kapak son_Layout 2 2/29/12 6:24 PM Page 1
Adana’da yaşanan afet değil katliam sf 08
Kadın mücadelesi ve yaklaşan 8 Mart Demokratik Kadın Hareketi, “Emeğin Gücüyle Örgütlenmeye Örgütlü Mücadeleyle Özgürleşmeye” şiarıyla 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü çalışmalarını yoğunlaştırırken, bütün kadınları 8 Mart günü alanlara çıkmaya çağırdı
sf 14-15
DEMOKRATİK KADIN HAREKETİ fÖrgütlenerek özgürleşmeye
sf 12-13
Halkın Günlügü 1-10 MART 2012 Yıl: 2 Sayı: 32 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net
e-posta: halkingunlugu@hotmail.com
Büyük
örgüt İşkence
merkezleri
hapishaneler fGÜNCEL 02-03 Tecrit saldırılarıyla gündemden düşmeyen hapishaneler gerçekliğiyle bu kez Pozantı’da karşılaştık. Kamuoyunda ‘taş atan çocuklar’ olarak ifade edilen ve çeşitli eylemlerde gözaltına alınıp tutuklanan çocuklara Pozantı Hapishanesi’nde tecavüz de dahil türlü işkencenin yapıldığı ortaya çıktı. Hapishane idaresi, gardiyanlar ve adli tutsakların organize bir şekilde işkence yaptığı çocuklar, yaşadıklarını aileleri ve İHD üzerinden kamuoyuna duyurdular. Gelişmeler karşısında her zamanki tutumuyla bu insanlık dışı saldırıları aklamaya çalışan devletin, kısa bir süre önce işkencecileri terfi ettirdiği öğrenildi.
Hindistan’lı Maoistleri tanıyalım-II-
devlet Hrant Dink davasında hazırlanan gerekçeli kararda mahkeme, katliamın arkasında daha büyük bir ‘örgütün’ olduğunu ifade ederek, diğer örneklerde olduğu gibi Dink katliamında da aranan bu büyük örgütün bizzat devletin kendisi olduğu gerçeğini saklamaya çalışıyor
U
Mahkeme Hrant Dink davasında önündeki ‘örgütü’ gör(e)medi
U
Şemdinli-Umut Kitabevi davasında da mahkeme ‘örgüt’ bulamadı
U
Hocalı Katliamı anması adıyla milliyetçi-faşist naralar atıldı
ÇEVİRİ SF 20
Maltepe işçileri Ankara yolunda
10
YDG 6.Konferansı İstanbul’da yapıldı
16
Suriye’de değişimi kimler istiyor
19
2-3_Layout 2 2/29/12 4:29 PM Page 1
02 güncel haber
Halkın Günlüğü 1-10 MART 2012
Devletin işkence merkezleri Ülkemiz hapishanelerinde yaşanan tecrit saldırıları, türlü işkence metotlarıyla birleştirilerek tutsaklar için tam bir zulme dönüştürülmek isteniyor
Faşizmin çirkin yüzünü en sık gösterdiği alanlardan biri olan hapishaneler özellikle devrimci, komünist ve yurtsever tutsakların insanlık dışı muamele gördüğü bir alan olmakla birlikte faşist saldırılara karşı, kararlı bir mücadelenin yürütüldüğü önemli alanlardan biridir aynı zamanda. Gerçekleştirilen saldırılar devrimci, komünist ve yurtsever tutsakların, uygulanan bu faşizm karşısında başı dik ve korkusuzca durmalarından kaynaklıdır. Böylece faşist saldırılar katmerleşerek arttırılıyor her geçen gün. Öyle ki hapishanelerdeki insanlık dışı uygulamaların başında gelen F tipi hücre sistemi(tecrit) başta tutukluları yalnızlaştırarak zihinlerini teslim almaya dönük uygulanan en vahşi insanlık dışı saldırıdır. Tecrit başlı başına faşizmin bir uygulanması iken, yanı sıra ve sonu gelmeyen saldıralar da gün be gün arttırılmaktadır.
Hak gaspları Siyasi tutsaklara yatak verilmiyor ve banyo için sıcak su sorunu yaşanıyor. Bu durumu mektupla ya da telefonla ailelerine aktaran tutsaklara yönelik disiplin cezaları devreye giriyor. Ortak kullanım alanı kısıtlanıyor, revirde görev yapan doktorlar siyasi tutsaklara karşı düşmanca bir tavır sergiliyor, yemekler hijyenik yapılmıyor, aşırı yağlı yemekler perhiz yapan hastaların sağlığını bozuyor. Açık görüş haftasında spor dışında en fazla 1 saat bir araya geliniyor, haftalık 10 dakika olan telefon hakkı kısıtlanıyor. Tutsakların saçları zorla kazıtılıyor, ince arama bahanesi ile ağız içi arama yapılıyor, buna karşı çıkan tutsaklar ise çeşitli cezalara çarptırılıyor. Kantinde satılan gıda maddelerinin son
kullanma tarihlerine dikkat edilmiyor, yemekler temiz ve yenilebilir durumda değil. Bu konulara ilişkin tutukluların yazdıkları dilekçeleri görmezden geliniyor. Tutuklulara mektuplar iletilmiyor. İdare ve dış güvenlikten sorumlu asker ise hem tutsaklar hem de aileler üzerinde baskı oluşturmaya devam ediyor. Uygulamalara sessiz kalmayan tutsak ve ailelerine karşı onur kırıcı davranış ve hakaretlerde bulunuluyor. Keyfi cezalarla görüş hakları gasp ediliyor. Genel olarak hapishanelerde, görüşe gelen ailelere karşı kötü muameleler yapılıyor. Kadın görüşçüler ince aramadan geçiriliyor, çorap çıkarma gibi uygulamalar bulunuyor. Hasta olan tutsaklar revirlere tedavi amaçlı çıkarılmıyor, sadece ağrı kesicilerle geçiştiriliyor. Tutukluların hastane sevkleri yapılmıyor. Yapılan sevkler ise gidiş gelişlerde işkenceye dönüştürülüyor. Tutuklular gittikleri hastanelerde insanca muamele görmüyorlar. Çoğu zaman kelepçeli muayene konusunda yaşanan tartışmalardan kaynaklı muayene dahi olamıyorlar. Mektuplar iletilmiyor, gazete verilmiyor. Siyasi tutsaklara gazete dergi vb güncel yayın organları ya verilmiyor ya da çok sonradan iletiliyor. Aylarca bekletilen mektuplar ise neredeyse sıradan bir iş halini almakla birlikte genel olarak ‘inceleniliyor’ safsatalarıyla geçiştiriliyor. Bunun yanı sıra yasal olarak piyasada bulunan kitaplar tutuklulara verilmiyor.
Tutsaklara kalaslarla saldırı Osmaniye Kapalı Hapishanesi’nde PKK tutsaklarına kalas ve coplarla saldırı olduğu ve çok sayıda tutsağın yaralandığı bildirildi. hapishanedeki gardiyan ve güvenlik güçlerince 22 Şubat 2012 tarihinde kalas ve coplarla yapılan saldırıda PKK’li birçok tutsağın yaralandığı, kol ve parmaklarının kırıldığı, bir tutsağın ise kalp krizi geçirdiği öğrenildi. Saldırıdan dolayı kalp krizi geçiren ve hayati tehlikesi bulunan tutsağa, herhangi bir sağlık müdahalesinin de yapılmadığı kaydedildi.
Pozantı Hapishanesi’nde çocuklara işkence ve tecavüz saldırıları Çocuklara yönelik ırkçı-faşist uygulamalarla birçok defa gündeme gelen Adana Pozantı Hapishanesi, şimdi de çocuklara cinsel istismar ve tecavüzle gündemde. Siyasi nedenlerle hapishaneye giren çocuklara, adli mahkûmlar tarafından tecavüz edildiği ve cinsel istismarda bulunulduğu,
işkence uygulandığı, ırkçı faşist uygulamalar yapıldığı ortaya çıktı. Yakın zamanda 4 ay Pozantı Hapishanesi’nde kalan H.K. (15) B-4 koğuşuna yollandığını ve burada bulunan tüm tutukluların adli olduğunu ifade etti. Yanlarında kalan çocukların birçoğunun cinayet, hırsızlık ve uyuşturucu kullanmaktan tutuklu bulunduklarını vurgulayan H.K. söz konusu hapishane de defalarca tecavüz ve taciz olaylarına tanıklık ettiğini belirtti.
Yüzlerce tutsak tecride PKK lideri Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin protesto edilmesiyle başlayan açlık grevleri yaygınlaşarak devam ediyor PKK lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin sonlandırılması, Öcalan’a özgürlük, askeri ve siyasi operasyonların son bulması talebiyle Diyarbakır, İzmir, Başkale, Yüksekova, Viranşehir, Nusaybin, Cizre, Malatya ve Batman’da sürdürülen açlık grevleri devam ediyor. Tutuklu BDP Şırnak milletvekilleri Selma Irmak ve Faysal Sarıyıldız’ın ardından Urfa Milletvekili İbrahim Ayhan da, 27 Şubat’tan itibaren süresiz-dönüşümsüz açlık grevine başladığını duyurdu. Ayrıca 15 Şubat’tan bu yana PKK’li 400 tutsağın başlattığı süresiz ve dönüşümsüz açlık
grevleri çeşitli hapishanelerde devam ediyor. AMED: BDP Kayapınar ilçe binasında başlatılan ve BDP Silvan İlçe Örgütü ile Silvan Barış Anneleri İnisiyatifi aktivistleri tarafından sürdürülen açlık grevi çeşitli etkinliklerle devam ediyor. Açlık grevinde bulunan kişileri Diyarbakır 78’liler Derneği, BDP Diyarbakır İl Örgütü, dengbejlerle çok sayıda kişi ziyaret etti. Açlık grevine destek için aralarında milletvekilliği YSK tarafından düşürülen Hatip Dicle’nin de bulunduğu Diyarbakır D Tipi Hapishanesi’nde bulunan tutukluların gönderdiği mektup okundu. Mektupta D Tipi Kapalı Hapishanesi’nde 50 tutuklunun süresiz açlık grevine başladığı belirtildi. BATMAN: Batman BDP Merkez ilçe binasında süren dönüşümlü açlık grevi 9. günü geride bıraktı. Açlık grevini Batman’ın Bağlar, Beşevler, Pazaryeri ve Hilal mahallelerinde MEYA-DER yöneticileri devraldı. Açlık grev-
2-3_Layout 2 2/29/12 4:29 PM Page 2
03
1-10 MART 2012 Halkın Günlüğü
hapishaneler
mar olduğunu belirterek, daha birçok sorunla boğuştuklarını da ekledi. A.K, “Adli suçlular geceleri arkadaşlarımızı zorla yataklarına çağırıyorlardı. Gözümüzün önünde arkadaşlarımızın kafasını kırıyorlardı. Ama hapishane idaresi her zaman konuyu örtbas etmeye çalıştı” diye konuştu. Çocukların anlattıkları Yılmaz Güney’in 1983 yapımı Duvar filminde anlatılanların, 2012 yılında halen bir gerçek olarak yaşanmaya devam ettiğini yeniden ortaya koydu.
TMKP’den Şubat ayı raporu Tecrite Karşı Mücadele Platformu (TKMP) Şubat ayı hak ihlalleri raporunu kamuoyuna açıkladı. F Tipi hapishanelerde yaşanan tecride dikkat çekilen açıklamada devrimci tutsakların tecrit-tretman saldırıları ve keyfi uygulamalarla teslim alınmaya çalışıldığına dikkat çekildi. TKMP Şubat ayı hak gaspları raporunu kamuoyuyla paylaştı. Raporda hak gaspları şöyle sıralanıyor: Hapishanelerde keyfi disiplin cezaları uygulandığı, tutsaklardan Fırat Özçelik ve Cem Kılıç’ın normalde şartlı tahliye edilmeleri gerekirken fazladan hapishanede yatırıldıkları, Kılıç’ın henüz sonuçlanmamış disiplin cezaları nedeniyle tahliye edilmediği açıklandı. Açılan soruşturmalarla 10 yıl hapishanede kalan Kılıç’ın bir 10 yıl daha yatırılmaya çalışıldığına dikkat çekildi.
Tecrit derinleşiyor H.K. “Bazı arkadaşlarımıza adli tutuklular tarafından defalarca tecavüz edildi. Bazen zorla pantolonlarımızı indirmeye çalışıyorlardı. Yaşadıklarımız anlatılır gibi değil” diye konuştu. Ş.A. (17) isimli çocuk ise, “Orada çok kötü şeyler yaşadım. Adliler, boğazımıza ip takıp sıkıyorlardı. Bizi dövüyorlardı. Terörist olduğumu söyleyip öpmemiz için yüzümüze bayrak uzatıyorlardı. Öpmek istemediğinde ise yine dövüyorlardı” dedi. A.K. (17) ise, Pozantı’da kendilerini en fazla zorlayan sorunun cinsel istis-
e
Ağırlaştırılmış müebbet hapis statüsünde bulunan tutsakların 23 saatlerini tek kişilik hücrelerde geçirdikleri, geri kalan bir saatte ise diğer tutsaklarla temaslarının engellendiği açıklandı. Telefon, ziyaret, sohbet hakkı v.b. yasaklarla tutsaklara kısıtlamalar getirildiği ifade edildi. Ayrıca tutsaklara keyfi mektup engellemeleri getirildiği, bazı tutsakların mektuplarının verilmediği, bazı mektupların da adreslerine ulaştırılmadan yok edildiği belirtildi.
karşı açlık grevinde leri atılan sloganlar ve zılgıtlarla devam ediyor. MALATYA: BDP Malatya il binasında 10 kişinin başlattığı açlık grevi eylemi 3. gününde yeni grubun devralmasıyla devam ediyor. 15 kişi tarafından devralınan açlık grevi, il binasında sürerken, halktan çok sayıda kişi ve kurum temsilcilerinin açlık grevlerine destek ziyaretleri yaptığı öğrenildi. İZMİR: BDP İzmir il binasında iki gün önce başlatılan açlık grevinde ilk grup, grevi 27 Şubat’ta ikinci gruba devretti. Yaklaşık 20 kişinin devam ettirdiği açlık grevinin devri sırasında konuşan BDP İl Eşbaşkanı Fuat Mikailoğlu, halkın açlık grevine katılımının son derece anlamlı ve onurlu bir duruş olduğunu söyleyerek, açlık grevine katılanlara teşekkür etti. Mikailoğlu, tek amaçlarının özgür ve demokratik bir ortam olduğunun altını çizerek, “An azadî an azadî” dedi. Dönüşümlü açlık grevi 18 Mart’a kadar devam edecek.
NUSAYBİN: Demokratik Yurtsever Gençlik üyesi bir grup genç ile Yenituran Mahallesi ve Midyatlıların devam ettirdiği açlık grevini, Ömerli ve Mazıdağı ilçelerinden gelen kişilerle Barış Anneleri İnisiyatifi aktivistleri devraldı. Nöbet değişimi sırasında Burdur Hapishanesi’nde bulunan siyasi tutsakların gönderdiği destek mektubu okundu. BDP Nusaybin İlçe Yöneticisi Abdurrahman Bayhan, 2 günlük açlık grevini tamamlayan gruba teşekkür ederek, “Demokratik direniş eylemimiz Newroz’a kadar sürecektir. Dönüşümlü açlık grevimize bugüne kadar yüzlerce arkadaşımız katıldı. Bu direnişle cezaevlerinde başlayan süresiz açlık grevine giren yoldaşlarımızı selamlıyoruz” dedi. Ayrıca Cizre, Viranşehir, Yüksekova, Başkale, Doğubeyazıt başta olmak üzere Kuzey Kürdistan’ın birçok ilçesinde açlık grevleri devam ediyor.
SINIF TAVRI
≫ ismail uçar
SURİYE’YE KISA BİR BAKIŞ rap Baharı’ olarak adlandırılan ve Ortadoğu-Kuzey Afrika ülkelerinde patlak verip, yayılarak devam eden halkın haklı öfkesi istisnasız vuku bulduğu bütün ülkelerde emperyalizmin kucağına oturmuştur. İkili özelliğiyle öne çıkan ve bir yanıyla bura ülke halklarının onlarca yıllık sömürü-zulüm sistemine başkaldırısını ifade eden, diğer yanıyla emperyalizmin bölgesel politikaları ekseninde dizayn etmeye çalıştığı sürece işaret eden olayların hepsi gelinen aşamada emperyalizmin faydasına bir seyir halindedir. Belirli ülkelerde yer yer hoşnutsuzluklar kendisini dışa vursa da Mısır, Tunus, Libya…ve diğer ülkelerde AKP modeli partiler aracılığıyla yeniden yapılandırma süreçleri yaşanmaktadır. Bu sürecin en belirgin özelliği ABD ve AB emperyalistlerinin bölgede ki nüfuslarının artmış olmasıdır. Fakat emperyalizmin şiarı ‘durmak yok yola devam’ üzerine kurulu. Sırada Suriye ve İran var. ABD-AB emperyalistlerinin bölge politikalarının önündeki en büyük iki ülke durumunda olan İran ve Suriye ya kendi rızalarıyla sürece ayak uyduracaklar ya da emperyalist işgal de dahil türlü oyunlarla alt edilmeye çalışılacaklar. Mısır ve Tunus’ta ‘iç savaş’, Libya’da ‘kısmi askeri işgal’ olarak adlandırılan süreç an itibariyle Suriye’nin kapılarını zorlamaktadır. Aylar öncesinden başlayan ve gelinen süreçte bizzat emperyalizm tarafından oluşturulup, desteklendiği ayan olan sözde ‘muhalefet’ güçleri ‘iç savaş’ yoluyla Libya benzeri bir dönüşümü hayata geçirmeye çalışıyorlar.
A
Fakat Suriye’nin Libya ile oldukça farklı özellikleri bulunuyor. Her şeyden önce iktidar yapısı, bölgedeki coğrafi-siyasi-ekonomik durumu, Rusya, Çin, İran, Lübnan ve diğer birçok ülke ile olan ilişkileri ve başka bazı parametreler emperyalizmin işini oldukça zorlaştırıyor. Avuçlarını ovarak olası fırsatları değerlendirmek için pusuda bekleyen emperyalist güçlerin uşak-piyonlarından biri olan TC devleti ise kendisine biçilen misyon gereği Esad’a ‘demokratikleşme’ çağrıları yapmakta, kendi gerici-faşist niteliğini unutarak ‘kendi halkını katledenin meşruiyeti olmaz’ türlü demagojiler yapıyor. Oldukça karmaşık gibi görünen bu denklem içinde komünist-devrimcilerin belirleyeceğiz politikalar ise tutarlıklık ve birlikte hareket etmekten oldukça uzak bir hatta. Yaşanan gelişmeleri emperyalizm yönünden ele almadan atılacak her adım hatalı olacaktır. Bu realiteden yola çıkarak Suriye olayına ilişkin birkaç tespitte bulunmak zorunluluktur.
Suriye evet Esad rejimi altında halkı on yıllardır sömürüye tabi tutulduğu, en amansız baskı ve zulmü gördüğü bir ülkedir. Faşist-gerici Esad rejimi mutlaka ama mutlaka yıkılarak yerine halkın demokratik iktidarı kurulmalıdır. Suriye halkının komünistdevrimci önderlik altında inşa etmesi gereken yol tam da bu devrimci iktidar yoludur. Normal şartlarda gayet anlaşılır olan bu durum olası ya da olan emperyalist işgal koşullarında renk değiştirir. İçerisinde geçtiğimiz süreç yukarda da özetlemeye çalıştığımız emperyalist güçlerin bölgesel politikalarını hayata geçirmek için türlü oyunlar, katliamlar, işgaller içine girdikleri bir dönemdir. Böylesi bir dönemde bizzat işgal tehlikesi altında olan ya da işgale uğrayan ülkelerde okun sivri ucu emperyalizmi hedef almak durumundadır. Denge siyaseti Maoist ideolojiye ters düşer, her meselede olduğu gibi böylesi durumlarda da esas-tali ayrımı yaparak bütün gücümüzü esas hedefe yöneltmeliyiz. Yoksa ‘ne Esad ne Emperyalizm’ sloganlarının herhangi pratik karşılığı olmaz. Yapılması gereken şey emperyalizmin gerici politikalarını her alanda teşhir etmek, olası emperyalist işgallere karşı halkı uyarıp bilinçlendirmek ve komünistdevrimci önderlik altında birleştirmek olmalıdır. Savaş içinde gelişen anti-emperyalist bilinç komünist-devrimcilerin gelişiminin de kaynağı olacaktır. İşte böylesi bir tablo içinde emperyalizmi es geçerek hedef tahtasına Esad’ı yerleştirmek oldukça yanlış bir politika olur. Emperyalist işgal altında komünist güçler işgale karşı direnme pratiği sergileyen burjuva-feodal sınıflarla ittifak içinde olurlar. Bu ittifak burjuvafeodal sınıfların politikalarını kabul ettiğimiz ya da ona hizmet ettiğimiz sonucu doğurmaz. Verili durumda baş düşman ülkeyi işgal eden emperyalist güç ya da güçlerdir ve bu güçleri hedef alan anti-emperyalist bir hareket en geniş kesimleri bir araya getirerek sürecin somut görevlerinden birisidir. Ve aynı zamanda emperyalizme karşı verilen mücadele bir halk hareketine dönüştürülerek hem bağımsızlık, hem de demokrasi mücadelesi kazanıma dönüştürülmelidir. Çin’de ÇKP tarafından Japon işgaline karşı izlenen politika rehberimiz olmalıdır. Tabi ki her bir somut durumda izlenecek strateji ve taktiklerde değişecektir ama esas-tali ayrımını en doğru şekilde tespit edip bun a göre hareket etmeliyiz. Aksi bütün yaklaşımlar aksini iddia etsek de düşmanlarımızın ekmeğine yağ sürmeye hizmet edecektir.
4-5_Layout 2 2/29/12 4:04 PM Page 1
04
güncel haber
Halkın Günlüğü 1-10 MART 2012
Büyük örgütün adı: Hrant Dink katliamı davasında “örgüt yok” diyen mahkeme gerekçeli kararını açıkladı. Kararda bütün delilleri ortadan kaldıran daha büyük bir örgütün olduğu ifade edildi Ocak 2007 yılında organize bir şekilde katledilen Hrant Dink davasında, aradan geçen beş yıla rağmen herhangi bir gelişme yaşanmazken, kısa bir süre “örgüt yok” diyerek birçok tetikçiyi beraat ettiren mahkeme gerekçeli kararını açıkladı. Kararda katliamın bir örgüt tarafından işlendiğine dair kanaat oluştuğu fakat ortada somut herhangi bir delilin olmamasında dolayı “örgüt bağı”nın ispatlanamadığı ifade edildi. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararında ‘’Sanıkların örgüt kurma,yönetme, üye olma, yardım etme suçları dosyadaki delillerle kesin, net, şüpheden uzak ve duraksamaya yer bırakmayacak somut olgu ve delillerle kanıtlanmadığından sanıkların delil yetersizliği nedeniyle beraatlarına karar verilmesi gerekmiştir’’ denildi. Mahkeme tarafından açıklanan gerekçeli kararda şu ifadelere yer verildi: ‘’Tartışılan 7 ayrı eylemde sanıklar farklıdır, farklı sanıkların ortak bir yerden talimat aldıklarını gösterir bir delil elde edilememiştir. Örgüt merkezi tespit edilememiştir. Örgüt var ise nerede, ne zaman, hangi amaçla kurulduğu tespit edilememiştir. Örgütü kuranların karşılıklı iradelerinin hangi prensip ve suçlar etrafında oluştuğu tespit edilememiştir. Devamlılık gösteren bir yapı var ise 19 Ocak 2007 tarihinden sonra ne tür eylemler içerisinde olduğu bilgisi elde edilememiştir. Örgüt yöneticileri ya da üyeleri tespit edilememiştir. Örgütün amaç suçları işlemek üzere gerekli araç ve gereçlere sahip olduğunu gösterir delil elde edilememiştir. İddia edilen örgüt üyelerinin gizlilik ilkesine uymadıkları ortadadır. Örgüte yardım ettiği iddia edilen sanıklar Alper Esirgemez,
İrfan Özkan, Osman Alpay, Erbil Susaman, Numan Şişman, Şenol Akduman, Veysel Toprak isimli sanıkların örgüte yardım etme suçunu oluşturma ihtimaliyle tartışılması gerekli eylemlerine dahi rastlanmamıştır. Ortada yalnızca bu kadar siyasi sonuçları doğuran bir cinayeti örgüt olmadan sanıkların işlemeye karar vermesi ve işlemesinin hayatın olağan akışına aykırı olması durumu vardır. Bu durum da şüphe oluşturur. Şüphe, sanık lehine yorumlanması gereken bir ceza hukuku kuralıdır. Tüm bu nedenlerle sanıkların örgüt kurma, yönetme, üye olma, yardım etme suçları dosyadaki delillerle kesin, net, şüpheden uzak ve duraksamaya yer bırakmayacak somut olgu ve delillerle kanıtlanmadığından sanıkların delil yetersizliği nedeniyle CMK 223/2-e maddesi gereğince beraatlarına karar verilmesi gerekmiştir.’’ Gerekçeli kararda 7 sanık için ayrı ayrı değerlendirmelerde bulunan mahkeme, sanıklar arasında herhangi bir örgütsel bağlantı bulunmadığına vurgu yaptı. Sanıkların sosyal ilişkilerine, Dink katliamı öncesi ve sonrasındaki tüm görüşmelerine rağmen aralarındaki ilişkinin örgütsel bir ilişki olmadığına kanaat getirildiği ifade edildi. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Hrant Dink davasının gerekçeli kararını eleştirerek, ‘’Mahkemenin, ortada büyük bir örgütün varlığını kabul edip, ‘ben bunu göremiyorum’ demesi mantıklı mı olur, bilemiyorum. Gerekçeli karar, karanlığın üzerine bir de karanlık perde gibi oldu. Karar, bu karanlığın aydınlatılmasına bir mum yakamadı’’ dedi Devlet Denetleme Kurulu raporu açıklandı Devlet Denetleme Kurulunun (DDK), Hrant Dink katliamına ilişkin raporunda, “Hrant Dink’e yönelik bir tehlikenin varlığının emniyet ve jandarma personelince öğrenilmiş olduğu, Hrant Dink ‘in korunmasına yönelik istihbarat birimlerinin gerekli çalışmaları yapmadığı ve işbirliğine gitmediği, idari makamların Hrant Dink ‘e yönelik oluşan riskleri bilebilecek durumda olmalarına rağmen, her kademedeki sorumluların zincirleme eylemleri
sonucunda tehlikeyi önlemek için gereken tedbirlerin alınmadığı”na işaret edildi. DDK, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ‘ün talimatıyla başlattığı Hrant Dink katliamına ilişkin araştırma ve inceleme raporunu tamamladı. Gizli ibareli raporun sonuç kısmı, Cumhurbaşkanlığı internet sitesinde yayımlandı. Sonuç bölümündeki bazı maddeler, siyah bantla kapatıldı. Aynı konuyla ilgili savcılıkça yürütülen hazırlık soruşturmasının gizliliği ve diğer hususlar nedeniyle internet sayfasında rapora sınırlı olarak yer verildiği belirtildi. Raporda, “Hrant Dink’e yönelik bir tehlikenin varlığının emniyet ve jandarma personelince
öğrenilmiş olduğu, Hrant Dink’in korunmasına yönelik istihbarat birimlerinin gerekli çalışmaları yapmadığı ve işbirliğine gitmediği, idari makamların Hrant Dink ‘e yönelik oluşan riskleri bilebilecek durumda olmalarına rağmen, her kademedeki sorumluların zincirleme eylemleri sonucunda tehlikeyi önlemek için gereken tedbirlerin alınmadığı” vurgulandı. Gerek Anayasanın 17. maddesinde gerekse iç hukukun bir parçası durumunda olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinde ifadesini bulan yaşam hakkının korunması hususundaki pozitif yükümlülüğün ye-
Bozuk düzende “Şike Davası” olarak bilinen ve Temmuz 2011 yılından bu yana devam eden tartışmalar sonrası ilk duruşmalar başladı 03 Temmuz 2011 tarihinden beri gündemde olan futbolda şike operasyonuyla ilgili futbolcusundan, hukukçusuna, köşe kapan medya yalamalarından, çokbilmiş yorumcularına kadar gündemi meşgul edecek ne varsa konuşuldu. Bunca söylenen sözlerin hiçbiri gerçeğe dayanmayan oyalama taktiğiden öteye gitmemektedir. Yıllardır herkes tarafından bilinen bu dalavereyi o kadar abarttılar ki, gazeteci kimliğindeki Emrullah Erdinç ve Özkan Tamirak, “Ne Şike Bitti Ne Sevdam’’ isimli kitap bile çıkardı! Diğerlerinin yaptığı gibi bunların da amacı hem toplumu oyalamak hem de gerçeği perdeleme gibi kutsal bir görevi yerine getirmekti!
“KCK operasyonu”nun devamı olarak adlandırılan, MİT’in İstanbul Bölge Başkanı İ.N.’nin Ankara’ya alınmasının perde arkasında ‘Futbolda Şike’ olayı çıktı. Çeşitli basın kuruluşlarında çıkan haberlere göre MİT’çinin futbolda şike olayına karışmasından ötürü tayininin gerçekleştiği duyuruldu. Özel yetkili mahkeme ve savcılığının hükümetle ters düştüğü bir ortamda atamanın gerçekleşmemesi her yetkili ve kurum tarafından bilinen bir olay olduğunu kanıtlamaktadır. İ.N’nin Şubat ayının ilk haftasında İstanbul ile ilişiğini kesip Ankara’ya gelmesi gerekirken, 7 Şubat’ta İstanbul Özel Yetkili Savcılığı’nın MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski müsteşar Emre Taner ve emekli müsteşar yardımcısı Afet Güneş’i ifadeye çağırmasıyla başlayan kriz nedeniyle İstanbul’dan ayrılmadı. Hükümetin, MİT Yasası’nın 26. maddesini jet hızıyla değiştirip Fidan ve diğer eski yöneticilerle ilgili arama kararının düşmesi-
4-5_Layout 2 2/29/12 4:04 PM Page 2
1-10 MART 2012 Halkın Günlüğü
05
: TC Devleti Gerekçeli karar faşist devletin teyidi niteliğinde
rine getirilmediği ve böylece ağır bir kamu hizmet kusurunun oluşumuna sebebiyet verildiği belirtilen raporda, Dink’in ölümünün ardından devlet yetkililerinin veya organlarının sorumluluklarını ortaya koymak açısından gereken soruşturmaların derhal başlatıldığı iddia ediliyor. Raporda, şunlar ifade edildi: “İdare organlarınca sürdürülen soruşturmalarda yasal olarak öngörülen süreçlere uyulmakla birlikte, gerek kamu görevlilerinin yargılanmasına ilişkin mevzuat düzenlemelerinin niteliğinden gerekse kamu görevlilerinin soruşturulması hususunda izlenen yöntemlerdeki hatalar/yanlışlıklar ve diğer eksiklikler sebebiyle yürütülen soruşturmalardan etkin bir sonuç alınamadığı kanaatine ulaşılmıştır.”
Hrant Dink katliamına ilişkin mahkemenin Grekçeli kararı ve DDK raporu devlet gerçekliğini dolaylı da olsa gözler önüne seriyor. Mahkeme tarafından saptanan daha büyük bir örgüt olgusu devlet gerçekliğine işaret ediyor. Kuruluşundan bu yana “tek dil, tek millet, tek din” olgusu üzerinden varlığını inşa eden ve bütün farklılıkların imha ve inkara tabi tutulduğu TC gerçekliği içerisinde tıpkı 1915 yılında yapılan Ermeni Soykırımı gibi, Hrant Dink katliamı da bizzat faşizmin kendisine çıkıyor. Bundandır ki özellikle AKP eliyle son on yıldır estirilen “demokrasi rüzgarı” Dink davasında olduğu gibi kırmızı çizgilere çarpmış ve faşist-katliamcı özün olduğu gibi korunduğu ortaya çıkmıştır. Dink katliamı bizzat devlet tarafından üretilen faşist-gerici-milliyetçi politikaların sonucudur. Ve bu politikanın toplum üzerindeki etkisine dahi güvenilmeyerek böylesi alçakça cinayetler bizzat devlet kurumları tarafından organize edilerek, hayata geçiriliyor. Dünden bugüne yapılan onlarca katliam, yüzlerce cinayet, baskı, işkence vb. tüm zorbalıkların yegane sorumlusu olan devletin gerçek niteliğini anlamak için Dink katliamı benzeri durumlar turnusol kağıdı rolü oynamaktadır. Dink katliamında yer alan tetikçilerin hepsinin “örgüt” iddiasından beraat ettirilmesi, göstermelik bazı “cezalar” almaları, dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler’in AKP’den milletvekili seçilmesi, emniyet müdürü Celalattin Cerrah’ın vali olarak atanması, Dink katliamındaki en tartışmalı isimlerden olan Ramazan Akyürek’in Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu’na atanması, Hrant Dink’i İstanbul Valiliği’ne çağırarak açıktan tehdit eden MİT elemanı iki isme ilişkin herhangi bir soruşturmanın açılmaması vb. birçok gösterge devletin bırakalım bu davayı aydınlatmasını, bu katliamda görevlendirdiği bütün isimleri terfi ettirerek ödüllendirdiğini göstermektedir, Devletin bütün olanaklarıyla katliamın üstünü örtmeye yönelik çabaları devam ederken yüz binlerce kişi ise büyük örgüt denilen devlet gerçekliğinin ayan beyan bir şekilde ortaya çıktığını ifade ediyor. Hrant Dink’in katledilmesinin beşinci yılında sokağa çıkan yüz binler “Hepimiz Hrant’ız” demeye devam ediyor.
sağlam çark olmaz ni sağlamasının ardından kriz yatışınca da atama işlemi hayata geçirildi. MİT kaynakları da atamanın KCK soruşturmasıyla ilgili olmadığı yönünde açıklama yaptı. Atamanın perde arkasında ise futboldaki şike olayı yatıyor. İ.N’nin adı 3 Temmuz’da başlayan şike operasyonunda da geçmiş ve MİT müdürünün Aziz Yıldırım’a “Senin hakkında soruşturma başlatıldı” demesi dinlemeye takılmıştı. Bu iddia üzerine şike soruşturmasını yürüten Savcı Mehmet Berk tarafından Ağustos 2011’de İ.N’nin ifadesi alınmış, mahkemeye gönderilen 93 şüpheli arasında ise İ.N. nedense yer almamıştı. MİT, mafya ve sermaye üçgeninde dönen dolaplar ‘şike’ olarak karşımıza çıkarılmıştır. Her grubun nemalandığı bu alemde birilerinin arpası az gelmiş olmalı ki ilişkiler bozuldu. Bu malum üçgenin kirli ilişkilerini gizlemek için bu gün şike olayı olarak halka sunulmuş ve sunulmaya da devam edyor. Aziz Yıldırım “Tüm takımlar şike olayına karıştı’’dediği son duruşmadan sonra mahkeme, basının ve halkın duruşma-
lara alınmaması kararını aldı. Bu uygulama gerçeğin gün yüzüne çıkmasını engellemek amacıyla yapılan bir uygulamadır. Bir yığın çarpık ilişkilerin ortaya saçıldığı duruşmalarda, her ne hikmetse herkes bireysel sapkınlıklarının dışında hiçbir şey anlatmaz oldu! İlişkilerin çirkinliğini şekillendiren, ortalıkta gezindiği iddia edilen paraların nereye ve nasıl gittiği saklanan konuların başında geliyor. En iyi yaptıkları şey masa başında kolay para kazanmak olan masumiyet abideleri her şeyi ellerine yüzlerine bulaştırdılar. (!) Yıllardır tüm devlet kademelerinde bilinen ve birçok devlet yetkilisinin de içinde bulunduğu ‘şike olayı’nın yeni bir olaymış gibi gündeme getirilmesi son derece manidardır. Mahkemede savunma yapan Fenerbahçe’nin mali işlerinden sorumlu müdürü Tamer Yelkovan’ın “Emniyette ifadem alınırken darp edildim’’ dediği duruşmada mahkeme konuyu ciddiye almayarak geçiştirdi. Son duruşmada 7 tahliye yaşandı. Davada 16 tutuklu sanığın tutukluluğunu devamına karar verildi. Duruşma 26-30 Mart tarihlerinde görülecek.
MAYA
≫ arif bilgin
12 EYLÜL YİĞİTLERİ (!)
K
endi anayasasının 15’inci maddesinin değiştirilmesi ve “yargılama” tartışması başlayınca «dokunursanız intihar ederim!» dedi milyonlarca insanın hayatını mahfeden Kenan Paşa hazretleri.
İntihar etmedi tabii, çünkü kimsenin kendisine dokunamayacağını anladı. «Özel yetkili» savcılar Paşa hazretlerinin tatil hazırlığını aksatmamak için ayağına kadar gittiler. Haber başlıklarındaki «soruşturma» lafı olmasa röportaj yapılıyor sanılacaktı. Zaten röportajdan pek farkı yoktu. Özel Yetkili Savcılar sordu: «Efendim, siz darbe yaptınız mı?» «Hayır» dedi Paşa hazretleri, «Ülkeyi tehlikeden koruma ve kollama görevimiz yaptık, her şey emir komuta zinciri içinde oldu.» «Ama efendim, parlamentoyu feshettiniz, hükümeti yıktınız, yasal siyasi partileri kapattınız…» «Birbirleriyle uğraşıyorlardı, görev yapmıyorlardı ki, ne yapayım ben böyle şeyleri» «Ama efendim anayasayı da ilga ettiniz!» «Kimsenin uymadığı anayasayı ne yapayım ben, zaten dar geliyordu, her tarafı delinmiş, patlamış, yırtık pırtık bir şeydi...» Röportajcılar teşekkür ederek saygılı biçimde evden ayrıldılar, hizmetçiler gazetecileri (pardon) «Özel Yetkili Savcıları» kapıya kadar uğurladılar, Paşa hazretleri tatiline çıktı keyifle. Keyifli bir röportajdı, herhalde birkaç tanesini daha izleme şansımız olacak, bekliyoruz… ** Devlet Planlama Teşkilatı’nın takunyalı önderlerinden Turgut Özal’ın TUSİAD başkanlığına, oradan da Milli Cephe Hükümeti’nin müsteşarlığına geldiğinde hazırladığı 24 Ocak Kararları’ndan sonra Paşa hazretlerinin göreve çağrılacağını anlamıştık. Zaten Ecevit, “bu kararların uygulanabilmesi ancak Latin Amerika tipi otoriter bir rejimle mümkündür” dediğinde, Özal, “ne yapalım olursa olsun” dememiş miydi? Oldu! Önce bütün gericileri, faşistleri, devletin gizli kanlı aparatlarını halkın ve devrimcilerin üstüne sürdüler. Cihana bedel, yiğit, mert, bilge, aydın yürekli binlerce halk evladını vicdansızca kırdılar. Yıldırıcı faşist terörle halkı sindirmek istiyorlardı ve aynı zamanda halkı, Paşa hazretlerinin iktidara el koymasına ikna etmek… Ettiler de, ezici çoğunluk halindeki sıradan insanlar “gelsinler” dedi. Geldiler. Kısa sürede herkes 11 Eylül’den öncekini arar oldu. Sivil faşist terörün yerini, daha çok asker, özel harpçi katiller ve kelle avcısı polisler aldı. Kimsenin gıkı çıkmıyordu, sokaklar, köyler, fabrikalar, okullar, kısacası ülkenin har tarafı işkencehane ve hapishaneye çevrilmişti. “Kul” kültürüyle yetişmiş toplumun bütün kamu görevlileri “emir kuluyuz” diyerek onların zulmünü derinleştirdiler. Anlaşıldı ki “cumhuriyet vatandaşı” ve “cumhuriyet memuru” yokmuş, hepsi gerçekten emir kuluymuş!.. Kulun kula yaptığı, efendilerin kullara yaptığından her zaman daha alçakçadır. Gönüllüler, gönülsüz olanları sürükledi, hep beraber faşizmin “emir kulları” oldular. Onurlu, vicdanlı, kısacası insan kalanlar zor günler gördü, perme perişan oldular. “Başını belaya sokmak” yerine komşusunu yakan, adaletsizliğe, kötülüğe gözlerini kapatan, köşe kırıcı, korkak, sinik, köle ruhlu bir toplum yarattılar. Yaptıkları en büyük kötülüktü bu, ölümden de fazla! Ölümler de çok oldu, hem de vahşetin bin türlüsüyle. Yüzde 80’i solcu 5 bin ölümü gerekçe yaptılar, kurdukları düzende 30 binin üzerinde insan öldü, ülkeyi toplu mezarlar tarlasına çevirdiler. Daha kim bilir neler göreceğiz!.. ** İşkencelerine 43 gün aslanlar gibi direnen yetmişlik babam mezarından uyansa, “Tee, ben de bunları adam sanmıştım. İdamsız ülkede röportaj gibi sorgulamalarda bile dizleri titriyor zavallıların” diyecekti. Peh de peh 12 Eylül yiğitleri!
6-7_Layout 2 2/29/12 4:09 PM Page 1
06
güncel haber
Halkın Günlüğü 1-10 MART 2012
Gazi Mahallesi’nde çeteci bir güruh tarafından yapılan saldırıda ağır yaralanan Battal Tepeli 21 Şubat tarihinde yaşamını yitirdi
Battal Tepeli
Ölümsüzlüğe uğurlandı Sultangazi Pirsultan Abdal Cemevi için 29 Ocak 2012 tarihindeyapılan protesto yürüyüşüne katılan halka, Nalburlar Çetesi olarak bilinen çeteciler tarafından bir saldırı yapıldı. Çeteci güruh tarafından yapılan saldırıyı protesto etmek için Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) tarafından örgütlenen eyleme, aynı çete tarafından yapılan saldırıda, mahalle halkından Battal Tepeli kafasından vurularak ağır yaralandı.
Gazi Mahallesi halkıyla birlikte DHF’nin de aralarında bulunduğu devrimci-demokratik kurumlar katılarak destek verdi.
Ağır yaralandığı günden itibaren Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yoğun bakımda tedavisi devam eden Tepeli, 21 Şubat tarihinde hayatını kaybetti. Battal Tepeli’nin cenazesi 21 Şubat’ta Adli Tıp Kurumu’ndan alınarak Tuzla Kültür Cemevi’nde yapılan töreninin ardından Aydınlık Köyü Mezarlığı’nda toprağa verildi. Yapılan cenaze törenine ailesi, dostları,
Gazi Demokratik Haklar Derneği önünde toplanan kitle “ Battal Tepeli’yi unutmayacağız” pankartını açarak “Çeteler halka hesap verecek”, “Battal Tepeli ölümsüzdür”, “Devlet besliyor çeteler vuruyor”, “Çetelerden hesap soracağız” sloganlarıyla Tepeli’nin katledildiği yere yürüdü. Yapılan yürüyüş sonrası DHF adına bir açıklama yapıldı. Yapılan basın açıklamasında şu
Battal Tepeli vurulduğu yerde anıldı Çeteciler tarafından katledilen Battal Tepeli 26 Şubat’ta Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) tarafından yapılan bir yürüyüşle anıldı.
ifadelere yer verildi: “29 Ocak 2012 Pazar günü, Gazi Mahallesi’nde, ‘Nalbur Çetesi’ olarak bilinen güruh, halka ve devrimcilere, 3 defa silahlarla ve bıçaklarla saldırmış ve bu saldırılarda Battal Tepeli başından iki kurşunla vurularak ağır yaralanmış Volkan Can bacağından vurularak, Güven Göçer ise bıçaklanarak yaralanmıştı. Battal Tepeli’nin haftalarca süren yaşam mücadelesi, 21 Şubat tarihinde ölümüyle sona erdi. Kaybımız büyük,
yaramız derindir. Battal Tepeli ilk kaybımız değil! Eğer müdahale etmezsek son kaybımız da olmayacak!”
Yarattığımız değerleri koruyalım Yapılan açıklamada çetelerin devrimci demokrat ve yurtseverlerin yaşadığı mahallelerde saldırılar gerçekleştirmesinin tesadüf olmadığı ifade edilerek devrimci kurumların ağır bedeller ödeyerek yarat-
Şimdi de ‘eğitim Eğitim sistemindeki çarpıklık bütün tepkilere rağmen kendisini hissettirmeye devam ediyor. Çözüm adı altında hayata geçirilmeye çalışılan politikalar ise sistemin sömürü çarkını güçlendirmeye dönük hamlelerdir AKP tarafından gündeme getirilen ve eğitim sisteminde “devrim niteliğinde” olduğu iddia edilen yeni sistem anında tepkilerle karşılaştı. 8 yıllık zorunlu eğitimin yerine önerilen ve ortaöğretimin de dahil olduğu 12 yıllık kademeli eğitim sistemi önerisi birçok tartışmayı da beraberinde getirdi.
MEB’de çalışmalarda sona gelindi 2010 yılı sonunda gerçekleştirilen 18. Milli Eğitim Şurası’nda kesintisiz eğitimin 4+4+4 olarak yeniden düzenlenmesi kararı alınmış ve zorunlu eğitimin 1 yıl da okul öncesi olmak üzere 13 yıla çıkartılması önerilmişti. Söz konusu öneri AKP tarafından “kesintili” ve “kademeli” hale getirilerek, okul öncesi 1
yıllık eğitim çıkartılıp 12 yıla indirgenerek kanun teklifi haline getirildi. AKP tarafından hazırlanan yeni sistemde öne çıkan başlıklar şunlar: - Yeni sistemin gelecek yıl hayata geçirilmesi planlanıyor. - 1997’de hayata geçirilen 8 yıllık ‘kesintisiz’ eğitim tarihe karışıyor. Uygulama, her biri 4 yıldan oluşan 3 kademe halinde 12 yıllık kesintili eğitime dönüştürülecek. Ortaokula geri dönüş yapılıyor - 1997 öncesindeki ‘ortaokul’ sistemine geri dönülüyor. - İlköğretimin ilk dört yılı olan ‘birinci kademesi’ ile ikinci dört yılı olan ‘ikinci kademesi’ binalarının ayrı olması ‘esas’ olacak. Başörtüsüne yeni alternatifler - İlk 4 yıllık zorunlu eğitimden sonraki kademelerde evde eğitim (açık öğretim) mümkün hale getirilecek. Evde eğitimle okuldan mezun olunabilecek. 4. sınıftan itibaren, öğrenciler hem açık öğretime hem de Kuran kurslarına aynı anda devam edebilecek. Derslere başörtüsüyle girmek isteyenlere yeni alternatifler sunulacak. İlk 4 yıl okula devam mecburi
6-7_Layout 2 2/29/12 4:09 PM Page 2
güncel
1-10 MART 2012 Halkın Günlüğü
07
MKP’den Tepeli’ye ilişkin açıklama Uzun süredir yoğun bakımda yaşam mücadelesi veren Battal Tepeli’nin ölümü sonrası Maoist Komünist Partisi (MKP) bir açıklama yaptı. Yapılan açıklamada Battal Tepeli’nin katledilmesinde çetecileri silahlandırarak halkın örgütlü mücadelesine karşı maşa olarak kullanan devletin sorumlu olduğu ifade edilerek çetelerin bir piyon olmalarına rağmen halka karşı işledikleri cinayetler ve faşist saldırılardan dolayı masum olmadıkları ifade edildi.
Gazi Mahallesi devrimci tabanıyla dikkat çekiyor
tıkları değerlere karşı yapılan saldırılara sessiz kalınmayacağı ifade edildi. Yapılan açıklamada ayrıca: “29 Ocak günü, günün farklı saatlerinde tam üç kere gerçekleştirilen ve 1 saatten fazla süren bu saldırıları, Gazi Polis Karakolu’nun izlemekle yetinmesi, çeteciler kaçtıktan sonra, polislerin yaralı vaziyette hastanede bulunan insanları gözaltına alması, buna somut bir örnektir.
Yaşananlar mahallemizde çeteleşmenin önünün nasıl açıldığını, çetelerin nasıl yuvalandığını, kimler tarafından beslendiğini, korunduğunu ve halka karşı kullanıldığını bir kez daha göstermiştir.”denilerek çeteleşmeye, yozlaşmaya karşı mücadele çağrısı yapıldı. Yapılan açıklamanın ardından Tepeli’nin katledildiği yere karanfiller bırakan kitle saygı duruşunda bulunarak eylemi sloganlarla bitirdi.
Açıklamada Gazi Mahallesi’nin yoksul halk kitlelerinin yoğun olarak yaşadığı bir mahalle olduğuna dikkat çekilerek mahallenin yoksul olmasının yanında geniş devrimci tabana sahip bir mahalle olduğu ve her zaman devletin hedefleri arasında yer aldığı belirtildi. 11-12 Mart 1995 tarihinde yaşanan Gazi Direnişi ve sonrasında yaşanan katliama değinilen açıklama şu ifadelerle devam etti: “Bu olaylardan sonra Gazi Mahallesi’nin örgütlü ve devrimci duruşundan iyiden iyiye korkan ve rahatsız olan devlet, gerçekleştirdiği provokasyonlarla sonuç alamayınca, yozlaştırıp-çürütme ve çeteleştirme stratejisine ağırlık verdi ve en önemlisi de bu stratejisini gerçekleştirebilmek için dışarıdan Gazi Mahallesi’ne yoğun bir şekilde insanlar yerleştirmeye girişti. Nitekim dışarıdan devşirmelerle Gazi Mahallesi’ne yerleş-
tirilen gerici-faşist unsurlar Gazi halkının iç birliği ve ortak demokratik davranışını baltalayan güce erişti… İşte, 1995 yılında gerçekleştirilen provokasyonun bir benzeri bugün Battal Tepeli’nin katledilmesine yol açan devlet uzantısı çetelerin halka silahlı saldırısıyla yeniden sahnelenmektedir. Çetelerin halka ve halk güçlerine saldırma cüretinde bulunması devletin bu kirli oyunlardan bağımsız değildir. Ne ki, halka saldırma cüretinde bulunanların bu cüreti onların kabusu olacaktır! Sonuç olarak; Battal Tepeli şahsında halkımıza karşı gerçekleştirilen bu karşı-devrimci hain saldırıyı nefretle lanetliyor, halka karşı işlenen bu cani suçlara karşı sessiz kalmayacağımızı ilan ediyoruz. Tepeli cinayetine, komplo-provokasyon marifetiyle göz yuman, faşist çeteleri besleyerek halkın üstüne salan ve bizzat cinayetin koşullarını yaratan veya tetikçileri vasıtasıyla katliam gerçekleştiren devleti, devletin maşası olan faşist çeteleri ve tüm sorumluları bu alçakça cinayetinden ötürü bir kez daha lanetliyoruz! Battal Tepeli’ye sıkılan kurşunlar Gazi halkına sıkılmış demektir. Dahası, demokratik mücadele güçleri ve bunlar şahsında demokrasi mücadelesine, tüm halkımıza sıkılmıştır. Halkımıza sıkılan kurşunların hesabı proleter adaletin yargısından asla kurtulamayacaktır.”
açılımı’ 4x4’lük yeni bir nesil geliyor - Değişiklik yürürlüğe konulduğu zaman sadece okula yeni başlayanları değil, ilköğretimin ilk 4 sınıfında okuyanları da kapsayacak ve 4. sınıftan 5. sınıfa geçecek olan öğrenciler de yeni sistem içerisinde olacak. - Kanun değişikliği sonrasında ilk 4 yıl ilköğretimin ‘birinci kademesi’, ikinci 4 yıl ise ilköğretimin ‘ikinci kademesi’ olacak. İlk 4 yılın sonunda öğrenci mevcut ilköğretim okuluna devam edebileceği gibi başka bir ilköğretim okulunun ‘ikinci kademesine’ de kaydolabilecek. 2. kademede dersler ağırlaşıyor - İlk kademe derslerine sınıf öğretmenleri, ikinci kademeye ise branş öğretmenleri girecek. Milli Eğitim Bakanlığı ‘ikinci kademe’ müfredatını yeniden düzenleyerek bu kademedeki ‘alan’ derslerinin ağırlığını artıracak. - Öğrenci liseye devam ederken özellikle mesleki eğitimle ilgili ‘yönlendirme’ derslerini de alacak.
Kız çocukları eve, erkek çocukları atölyelere Yeni eğitim sisteminde öne çıkan başlıklar bunlarken, sisteme tepkiler de geçikmedi.
Eğitim Reformu Girişimi, Tohum Otizm Vakfı, Türk Eğitim-Sen, TEGV ve Eğitim-Sen’e göre önerilen sistemin dezavantajları şöyle: * İlköğretim ikinci kademe için açık öğretim yolu açılıyor. Bu durum zorunlu örgün eğitim süresinin fiilen 4 yıla düşeceği anlamına geliyor. * Kesintili eğitim, özellikle kız çocukların okuldan alınabilmesinin önünü açacak, birçok kız çocuğu ilk dört yıldan sonra okula gidemeyecek. * Çocuklar 10 yaşında mesleklere yönlendirilecek, erken yaşta yapılan bilinçsiz seçimlere ömür boyu mahkûm edilecek. * Çıraklığa başlama yaşı 11’e düşürüldüğü için, çocuk işçiliği yaygınlaşacak. * İlköğretim ikinci kademede farklı okul türleri bulunduğunda merkezi sınav sistemi kaçınılmaz olacak. Bu durumda çocuklar daha ikinci sınıftan itibaren dershaneye gidecek ve 10 yaşında da SBS’ye girecek. * Eğitimin kesintili olması, açık öğretime imkân tanıması sınıfın genelinden farklı davranış ve öğrenme özellikleri gösteren engelli öğrencilerin örgün eğitim sisteminin dışına
itilmeleri tehlikesini barındırıyor. * Taslağa göre ikinci kademede açık öğretime geçebilme çocukları sosyalleşme imkânlarından yoksun bırakacak, çocukların ev içinde ve dışında birçok riskle karşı karşıya kalmalarına yol açabilecek.
“Dindar neslin” temelleri mi atılıyor? Tayyip Erdoğan tarafından kısa bir süre önce ifade edilen “dindar nesil” tartışmalarının yoğun bir şekilde sürdüğü ve FATİH projesi olarak adlandırılan eğitim sistemindeki sözde “reformlar” sonrasına denk gelen yeni düzenleme “dindar neslin” ön çalışmalarının yapıldığını işaret ediyor. Kuran kurslarının önünü açan, kız çocuklarını eve kapatan ve erkek çocuklarını sömürü aracı olarak daha etkin bir şekilde kullanmayı amaçlayan yeni sistemle beraber, eğitimin zaten oldukça düşük bir seviye olduğu niteliğinin tümden ortadan kaldırılıp burjuva-feodal sisteme zenginlik sağlayacak bir kar kapısı olarak değerlendirildiği ortaya çıkıyor. Başbakan Erdoğan’ın üzerine basa basa söylediği “Dindar nesil yetiştirme” çabası da yeni eğitim
sisteminde karşılık bulacak. İlköğretimin 4+4+4’lük bir sistemle oluşturulması, öğrencilerin ilk 4 senenin ardından başka bir okulun ikinci kademesine devam edebilmesini sağlayacak. Böylece İmam Hatip eğitiminin ilk 4 seneden sonra, ikinci kademede devreye sokulma olasılığı güçleniyor. Kuran kurslarının yaş sınırını kaldıran, müfredatı gericileştiren, özel eğitim okullarında otistik öğrencilerin en çok ihtiyaç duyduğu beden eğitimi dersi yerine din dersi getiren AKP, yeni sistemle İmam Hatip eğitimini bugünün 5. sınıfına kadar indirmiş olacak. Tüm bu tartışmalar ekseninde tabloya baktığımız zaman devletin tüm kurumlarıyla toplumu emperyalizmin gerici politikalarına hizmet ekseninde yeniden dizayn etmeye çalıştığını görmekteyiz. Bu dönüşümde kilit rol oynayacak alanların başında ise ‘eğitim’ kurumları gelmektedir. Altın-dindar nesil demagojilerinin altında yatan gerçeklik tam da budur işte: Emperyalizme sadıkça hizmet edecek yeni bir nesil…
8-9_Layout 2 2/29/12 4:12 PM Page 1
08 güncel haber
Halkın Günlüğü 1-10 MART 2012
Afet değil
katliam
Adana’nın Kozan İlçesi’nde bulunan Gökdere Köprü Barajı derivasyon tüneli kapağının arızalanması sonrası meydana gelen patlamada 3 işçi hayatını kaybetti, 7 işçi ise hala kayıp Ülkenin dört bir yanında doğayı talan ederek HES ve baraj yapımına hız veren hâkim sınıfları hiçbir şey durdurmuyor. Her yerde ölümler getiren bu projelerle, düzene kar sağlayan politikalar planlayan sömürücüler; kar amaçlı insanların canlarını hiçe sayıp, onların emeğinden yine onlara karşı “silah” üretmeye devam ediyor. Bu cinayetler, saklanılan kılıf olarak sebebi mekanik hataların ürünü olarak oluşmuş kazaların sonucunda değil bilakis emperyalistkapitalist bir sistemin parçası olan burjuva feodal diktatörlüğün çıkar dalaşında yaratmış olduğu, her geçen gün “kazalar”la daha da netleşiyor.
HES projeleriyle “kârdan” ölümün son(!) adresi: Kozan Adana’nın Kozan İlçesi’nde, Gökdere Köprü Barajı derivasyon tüneli kapağının arızalı olup ve ihmal edilmesi sonucu patlama meydana geldi. Patlama esnasında çalışmakta olan çoğu işçi yaralandı, yaklaşık 7 işçiye hala ulaşılamazken, 3 işçi de patlamanın yarattığı dalgalar arasında sürüklenerek hayatını kaybetti. 25 Şubat sabahı Gökdere’de yapımı süren köprü barajının tünel kapağının patlaması çalışmakta olan işçilerin hayatına mal oldu. Arama-kurtarma çalışmaları hala devam ederken, işçilerin ailelerinin acılı bekleyişi sürüyor. Adana Valisi Hüseyin Avni Coş, Gökdere Köprü Barajı’nda 9 Şubat 2012 tarihi itibariyle su tutulmaya başlandığını söyledi. Barajda 90 milyon m3 civarında su toplandığını ifade eden Coş; “Derivasyon tünelinde meydana gelen bir arıza nedeniyle kapağın kopması sonucu saniyede 1m3 suyun boşalması durumu ortaya çıktı. Bu boşalan su nedeniyle başta
3 kişi kayıptı, son aldığımız ‘müjdeli’ bir haberle 2 çalışanımız yaralı vaziyette bulundu. Onların tedavileri için olay yerine acil ambulans helikopterlerimizi sevk ettirdik. Olay yerinde gerek acil afet durum ekiplerimiz gerek ambulans, ilk yardım ekiplerimiz, iş makinelerimiz ve müdürlerimiz gerekli tertibatı almış vaziyetteler. Boşalan suyun civar köyleri basmaması için gerekli önlemleri alıyoruz. Uzmanlarımız toplanan bütün suyun, daha alt katmanda bulunan Yedigöze Barajı’na ve HES’e aktarılması gerektiğini söyledi. Çalışmaları yapacağız. Şu anda herhangi bir sorun görünmüyor. Gelişmeleri aktaracağız.” dedi.
Afet değil, sorumsuzluk peşlerini bırakmıyor! Van depreminden kaçıp Adana’ya gelen ve burada geçinebilmek için baraj inşaatında çalışmaya başlayan Demirelli ailesinin iki ferdi Zakir ve Erdem Demirelli yine “afet” kurbanı oldu. Zakir Demirelli yaralı olarak bulundu ve tedavisi devam etmekte, ancak Erdem Demirelli’ye hala ulaşılamıyor. Zakir Demirelli’ye kardeşinin yaralı olduğu ve başka bir hastanede tedavi gördüğü söyleniyor.
Üç günde bitecek yoksa bu kapağı size yediririz!!! Olayda hayatını kaybeden Eyüp Altuntaş ve Cumali Değirmenci gözyaşları arasında toprağa verildi. Ailelerin tek isteği ‘sorumlu’ kişilerin sorumsuzluklarının cezasının verilmesi. Olayla ilgili Kozan Cumhuriyet Başsavcısı Adnan Tosun ve nöbetçi Cumhuriyet Savcısı Mahmut Savaşçı ‘nın yürüttüğü soruşturma sonucunda gözaltına alınan şantiye şefi Öncü Polat ve proje müdürü Erdal Nakas jandarmadaki işlemlerinin ardından Kozan Adliyesi’ne sevk edildi. İki zanlı, çıkarıldıkları mahkeme tarafından tutuklandı. Ancak bu ailelerin öfkesini dindirmedi. İşçiler baraj kapağındaki çatlağı çoktan fark edip, ailelerine söylemiş. İşçilerin tüm dile getirme çabaları baraj yapımından sorumlu kişilerce “bu iş 3 günde bitecek yoksa bu kapağı size yediririz”
diye bir cevapla geçiştirildiği aileler tarafından ifade edilmiş. Bir yaralı işçinin yakınının valiye “Ne olur yakınlarımızı bulun vali bey, suçluların cezasını verin” demesi üzerine Coş “tamam dedik daha ne diyorsun” şeklindeki sözleri aslında hiç te şaşırtıcı değil. Suya kapılarak kaybolan işçilerden Mehmet Yılmaz’ın eşi, annesi ve yakınları arama kurtarma çalışmalarından gelecek haberi yaşlı gözlerle bekliyorlar. Anne Nazife Yılmaz, habercilere yaptığı açıklamada, oğlunun bulunması için 3 gündür olay yerinde beklediklerini söyledi. Anne Yılmaz, oğlunun kullandığı aracın parçalarına yeni ulaşıldığını hatırlatarak, “Aracına ulaşıldı ama oğlumu bulamıyorlar. Madem barajda böyle bir sorun varmış neden önlem alınmamış. Oğlumun bir an önce bulunmasını istiyorum” dedi.
Kum torbası işçilerin hayatına değer biçildi! Diğer kayıp işçilerin endişe içinde bekleyen yakınları, “Kapakta çatlak olduğunu biliyorlarmış. Sorunu çözecekleri yerde kum torbasıyla kapatmaya çalışmışlar” diyerek inşaat şirketine tepki gösterdi. Firma yetkililerinin olay yerine gelmemesine tepki gösteren işçi yakınları, “İhmal yüzünden insanlar can veriyor ama firma temsilcilerinin kılı kıpırdamıyor” dedi. Bazı işçilerin, tünel kapağı yerine tam oturmadığı için alttan sızıntı olduğunu ve firmanın o bölgeyi kum torbasıyla doldurttuğunu ama basınç artınca kapağın dayanamadığını anlattığı öğrenildi. Baraj kapağının belirli bir seviyeye kadar su tutulduktan sonra test edilmesi gerektiği ancak bu test yapılmadan 15 gündür su biriktirildiği de öne sürüldü. Olay sırasında çalışmakta olan bir işçi yaşananları şöyle anlattı:” Ben barajın yukarı kısmında çalışıyordum. Patlama sesini duyunca aşağı tarafa koştum. Orda çalışan çok sayıda operatör, şoför ve baraj çalışanı vardı. Onların hepsi suya kapılmış. Ama durumları tam olarak nedir biz de bilemi-
yoruz. Şu anda 3 arkadaşımızın hayatını kaybettiğini duyduk” dedi. Baraj inşaatında şoför olarak çalışan Fazlı Özkılınç ise yaklaşık 300 kişinin çalıştığı inşaatta 20den fazla arkadaşının kayıp olduğunu söyledi.
Afet değil katliam! Olayın ihmallerden kaynaklı olduğu ortadayken firma, ihmali kabul etmiyor ve şansızlık olduğunu iddia ediyor. Olayın yaşandığı gün Adana İnönü Parkı’nda bir araya gelen Türk-İş, DİSK Adana Bölge, KESK Adana Şubeler Platformu, Adana Tabip Odası, Çetko, Alevi Kültür Dernekleri, PSAKD, Anadolu-Der, İHD, ÖDP, TKP, HDK ve DHF tarafından yaşanan olay basın açıklaması gerçekleştirilerek protesto edildi. Yapılan açıklamada yaşanan bu olayın afet değil, katliam olduğu ifade edilerek “Vadilerimizin başına bir HES belası sardılar! Hatta bir değil, yüz değil, iki bin tane. Bir tarafta ‘suyu yutmuyoruz’ derken diğer tarafta dereleri kaynağından denize kadar borulara hapsedip vadileri kurutmaya çalışıyorlar. Milyonlarca ağacın kesilmesine göz yumdular. Yetmedi, 2 bin yıllık Allianoi’yi çimentoyla kaplayıp kuma gömdüler. Vadiler yetmedi dağlara göz diktiler. Maden Yasası’nı değiştirip binlerce maden ruhsatı verdiler. Planladıkları bu kanunlarla da dağları birbirlerine tahsis etmeyi planlıyorlar. Bu yıkıma dur diyenlerin sesini kısmak için vatan hainliğiyle, teröristlikle, lobici olmakla suçladılar.. Doğanın tahribatının yanı sıra, dün Gökdere Barajı’nda yaşanlar da bu sürecin devamı olarak gerçekleşmiştir. 10 işçinin kaybolmasına neden olan bu durum yalnızca bazı teknik eksiklikler ve kullanılan malzemelerin kalitesizliğiyle açıklanamaz. Bu çökmüş sistem içinde denetim mekanizması neredeyse yok denecek düzeyde. Sonuç ortadadır; Adana Kozan’da yaşanlar bize acı ve gözyaşını yeniden tattırdı. Oysa bu ölümleri durdurmanın çaresi çok açık…” denildi. Ayrıca TMMOB konuyla ilgili olarak, olayın tüm boyutlarıyla ortaya çıkması için bölgeye heyet göndererek yakın süreçte bir rapor hazırlayacağını ifade etti.
8-9_Layout 2 2/29/12 4:12 PM Page 2
söyleşi emek
1-10 MART 2012 Halkın Günlüğü
09
Billur Tuz’da direniş İzmir, Çiğli Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Billur Tuz fabrikasından sendikalı oldukları için işten çıkarılan 47 taşeron işçi, 2 Ocak’tan beri fabrika önünde direniyor
Üç taşeron firmanın bulunduğu fabrikada işçiler, yedi ay önce ağır çalışma koşullarına karşı Tek Gıda İş Sendikası’nda örgütlenmeye başladı. Bunun üzerine Billur Tuz patronu, tuz yıkama, paketleme, yükleme ve ambalaj bölümünde çalışan, sendikalı 5’i kadın 45 işçiyi, 2 Ocak’ta işten çıkardı. Halkın Günlüğü Gazetesi olarak direnişin 57. gününde Billur Tuz işçileriyle direnişin başladığı günden bu yana yaşanan sorunlarla son duruma ve güncel konulara dair söyleşi gerçekleştirdik. Yağmur, çamur, soğuk demeden aylardır Billur Tuz fabrikası önünde direnişlerine devam eden işçilerle yaptığımız görüşmede, işçilerin moral ve motivasyonunun yüksek olduğunu gördük. Yine 57. günde yoğun yağmurun altında çadırın içinde sıcak sohbetlerin yapıldığı bir anda selamladık işçileri. ‘Direnişe dair bilgi almaya geldik’ dediğimizde işçiler hemen başladı anlatmaya:
Yalnız bırakılmadık “Onurlu direnişimizin bugün 57.günündeyiz. Direnişimizin başından itibaren hiç yalnız bırakılmadık; kardeş sendikalarımız ve birçok devrimci, demokrat, ilerici kurum ve kişiler bizlere destek ziyaretinde bulunuyor. Bu durum bize hep güç vermiştir, bu anlamda kendimizi asla yalnız hissetmiyoruz.” Sendikaya üye oldukları için işten atıldıklarını ve haklarını alana kadar direneceklerini ifade eden işçiler, düşüncelerini kısa cümlelerle şöyle özetliyor: “Yasal hakkımız olan sendikaya üye olduğumuz
için Billur Tuz patronu bizi işten attı. Hakkımızı istediğimiz için. Biz artık baskılar ve sömürü karşısında sessiz kalmayacağız, kalmıyoruz da yılmadan direnişe devam edeceğiz.”
Aslında direniş bugün biter... İçeride çalışan işçilerin özellikle sendikalı arkadaşlarının direnişlerine duyarsız kaldıklarını ve desteklemediklerini ifade eden işçiler, arkadaşlarının desteklemesiyle bu direnişin hemen biteceğini, kazanacaklarını ifade ederek devam ediyorlar bu olumsuz durumu açıklamaya: “İçeride çalışan işçi arkadaşlardan destek bekliyoruz ama desteklemiyor, sessiz kalıyorlar. Bize pek destekte bulunmuyorlar yani. İşte haklarımızı alamayız, bizi de işten çıkarırlar diye kaygıları var anlaşılan. Şu anda içeride sendika var ve üye sayımız 22 kişi. Aslında bu direniş bugün biter. İçerideki ağabeylerimiz sendikalı 22 arkadaşımız şu kapıdan alkış ve sloganlarla çıksa yanımıza gelse bu direniş bugün biter. Ama bunu yapmadıkları için bugün bu direniş hala sürüyor, biz hala direnmeye devam ediyoruz.” Murat Salim adlı işçinin anlattıkları ise Billur Tuz işçilerinin yıllarca yaşadığı sorunların bir özeti. Murat Salim 9 yıldır Billur Tuz Fabrikasında çalışıyor ve bu 9 yıl boyunca maaşını bir kere bile tam olarak alamadığını ve patronun çeşitli oyunlarını kendine has üslubuyla aktarıyor:
Maaşımız ve sigortamız tam yatırılmıyor “Ben 9 yıldır Billur Tuz’da çalışıyorum ve tam dokuz yıldır Billur Tuz patronu bana maaşım başta olmak üzere hiçbir hakkımı tam olarak vermedi. Ben 9 yıldır hiç maaşımı tam alamadım. Patron kendine bir sistem kurmuş (bu yıllardan beri böyle yani ben işe başlamadan önce de böyleymiş), kafasına göre iki haftalık bakıma gönderiyor ve bizim paramızı kesiyor ve sigortamızı yatırmııyor. Yani kendi kafasına göre ‘planlı bakım yapacağım’ diye
fabrikayı kapatıyor ve ne maaşımızı yatırıyor ne sigortamızı yatırıyor. Yıllardır biz burada tam maaş almış değiliz. Patron kendi kafasına göre çıkış yapıyor.”
Direnişimiz kıvılcım etkisi yaratabilir Organize Sanayi Bölgesi’nde on binlerce işçi çalışıyor ve hepsi de tıpkı Billur Tuz işçilerinin direnişe başlamasına neden olan hak gasplarından muzdarip. Direnişteki işçilere yaklaşık sayıları 47 bini bulan işçi potansiyelini ve direnişlerinin bu kitle üzerindeki etkisini sorduk. Cevap: ”biz bir kıvılcım çaktık, bu kıvılcımı ateşe çevireceğiz!” İşçiler açıklamaya devam ediyor: “Bölgede 47 bine yakın işçi bulunuyor ve bu işçiler üzerinde direnişimizin olumlu etkisi var. Zaman zaman ziyaretimize gelen işçiler oluyor ve bizim direnişimiz onlara bir örnek teşkil ediyor. Eğer biz kazanırsak onlara da önemli bir etkisi olur ve kendi hakları için onlar da seslerini yükseltir. Ve zaten ziyaretimiz geldiklerinde direnişimizi onlara anlatıyoruz. Bizleri iyi takip ediyorlar. Yani bizim direnişimiz bölgede bir kıvılcım etkisi yaratabilir, çünkü burada çalışan on binlerce işçi aynı sömürüyü ve baskıları yaşıyor ve bir kıvılcıma ihtiyaçları var. Biz bu kıvılcımı çakmak için buradayız ve çakıyoruz da. Başka yolu yok biz bu kıvılcımı ateşe çevireceğiz.” Billur Tuz işçileri patronun bu kitle üzerindeki baskılarını ve işçilerin en insani ihtiyaçlarını engellemeye çalıştığını da dile getiriyor: “Billur Tuz patronu bölgedeki örgütsüz işçilere ‘bunlara yardım etmeyin, yalnız bırakın’ tehtidinde bulunuyor. Patronun bazı fabrikalarla ilişkisi var ve oraları arıyor, mesela bizim tuvalet sıkıntımız vardı bir fabrikaya gidip geliyorduk ihtiyacımızı gidermek için. Patron burayı arıyor ve ‘bunları fabrikanıza almayın, alırsanız…” diyerek tehdit ediyor.’
‘
Kazanana kadar direneceğiz
İşçiler her ne koşulda olursa olsun haklarını sonuna kadar savunacaklarını ve kazanıncaya kadar direnişi sürdüreceklerini ve kararlı olduklarını ifade ediyor: “Bizler anayasal hakkımız olan sendika hakkımız için buradayız ve alana kadar da direnişe devam edeceğiz. Sendikaya üye olduğumuz için işten çıkarıldık. İşe tekrar alınıncaya ve sendikalı olarak başlayıncaya kadar burada yağmur, çamur demeden beklemeye-direnmeye devam edeceğiz.” Yine bir işçi son olarak içerideki arkadaşlarının durumuna değinerek şöyle sesleniyor: “Burada direnişte olan arkadaşlarımızın çoğu teknik eleman yani çoğumuz vasıfsız olarak adlandırılıyoruz. Yükleme ve paketleme bölümünde çalıştığımız için vasıfsız görülüyoruz. Aramızda sadece 3-5 vasıflı arkadaşımız var. İçeride çalışan arkadaşlarımızın ve üyelerimizin hepsi vasıflı. İşte bu arkadaşlarımız işi bırakıp yanımızda olsa patron zor duruma düşer ve fazla dayanamaz. Biz artık baskılardan, sömürülerden yılmayacağız.”
‘
8 Mart’ta direnişteyiz
Direnişteki 5 kadın işçi de aynı gerekçelerle işten atıldığını ve erkek arkadaşlarıyla birlikte 2 Ocak’tan bu yana yağmur, kar, çamur demeden direndiklerini ve işe sendikalı olarak alınıncaya kadar patronun tüm engellemelerine, baskılarına rağmen mücadeleye devam edeceklerini ifade etti. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü yaklaşırken, 8 Mart’a dair düşüncelerini sorduğumuz kadın işçiler, 8 Mart’ta da burada direnişte olacaklarını, o günün kendileri için önemli olduğunu ifade ettiler. 8 Mart günü tüm ezilen kadınların direnişlerine destek vermesinin önemine değinen kadınlar, yürüttükleri direnişin tüm ezilen kadınlar adına olduğunun altını çizdiler.
10-11_Layout 2 2/29/12 4:16 PM Page 1
10
emek haber
Halkın Günlüğü 1-10 MART 2012
Maltepe işçileri Ankara Maltepe Belediyesi önünden 18 Şubat günü yaptıkları açıklamanın ardından “İşimiz, aşımız alınterimiz için Ankara’ya yürüyoruz” pankartı açarak Ankara yürüyüşünü başlatan taşeron işçiler, yürüyüşlerini 3 Mart’ta Ankara’da CHP Genel Merkez önünde sonlandıracaklar.
anılan Giuseppina Pasqualina Di Marineo’nun cesedinin bulunduğu yerde basın açıklaması yaptı.
Mücadele sürecek
Soluksuz bir şekilde yürüyüşlerini sürdüren taşeron işçiler, Gebze’nin ardından Dilovası’nda da bir basın açıklaması yaptı., İşçiler yaptıkları açıklamada fabrikaların arıtma tesislerinden kaynaklı yaşanan çevre kirliliğine dikkat çekti.
Soğuk hava ve zor koşullara rağmen Maltepe Belediyesi önünden yürüyüşe geçen taşeron işçilerini ilk olarak Kartal Meydanı’nda Genel-İş üyesi Kartal Belediyesi işçileri ve 1 No’lu Şube Başkanı Mahmut Şengül karşıladı. Burada bir konuşma yapan Genel-İş İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu Şube Başkanı Mahmut Şengül, taşeron köleliğine karşı direnen işçilerin yanında olmaya devam edeceklerini dile getirdi. Taşeron sistemiyle ilgili yasal düzenleme yapılana kadar mücadelelerinin süreceğini söyleyen Şengül. direnişçi işçilere başarılar diledi.
İşci havzasında açıklama Kartal Meydanı’nda yapılan açıklamanın ardından yürüyüşlerine devam eden taşeron işçilerinin İkinci durağı İşçi havzası olan Tuzla oldu. Tuzla Gemi önünde çeşitli devrimci-demokratik kurumlarla bir araya gelen taşeron işçiler bir açıklama yaptı. Tersanelerdeki kuralsız çalışmaya ve taşeronluk sistemine vurgu yapılan basın açıklamasında, 4 Şubat’ta iş cinayetine kurban giden tersane işçisi Ümit Damgacı’nın ölümünün sorumlusunun kendilerini kapı önüne koyan taşeronluk sistemi olduğunu vurguladı.
Kadın katliamlarına dikkat çektiler İşçiler, “dünya barışı” için İtalya’dan Tel Aviv’e yürüyüşü sürerken Gebze’de tecavüz edilip öldürülen Pippa Bacca ismiyle
Kadınların sınıfsal ve cinsel sömürüsüye karşı birlikte mücadele edilebileceğine dikkat çeken işçiler, Pippa Bacca’nın öldürüldüğü yere gelinlik bıraktı.
İşçilere kitlesel destek İzmit’e ulaşan taşeron işçilerini çeşitli devrimci-demokratik kurumlar İnsan Hakları Parkı’nda bir araya gelerek karşıladı. Parkta toplanan kitle adına işçiler, özelleştirmeleri kınayan bir basın açıklaması yaptı. Direnişçi işçiler adına basın açıklaması yapan Alper Ekici, Maltepe Belediyesi önünde yakmış oldukları direniş ateşinin sadece kendi sorunlarını dile getirmekle kalmayıp, bütün taşeron işçilerin taleplerini ve sorunlarını ortaya koyduğunu söyledi. ‘’Taşeronlaşmaya, sendikasızlaştırmaya karşı, işimiz için, aşımız için, alın terimiz için Ankara’ya yürüyoruz’’ diyen Ekici, şunları kaydetti: ‘’Özelleştirme saldırılarının en çok etkilediği bir şehirdeyiz. Sermayeye peşkeş çekilmek için zarar eder hale getirildikten sonra ya satılan ya da kapatılan KİT’ler dolayısıyla birçok işçi ve ailesinin mağdur olduğunu hatırlıyoruz. Bugün, özelleştirme saldırıları hız kesmeden sürüyor. Devlete ait, kamu adına çalışan her şey satılıyor. Çünkü patronlar gözünü bu karlı yatırımlara çevirmiş, devasa karlar aratan bu kurumların özelleştirilmelerini beklemektedir. Kurumların hepsinin zarar ettiği söylenip, işçileri suçlayan açıklamalarla satışlara kılıf yaratılmıştır. Ama bizler
biliyoruz ki, zarar açıklamalarıyla satılan şirketler daha bir yıl geçmeden devasa rakamlara ulaşan karlar yaratmıştır, yaratmaya devam etmektedir. SEKA’dan TEKEL’e, Türk Telekom’dan TÜPRAŞ’a kadar özelleştirme saldırısı hız kesmeden sürmektedir. Şimdi, sırada elektrik dağıtım şirketleri ve otoyollar var. Her özelleştirme ile biz işçi ve emekçiler biraz daha yoksullaşıyoruz.’’ Taşeron işçileri burada da devrimci-demokratik kurumlar bir araya gelerek karşıla-
dı. İşçiler burada bir yürüyüş yaparak basın açıklaması gerçekleştirdi. İşçiler, Sakarya bölgesinde yaygın olan geçici işçi çalıştırma ve güvencesizlik sorununa dikkat çekerek taşeronluk sisteminin kölelik anlamına geldiğini ifade ettiler.
“Örgütlü mücadeleye verelim” İşçiler Düzce’de yaptıkları basın açıklamasında, Düzce bölgesinde son dönemde gerçekleşen sendikal örgütlenme mücadelelerine dikkat çekerek MAS-DAF ve DESA
Korkmuyor susmuyor Son süreçlerde yaşanan baskı ve tutuklamalara dikkat çekmek için KESK tarafından “Korkmuyoruz susmuyoruz teslim olmuyoruz” şiarıyla miting yapıldı KESK tarafından “Korkmuyoruz susmuyoruz teslim olmuyoruz” şiarıyla 27 Şubat günü Kadıköy İskele Meydanı’nda bir miting yapıldı Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK)’in çağrısıyla Et ve Balık Kurumu önünde bir araya gelen devrimci-demokratik kitle örgütleri, sendikalar, siyasi partiler ve meslek örgütleri çeşitli pankartlar açarak sloganlarla Kadıköy İskele Meydanı’na yürüdü.
Binlerce kişi alandaydı Kitlenin meydana girmesiyle birlikte kürsüden yapılan konuşmalarda toplumun muhalif kesimlerine yönelen saldırıların bir parçası olarak 8 Mart mücadelesi yürüten kadın sendikacıların
düzmece senaryolarla tutuklanmasına değinilerek AKP faşizminin baskılarına karşı ortak mücadele vurgusu yapıldı. Kürsüde yapılan konuşmalarda Kürtçe ve Türkçe anonslar yapılarak KESK’e yönelen saldırıların, sendikal hak ve özgürlükler mücadelesine karşı yapılan saldırılar olduğuna dikkat çekildi.
Direnişteki işçilere destek verelim Halen direnişlerine devam eden Maltepe Belediyesi taşeron işçileriyle Hey Tekstil işçileri kürsüye gelerek mücadele süreçlerini anlattılar. Maltepe Belediyesi taşeron işçileri İstanbul’dan Ankara’ya başlattıkları yürüyüşün devamında CHP Genel Merkezi önünde bir protesto eylemi yapacaklarını ifade ederek daha sonra Meclis önünde protestolarına devam edeceklerini açıkladı. Taşeron çalıştırmanın yarattığı sonuçları anlatan işçinin ardından, Hey Tekstil işçileri adına bir konuşma yapılarak yapıldı ve saldırılara karşı mücadelede kararlılık mesajları verildi. DİSK Genel Sekreteri Adnan Serdaroğlu kürsüden bir konuşma yaparak sendikal hak ve öz-
10-11_Layout 2 2/29/12 4:16 PM Page 2
haber emek
1-10 MART 2012 Halkın Günlüğü
11
İzmir yansa
yollarında
söndüreni yok Atanamayan itfaiyeciler belediye önünde geceli gündüzlü direnişe başlayarak, atamalarının yapılmasını istedi CHP’li İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından açılan ‘İtfaiye eri alım’ sınavında başarılı olan ancak işbaşı yaptırılmayan 286 itfaiyeci soğuk havaya rağmen İzmir Büyükşehir Belediyesi önünde direnişe başladı. Atanamayan işçilerin belediye önünde başlattıkları direnişe, devrimci-demokratik kurumlar da ziyaretler gerçekleştirerek destek veriyor.
gibi fabrikalarda sendikaya üye olan işçilerin patronların baskısı ve işten atma saldırılarıyla karşılaştıklarını hatırlattılar. Bölgedeki her örgütlenme mücadelesine saldırıldığını belirten işçiler, örgütlenmekten başka bir yolun olmadığını bir kez daha vurguladılar
İşçiler mücadele çağrısı yaptı Bolu Kardelen Meydanı’nda yapılan basın açıklamasında neden Ankara’ya gidildiği ve taşeron işçilerinin yaşadığı sorunlar anlatılarak mücadele çağrısı yapıldı.
r
Yürüyüşte yer alan işçilerden Alper Ekici, 18 Şubat günü başlattıkları yürüyüşlerinin kararlılık ve coşkuyla devam ettiğini, geçtikleri merkezde aldıkları desteğin kendilerini sevindirdiğini ve mücadelelerine güç kattığını ifade etti. Direnişçi işçilerden 4’ü tarafından sürdürülen yürüyüşe önümüzdeki günlerde, Maltepe Belediyesi önündeki bekleyişlerini sürdüren diğer işçiler de dahil olacak. İşçiler 3 Mart günü CHP Genel Merkezi önüne hep birlikte yürüyecekler.
İşten atılmalarının ardından direnişe geçen Maltepe Belediyesi taşeron işçilerinin, başlattıkları Ankara yürüyüşü devam ediyor
teslim olmuyoruz gürlük mücadelesi yürüten kişilere yönelen saldırılara karşı ortak mücadele çağrısı yaptı. Konuşmasında bu baskıların her dönem yaşandığına dikkat çekerek “Bu ülkenin insanları teslim olmayacak ve dün olduğu gibi bugün de yapılan baskılara karşı aynı mücadeleyi verecek” dedi. Serdaroğlu konuşmasında sendikal hak ve özgürlüklere yönelik saldırıların bir parçası olarak Maltepe Belediyesi’nde işten atılan taşeron işçileriyle Hey Tekstil’de işten atılan işçilerin mücadelesine değinerek bu direnişlere destek çağrısı yaptı. Serdaroğlu’dan sonra söz alan Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi üyesi Hüseyin Demirdüzen, sağlık haklarına yönelen saldırılara karşı ortak mücadele vurgusu yaparak yoksulluğun işsizliğin ortadan kaldırılacağı bir yaşam içerisinde sağlığın da ücretsiz olacağını ifade etti.
Baskılara karşı mücadale kararlılığı Son olarak KESK Genel Başkanı Lami Özgen bir konuşma yaptı. Özgen konuşmasında ülkede emek ve demokrasi güçlerine yönelen saldırılara değindi. KESK’in hedefte olmasının sendikal hak ve özgürlüklere yönelen saldırılarla birlikte ele alınması gerektiğini açıklayan Özgen, “Kendinden olmayan herkese kin duyanların yarattığı öfke dalgaları gözaltı ve tutuklamalarla, şafak operasyonlarıyla girdaba dönüşerek emek ve demokrasi güçlerini boğmaya çalışıyor.” dedi. KESK üyelerine yapılan saldırılara karşı sessiz kalmayacaklarını anlatan Özgen, mücadelede kararlı olduklarını ifade etti.
‘KESK bizim onurumuzdur’ Lami Özgen konuşmasında 15’i kadın
toplam 40 yönetici ve üyelerinin tutuklu bulunduğunu, sadece son bir yıl içerisinde 30 yönetici ve üyelerinin tutuklandığını açıkladı. Özgen konuşmasına “Bugün de emeğinin hakkını almak isteyen, demokratik ve özgür bir ülke için mücadele edenlerin önünde engel olmak isteyenler var. Ancak tüm baskılara rağmen KESK’i kendi belirledikleri sınırlar içerisine hapsetmeye, baskılarla hizaya getirmeye çalışanlar başarılı olamayacaktır. Çünkü biz biliyoruz ki emekçilerin ve halkımızın desteği hep yanımızda olacak.”diyerek devam etti. Özgen “ KESK bizim onurumuzdur, onurumuzu çiğnetmeyeceğiz. Gerektiğinde balyoz, gerektiğinde grev dalgası olup zulmün kalelerini bir bir yıkacağız. Ne darbelere ne statükoya ne de AKP faşizmine teslim olmadık olmayacağız” sözleriyle konuşmasını bitirdi.
Önce KPSS sınavını kazanan diplomalı işsizler, daha sonra İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin açtığı sözlü ve kondisyon sınavına girdi. 2 Kasım 2011 tarihinde kendilerine İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından bir yazıyla sınavı kazandıkları bildirildi. Gerekli evrakları hazırlayan ve işe başlamayı bekleyen 286 kişi, Danıştay’ın iptal kararıyla ortada kaldı. Bunun üzerine atanamayan itfaiyeciler, “İtfaiyeciler burada, hakkımız nerede”, “Fil kadar değerimiz yok mu ey basın”, “Vicdanlarda yangın var”, “İzmir yansa söndüreni yok”, “Suçumuz kazanmak mı?” yazılı pankartlar açarak geceli gündüzlü belediye önünde direnişe başladı.
İşimi geri istiyorum Ankara’da İnşaat Mühendisleri Odası (İMO)’ndan 31 Ocak 2012 tarihinde işten çıkarılan Cansel Malatyalı, 20 Şubat günü “işimi geri istiyorum” talebiyle oturma eylemi başlattı İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) Genel Merkezi’nde çalışan Cansel Malatyalı, performans düşüklüğünden dolayı işten çıkartılmasına karşı sessiz kalmıyor. İMO önünde süresiz oturma eylemi başlatan Malatyalı, hakkını almak için gerekirse geceli gündüzlü şekilde İMO önünde oturacağını ifade etti. 4,5 yıldır çalıştığı İMO Genel Merkez yönetimi tarafından işten atılan Cansel Malatyalı başına gelenleri şöyle anlattı: “İMO yönetiminin tuvaleti kullanmayı yasaklama, yemek paramı keyfi olarak lokal işletmecisine yatırma, 2 metrekare mutfağa kapı yaptırıp çıkmayacaksın diyerek tecrit etme, telefonla ve iş arkadaşlarımla konuşmayı kısıtlama, hakaret etme gibi insanlık dışı uygulamalarına maruz kalan bir emekçiyim. Tüm bu baskılara rağmen yaşamak ve çocuklarımı büyütmek için çalışmak zorundayım. Bu sebeple ‘performans eksikliği nedeniyle’ işimden atıldığımı öğrenene kadar yapılanlara boyun eğmek zorunda kaldım. Şimdi işimi geri almak ve bu politikaları oda personeli üzerinde uygulayanları teşhir etmek için bana bu zulmü yapanların karşısına dikileceğim. Ben atıldım ama birçok arkadaşım hala bu koşullarda çalışıyor. Sessiz kalmak bu zulme seyirci kalmaktır. İşten atılmak kader değildir. Bana yapılan bu onursuzluğa karşı sessiz kalmayacağım.”
1-10 MART 2012 Halkın Günlüğü
Örgütlenerek ö 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde işçi, işsiz, köylü, kamu emekçisi ve ev emekçisi tüm kadınları, erkek egemen sömürü düzenine karşı birikmiş öfkelerini, isyan ve bilinçlerini Demokratik Kadın Hareketi saflarında alanlara, sokaklara taşıyarak büyütmeye, özneleşen kadının düzeni sarsan gücünü yansıtmaya çağırıyoruz Kadına biçilen toplumsal roller doğuştan başlayan cinsiyetçi yaklaşımlarla sınırlandığı gibi tarihleri de egemen sistemin erkek anlayışına bırakılmıştır. Kadının tarihi ya başlamamış, ya yarım kalmış, ya geç kalınmış ya da günah ve yasaklarla dolu yaşanamayan hayatların söylenmeyen sözlerin gömüldüğü duygu cesetleriyle dolu ‘mezar kent’lerin kapalı dört duvarları arasındaki canlı tabutluklarda saklı kalmış. Saklanmadığı zaman da kadınların yaşamları ölümle bitmiştir. Cinsiyetçi sömürü sisteminin eşitsizlikleri her alandaki ayrımcı politikalarla her geçen gün ezilenin de ezileni olan kadın üzerinde derinleştirilerek alınan tedbirlerle de yeniden cinsiyetçi sistem yapılandırılmaktadır. Ülkemizde son yıllarda ırkçı, milliyetçi saldırılara bir de din vitrine konulunca ‘kadının katli vaciptir’ daha da yerli yerine oturtulmuştur. Hem egemen iktidara hem de erkeğe itaatsizlik her gün bir kadının öldürülmesiyle taçlandırılmıştır. Sınıflı toplumlar tarihinin ilk sayfalarına ‘yenilmiş’ olarak giren kadınlık, geçmişten bugüne hep ‘bedel ödeyerek’ yolculuğuna devam etmek zorunda bırakılmıştır. Bu öyle bir bedel ve öyle bir ‘günah’ ki, bedenimiz, emeğimiz, bilincimiz her yeni günün ateşinde, ‘medeniyetler çağı’nın ortasında ortaçağın karanlık zihniyetiyle ateşe verile verile cezalandırılmaya aralıksız devam ediliyor. Ateşte yanan derinin doku kaybı misali, bilincimiz küçüldükçe küçüldü, kendi varlığımızı hissedemez olduk! 2011 yılında ülkemizde 160 kadın eşleri, sevgilileri, babaları ve en yakınındaki erkekler tarafından öldürüldü, devlet ken-
Öncüleşen kadınların izinden!..
disine başvuran kadınların yüzde 73’ünün göz göre göre öldürülmesine izin verdi, çoğunu kendi eliyle katillerine teslim etti. Bu rakam, çok daha büyük oranlarda olan katliamların sadece görünen, kayda geçen kısmını oluşturuyor. Kadının en yakınındaki erkekleri cellada dönüştüren erkek egemen düzen, yargılanacağına yargılıyor, kadını öldüren erkeği yasalarıyla da ödüllendirip, kadının ölü bedenine de hiç dinmeyen öfkeyle saldırıyor. Sessizlik şiddeti gizler, varlığımızı yok sayar! Sadece şiddeti uygulayan değil, izleyen ve müdahale etmeyen herkes ve her kesim bu korkunç insanlık suçunun bir parçası olmayı kabul etmiş demektir. Sessiz kalmayalım, yaşamımıza kasteden egemen iktidar düzenine ve onun iliklerine işlemiş erkek egemen zihniyete karşı, bu iktidarla birleşen her şeye ve herkese karşı örgütlenerek gücümüzü görünür kılalım! Öldürülen her kadının bakışlarında donan son yaşam aşkı, bizi bu ertelenemez göreve davet ediyor, insanlığımızdan vazgeçmeyelim! Kadına yönelik şiddet, bizzat egemenler eliyle meşrulaştırılmaya devam ediyor.
rakma şiddet tanımında yer alır. Yine en son Birleşmiş Milletler Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi’ne “kurbanı ekonomik ihtiyaçlarından yoksun bırakmak” da dahil edildi. Bildirgelerde de kadının ‘kurban’ ifade edilmesi aslında cinsiyet yönelimli şiddetin ve katliamın nereden beslendiğinin adresini de gösteriyor. Birçok kadın, kendisine yapılanların cinsel şiddet olduğunun bilincinden yoksun yaşıyor, bilinçli cinsiyet farkındalık hakkını kullandığında da katlediliyor. Bu bakımdan, emeğini kendisini katleden sisteme değil, yaratacağı özgür bir dünya için yeni kadın olabilmeye harcamalıdır. Hem birey olarak hem de kadın örgütlerinin bu perspektifle biriken enerjiyi hedef zincirlerinden boşandırmasının önemi daha da artmaktadır.
duğunu apaçık gösteriyor. Ülkemiz hakim sınıfının burjuva düzen partilerinin erkek iktidarı, Başbakan’ın ağzından muhafazakar bakış açısıyla da harmanlanarak “en az üç çocuk doğurun”, “ananı da al…”, “annelik vazifesi kadının en temel görevidir”, “muhafazakar bir nesil yetiştireceğiz”, “kadının korunmaya ihtiyacı yok” “kadın kadınlığını bilmeli” söylemleriyle kadını yaşamın en diplerine itmeye, tacizin, tecavüzün, kadın cinayetlerinin, kadına yönelik şiddet boyutuyla; cinsel, fiziksel, psikolojik, toplumsal, yasal ve kurumsallaşmış şiddetin önünü sonuna kadar pervasızca açmaya devam ediyor.
Kadına yönelik şiddet, kadının güç ve baskıyla bedensel ve ruhsal zarar görmesinin önünü açan hareketlerin tümüdür. Kamusal ve özel yaşamda fiziksel, cinsel, psikolojik acı ve duygu tahribatına yol açan her yaklaşım, ıstırap verebilecek cinsiyete dayalı eylem türü, tehdit, zorlama, keyfi olarak özgürlükten yoksun bı-
İzmir’de bir karakolda feci şekilde dövülen ve bir de üstüne polise mukavemet suçuyla cezalandırılan Fevziye Cengiz bize devletin vatandaşını ve özelde de ‘kadını korumak’tan kastının ‘işkence’ ol-
Kadın varlığına yönelik saldırıların bu kadar pervasızlaşmasının en temel nedeni, emeğinin ezenler tarafından hunharca gasp edilmesidir. Ağırlaşan yaşam koşulları, açlık, yoksulluk, işsizlik ve toplumsal yozlaşma ötekileştirilmiş, kimliksizleştirilmiş yaşamlarımıza yeni yeni darbeler yüklemeye devam ediyor. Özellikle ekonomik kriz koşullarında açlıkla ve yoksullukla daha fazla cebelleşen biz kadınların daha fazla öldürülmesi, daha fazla
Dünyanın dört bir yanında bugün kadınlar mücadele yürütmeye devam ediyor. Hindistan, Peru, Filipinler gibi kadınların mücadele deneyimlerinin somut kazanımları yolumuza ışık tutmaya devam ediyor! Yaşamımız dar bir alana hapsedildiği ölçüde bize yönelik şiddetin arttığı, artacağı, yüzyıllık deneyimlerle ortada! Tek yol, emeğimizi,
sözümüzü, bedenimizi, canımızı, kararımızı, yetkimizi elimizden alan ezen iktidara karşı, insanı var etmeyi hedefleyen demokratik halk iktidarı mücadelesinin bir parçası olarak örgütlenmek, eve, erkeğe, aileye, işyerlerinde patrona hapsedilen bilincimizi, emeğimizi, varlığımızı kendimiz için harekete geçirmek, örgütlenmek ve örgütle-
mek… İşte bu nedenle evde, işte, okulda, tarlada, fabrikada, hapishanelerde, nerede yaşam mücadelesi sürüyorsa orada sömürüye, baskıya ve zulme karşı çıkıyor, cinsel, ulusal, sınıfsal mücadelede öncüleşen kadınların izinden yürümeye devam ediyoruz. Kavgada ön saflardayız ve olmaya devam edeceğiz.
Ekonomik ihtiyaçta kadın kurban
“Kadın kadınlığını bilmeli”
demokratik kadın hareketi
özgürleşmeye Kadına yönelik ekonomik, politik, sosyal ve her türlü şiddete karşı en temel görevimiz örgütlü mücadele yürütmüktedir. Biz kadınların emeğini görünür kılacak, emeğimizi kendimizden ve ezilen sınıftan yana kullanmamıza vesile olacak güçlü bir örgütsel zeminle buluşmak ve buluşturmaktır.
uyuşturucu ve fuhuş batağına sürüklenmesi bir tesadüf mü? Artan işsizlik oranları içerisinde “ev kadınları” söylemiyle işsizliği gizlenen, emeği karşılıksız bırakılan kadınlara zaten hiç yer verilmezken, çalışan kadınların kapı dışarı edilmelerinin mazereti de “ev kadınlığına” geri dönmeleri telkinleri eşliğinde meşrulaştırılıyor. Çalışan kadınlar olarak kreş, süt hakkı, emzirme odaları vb. haklarımız tamamen karşılıksız bırakılırken, işsizlik tehdidiyle en düşük ücretle çalıştırılıyor, sendikalara dahil olmamız engelleniyor, işyerlerinde cinsiyetçi yaklaşımların hedefleri haline geliyoruz. Evde, işyerinde, fabrikada, atölyede, tarlada devasa bir emek gücü olan biz kadınların geleceği, emeğimizin görünmezliği üzerinden korkunç boyutlarda bir sermaye birikimi yaratan egemen düzenin bir avuç kan emicisinin ellerine teslim edilemez, teslim etmeyeceğiz! Emeğimizin sömürüsüne göz yummaya devam ettikçe her geçen gün biz emekçi kadınlara yönelik hak gaspı derinleşmeye devam ediyor. Örnek mi arıyoruz, örnek çok…
Kadınların kurtuluş iradesinin toplumsal kurtuluş mücadelesinin fitili olduğu bilinciyle köklü mücadele tarihinin sembolü olan 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde işçi, işsiz, köylü, kamu emekçisi ve ev emekçisi tüm kadınları, erkek egemen sömürü düzenine karşı birikmiş öfkelerini, isyan ve bilinçlerini Demokratik Kadın Hare-
‘Çalışmayın, bedelini ödersiniz’ Emperyalizmin neo-liberal politikalarına eş güdümlü olarak önü sonuna kadar açılan özelleştirmeler sonucu sadece emeğimiz sömürülmüyor, her türlü hak ve güvencemiz de elimizden alınıyor. Parası olmayanın artık eğitim hakkından faydalanamadığı günümüzde kadınların okuyamaması- okutulmaması daha derin bir yara haline geliyor. En temel hak olan sağlık hakkı, özeleştirmeler eliyle yıllardır devam eden sağlıkta dönüşüm politikalarının en son halkası olarak GSS (Genel Sağlık Sigortası) yasalarıyla tamamen gasp edildi, bu hizmet alanı da emperyalistlere peşkeş çekildi. Çoğu kayıt dışı sektörde çalışan ve çok düşük ücretlere mahkûm edilen emekçi kadınlar, bu yeni yasayla şimdi de devlet tarafından sağlık hakkından yararlanabilmek için aldıkları ücretin çok ötesinde vergi ödemek zorunda bırakılıyor! Kadınlara adeta ‘çalışmayın, bedelini ağır ödersiniz’ deniliyor! Kadınlar ücretli kölenin de ötesinde yaşamak için en asgari hak ve güvencelerden tamamen mahrum ediliyor!
keti saflarında alanlara, sokaklara taşıyarak büyütmeye, özneleşen kadının düzeni sarsan gücünü yansıtmaya çağırıyoruz. Toplumsal mücadeleyle bağlarını sımsıkı kuran, kendi özgün örgütlülüğünün öznesi olma ısrarının ancak kadınların örgütlü gücünü “sistemden bağımsız” kılma iradesinde gerçekleştirebileceğini öngörüyoruz.
saldırıların yanında ulusal baskı ve saldırıların kaçınılmaz acısıyla yeni bir güne uyanıyoruz…
Kürt kadınlar olarak cinsel ve sınıfsal saldırıların yanında ulusal baskı ve saldırılarla şiddetin en koyusunu yaşıyoruz! Ülkemiz hakim sınıflarının demokratik açılımlar yalanıyla ezilen sınıfa yönelik çok yönlü saldırılarının yanında en yoğun saldırılar Kürt ulusuna yöneltilmektedir. KCK adı altında sürdürülen operasyonlarla aydını, sanatçısı, akademisyeni, öğrencisi binlerce kişi, Kürt ulusunun demokratik haklar mücadelesini sahiplendikleri için tutuklandı. Tutuklananların içinde yüzlerce Kürt kadınıda yer alıyor. Kürt ulusunun kendini temsil etme ve örgütlenme hakkına yönelik saldırılar Roboski Köyü’nde “terörist sanıldıkları” gerekçesiyle çocuk yaştaki 34 Kürt gencinin katledilmesiyle en vahşi yüzünü bir kez daha göstermekten çekinmedi. Kürt ulusuna yönelik şoven baskılar, saldırılar öyle bir niteliğe büründü ki doğal bir afet olarak karşımıza çıkan Van depremi dahi, Kürtlerin yoğun yaşadığı bir bölge olmasından kaynaklı düşmanca yönelimlerin bir başka cepheden daha yansımasına tanıklık etti. “Teröristlere bir de yardım mı göndereceğiz” şeklindeki insanlık dışı şoven söylemlerin medyadan ve basından yansıtılması, Van’a acilen ulaştırılması gereken yardımların devlet tarafından geciktirilmesi, gönderilen yardımların kime nasıl dağıtıldığının hala hesabının verilememesi, depremden çok kısa bir süre sonra kışın ayazında dışarıda kalan Van halkının unutulması, unutturulması, barınma gibi en temel haklarından mahrum bırakılması, ülkemiz hâkim sınıflarınınsorumlusu olduğu bir utanç tablosudur. Van’da bugün çadırlarda çocuklarını ısıtmaya çalışırken onlarla birlikte kadınların bedenleri tutuşuyor, umursuyor muyuz? Kürt kadınları olarak her gün, cinsel ve sınıfsal
Bu amaçla yeni demokrasi mücadelesinin öznelerinden olma zorunluluğuyla kadının özne, öncü ve önder olabileceği bilinciyle mücadelede ısrar eden tüm kadınlarımızı Demokratik Kadın Hareketi olarak emeğimizin gücüyle örgütlenmek, örgütlenerek özgürleşebileceğimizi haykırmak için 8 Mart’ta alanlardayız. Demokratik Kadın Hare-
Yaşamımızı bir kabusa çeviren tüm bu saldırılar yeni değil, eski, çok eski, çok tanıdık. Düşmanlarımız yeni değil, çok tanıdık! Ama acılarımız kadar mücadelemiz de çok köklü, çok derin! 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, tarihsel ve sınıfsal mücadelede kadının özneleşen gücünün ürünüdür! Tarihimiz sadece mağduriyetten ibaret değil. Tarihimiz mücadelenin kazanımlarıyla yüklü. Asıl kayıpları bu örgütlü mücadele zemininden, işçi sınıfının mücadelesinden, emek mücadelesinden koptuğumuzda yaşadığımızı tarihsel tecrübelerimizden biliyoruz! Kapitalizmin doğduğu ilk anlardan beri emekçilerin hiçleştirilen yaşamları üzerinden yükselen sermaye sınıfı, kârına kâr katmaya devam ederken unuttuğu önemli bir şey vardı. Hatırlamak zorunda kaldılar, en acımasız oldukları her dönem ne kadar pervasızca unuttularsa bir o kadar apansız ürpererek hatırladılar! Egemenler tarafından kadınlığı sonsuza kadar ödenmesi gereken bir bedele dönüştürülen, ‘kadın’ olmanın bedeli alnının terine de bulaşıp ‘yarı insan’, ‘yarı emekçi’ ama tam zamanlı ‘ev kölesi’ ve ‘cinsel köle’ olmaya mahkum edilen emekçi kadının isyanı, en pervasız saldırılara karşı, hiç beklenmeyecek kadar derin ve güçlü bir karşılık buldu. Çünkü özgürlüğe en çok biz kadınların ihtiyacı vardı. 8 Mart 1857’de sömürünün merkezi ABD’nin Newyork kentinde dokumacı kadınların başlattığı isyan, kapitalistlerin sırtına en fazla basarak yükseldiği kadınların silkindiğinde neler yapabileceğini, toplumsal özgürlük ve kurtuluş mücadelesinin özneleri olduğunda nasıl köklü bir değişime yol açabildiklerini, insanlık tarihine kan kızılı silinmez bir not olarak ekledi. Bu öyle bir miras ki, ezmenin çeşidi ve boyutları arttırıldıkça ezilenlerin isyan tarihini bugüne güçlü bir hafıza olarak taşımaya devam ediyor. İşte bu nedenle mücadelemiz eskimiyor, eski olan tazeleniyor ve ölümsüzleşiyor!
keti saflarında sokağa, eyleme, kadınların birliğinin ve ortak mücadelesinin coşkusunda buluşmaya davet ediyoruz! Emperyalizme, faşizme, komprador bürokrat kapitalizme, feodalizme, şovenizme ve her türden gericiliğe karşı 8 Mart’ın enternasyonal bilincini kuşanalım! Erkek egemen düzene karşı mücadeleyi büyütelim! Biji 8 Adare!
14-15_Layout 2 2/29/12 5:59 PM Page 1
14 kadın haber
Halkın Günlüğü 1-10 MART 2012
Kadın emeğinin dünyadaki işlerin neredeyse hepsini yüklendiği, ancak yarattığı gelirden de neredeyse hiç pay almadığı bir gerçeklik var. Savaşta, işgalde, doğal afetlerde, baskı ve işkencelerde kim zarar görürse görsün kadın önce doğurduklarından sonra baktıklarından dolayı en çok etkilenendir
KESK’li kadınların 8 Mart talepleri KESK’li kamu emekçisi kadınlar, 2012 yılı 8 Mart’ında tüm emekçi kadınlara evde, işyerinde grev çağrısı yaptı. KESK’li emekçi kadınlar alanlara çıkıp hizmet üretiminden gelen gücünü kullanarak ve 8 Mart’ın resmi tatil ilan edilmesini talep edecek. Yapılan açıklamada kamu emekçisi kadınların, kamu hizmetlerinin özelleştirildiği, esnek-kuralsız, güvencesiz, performansa dayalı çalışmanın yaygınlaştığı bir ortamda, torba yasa, SSGSS ve KHK’larla düşük ücretle çalışmaya zorlandığı ve işsizliğe mahkum edilmek istendiği belirtildi. 8 Mart öncesi belirlenen eylem programını, KESK Kadın Sekreterliği üyelerinin tutuklu olmasına rağmen hayata geçireceği açıkladı. AKP’nin tek tip sendika yasasına karşı çıkan KESK’e yönelik 13 Şubat’ta gözaltı ve tutuklama furyasında sendikalara-evlere yapılan baskınlarla KESK Kadın Sekreteri Canan Çalağan, KESK eski Kadın Sekreteri Songül Morsümbül, SES Merkez Kadın Sekreteri Bedriye Yorgun ve Tüm Bel Sen Merkez Kadın Sekreteri Güler Elveren’in ve sendika üyelerinin tutuklandığını hatırlattı. AKP döneminde kadın cinayetlerinin artış gösterdiği, ülkede ve Ortadoğu’da yürütülen savaş ve silahlanma politikalarının kadınlara kan, gözyaşı, acı, tecavüz, göç olarak yansıdığını belirtilen açıklamada, en fazla mağdur olan kesimin çocuklar ve eşleri olduğu vurgulandı..
Kadın Mücadelesi ve 8 Mart Özel mülkiyetin erkekler dünyasındaki savaşında en katı şiddetle karşılaşan kadındır. Özel mülkiyet dünyasında sınıf çelişkileri olan kadının cins olarak ikinci kez ezilmesi söz konusudur. Egemen sistemin anlayışındaki erkek de sınıf çelişkisini unutup erkini kadın üzerinde şiddetle uygulamaktadır. Bu nedenle, dünyanın her bir kıtasında Amerikalı, Avrupalı, Asyalı, Avustralyalı ya da Afrikalı kadınların özgürlüğü, uçurumlara asılan özgürlük mücadelesi misali hemen ışıltısı görünmez ve hemen örgütlenmez, örgütlenemez. İkinci cins olan kadının özgürlüğünün bedeli ağırdır. Kadının cinsiyet kimliğiyle köleliğini katlayan erkek egemen sistemin çelişkileri, kadını kuşatma içerisine alıyor. Dolayısıyla özgürlüğünü isteyen kadının bu talebe yönelik adım attığı oranda ödediği bedel de katlanıyor. Kadının verdiği özgürlük mücadelesi dişle, tırnakla sürerken; bu özgürlük cinsel, ulusal ve sınıfsal kimliğiyle emperyalist-kapitalist sisteme tutsak olmadan sökülüp alınacak bir özgürlüktür.
Ülkemizde 8 Mart ve kadın Erkek egemen sistemin, bütün sinsi yöntemleriyle kadının emeğinin hiçleştirilerek sömürü düzeninin temelinde harç görevi gördüğünü keşfettiği açık. Bilinen ve yeniden yinelenen bu keşif, kadın başta olmak üzere, tüm çalışanlara dayatılan esnek-kuralsız, güvencesiz, performansa dayalı çalışmanın yaygınlaştırıldığı bir ortamda, düşük ücretle çalışmaya zorlanan ve işsizliğe mahkum edilenin, en önce dıştalananın kadın
olması nedeniyle daha çok hedefe oturtuluyor. Baskı ve sömürünün faşist saldırısı yoğunlaştığında, en ön saflarda yer alanın kadın olduğu da bilinen bir gerçektir. Bunu Arjantin’li De Mayo Anneleri, Cumartesi Anneleri, Ölüm Orucu’ndaki alnı kızıl bantlı analardan, Kürt ulusunun özgürleşme mücadelesindeki kadınlarda görmekteyiz. Bunu yine söz, yetki, karar mekanizmalarında bir elin bütün parmakları sayısına ulaşmasalar da, sendikalarda, derneklerde, siyasi partilerde ve demokratik kitle örgütlerindeki mücadelede, en önce gözaltına alınanın kadın olmasından görmekteyiz. Ülkemizde devrimci hareketin gerilediği süreçlerde, kadının alanlara çıkmasından görmekteyiz. Hapishanelerde tutuklu olan erkeği yıllarca bekleyen yaklaşımından bilmekteyiz. Kadın emeğinin dünyadaki işlerin neredeyse hepsini yüklendiği, ancak yarattığı gelirden de neredeyse hiç pay almadığı bir gerçeklik var. Gelir dağılımındaki eşitsizlikte yokluk, yoksulluk kadına aittir. Savaşta, işgalde, doğal afetlerde, baskı ve işkencelerde kim zarar görürse görsün kadın önce doğurduklarından sonra baktıklarından dolayı en çok etkilenendir. Ama kendisi için düşünmeye de vakit bulamayan da kadındır. Sadece bu 8 Mart’ta hep birlikte düşünelim, kendisine vakit ayıramayan kadın, neden her şeye en çok üzülendir ya da ağlatılandır
tüm dizilerde ve gerçek yaşamda.
Bugün bütün bu fedakar ve özverili çalışmasının yanı sıra hala mağdur gösterilen ve en ötelenen kadın olduğu için de kadın katliamı bu kadar artış göstermektedir. Çünkü kadın hem sistem tarafından, hem sistemden beslenen erkek egemen anlayıştan, hem de cinsiyetçi yaklaşımdan doğru en ağır bedeli karşılıyor ve ödüyor.
KESK’li emekçi kadınlar ana dilini konuşamayan, kültürünü yaşayamayan kadınların daha fazla bedel ödediği, savaşın kadınları yoksullaştırdığı, şiddeti arttırdığı belirtilen hususlardır.
Yargı-yasama-yürütmenin
KESK’li kadınlar; mecliste siyasi partilerin kadın milletvekilleriyle görüşme yapacaklarını, KESK’li kadın tutuklulara kart göndereceklerini, dayanışma amaçlı hapishane önünde basın açıklamaları yapacaklarını ve 8 Mart günü hizmet üretmeyerek alanlara çıkacaklarını ve İzmir’de direnişte olan Billur Tuz işçilerini ziyaret edeceklerini açıkladı.
Sultangazi’de Gökhan Ulutay, eşinden boşanan 1 çocuk annesi Nilüfer Aygüler’i (25) arkadaşlık teklifini kabul etmediği için boğazını keserek öldürdü. Küçükçekmece’de 4 çocuk annesi 67 yaşındaki Nuray Özdeniz’i komşusu bıçaklayarak öldürdü. Pendik’te ise 2 çocuk annesi Beyza Yılmaz, facebook’ta sayfa açtığı için eşi Sezer Yılmaz tarafından öldürüldü. Bağcılar’da erkek ve kadın arkadaşıyla gezme-
yen giden Yıldız Yardım, ağabeyi Mevlüt Yardım tarafından karşılaştığı benzin istasyonunda bıçaklanarak öldürüldü. Kadın öngördüğü şiddeti savcılığa, emniyete başvurduğu halde, yargıdan, yasamadan, yürütmeden ve medyasıyla hiçbir devlet kurumu; kendi yasalarında bile belirttikleri sorumlulukları yerine getirmedikleri için, her gün kadınlar ‘imdat’ çağrılarıyla ve göz göre göre devletin üç
maymun rolüyle öldürülüyor. Buna en belirgin örnek, Adana’da ailesinin emniyete başvurusuna rağmen korunamayan ve 16 yaşında okul servisinde pompalı tüfekle öldürülen Fatmanur Gedik’tir. ‘Bir kadın cinayeti daha’ deyip sistematik kadın katliamını sadece kadının bedenini cinsel obje olarak kullanıp, kadın ölümünü servis eden burjuva-feodal medya da aynı derecede sorumludur.
14-15_Layout 2 2/29/12 5:59 PM Page 2
kadın delesi daha çok ve en önce vurulmasını beraberinde getiriyor. Sistemin talimatıyla çocuk doğuran değil, devrimi doğuran devrimci kadınlar olmayı hedeflediğimizde kendimizle birlikte toplumu da kurtarırız. Bundandır katlimizin vacibi. Ne yazık ki, erkek egemen sistemin aynı anlayışın, tamı tamına değilse de kendini devrimci-ilerici-yurtsever ad eden erkekte de sirayet etmesi, günümüz koşullarında kadın mücadelesini daha zor ve o kadar da önemli kılıyor. Bu noktada üstten bakma ve hendek atlama yaklaşımı 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün neden bu kadar parçalı ortaya çıktığının gerçeğini ortaya koyuyor. Gündelik yaşamda üzerinden atladığımız en küçük ayrıntı, 8 Mart’ta kocaman bir dağ olarak ayrışmış, bölünmüş, parçalı, erkeklierkeksiz, emekçiler-kadınlar günü şeklinde önemsiz bakış açısıyla karşımıza dikiliveriyor. Oysa mücadelenin zeminini oluşturan ezilenler gerçekliği doğru kavranmış olsa, 21. yüzyılda bu kadar geri tartışmaların yaşanmayacağını devrimci-komünistler olarak değilse de ilericiler olarak bilmek durumunda değil miyiz? Ama erkek şoven yaklaşımlar, kadının gündelik yaşam sorunlarından uzak bir tepe noktasında duranların, kadının derinlikli ve günden güne derinleştirilen sorunlarını anlamasını bekleyemeyiz. Devrimci durum açısından da değişen pek bir şey yoktur. Değiştiremediğimiz her şey bizi içine alıyor ve daha büyük dalga olarak içine çekiyor ve yutuyor. Bunu en ilkel ve en derin ve hala da en güncel kadın ‘sorunu’yla dikkatle, titizlikle ve samimiyetle el almak zorunda hissetmeyen hiçbir birey-insan, sistemi karşısına alamaz. Çünkü büyük işleri başarmak ‘küçük mesele’leri geride bırakmaktan geçer. Kadın sorunu diye ifade edile gelen esasen toplumsal bir yaklaşımla topyekün erkek tarafından kadını ötekileştiren yaklaşım iyi çözümlenmedikçe, siyasi iktidar mücadelesi de doğru verilemez. O halde bu noktada gerçekten hep birlikte insanlaşmak için mücadelede birleşik kitlesel bir 8 Mart’ı örgütlemek için ne kadar hazırız?
Devrimci kadın olalım En yakın Van depremi ve Roboski Katliamı’nı unutturmak isteyen devletin her türlü yaptırımına karşı da direnen kadındır. Her gün yaşadığı sorunları gündeme getirebilmek için önce evdeki erkeğe karşı, sonra sokaktaki zırh gücüne karşı ve en son birleşmiş erkek-devlet sistemine karşı katlayan bir engeli aşması gerekiyor. Tabiiki, kadının israrlı ve kararlı müca-
Gelin hep birlikte şu basit işlerimizi birlikte kotaralım, yıl boyu aksattığımız ve bir 8 Mart gününde bertaraf etmeye çalıştığımız toplumsal virüslerimizden, geleneksel rollerimizden sıyrılalım. Şiddeti uygulayana sessiz kalmayalım, teşhir edelim. Ekonomik, sosyal, askeri, siyasi, politik kararlarda evde, işyerinde, sendikada, mahallede, yerel yönetimde, merkezi yönetimlerde en yakın insan anamızı, eşimizi, kızımızı, ablamızı, teyzemizi, kardeşlerimizi ve sevdiklerimizi katalım. Eşit işe eşit ücret taleplerimizi hayata geçirelim. Ev emekçisi kadının iş hayatındaki bir erkekten daha çok olan grev hakkını unutarak her günü yaşıyoruz ve 8 Mart’ta “Kadın-erkek el ele mücadeleye” diyoruz, alanlara birlikte çıkıyoruz. Gelin başkasını örgütlemek yerine kendimizi örgütlemekten başlayalım şu ‘basit kadın meseleleri’ni çözmek için adım atalım, en küçük ve en yakın ilişkilerimizden başlayıp, değişmeye ve değiştirmeye.
medya devleti Ülke genelinde günde en az 5 kadının katledilmesi durumu iller bazına indi. İstanbul’da 2012 yılının Şubat ayının son haftasında 5 gün içinde 4 kadın katledildi. İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi, kadına yönelik şiddetle ilgili raporunda, ülkemizde her 100 kadından 16’sının cinsel şiddete uğradığını açıkladı. 2005-2011 yılları arasında 4 bin 190 kadının katledildiğini ve 3 bin 74 kadının da tecavüze uğradığını açıkladı.
Sadece Şubat ayı içerisinde kayıtlarda yer alan ve tespit edilebilen onlarca kadının intiharla yaşamına son verdiğini ve onlarcasının da en yakınındaki erkek tarafından katledildiğini biliyoruz. Buna yaralama, kaçma ve kaçırma olayları da eklendiğinde, apolitikleştirilmiş bir toplumun siyasi iktidardan sapan politik kadın katliamının esası oldukça ürkütücüdür.
Demokratik Kadın Hareketi’nden 8 Mart çağrısı
1-10 MART 2012 Halkın Günlüğü
Demokratik Kadın Hareketi (DKH), Emeğin Gücüyle Örgütlenmeye Örgütlü Mücadeleyle Özgürleşmeye şiarıyla 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü çalışmalarını örgütlü olduğu yerellerde kadınları alanlara çağırma çalışmalarına devam etti. DKH; kadının emeğini kendisini ezen erkek egemen sistemin yeniden varlığını sürdürmesi için değil, örgütlü mücadeleyle toplumsal kurtuluşu için öncelik vermesinin içeriğiyle çalışmalarını hızlandırdı. Başta İstanbul, İzmir, Adana’da emekçilerin yoğunlukta olduğu semtlerde evleri tek tek ziyaret ederek ve Dersim’de de aynı zamanda köylü kadınlara ulaşarak DKH 8 Mart faaliyetlerini yürüttü. DKH, İstanbul, Dersim, İzmir ve Adana başta olmak üzere, örgütlü olduğu bütün il ve ilçelerde çalışmalarını “Emeğimizin Gücüyle Örgütlenmeye, Örgütlenerek Özgürleşmeye!” şiarlı broşür dağıtımıyla yaparken, ev ziyaretleri, kadın toplantıları, panel, söyleşi, tiyatro-sinevizyon ve film gösterimleriyle sürdürdü. DKH dağıttığı 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü bildirisinde kadın katliamı, cinsel ayrımcılık, taciz, tecavüz, fuhuşla birlikte işgal, sömürü politikalarının devam ettiğini açıkladı. Irkçı-şoven baskıların Van depremi ve Roboski’de Kürt ulusuna yönelik saldırılarla tırmandırılması ve Genel Sağlık Sigortası yasalarının hakim sınıfların utanç tablosu olduğu da kadın kitlesine etkinliklerde aktarıldı. İstanbul: Nurtepe’de, Gazi’de ve Okmeydanı’nda DKH 8 Mart çalışmaları çerçevesinde birer etkinlik düzenledi. Gazi’de gerçekleştirilen etkinlik, yeni demokrasi mücadelesinde şehit düşenlerin anısına bir dakikalık
15
saygı duruşuyla başladı. DKH adına 8 Mart’ın anlam ve önemini anlatan kısa bir sunum yapıldıktan sonra dünyada ve ülkemizde kadın mücadelesi sorunlarını anlatan ve örgütlü mücadeleye davet eden sinevizyon gösterimi yapıldı. Şiirlerin okunduğu, tiyatro gösteriminin yapıldığı etkinlikte Grup Düşler Vadisi ve Grup Sılam da müzik dinletisi verdi. İzmir’de panel: DKH 26 Şubat’ta İzmir-Menemen Dersimliler Derneği’nde ‘Kadın Sorunu ve Kadına Yönelik Şiddet’ konulu panel düzenledi. İnsan Hakları Savunucusu Günseli Kaya’nın konuşmacı olarak katıldığı panelde, kadının örgütlenmesinin önünde çok yönlü engeller olduğu, kadınların bu sebeple birlik olmalarının, örgütlenmelerinin daha da elzem olduğuna vurgu yapıldı. Kadınların daha fazla inisiyatif alarak mücadelenin ön saflarında olması gerektiğinin belirtildiği panelde; çözümün de erkekleri dışlamadan onlarla birlikte el ele bir mücadele örmek, örgütlenmekten geçtiği üzerine duruldu. Ayrıca panelde, 8 Mart’ı DKH saflarında karşılamak üzere 4 Mart’ta yapılacak olan yürüyüşe çağrı yapıldı.
8 Mart’ta alanlara Kadına yönelik her türlü gerici feodal erkek egemen sistemin düşüncesine destek olan, gerici yaklaşımı besleyen ve kadına yönelik işkence, taciz, tecavüz ve ölüme karşı seyirci kalma, susma, sessizlik, tepkisizlik de yaşanan katliama ortak olmaktır. Ama en önemlisi de, “savaşa karşı savaş” şiarının her türlü gericiliğe karşı yeni kadının emeğiyle, örgütlü mücadelenin gücünü harekete geçirmektir. Bütün kadınlar emekçi kadının kurtuluş iradesini 8 Martın kızıllığıyla alanlara taşımalı ve DKH saflarında yerini almalıdır.
DKH 8 Mart programı İstanbul: “Emeğimizin Gücüyle Örgütlemeye, Örgütlenerek Özgürleşmeye!” şiarıyla 8 Mart Yürüyüşü Taksim Tünel’den Tramvay Durağı’na yürünecek. Basın açıklaması, müzik dinletisi, tiyatro, şiir dinletisinin olacağı eylem; 8 Mart Perşembe günü, saat:19.30’da yapılacak.
sinevizyon gösterimi, şiir dinletisi ve Kibar Aslan ile Ali Baran’ın vereceği konserle bir etkinlik yapılacak.
Dersim: DKH, “Emeğimiz, Bedenimiz, Kimliğimiz Bizimdir” şiarıyla 3 Mart Cumartesi günü saat: 10.30’da Çağlar İşhanı Önü’nde toplanarak eylem yapacak.
Adana: “Prangalarımızı Kırıyoruz Özgürlüğümüz İçin Örgütleniyoruz” şiarıyla yapılan etkinlik 4 Mart 2012 Pazar günü yapılacak. Etkinlikte 8 Mart’ın Tarihçesi ve Kadın Cinayetleri üzerine yapılacak bir sunumla birlikte sinevizyon gösterimi, şiir, müzik dinletisi, serbest kürsüyle konuşmalar yapılacak.
Dersim-Hozat: 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla Hazat’ta 8 Mart Perşembe günü saat: 18.00’de Belediye Düğün Salonu’nda
İzmir: 8 Mart İzmir’de 4 Mart 2012 Pazar günü saat: 15.30’da Karşıyaka dolmuş durağında toplanarak iskeleye doğru yürünecek.
16-17_Layout 2 2/29/12 5:30 PM Page 1
16
gençlik haber
Halkın Günlüğü 1-10 MART 2012
YDG 6.Konferansı Yeni Demokratik Gençlik (YDG) 25-26 Şubat tarihinde “Dokunan yanacaksa-dokunacağız kazanacağız/ Em Ji Li Virin!” şiarıyla 6. Konferansını düzenledi
olan bir gençlik örgütüyüz” şeklinde ifadeler kullanılırken “Biz bu hareket için her zaman ‘Genç başladık, genç bitireceğiz’ demiştik. Herkes bilsin ki Kürt gençliği, bizler umutluyuz” denildi.
Yeni Demokrat Gençlik (YDG) tarafından 6.sı düzenlenen konferans İstanbul Aksaray’da bulunan Su Tiyatrosu’nda 25-26 Şubat tarihlerinde yapıldı.
“Kürt halkına yönelik baskılar bin yıldır sürüyor”
25 Şubat’ta yapılan oturumlarda “HDK” ve “Güncel Politikalar Işığında Görevlerimiz” konularını ele alan tartışmalar yapıldı. 2011 yılında Dersim’de şehit düşen Beşler, yine Dersim’de şehit düşen TKP/ML-TİKKO gerillası Yurdal Yıldırım ve HPG gerillası Mazlum Erenci, devrimci gazeteci Suzan Zengin ile Roboski Katliamı’nda yaşamını yitiren 34 Kürt gencine ithaf edilen konferansın ilk günü yapılan tartışmalarla dikkat çekti. Halkların Demokratik Kongresi (HDK) ’yle ilgili YDG’nin yaklaşımı tartışılırken, oturum öncesi puşi taktığı için 2 yıldır hapishanede tutulan Cihan Kırmızıgül tarafından gönderilen mesaj okundu.
İlk oturumun konusu: HDK HDK adına yapılan konuşmada Kürt ulusal mücadelesinin toplumsal mücadelenin merkezinde olduğuna değinilerek devletin son süreçte bir konsept değişikliğine giderek saldırılarını arttırdığına vurgu yapıldı. Bütün bu yaşananlar nedeniyle toplumsal mücadele yürüten hareketlerin ortaklaşmasının bir zorunluluk olduğunu belirten konuşmacı, HDK’nın da bu süreç için bu ihtiyacı karşılayacak nitelikte olabileceğini söyledi. Demokratik Yurtsever Gençlik (DYG) adına yapılan konuşmada: “Kürt hareketi gençlik ve kadın, yani toplumun en ezilenleri tarafından sorumlulukları yüklenmiş bir harekettir. Biz de bu hareketin gençliği olarak saldırılar karşısında binlerce tutuklusu
Kürt halkının toplumsal bir mücadele yürüttüğüne değinen DYG temsilcisi, “HDK, ezilmişlerin, 3. kesim ilan edilenlerin birlikte yaratacağı mücadeleyi yükseltecek bir güçtür” dedi.
Ankara KESK şubeleri ile Ankara Devrimci Demokratik Sendikal Birlik (DDSB) oturuma telefonla bağlanarak görüşlerini paylaştı. DDSB Temsilcisi Roboski’ye, yakınlarını kaybedenlerin köyüne gittiklerini ve yakınlarını kaybeden insanlara YDG konferansını Roboski Katliamı’nda yaşamını yitirenlere adadıklarını söylediğini aktardı. Konferans sırasında Roboski Katliamı’nda 19 akrabasını yitiren bir kadın konuşarak katliamla ilgili görüşlerini paylaştı. Konuşma sonrası kitle hep bir ağızdan “Katil devlet hesap verecek” sloganını attı. Katılımcılardan biri söz alarak Kürtçe yaptığı konuşmasında, “Kürt halkına yönelik baskılarla faşist tahakkümün bugüne özgü bir durum olmadığını ve bu coğrafyada bin yıllardır sürdüğünü” söyledi. Konferansın 2. oturumunda son olarak “Güncel Politikalar Işığında Görevlerimiz” konusu tartışıldı.
Konferansta ikinci gün
okunmasıyla başladı. Okunan raporda Kürt ulusal sorunuyla ilgili genel seçimlerde ortaya konulan politik yönelimle ilgili pratik süreç değerlendirildi. Ayrıca GençSen içerisindeki çalışmalara değinilerek sürecin kazanımları ve eksiklikleri ortaya konuldu. YDG’nin yaşanan süreçlerle ilgili kampanyalarının değerlendirildiği konuşmada, işçi çalışmalarıyla ilgili yaşanan pratiklerde anlatıldı. Festival süreçlerinin de anlatıldığı rapor sonrası Kadın Komisyonu’nun hazırladığı raporun okunmasına geçildi.
Konferansın 2. günü YDG tarafından geçmiş sürecin değerlendirildiği raporun
Önümüzdeki süreç ve YDG’nin yönelimlerine dair konuşmaların yapıldığı ikinci gün
Birinci gün oturumları sonrası Demokratik Gençlik Hareketi (DGH), Ekim Gençliği, Belediye-İş Sendikası İstanbul 2 No’lu Şube başkanı Hasan Gülüm, Deri-İş Eğitim ve Örgütlenme Uzmanı Eren Korkmaz birer konuşma yaparak konferansı selamladılar.
Birinci gün yapılan oturumlar sonrası MKM Müzik Topluluğu sahneye gelerek ezgilerini kitleyle paylaştı. Konferansın birinci günü çekilen halaylarla sona erdi.
oturumunda devletin halk gençliğine yönelik gerçekleştirdiği saldırılarına karşı militan ve üretken bir mücadele hattı örüleceği ifade edildi.
YDG 6. Konferansı sona erdi Yeni Demokrat Gençlik tarafından “Dokunan Yanacaksa Dokunacağız! Kazanacağız!” “Em jî li vir in”şiarıyla 6.sını düzenlenen konferansın 4. oturumu yapılarak sonlandırıldı. Son oturumda “Liseli Gençliğin Sorunları ve Örgütlenmesi” konusunda bir sunum gerçekleştirilirken, Partizan Şehit ve Tutsak Aileleri (PŞTA) ve Partizan temsilcileri de birer konuşma yaptı.
Öğrencilere önce Erdoğan’ın 4 Aralık 2010’da yaptığı görüşmeyi protesto ettikleri gerekçesiyle açılan davada, 10 öğrenci hakkında 120 yıla kadar hapis cezası isteniyor Başbakan R.T.Erdoğan’ın üniversite rektörleriyle 4 Aralık 2010 yılında yaptığı görüşme Öğrenci Kolektifleri tara-
fından protesto edilmiş ve eyleme polis saldırmıştı. Bir kadının çocuğunu düşürmesi ve birçok öğrencinin gözaltına alınması, kamuoyunda büyük yer tutmuş ve polisin saldırısı günlerce tartışılmıştı. İstanbul’da düzenlenen Başbakan Tayyip Erdoğan’ın üniversite rektörleriyle görüşmesini protesto etmek ve Büyük Öğrenci Forumu’na katılmak isteyen Öğrenci Kolektifleri üyesi öğrenciler hakkında İstanbul savcılığı tarafından iddianame hazırlanarak dava açıldı.
16-17_Layout 2 2/29/12 5:30 PM Page 2
1-10 MART 2012 Halkın Günlüğü
17
yapıldı
Liseli gençliğin sorunları ve örgütlenmesi Liseli YDG adına yapılan sunumda liselerde örgütlenme çalışmalarının yoğunlaştırılmasına değinilerek liseli gençliğin özelde aile ve toplum tarafından dışlandığı ifade edildi. Liseli gençliğin taşıdığı enerji ve değiştirme gücü nedeniyle devletin hedefinde olduğu anlatıldı. PŞTA Temsilcisi söz alarak, devrim şehitleri şahsında mücadeleyi yükseltme çağrısı yaparak, şehitlerin mücadelesinin sürdürülmesi gerektiğini söyledi.. Partizan adına bir konuşma
yapılarak YDG’nin 6.Konferansı’nda Kürt ulusal sorununa dair yoğun tartışmaların yaşanmasının önemli olduğu vurgulandı. Beşler’e atfen Bakış Kültür Sanat Merkezi Tiyatro Topluluğu tarafından bir oyun sergilenirken yine Beşler’e atfen Grup İsyan Ateşi’nin ezgileri seslendirildi. ‘Beşler yaşıyor kavga sürüyor’ ‘Şehîd namirin’ ‘Devrim şehitleri ölümsüzdür’ sloganları atılarak YDG’nin 6.Konferansı sona erdi.
dayak sonra hapis Tuzla 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın ilk duruşması 21 Mayıs’ta görülecek. İddianamede 10 öğrenci hakkında toplam 120 yıl hapis cezası isteniyor. Öğrencilere işkence yapan ve eylem sırasında saldırıda bulunan 36 polis ile 10 öğrenci hakim karşısına çıkacak. Ancak savcılık iddianamesinde polislere kıyak ayrımcılık uygulandığı göze çarpıyor. 10 öğrenci hakkında, yaralanan üç polisin şikayetçi olması üzerine ‘görevli memura birden fazla kişiyle birlikte direnme, mukavemet etme’ iddiasıyla her bir polis
memuru için 8 aydan 4 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Ayrıca iddianamede cezaların 1/3 oranında arttırılması talep ediliyor. Polisler hakkında açılan dava ise “yaralama, basit yaralama” üzerinden açılıyor ve herhangi bir ceza artırımı da söz konusu değil. Savcılık, 10 öğrenci hakkında 3 polisi yaraladığı iddiasıyla cezayı üçe katlarken polisleri ise ayrı bir korunak içerisinde tuttu.
GENÇ YORUM
≫ sinan çakıroğlu
ÖZGÜR GELECEK GAZETESİ’NİN “HDK” TAVRI
Ö
zgür Gelecek’in 26. sayısında, Özgür Gelecek’ten köşesinde, ‘Halkların Demokratik Kongresi’ üzerine, kısa bir değerlendirme yazısı çıktı. Partizan dergisinin sistematiğine uygun olarak ele alınan bu yazı, ulusal sorun ve sınıf mücadelesine dair birçok problematiği içerisinde barındırdığı için, kısa da olsa bir değerlendirme yapmayı zorunlu gördük. Özgür Gelecek’in içerisine düştüğü en önemli hatalardan bir tanesi, somut maddi gerçekliği, diyalektik materyalist bilime tabi tutamamaktır. Bir sorunu çözmek için atılması gereken ilk somut adım, sorunun ne olduğunu bilince çıkarmaktır. 26. Sayıdaki makale, HDK’yi ‘toplumsal muhalefet bağlamında’ ele alarak, muhalif sınırları çizmekte ve bir eylem birlikteliği nitelendirmesi sonucuna varmaktadır. Hâlbuki HDK, muhalefet olmanın ötesinde, eylem birliği olgusunun da ötesinde ulusal hareketin gelecek projesinin cephe siyasetidir. Gerek Öcalan’ın yazılarını gerekse düşünce ve kuram dergisi olarak çıkartılan Demokratik Modernite’yi düzenli olarak takip eden herkes, HDK’nin üzerinden şekillendiği, radikal demokrasi, demokratik ulus ve demokratik özerklik tartışmalarını gayet iyi bilmektedir. Çerçevesi Öcalan tarafından çizilen ve Ulusal Hareketin bütünü tarafından savunulan bu kapsamlı proje, Marksist devlet anlayışını reddetmekte ve doğal olarak Marksist devlet anlayışının sonucu olan iktidar ve iktidar mücadelesini ötelemektedir. Tüm Marksist anlayışın ‘reel sosyalizmle yıkıldığını’ savunan Öcalan ‘iki farklı ve çelişkili Modernite arasında hep savaş veya barış olacağını söylemek doğru bir yaklaşım değildir. Devrim ve reformlar karşıt hamleler birlikte savaşlı ve çatışmalı gelişeceği gibi, barış içinde, uzlaşmalar biçiminde de gelişme sürdürebilir’ önermesiyle kaşımıza çıkmaktadır. Devamında ise, ‘ demokratik ulusal çözüm sadece Kürdistan’a ve Kürt Halkına özgü bir çözüm olasılığı olarak önerilmiyor. Başta Ortadoğu toplumları olmak üzere, tüm toplumlar için bir çözüm sunuyor’ diyerek, HDK’ni var eden siyasal çizginin kapsamını ortaya koymaktadır. Burada belirtilen siyasal çizgi, Özgür Gelecek’in iddia ettiği gibi salt ‘muhalefet’ boyutuyla ele alınamaz. Özgür Gelecek’in de savunduğu, Marksist-Leninist-Maoist çizgiye alternatif olarak ortaya atılan bir gelecek projesidir. Özgür Gelecek’in 26. Sayıda çıkan yazısı sadece eylem birliği hatalı tespitinden ibaret değildir. Aynı zamanda Ulusal Sorunda, Kaypakkayacı söylemlerden ziyade, reformistlerin söylemlerini de bayrak edinmiştir. Bilindiği üzere, siyasal çizgisi silikleşmiş reformist hareketin kendi varlığını, ulusal hareketin varlığı üzerinden devam ettirdiği ve hatta bu siyasal atmosfere irili ufaklı devrimci yapılanmalarında katıldığı görülmektedir. Genel olarak bu hareketlerin ortak kanısı, ‘diri dinamiklere’ sarılarak gericiliğin karşısında direniş odakları yaratmaktır. Direniş odakları yaratmak için dinamiklere sarılmak konusunda bir sorun görmediğimizi peşinen belirtelim. Ama direniş odağı olabilmek ve var olan bir siyasal yapılanmalın sınırları dahilinde hareket etmenin bir
ve aynı şey olmadığını belirtmek gerekir. Ne yazık ki Kaypakkaya’yı “temsilen”, Özgür Gelecek’te, diğer devrimci ve reformist yapılanmalarla aynı hataya düşmüştür. ‘Kongre sarı-kırmızı-yeşilin tonlarını, zulme, sömürü ve adaletsizliğe karşı mücadele eden diğer direniş güçlerinin renkleriyle birleştirebilecek bir zemin üzerinde durmaktadır’ açıklamasında da görüleceği gibi, Özgür Gelecek açısından, HDK artık bir direniş odağına dönüşmüştür. Üstelik öyle bir direniştir ki bu, ulusal çıkarlar ile sınıfsal çıkarları gözetenleri birleştirebilecek bir odaktır. O yüzden, Kaypakkaya’nın Şafak Revizyonizmi ile tartışmalarında ön plana çıkardığı ‘bilinçli proletaryanın denenmiş olan kendi bayrağı vardır ve onun burjuvazinin bayrağı altında safa girmesinin gereği yok’ bilimsel tespiti, sarı-kırmızı-yeşilin kapsayıcılığına bırakmıştır. Daha da ötesi, kendi siyasal iktidar mücadelesini, kendi siyasal gerekliliğini o denli göz ardı etmiştir ki, ‘KCK adı altında yurtsever güçlere yönelen ve giderek diğer direniş güçlerine yayılan saldırı dalgası böylesi bir çıkışı daha gerekli ve anlamlı kılmaktadır’diyerek, faşist devlet aygıtının topyekûn saldırılarını DTK ile aşabileceklerini işaret etmektedir. Özgür Gelecek, diğer reformist ve devrimci yapılarla arasına ayrım koyabilmek için, DTK içerisinde farklı bir tavır belirlemektedir. Ama belirlediği tavır, aslında onu diğerlerinden ayrıştırmamakta, aksine izlemiş olduğu çizgiye göre trajik-komik bir duruma düşürmektedir. Bağımsız çizgisini ‘teslim etmeme’ babında, kendisinin ‘önceki örneklere göre kıyasla görece daha esnek olan’ olan DTK’nin ‘yönetici komite ve meclislerde yer almama ancak kongreye bağlı komisyonlarda ve yerel konseyler-meclisler aracılığıyla yürütülecek mücadeleye’ katılma kararı alınmıştır. Bizim açımızdan yeni olmayan Özgür Gelecek çizgisinin eklektizmi bir kere daha boy vermektedir. Hem merkezi anlamda katılmayacaksın ama merkezi anlamda kendisi var eden üçüncü alancı, sivil toplumcu, eski devlet mekanizmasını parçalamadan aşma teorilerinin odak merkezine dönüşmüş HDK’nin ‘yerel konseyler-meclisler’ mücadelesinde yer alacaksın. Merkezi olarak yer almama, hala HDK’ne katılıp katılmama sürecinde net olmamalarının ürünü olduğu açık. Özgür Gelecek’in izlediği dönem siyaseti oportünist bir seyir izlemekte, devrimci alandaki tasfiyecilik sürecine cevap olamamakta ve reformizmin bel kemiğini oluşturduğu platformu, bir direniş mevzisi olarak görmektedir. Kürt ulusal hareketinin dinamikleri devrimci bir nitelikte olup ama önderliğinin reformist bir hatta seyrettiği iki ayrı gerçekliktir. Bu iki ayrı gerçekliğin arasındaki kırmızı çizgileri ayırt etmeme, kendi siyasal çizgisinin kırılıp yedeklenmesine vesile olabilir. HDK’nin demokratik talepleri için mücadele yürütmekle, HDK’nin siyasal çizgisi altında mücadele yürütmek iyi ayırt edilmelidir. Ulusal hareketin demokratik talepleri, ulusal önderlik ister olsun ister olmasın, komünistlerin başarıya ulaştırmaları gereken sorumluluklarıdır. Bunun için, Yoldaş KAYPAKKAYA’nın ‘bilinçli proletaryanın denenmiş bayrağı’ daha fazla ilerlemek zorundadır. Kendi sorumluluklarını unutarak, ‘sarı, kırmızı, yeşil’ bezenmesi, alternatifimiz olamaz.
18-19_Layout 2 2/29/12 4:18 PM Page 1
18
f
dünya
EKSEN
1-10 MART 2012 Halkın Günlüğü
≫ ahmet hacalişi k.
II.PAYLAŞIM SAVAŞI SONRASI STRATEJİK GÖRÜNÜM (3)
H
iroşima’nın uğradığı yıkım ile Berlin’in Kızıl Ordu’nun eline geçişi yalnız 2.Paylaşım Savaşının bitişini simgelemedi daha da önemlisi iki kutuplu yeni bir dünya düzeninin başladığını gösterdi. Savaştan sonra global güç dengesi geçmişten çok farklı ortaya çıktı. Eski büyük güçler İtalya, Fransa daha savaş öncesi sönmüştü. Almanya ve Japonya yayılmacı savaştan çöküntüyle çıkmıştı. İngiltere ise savaştan galibiyetle çıkmasına karşın gücünü kaybediyordu.19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyıl başında yapılan tahminlerde sık sık sözü edilen iki kutuplu dünya nihayet doğmuştu. Zira görünüşe bakılırsa bir tek Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği’nin sözü geçiyordu. Amerika büyük güçler arasında savaştan zenginleşerek çıkan tek ülke oldu. GSMH’si 1939’da 88,6 milyar dolarken 1945’de 135 milyar dolara yükselmiş, savaş öncesi atıl durumda olan kapasite savaş üretimiyle düzene girmişti. Nitekim 1940-1944 yıllarında sanayideki genişleme her yıl yüzde 15 oranında artış gösterdi. Savaş bitiminde Washington’un elinde 20 milyar dolarlık altın rezervi vardı ve bu 33 milyar dolarlık dünya toplamın üçte ikisiydi. Bunun gibi toplam dünya imalat veriminin yarısı ABD’de elde ediliyor ve dünyadaki her tür mal üretiminin üçte birini gerçekleştiriyordu. Bu da Birleşik Devletleri savaş sonunda büyük bir farkla en büyük mal ihracatçısı haline getiriyordu. Bu ekonomik güç ülkenin askeri gücüne de yansıyor savaş sonunda 7,5 milyonu denizaşırı yerlerde olmak üzere 12,5 milyon silahlı kuvvetler personeline sahip oluyordu. Her şeyden önemlisi de ABD’nin atom bombası tekeline sahip olmasıydı ve bu gelecekteki “düşmanın” yani SSCB’nin Hiroşima ve Nagazaki kadar korkunç bir yıkıma uğratılabileceğini gösteriyordu. Amerikanın artan verimliliğiyle gelen ürünleri tüketecek yeni pazarların açılmaması halinde harcamalardaki gerilemeyi bir savaş sonrası durgunluğunun alacağı yani kapitalist sistemin krize gireceği endişesiyle sanayi burjuvazisi yayılmacılığı teşvik ediyordu. Askeri çevrelerin Amerika’nın, petrol, kauçuk ve metal cevheri gibi stratejik yönden önemli malzemeler üzerinde denetim kurması ya da ulaşımının sağlanması yönünde yaptıkları baskılar da birleşince ABD’nin sahip olduğu olağanüstü ekonomik ve stratejik konum dışarıya doğru emperyalist yayılmacılığını kolaylaştırdı. Eski büyük güçler silinirken onların bıraktığı boşluğu zaten K.Afrika, İtalya ve Batı Avrupa’da bulunan silahlı gücüyle kolaylıkla doldurdu. ABD yayılmacılığı süreç içerisinde ahtapot gibi her yana nüfuz ederken
hükmedemediği tek alan 1945’de faşizme karşı asıl zaferi büyük bedeller karşılığında sağlayan SSCB ve nüfuz alanı içerisinde bulunan doğu Avrupa’daki sosyalist devletlerdi. Batı’da uzayıp giden savaş, SSCB’yi 1814-1848’deki konumuna benzer noktaya getirip toprak sınırlarını genişletti. Ancak Sovyet nüfuzu artmış olsa da ülkenin ekonomik tabanı savaştan çok zarar görmüştü. İnsan kayıpları 20-25 milyon gibi dehşet verici düzeydeydi. İşgal altındaki bölgelerde tarım aletleri, demiryolları dahil her şey tahrip edilmişti. Sovyetler Birliği Almanları silahlanmada daha fazla üretim yaparak yenmişti ancak bu, diğer sektörlerde indirimler yapılarak sağlanmıştı.1945’de SSCB askeri bir dev ama ekonomik yönden yoksul bir ülke durumunda idi. Stalin ABD’den gelecek parayı bağımlılık yapacak kaygısıyla reddettiği için 1928 sonrasının kendi kaynaklarıyla büyüme programına döndü. 19451950 arasında tarım sektörü hariç ağır sanayi açısından ekonomik mucize yaratılarak verim ikiye katlandı. Buna ilaveten emperyalizmin tehditlerine karşılık büyük bir askeri güç de oluşturuldu. Öyle ki Molotov daha 1946’da, “SSCB dünyanın en kudretli ülkelerinden biridir. Artık uluslararası ilişkilerdeki hiçbir ciddi sorun SSCB’siz halledilemez” iddiasıyla ABD’ye iki kutuplu dünyanın oluştuğu mesajını veriyordu. SSCB’nin hem toprak hem de askeri ve ekonomik olarak büyümesi, Mackinder’in, dev bir askeri gücün Avrasya’nın en merkezi bölgesindeki kaynaklara hakim olması halinde, “Kenar Bölge”ye” doğru genişlemesine engel olunamazsa güç dengesinin korunamayacağı yönündeki jeopolitik öngörüsünü doğrular gibiydi. ABD’nin cevabı, “Tek Güç” stratejisini terk edip bunun yerine onu çevrelemeyi amaçlayan ve SSCB’nin yıkılışına kadar devam edecek uluslararası arenada amansız bir süper güç mücadelesi stratejisini ikame etmek oldu. ABD ve SSCB, yerkürenin yarısının kaderini değiştirmeye muktedir haldeyken müttefikler, faşist Almanya, İtalya, Japonya’nın gelecekte tehdit oluşturmaması için de birtakım tedbirler aldı. Almanya ikiye bölünüp Avrupa’da işgal ettiği topraklardan ve doğudaki daha eski topraklarından oldu. Sanayi demirbaşları söküldü. İtalya ve Japonya’nın denizaşırı bölgelerdeki sömürgeleri elinden alındı. İngilizler, Rusya karşısında engel oluşturmasını istediği için, savaştan çok büyük kayıplara uğrayan Fransa desteklendi ve Büyük Güç statüsünün gerektirdiği donanıma sahip oldu. İngiltere savaşta baştan sona kadar çarpışmış tek büyük devletti. Üç büyüklerden biri olmuştu.1945 Ağustos’una gelindiğinde tüm sömürgeleri yeniden
elindeydi. Ancak İngilizler savaşın zaferle sonuçlanmasını sağlarken kendilerini son derece zorlamışlar, altın ve dolar rezervlerini tüketmişler, ülke içindeki makineleri yıpratmışlar, savaş içinde kalabilmek için Amerika’dan gelen mühimmat ve malzemeye daha bağımlı hale gelmişlerdi. İngiltere’nin dışarıdan gelen bu ürünlere olan ihtiyacı sürekli artarken ihracat ticareti çökmüştü. Muazzam ticaret açığı, sanayi tabanının zayıflaması, denizaşırı sömürgelerdeki üslerin harcamaları yüzünden Amerikan yardımına ihtiyaç duyuyordu.1947 sonrasında İngiltere, iki büyük güç bloğuna bölünmekte olan bir dünyada, fazlaca yayılmış ancak hala güçlü bir stratejik varlık, güvenlik açısından ABD’ye bağımlı önemli bir stratejik ortaktı. 1.Paylaşım Savaşı sonrası dünya hala Avrupa merkezli görünmesine karşın 2.Paylaşım Savaşı sonrasında “Avrupa Çağı” ortadan kalktı. Savaş sırasında ABD, GSMH’sini yüzde 50 artırırken Avrupa’nınki (Sovyetler dışında) yüzde 25 oranında düşmüştü. Avrupa’nın dünya imalat verimi içindeki payı 1953’de yüzde 26’sına sahipti. Buna karşın ABD’nin yüzde 44,7 idi.1950’de güçlerin GSMH’sı ABD 381 milyar, SSCB 126 milyar, İngiltere 71 milyar, Fransa 50 milyar, B.Almanya 48 milyar, Japonya 32 milyar ve İtalya 29 milyar dolar civarında gerçekleşti. Avrupalı güçlerin sönüşü doğal olarak askeri harcamalarına da yansıdı.1951 yılında tüm Avrupa ülkelerinin savunma harcamaları ABD’nin yarısı, SSCB’nin üçte biri kadardı. Sonuçta hem nispi ekonomik güç hem askeri güç açısından Avrupa devletleri diğer iki güce göre geri kaldılar. Dünyanın geleneksel çok kutuplu değil de stratejik ve politik açıdan iki kutuplu hale geldiğinin bir diğer unsuru da ideolojinin güçlenen rolü oldu.Kuşkusuz 19. yüzyılda da ideolojik etkenlerin politikada rolü olmuştu.Ancak 1930’lu yılların sonlarına özgü karmaşık ittifak ilişkileri dünyada olup bitenleri salt ideolojik yönden açıklama girişimlerini zorlaştırıyordu.Üstelik, savaş sırasında politik ve toplumsal ilkelere ilişkin görüş aykırılıkları her şeye ağır basan faşizmle mücadele gerektiğinde birleşebilmişti. Ancak 1948’e gelindiğinde Rusya ile Batı arasında “Soğuk Savaş” diye kabul edilen gelişmenin ideolojik nitelikte olduğu açığa çıktı. Artık ABD elebaşılığında emperyalist kapitalist kamp ve SSCB önderliğinde sosyalist kamp mücadelesi dönemi başlıyordu.Bu yalnızca bölünmüş Avrupa halklarının değil Asya’da, Ortadoğu’da, Afrika’da, Latin Amerika’da ve başka yerlerdeki halkaların da uyum sağlamak zorunda oldukları yeni stratejik gerçeklikti.
Yeni yatırım
alanları:
Hapishaneler ABD’de hapishaneler karlı bir yatırım alanı olarak değer kazanıyor. Corrections Corporation of America adlı şirket hapishanelerin tamamının ihalesini almak için hazırladığı teklifte yüzde 90’ın üzerinde doluluk oranı istedi ABD’de hapishaneler büyük bir rant merkezi olarak, yeni dönemde yatırım alanlarına dönüşüyor. Hapishanedeki güvenlikten tutalım da kantine kadar birçok bölüm özel şirketlerin yatırım alanlarına dönüştü. Corrections Corporation of America (CCA) adlı özel şirket; hapishanelerin mülkiyet ve yönetimini devralmak konusunda hazırladığı 250 milyon dolarlık bir plan teklifi sundu. Sunulan teklifin kapsamı ise bir hayli geniş. CCA şirketi 1984 yılından itibaren ABD’de faaliyet yürütmekte olup, 48 eyalet yönetimiyle yaptığı görüşmelerin ardından, 250 milyon dolarlık bir plan hazırladı. Mevcut hapishanelerin mülkiyeti ve yönetimi plan kapsamına ışık tutuyor. Şirket sunduğu teklifte hapishanelerin mülkiyetini, yönetimini, kantin vb işletmelerini, güvenliğini kapsamın içerisine dahil etti. Böylece yaşadığı ekonomik krizden kaynaklı kamu bütçesi açıkları konusunda zorluk yaşayan ülkede önemli bir “maliyet unsuru”nun devletin sırtından alınması hedefleniyor. Şirket bu plan dahilinde “maliyet unsuru”nun devletin sırtından almasının koşulu olarak da eyalet hapishanelerinin yüzde 90’ın üzerinde dolu olmasını istiyor. Teklifte sözleşmeyi 20 yıllığına imzalamak gibi şartlar da var. ABD’de model olarak uygulanan hapishane kent kampus projesiyle de emperyalist-kapitalist sistem karına kar katıp, suç ve suçlu üretmeye devam ediyor. Şirketin sözleşmesinin sürebilmesi için kaç ABD’linin “suç ve suç”lu kapsamına alınıp özgürlüğünden edileceği de yine ABD ile şirketin bileceği “maliyet unsuru”na bağlı. Adı geçen şirket hükümetle sözleşme imzalayarak ülkenin güney yarısında bulunan birçok hapishaneyi işlettiği bilinirken, kamuya ait “ıslah sistemi”ni tamamen devralması yeni bir girişim olarak açığa çıktı. Diğer yandan CCA’in Ohio eyaletinin en büyük hapishanelerinden birini özelleştirme yoluyla satın aldığı ve satın alma girişimlerinin yargı engeline takıldığı biliniyor. Görünen o ki, 17 binden fazla çalışanıyla yıllık hasılatı 1,6 milyar dolar olan CCA şirketi insan özgürlüğü ticaretinden milyon dolarlar elde edecek ve New York Borsası’ndaki hisselerinede değer kazandırmaya devam ediyor.
18-19_Layout 2 2/29/12 4:18 PM Page 2
1-10 MART 2012 Halkın Günlüğü
Tunus’ta Suriye’nin dostları grubu toplandı. Suriye’ye yönelik kararların alındığı toplantıda Esad’a iktidardan çekil mesajı verildi. Esad ise daha önce açıkladığı gibi hazırlattığı anayasayı referanduma sundu
haber dünya
Değişimi
kimler istiyor Suriye’de muhalif grupların Esad yönetimine karşı başladıkları eylemlerin üzerinden 11 ay geçti. Geçen bu süre zarfında binlerce ölü ve yine binlerce yaralı var. Hala çatışmalarda devam ediyor. Esad yönetimi ve muhalifler arasın da karşılıklı olarak devam eden, ABD ve AB emperyalistleri ile Çin ve Rusya’nın taraf oldukları çatışmalar Suriye’yi tabut içine sokarken, Suriye halkını da bir kaosun içerisine itmiş durumda. Yıllardır iktidarda olan Beşar Esad, yaptığı zulmün ve dikta rejimin bekasını garantiye alma uğraşı verirken, “Özgür Suriye Ordusu” olarak bilinen muhalifler de yeni bir uşaklık hamlesini oynamak istiyor. Elbette bu durumun faturası da Suriye halkına kesiliyor.
“Dostlar” meclisi toplandı Geçtiğimiz hafta Tunus’ta Suriye’nin “dostları” tarafından yapılan toplantı da bütün “dostlar” yan yana gelmişti. Fakat bu toplantı da Suriye halkını temsil eden kimse olmadığı gibi böyle bir koşulda mevcut değildi. Barbarlar ve varsılları bir araya gelerek, yeni dönemin konseptine uygun bir hamleyi masaya yatırmak istediler. Bunu da yaptılar. ABD ve AB patentli olarak sunulan ve Kuzey
Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde gürültüyle hayata geçirilen planın yaşam şansı konuşuldu. Adına insani çözüm, şiddetin son bulması, demokrasi gibi çoktandır lafzına alışık olduğumuz kavramlar tek tek sıralandı. Esad diktatörü gitmeli, demokrasi gelmeli. Esad’ın diktatörlüğü meselesine bir diyecek yok. Bu son derece doğru ve bir o kadar da bilinen, demokratik kamuoyu tarafından da sıkça dile getirilen bir realite. Toplantıda ayrıca Kürtlere yönelik özerklik tanınacağı konusunda vaatlerde bulunuldu. Fakat bu vaatlerin nasıl hayata geçirileceği ve çerçevesi konusuna herhangi bir açıklık getirilmedi. Bir dizi paketler ve vaatlerin havada uçtuğu toplantıda kimin ne istediği de bir açıklık kazanmadı. Sadece Esad’ın gitmesi ve “Suriye Devrim Konseyi”nin tanınması üzerine kurulu bir sürecin işletilmesi savunuldu, “dostlar” meclisinde. Peki Suriye’nin “dostları” olarak son günlerde sahnelerde dolaşanlar nasıl bir demokrasi paketi sunuyorlar? Değişimi kim istiyor, neden istiyor ve Suriye halkının geleceği ne olacak? Bir de askeri saldırıların önerildiği ve bolca konuşulduğu bugünlerde, demokrasi denilen şey tankların paletleri ve savaş uçaklarının kanatlarında mı taşınıyor, okyanus ötelerinden ihti-
19
yaç olan bölgelere? Ve daha bir dizi soru ve cevap. Ancak bu soruların cevabı bu toplantıda değil, daha önce Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nde tanımlandı. Ve bölge ülkelerinde uşaklığı güvenilir yönetimler tarif edildi. Şimdi ise pratik ayakları örülmeye devam ediliyor. Toplantıda bir araya gelen “dostlar” sonuç olarak Suriye hakkında ele aldığı kararlarda işgali meşru kılacak adımlar atıldığı bir durumu ortaya koydu. Zaten bu adımlar daha önce Arap Birliği ve Birleşmiş Milletler tarafından defalarca gündeme getirilmişti. Sonu askeri işgale varacak olan yaptırım kararları, çıkarlarının zedelendiğini düşünen Çin ve Rusya’nın vetosuna takılmıştı.
Esad’dan son hamleler Emperyalist işgal ile ykarşı karşıya olan Suriye’de Esad yönetimi son bir hamle daha yaptı. Elindeki bütün kozları oynamadan çekilmek istemeyen Esad Çin, Rusya ve İran’ın desteğiyle ayakta kalma uğraşı veriyor. Elindeki kartları da tek tek açarak, bir taraftan demokrasi şovlarını yaparken süreci de kendi lehine çevirmeye çalışıyor. Muhaliflerin talepleri karşısında reform sözü veren Esad, daha önce birçok tutukluyu serbest bırakmış, Kürtlerin vatandaşlık istemini karar altına almıştı. Şimdi de muhaliflerin sahneye çıkmasından sonra hazırlattığı anayasayı referanduma götürdü. 14,5 milyon civarında kayıtlı seçmenin bulunduğu Suriye’de, 26 Şubat tarihinde yapılan referandum, 14.185 seçim merkezinde yapıldı. Referanduma katılım ise yüzde 57,4 oranında oldu. Katılanların yüzde 89,4’ü evet oyu kullandı. Böylece Suriye’nin yeni anayasası kabul edilmiş oldu. Beşar Esad yönetimi, yeni anayasanın muhaliflerin istemi olan seçimleri kapsadığını ve demokratik sürecin önünü açtığını iddia ediyor. Bu anayasa ile birlikte çok partili parlamenter rejimin hayata geçeceği ve üç ay içerisinde seçimlerin yapılacağı ifade ediliyor. Referandum muhalif gruplar tarafından Baas Partisi iktidarını güçlendirdiği gerekçesiyle boykot edildi. Kürt muhalif partisi PYD, boykot kararıyla ilgili yaptığı açıklamada, referanduma sunulan anayasanın Kürtler açısından bir statü tanımadığını, taleplerin karşılanmadığını öne sürdü. Ayrıca Suriye’nin “dostları” grubunun toplantısında da Kürtlerin tanınacağı kararının net bir çerçevesi olmadığını söyleyen PYD, bu konunun Kürtleri bertaraf etmek anlamna geldiğini ifade etti. “Özgür Suriye Ordusu” çatısındaki muhalifler ise bu sürecin silahların gölgesinde olmayacağını, dolayısıyla Esad’ın iktidarı bırakması gerektiğini söylüyor.
20-21_Layout 2 2/29/12 4:21 PM Page 1
20 çeviri
Halkın Günlüğü 1-10 MART 2012
Yabancı çok uluslu şirketlerin ve onların yerli işbirlikçilerinden 1991’den beri, Reliance ve Tata gibi büyük kapitalistler ve devlet bürokratlarıyla ittifak halindeki yabancı sermaye, Hindistan ekonomisinin en büyük sektörleri içine girmiştir. Yol yapımı, elektrik üretimi ve iletişim ağlarından tutun da gıda satışına, sağlığa ve eğitime kadar yaşamımızın her alanı bu zümre tarafından kontrol edilmektedir. ‘Kalkınma’ adına, binlerce dönümlük arazi dev şirketlerle çok uluslu
şirketlere peşkeş çekiliyor. Örneğin, Chattisgarh - Bastar’da, Bodh Ghat Barajı için, on binlerce adivasi “jal-jangal-zameen” (su-orman-toprak) olarak adlandırdıkları yerlerinden zorla tahliye ediliyorlar. Orissa - Niyamgri’de birçok Dongria kabilesinin ikamet yeri olan arazi, bu kabilelerin geçimini tamamıyla mahvedecek olan çok uluslu Vedanta grubuna verilmiştir, ki bu kabileler 20.000’den fazla
insanı kapsıyor. Devletin iktidar ve ana muhalefet partileri bu tür faaliyetleri aktif olarak destekliyorlar. Maoistler yıllardır bu talana direnmişlerdir.
Halkın demokratik haklarını garanti altına almak Hindistan’da seçimlerin genelde bir göz boyama aracı olduğu iyi bilinir. Pek çok kez tanık olduğumuz üzere, parlamento,
zengin ve süper-zenginlerin milletvekili satın alabileceği bir pazardır. Demokratik Reform Birliği (ADR)’nden bir milletvekilinin ortalama malvarlığı 2004’te 1,9 kror (on milyon) rupi iken, bu rakam 2009’da 5,12 kror rupi’ye yükselmiştir [1 ABD Doları = 39 rupi]. Demokrasimizde, Scindias gibi bir zamanların prensleri ve hükümdarları tekrar çoğalıyor ve pek çok yerde yerel ekonomi ve idareyi elde tutu-
Ulusların kendi
kaderlerini tayin hakları Hindistan hükümeti birçok halkın ulusal taleplerini acımasızca bastırmaktadır. Bu halklar ve yurtları rastlantı eseri Hindistan’a bağlanmışlardırçünkü İngiliz hakimiyeti, anavatanlarını ilhak etmiş ve despotik bir kral da bu yerlerin Hindistan’ın birer parçası olmalarını istemiştir. Keşmir’de ve kuzey-doğu eyaletlerinde, buralardaki insanların kendi kaderlerinin tayini için verdikleri mücadeleleri bastırmak için yüz binlerce Hindistan askeri konuşlandırılmıştır. 1958’den beri kuzeydoğu eyaletlerinde, silahlı kuvvetlerin resmi izin olmaksızın arama yapabilmelerini, istedikleri şeylere el koyabilmelerini, doğrulama yapılmaksızın istedikleri evi tahrip edebilmelerini ve yok yere adam öldürebilmelerini sağlayan AFSPA uygulanmaktadır. Keşmir’de her 15 sivile 1 askeri personel düşüyor. Thangjam Manorama Devi, Chungkham Sanjit, Neelofer ve Asiya Jan örneklerinde olduğu gibi, ‘terörizmle mücadele’ adı altında sık sık soğukkanlı cinayetler işleniyor. Maoist isyancılar tüm ulusların kendi kaderlerini tayin etme haklarını tesis etmeye çalışıyor. Böylece, özetlemek gerekirse, Maoistlerin istedikleri yeni toplum aşağıdaki unsurları barındıracaktır: •Yoksul ve topraksızlara toprak. İleride ise gönüllülük temelinde kooperatif çiftçilik tesis edilecek. • Kabile halklarına orman. •Köylerdeki zengin ve üst kast hakimiyetine son. cinsiyet ve dine dayalı bütün ayrımcılıkların kökü kazınacak. •Çok uluslu şirketlerin ve onların yerli Hintli dostlarının haksız zenginliği ve malvarlığına el koyulacak. •Ulusların kendi kaderlerini tayin edebilmeleri ve kabilelere politik özerklik. • Bugünkü sömürücülerin tasfiye edilip, yoksullar için, yoksullar tarafından bir devlet inşa edilecek. • İnsanlar günlük idari işlere ve karar alma mekanizmalarına katılabilecek. Demokratik temsilcilerini görevden alma yetkisine sahip insanlarla birlikte tabandan gelen bir demokrasi yaratılacak. Özetle: Çalışan her kesim için, demokrasi, hak ve özgürlüklerin her türlüsünü sağlamak.
Hindistan’ın MAOiSTLERi Kısa bir bakış fRita Khanna 2. BÖLÜM Maoistlerin önderliğini yaptığı halkın mücadelesi bugüne kadar ne elde etmiştir? Bu bölümdeki bilgiler (internette de bulabilirsiniz) kasıtlı olarak uzman komitenin planlama komisyonuna verdiği rapordan alınmıştır. Medyanın çizmeye çalıştığı resmin aksine, hükümetin kendi raporları, Maoist isyancılar tarafından önderliği yapılan ha-
reketin hiç de öyle basitçe polis merkezlerinin havaya uçurulması ve tek tek insanların öldürülmesi şeklinde görülemeyeceğini söylüyor. Hareket bir kitle örgütlenmesini kapsıyor. Militan protestolardaki kitle katılımı her daim bu tür bir seferberliğin karakteristiği olagelmiştir. Kendilerinin de kabul ettiği gibi her ne kadar Maoistler mevcut Hindistan devletinin baskısına karşı, uzun vadede bir halkın mücadelesiyle ilgilenseler de, yoksul insanların koşullarını geliştirmede şimdiden bazı kısa vadeli kazanımlar sağlanmıştır.
Hindistan’da Maoist hareket ‘üretici köylüye toprak’ talebi etrafında inşa edilmişti. Ülkenin tümünde özellikle de Andhra Pradesh, Bihar ve Batı Bengal’de toprak sahibi ailelerden toprak kazanabilmek için Maoistlerin önderliğinde pek çok mücadele verilmiştir. Bunun gibi pek çok durumda, toprak ağaları köylerden sürülmüş ve toprakları, topraksız yoksulların mülkiyetine geçirilmiştir. Fakat polis ve milisler yoksulların bu toprakları ekmesine izin vermiyorlar. Bihar’da Dalitler arasındaki en vasat seviyede bulunan topraksız Musaharlar mücadele etmiş ve nadasa bırakılmış devlet arazisinin mülkiyetini almışlardır. Bu da yine Maoistlerin desteğiyle olmuştur. Maoistlerin liderliği altında Adivasiler, Andhra Pradesh, Chhattisgarh, Maharashtra’nın Vidarbha bölgesi, Orissa ve Jharkhand’da çok geniş bir alana yayılmış orman arazisini ıslah etmişlerdir. Orissa’da sulama projeleri yüzünden yerlerinden edilen Adivasiler kitleler halinde Andhra Pradesh’in Visakhapatnam bölgesindeki ormanlara göç etmek zorunda kaldılar. Orman dairesi yetkilileri bu insanları sürekli taciz ettiler ve her zamanki dayanaklarla onları bölgeden tahliye ettiler. Maoistlerin önderlik ettiği hareket buna bir son verdi. Hindistan kırsalında Asgari Ücret Yasası sadece kağıt üzerinde yazılı kalan bir yasadır. Andhra Pradesh, Chhattisgarh, Orissa, Magarashtra ve Jharkhand’ın ormanlık alanlarında yasal ücretlerin öden-
20-21_Layout 2 2/29/12 4:21 PM Page 2
açıklama
1-10 MART 2012 Halkın Günlüğü
kurtulmak tan ırmaklarının birbirine bağlanması kararını çıkaran hakim B.N. Kirpal, emekliliğinden sonra Coca Cola’nın çevre kuruluna katılmıştır. Maoistler yoksul insanların gerçek adalete kavuşabilecekleri halkın mahkemesini kurmak istiyorlar. Aslında, Maoist hareketin güçlü olduğu bölgelerde bu tür mahkemeler fiili olarak faaliyet yürütüyor.
memesi, Adivasi işçilerinin sömürülmesinin temel bir kaynağıdır. Maoist mücadeleler buna etkili bir son vermiştir. Bu mücadeleler; tendu yaprağı [tütün yerine sarılıp içilen bir ağaç yaprağı] toplama, elbise yıkama, çanak yapımı, büyükbaş hayvan besiciliği, alet edevat tamiri vs. işlerindeki ücret oranlarında artış sağlamıştır. Önceden sömürü o kadar berbattı ki, Maoistlerin şu anki hareketi sonucu, tendu yaprağı toplama işindeki ücret oranları bu süreçte elli kez arttırılmıştır. Hareket, ezilenlere haklarını aramaları ve hakim kast ve sınıflardan saygı ve itibar talep edebilmeleri için güven vermiştir. Dalit ve kabile topluluklarından gelen çalışan kadınların üst kast erkeklerince olağan cinsel istismarı ve aşağılamalarıyla başarılı bir şekilde savaşılmıştır. Çalışan kastların üst kastlar için karşılıksız yapmak zorunda olduğu angaryaya da ülkenin birçok kesiminde son verilmiştir. Hindistan kırsalında, anlaşmazlıklar genelde adaletin takdirinin zengin ve güçlünün lehine uygulandığı yerler olan kast ‘panchayat’larına ve köyün zengin ve ileri gelenlerine (ki bunlar genellikle toprak ağalarıdır) götürülür. Maoist hareket bu anlaşmazlıkların ve sorunların haksızlığa uğramışların lehine çözüldüğü yerler olan, genellikle ‘Halk Mahkemesi’ olarak tanımlanan bir mekanizma geliştirmiştir.
Hükümet neden halka karşı savaşa gitme gereği duymaktadır?
yorlar. Ayrıca ülkemizdeki adalet sisteminin durumunu da iyi biliyoruz. Salman Khans ve Sanjeev Nandas arabalarını sıradan insanların üzerine sürerek onları katledebilir ve buna rağmen uzun bir süre için hatta sonsuza dek yasalardan kaçabilirler. Ekolojik felaket ve insanlık kıyımıyla sonuçlanabileceğini düşünmeden keyfi bir şekilde Hindis-
Cevabı çok basit. Chhattisgarh ve Orissa, çok uluslu ihalecilere satılabilecek maden varlığı açısından zengindirler. Yozlaşmış politikacılar ve bütün bu para arasında duran tek engel, yoksul, bütün haklardan yoksun kabile halklarıdır (ve onlara önderlik eden Maoistler). İşte bu yüzdendir bu savaş. Bu Hindistan’da ve dünyanın diğer yerleri için de yeni bir şey değildir. Belçika Kongo’sunu Birleşik Devletler’e, Belçika’ya ve diğer ülkelere parça parça satan Mobutu’nun yoz rejimi akıllardan çıkmaz. Direkt sömürge yönetiminden bağımsızlığın alındığı altmış yıl öncesinden bu yana, Hindistan hükümeti hep aynı şeyi yapmaktadır. Güçlü bir azınlığın ve onların yabancı dostlarının çıkarlarına hizmet etmek için ezici bir çoğunluğu sistematik olarak yoksullaştırmaktadır. Maoistleri bertaraf etmek bahanesiyle, kabile halklarını köylerinden tahliye etmek amaçlı, yaklaşmakta olan savaş; maden, su ve orman gibi doğal kaynaklarımızı yağmalamak ve kontrol etmek isteyen büyük şirketlerin ısrarı üzerine açılacaktır. Şimdi, her iki tarafta da yoksulların savaştırılacağının ve yalnızca büyük kapitalistlere ve onların devletteki amigolarına kar getirecek olan bu savaşın niteliğinin farkına varmamızın vaktidir.
21
MKP’den DEH’e ilişkin açıklama Maoist Komünist Partisi(MKP) tarafından isminin izinsiz bir şekilde bazı bildirilerde kullanılmasına ilişkin bir açıklama yayınlandı Maoist Komünist Partisi(MKP)-Merkez Komitesi Siyasi Büro tarafından “Uluslararası devrimci kamuoyuna zorunlu açıklama: Adımıza kullanılan imzayı tekzip ediyoruz” başlıklı bir açıklama yayınlandı. Yapılan açıklamada “Bilindiği gibi, Uluslararası Komünist Hareket’in (UKH) embriyonik hali olan Devrimci Enternasyonal Hareket (DEH), esas içeriği MLM ilkeler ışığında saptanan 1984 Deklarasyonuyla birlikte ideolojik-teorik zeminini ve bu temel üzerinde tarihsel anlam taşıyan örgütsel inşasını fiilen deklare etmişti. DEH örgütlülüğü olarak atılan bu tarihi adım; bilimimizin üçüncü nitel gelişme aşaması olan Maoizm adına olduğu kadar, dünya devrimi sahasının görevleri ile bu sahanın ihtiyacı olan enternasyonalist örgütlenme adına ve emperyalist dünya gericiliğinin hükmettiği siyasi gelişmelere Komünist tasavvurla devrimci dünya halklarının cepheden müdahil olma alternatifi açısından da son derece değerli bir adımdı. Aynı önem özellikle bugün ve gelecekte de geçerliliğini korumaktadır. Uluslararası Komünist Hareket’in ilkeler eksenli ortak nitel örgütlülüğü her şeyden önce dünya halklarının devrimci kurtuluşları uğruna burjuva hakim sınıflara karşı siyasi iktidar perspektifiyle yürüttüğü sınıf mücadelesinin bilimsel rotada başarıya ulaşması açısından gerekli ve hatta elzemdir! MLM orijinli DEH örgütü bu bakımdan son derece isabetli bir adım ve hayati fonksiyonda bir şarttı. Çünkü, ufku ulusal sınırlara hapsolmuş ve enternasyonalizm ruhundan yoksun bir yönelim geleceği kazanma iddiasından uzak olup, çağımız dünyasında da tarihsel görevler üstlenemez, dünya devrim cephesini örgütleyip önderlik yapamazdı. Ve çünkü proletarya enternasyonalizmi asla terk edilemez komünist bir ilkedir. Bütün bundan ötürü dünya çapında örgütlü komünist hareketin temsili DEH ve DEH’in ileri taşınması komünistlerin asli görevlerindendir.” denilerek DEH’in gelinen süreçte içinde bulunduğu açmazlara vurgu yapılıp şu ifadelere yer verilmektedir: “Kuruluşundan bugüne kadar dünya ölçeğinde komünist ve devrimci hareketin geliştirilmesi ve temsil edilmesinde önemli görevler üstlenen DEH, ciddi düzeyde roller sergilemekle birlikte, maalesef gelişme çizgisinde istikrar kuramayıp müspet pozisyonunu devrim gerçekleştiren bir önderliğe kadar ilerletip günümüze kadar sürdürememiştir. Kuşkusuz ki pozitif pozisyonunu koruyamamada DEH içindeki çizgi sorunları ve en önemlisi de bu sorunların aşılması veya doğru metotlarla çözülmesinde gerekli yeteneğin gösterilemeyerek sapmalara girilmesi, bunun da ötesinde uluslararası komünist hareketin bileşeni olan tek tek partilerin hatalı çizgileri tayin edici olmuştur. Örneğin, Halk Savaşları ciddi gelişmeler gösterse de, iktidar aşamasında önemli kırılmaların gündeme geldiğini Nepal’de izlemekteyiz. Peru’daki Halk Savaşı büyük gelişmeler eşiğindeyken Gonzalo’nun yakalanması vesile olsa da hatalı yaklaşım ve çizgilerinin ürünü olarak gadre uğradı. Hindistan ve Filipinler’de devasa Maoist Halk Savaşları gündemde olsa da, bunlara koşut uluslararası komünist hareket örgütlülüğü mevcut ol-
madığı gibi, DEH’in işlevli olmaması bu Halk Savaşlarıyla gerekli enternasyonalist dayanışma görevi, koordinesi ve pratiğini zayıflatmakta, bahsi geçen rol oynanamamaktadır. DEH üyesi partiler arasındaki çizgi mücadelesi kimi hatalı anlayış ve yaklaşımların ürünü olarak dağılma ve kopuşlara varmıştır. Bu zeminde ciddi denecek derinlikte MLM’den sapmaların vuku bulduğunu da teslim etmek gerekir. Burada bir tıkanıklıktan bahsetmek yerindedir.” DEH’in mevcut dağınık durumunun ortadan kaldırılması ve uluslararası komünist hareketin etkin bir güç haline getirilmesi için DEH içindeki ve dışındaki Maoist partilerle çeşitli görüşmelerin yapıldığının altının çizildiği açıklamada “İşte, tam da bu dağınıklık ve kendiliğindenciliğin hüküm sürdüğü ama bunun karşısında mevcut durumun aşılması amacıyla müspet girişimlerin de gündemde olduğu aşamada, uluslararası platform niteliğinde on bir parti ve ülke ismiimzası taşıyan bir bildiri gündeme düştü. Bu bildirinin, uluslararası bir platform olarak uluslararası komünist hareketin örgütlenmesine dönük çabasını, arayışlarını iyi niyetli gayretler olarak değerlendirebiliriz… Fakat bu bildiri ya da açıklamayla birlikte, iyi niyetli bilinçli çabanın tabiatına aykırı olarak imzamızın izinsiz kullanılması davranışıyla bağımsız siyasi irademiz üzerinde imtiyaz hakkı kullanma demek olan kaba yanlışa sessiz kalamayız.” denilerek “Adı geçen açıklama ve bu açıklamanın altına adımıza atılan imza hiçbir biçimiyle bizleri bağlamamaktadır. Zira Partimiz Maoist Komünist Partisi (MKP)/Türkiye-Kuzey Kürdistan adına kullanılan imzamız tamamen irade ve bilgimiz dışında komünist etiğe aykırı biçimde kullanılmıştır.” vurgusu yapılmaktadır. MKP tarafından yapılan açıklama söz konusu bildiri ve imzacılarıyla uzun süreli bir görüşme talebi sürecinin işletilmesinden sonra herhangi bir cevap alınamamasından dolayı kamuoyuna böylesi bir açıklama yapmanın zorunlu olduğuna vurgu yaparak şu ifadelerle sonlandırılıyor: “Adı geçen bildiri çıktıktan bir müddet sonra, bildiride imzası bulunan kimi partilere ulaşılarak imzamızın nasıl kullanıldığı sorularak bilgi edinilmek istenmiştir. Ancak gelinen aşama ve geçen zamana karşın, ulaşabildiğimiz ilgili muhataplardan tarafımıza herhangi bir bilgi verilmemiştir. Dolayısıyla kamuoyuna yönelik bu açıklamayı yapmamız zorunlu olmuştur. Söz konusu bildiri ya da açıklamanın içeriğinde yer alan kimi anlayışlara katılmadığımız gibi, bu içerik hakkında tartışma yürütmüyoruz. Çünkü mevcut açıklamamızın konusu demokratik kültürü tahrif eden ve siyasi irademize karşı saygı sınırlarını aşan ilgili tutuma dikkat çekerek, adımıza kullanılan imzanın sorumluluğunu taşımadığımızı açıkça belirterek kamuoyunu bilgilendirmek ve ilgili imzayı tekzip etmektir. Başlı başına bir içerik ve anlayış tartışması yürütmek değil... Sonuç olarak; adı geçen bildiride Partimizin imzası izinsiz kullanılmak suretiyle, tekrar edilmemesini arzuladığımız önemli bir hataya düşülmüş ve Partimiz yükümlülük altına sokulmakla birlikte, haksızlığa maruz bırakılmıştır. Bu hatalı haksız tutumdan dolayı ilgili platformdan öz-eleştiri beklerken; söz konusu bildirinin altındaki imzanın irademiz dışında kullanıldığını, dolayısıyla ilgili bildiriye dair yükümlülük taşımadığımızı tüm komünist ve devrimci kamuoyunun bilgisine sunmayı gerekli ve zorunlu görüyor, görev addediyoruz.”
22-23_Layout 2 2/29/12 4:23 PM Page 1
22
kültür sanat
Halkın Günlüğü 1-10 MART 2012
2. YGKSF programı Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi(YÇKM) ile Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Vakfı tarafından düzenlenen 2.Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali programı açıklanırken İstanbul başta olmak üzere 8 ilde etkinlikler gerçekleştirilecek
Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi (YÇKM) ile Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Vakfı tarafından düzenlenen 2.Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali, ürün kabullerine olan yoğun ilginin ardından 8 ilde gerçekleştirilecek etkinliklerle devam edecek. Festival kapsamında yapılacak olan etkinlik gösterimleri şöyle;
Festivalin İstanbul ana programı:
Kısa film ve belgesel film gösterimi: Festivale katılan kısa film ve belgesel filmlerden seçkilerin yer aldığı gösterimler 3-4-10-11 Mart 2012 tarihlerinde Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi Sinema Salonu’nda, 23-29 Mart 2012 tarihleri arasında Yeşilçam Sineması’nda yapılacak. Restore edilmiş Yılmaz Güney filmleri gösterimleri Yılmaz Güney Vakfı tarafından yenilenen Yılmaz Güney’in 11 filminden bir kısmının gösterimleri 3-4-10-11 Mart 2012 tarihlerinde Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi Sinema Salonu’nda, 23-29 Mart 2012 tarihleri arasında Yeşilçam Sineması’nda gerçekleştirilecek.
Tiyatro emekçilerinden Zaman Gazetesi yazarı İskender Pala ile aynı gazete yaptığı yorumda İstanbul Büyükşehir Belediyesi oyuncularını hedef alan açıklamalar yaparken, tiyatro emekçileri yaptıkları basın toplantısıyla saldırıları protesto etti
Zaman Gazetesi yazarı İskender Pala, Şehir Tiyatroları’nın 26 Şubat’ta prömiyeri yapılacak yeni oyunu “Günlük Müstehcen Sırlar”la ilgili 14 Şubat’ta yazdığı yazısında “Seyirciye teşhircilik hakkında hayat dersi veriliyor”, “Devlet parasıyla bayağılık yapılıyor” şeklinde ifadeler kullandı. Bu duruma tepki gösteren Üstün Akmen, Eleştirmenler Birliği adına yaptığı açıklamada yapılan saldırıyı protesto etti. Zaman Gazetesi 20 Şubat’ta yaptığı haberinde tiyatro emekçilerine yaptığı saldırıyı boyutlandırarak Şehir Tiyatroları’nda seyirci sayısının giderek düştüğünü, bu duruma “müstehcen ve politik oyunların” etki ettiğini iddia etti. Şehir Tiyatroları gerek İskender Pala’nın açıklamasını gerekse de Zaman Gazetesi’nin haberini protesto eden bir açıklama yaptı. Yapılan açıklamada “Dünya Tiyatro Edebiyatı klasiklerinin yanı sıra Ulusal Tiyatro’nun seçkin örnekleri repertuarda her zaman yerini koruyacaktır. Titizlikle seçilen, büyük emek ve özveriyle çalışılan 60’ın üzerinde oyundan bir tanesi bile böylesine art niyetli bir tartış-
manın içine sokulamayacak denli önem taşımaktadır. Kurumumuzun resmi internet sitesi olan www.ibst.gov.tr adresinden oyunların en azından isim–yazar ve konularına göz atan akıl ve izan sahibi hiç kimse ‘İBBŞT oyunlarında % 80 cinsel sululuk ve müstehcenlik var’ çıkarsamasında bulunamayacaktır.” ifadeleri kullanıldı. Açıklamada ayrıca şu anda gösterimde olan “Rosenbergler Ölmemeli” oyununa da gerici ve liberal kalemler tarafından eleştiri okları yöneltildiği ifade edilerek “Tüm bu olanlar, tiyatroya ve özel olarak Şehir Tiyatrosu’na yönelik bütünlüklü bir siyasi müdahale olduğunu akla getiriyor.” denildi.
‘Tiyatromuz tehdit altında’ Harbiye Muhsin Ertuğrul sahnesinde bir araya gelen İstanbul Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Sanatçıları Derneği (İŞTİSAN) üyeleri, oyuncular ve sanat örgütleri temsilcileri bir basın toplantısı düzenleyerek tiyatrocu emekçilerine yapılan baskıları ve saldırıları protesto eden bir açıklama yaptı. Yapılan basın toplantısına aralarında Orhan Alkaya, Mustafa Alabora ve Mehmet Ali Alabora’nın da bulunduğu sanatçılar katılarak destek verdi. Tiyatrocular adına yapılan açıklamayı İŞTİSAN yönetim kurulu üyesi Tolga Yeter ve tiyatrocu Aslı Öngören yaptı. Yapılan basın açıklamasında ‘’100. kuruluş yılına yaklaşan sanat kurumumuz, tiyatromuz tehdit altındadır. Bizi İstanbulluların parasını çarçur etmekle suçluyorlar. Çünkü her hafta 60, her ay 250 kere perde açan bir tiyatroyu kendi varoluşları için bir tehdit olarak algılıyorlar’’ ifadeleri kullanıldı.
‘İzlemedikleri oyunlar için y Basın açıklamasında “İzlemedikleri oyunlar üzerine kışkırtıcı, tehdit edici yalanlar yayıyorlar” diyen Yeter, sanatın aydınlatan ve umut veren gücünün hedef alındığını açıkladı. Oyunlara hakaret etmeye yeltenerek alkışların hor görüldüğünü vurgulayan Aslı Öngören, sanatın yaratıcı gücü karşısında kendilerini küçülmüş hissedenlerin, herkesi tek tipleştirmeye çalıştığını söyledi. Halktan tiyatro emekçilerinin yanında yer almasının istendiği açıklama sonrası Oyuncular Sendikası adına Mehmet Ali Alabora bir konuşma yaparak:’’Oyuncular sendikası oyuncuların emeğini korumak için kuruldu. Biz emeğimizi tiyatrolarda sergiliyoruz. Özellikle söz konusu olan tiyatro olduğu zaman, biz
22-23_Layout 2 2/29/12 4:23 PM Page 2
1-10 MART 2012 Halkın Günlüğü
23
ı açıklandı
Festival sergisi (Fotoğraf ve Karikatür) :
Festivale katılan fotoğraf ve karikatürlerden oluşturulacak olan seçkiler 10-25 Mart 2012 tarihleri arasında Beyoğlu Mephisto Kitabevi’nde sergilenecek. Festival kapsamında bu yıl ilk kez sinema üzerine tartışmaların ve oturumların yapılacağı paneller düzenlenecek. Sinema Sohbetleri 2012, 17-18 Mart 2012 tarihleri arasında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fındıklı Yerleşkesi, Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu’nda yapılacak. Ayrıca İstanbul’da; Avcılar, Bağcılar, 1 Mayıs Mahallesi, Nurtepe semtlerinde sunulacak ve Boğaziçi Üniversitesi’nde film gösterimleri, sergiler ve paneller gibi çeşitli etkinlikler düzenlenecek. İstanbul dışında Ankara, Antalya, Amed, Eskişehir, Isparta, İzmir ve Dersim’de söyleşiler, sinema sohbetleri, film gösterimleri, sergiler ve paneller yapılacak. Festival 31 Mart 2012’de İstanbul’da yapılacak kapanış töreniyle sona erecek.
n protesto
ANTAGONİZMA
KANONUN BAŞINDAN KIÇINA GEÇİŞ
Y
aratılış efsaneleri, kadının niteliğini ve rolünü net bir şekilde belirliyor. Yunan Mitolojisi’nde, Promete’nin tanrılardan çalarak insanlara ulaştırdığı ateş ya da akıl, özgürlüğe, diklenişe, sükunetten ve kulluktan kurtuluşa yol açmaya başlayınca, tanrı Zeus, insanları cezalandırmak için, onlara kadın denilen belâyı göndermeye karar verir. Emekçiyi emekçiden başka hiç kimse yola getiremeyeceği için, Zeus, demirhanesini görkemli bir yanardağın içinde kuran ve yürüyüşü yıldırım zikzakını andıran topal demirci Hephaistos’a kadını yapma direktifini verir. Güneşe bile altından bir saray inşa eden, emekçilerin atası, çirkin yüzlü Hephaistos, yirmi dev ocağa, yirmi körüğe, muhteşem bir örse ve çekice sahipti. Yanardağların bacasından fışkıran lavlar O’nun demirhanesinden yükseliyor, her çekiç vuruşundan, adına deprem denilen yıkıcı bir sarsıntı doğuyordu. Hephaistos, kadını tunçtan veya altından değil, duru suyla yoğurduğu balçıktan yaptı. Yaparken de kendi karısı olan Aphrodite’yi model olarak kullandı. Yüreğine parlak bir kıvılcım yerleştirdi. Gözleri ışıkla doldu. Tanrıların, tanrıçaların, perilerin, altın kemer ve gerdanlıklarla süslediği bu ilk kadının adı Pandora, yani “bütün armağan” oldu. Tanrılar tanrısı Zeus, Pandora’ya içi kötülüklerle, uğursuzluklarla dolu bir kutu armağan etti. “Bu kutuyu açma,” dedi, “içindeki iyi şeyler firar ederler, onların yerini kötülükler alır ve insanların başına bela olurlar.” Kadını yeryüzüne indirdi sonra. Kadın, unutkan ve merakçıl bir yaratık olduğu için kutuyu açtı. Tüm melanetler, şeytan tüycüklerı gibi uçuşarak yeryüzüne yayıldılar. Hatasını anlayan kadın, kutuyu derhal kapattı. Kutuda bir tek şey kalmıştı: Umut. Kadının bu ikinci hatası da yeryüzünün umutsuz kalmasına yol açtı. Bu balçık teorisi ve kadının erkeğe (Adem’e) yaptığı kötülük, Ortadoğu’nun üç semavi dininin teorisidir aynı zamanda. Yunan mitolojisinin biraz daha insaflı olduğunu görüyoruz. Kadını bilmem erkeğin ne kemiğinden değil de doğrudan su ve balçıktan yaratıyor. Mitolojilerde kötü yaratıkların önemli bir bölümü kadındır. Cinlerin, perilerin cinsiyeti dişidir. Sirenler, belden aşağısı kuş ya da balık, yukarısı ise kadın biçiminde betimlenen, bazen de elinde bir lir tutan, kötülükten başka bir işleri olmayan cinler, ifritlerdir. Mısır tanrıçası Selkıs, kadın başlı bir akreptir. Aztekler’in aşk tanrıçası Tlazolteotl, aşkın bir gerçeklik haline gelebilmesi için iğrençliklerimizi iştahla yiyen bir bok tanrıçasıdır aynı zamanda. Maya Mitolojisi, kadının ortaya çıkışını farklı bir biçimde kor: “Gökte iki papağan belirdi. Yere iner inmez kadına dönüştüler. Ateş yakıp yemek pişirmeye başladılar. Tek adam (Tufanda sağ kalan) saçı en uzun, tüyleri en ince, en parlak olanını seçti. Beğenilmeyen öteki kadın uçup gitti. Bu çiftin soyundan gelen Mayna Kızılderilileri, kadınları tembel ya da suratsız olduğu zaman atalarına küfrederler, işe yaramaz olanını seçtiği için bunların hep O’nun suçu olduğunu söylerler.” (Ateş Anıları -I, s. 32 Eduardo Galeano)
yalanlar yayıyorlar’ işçiysek bizim fabrikamız burası. Bizim fabrikalarımızın, yani işyerlerimizin, yani emeğimizi sizlerle paylaştığımız yerlerin azalmasını istemiyoruz. Buna izin vermeyeceğiz. Oyuncular sendikası olarak bugün bu yüzden buradayız’’ şeklinde ifadeler kullandı. “Şehir tiyatroları halkındır dokunma” , “Şehir tiyatrolarına yapılan saldırıları kınıyoruz” , “Tiyatroma dokunma” dövizlerinin açıldığı basın açıklamasına pek çok sanatçı örgütü de katılarak destek verdi.
≫ muzaffer oruçoğlu
Görüldüğü gibi bu mitoloji de, diğerleri gibi aynı ataerkil öze sahiptir. Dönem oldukça korkunçtur. Kadının egemenliğini tamamen yitirdiği, alınıp satıldığı, kendisini pazarladığı bir dönemdir. Herodot, Lidya’da, “Halk kızlarının hepsi de kocaya varıncaya kadar kendilerini satarlar, zaten kocaları bile bu kızları ancak kızın kendi isteğiyle yanlarında tutabilirler... Lidyalılar kız çocuklarını orospuluğa bırakırlar” diye yazar, (Herodot, 1/93, 94) Antik Anadolu’da kocası ölen kadın aile içinde kalırdı. Hititlerde dul kalan kadını ya kayınlarından birisi ya da kayın babası alırdı. Yaşlı erkekler karar verirdi buna. Kadının kendi isteğiyle aile dışından birisiyle evlenmesi garipsenirdi. Kızılderili ya da Ame-
rika Kıtası yerlilerinin mitolojilerinde kadının egemenliğini yitirişi farklı biçimlerde yer alır. Bunlardan birisine göre, “Çok eskilerde kadınların kutsal flütleri (kutsal gücün simgesidir flüt) olduğu zaman erkekler odun ve su taşıyıp manyoka ekmeği hazırlarlardı. Erkeklerin anlatmasına göre, güneş dünyayı kadınların yönetmesine kızdı, onun için ormana düştü ve bacaklarının arasına yaprak öz suyu sokarak bir bakireyi dölledi. Jurupari böylece doğdu Jurupari kutsal flütleri, hırsızlayıp bunları erkeklere verdi” (Ateş Anıları-I, s. 32) Kadınların egemenliğini yıkan, güneşin çocuğu Jurupari, bir başka mitolojide bu yıkılışı nasıl hikaye ediyor, ona bakalım: “Eski zamanlarda kanonun başında kadınlar, kıçında erkekler oturuyordu. Avlanma ve balık tutma işi kadınlarındı. Köylerinden ayrılıp, ne zaman dönebilirlerse ya da canları ne zaman isterse o zaman dönerlerdi. Erkekler kulübeleri yapar, yemeği hazırlar, soğuğa karşı ateşi canlı tutar, çocuklara bakar, giysiler için deri tabaklarlardı. (...) Tierra del Fuego’daki Ona ve Yağan kızılderilileri için yaşam böyleydi, ta ki bir gün erkekler kadınları öldürüp, kadınların onları korkutmak için icat ettikleri maskeleri takana kadar. (...) Katliamdan yalnız yeni doğmuş kızlar kurtuldu. Kızlar büyürken katiller durmadan onlara, erkeklere hizmet etmenin yazgıları olduğunu yinelediler. Onlar da inandı, kızların kızları da.” (Age, s. 58) Kadınların kanonun başından kanonun kıçına geçişi teorisi, günümüzde savunulan en yaygın teoridir. Tek tanrılı Ortadoğu dinleri, kadının ikincil, uyruk bir cins olduğunu yaratılış teorisinden başlatıyorlar. Kadın, hiçbir zaman egemen olmamıştır bu dinlere göre. Sınıflı toplumlarda ortaya çıkan tüm dinler, bu noktada aynı bakış açısına sahiptirler. Tüm semavi dinler, erkeğin kadına, kadının erkeğe yabancılaşmasının doruk noktasıdır. Hemen hemen tüm kadınlar, adına aile denilen küçük iş birimlerinde, yani hizmet sektöründe, süresi tesbit edilmeyen ve karşılığı ödenmeyen bir iş gücü harcaması içindedir. Bu atomize durum, kadınların kitlesel, bağımsız örgütler şeklinde ortaya çıkışlarını da önemli ölçüde güçleştiriyor. Mitolojilerin, dinlerin ve bir bütün olarak ataerkil dünyanın kadına biçtiği rolün değişmesini yavaşlatan, acılı, uzun bir sürece dönüştüren bir durumdur bu. Fabrikalarda, işçi sendikalarında yer alan kadınlar, doğrudan sınıf mücadelesine katılma durumundadırlar. Sınıfın sınıfı ezme, sömürme sorununu, cinsin cinsi ezme ve sömürme sorunuyla ne bir ve aynı görebiliriz, ne de bunları birbirinden kopararak ele alabiliriz. Fabrikalar, sınıf mücadelesinin arenaları, sendikalar ise bu mücadelenin araçlarıdırlar. Bu araçlar içinde yer alan kadınların asli görevi, sınıf mücadelesidir. Erkek işçilerin ataerkil dünyalarına ve baskılarına karşı yürütecekleri mücadele ise ikincildir. Tersini düşünmek, işçi sınıfının kapitalistler karşısındaki birliğini dikkate almamak, zayıflatmak anlamına gelir. Bununla birlikte, kadınların ataerkil ideolojiye ve baskıya karşı mücadeleyi esas alan bağımsız, kitlesel kendi örgütlerine ihtiyaçlarının olduğunu da bir kez daha hatırlatalım. Kadının kurtuluşu, kendi örgütlü mücadelesi olmaksızın gerçekleşemez. Kadınlar, göğün soluna dayanıp sağını fethetmek, mitolojileri ve dinleri yenmek ve de çok iyi ok atmak için sağ memelerini kesmek zorundadırlar. Adımızı, sınıfımızı, milliyetimizi, dinimizi ve cinsiyetimizi belirledikleri anda, yani ilk çığlığımızdan az sonra yitirdik özgürlüğümüzü tümümüz. Tüm sorunlar birbirlerine bağlıdır ve özgürlüğe, yitirilmiş cennete kavuşma sorunu da tümümüzün sorunudur. İnsanlık, birbirinden güçlü ve güzel özgürlüklere kavuşacak; hiçbir zaman da yitirmeyecektir bu kavuşma özlemini. Tek ve nihai cennet teorisi dine aittir. Bunun da Pandora Kutusu’na hapsedilmiş, çürüyen, kokuşan umuttan bir farkı yoktur.
24_Layout 2 2/29/12 4:53 PM Page 1
Halkın Günlüğü
1 YILLIK ABONELİK ÜCRETİ: Yurtiçi 54 TL Yurtdışı 108 EURO HESAP NUMARALARI Ertaş ÖZTÜRK adına İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (TL) 1002 30000 1153314 İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (Euro) 1002 301000 1107308 İş Ban. İst. Aksaray Şubesi: (CHF) 1142699 İş Bank. İst. Aksaray Şubesi: (Sterlin) TR110006400000210021174906 KARDELEN BASIM-YAYIM REKLAM GÖSTERİ ORGANİZASYON LİMİTED ŞİRKETİ Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Hıdır Gürz Yayın Türü: 10 Günlük Siyasi Gazete-Bölgesel SüreliYönetim Yeri: Büyükparmakkapı Sokak NO: 22 Kat: 5 BEYOĞLU/İSTANBUL
Teknik Hazırlık: Kardelen Yayımcılık Mahmut Şevket Paşa Mah. Sivas Sok. No:2 Kat:3 Okmeydanı/İSTANBUL Tel-Fax: (0212) 238 37 96
Baskı: SM. Matbaacılık Adres: Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sokak NO:10 A- Blok Yenibosna Bahçelievler-İST Tel ( 0212) 654 94 18
ROJANEYA GEL
Zimanê me nanê me ye! Ev pergala ku mafê zimanê dayikê dixwe, polîtîkaya bişaftinê bi safsatayên “ilerî demokrasî” yê ve didomîne. Bi vî awayî tecawizê mafê netewe û netewatiyên cuda dike. Bi girêdayî vê jî ev roja ku hêla Netewatiyên Yekbûyî (BM) ve hatiye îlankirin ango 21’ê Sibatê Roja Zimanê Dayîkê ên Cîhanê tecawizê vedişêre
Z
iman ji mirovan re wek navginê ragîhandinê ye. Ziman, mirov di kijan civakê de jiya ye hem taybetiyên wê civakê hem jî asta pêşveçûyî ya wê civakê nîşanê me dide. Mirov dema ku zimanê dayîkê ve diaxive wê dema xwe herî baş dide nîşan. Ziman din ava civakê de rewşa neteweyî û çandî nişanê me dide ku mirov aîdê van kijana ye. mirov bi zamanê xwe ve kevneşopiyên xwe û têkiliyên xwe saz dike. Taybetî ya ziman ne takekesî ye taybetiya ziman bi civakî ye. Çimkî mirov bi xwe nakeve ragîhandinê, mirov bi kesên derdorên xwe û bi komên derdorên xwe re dikeve nava ragîhandinê. Bêguman mirov bi cîhana xwe ya hundirîn re jî dikeve nava ragîhandinê, lê belê nikarê civakiya di mijara ziman de red bike. Bi çawaniya civakî ve hebûna xwe çêdike. Îro di cîhanê de bi sedan netewe û neteyatî dijîn û her yek wan ji bo ragîhandinê zimanekî bikar dine. Lê belê çi heye ji van zimana gelekî wî pêşve
naçin û ji van zimanan hinek jî hatin bîrakirin. Bi taybetî jî, taybetiya kedxwarî, zordestî, talanker a emperyalîst a hovî, di rêwşa birakirina zimanan de esas etken e. Çimkî tu kom, netewe û netewatî ew tişta ku xwe herî baş pê dide îfadekirin ango ji zimanê xwe dev bernade. Ev devberdana jî bi sedemê polîtîkayên înkar û bişavtinê nin. Ev roja ku hêla Neteyatiyên Yekbûyî (BM) ve di sala 2000’an de 21’ê Sibatê Roja Zimanê Dayikê ên Cihanê hat îlankirin armanca wê ewe ku rewşa emperyalîst a hovî, polîtîkayên înkar, bişavtin û tecawizê veşêre. Hejmara zimanên qedexeyî yên cîhanêde her roj zêde dibe û girêdayî vê jî saziya civakî, çandî bi destên hêzên serwêr bikar tên. Bi girêdayî vê jî ragîhandin û hilberînên ku civakê sazkiriye ji vê hovîtîyê nesîbê xwe hildide. Di ernîgariya welatê me de mînakên herî baş he nin. Netewe û netewatiyên ku bi dehan li ser vê axê dijîn zimanên wan hatine qedexekirin û hilberînên takekesan hatine astengkirin. Bi vê
astengirinê ve polîtîkaya Türkleştirme yê di hêla zordestiyê ve hatiye zêde kirin û bi girêdayî bişavtinê konsepta îmhayê hatiye bikaranîn. Gelek ziman taybetiyên xwe winda kirine, pêşve neçûne, rewşa xwe dewlemend nekirine. Bi peyvên zimanê din ve hatiye bişavtin. Hemû zimanê ku vê demê dijîn bandora bişavtinê li ser wan pêk hatiye û dixwazin ev zimanan ji nasnameya xwe neteweyî dûr bikevin. Lazî, Süryaniyî, Çerkezî, Kurdî… Netewe û neteyatiyan bi salan di binê bandora bişavtinê de manê û bûne hedefa dewletê. Bi navê “îlerî demokrasî” yê dema siyasî a rojane polîtîkayên bişavtinê kûrve dixe. Hêjî yên ku zimanên dayîkê bikar dîne dibe hedefa pergalê û bi salan cezayê girtîgehê digire. Pêdiviyên herî bingehîn ango perwerdehî jî bi zimanê Tirkî tê dayîn û mafê perwerdehiya zimanê dayîkê tê çopandin. Sîwana “îlerî demokrasî” yê a dewletê carek dîsa îflas kir.
8’ê Adarê
sor e, jin e!
Tevgera Jinên Demokratîk (DKH) ji bo 8’ê Aderê Roja Jinên Kedkar ên Cîhanê belavokek lidarxist û hemû qadên ku rêxistiniyên wê he nin xebatên xwe zede kir. Cihê ku rêxistiniyên wê he nin bernameya xebatê xwe saz kirin û ev deklere kirin. Tevgera Jinên Demokratîk (DKH) Bi belavok, brosur û materyalên wek van ve xebatên xwe dimeşînin. Tevgera Jinên Demokratîk balkêşande ser van ku jinên kedkar di têkoşînê de rabin ser pê û têkoşîna felatbûna jinê têkoşîna felatbûna civakê ve bibe yek. Tevgera Jinên Demokratîk di belavokê de dibêje felatbûna jinê divê tenê ser mexdûriyeta wê çareser nabe. DKH dîyar dike ku azadiya jinê wê têkoşîna bîrêxistin ve pêk bê. DKH ji hemû jinan re bang dike ku di nava têkoşîna rêxistinî de hev bicivin û 8’ê Aderê têkoşîna felatbûna jinên kedkar ji xwe re bixin al û derên qada.