralı, azgın kalabalık, ‘çekil!’ diye bağırmaya devam ediyordu. Batıdaki zengin Tanrıların oğulları, ‘yumuşak bir geçişle’ isyana hâkim olmak, onu evcilleştirmek için çekilmesini telkin ediyorlardı. İsyancı kalabalığı, elinin altındaki demir kıtalarla dağıtabilirdi, ama bu güce de batıdaki güçler egemendi. Tüm piramitler, lahitler, kitabeler, kırmızı granitle çizilen kutsal sınırlar, çekilmesini istiyorlardı. Başında güneş diski ve uraeus yılanı bulunan, altın boynuzlu Tanrı
Apis bile desteğini çekmişe benziyordu. Oturdu, düşündü derin derin. Tanrıların, yıkıcılardan korktuklarını anladı. Kalktı, sarayın balkonundan, azgın kalabalığa çekileceğini, ama çekilmesi durumunda, yıkıcıların kaos çıkaracağından korktuğunu açıkladı. Kalabalığı ikna edemeyince, saraya çekildi. Yakın muhafızları ve ordunun bir bölümüyle kafa kafaya vererek, kargaşa çıkarmaya ve bu kargaşayı halkın güvenliği adına bastırmaya, yıkıcıları böylece bertaraf etmeye karar verdi. Silahlı güçlerinin bir bölümüne sivil kıyafetler giydirdi, bunları rahiplerden korkan sempatizanları ve halktan kiraladığı tutma güçlerle birlikte yıkıcıların üzerine saldırttı. Dalga, Mısır endazesini şaşırtacak ölçüde yükselerek kıyıdaki kayalara çarptı ve geri döndü. Tanrı’nın oğlu, sonuç alamayacağını anlayınca, oğlunun da kendisinden sonra tahta oturmayacağını açıklamak zorunda kaldı. Toprak ışımaya ve hayatın gerçek yıkıcı gücü bağırmaya başlamıştı: “Bütün gerçek yıkıcılar, Tahrir Meydanı’na, sürüden halka! Gerçek yıkıcıların gelecekteki düşmanları ve şeytanla birlikte, hayatı ezen otuz yıllık Tirana karşı Tahrir Meydanı’na! Yıkın! Hayata egemen olamaz da, yıkıcıların egemenliği altına girer, onlar tarafından ezilirseniz, onları da yıkın. Ateşin kıyısında durmak yok! Ateşin içinde, ateşin korktuğu gerçek bir yıkıcı olarak, yıkın!”
22-23_Layout 2 2/9/11 10:55 AM Page 1
22 güncel yorum
Halkın Günlüğü 10-20 ŞUBAT 2011
Kıbrıs Kıbrıslılarındır
man bu görevi işgüzarlıkla büyükelçinin yüklenmesi protesto edilmişti. Eylem öncesi yapılan açıklamalar ile Başbakan ve bakanların halkı mitinge katılmaması için ikna etmeye çalışması ve hatta TC Büyükelçisi de havanın yağmurlu olacağı ve halkın ıslanmasını istemediğini ifade etmişlerdi. Bu ve benzeri engelleme ve açıklamalara rağmen mitinge katılımdaki kitleselliğin Kıbrıs tarihinde bir ilk olduğu görmezden gelinerek, Başbakan tarafından mitinge katılan kamu personelinin %20’ler de kaldığı ifade edilerek, teşekkür bile edilmişti.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’nde 28 Ocak tarihinde, son dönemde TC tarafından dayatılan özelleştirme paketlerine karşı Sendikal Platform öncülüğünde gerçekleştirilen mitingde, TC aleyhine pankartlar açıldı. ‘Ankara elini yakamızdan çek’ diyen Kıbrıs halkı, Kıbrıs Kıbrıslılarındır vurgusunu ön plana çıkardı
T
ürk hâkim sınıfları tarafından 1974 yılında askeri olarak işgal edilen ve o günden bugüne arka bahçe olarak değerlendirilen Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan halk, son yıllarda TC tarafından dayatılan politikalar neticesinde artan özelleştirme, işsizlik ve yoksulluk sebebiyle çeşitli eylemlere imza attı. Bölge halkı eylemlerinde TC’yi Kıbrıs’ta istemediklerini ve kendi kendilerini yönetmek istediklerini belirterek, “Kıbrıs Kıbrıslılarındır” dedi. Emperyalist politikalar doğrultusunda Kuzey ve Güney olarak iki farklı coğrafyaya bölünen ve TC ile Yunanistan devletleri tarafından arka bahçeleri olarak değerlendirilen Kıbrıs adasında bu aralar işler yolunda gitmiyor. Uzun yıllardır TC uşaklığı yapan ve Kıbrıs halkının değil kendi gerici iktidarları ve TC’nin çıkarları için çalışan KKTC yönetimleri, Kıbrıs halkının tepkisini çekiyor. Özellikle AKP hükümeti döneminde Türkiye-Kuzey Kürdistan’da olduğu gibi Kıbrıs’ta da özelleştirme politikaları sonucu işsizlik ve yoksulluk artmış ve bunların yanında siyasi baskı da had safhaya çıkmış durumda. Son yıllarda yaşanan bu gelişmeler paralelinde halkın artan tepkisi sokaklara taşmış ve son olarak 28 Ocak 2011 tarihinde yapılan ‘Toplumsal Varoluş Mitingi’nde TC aleyhine pankartlar açılmış ve Kıbrıs’ın bağımsız olması gerektiği vurgusu öne çıkmıştı. Mitingde açılan “Yaşasın bağımsız birleşik Kıbrıs”, “Özelleştirme değil, bal gibi peşkeş”, “27 yıldır sizde, artık yeter bizimdir”, “Dayatma paketlere hayır”, “Kral çıplak”, Yılgınlık yok, direniş var, bu ülke sizin çiftliğiniz değildir”, ‘’Kurtarılmak mı? HAS..TİR’’ pankartlar sebebiyle her zaman ki kabadayı tutumunu takınan R.Tayyip Erdoğan, Kıbrıs halkına “besleme” diyerek aslında ada halkını nasıl değerlendirdiklerini de gözler önüne sermiş oldu. Yapılan miting ve mitingde açılan pankartlarla ilgili olarak Kırgızistan’a yaptığı gezi esnasında ateş püsküren Erdoğan Kıbrıs’a bakış açısını şu sözlerle ortaya koydu: “Güney’le beraber provokatif eylemler yapıyorlar. Yönetim duyarsız. Ülkemizden beslenenlerin bu yola girmesi manidardır. Yunanistan’ın orada ne işi varsa Türkiye’nin de stratejik olarak o işi var. Türkiye’ye karşı böyle bir eyleme hakları yoktur. En düşük memurları 10 bin liraya yakın para alıyor. En düşük maaş alan kişi böyle. Benim başba-
kanlık müsteşarımın aldığı 5 milyar küsur... Beyefendi 10 bin lira alıyor bir de bu eylemi yapıyor utanmadan. Üstelik 13 maaş alıyorlar yılda. ‘Türkiye buradan çek git’ diyor. Sen kimsin be adam... Şehidim var gazim var, stratejik olarak ilgiliyim. Kıbrıs’ta Yunanistan’ın ne işi varsa Türkiye’nin Kıbrıs’ta stratejik olarak o işi var. Ülkemizden beslenenlerin bu yola girmesi manidardır. Biz destekliyoruz, bunun karşılığının olması gerekmiyor mu?” Kuzey Kıbrıs yerel hükümeti, AKP desteği ile iktidara gelmiş ve bugüne kadar da memurluğunu sürdürmeye çalışıyordu. Üretimin ve ticaretin değil de tabi olmanın ve hazırla idarenin, özelleştirmelerin sonuçlarından olsa gerek işler iyi gitmemeye ve ekonomik ve sosyal sorunlar artmaya başlamıştı. Kuzey Kıbrıs halkı da, yaşadığı her gününün bir öncesini aratır olması ve vaat edilen barış, huzur ve refahın sadece bir aldatmaca olduğunun farkına varması ile harekete geçmiş ve suskunluğunu bozmdu. Sendika, muhalefet partileri ve demokratik kitle örgütlerinin zaman zaman yaptığı eylem ve açıklamalarda sorunun yeni olmadığı, iktidar ve mevcut anlayışın uzun süredir ada üzerindeki hesaplarının ada halklarının çıkarına değil, işbirlikçiler ve efendilerine hizmet ettiği belirtiliyordu. Bu taleplerin gür bir şekilde kitlesel olarak meydanda ses bulması efendiler için bardağı taşıran son damla oluverdi… AKP iktidarı giderek azalan halk desteği
ve yaklaşan seçimlerin de stresi ile hoşgörüsüz ve ırkçı anlayışını Kıbrıs halkının haykırışını kendine yakışır bir şekilde ‘’besleme’’ tanımlaması ile değerlendirdi. Kendileride biliyordu ki efendilerinin rahatını kaçıracak minvalde davranmamak ve politikayı halkın taleplerine göre değil, egemen olanların ve sermayelerinin çıkarı doğrultusunda işletmek gerekiyordu. TC hükümetinin bölgede üslendiği misyon ve vizyon bunu gerektiriyordu. Miting’de özgürlük, demokrasi, bağımsızlık talepleri gür bir sesle haykırılmış ve TC’ye tabii hükümetin halk üzerinde estirdiği ekonomik ve sosyal terörün son bulması, sömürge valisi misali hükümetin bir bakanının tüm Kıbrıs’ın iç işlerine karışması ve zaman za-
Adaya dönersek eylem sonrası halk içinde yeni bir umut yeşermiş, gidişata kitlesel bir şekilde dur demenin verdiği coşku ve bilinçle yeni adımlar tartışılmaya başlanmıştır. Karşı güçler de boş durmuyorlar tabii ki. Birkaç gün sonra eylemde “Ankara elini yakamızdan çek” pankartı açan Baraka Kültür Merkezi önünde 10 -15 kişilik sivil faşist bir grup (Türk Mücahitler Teşkilatı’na bağlı Genç Mücahitler Derneği) resmi görevliler eşliğinde “O... çocukları’’ gibi kendi anlayışını yansıtan bir pankart ile açıklama yapmışlardır. Bu eylem sonrasında Baraka Kültür Merkezi çalışanları ve diğer demokratik kitle örgütü temsilcileri de hakarete uğrayan anneleri ile birlikte, Lefkoşa Meydanı’nda bu anlayışı basın açıklaması ile teşhir ettiler… TC Başbakanı Kıbrıs gündemini, ülke içindeki kısır çekişmeler ve yapay gündemlerden olsa gerek, bir hafta geriden takip ettiğinden dolayı, gerçekleşen miting ve açılan pankartlar sebebi ile “beslemeler” yakıştırması yapmış ve hesap sormak için hükümeti göreve çağırdığını söylemiştir. Bu yeni durum sonrası zaten telaş içerisinde olan Kıbrıs Cumhurbaşkanı ve Başbakanı yeni açıklamalar yapmak zorunda kalmış ve söz konusu taleplerin marjinal grupların ve bazı sendikaların talepleri olduğunu ve topluma mal edilmemesi gerektiğini ifade ederek, üzüntülerini ve bağlılıklarını tekrar ifade etmişlerdir. KKTC’yi dünyada sadece TC’nin tanıması, Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne üye olması; Avrupa Birliği, ABD ve İngiltere’nin bu sorunu Yunanistan ve TC’ye karşı koz olarak kullanıyor olması, adada kısa sürede birlik ve anlaşma için daha fazla çaba sarf edilmesi gerektiğini göstermektedir. TC Başbakanı’nın asıl sıkıntılarından biride Avrupa Birliği ile yapılan görüşmeler sürecini tıkayan sorunlardan biri olan ülke limanlarını Kıbrıs Rum kesimine kapatmış olmasıdır. TC, kısa sürede verilecek tavize kendi açısından kılıf arayışı içerisindedir. Yapılacak anlaşmaların da ada halklarının çıkarına değil kendi gerici çıkarlarına olacağından tüm Kıbrıs halkının birleşik mücadelesini engellemeye çalışmaktadır. Kıbrıs halkı bu gerici kuşatmaya karşı toplumsal mücadeleyi ileriye taşımalıdır.
22-23_Layout 2 2/9/11 10:55 AM Page 2
f
10-20 ŞUBAT 2011 Halkın Günlüğü
güncel haber 23
Sanat bir silahtır, tüfektir… Fransa’nın Mulhouse şehrinde düzenlenen, 13. Yılmaz Güney Kültür-Sanat Festivali başarıyla sonuçlandı. Avrupa’nın birçok yerinden gençlerin katıldığı festivalde, program süresi boyunca ilginin yoğunluğu dikkat çekti. Müzik, şiir, tiyatro ve halk oyunlarının sergilendiği festivalde, genç yetenekler profesyonel sanatçılarla buluştu.
Halkın sanatçısı, halkın savaşçısıdır ADGH temsilcisi, sempozyumun Yılmaz Güney’de yaşam bulan bilimsel sosyalizm anlayışına ve bunun kültür-sanat üzerindeki etkilerine dikkat çekti.
Bu sene gerçekleşen festivalde, ‘Yılmaz Güney ve Kültür-Sanat Anlayışını Tartışıyoruz’ başlığı altında bir sempozyum yapıldı. Sempozyuma araştırmacı-yazar Emrah Cilasun, yazar Mehmet Şehmus Güzel ve ADGH temsilcisi katıldı.
Yılmaz Güney’in kavranılması için teorik önkoşulu olan, diyalektiğin estetik ile ilişkisine dikkat çeken ADGH temsilcisi, “Sanatsal çalışmaların doğru rotada hareket etmesi için, doğru dünya görüşünün mutlaklığını, yani diyalektik materyalist yöntemi kendine rehber edinen Yılmaz Güney, ‘esas olarak sorunun can alıcı noktası kitleler için çalışma ve kitleler için nasıl çalışacağı’ meselesini, kendi üslubuyla ‘Halkın sanatçısı, halkın savaşçısıdır’ sözüyle özetleyecektir” ifadelerini kullandı.
Sempozyumda ilk sözü alan Emrah Cilasun, sosyalizm dönemi sırasında, kültür-sanat alanının sadece tek bir ideoloji ile sınırlı tutulmaması, baskı ve reddetme siyasetinin uygulanmaması gerektiğine vurgu yaptı. Cilasun, “Ey sen, Cem Yılmaz! Filmlerini bu ülkede yapacaksan, benim ideolojimi benimseyeceksin, aksi takdirde filmlerinin yayınlanmasına da müsaade etmem mi diyeceksiniz?” dedi.
Cilasun son olarak Yılmaz Güney’den şu aktarmayı yaparak konuşmasını sonlandırdı; “Sanat bir silahtır, tüfektir; ... Sanatın kendine özgü bir dili vardır, sadece sanata ait olan bir dil... Bu dile tamamen ve mutlaka saygı gösterilmelidir. Sanatın diline saygı göstermezseniz, o zaman bu silah sizi öldürür. Geri tepme özelliği vardır.”
Avrupa Demokratik Gençlik Hareketi (ADGH) tarafından örgütlenen 13. Yılmaz Güney Kültür-Sanat Festivali Fransa’nın Mulhouse şehrinde ’5-6 Şubat tarihlerinde yapıldı
Yazar Şehmus Güzel ise, Yılmaz Güney’in çeşitli dönemlerinden anılarını paylaştı. O’nun sosyalizmle tanışmasını, sosyalist fikirlerinin gelişim dönemi ve sanatsal dün-
yasına nasıl yansıttığını çeşitli örneklerle anlatan Güzel, “Resmi ideolojinin ve onun izinde, sol aydınlar da içinde, kamuoyunun önemli bir bölümünün, Kürt halkının varlı-
f
ADGH temsilcisi, “Türkiye Kuzey-Kürdistan aydınlarının, sanatçılarının, yazarlarının önünde iki seçenek var. Ya Mahsun Kırmızıgül’ün ‘hepimiz kardeşiz’ türküsünü söyleyeceksiniz ya da Yılmaz Güney’in de gür sesle katıldığı, devrimci proletaryanın Enternasyonal Marşı’nı söyleyeceksiniz” dedi. Festivalde Grup Munzur, Alexandros Piskioulis & Katerina Makavou, Pınar Sağ, Ali Rıza Kahraman ve Mehmet Çetin’in yanı sıra, birçok kişi sanatsal üretimleriyle festivalde sahne aldı.
ğının bile inkar edildiği, yok sayıldığı bir ülkede, Güney, Kürt kimliğini ve Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını her yerde ve her koşulda savundu” dedi.
emrah cilasun
13.’sü düzenlenen Yılmaz Güney Kültür-Sanat Festivali başladığı gibi büyük bir coşku ile sona erdi.
ELEŞTİRİ SİLAHI
Bizim sosyalizmimizde... (II)
H
erşeyden evvel, komünist bir öncü olacak mıdır? Kesinlike olmalıdır. Çünkü, tüm sınıf ayrılıklarının kaldırılmasına, bu sınıf ayrılıklarının dayandığı tüm üretim ilişkilerinin kaldırılmasına, bu üretim ilişkilerinin karşılığı olan tüm sosyal ilişkilerin kaldırılmasına, bu sosyal ilişkilerin sonucu olan tüm fikirlerin devrimcileşmesine öncülük yapılmadan, kendiliğinden, dünya çapında komünist bir topluma varılamıyacağı kesindir. O nedenle komünist bir öncülük şarttır. Pekii, tüm bunların, içerden ve dışarıdan gerçekleşmesini engelleyecek güçlere karşı, garantör kimdir? Tabii ki, proletarya diktatörlüğüdür. Dikkat buyrun! TOTALiterizm demiyoruz. Bir DİKTATÖR iktidarından bahsetmiyoruz. Proletarya diktatörlüğü diyoruz. Sanatçının, bilim insanının ve entelektüelin özgürce kendisini ifade etmesi, mesleğini özgürce icra etmesi için, proletarya diktatörlüğü diyoruz. Bir düşünün! Ortalama her gün 3 kadının öldürüldüğü ya da ırkçılığın olduğu bir toplumda, sanatçı özgür olabilir mi? Kadınların öldürülmediği, sanatçının, dizginlerinden boşanırcasına bütün yaratıcılığı ile sanatını özgürce icra edebileceği bir toplumun garantörü olarak, proletarya diktatörlüğü diyoruz. Tek bayrak, tek millet, tek vatan zulmünün, yaşanmadığı bir toplumda, entelektüelin, kendini özgürce ifade ettiği bir toplumun garantörü olarak,
proletarya diktatörlüğü diyoruz. Bütün bir yaşamın, sabahtan akşama kadar, şeyh, hoca, medyum, falcı tarafından hurafelerle belirlenmediği, bilim insanının özgürce üretebildiği bir toplumun garantörü olarak, proletarya diktatörlüğü diyoruz. Proletarya diktatörlüğü demek, bilinçli çarpıtmaların ve karalamaların iddia ettiği gibi, tüm bir toplumun ve bu arada sanat, bilim ve entelektüel camianın ensesinde boza pişirmek demek değildir. Tabii ki, “Yavuklu yerine mavzere boşuna mı sarıldım” diye soranlar, “yıllarca onlar yedi, şimdi yeme sırası bende!” diyecekler olacaktır. “Ayaklar baş olmalı!” deyip, “nedir yahu bu sanatçı manatçı” diye itiraz edenler olacaktır. Bu anlayışların değişmesi için, ama her halükarda bu zihniyetin iktidara gelmemesi için de, proletarya diktatörlüğü gerekmektedir. Dolayısıyla, proletarya diktatörlüğünün görevi, amacı, bütün bir toplumu olduğu gibi, onun bir parçası olan, sanat, bilim ve entelektüel camiayı, komünizme giden yolda korumaktır. Arkadaşlar, burada, sanatçılara, entelektüellere ve bilim insanlarına çok ama çok önemli görevler düşmektedir. Herşeyden evvel, onların, eleştirisine, görüşlerine ve hatta karşı çıkmalarına ve tüm bunları, kendi uğraş alanlarında icra etmelerine ihtiyaç vardır. Bu sadece arzu edilmemmeli
aynı zamanda teşvik de edilmelidir. Yok öyle yağma! Hindistan’daki devrimci isyancıları destekledi diye, roman yazarı Arundhati Roy’u bugün övecek, yarın bir gün sosyalist iktidarın yapmayı planladığı bir baraja karşı geldi diye de, çevreci Arundhati Roy’u yerin dibine mi batıracağız. Ne diyeceğiz? Emperyalizmin ajanı ya da karşı-devrimci mi ilan edeceğiz? Hayır! Bob Avakian’ın, Yeni Sentezi’ni tanıtan metinde şöyle deniliyor: “Çok temel düzeyde, dünyayı anlamak için entelektüel heyecana ihityacımız var. Herhangi bir zamandaki, heyecan, tartışma, deneyim, yani entelektüel atmosfer, bizlere, toplumun görüntüsü altındaki çalkantıya bakabilmek için bir pencere açar. Bu çalkantı içinde ilerleme ve çözüm yolları olası hale gelir. Buda, bizlere, nerelerde tek yanlı davranıldığını veya yanlış yapıldığını görmemize yardım eder. Bu olmadan, parti ve kitleler arasındaki, diyalektik tek yönlü olma eğilimi gösterir. Hem eleştirel ve hem de yaratıcı ruh körelir ve biter.” Arkadaşlar, buradaki amaç, küçük burjuvaziye şirin gözükmek değildir. Bolca demokrasi uygulayarak çok daha üst düzeyde bir demokrasi elde etmek değildir. Burada amaç, sosyalizmin mevcut çelişkilerinden korkmayıp, sanatçıları, bilim insanlarını ve en-
telektüel camiayı, bütün bir insanlığın komünizme doğru ilerleyişinde, işin içine katmaktır. Onun için yaratıcı ruhu körelten şeylerden biri de resmi ideolojidir. Tamam, kabul! Komünist öncü olacak. Tamam, kabul! Proletarya diktatörlüğü olacak. Ve tabii ki, bunların bir ideolojisi de olacak. Fakat, bütün bir toplumu nasıl olur da resmi bir ideolojiye dolarsınız? “Ey, sen! Hemşire olacaksan, benim ideolojimi kabul etmek zorundasın. Yoksa, sana hastanede yer yok” mu diyeceksiniz? “Ey, sen! Cem Yılmaz! Filmlerini bu ülkede yapacaksan, benim ideolojimi benimseyeceksin, aksi taktirde, Filmlerinin yayınlanmasına da müsade etmem” mi diyeceksiniz? Benzetmesini beğensenizde beğenmesenizde, Yılmaz Güney’in, aşağıda aktaracağım sözleri, bizi şimdiden uyarıyor: “Sanat bir silahtır, tüfektir; (...)Sanatın kendine özgü bir dili vardır, sadece sanata ait olan bir dil. Bu dile tamamen ve mutlaka saygı gösterilmelidir. Sanatın diline saygı göstermezseniz, o zaman bu silah sizi öldürür. Geri tepme özelliği vardır.” (ABD Devrimci Komünist Partisi’nin haftalık gazetesi Devrimci İşçi’nin Yılmaz Güney’le yaptığı mülakattan (1 Ekim 1992) aktaran Kazanılacak Dünya, sayı: 1, s. 76)
24_Layout 2 2/9/11 4:16 PM Page 1
Rojaneya Gel Tirsa dewletê a Kaypakkaya mezin dibe Dadgehên Dewleta Tirk çawa tevgerîn dikin; yê ku di dilê gel de cîh girtiye ango Î brahîm Kaypakkaya , qetilkirina wî de tu zirar nabîne, lê belê yên ku wî diparêzin û xwediyên wî derdikevin cur bi cur cezayên girtîgehê hildidin.
g
Parastina Kaypakkaya ne sûc e, meşrû ye! Kaypakkaya di sala 1972an de di Dêrsimê hatibû binçav kirin û pêyre jî 90 rojî îşkenceyên wehşî de hate derbasbûyî n û bê darizandin hatibû qetil kirin. Dewleta Tirk, tevgera hemû saziyên xwe ve , şoreşgerê komûnist Kaypakkaya’yê ku dilê gel de cîh girtiye,qetil kirina wî de tu zirar nabine.Lê belê yên ku wî diparêzin û xwediyên wî derdikevin li hember cezayên cur bi cur tênê.Ev rastiya girêdayî nasnameya çînî û karekterê dewletê ye.Lê belê rastiyek dîsa heye. Ne Kaypakkaya, ne yên ku ramanên wî diparêzin, ne jî yên ku hurmetê nîşanê wî didin cem dewletê , ne hewceyên paqişiyê ne.Ev rastiya sedemên rawesta Kaypakkaya ya îdeolojîkpolîtîke. Eva dema paqişiyê bila bê îdrakkirin ku serî de Kaypakkaya re heqaret e.lewre Kaypakkaya xeta têkoşîna pratîk û îdeolojîkpolîtîka ku danî navendê li hember pergalê, ala felatbûna kî tleyên karkar-gundİyên dindest
bû .Îdeolojİyeke ji efendiyên xwe re merhemet dixwazin na;li hember vê îdeolojiyê ,îdeolojiyeke felatbûnê rêdixe û şerdike, bi temamî teorî -pratîkê hevre îfade dike.Erdnî gariya Tirkiye-Bakurê Kurdistanê de rêya şoreşê û ew tezên ku ji bo têkoşîna felatbûna kîtleyên gel a rast ku daniye navendê ne hewceyên paqişiyê ne,hewceyên jiyanbûnê ne.Gelên bindest tu carî ne hewcedarê gelên serdest e.Kaypakkaya ji vê hişmendiyê re îfadeya net e ku 38 sal berê bi têbihurîna ruhê xwe bi jiyana xwe qîriyaye ruyên celadên xwe. Ji bo vê yekê ye ku çînên serwer , aciz bûna wan ewe ku ev hişmendiya komunîst di navbera gel de wê zîl bide û bingehên nû bigre.Esas êriş tên ser van ramanên polîtîk bi xwe. Li cem Kaypakkaya êriş dibin ser îdeolojiya komunîst û têkoşîna felatbûna gel. Erê, tam jî ji bo yekê ye ku parastina Kaypakkaya ‘sûc’ e. Ev sûca li hember çînê serwer , çeka gelên bindest a meşrû ye.
Yên ku qetil kirine sûcdar in, an yên ku diparêzin Ji bo Kaypakkaya, cezayên ku dane xebatkarên Federasyona Mafên Demokratîk (DHF), hunermend û rewşenbîran, di Dêrsimê hat şermezar kirin
Kaypakkaya Gulana 1973an de di zîndanên Amedê de bi îşkencê hate kuştin.Sedema pesn dayina Pêşewayê Komunîst Îbrahîm Kaypakkaya ;Grup Munzur,Pinar Sag,Mehmet Ozcan,Ferhat Tûnç, Temel Demîrer,nûnerên Federasyana Mafên Demokratîk(DHF) Mûrat Kûr ,Nîhal Gul ,Evrîm Konak ji bo vê yekê ‘ceza’ hildan.Ev yeka di Dêrsimê daxuyaniyeke çapeme-
nî ve hate şermezar kirin. Federasyana Mafên Demokratîk (DHF)meşek darxist û serokê belediya Xozatê Cevdet Konak,serokê belediya Mezgirê Tekîn Turker û nivîskarê lêgerîner Temel Demîrer beşdarê vê meşê bûn. Pişt pankarta’’bîr anîna Kaypakkaya ne sûc e’’ civiyan û dirûşmên ‘’Pêşewayê me Îbrahîm Kaypakkaya’’,’’bijî biratiya gelan’’,’’li hember faşîzmê mil big-
rên’’ qiriyan û ber bê Seyrangeha Seyît Riza ve meşiyan. Li vir ser navê Federasyana Mafên Demokratîk (DHF) Mûrat Kûr daxuyaniya çapemenî xwend û waha got;’’sala 1973an de di zîndanên Amedê de Îbrahîm Kaypakkaya bê darizandin hatiye qetil kirin û ev qetla pirtûkên dewletê yên reş de hê jî nehatiye ronahî bûn.Wê rojê heta vê rojê tenê yên ku navê
Îbrahîm Kaypakkaya hildidin ser ziman ,bûne ‘sêcdar’ û ‘ceza’ hildane. Em îro dîsa diyar dikin ku em cem Pinar Sag , Mehmet Ozcan û Ferhat Tûnç in.Yên ku Îbrahîm Kaypakkaya qetilkirine sûcdar in an yên ku bê tereddut nirxê wî û ramanên wî diparêzin.’’Daxuyaniya çapemeniya ku hêla Federasyona Mafên Demokratîk(DHF) ve hat sazkirin bi durişme û bi çepikan ve dawi bû.