Skip to main content

HG-31

Page 1

kapak 40_Layout 2 2/20/12 10:04 AM Page 1

Devrimciler devrime tutunarak yürürler! sf 12-13

İstihbaratın milliliği tartışma konusu Savcılık tarafından MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ve eski müsteşar Emre Taner’in ‘KCK soruşturması’ kapsamında ifadeye çağrılması birçok tartışmayı da beraberinde getirdi.

sf 14-15

GÜNCEL fKarayılan: MİT’le değil devletle görüştük

Halkın Günlügü 20-29 ŞUBAT 2012 Yıl: 2 Sayı: 31 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net

e-posta: halkingunlugu@hotmail.com

eleştiren ı r a id t ik i. Siyasi . Bütün muhalif t t e n a il üı or rist” yürüttüğğu esi “terö nip hapse tıkılıy a k r d e ın h lt t a le ı u d ele ad Dev da bulun a kelepç let KCK kim varsi hedef alan dev a sendikacıların kesimler nlarda aralarındldı. operasyo işiyi gözaltına a onlarca k

s e k r e H

Kadın

t s i r ö r e t

mücadelesi

ve 8 Mart

fKADIN 20-21 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün önemi, tarihsel ve sınıfsal özünden gelmektedir. Tekstil işçisi 129 kadının yarattığı 8 Mart’ın direniş azmi, kazanım mücadelesinin özü verdiği tarihsel mücadelenin sınıfsal karakterinden doğmaktadır. Bu mücadelenin özüne sarılıp direnişleri sınıfsal bağıyla güçlendirmek günümüz koşullarının da en önemli ihtiyacıdır. Yaşanılabilinir, özgür bir dünya yaratmak için 8 Mart’ta alanlara çıkarak tekstil işçisi 129 kadının direniş, mücadele ve kazanım iradelerine sahip çıkalım, yaşatalım...

Hindistan’lı Maoistleri tanıyalım

Sf 06 Sf 07 Sf 19

15 Şubat protestolarında onlarca kişi gözaltına alındı KESK üyelerine KCK operasyonu Ragıp Zarakolu ile dayanışma

ÇEVİRİ SF 22

Yasemin Çiftçi şehit düştü

04

Hey Tekstil’de direniş

10

Yunanistan’da halk sokakta

17


2-3_Layout 2 2/20/12 9:09 AM Page 1

02

güncel haber

Halkın Günlüğü 20-29 ŞUBAT 2012

Tecride

son

Türkiye-Kuzey Kürdistan hapishanelerinde her geçen gün artan tecrit ve tredman saldırılarına karşı TKMP bileşenleri tarafından bir kampanya başlatıldı Hapishanelerde başta komünist-devrimci tutsaklar olmak üzere on binlerce tutsağın yaşadığı tecride karşı kanpanya başlatan Tecrite Karşı Mücadele Platformu (TKMP) tarafından birçok etkinlik ve eylemin yapılacağı açıkladı. Başlatılan kampanya ekseninde sokak eylemleri, stand çalışmaları, imza kampanyaları gibi birçok farklı eylem organize edilecek. TKMP tarafından başlatılan kampanyanın ilk eylemi ise 13 Şubat tarihinde yapıldı. Tecrite Karşı Mücadele Platformu (TKMP) bileşenleri AKP İstanbul İl Başkanlığı önünde bir araya gelerek devletin hapishanelerde uyguladığı tecrit ve izolasyon politikalarına dikkat çekmek için kefen giyerek kafes içerisinde eylem yaptı. TKMP bileşenleri, “Tecrit işkencesine son” pankartı açarak “Hasta tutsaklar serbest bırakılsın”, “Sohbet hakkı uygulansın”, “Tecrit işkencesine son” sloganlarını attı. Atılan sloganların ardından grup adına okunan basın açıklamasında, “Tam 12 yıldır F tipi hapishanelerde tecrit işkencesine devam ediyor” denilerek devletin tutsaklar üzerinde uyguladığı tecrit işkencesi dikkat çekildi. Grup adına yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Hapishanelerde son on yılda Adalet Bakanlığı’nın kendi rakamlarıyla 1758 kişi hayatını kaybetmiş, daha doğrusu devlet tarafından katliamlarla, işkencelerle, tedavisi engellenerek katledilmiştir. Bu rakamların her biri bir hayatı anlatıyor ve tabii ki devletin hapishane politikasını.”

Tecrit işkencedir “Tecrit, en büyük işkencedir. Tecrite karşı mücadelede 12 yılda onlarca tutsak/tutsak yakını yaşamını yitirdi, yüzlerce tutsak sakat bırakıldı. Tecrit öldürmeye, sakat bırakmaya devam ediyor. Bugün onlarca tutsak, tedavileri engellenerek katledilmeye çalışılıyor. Hapishanede kalması sağlık açısından mümkün olmadığına dair adli tıp raporları bulunan onlarca tutsak, keyfi biçimde tahliye edilmiyor. Amaç katletmektir. Saldırılarla, işkencelerle teslim alamadığı tutsakları yavaş yavaş öldürmeye çalışmaktır”

Tecrit işkencesine son “Bizler, Tecrite Karşı Mücadele Platformu (TKMP) olarak, tecrit işkencesinin bir an önce kaldırılması, hasta tutsakların derhal serbest bırakılması ve tecrit içinde tecrit uygulamasına tabi tutulan ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edilen tutsakların koşullarının düzeltilmesi amacıyla bugünden itibaren yeni bir kampanya başlatıyoruz”

Belleği silik ve unutturanlar olmayacağız!

Yeni Demokrasi Aileleri Birliği(YDAB) “İçeriden dışarıya açılan umut penceresine bir merhaba” şiarıyla başlattığı mektup çalışmasına devam ediyor YDAB tarafından başlatılan mektup yollama kampanyası devam ederken YDAB kampanya çalışmalarına ilişkin bir açıklama yayınladı. YDAB tarafından yapılan açıklama şu şekilde: “Devrimci mücadelenin siyasi politik belirlemeleri arasında önemli bir yer tutan F tipi hapishaneler ve tecrit on ikinci yılına girdi. Hepimiz biliyoruz ki F-tipi saldırılarıyla sınıf mücadelesi engellenemez. Hatta şunu görebilmeliyiz: Hapishaneler vahşi birer

makine olarak işlenmeye başlanmışsa gerici egemen sınıfların endişe ve korkuları büyüktür. Devrimci tutsakların üzerine karanlık bir şemsiyenin örtülmeye çalışılmasının; kitlelerden tamamen yalıtılmasının altında yatan gerçeklerin altında bu zemin vardır. Devrim hapishanelerde değil ancak dışarıda halk kitlelerinin devrimci savaşının bir eseri olabilir! Bu anlamıyla devrimci-komünist tutsaklar dışarıdaki mücadelenin

bir parçasıdırlar. Hapishaneler sadece vahşi bir sistemin vahşi yüzünün ortaya çıktığı yerler değildir, ama aynı zaman da devrimci, komünist partilere de ayna tuttuğu yerdir. Siyasi hedefleri uğruna devrimci tutarlılığın can bedeli taşındığını unutmamalıyız. Devrimci iktidar hedefini kaybetmiş olanlar direniş hattında kalamazlar. Tecritin 12. yılında siyasi tutsaklar emperyal patentli F-tipi kuşatma altında direnmeye devam ediyor. Birbirilerinden koparılmaya tamamen yalıtılmaya çalışılan tutsakların kendi başına direnmesi F-tipi saldırısını geri püskürtmeye yeterli değildir. Ezilenlerin öncü-önder güçlerini karanlıkta boğmak isteyen egemen sınıflara karşı devrimci olanın yanında sorumluluk taşıyanlar seyirci kalamaz. Yalıtılmaya karşı her alanda dayanışma ve mücadele yaklaşımıyla hareket edilmelidir. Tutsaklar için dayanışma önemlidir, ama bundan önemlisi ise süreklileşen bir sorumluluk bilinciyle her alanda yayılmış bir politik yaklaşımla F-tipi saldırısına karşı tutarlı mücadeleyi ileri taşımak olmalıdır. Sürekli olarak yalıtılan tutsaklarla düzenli birlik ve dayanışmayla cevap vermek zorunluluktur. Maddi ve manevi sorunları aşmaya yönelik destek sunmalıyız; direnişlerinin kitleler içindeki sesi soluğu olabilmeliyiz, saldırılara cevap olmalıyız. Bu kadar önemle üzerinde durup pervasızca katliamlarla sürdürdükleri hapishane politikası

Katliamcılar katledilenleri 19-22 Aralık 2000 tarihlerinde başta Ümraniye Hapishanesi olmak üzere toplam 20 hapishanede 20 bin askerin katılımıyla yapılan ve 28’i tutuklu olmak üzere 32 kişinin ölümüne neden olan “Hayata Dönüş Operasyonları” ile ilgili dokuz yıldır süren davanın Şubat ayında yapılan son duruşmasında da yine karar çıkmadı. Katliamın ardından çeşitli

hapishanelerdeki 399 tutuklu ve hükümlü hakkında ‘’isyan’’ suçundan açılan davada, karar çıkması beklenirken, sanıkların ve avukatların savunma için ek süre istemesi nedeniyle dava 6 Temmuz’a ertelendi. İstanbul Üsküdar 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya başka ‘suçlardan’ tutuklu ve hükümlü bulunan 17 sanık


2-3_Layout 2 2/20/12 9:09 AM Page 2

20-29 ŞUBAT 2012 Halkın Günlüğü

03

SINIF TAVRI

HATALARA YAKLAŞIM-LİBERALİZM

B

ir siyasi partinin kendi yanılgıları karşısındaki tutumu, bu partinin ciddi olup olmadığını, kendi sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevini yerine gerçekten getirip getirmediğini saptayabilmemiz için, en önemli ve en güvenilir kıstaslardan biridir. Yanılgısını açıkça teslim etmek, nedenlerini arayıp bulmak, bu yanılgıya meydan veren durumu tahlil etmek, yanılgıyı doğrultma yollarını dikkatle incelemek; işte ciddi bir partinin işaretleri bunlardır, ciddi bir parti için görevlerini yerine getirmek, sınıfı ve ardından da yığınları eğitmek ve bilinçlendirmek bu demektir.”

orta yerde duruyorken bu alanlara önemsizmiş gibi yaklaşılamaz. Bu koşullara göre yeni bir siyasi politik kültür geliştirmeliyiz. Duyarsızlığı yıkmalıyız. Örneğin sürgün edilen tutsak yoldaşlarımızla neden hemen dayanışma kurmayalım, hasta tutsaklarımızla neden ilişki kurmayalım, komün gücü parçalanan bir hapishaneden diğerine bir paylaşımı bile ortadan kaldıran ve yasaklayan bir sistemde devrimci tutsaklara ekonomik katkı; kitap yollama çalışmaları neden yapmayalım? Evet, neden bütün bunları süreklileştiremez miyiz? Unutmayalım ki içeride ve dışarıda bilincimizin, ruhumuzun, kalbimizin ve geleceğimizin bir kısmı kelepçeye vurulmuştur. Sorumluluk bu prangayı kırmaktır. Dayanışmayı tecride karşı mücadeleyle bütünleştirerek teslim alınamayan tutsakların direnişine güç katılacaktır. Bu bilinç ışığında Yeni Demokrasi Aileleri Birliği olarak 30 Ekim 2011 tarihinde başlatmış olduğumuz ‘’İçeriden dışarıya açılan umut penceresine bir merhaba da bizlerden olsun” şiarıyla başlatmış olduğumuz mektup çalışması Gazi DHD, Avcılar DHD, Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi DDF, Okmeydanı YÇKM’de başlatıldı. Bu Çalışmayı başlatırken öncesinde bizi mektup yazmaya iten sebepleri ortaya koyarak başladık. F tiplerinde derinleşerek sürdürülen ağır tecrit koşulları ve yoldaşlarımızın içerisinde bulundukları bu durumu gözardı edemezdik. Biliyoruz ki birçok yoldaşlarımızın hakkı olan günlük gazeteleri bile verilmiyor. Mektuplarımızı onlara ulaştırarak hem güncel olaylardan haberdar etmek hem de bir merhaba göndererek onların

bedenen tutuklandıklarını zor tecrit koşullarının düşüncelerini esir edemeyeceğini bir kez daha vurguladık. Toplum olarak da konuşma kültürümüz gelişmiş olsa da yazım kültürümüz çok zayıf. Başlatmış olduğumuz bu çalışmada ortak bir algı yaratma çabasındaydık. Çalışmamızı her hafta pazar günleri Gazi Demokratik Haklar Derneği’nde saat 11.00’da, Avcılar DHD, Anadolu Dersim Derneği ve YÇKM’de saat 13.00 ‘da toplanıp yoldaşlarımızla ve dostlarımızla toplu mektup yazıp ortak bir algıda buluşuyoruz. Tanıdığımız ve tanımadığımız tutsak yoldaşlarımız aslında aynı dünya görüşünde tanıştığımız tutsak yoldaşlarımızın ufak kağıtlara adlarını yazarak kura çekermiş gibi kime hangi tutsak yoldaş çıktıysa ona mektup yazıyoruz. Bu hem tanımadığımız yoldaşlarımıza ulaşmamıza hem de düşünce alışverişinde bulunmamıza vesile olacak. Bu çalışmayı daha verimli ve güçlü kılabilmek adına bütün merkezi komisyonlarımız; çevremizde olan dostları, arkadaşları, yoldaşları dahil edebiliriz. Bu çalışmaya bir tuğla da siz koyabilirsiniz. Mektup yazmak bir kampanyadan ziyade bunu yaşamımızın bir gerekliliği olarak görmeyi bir kez daha vurgulamak gerek. Çalışmalarımızı İstanbul yerelinden çıkartıp Türkiye-Kuzey Kürdistan illerine yayarak tecrit duvarlarını kıralım. Hep birlikte tek yürek olup çalışmamızı sahiplenmeye ve çalışmalarımıza dahil olmaya çağırıyoruz. Son sözümüz: Belleği silik ve unutturanlar olmayacağız”

yargılamaya çalışıyor ile bazı tutuksuz sanıklar getirildi. Duruşma salonu önünde bekleyen sanık yakınları “Katil devlet hesap verecek”, “Zindanlar yılıksın tutsaklara özgürlük” sloganlar ve alkışlar eşliğinde davayı protesto etti. Duruşmada sanıkları getiren jandarma görevlilerinin sayısının fazla olması nedeniyle sanık yakınları ve tutuksuz sanıklar bile salona alınmadı. Bunun üzerine İstanbul Barosu’nu temsilen gelen gözlemci Avukat Ömer Kavili, mahkeme başkanını uyararak, “Tutuksuz sanıkları salona almak zorundasınız. Bunu hazırladığım rapora yazacağım” dedi. Bazı sanıklar davadan yeni haberdar olduk-

larını ve kendilerine herhangi bir tebligat yapılmadığını vurgulayarak, savunmalarını hazırlamaları için ek süre istedi. Mahkeme ise sanıkların savunmalarını yapmaları için ek süre vererek duruşmayı 6 Temmuz 2012 tarihine erteledi. Avukatların isteklerine karşın bir sonraki duruşma yine Üsküdar Adliyesi’nde görülecek. İddianamede 399 sanığın, Ümraniye Hapishanesi’nde meydana gelen olaylar sırasında “cezaevi idaresine karşı silahlı ayaklanma”, “patlayıcı madde bulundurmak”, “faili gayrimuayyen şekilde adam öldürmek ve yaralamak” ile “eylemlere iştirak” suçları işledikleri öne sürülüyor.

≫ ismail uçar

Lenin tarafından ifade edilenler tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık ve nettir. Bu bakış açısını sadece bir parti için değil, bireyler, farklı örgütlenmeler içinde kabul etmek durumundayız. Peki, hatalara yaklaşımın doğru-yanlışlığı neden bu denli önemlidir. Çünkü “Bugüne dek bütün devrimci partiler, kendilerini beğenmişlikleri, güçlerinin nerede olduğunu göremeyişleri ve eksikliklerini ortaya koymaktan korkmaları yüzünden yıkılıp gitmişlerdir. Ama biz yıkılmayacağız. Çünkü biz eksikliklerimizi ortaya koymaktan korkmuyoruz ve onları yenmeyi öğreneceğiz.” İşte bu denli önemlidir hatalarımıza yaklaşımdaki tavrımız. Meseleyi biraz daha açarak yazımıza devam edelim. Teori ve pratik arasında kopmaz, diyalektik bir bağ vardır. Oluşturduğumuz teorilerin sınanma alanı pratiğin ta kendisidir. Mutlak doğrulara sahip olmadığımız gibi, yanılgısız, hatasız bir yaşamdan da söz edemeyiz. İşte bundandır ki yanlışlar yaparız, yanılgıya düşeriz, bazen ise daha ileri boyutuyla suç işleriz. Tüm bu durumlar bilinçli bir sınıf düşmanlığı ekseninde yaratılmadıktan sonra her devrimci, süreci lehine çevirebilir, çevirmelidir. Hatalarımıza karşı yaklaşım, hatalarımızı kabul edip, öğrenmesini bilmek, tecrübe etmek ve bu hatayı ortaya çıkaran nedenleri doğru-bilimsel analize tabi tutup, bir daha aynı hatanın ortaya çıkmaması için yanlış zemini ortadan kaldırıp, doğruyu hakim hale getirmek başarının da önemli ölçütlerindendir. Hatalara yaklaşımda ideoloji tayin edicidir. Hangi sınıfın ideolojine sahipseniz diğer tüm meselelerde olduğu gibi hatalara yaklaşım, eleştiri-özeleştiri konularında da aynı yaklaşım söz konusu olacaktır. Proleter ideolojiyle donanmış Marksist-Leninist-Maoistler yanlış yapmaktan korkmadıkları gibi, yanlışlarıyla yüzleşmekten de korkmazlar. Aksi bir tutum içerisinde olanlar kendi yanlışlarıyla beraber tarih sayfalarından da silinmeye mahkumdurlar. Bazı küçük burjuva anlayışlar hiç hata yapmadıklarını,

illa bir hata yapılmışsa bunun da mutlaka dış etmenlerin yüzünden olduğunu iddia ederler. Kendileri hep en doğru, dışındakileri en yanlıştırlar. Hata ve yanlışlar sürekli dışarıda aranır. Parti ve bireyler toplumdan yalıtılmış, dergah misali kutsal bir tabu olarak ele alınır. Fakat birileri gerçekliğe gözlerini ne kadar kapatırsa kapatsın yaptığımız hatalar-yanlışlar mutlaka yakamıza yapışarak bizden hesap soracaktır. Unutmayalım ki devrimlerin yaşandığı ülkelerde geriye dönüşler dış güçlerin etkisinden değil(bu dönüşlerde kapitalist sistemin de muazzam etkileri vardır, fakat bu tali bir unsurdur) komünist partileri içindeki çıkan burjuva unsurlardan ve anlayışlardan yaşanmıştır. Keza an itibariyle de çeşitli ülkelerde iktidarı alma aşamasına gelen ve fakat ciddi yenilgiler, kırılmalar yaşayan partilerde de mevcut durum benzerdir. Bir parti için ifade edilen tüm bu gerçeklikler tek tek bireyler içinde geçerlidir. Çağımızın ideolojik salgını olarak liberalizmi ilk sıralara koysak yanlış yapmamış oluruz. Devrimci mücadele içerisinde muazzam bir liberalizm hastalığı bulunuyor. Kendi yaşamına, hatalarına, zaaflarına karşı liberal, başkalarına karşı ise ya aynı liberal tutum ya da ‘devrimci’ tutum ciddi bir tehdit olarak karşımızda durmaktadır. Söz konusu yaklaşımlara verilecek en iyi cevaplardan birini Mao yoldaştan aktararak yazımızı noktalayalım. “Liberalizm, oportünizmin bir ifadesidir ve Marksizm’e tamamen aykırıdır. Olumsuzdur ve nesnel olarak düşmana hizmet eder; içimizde sürüp gitmesinden düşmanın hoşnut olması bundandır. Bu niteliğinden dolayı liberalizmin devrim saflarında yeri olmamalıdır. Olumsuz bir özü olan liberalizmin üstesinden gelmek için olumlu bir özü olan Marksizm’i kullanmalıyız. Bir komünist meselelere etraflı bir şekilde bakmalı ve sağlam ve faal olmalıdır; devrimin çıkarlarını canı gibi korumalı ve kişisel çıkarlarını devrimin çıkarlarına tabi kılmalıdır; Partinin kolektif hayatını sağlamlaştırmak ve Parti ile kitleler arasındaki bağları güçlendirmek için her zaman ve her yerde ilkelere bağlı kalmalı ve bütün yanlış düşünceler ve eylemlerle bıkmadan usanmadan mücadele etmelidir. Parti ve kitlelerle, herhangi bir kimse ile ilgilendiğinden daha fazla ve gene başkalarıyla, kendisi ile ilgilendiğinden daha fazla ilgilenmelidir. Ancak böylelikle komünist adına hak kazanabilir Bütün sadık, dürüst, faal ve açık sözlü komünistler, aramızdaki bazı kimselerin gösterdiği liberal eğilimlere karşı koymak için birleşmeli ve onları doğru yola getirmelidir. Bu, ideolojik cephemizdeki görevlerden biridir.”


4-5_Layout 2 2/20/12 8:28 AM Page 1

04 güncel haber

Halkın Günlüğü 20-29 ŞUBAT 2012

MLKP üyesi Yasemin

Çiftçi şehit düştü!

MLKP üyesi Yasemin Çiftçi İstanbul Sarıgazi’de 9 Şubat akşamı bir eylem hazırlığında iken çantasında bulunan zaman ayarlı bombanın patlaması sonucu şehit düştü

İstanbul’da eylem hazırlığındayken çantasındaki bombanın yanlışlıkla patlaması sonucu şehit düşen Urfa nüfusuna kayıtlı Yasemin Çiftçi’nin cenazesi Adana’nın Seyhan İlçesi’ne götürüldü.

İstanbul ve Adana’da anma 9 Şubat günü şehit düşen Yasemin Çiftçi İstanbul’da Ölümsüzlerin ve Tutsakların Sesi Platformu 1 Mayıs Karakol Durağı’nda toplanıp sloganlar atarak 1 Mayıs Mahallesi merkezine yapılan yürüyüşle anma töreni düzenledi. Yapılan yürüyüşün ardından devrim şehitleri için yapılan saygı duruşunun ardından konuşma yapan Ümran Yurdakul açıklamada “Bugün acımız çok büyük, ama kinimiz öfkemiz dünden daha fazla! Kalbi ve aklı devrim ve sosyalizm için atan onurlu dirençli bir yoldaşı uğurladık” ifadelerine yer verdi. Devrim mücadelesinde şehit olan Yasemin Çiftçi Adana’da da mezarı başında anıldı. Ölümsüzlerin ve Tutsakların Sesi Platformu’nun çağrısıyla Seyhan Buruk Mezarlığı önünde toplanan kitle, “Bedel ödedik bedel ödeteceğiz”, “Devrim şehitleri ölümsüzdür” ,“Yaşasın devrim ve sosyalizm” sloganları atarak mezara doğru yürüyüş gerçekleştirdi. Mezarı başında bütün devrim şehitleri adına yapılan 1 dakikalık saygı duruşunun ardından, Ezilenlerin Sosyalist Partisi Genel Başkanı bir konuşma gerçekleştirdi. Yapılan konuşmada Yasemin Çiftçi’nin kendisine dayatılan yozlaşmış ve kokuşmuş rejimi reddederek daha özgür daha adil daha eşit bir yaşam ve gelecek için mücadeleye atıldığına vurgu yapıldı. Yapılan konuşmanın devamında ise ”Milyonlarca gence dayatılan, milyonlarca gencin bir mahkûmiyet halinde yaşadığı çizgiyi Yasemin kendi yaşamında değiştirdi. O bugün devrim ve sosyalizm saflarını seçmiş birçok

bilinçli genç gibi kendi kaderini devrim ve sosyalizm mücadelesi yolunu seçerek değiştirdi. Daha öncesinde bedensel varlığını ezilen milyonların haklı davasına adayan milyonlarca devrim şehidi gibi O da tereddütsüzce kendi bedenini, kendi varlığını ortaya koymakta sakınmadı.” ifadelerine yer verildi. Anma atılan sloganlarla son buldu. Anmaya DHF ve Mücadele Birliğide katılarak destek verdi.

MLKP: Yasemin Yoldaş ölümsüzdür! Marksist Leninist Komünist Partisi(MLKP) Yasemin Çiftçi için açıklama yaparak şu ifadelere yer verdi; “Yasemin yoldaş, genç bir komünist kadın olarak sürdürdüğü devrim ve sosyalizm kavgasını, tıpkı kısa yaşamının tümünde olduğu gibi, onurlu, militan, yiğit bir türkü gibi ölümsüzlükle taçlandırmıştır. Onun yerini Çukurova’nın, Karadeniz’in, Ege’nin, Marmara’nın, Kürdistan’ın binlerce genç yüreği cüretle, coşkuyla, kararlılıkla dolduracaktır! Emekçi kadınlar uğruna yaşamını verdiği komünizm mücadelesini onun gibi barikat başlarında omuzlayacaktır!” HPG: Yasemin Çiftçi faşizme karşı halkların demokratik birlikteliğinin şehididir HPG Anakarargah Komutanlığı yaşamını yitiren MLKP üyesi Yasemin Çiftçi’yi yayınladığı bir mesajla andı. “Yasemin Çiftçi faşizme karşı halkların demokratik birlikteliğinin şehididir” denilen açıklamada “Yasemin Çiftçi özgür ve demokratik Türkiye halklarının mücadelesini yükseltme inancıyla görkemli bir yürüyüşün sahibi olmuştur. Şahadetini saygıyla anarken direnişçi mücadelesini, bu faşizme dur diyecek ve halkların özgür birlikteliğinden yana olan Türkiye ve Kürdistan gençliğinin sahipleneceğine inanıyoruz.”denildi.

Lokumcu’nun Türk Tabipleri Birliği(TTB) tarafından Metin Lokumcu’nun ölümüne ilişkin hazırlanan raporda Lokumcu’nun ölüm sebebinin biber gazı olduğu kanıtlandı Recep Tayyip Erdoğan’ın 31 Mayıs 2011 tarihinde Artvin’in Hopa İlçesi’nde yapmak istediği seçim mitingi, Hopa halkı tarafından protesto edilmişti. Yapılan protesto eyleminde polis biber gazı kullanarak saldırıya geçmiş ve gerçekleştirilen saldırı sonucunda emekli öğretmen Metin Lokumcu yaşamını yitirmişti. Yaşanan olay sonrası Adli Tıp Kurumu hayatını kaybeden Lokumcu için kalp ve akciğer hastalığı nedeniyle öldüğünü açıklamıştı. Yaşanan olaylar sonrası hayatını kaybeden emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun ölümüyle ilgili Türk Tabipleri Birliği (TTB) Bilimsel Araştırma Kurulu geçtiğimiz günlerde bir rapor yayınladı. Raporda, Lokumcu’nun ölümüne neden olacak düzeyde bir kalp hastalığı ya da bir akciğer hastalığı olmadığı, otopsi raporu sonucunda bildirildiği gibi kendisinde mevcut bir hastalık sonucu ölmediğine işaret edildi. Rapora göre Lokumcu'nun ölümüyle kimyasal gaza maruz kalma arasında ne-

densellik ilişkisi var. Bugüne kadar yapılan otopsi ve oluşturulan raporlar esas alınarak hazırlanan rapor Türk Tabipleri Birliği 2. Başkanı Prof. Dr. Özdemir Aktan tarafından açıklandı.

Bilimsel Araştırma Kurulu rapor hazırladı TTB 2. Başkanı Aktan, raporun uzman isimler tarafından hazırlandığını söyledi. Aktan, Metin Lokumcu'nun ölümünün ardından Trabzon Adli Tıp Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi tarafından hazırlanan raporda, ölümün akciğer ve kalp rahatsızlığı sonucu olduğuna işaret edildiğini söyledi. Ancak, Lokumcu'nun ailesi adına harekete geçen 342 avukatın TTB'ye başvurarak bilimsel bir rapor hazırlanmasını istediğini belirtti. Konuyla ilgili olarak, TTB Bilimsel Araştırma Kurulu'nun toplanarak eldeki otopsi raporuna ve diğer verilere dayanarak bilimsel bir rapor hazırladığı ifade edildi. Aktan, araştırmada Lokumcu'nun kalp krizi geçirmesinin nedenleriyle yoğun kimyasal gaza maruz kalma arasında bir nedensellik bağı olup olmadığına bakıldığını söyledi. ‘Ölüm ile kimyasal gaz arasında ilişki var’ TTB'nin hazırladığı bilimsel araştırma kurulu raporunda, kişinin ölümüne neden ola-

Gazi halkı çetelere Gazi Mahallesi’nde sokağa çıkan yüzlerce kişi çetelere ve onları besleyen devlete tepki göstererek, ‘çetelere geçit vermeyeceğiz’ dedi Gazi Mahallesi’nde kısa süre önce halka saldıran çetelere karşı kitlesel bir yürüyüş gerçekleştirildi. Kurumların ortak düzenlediği yürüyüşte devlet tarafından Gazi’de beslenen çeteleşmeye karşı ortak mücadele çağrısı yapıldı. Eski Karakol Durağı’nda bir araya

gelen ve DHF, Partizan, BDSP gibi birçok kurumun içinde yer alarak örgütlediği eylemde,“Çeteleşmeye ve yozlaşmaya geçit vermeyeceğiz” pankartı açılarak, “Çetelere geçit vermeyeceğiz”, “Devlet besliyor çeteler kan döküyor”, “Yaşasın devrimci dayanışma”, “Yozlaşmaya geçit vermeyeceğiz” sloganları atılıp Cemevi Durağı’na kadar yürüyüş yapıldı. Yapılan yürüyüşün ardından cemevi önünde toplanan kitle adına yapılan açıklamada, “devletin direkt ya da dolaylı yollarla desteklediği çeteciler devrimcilere ve halka saldırıyor” denilerek çetecilerden hesap sorulacağı ifade edildi. Yapılan


4-5_Layout 2 2/20/12 8:28 AM Page 2

05

20-29 ŞUBAT 2012 Halkın Günlüğü

MAYA

≫ arif bilgin

SURİYE OLAYI üyük Ortadoğu Projesi ilan edildiğinden beri duyarlıyız, konuyu, en ufak bir ayrıntısını kaçırmadan izlemeye çalışıyoruz. Çünkü emperyalist imparatorluğun bu bölgeyi karıştırmasının an meselesi olduğunu tahmin ediyorduk. Nitekim olaylar tahminlerimizi de aşacak biçimde gelişti. 15 yıl önce konuyla ilgili davet edildiğim bir panelde, “emperyalist gerici dünyanın halklara ve devrimlere saldırılarının halkçı ve sosyalist rejimleri yıkmakla kalmayacağını, daha da ileri, sonuna kadar gideceğini, yeryüzündeki bütün üretim araçlarını gasp etmeye çalışacağını ve bütün halkları köleleştirmek için her şeyi yapacağını” söylemiştik.

B

ölüm sebebi gaz cak düzeyde bir kalp hastalığı ya da bir akciğer hastalığı olmadığı, otopsi raporu sonucunda bildirildiği gibi kendisinin de mevcut bir hastalık sonucu ölmediğine işaret edildi. Raporda ayrıca, kişinin stresli bir ortamda kimyasal gaza maruz kaldığı, ölümün kimyasal gazın akciğerde hasar, solunum yetersizliği, akciğer ödemi ve bunların tetikleyebileceği ventriküler fibrilasyondan kaynaklanabileceği söylenerek, "Ölüm ile kimyasal gaza maruz kalma arasında nedensellik ilişkisi olduğu sonucuna ulaşılmıştır" denildi. Aktan , "TTB'nin Bilimsel Araştırma Kurulu'nun Metin Lokumcu ile ilgili hazırladığı rapor, toplumsal olaylarda kullanılan gaz bombasıyla ölüm arasındaki nedensellik bağını ortaya koymasıyla bir ilktir ve bilimsel literatür açısından da son derece önemlidir" dedi. Aktan, TTB'nin beklentisinin ise, davanın bilimsel gerçekler doğrultusunda ciddiyetle yürütülmesi, gaz kullanımı konusunda sorumluluğu olanların cezalandırılması gerektiği ve bu tür gazları yasaklanması olduğunu söyledi. Devlet suçları örtbas edilmek isteniyor Konuyla ilgili konuşan Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, Trabzon Morg İhtisas Dairesi’nde yapılan otopsi sonucunda ortaya çıkan bulgu-

ların yanlış yorumlandığını belirtti. Fincancı, "Akciğerde çok ciddi bir ödem yani çok ciddi bir sıvı birikimi saptamış olmalarına rağmen, bir akciğer ağırlığının neredeyse iki katına ulaşmış tek bir akciğer, bunu değerlendirme konusunda eksik kalmışlar. Yalnızca onlar mı eksik kalmış? Yalnızca onlar eksik kalmamış. Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurumu da bir rapor düzenledi ve gönderdi mahkemeye. Onlar da eksik kalmış" dedi. Fincancı, bu nedenle Adli Tıp Kurumu'ndaki atamaların da bilimsel ve nesnel ölçütlere dayanmadığını ileri sürdü. Fincancı, "Eğer dayanmış olsaydı 818 gramlık akciğeri değerlendirme bilgi ve becerisine sahip meslektaşlarım orada çalışıyor olurdu. Demek ki orada böyle meslektaşlarımız çalışmıyor. Demek ki onların orada çalışması uygun görülmüyor. Çünkü pervasızca gaz bombası atabilmek ve bunun üzerini örtebilmek hedefleniyor. Aslında devlet eliyle gerçekleştirilen şiddetin örtbas edilmesinde de araç olarak kullanılıyorlar. O yüzden onlara da çağrımdır. Lütfen araç olmaktan vazgeçsinler böyle uygulamalarda. Bu gerçekten hepimiz adına üzücüdür " dedi. Pataloji ve Adli Tıp Uzmanı Uzman Dr. Ümit Ünüvar ise, bugüne kadar medyadan bilindiği kadarıyla biber gazından ölenlerin sayısının 10'un üzerinde olduğunu kaydetti.

karşı yürüdü basın açıklamasında yaşanan saldırılar ve sonrasında yaşananlar aktarılarak şu ifadelere yer verildi: “Yaşananlar mahallemizde çeteleşmenin önünün nasıl açıldığını, çetelerin nasıl yuvalandığını, kimler tarafından beslendiğini, korunduğunu ve halka karşı kullanıldığını bir kez daha göstermiştir. Çeteleşmenin, devlet güçleri tarafından özellikle devrimci, demokrat ve yurtseverlerin olduğu emekçi semtlerde yoğunlaştırılması tesadüf değildir. Gazi halkının ve devrimci kurumların ağır bedeller ödeyerek yarattıkları değerler, uzunca yıllardır devlet güçleri tarafından, çeteleştirme ve türlü yozlaştırma politikalarıyla yok edilmeye çalışılmaktadır.” “Bizler, aşağıda imzası bulunan kurumlar olarak,

çetelere ve yozlaştırmaya geçit vermeyeceğimizi ilan ediyoruz! Bu vesileyle Gazi emekçi halkı özgülünde tüm emekçi halkımızı, yaşam alanlarını savunarak devrimci-demokratik kurumlarıyla beraber, kendi sorunlarına sahip çıkmaya çağırıyoruz. Mahallelerimizi ‘cehenneme’ çevirmeye çalışan, can güvenliğimizi tehdit eden, gençlerimizi zehirleyen, hırsızlık yapan ve işsiz, umutsuz gençleri hırsızlığa teşvik eden, geleceğimizi batağa sürüklemeye çalışan çetelere ve kumar, fuhuş gibi birçok yozlaştırmanın her türüne karşı herkesi harekete geçmeye çağırıyoruz.” Basın açıklamasının sonrası kitle slogan ve alkışlarla yürüyüşü sonlandırdı.

Bu kapitalizmin genel eğilimidir. Emperyalist ülkelerde kafa ve kol emekçilerini sendikasızlaştırmak için taşeron firmalar üzerinden köle pazarı kurdular, iş güvencesi, tazminat, çalışma güvenliği kalmadı, çalışanların refah düzeyi hızla düştü. Aynı anda, görece bağımsız ve zayıf ülkelere yöneldiler, onların ulusal ekonomilerini yıkıp doğal kaynaklarını, sanayi ve finans kuruluşlarını ele geçirmeyi kolaylaştıran siyasi ve hukuksal düzenlemeler yaptırdılar. Yetmedi... Ulusal ekonomisi olmayan, üretmeyen ülkelerin siyasal bağımsızlık ve kendi kendini yönetme işine de gerek bırakmadılar; oralar artık hızla dünya mali sermayesinin mülkü oluyor ve hükümetleri de adeta onların yerel memur ve bekçilerine dönüşüyorlar. Bu öylesine bir canavarlıkla yürütülüyor ki, artık ülkelerin “iç işleri”, “egemenlik hakkı” tartışılamıyor bile. Kafa kafaya verip rejimleri değiştiriyorlar, ateş ve kan içinde oraları işgal ediyorlar ve kendi ihtiyaçlarına uygun yeniden düzenliyorlar. Yugoslavya, Irak, Afganistan, Libya derken sürüp gidiyor… Sudan, Yemen, Mısır, Fas, Tunus gibi ülkeleri de “Arap baharı” adı altında siyasal erki olmayan gevşek yapılar haline getirerek dizaynlıyorlar. Bu ülkelerin tümünde iç çatışma ve kargaşa önü belirsiz biçimde sürüp gidiyor. “Bahar” soğuk duş ve hayal kırıklıklarıyla soldu. Şimdiki görünür hedef Suriye ve İran... Suriye’de “Müslüman Kardeşler”ler eliyle rejimi yıkmak ve yeniden dizayn etmek istiyorlar. Suriye, İran’la ilişkileri, Lübnan ve Filistin üzerindeki etkisi, Irak’taki potansiyel iç çatışma olasılığı ve Kürt sorunu nedeniyle önemli bir yerdedir. Ek olarak da Büyük Ortadoğu Projesi’nin “eşbaşkanı”nın yönetimde olduğu Türkiye ile uzun bir sınırı var. Belli oluyor ki, emperyalistler Suriye’de “Müslüman Kardeşler”i kışkırtarak hem İran’ın bir müttefikini etkisiz hale getirmek, hem de Türkiye’deki mezhep çelişkilerini tetiklemek istiyorlar. Suriye işine taşeron olarak bulaştırılan Türkiye, daha şimdiden sonuçlarını yaşamaya başladı. Suriye’deki pek çok kanlı bombalı saldırıları Türkiye’ye sığınan ve Hatay’ın Yayladağı İlçesi çadır kentte barınan muhalifler arasındaki “Özgür Suriye Ordusu” üstleniyor. Burası adeta istihbarat ajanlarının savaş alanına dönüşmüş durumda. Son MİT operasyonun da muhalif Suriyeli Mustafa Kassum ve Albay Hüseyin Mustafa Harmuş’un kaçırılıp Suriye’ye verilmesiyle de ilgisi var. ABD, Libya’daki gibi Suriye’de de El-Kaide ile aynı safta. MOSSAD, CIA, El-Kaide… Bütün melanet ordusu orada… Kaddafi, Esad, Mübarek, Afgan-Taliban, Saddam, İran mollaları ve bütün öteki halk düşmanı diktatörlükleri savunmamız elbette söz konusu olamaz. Fakat o ülkelerin iç işlerine karışma, işgal ve askeri saldırılar da kabul edilemez. Hele bunun emperyalist BOP’nin gerçekleştirilmesi için yapıldığı bilinirken göz yummak ihanet olur. Emperyalist barbarlık her zaman bütün öteki gerici rejimleri aratır olmuştur, çünkü o çağımızın en büyük felaketidir. Madem Suriye’ye bu ısrarlı saldırı, rejimin “kanlı diktatörlüğü” yüzündense, şeriatçı Suudi Arabistan ve diğer emirlik ve krallıklar çok mu demokratlar, niye öncelikle o çağdışı rejimlere “bahar”ınızı ihsan etmiyorsunuz da, yarı-laik BAAS rejimlerini sırayla birer birer deviriyorsunuz, ülkelerini işgal ediyorsunuz? “Demokrasi”ymiş, “özgürlük”müş, “bahar”mış… Hadi canım sende!


6-7_Layout 2 2/20/12 9:43 AM Page 1

06

güncel haber

Halkın Günlüğü 20-29 ŞUBAT 2012

Uluslararası bir komplo sonucu 15 Şubat 1990 tarihinde yakalanan PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın tutsak düşmesini ülke genelinde protesto etmek isteyen kitleye yapılan saldırılarda yüzlerce kişi gözaltına alındı

Ülke genelinde

15 Şubat protestoları Abdullah Öcalan’ın yakalanıp TürkiyeKuzey Kürdistan’a getirilmesinin yıldönümünde başta Amed, İstanbul, Ankara, İzmir, Hakkari, Şırnak olmak üzere ülke genelinde protesto eylemleri gerçekleştirildi.

İstanbul- İstanbul’da 15 Şubat’ta tutsak düşen Abdullah Öcalan’ın yakalanmasını protesto etmek isteyen kitlenin Taksim Meydanı’na girişine polis izin vermedi. Meydana girmek isteyen kitleyle polis arasında yaşanan gerginlik sırasında Demirören Alışveriş Merkezi önünde aralarında BDP İstanbul İl Eşbaşkanları Asiye Kolçak ve Ali Rıza Bilgili ile BDP MYK üyesi Gülçin İsbert’in de bulunduğu 24 kişi gözaltına alındı. Meydana giriş çıkışlara izin vermeyen polis, Taksim Meydanı’na girmek isteyen bir kişiyi daha gözaltına aldı. BDP Eş Genel Başkanı Gülten Kışanak, BDP İstanbul Milletvekili ve BDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Filiz Koçali’nin de aralarında bulunduğu ve Mis Sokak’ta durdurulan

grubun meydana girişine izin verilmeyince, oturma eylemi başlatıldı. Oturma eylemi sırasında “Be Serok jîyan nabe”, “Bijî Serok Apo” sloganları atılırken sokak girişinde açıklama yapan Filiz Koçali, gözaltına alınanların derhal serbest bırakılmasını istedi.

Amed- Amed’de 15 Şubat protestosu için yapılan basın açıklaması sonrasında yürüyüşe geçen kitleye saldıran polisler onlarca kişiyi gözaltına aldı. Amed’de 15 Şubat komplosunu protesto etmek isteyen kitlenin Koşuyolu Parkı’nda açıklama yapmak istemesine izin verilmemesi üzerine oturma eylemine başlandı. Eylem sonrası Konuk Evi’nde yapılan basın açıklamasında PKK lehine sloganlar atılırken, polis kitleye gaz bombalarıyla saldırdı. Bağlar İlçesi’nde birçok sokak ve mahallede yaşanan çatışmalarda bir araya gelen grupların polislere taş ve havai fişeklerle karşılık verdiği öğrenildi. Polisin saldırısı sırasında on-

larca kişi gözaltına alındı.

Kocaeli- BDP Kocaeli il ve ilçe üyeleri, Darıca İlçesi’nde PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getiriliş tarihi olan 15 Şubat’ı yapılan yürüyüşle protesto etti. “Silahlar sussun operasyonlar dursun barış hemen şimdi”, “Tecrit değil müzakere, operasyon değil demokratik çözüm, savaş değil barış” pankartlarının açıldığı yürüyüşte “Baskılar bizi yıldıramaz”, “Direne direne kazanacağız” sloganları atıldı. Yapılan açıklamayı BDP Kocaeli İl Başkanı Mehmet Ali Alçınkaya yaparken, 15 Şubat 1999 tarihinde PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın uluslararası güçlerin bir komplosu sonucu Türkiye’ye teslim edildiğini söyledi. Kürt ulusunun demokratik taleplerinin görmezden gelindiğinin belirtildiği açıkla-

mada “KCK Operasyonu” adı altında sürdürülen saldırılara karşı mücadelenin yükseltileceği mesajı verildi.

Hakkari- Hakkari’nin Yüksekova İlçesi’nde 15 Şubat’ı protesto etmek isteyen kitleyle polis arasında çatışma çıktı. Çatışma mahalle aralarında da devam etti. Yüksekova’da yapılmak istenen basın açıklamasına izin verilmemesi üzerine ilçe merkezinden mahallelere dağılan kitle, Kuruköy ile Orman Mahallesi’nde yolu trafiğe kapatarak caddede barikatlar kururarak sloganlarla yürüyüşe geçti. Polisin kitleye gaz bombalarıyla saldırması üzerine yaşanan çatışmalar kitlenin ara sokaklara dağılmasıyla devam etti.

İzmir- 15 Şubat Öcalan’ın yakalanma ta-

Kuzey Kürdistan’da ç HPG ve TC ordu güçleri arasında yoğun askeri saldırılar ve çatışmalar yaşanıyor. Amed, Bingöl, Hakkari, Şırnak’ta yaşanan çatışmalarda çok sayıda TC askeri ölürken, 10’nun üzerinde HPG gerillası da yaşamını yitirdi HPG, Hakkari-Çukurca’da 9 Şubat günü 10 askeri noktaya düzenlenen eş zamanlı gerilla eylemlerinin Öcalan üzerinde yürütülen “terör ve kış operasyonlarına” karşı yapıldığını açıkladı. Aralarında çok sayıda paralı askerin ve komandonun olduğu 43 kolluk gücünün

öldürüldüğü belirtilen Çukurca eyleminde hayatını kaybeden 4 gerilla anısına yazılı bir açıklama yaparak ve eylemlerin Öcalan üzerinde yürütülen “terör ve kış operasyonlarına” karşı yapıldığı vurgulanarak yapılan açıklamada; “Kürdistan Özgürlük mücadelesi önemli ve tarihi bir mücadele yılını karşılarken bu mücadeleyi zayıflatmak, darbelemek için inkarcı ve imhacı TC devleti ve ordusu her türlü saldırıyı gerçekleştirmiştir. 2011-2012 kışını fırsat bilen inkarcı ve imhacı TC devleti ve ordusunun tüm bu saldırılarına karşı gerillalarımızın Çelê’de gerçekleştirdiği bu eylem başta önderliğimiz üzerinde yürütülen terör ve kış operasyonlarına karşılık gerçekleştirilen bir eylemdir. Her koşul altında Apocu Fedai Ruh kararlığında olan


6-7_Layout 2 2/20/12 9:43 AM Page 2

güncel

20-29 ŞUBAT 2012 Halkın Günlüğü

15 Şubat günü en az 89 kişi gözaltına alındı İstanbul Taksim’deki 15 Şubat’ı protesto eyleminde BDP il başkanı dahil 30, Sultanbeyli’de 4, Batman’daki protestoda 9’u çocuk 11 kişi, Ağrı’nın Patnos İlçesi’nde 5, Erzurum’da 4, Mersin’de 3’ü çocuk 15, Diyarbakır’da en az 10 kişi, Adıyaman’da 2, Mardin’in Kızıltepe İlçesi’ndeki “boynunda yeşil, sarı, kırmızı atkı taşıyan” 3 genç, Van’ın Çaldıran İlçesi’ndeki ev baskınlarında 4 kişiyle Şırnak’ın Cizre İlçesi’nde BDP Kadın Meclisinden Şükran Aksoy.“Terörizmle mücadele” adı altında dünya tutuklama rekoru sıralamasında ‘birinciliği’ elinde bulunduran TC, 15 Şubat günü 100’e yakın kişiyi daha gözaltına alırken, protesto eylemlerinin sürdüğü son üç günde 431, Şubat ayı başından bu yana ise 635 kişi gözaltına alındı.

KCK yeni bir direniş hamlesi başlattığını duyurdu

rihinin 13.yılı vesilesiyle BDP İzmir il örgütünün düzenlediği eylem polis tarafından engellendi. Basmane Meydanı’nda toplanan kitle kolluk güçleri tarafından ‘güvenlik önlemleri’ nedeniyle çembere alındı. Basmane kapısına sıkıştırılarak basın açıklamalarını orada yapmaya zorlandı. Yapılan tartışmalardan sonra bulunulan yerde açıklama yapma kararı alındı. Yapılan açıklamada İzmir İl Örgütü taleplerini dile getirdi. Öncelikle İzmir emniyetini kınayan açıklama Öcalan’ın koşullarının iyileştirilmesi, tecride son verilmesi ve barış koşullarının oluşturulması yönünde oldu. Eyleme BDP milletvekili Sırrı Sakık

da katıldı. Sakık yaptığı açıklamada “Siz efendi, biz köle değiliz. Haddinizi bileceksiniz, anayasanın vermiş olduğu hakkı BDP’ye tanıyacaksınız, tanımak zorundasınız. Öcalan’ı yakalayarak bu kavga bitti mi? Aldığınız bu güvenlik önlemleri ölümleri durduruyor mu? Tek insan, tek çocuk, tek kadın kalsa da Kürt halkı ve demokrasi güçleri bu zulme boyun eğmeyecektir. İktidara sesleniyorum siz daha önce müzakereler yaptınız Süleymaniye’de, Kandil’de, Oslo’da şimdi tekrar bu görüşmeleri yapmak zorundasınız. Biz çözümü müzakerelerde görüyoruz’ dedi. ‘Tek yol diyalog ve tek yol müzakeredir’ diyen Sakık, açıklamasını bu sözlerle bitirirken eyleme son verildi.

KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, geçtiğimiz günlerde, Kürt halkının da kendi geleceğini tayin edeceği bir dönemin yaşanmakta olduğunu belirterek, 15 Şubat’la yeni direniş hamlesini “Êdî Bes e! An Azadî An Azadî” şiarı temelinde başlatacaklarını açıkladı. KCK açıklamasında “Kürt halkının özgürlüğünü, önder Apo’nun özgürlüğü ve Demokratik Özerk Kürdistan’ı her parçada kurma temelinde kazanmanın önüne hiçbir güç geçemeyecek ve engel olamayacaktır” dedi. KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, yeni bir direniş hamlesi başlattıklarını duyurdu. Bu sürecin PKK lideri Abdullah Öcalan’a yönelik 15 Şubat 1999 komplosunun yıldönümü eylemleriyle start alacağını açıklayan KCK, “2012 yılı, Uluslararası Komplo’nun sona erdirildiği ve özgürlüğün sağlandığı bir yıl olacaktır” dedi ve Halk Savunma Güçleri’ni büyütmeye çağırdı.

a çatışmalar yoğunlaşıyor güçlerimizin gerçekleştirdiği bu eylemde kahramanca bu eylemi sürdüren ve kanlarının son damlasına kadar bu eylemin başarısında rol oynayan değerli dört yiğit yoldaşımız da şahadete ulaşmıştır. Apocu fedai ruhu, Şırnak’tan Muş’a Muş’tan Van’a ve Van’dan Doğu Kürdistan’a taşıyan dört kahraman yoldaşımız bu büyük direnişin abideleri olarak Kürdistan halkının direnişçi tarihinde yer edinmişlerdir.”denildi. Açıklamanın devamında ise 4 gerillanın konum ve yaşamlarına dair bilgiler aktarıldı.

9 gerilla yaşamını yitirdi Bingöl’ün Ilıcalar Beldesi kırsalında

çıkan çatışmada 9 HPG gerillası yaşamını yitirdi. Bingöl Ilıcalar Beldesi, Kös ve Karev bölgeleri arasında düzenlenen hava destekli operasyon sonucunda çıkan çatışmada yaşamını yitiren gerillaların cenazeleri kitlesel şekilde sahiplenilirken ve kitleler mücadele sloganları atarken yapılan konuşmalarda ‘ölümlerin son bulması için diyalog ve müzakerelerin önemine’ işaret edildi. Gerillanın Çukurca eylemleri sonrasında TC ordu güçleri Zap ve Metina’ya düzenlediği hava saldırılarının ardından güney sınırına onlarca konvoy eşliğinde asker sevkiyatı yaparak askeri hareketliliğini art-

tırdı. Devam eden operasyonlarda Şırnak’ın Bestler-Dereler bölgesinde yaşanan çatışmalarda 10’un üzerinde HPG gerillasının yaşamını yitirdiği ve 2 askerin de öldüğü öğrenildi. Kışın ağır geçtiği ve kar kalınlığının 1.5 metreyi bulduğu koşullarda yaşanan çatışmaların önümüzdeki günlerde de daha yoğun bir şekilde devam edeceği gözüküyor. 23’üncü Jandarma Sınır Tümen Komutanlığı’na bağlı hava ve kara unsurlarının kullanıldığı saldırılarda yaşamını yitiren gerillaların cenazeleri kitlesel katılımlarla defn ediliyor.

07

Saldırının adı KCK operasyonları “KCK operasyonları” adı altında sisteme muhlif olan herkes gözaltına alınıp, tutuklanıyor. Son dalgada hedefte sendikacılar ve sanatçılar vardı İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcısı Bilal Bayraktar ve Sadrettin Sarıkaya’nın talimatıyla MİT müsteşarının da aralarında bulunduğu 5 istihbaratçıya yakalama-soruşturma izni veren ve “KCK operasyonu”nun düğmesine basan savcı Sarıkaya, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararıyla görevden el çektirildi. Sonrasında başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere onlarca ilde sindirme-yıldırma operasyonu gerçekleştirildi. Operasyonun bu defaki hedefi KESK ve KESK’e bağlı Tüm Bel Sen, SES gibi sendikalar ve üyeleri oldu.

5 Sendikacı tutuklandı “KCK operasyonları” adı altında sürdürülen baskınlarda yaşanan gözaltı terörü sonrası mahkemeye çıkarılan Kürt siyasetçileriyle sendika yöneticileri tutuklandı. 13 Şubat sabahı çeşitli illerde yapılan baskınlarla İstanbul’da gözaltına alınan 49 kişiden 5’i tutuklandı. Beşiktaş’ta bulunan İstanbul Adliyesi’nde savcılık ifadelerinin ardından 35 kişi serbest bırakılırken tutuklanmaları istemiyle nöbetçi İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk edilen 14 kişiden 5’inin tutuklanmasına karar verildi. Serbest bırakılanlar arasında yönetmen Mizgin Müjde Arslan ve fotoğraf sanatçısı Mehmet Özer de bulunuyor.

KESK’li kadınlar tutuklandı Ankara’da ise KESK, SES ve Tüm Bel-Sen Genel Merkezi’ne yapılan baskınlar sonucu gözaltına alınan 14 kadın sendika yöneticisinden 9’u “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla tutuklandı. Nöbetçi mahkemeye sevk edilen 14 KESK’liden KESK eski Kadın Sekreteri Songül Morsümbül, BES üyesi Leman Kiraz, Eğitim Sen Ankara Şube Üyesi Meral Hız, Eğitim Sen Ankara Şube üyesi Nezahat Aslan ve SES Eğitim Sen 2 Nolu Şube üyesi Şefika Şimşek tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. KESK Kadın Sekreteri Canan Çalağan, Eğitim Sen 1 Nolu Şube üyesi Hatice Beydilli, SES Ankara Şube Kadın Sekreteri Nurşat Yeşil, KESK eski yöneticisi Belkıs Yurtsever, Tüm Bel-Sen Kadın Sekreteri Güler Elveren, SES Kadın Sekreteri Bedriye Yorgun, Eğitim Sen 1 Nolu Şube üyesi Evrim Oğraş, SES Ankara Şube Yöneticisi Hülya Mendilligil, Eğitim Sen 2 Nolu Şube Kadın Sekreteri Güldane Erdoğan ise, “örgüt üyesi olmak” suçlamasıyla tutuklanarak hapishaneye gönderildi.

Adliye önünde protesto Ankara Adliye Sarayı önünde sabahın erken saatlerinden itibaren gözaltına alınan kişilere destek vermek üzere bekleyen KESK Genel Başkanı Lami Özgen, KESK Genel Sekreteri İsmail Hakkı Tombul, Tüm Bel-Sen Genel Başkanı Vicdan Baykara, Genel Sekreter İzzettin Alpergin ile KESK’e bağlı diğer sendikaların yöneticileri ve üyeleri, mahkemenin kararını “Baskılar bizi yıldıramaz” sloganlarıyla protesto etti.

Antep’te 10 kişi tutuklandı 16 Şubat’ta Diyarbakır Adliyesi’ne çıkarılanlardan aralarında DİHA Diyarbakır muhabiri İsmet Mikailoğulları’nın da bulunduğu 33 kişi savcılık ifadelerinin ardından, 3 kişi ise sevk edildikleri nöbetçi mahkeme tarafından serbest bırakıldı. İzmir’de gözaltına alınan 10 kişi ise serbest bırakılırken, Antep’te gözaltına alınan 10 kişi çıkarıldıkları mahkeme tarafından tutuklandı.


8-9_Layout 2 2/20/12 8:38 AM Page 1

08 emek haber

Halkın Günlüğü 20-29 ŞUBAT 2012

DİSK Genel Kurulu

DİSK’in 14. Olağan Genel Kurulu, 10-11-12 Şubat tarihlerinde; Beşiktaş Akaretler’de bulunan Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde yapıldı. Üç gün süren genel kurulun ardından DİSK Genel Başkanlığı’na Genel-İş Başkanı Erol Ekici, Genel Sekreterliğe ise Birleşik Metal İş Başkanı Adnan Serdaroğlu seçildi

Geçtiğimiz günlerde DİSK 14. Genel Kurulu’nu tamamladı. Her yönüyle sancılı bir süreçten geçtiğimiz bir dönemde elbette ki emek cephesinin durumunun ne olduğu ve sürece ne kadar hazırlıklı olduğu önemsenmektedir. Ve birçok kesim de DİSK’in bu Genel Kurulu’nu önemsemiş ve takip etmiştir. Daha önce Türk-İş Genel Kurulu ve Türk-İş içindeki muhalefetin sürece müdahalesi devrimci-demokratik kamuoyu tarafından önemle takip edilmişti. Özellikle son dönemde artan siyasi operasyonların sendikacıları da hedef almasıyla birlikte emek cephesinin sürece ne şekilde müdahale edeciğinin veya böyle bir perspektifinin olup olmadığının önemi daha bir artmıştır. Siyasal bir mücadeleyi organize edecek odaklar elbette ki bu örgütler değildir. Sorumluluğu sendikalara yükleyerek bir eleştiride bulunmak bilimsel bir yaklaşım olmaz. Siyasal öznelerin zayıflığı veya emek örgütlerindeki zaaflı yaklaşımları ayrı bir tartışmanın konusudur. Fakat doğru bir sendikal perspektifin icra edilebilmesi de ancak sınıf perspektifli bir mücadele anlayışının benimsenmesiyle mümkündür. Bu da sınıf partisinin bu alanlara ne kadar öncülük ettiği veya edebildiğiyle doğrudan ilgili bir meseledir. Fakat yine de son yaşanan sürece ilişkin sınıfsal bakış açımız dahilinde bir değerlendirme yapmayı zorunlu görüyoruz.

Siyasal operasyonlar, emek cephesi ve hak kayıpları Şurası açıktır ki toplumsal muhalefete yönelik yapılan her saldırı emek cephesini doğrudan ilgilendirir. Hele bu saldırılar sınıfın öz örgütlerine yönelmişse orada artık tartışma götürmez bir gerçek vardır ki, yeterli bir karşı koyuş sağlanamazsa sonraki süreçlerde birçok hakkımız da egemenlerin insafına bırakılmış demektir. Ülkemizde son süreçte artan siyasal

operasyonların son dalgası sendikaları hedef aldı. Daha önce de birçok sendika aktivisti gözaltına alınmış ve tutuklanmıştı. Şu an onlarcası da hapishanelerde bulunuyor. Hem KCK adı altında yürütülen hem de diğer devrimci öznelere yönelen saldırıların asıl amacı bu dinamikleri tasfiye etme çabasıdır. Son dönemde Ortadoğu’daki gelişmelerle birlikte bu saldırıların önemi bir kat daha artmaktadır. Ortadoğu’daki gelişmelerden bağımsız düşünülemeyecek Kürt dinamiği, sadece ülkemiz egemenlerinin değil emperyalist efendilerin de işine gelmemektedir. Bu açıdan devrimci dinamiğini koruyan veya o potansiyelde bir siyasal öznenin geleceğin Ortadoğu’su için ne kadar tehlikeli olduğunun farkındadırlar. En belirleyici nokta da tüm güçleri kendilerinin kontrolüne almak istemeleridir. Direnenleri de yok etmeye çalışmaktadırlar. Ve eğer bir uzlaşı olacaksa da bu koşullarda bir uzlaşıyı istemektedirler. Bu açıdan yürütülen tüm siyasi ve ekonomik saldırılar noktasında biz Türkiye-Kuzey Kürdistan emekçileri doğrudan muhatabız ve bu saldırılara karşı ortak tavır takınmalıyız. Evet, egemenler hayâsızca en dokunulmaz denilen haklarımıza dokunmaya başladılar. Avucumuzda ne kalır bilinmez. Ancak

bunu belirleyecek tek kuvvet varsa bu da halkın örgütlü mücadelesidir. Türk egemen sınıfları emek cephesine yönelik kapsamlı saldırılarını sürdürmektedirler. Ulusal İstihdam Stratejisi(UİS)’yle kapsamlı ve planlı bir çalışmaya döktükleri saldırılarını bir bir uygulamaya çalışıyorlar. UİS bundan önce yapılan düzenlemelerin ve bundan sonra yapılacak düzenlemelerin mantığının ve amacının ne olduğunu net bir şekilde ifade etmektedir. Emek pazarının tamamen esnekleştirilmesi egemenlerin en temel hedeflerindendir. Bu hem güvencesizlik hem de örgütsüzlük demektir. Patronlar açısından da alabildiğine özgürlük demektir. İşçilerin haklarını ne yasal anlamda koruyan bir düzenleme istiyorlar ne de kendi güçleriyle örgütlenerek sürece müdahale etmelerini istiyorlar. Son yıllarda yapılan düzenlemeler iki önemli sonucu beraberinde getirdi. Bunlardan biri özellikle taşeronluk sistemiyle ülkemizde emek pazarı önemli oranda esnekleştirilerek güvencesizlik yaygınlaştırıldı. Kamu emekçileri hariç kayıtlı iş gücünün aşağı yukarı yüzde 30’u, yani üç milyona yakın kişi taşeron şirketlerin güvencesiz çalışanı durumundadır(önemli bir işçi potansiyeli olan enformel sektör hariç). Diğer önemli sonuç da işçilerin ör-

gütlenmesinin önüne geçilmesidir. Son yıllarda sendikalar önemli oranlarda üyelerini kaybettiler. Mevcut sendikalar yasası ve değişecek olan haliyle işçilerin önemli bir bölümü sendikalara üye olabilme hakkına sahip değillerdir. Önümüzdeki dönemde Ulusal İstihdam Strateji’sinde yer alan kıdem tazminatı, bölgesel asgari ücret, esnek çalışma biçimleriyle birlikte bu süreç daha da zorlaşacaktır.

DİSK, süreci karşılayabilir mi? DİSK tarihi önemli mücadele deneyimleriyle doludur. Özellikle 80 öncesi süreçte önemli işçi direnişlerine, grevlere ve eylemlere öncülük etmiştir. Bu yönüyle de işçilerin örgütlenme merkezi haline gelmiş ve egemenlerin saldırılarına hedef olmuştur. Üyeleri, başkanları sokak ortasında infaz edilmiş, 12 Eylül faşizminin mahkemelerinde 1477 üyesi yargılanmış, 78’i hakkında idam cezası istenmiştir. Bunun yanında birçok noktada da eksikler barındırıyordu. Kimi zaman işçilerin mücadelesinin gerisine düşerek işçileri frenlemeye çalışıyordu. Yine CHP ile kurduğu ilişkinin kökeni 12 Mart sonrasına denk gelmektedir. Bu dönemde DİSK’in ve genel olarak halk muhalefetinin bu kadar etkili olması-

Sendikalı oldukları için işten çıkartılan 45 İzmir, Çiğli Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Billur Tuz fabrikasından sendikalı oldukları için işten çıkarılan 45 taşeron işçisi direnişini sürdürüyor İzmir Çiğli’de Kurulu olan Billur Tuz fabrikası işçileri, patronun kendilerini ‘yeni

yıl hediyesi’ olarak işten attığı günden bu yana baskılara, soğuğa, rağmen, geri adım atmadan diriniyorlar.

bölümünde çalışan, sendikalı işçilerden altısı kadın 45 işçiyi, 2 Ocak’ta işten çıkardı.

Üç taşeron firmanın bulunduğu fabrikada taşeron işçiler, yedi ay önce ağır çalışma koşullarına karşı Tek Gıda İş Sendikası’nda örgütlenmeye başladı. İş yerinde yaşanan örgütlenme üzerine patron, tuz yıkama, paketleme ve ambalaj

İşten çıkarıldıkları 2 Ocak’tan itibaren kesintisiz sürdürülen direnişte kararlı olan işçiler tüm zorluklara rağmen zafer elde edene kadar fabrika önünden ayrılmayacaklarını belirtti. Adeta fabrika kenti olan sanayi bölgesinde uzun za-


8-9_Layout 2 2/20/12 8:38 AM Page 2

emek 09

20-29 ŞUBAT 2012 Halkın Günlüğü

u ve sonrası

nın nedenlerinin başında uluslararası konjonktürde ezilenler lehine bir rüzgarın esmesidir. Buna paralel ülke içinde önemli devrimci dinamikler boy verip gelişmekteydiler. Bu da işçilere güven veriyor ve daha fazla hak arama mücadelesiyle örgütlenmeye ve mücadele etmelerini sağlıyorlar. Esas olarak da gelişen bir sınıf mücadelesi dinamiği mevcuttu. İşçiler genel olarak haklarını savunmak için değil hak almak için mücadele ediyorlardı. Bu da DİSK’e önemli olanaklar sağlıyordu. Yine dönemin önemli özelliklerinden biri de emek piyasası göreceli olarak da olsa esnek değildi. Dünya genelinde Keynesyen ekonomi politikaları uygulanıyordu ve sosyal devlet anlayışı hakimdi. Üretim parçalanıp dağılmadığı, fason üretim olmadığı ve en önemlisi de esnek çalışma şekilleri olmadığı için büyük işçi kitleleri bir arada çalışıyor ve bu durum önemli bir örgütlenme imkanı sağlıyordu. Ancak seksenli yıllara gelindiğinde sadece ülkemizde değil dünya konjonktüründe bir değişim yaşandı. Neo-liberalizm başta ekonomi olmak üzere tüm toplumsal yapıyı belirleyen hakim anlayış haline geldi. Yukarıdaki ifadelere paralel olarak sürecin öne çıkan yönlerini şu şekilde ifade edebiliriz: -Dünya genelinde işçi sınıfı aleyhine bir rüzgar esmeye başladı (Bunun en önemli nedeni sosyalist dünyadaki geriye dönüşlerdi) -Ülke içinde devrimci özneler önemli oranda güç

kaybettiler. Doksanlı yıllarda önemli bir ivme yakalansa da sonrasında tekrar gerilemeye başladı. -Üretim parçalanıp fabrikalar küçüldü. Hatta işletmeler, işin her bir parçasını başka bir yere vererek işçilerin aynı çatı altında bir araya gelmelerini zorlaştırdılar. -En önemlisi de emek pazarını esnekleştirdiler ve patronlar için sınırsız sömürünün önünü açtılar. -Bu süreçte işçi sınıfı haklarını kaybetmekte ve esas olarak da haklarını koruma mücadelesi vermektedir. Satır başlarıyla verdiğimiz tüm bu değişimler yeni sürecin sendikal mücadelesinin de değişmek zorunda olduğunu göstermektedir. Hem örgütlenme şekli ve araçları hem de mücadele anlayışını sürece uygun belirlemeyen hiçbir sendika ve konfederasyon ayakta kalamaz. Başa dönersek DİSK’in 14. Genel Kurulu böylesi kritik bir dönemde gerçekleştirildi. Hem de tüm iş kollarında yetkiyi kaybettiği bir döneme denk geldi. En önemlisi DİSK mevcut haliyle, bırakalım ülkemizdeki tüm işçilerin, kendi üyesi olan işçilerin bile haklarını koruyamaz bir duruma gelmişti. Yıllardır yetmişli yıllardaki mücadelelerin hikayelerini anlatıp övünenler, doksanlı ve özellikle iki binli yıllarda bir tek önemli direniş gösteremiyorlar (Taksim direnişi önemli oranda devrimcilerin iradesiyle örüldü). DİSK Genel Kurulu tüm bunlara çözüm bulmaktan ziyade aylar öncesinden başlayan ve Genel Kurul öncesinde kesinleşen seçimlere takıldı. Söz alan birçok delege mevcut durumu tahlil etti, hak kayıplarından ve yaklaşan tehlikeden bahsetti. Ancak çözüm noktasında ciddi bir irade ortaya çıkmadı. Mevcut bürokratik yapıyla, paran kadar delege anlayışının en önemlisi de tabanı edilgenleştiren delege sisteminin varlığıyla önümüzdeki sürece müdahale etmesi zor görünüyor. Güvencesizlik artık toplumsal bir olgu haline gelmişken sendika konfederasyonlarının gözlerini kulaklarını kapamaları süreci olumsuz etkilemektedir. Sendikalar yasası bu alanı örgütsüz bırakmaktadır. Ancak yasal sınırlar mücadeleyle birçok kez aşıldı. Unutmayalım ki yasalar güçler dengesine göre esneyip daralır. Tüm olumsuzluğuna rağmen DİSK Genel Kurulu’nda dikkat çeken iki noktaya değinmekte fayda var. Birincisi aidat ödentisi alamadığı ve konfederasyona aidat ödeyemediği için Genel Kurul’a iki delegeyle katılan, üyelerinin büyük bir çoğunluğu taşeron sağlık işçisi olan Dev Sağlık-İş Başkanı Arzu Çerkezoğlu’un ilk turda 198, ikinci turda ise 166 oy alması oldu. Her şeye rağmen delegelerin beklentileri ve istekleri DİSK’in bu alana yönelik somut politikalarının olmasıdır. İkincisi ve en manidar olanı Genel Kurul’un tüm cansızlığına ve ruhsuzluğuna tek hareket katan dinamiğin ise Maltepe Belediyesi’nin işten attığı ve uzun zamandır direnen taşeron işçilerinin CHP liderini protesto etmeleriydi.

Billur Tuz işçisinin direnişi sürüyor mandır grev görmemiş olan diğer işçilerin ilgisini çeken çadırlı direniş, bölgedeki 47 bine yakın örgütsüz işçinin de umudu olmuş durumda. Fabrikadaki çalışma koşullarını anlatan işçilerin ifadesine göre; fabrikada stok yeterli olduğunda, işveren 10, 15 günlük ücretsiz izin veriyor. Zaten 630 lira olan maaşımız daha da azalıyor. Ya da iş yoğunluğu olduğu zamanlarda sana danışmadan zorunlu mesai koyuyor. İtiraz ettiğinde ise işçileri işten çı-

Belediye işçileri Ankara yolunda Yaklaşık iki aydır Maltepe Belediyesi önünde direnişte olan taşeron işçileri, belediye önünde yaptıkları basın açıklaması sonrası Ankara yürüyüşlerini başlattı Belediye önünde bir araya gelen direnişteki işçiler, 18 Şubat’tan itibaren başlattıkları eylem takviminin ilk adımını atarak Ankara yürüyüşünü başlattılar. İşçiler yürüyüş güzergahında bulunan çeşitli il ve ilçelere uğrayarak basın açıklamaları ve eylemler yapacaklar. Demokratik Haklar Federasyonu’nun da aralarında bulunduğu devrimci-demokratik kurumların destek verdiği eylemde, direnişteki işçiler adına belediye önünde bir basın açıklaması yapıldı.

Ankara’ya yürüyoruz “İşimiz aşımız alın terimiz için Ankara’ya yürüyoruz” pankartı açan işçiler, “Kar boran fırtına bekle bizi Ankara” , “Zafer direnen emekçinin olacak” , “ Baskılar bizi yıldıramaz” , “Mustafa Zengin işçiler fakir” sloganlarını atarak basın açıklaması yaptı. Yapılan açıklamada taşeron sisteminin kölece yaşam koşullarına karşı örgütlendiklerini ifade eden işçiler, sendikalı olmak ve insanca yaşamak için mücadele ettikleri için işten atıldıklarını belirtti.

karmakla tehdit ediliyorlar

Taşeron sistemi köleliktir

Örgütlenme sürecini anlatan işçiler, mesai saatlerinde tuvalete gidemediklerini ve arkadaşlarıyla konuşmalarının yasak oldugunu ifade etteler. Zaten hızlı çalışan makineleri, iş yoğunluğu olduğunda hızını daha da arttırıyorlar. 2006’da yönetim değişti; 20 liralık erzak yardımını bile kestiler. Maaşları zaten zamanında alamıyoruz. Çok ağır çalışma koşullarına karşılık sendikalı olduklarını belirttiler.

Basın açıklamasında şu ifadeler kullanıldı: “Maltepe Belediyesi önünde yakmış olduğumuz bu direniş ateşi sadece Maltepe Belediyesi’nde çalışan taşeron işçilerin sorunlarını dile getirmekle kalmıyor, bütün taşeron işçilerin sorunlarını ve taleple-

rini ortaya koyuyor. Tam da bu sebeple bizler hem kendi sorunlarımızın çözümü için, hem de taşeron işçilerinin yaşadığı bütün sorunlara dikkat çekmek için Ankara’ya bir yürüyüş gerçekleştiriyoruz. Buradan startını vereceğimiz yürüyüşün ardından, Tuzla Tersanelerinde, Gebze’de, Dilovası’nda, İzmit’te basın açıklamaları gerçekleştirerek 2 Mart’ta Ankara’ya ulaşmayı planlıyoruz. Güzergah boyunca yapacağımız açıklamalarda, o bölgede yaşanan süreçlere dikkat çekeceğiz. Tuzla’da iş cinayetlerini ve kuralsız çalışmayı, Gebze’de kadın cinayetlerini ve tacizleri, Dilovası’nda işçi güvenliği, işçi sağlığı ve çevre sorununu, İzmit’te özelleştirmeleri ve sendikasızlaştırmaları bir kez daha gündeme getireceğiz. Ankara’da CHP Genel Merkezi’nin önüne giderek ‘Taşeronluk 21.yüzyılın kölelik rejimidir...’ diyen CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na, bir kez daha sözlerini hatırlatacağız. Aynı zamanda TBMM’ye giderek taşeronluk sisteminden kaynaklı yaşamış olduğumuz sorunları bir dosya halinde mecliste grubu bulunan partilere (AKP, CHP, BDP, MHP) vererek, mecliste önerge vermelerini talep edeceğiz. Ankara eylemi, bizim son eylemimiz olmayacak, taşeronluk sisteminin tartışılması ve meclisin gündemine taşımak için gerçekleştireceğimiz sembolik bir yürüyüş olacaktır. Ankara yürüyüşü esnasında İstanbul’da çeşitli eylemlerimiz olacak. Direniş bizim için yeni başlamaktadır. Maltepe Belediye Başkanı Mustafa Zengin, haklı olan taleplerimizi karşılayana kadar direnişimiz devam edecektir.”


10-11_Layout 2 2/20/12 8:43 AM Page 1

10 emek haber

‘Haritadan kendine yer

beğen’

Anadolu Ajansı, TGS üyelerinden zorla imza toplayıp, sendikayı olağanüstü genel kurula götürmeye çalışıyor Geçtiğimiz günlerde Anadolu Ajansı(AA)’nda çalışan 465 Türkiye Gazetecilik Sendikası (TGS) üyesinin mevcut sendika yönetimini olağanüstü genel kurulu toplamaya çağırmasının ardından, mevcut TGS yönetimi AA yönetiminin çalışanlardan zorla ve tehditle imza topladığını ifade etti. Yaşanan gelişmelerle ilgili TGS bir açıklama yaptı. TGS, AA yönetimi TGS’yi baskıyla tasfiye edemeyince yönetimi ele geçirme stratejisi izlemeye başladığını açıkladı. Konuyla ilgili yapılan açıklamada şu ifadeler yer aldı: “Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın Olağanüstü Genel Kurulu’nu toplamasına, sendika ana tüzüğü hükümlerine uygun olarak ancak delegelerinin ve üyelerinin özgür iradeleriyle karar verilebilir. Bu yönde üyelerimize baskı yapılması ve sendikamıza talimat verilmesi, açıkça suç teşkil ettiği gibi, “siyasi iradenin tercihiyle” atanmış olan AA işvereninin vazifesi de değildir.

AA’da keyfi uygulamalar Toplu İş Sözleşmesi imzaladığımız ve kurumsal olarak örgütlü olduğumuz Anadolu Ajansı işyerinde 3 Ağustos 2011 tarihinde yeni genel müdürün göreve getirilmesiyle başlayan keyfi uygulamalar, hak ve hukuk tanımayan baskılar, tahammül edilemez boyutlara ulaşmıştır. Akıl almaz tutumuyla sınırları zorlayan Anadolu Ajansı yönetiminin, çalışanların haklarını ayaklar altına almasını, bağlı olduğu siyasi iktidar da kayıtsızca izlemektedir. AA: Saflarınızı belirleyin İşveren temsilcileri, çalışanlardan ‘Sendika ile AA yönetimi arasında saflarını belirlemelerini’ isteyerek, üyelerimizi ‘işten atmakla’ ve ‘haritadan yer beğenmekle’ tehdit edebilmişlerdir. Kanunları hiçe sayan AA işvereni, sendikal kadrolarımızı bile açıkça tehdit edebilme cüretini gösterebilmiştir. Baskı ve tehditlerin talimatını veren ve buna aracılık eden sorumlular hakkında sendikamızın gerekli yasal girişimleri başlatması kaçınılmazdır. Basın özgürlüğü kampanyasındaki katkılarıyla ve sendikal mücadele içindeki tutumuyla, çağdaş anlamda meslek ve sınıf örgütü olmanın gereğini yerine getiren Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın varlığından rahatsızlık duyan çevrelerin, Anadolu Ajansı işyerindeki sendikal örgütlülüğümüz üzerinden yıpratma kampanyası yürüttüğü son derece açıktır.”

Halkın Günlüğü 20-29 ŞUBAT 2012

Hey Tekstil’de

‘TBMM Üstün Hizmet Ödüllü’ alan Hey Tekstil A.Ş. patronu Aynur Bektaş, aldığı ödülün hakkını vererek 9 Şubat günü haklarını arayan 420 işçiyi işten attı. İşten atılan işçiler iş yeri önünde direniş başlattı

Hey Tekstil A.Ş Anadolu’da yatırım seferberliği adı altına “ekonomik açılım” yaparak birçok ilde açtığı fabrikaları “kapattığını” söyleyerek binlerce işçiyi kapı dışarı etti. Hey Tekstil ve bu isimde çok sayıda fabrika zincirinin sahibi Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Kadın Girişimciler Kurulu Başkanı Aynur Bektaş, bugüne kadar “üstün hizmet”lerinden dolayı devletten çok sayıda hizmet ödülü aldı. Bektaş’ın yükselişinin mimarları ise yıllarca emek sömürüsüne maruz kalan ve bugün hiçbir açıklama yapılmadan kapı önüne konulan işçiler. Mahmutbey’de kurulu olan Hey Tekstil’de çalışan işçiler, 2008 yılından beri patron tarafından hiçbir hakkı verilmeyerek, kölece sömürü koşullarında çalışmaya zorlandılar. Son üç yıldır gecikmeli ve parça parça elden 100-150 TL maaşları ödenen ve son üç aydır hiç maaşlarını alamayan Hey Tekstil işçilerinin, zam, kıdem, ihbar tazminatları, ikramiyeleri de verilmezken, işveren tarafından posta yoluyla çıkışları verilerek 9 Şubat’ta işten atıldılar. 1000’in üzerinde işçi çalıştıran Hey Tekstil’de işçi sayısı 400’e düşerken patron az sayıda işçiye çok iş yaptırma politikasını hayata geçirmeye çalıştı. İşçilerin örgütlenmesini ve hak arama mücadelesini bastırmak için çevik kuvvet ve zırhlı polis araçlarını (akrepleri) da sürekli fabrika önünde tutuyor. En başından itibaren yavaş yavaş içeriden başlayan direnişle makineleri kapatarak üretimi durduran işçiler patron tarafından tehdit edilmiş, patronun “kendi irademe dayalı haklarımı feshediyorum” diye ifade edilen anlaşmalı işten çıkartılma politikasını da zor kullanlarak uygulamak istemiştir.

Gerekçe gösterilmeden işten atıldık Bir gecede işten atılan işçiler, haklarını almak için fabrika önünde direnişe başladı. Başlattıkları direniş üzerine kısa söyleşiler gerçekleştirdiğimiz Hey Tekstil A.Ş işçileri, işçilerden çoğunluğunun posta yoluyla kendilerine gelen ve üzerinde hiçbir imza, kaşe, mühür ve şirket ismi olmayan bir belgeyle hukuksuz bir şekilde işten çıkarıldıklarını açıkladılar. Taraflarına gönderilen belgelerin hiçbir geçerliliği olmadığını firma yönetimine tepki göstererek ifade eden işçileri, tepkisi üzerine Hey Tekstil A.Ş. yöneticileri belgeler üzerinde düzenleme yaparak 3 günlük ücretli izne çıkardı. 9 Şubat’ta ücretli izne çıkarıldıklarını, iş başı yaptıkları 13 Şubat’ta ise geri döndüklerinde muhasebe müdürü ve güvenlikçiler tarafından fabrikaya alınmadıklarını belirten işçiler, hiçbir gerekçe gösterilmeden 420 işçinin işine son verildiğini ifade etti.

İş var, işçinde var İşçileri çalıştırmamak için, işveren tarafından normalden çok az bir işin önlerine koyulduğunu ifade eden işçiler, işin başka atölyelere gönderildiğini söyledilir. Aynı zamanda üretim yok diyen patronun, işçilerin haklarını vermeyerek günlük yevmiyeyle beşka işçiler getirdiğine ve üretime devam ettiğine dikkat çektiler.

Emeğimiz yok sayıldı Hey Tekstil A.Ş. 60 kişilik bir atölyeyken kendi emeklerinin üzerinden büyüdüğünü de aktaran işçiler, bugün Hey Tekstilin A.Ş.’nin Çerkeş, Batman, Tosya, Çankırı, Bursa gibi birçok il ve ilçede şubelerinin kurulduğunu aktardılar. İş daralması bahanesiyle işten atıldıklarını ifade eden işçiler ama depolarında üretim yapılacak maddelerin hala bulunduğunu açıkladılar.

İşten atılan işçiler: Mahkeme Bir yılı aşkın süredir Gazi Devlet Hastanesi önünde direnen taşeron işçiler, işe iade davasını kazandı Samsun Gazi Devlet Hastanesi önünde 26 Ocak 2011’den bu yana direnişlerini sürdüren taşeron işçilerin işe iade talebiyle açtığı davada mahkeme işçilerin, “asıl işverene iade edilmesi”ne karar verdi. Dev Sağlık-İş, yetkili kurumlara mahkeme kararını yerine getirmeye çağırdı.


10-11_Layout 2 2/20/12 8:43 AM Page 2

20-29 ŞUBAT 2012 Halkın Günlüğü

direniş

11

Kadınlar: Hakarete uğruyorduk Hey Tekstil A.Ş.’de çalışan kadın işçiler; Fabrikanın güvenlik sorumlusu tarafından da sık sık hakarete ve tehditlere maruz kaldıklarını ifade ederlerken, güvenlik sorumlusunun fabrikada Aydın ismiyle geçindiğini, ama aslında gerçek adının Adil Can olduğunu, bu kişinin, kadınların, su içmesine, lavaboya gitmesine karıştığını, çalışan yaşlı kadınlara bağırarak hakaret ettiğini açıklarken, güvenliğin içeride hiçbir şeye karışma hakkı olmamasına rağmen, çalışma ve lavabo dakikalarını bile tuttuğunu belirttiler.

Bizler haklarımızı istiyoruz Bizler çalışan işçi kadınlarız, sabahlara kadar üretiyorduk. Mesailere kalıyorduk. Ama haklarımız içeride kaldı. Haklarını alana kadar eylemlerine devam

edeceklerini ifade eden kadınla, kadınlarımız sömürülmesin, emekli yaşının indirilmesini istiyoruz dediyir. Kadın işçiler hiçbir alanda şiddet görmek istediklerini ve özgürlüklerini ellerine almak istediklirini ifade ittiler.

Ödül geri alınsın Hey Tekstil A,Ş, patronu Aynur Bektaş, bizlere kreşi, sosyal hakları, güvenceyi, insanca çalışmayı ve yaşamı çok görüyor diye belirten kadınlar, Aynur Bektaş’ın Kadın Girişimciler Derneği yöneticisi olduğunu belirttiler. Kadın işçiler “TBMM Üstün Hizmet Ödüllü Aynur Bektaş”ın hamile ve engelli işçileri bu kış günlerinde de sokağa atarak işsiz bıraktığını belirttiler ve Bektaş’a verilen ödülün geri alınmasını istediler.

kararı uygulansın Samsun 3. İş Mahkemesi’nde görülen işe iade davası 17 Şubat günü sonuçlandı. Mahkeme, Dev Sağlık-İş Samsun Temsilcisi Yüksel Arslan, Dev Sağlık-İş üyeleri Songül Akın ve Kadriye Esra Savaşlı’nın sendikal nedenle işten atıldıklarına ve işçilerin asıl işverenin işçileri olarak işlerine iade edilmesine karar verdi. Mahkeme kararı sonrası açıklama yapan Dev Sağlık-İş Sendikası, Samsun Devlet Hastanesi yönetimini, Samsun İl

Sağlık Müdürlüğü’nü ve Sağlık Bakanlığı’nı İş Mahkemesi’nin verdiği kararı uygulamaya, sendika üyesi işçileri işe geri almaya çağırdı Anayasal haklarını kullanarak sendikaya üye olan işçiler, 361 gündür Samsun Gazi Devlet Hastanesi bahçesinde kurdukları çadırda direniyor. 26 Ocak 2011’den beri direnen işçiler sayısız kez özel güvenlik ve polisin saldırılarına maruz kamıştı.

GENÇ YORUM

≫ sinan çakıroğlu

KAHROLSUN TEKELCİ AB DİKTATÖRLÜĞÜ irbiri ardına sarsılmaya başlayan “statik” büyüme trendlerinin, dünyadaki mali buhranın bir sonucu olduğunu çeşitli yazılarımızda dile getirmiştik. ‘Geçti’ denilen krizin “masumane” istemlere rağmen 2012 yılı, uluslararası sermayedar Soros’un dahi dile getirdiği gibi, daha da derinleşeceği açıkça ortada. Yunanistan’da bitmek bilmeyen gösteriler, AB ve IMF’den yardım karşılığında almayı kararlaştırdıkları ekonomik “önlemler” sonucunda ‘niteli’ zorlayabilecek bir potansiyel aşamasına gelmiştir. Evet, yüzyılımızın ilk çeyreğinde ‘nitel’ değişiklikleri gerçekleştirip, dünya devrimini ilerletmek için objektif koşulların potansiyel gücünü daha güçlü barındırmaktadır.

B

Bir AB bloğu ülkesi olan Yunanistan’ın ekonomik buhranı 2008 önceline dayanmakla birlikte, 2009 yılı başlangıcıyla, kırmızı alarm vermiştir. “Ekonomi Hükümetleri” kurmaya yönelik tartışmalarında yürüttüğü birlik, özel görevlendirilmiş teknokratları uzun uzadıya düşünmüştür. Kriz masasının esas halkasını oluşturan Yunanistan, İspanya ve Portekiz, AB’nin geleceği açısından büyük yer işgal etmektedirler. 300 Milyar euronun üzerinde dış borcu olan Yunanistan’ın, alacaklılarının başında Almanya ve Fransa geldiği bilinmektedir. 75 milyar euro alacaklı olan Almanya ve 43 milyon euro ile Fransa’nın, Yunanistan’ın iflas etmesi sonucunda, zaten kendilerini de dar boğaza çeken krizin büyük özneleri olması an meselesine dönüşecektir. Fransa’nın resesyon ilan ettiği ve Almanya’nın gücünü muhafaza edebilmek için yıllardır kısıtlama siyaseti izlediği görülmektedir. Yunanistan’ın iflas etmesi ya da AB gerici bloğunun ekonomik hükmünden ayrılması sonucunda, benzer tabloları kendi evlerinde yaşayacağı aşikârdır. Yunanistan’ın AB üyeliğinden çıkarılması ya da euro para biriminden çıkarılması, AB emperyalist bloğu için başvurulacak bir önlem olarak düşünülmektedir. Zaten siyasi birliğin bölünmüşlüğü, İtalya ve İngiltere’nin –ki özelde İngiltere’nin- birlik içerisinde farklı pozisyon izlemeler, birliğin ekonomik çöküntüsüyle birlikte, imajını zedeleyeceği ve uluslar arası ekonomide euro’nun prestiji düşürerek, ticari kayba yol açacağı tartışma götürmez bir gerçekliktir. Yunanistan’ın AB’den çıkarılması ya da euro birliğinde çıkarılması ihtimali, bağımlılık ilişkilerinin sona ereceği anlamına gelmez. Aksine, “reformların” radikal geçişi için bir dizi olanak da sunar. Böylece AB “demokrasisi”, “sosyal” devlet statüsü teşhir olmamış olur. Bir teknokratlar kabinesi, İtalya’dan sonra Yunanistan’da da aktüelliğini korumaktadır. Özel yetkili memurlar grubunu, ortaya çıkması siyasal keşmekeşliğin daha fazla derinleşmesine neden olacaktır. O yüzden, teknokratlar kabinesi son ihtimal olarak gözükmektedir. Düşün ki, Belçika’da 3 yıldan fazladır hükümet yok, seçim yok, sözde dolaylı yönetim yok. Ama kapitalizm her alanda ve her anlamıyla iktidarını koruyabilmektedir. Bu tablo bize şunu açıklamaktadır; Kapitalist sisteme hükmeden, halkın seçtiği “temsilcileri” değil, bir avuç sermayedardan başka bir şey değildir. Seçimler, anayasa, parlamento vd araçların hepsi, mevcut sistemin devamlılığı için garantör rolünü üstlenmektedir. Lenin yoldaşın özetlediği; ‘ezenlerin eskisi gibi yönetememesi, ezilenlerin eskisi gibi yönetilmek istememesi ve toplumun her bir yanına nüfuz etmiş mali buhran’ Yunanistan’da bayrak gibi sallanmaktadır. Halk kitlelerinin öfke seli dinmek bilmiyor. AB’nin,

*

ortaya çıkan tablonun karşısında tedirginliğe kapıldığı kesin. Ama başka kesin olan bir yan daha var ki, devrimci durumu ateşleyen, antagonist çelişkileri harmanlayan gerici kararların uygulanabilmesi, AB’nin başını çeken emperyalist güçler için hayat memat meselesidir. Emperyalist-kapitalist dünya gericiliğinin bu halkasında, nitel yani devrimsel değişimler için potansiyel olgunlaşmakta ve olgunlaşmaya devam etmektedir. Sintagma Meydanı başta olmak üzere, Yunanistan’ın birçok yerinden yükselen alevler buna ışık tutmaktadır. Ezilen kitlelerin devrimci dinamiği, parlamento sınırlarına dayanmış ve gerici güçlerin kolluk kuvvetleriyle çatışmayı göze almıştır. Eğer okuyucu, bu tabloyu Kızılay Meydanı ve Çankaya olarak tasavvur ederse, söylediklerimiz daha da berrak bir hal alacaktır. Yunanistan’daki devrimci durum ve ezilen kitlelerin öfke seli, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki gibi benzer yanlara sahiptir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da halkların devrimci dinamiğine önderlik edebilecek bir önderlik sorunu, Yunanistan açısından da aynı seviyede olmasa dahi gündem halindedir. Yunanistan’da anarşist, otonom ve devrimci grupların varlığı köklüdür. Yine Maoist cenaha yakın gruplar da söz konusudur. Geçmişte DEH çevresinde kenetlenmiş irili ufaklı örgütler de var. Ama tüm bu güçler oldukça dağınık ve kitlelere güven verecek etkide değiller. Bundan dolayıdır ki revizyonist-reformist, adından başka hiçbir şeyi komünist olmaya komünist partisinin, ‘erken seçim oluncaya kadar eylemlere devam’ çağrısı vücut bulmaktadır. Hâlbuki yapılması gereken, zaten parlamenter sisteme saldıran, parlamento kapılarında polisle çatışan halkı, onu yıkmak ve proleter dünya devrimi için şahlanışa koyulmaktır. Subjektif öğenin hazır olması sorunsalı gündemde olmasaydı, Yunanistan’da patlak verebilecek bir devrim, doğu Avrupa başta olmak üzere, Balkanlar ve TürkiyeKuzey Kürdistan’da büyük sarsıntılara neden olabilecek, proleter dünya devriminin yeni bir sayfası tekrardan aralanabilecekti. Ortadoğu kaynıyor! Afrika, Asya, Latin Amerika kaynıyor! “Refah” kapitalizmi kendi çürümüşlüğü altında inim inim inliyor. Devrimci dinamikler, son çeyrek yüzyılda hiç olgunlaşmadığı kadar olanak sunuyor. 1989 sonrasında, ampirik – ama sadece ampirik- olarak devrim hiç bu kadar reel olmamıştı. Devrimin subjektif güçleri, proleter dünya devrimi için oldukça zayıf durumda. Türkiye-Kuzey Kürdistan halkasında da benzer durum söz konusu. Hâkim sınıfların görece istikrar sağlamasına rağmen, devrimci durum halen gerçekliğini muhafaza etmektedir. Ne yazık ki komünist öncü de zayıflığını muhafaza etmektedir. Ama bu “muhafazakâr” çizgiden çıkabilecek dinamiğe sahip tek yapılanma – evet bir ikinci yapılanma değil tek yapılanma- Maoist Partidir! Bilimsel komünizm önderliğin, proleter dünya devrimini muzaffer kılmak için, Türkiye-Kuzey Kürdistan halkasının gerici sınıflarının defterini dürmek ve Asya’da Ortadoğu’ya, Balkanlar’dan Avrupa’ya uzana jeopolitik önemin avantajıyla, proleter devrimler için yeni bir sayfa açabiliriz. Yeni sayfayı açmaya, Halk Savaşı için kenetlenmeyle başlayalım. Yunan halkının söylediği ‘kahrolsun tekelci AB diktatörlüğü’ sloganını uygulamak için, devrimci savaşı bulunduğumuz her alanda harlandıralım. *Yunan halkının son eylemlerde kullandığı slogan


20-29 ŞUBAT 2012 Halkın Günlüğü

Devrimciler devrime Zorlukları yenmek, hatta “dayanılmaz” şeklinde abartıyla tarif edilen en büyük zorlukları yenmek hem mümkündür, hem de şarttır. Devrimci ve komünistler için görevdir öncelikle. Bunu söylemek siyasi düzey açısından en sıkıcı ve en zor olanıdır. Çünkü bu, devrimciliğin abc’sidir ve bunu birbirimize öğütlemek seviyenin düşme yansıması veya geriliğidir. Şu hataya genellikle ve sık sık düşülür; bir yanla ilgilenirken diğer yanı unutmak! Ya da klasik deyimiyle, “sola bakarken sağa düşmek”, tersinden “sağa bakarken solu gözden kaçırmak!” İşte bu, en yaygın yapılan hatalardandır. Dolayısıyla bu hataya karşı kendi kendini otokontrol biçiminde bir uyarıcılığı ve uyanıklığı işletmek önemlidir. Büyük bir tasfiyeci dalgalanmanın yaşandığını gözü-kulağı olan ve düşünebilen herkes bilir. Bu tasfiyeciliğin esasta karşı-devrimin geliştirdiği stratejik plan veya yürüttüğü emperyalist süreçle anlam kazandığı inkar edilemez bir doğrudur. Bu bakımdan devrimci cephenin mücadele dikkatini buna yöneltmesi ve yoğunluk merkezini buraya çevirerek strateji ve taktikler belirlemesi devrimin mantığına uygundur. Nitekim nitelikli devrimci cephe gücü oranında bu hedefte odaklanmış durumdadır da. Fakat bunu yaparken gözden kaçırdığı veya yeterince eğilmediği bir yan var. Şöyle ki, bu tasfiyeciliğin kendisine etkilerini tam olarak hesaplayamamış ve karşı önlemler almada zayıf kalmıştır. Yani, içe dönük ideolojik duruşu pekiştirme görevini zayıf bırakarak, tasfiyeciliğin çok daha sinsice kendisini vurduğunu fark edememiş ve gerekli önlemleri alamamıştır. İçinde peydahlanan birçok eğilimin tasfiyecilikle bütünleştiğini genel olarak görememiştir. Mesele şöyle irdelenmelidir: Emperyalist gericilik ile feodal-faşist sınıfların yapmak istediği nedir? Hedefledikleri şey, devrimin ayakları altındaki toprağı çekip alarak, bu devrimciliği düzen içine alıp yutmak değil midir? En özlü olarak, devrimi tasfiye etmek değil midir? Hiçbir kuşkuya yer yok ki öyledir. Devrimi ideolojik-siyasi-kültürel nitelikleriyle koflaştırıp, akabinde pasifize ettiği bu

Zorlu süreçlere göğüs gerilecektir

hasmını pratik sahada da sırtını yere getirerek ebedi istirahata çekmek istiyor… Eğer bunlar doğru ise (ki, doğrudur), o zaman devrim saflarındaki her gevşeme, her negatif eğilim, her geri tutum niyetinden bağımsız olarak karşı-devrimin tasfiye saldırısına hizmet eden anlam yüklenir. Bu devrimin de devrimcinin de kendisini inkar anlamına gelir. Bu durumda her şeye karşın devrimde ısrar etmek tek doğru devrimci tavırdır. nutmamalıyız ki, geriye doğru attığımız her adım karşı-devrimin ekmeğine yağ sürerek tasfiyeci emelini güçlendirir. Komünist ve devrimci yapılardaki çözülmenin, gevşekliğin, moralsizlik ve ruhsuzluğun bizzat tasfiyeciliğin başka bir türü olup, egemen sınıfların elindeki tasfiyeci süngerin vantuzları olarak içimize sirayet ettiği, maalesef devrimci yapıları sarstığı doğrudur. O halde düşmana karşı silahlandığımız gibi, içimizdeki yaralara da neşter vurup ideolojik savaşı geciktirmeden başlatmalıyız. Tasfiyeciliğe karşı devrime tutunmak elzemdir. Devrim tüm fedakarlıklara, en ağır bedellerin ödenmesine ve uğruna ölmesine değerdir. Zorlukları yenmek, hatta “dayanılmaz” şeklinde abartıyla tarif edilen en büyük zorlukları yenmek hem mümkündür, hem de şarttır. Devrimci ve komünistler için görevdir öncelikle. Bunu söylemek siyasi düzey açısından en sıkıcı ve en zor olanıdır. Çünkü bu, devrimciliğin abc’sidir ve bunu bir birimize öğütlemek seviyenin düşme yansıması veya geriliğidir. Yazık ki, tekrar etmek zorundayız. Her şey nesnel bir zeminin karşılığı ise, realiteyi görmek durumundayız. Gerçekliği yok sayarak onu düzeltemez veya onu küçümsemekle yetinemeyiz. Küçümse-

Koşullar ağır. Bu koşulları göğüslemek elbette sıradan bir iş değildir. Akıma karşı yüzme cüreti, keskin devrimci bilinç ve iki ayağı üzerinde sıkıca yere basarak yönünü tayin edebilen, en önemlisi de sağlam bir ideolojik dokuya sahip olmayı gerektirir. Koşulların esaretinden en az bu özelliklere sahip olunarak kurtulunabilinir. Belli ki, her

mek hiç doğru değildir. Küçümseyenlerin genellikle kendilerinin küçük olduğu neredeyse kesin bir doğrudur. Büyükküçük tüm sorunlar aşılmak, çözülmek, giderilmek durumundadır. Küçüğüne eğilmeyen, büyüğüne kalkışamaz. Komünist devrimcilerin gerici düzen ve siyasi iktidarı yıkma hedefi olduğunu herkes bilir. Komünistler, hatta devrimciler, bu azami görevle yola çıkar ve bunu bilimsel düzeyde açıklayarak gönüllü bir uğraş olarak kabul edip yürütürler. Fakat buna kalkışırken öncelikle kendilerinden başlamayı, kendilerini dönüştürüp geliştirmeyi ön adım olarak görür, unutmazlar. Komünistlik veya devrimciliğin olağan doğası buradan başlar. Kendilerini hazır hissederek ve örgütleyerek çevresini örgütler ve oradan siyasi iktidar hedefine uzanarak devrimi örgütler. Bütün bunların zorluklardan azade kolaylıklar içinde olacağını varsayan bir komünist ve devrimciye rastlanmaz.

olan komünist devrimciler pratiklerinde her zaman bu teorik doğruya ayak uyduramazlar. Yani, zoru alt etme (veya “gerçekçi olup imkansızı isteme”) teorik bilinciyle hareket ettikleri halde, sosyal pratiğin karşısına çıktıklarında maalesef teorik doğruya ters düşülüp pratik olarak bu doğru değiştirilmektedir. Özcesi, teori-pratik/söz-eylem birliğini kurmakta zorlanır, başarısız kalan da olur. Bütün bunlar bir yere kadar anlaşılır olan şeylerdir. Fakat anlaşılır olmayan veya anlamakta zorlanılan bir durum var ki, bu son derece gariptir. Şöyle ki, devasa devlet makinesine, ordularına, zor ve şiddetine meydan okuyan bu devrimci cevher, sıra kendi zorluklarını yenmeye geldiğinde büyük bocalamalara girmektedir.

Gel gör ki, meselenin hepsi bu değil, bu kadar basit değildir. Bu da işin doğası dışında değildir elbet. Bilimsel inançları bu

Kısacası, düşman ile doğanın tüm zorluklarına yiğitçe göğüs geren o bazıları, yoldaşlarının veya içinde bulundukları mekanizmanın barındırdığı sorunlar zorluğuna göğüs gerememektedirler. Bunda, sorunu elbette ki etraflı görmek, öyle tartışmak gerekmektedir. Bireylerdeki kusurlar kadar onları sarmalayan

kesten bu yetenek beklenemez. Dolayısıyla partinin geçici özgünlüğü de eklenen bugünkü şartların atmosferine kapılarak yaşanan savrulmalar tamamen temelsiz değildir. Ne var ki, her şey dışımızdaki şartlarla açıklanamaz. Yani şartlara rağmen devrimci çizgide ısrar etmek ve devrimciliği egemen tutmak hepten mümkün ve olanaklı-

dır. Tersini savlamak, önünde sonunda sınıf çelişkilerini ve dolayısıyla sınıf mücadelesini inkar etmekle eşdeğer olup, devrimi tarih mezarlığına gömmek anlayışına denk gelir. Bu ise, mesnetsiz bir yalana kanmak olur. Biz kanmıyoruz. Mesele açıktır; ya devrim saflarında birer devrimci olarak saf tutacağız ya da devrimden dönerek bur-


perspektif

e tutunarak yürürler!

kolektif ortam ve koşullar da kuşkusuz rol oynarlar. Toplumsal şartlar, komünist-devrimci hareketin konjonktürel şartları, somut hareketin koşulları vb vs kapsamlı tablo kesinlikle etkendir. Dolayısıyla, mesele söz konusu bireyleri suçlamak ve sorunu böyle izah etmek değildir. Lakin komünist devrimcilerin dış etkenlere karşı direncinin olmaması veya belirgin biçimde zayıf olması kabul edilemez. Şartların esiri olan devrimci kişilik açık ki, devrimci açıdan sorunludur. Anlaşılması güç olan şeylerden biri, düşmana karşı mücadele dirayeti gösterilmesine karşın, ideolojik düşmana karşı veya iç sorunlara-zorluklara karşı mücadele basireti gösterilmemiş olmasıdır. Bu neyi açıklar? Düşmana karşı gösterilen dirayetin görüntüde olduğu, özünde ise bunda zayıf olunduğunu açıklar. Sınıf kinimizin, bilincimizin, devrime inancımızın zayıf olduğunu kanıtlar bu. Aksi halde kendi sorunlarımızla boğuşmaktan yorgun düşmemiz tasavvur edilemezdi. Devrimci donanımın sağlam döşenmesinin gerekliliği görev olarak açığa çıkar burada.

juva düzenden yana saf tutacağız. Gerçek devrimcilerin tavrı nettir: Devrim tekerleğinde bir vida olmak her zaman gerici düzene yeğdir! Öyle görülüyor ki, sınıf mücadelesinin belli sorunları karşısında tökezleyenler sınıf mücadelesini henüz yeterince tanımıyorlar. Örgütsel sorun ve zayıf-

Düşmanı yenmek için azmedeceksek, kendimizi “yenmeyi” de becerebilmeliyiz. Nasıl olur da ilerletme, geliştirme ve değiştirme göreviyle yükümlü olduğumuz hatalarımızı veya zayıflıklarımızı devrimci mücadelenin önünde bent görebilir ve bu gerekçeyle dümeni burjuva yaşama çevirebiliriz? Komünistlik veya devrimcilik bu kadar kaba-saba biçime sokulup basite indirgenemez. Tabii ki, düzeltilmesi gereken hatalar, aşılması gereken yetersizlikler vardır. Pek tabii ki, bütün bunlar kolektif planlamalar temelinde ele alınıp aşılacağı gibi, devrim ve parti karşısında sorumluluk sahibi her bireyin de çabasını gerektirir. En önemlisi de, bunların giderilmesi belli bir emeği, zamanı ve bilinçli devrimci çabayı gerektirir. Nasıl ki ortaya çıkan gerçek belli bir süreç ve gelişmelerin neticesinde gündeme gelmiş ise, giderilmesi, değiştirilip dönüştürülmesi de öyle belli bir süreci gerektirir. Bundan daha tabii olan ne olabilir ki? Devrimciler, özellikle de komünistler, hiçbir zaman sorunsuz, sütliman kolay koşullar düşünme gafletiyle hareket et-

lıkları devrimde sendeleme hatalarına basamak ediniyorlar. Varlık gerekçeleri olan çelişkili yaşamın doğasındaki çelişkileri yönetme ve en zorundan da olsa çelişkileri çözerek ileri taşıma görevlerini unutarak, onların sadece bir kısmı karşısında ürküp per perişan diz çöküyorlar; “biz hazırlanmamış şartlarda devrimcilik yapmayız” di-

mezler. Çelişkinin evrenselliğini kavrayarak, onun her şeyde, her organizmada, her yerde olacağını bilirler. Bu, sorunsuz, kusursuz, dört başı mamur tam bir gerçeğin asla olmadığı-olamayacağının kabulü anlamına gelir. O halde mükemmeliyetçi, hata kabul etmez ve ideal koşulları idealize etmenin temelsiz olduğu; bunun da karamsarlığa dönüp ters tepeceği açıktır. Gerici feodal-faşist sınıflar ve hatta emperyalist dünya gericiliğinin siyasi temsilcileri ve akla gelebilecek her yaşam statüsü, istisnasız bir şekilde sorun ve çelişkilerle yüz yüze varlıklarını sürdürürler. Türk hakim sınıfları aralarındaki klik çatışmalarıyla büyük çatışkı ve sorunlar göbeğindedir örneğin. Ancak tüm bunlara rağmen, bu sınıf kliklerinin siyasi iktidarları yönetmeyi terk etmemekte, düzenini bozmamaktadır. Ya da feodal-faşist düzenin koşullayarak darboğaza sürdüğü esnaf, can çekişen çiftçi-üretici üretim faaliyetini terk etmiyor. Ta ki, bir askeri darbe olup “şapkasını alıp gitmek” zorunda kalana kadar ısrar devam eder. Gerici sınıf ve küçük-burjuva kesimler bu dirayeti gösterdikleri halde, ideolojik-siyasi olarak devrimci olan yoldaşların tüm esaslarda birleştikleri yoldaşlarının kabahatlerinden ötürü, kendisinin de hedeflerinden kolayca vazgeçmesi olağan olabilir mi? Bir devrimcinin kendi doğal vazifelerini kendisine engel görerek yelkenleri indirmesi talihsiz bir an, anlaşılmaz kadar kötü bir tutumdur. Nerede mükemmel olan vardır? Çelişki olmayan bir tek yaşam, bir tek fenomen var mıdır? Sorunlar barındırmayan bir tek organizma icat edilmiş midir? Açık ki böyle bir rüya gerçek değildir. Dolayısıyla sorunlardan dolayı paydos veren anlayış tepeden tırnağa çürüktür. Dahası, “sorunlar” gerekçesi, bu paydosçu anlayış için kılıftır esasta. Kendi sorunlarına ve yoldaşlarına tahammül etmeyerek geri adım atan tutum asla düşmana karşı savaşamaz. Bu anlamda devrimcilik ölçülerinde de koca bir yetersiz öğe vardır. Bunların tavrı, “gözünün üstünde kaşın var” diyerek kavga edenlerin tavrına benzer özünde. “Sorun var, yetersizlik var, hata var” diyerek, mücadeleden ge-

yorlar. Peki öyleyse, o zaman şartlı yenilginize olumsuzluk ve hataları bahane basamağı etmeyin. O “düz bulvarı” gaipten bir güç sizlere sunmayacaktır. Onu yaratacak olan devrimci azmin sebatkar üyeleri olacaktır, başkası değil. Bilimsel bağlılıkla kök tutan devrime büyük sadakati

riye düşme tavrı tam da buna benzer. Paralı askerlik yapmıyoruz ki şartları iyi değil diye askerlik yapmaktan vazgeçelim. “Komutan niye hata yapıyor”, “şartlar niye iyi değil” diyerek “işimize gelmedi” deme hakkımız yok. Çünkü, kendi ordumuzda, kendi işimizi yapıyoruz. Hele sorunları dile getirme, eleştirme, müdahil olma gibi tüm demokratik haklarımız varken ve işin objesi olma olanakları varken… “ben yoğum” demenin tutarlı bir tarafı olamaz. Bir şey kesindir ki, hiçbir gerekçe, bir tanımıyla çetinliklerle mücadele anlamına gelen devrimden geri adım atmaya yeterli veya haklı sebep olarak gösterilemez. İşte bu hastalık, yani gerekçeler dizerek-eleştiriler yürüterek zora boyun eğip kolayı seçen simaların tutumu; küçük düşünenlerin, küçümseyenlerin, zorlukları göğüsleme dayanıklılığı olmayanların, sol görünümlü sağ eğilim sahiplerinin, hiç de öyle olmadıkları halde keskin dile sığınarak kaçmanın yolunu döşeyenlerin mükemmeliyetçilik kusuruyla kabarttıkları küçük-burjuva sınıfsal tavrıdır. Bunların görünürdeki keskin devrimci eleştiri pozlarına karşın, gerçek durumlarına bakıldığında derin bir yorgunluk içinde olup, sınırlı devrimcilikte karar kılmış yetinmeci ufka sahip oldukları gecikmeden görülür. Bu tutumları geri ve tasvip edilir olmasa da, bunlara karşı bir ön yargı ve ciddi tepkimiz olamaz. Hatta geri çekilmelerini karşıt-gerici bir pozisyona taşımadıkları müddetçe, dostlarımız ve hatta yoldaşlarımız olarak da kucaklayabileceğimiz kesimler olarak değerlendirmekteyiz. Hatalarını söyleyip ileri taşınmaları amacıyla eleştirmekten de geri duramayız elbet. Ne “geri adım attığınızdan dolayı sizleri şefkatimize kadir görüyoruz” tavrıyla liberal sularda karşılarız, ne de “geri adımınızdan dolayı sizleri ebediyen aforoz ediyoruz” diyerek sekter tavır takınarak karşılarız. Tavrımız her zaman politik-siyasi ve ideolojik anlamda sınıf tutumu olacaktır.

başa koyarak; yeteri kadar fedakarlık, yeteri kadar kararlılık, yeteri kadar mücadeleci olmak gerekmektedir. İçten hesaplı devrimcilik tek ayaküstünde durarak yere yıkılmak zorundadır. Geçici duyguların maceracı hobileriyle yürütülen devrimciliğin soluğu uzun koşuya yetmez. Devrimi “kurtaramayanları” devrim kurtaracaktır.


14-15_Layout 2 2/20/12 8:49 AM Page 1

14 güncel haber

Halkın Günlüğü 20-29 ŞUBAT 2012

MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ve MİT eski Müsteşarı Emre Taner’in savcılık tarafından ifadeye çağrılması hakim sınıflar cephesinde birçok tartışmaya vesile oldu

Önce

taciz sora

sürgün Adana’da cinsel tacize uğrayan 2 kadın öğretmen sürgün edilirken, Eğitim-Sen üyesi oldukları öğrenilen öğretmenler için valilik önünde bir açıklama yapan sendika, tacizi ve sürgünü protesto etti Adana Semerkant İlköğretim Okulu’nda görev yapan öğretmenler S.T. ve H.G, Okul Müdürü Kadir Yumşak ile hizmetli İsmail Çetinkaya’nın cinsel tacizine uğradıklarını belirterek İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne başvurdu. Öğretmenlerin şikayetleri üzerine açılan soruşturma sonucu İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından hizmetli İsmail Çetinkaya aleyhine suç duyurusunda bulunuldu. Çetinkaya hakkında cinsel saldırı suçlamasıyla 10. Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Okul Müdürü Kadir Yumşak için ise “okulun düzenini bozmak” gerekçesiyle ihtar ve aylıktan kesme cezaları verilirken tacize uğrayan öğretmenler S.T. ve H.G. ‘nin başka okullara sürgün edildiği öğrenildi.

Eğitim-Sen’den protesto Eğitim-Sen üyeleri de valilik önünde yaptıkları basın açıklamasıyla sürgünü kınadı. Eğitim-Sen Şube Kadın Sekreteri Esra Arslan Kösele, “Bu süreçte, tacize sessiz kalmadıkları, birlikte ses olmayı başardıkları için Milli Eğitim Müdürlüğü’nün şiddetine maruz kalan, yerlerinden edilen, öğrencilerinden koparılan, sürülen yine kadın öğretmenlerimiz olmuştur” diye konuştu.

Bir ‘krizin’ anatomisi Roboski Katliamı sonrası tartışmaların merkezine oturan MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile beraber Afet Güneş ve Emre Taner’in 8 Şubat tarihinde Savcı Sadrettin Sarıkaya tarafından ifadeye çağrılması hala devam eden çok yönlü tartışmalara vesile oldu. Erdoğan tarafından her defasında koruma altında olduğu vurgulanan ve PKK-Devlet görüşmelerinde bizzat Erdoğan’ın adına bulunan Hakan Fidan ve diğer MİT’çilerin savcılık tarafından ifadeye çağrılması ve sonrasında yaşanan gelişmeler AKPCemaat arasındaki çatışma, İsrail’in oyunu, Yargı-MİT çekişmesi vbçok yönlü yorumların yapılmasına sebep oldu.

Neler yaşandı “KCK operasyonları” adı altında yürütülen tutuklama furyasının yürütücülerinden olan Sadrettin Sarıkaya, 8 Şubat tarihinde Fidan, Güneş ve Taner’i ifadeye çağırmıştı. Söz konusu çağrının basına sızması üzerine savcılar ilk elden böyle bir gelişmeden haberlerinin olmadığı açıklamasını yapmıştı. Bir gün sonra ise Başsavcı Vekili Fikret Seçen, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski müsteşar Emre Taner ve eski müsteşar yardımcısı Afet Güneş’in ifadeye çağrıldığını açıklamıştı. Seçen, yaptığı açıklamada üç ismin de KCK soruşturmasını yürüten Savcı Sadrettin Sarıkaya tarafından telefonla ifadeye çağrıldığını kaydetti. MİT’çilerin ifadeye çağrılmasının yankıları sürerken AKP anında karşı hamle yaparak Sadrettin Sarıkaya’yı ‘KCK soruşturması’ndan aldı. Aynı gün içinde ‘KCK soruşturması’nda İstanbul Emniyetin de görevli üç polis Ankara’ya atandı.

“Yapacak bir şey yok” Kararı değerlendiren özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Savcısı Sadrettin Sarıkaya, “Başsavcının takdiridir. Yapacak bir şey yok. Görevimizi yaptık” dedi. Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’nde, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da ifadeye çağrıldığı soruşturma dosyasından alınmasına ilişkin sorular yönelttiği Sarıkaya, “Başsavcının takdiridir” karşılığını verdi. “Size haksızlık mı oldu?” diye sorulan Sarıkaya, “Yapacak bir şey yok. Görevimizi yaptık” dedi. Bu kararın ne zaman alındığı da sorulan Sarıkaya, “Bugün alınmış bir karar” karşılığını verdi.

HSYK: Başsavcılığın tasarrufu Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Birinci Daire Başkanı İbrahim Okur, soruşturmanın Sadrettin Sarıkaya’dan alınması işleminin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bir tasarrufu olduğunu söyledi. Okur, “Savcıların soruşturmadan alınma işlemi tamamen İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın tasarrufudur” diye konuştu.

Kararı değerlendiren Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı, “Hukuk önemlidir. Ancak hukuk, kuralsızlık, keyfiyetçi kullanma anlamına gelmez. Herkesin yetkisini kullanırken, hukukun sınırları içinde olmaya özen göstermesi gerekir. Sanırım bu açıdan konu değerlendiriliyor, irdeleniyor. Bana gelen görevden alınma şeklinde değil, dosyanın başka savcılara verildiği yönünde. Yani dosyaya bakan savcı değiştirilmiş. Takdirdir, orada başsavcı vekilinin takdirinde olan bir şeydir” dedi.

CHP de durumdan rahatsızmış CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, MİT müsteşarını ifadeye çağıran savcının dosyadan alınmasına dair, “Dosyanın savcıdan alınması, AKP yargısının ne kadar tarafsız ve bağımsız olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Dokunan yanmaya devam ediyor. AKP adalete bir düğüm daha atmıştır. -Bu AKP’nin yargısıdırdiyorduk, bizi eleştiriyorlardı. Bir kez daha haklılığımız ortaya çıkmıştır. CHP’li belediyelerde çalışanlar, öğrenciler, gazeteciler tutuklanınca yargı bağımsız oluyor; AKP’ye dokununca savcıya el çektiriliyor. Bu olay, AKP yargısının, Özel Yetkili Mahkemelerin meşruiyetini tamamen ortadan kaldırmıştır. Tutuklama kararları meşruiyetini yitirmiştir” ifadelerini kullandı.

Polisler görevden alındı MİT krizinin çıktığı gün görevden alınan İstanbul Emniyet Müdürlüğü eski İstihbarat Şube Müdürü Erol Demirhan, eski Terörle Mücadele Şube Müdürü Yurt Atayün ve eski Emniyet Müdür Yardımcısı Ali Fuat Yılmazer, Ankara’ya atandı. Demirhan Ankara İstihbarat Şube Müdürlüğü’ne, Atayün E.K.K.M Şube Müdürlüğü’ne, Yılmazer ise, Ankara Polis Akademisi’ne atandı. Emniyet müdürlerinin görev yerlerinin değiştirilmesinden sonra aynı birimlerde çalışan 9 polis daha ‘KCK soruşturmalarından’ alı-

narak başka görevlere atandı. Görevlerinden alınarak İstanbul Valiliği tarafından emniyetin başka birimlerinde görevlendirilen polisler şöyle: İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde görevli 1 müdür yardımcısı, 2 emniyet amiri, 1 baş komiser ve 1 komiser ile İstihbarat Şube Müdürlüğünde görevli 2 emniyet amiri, 1 baş komiser ve 1 komiser.

Karayılan: MİT’le değil devletle KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan MİT’çilerin ifadeye çağrılmasına ilişkin ANF’ye verdiği röportajda yapılanın devlet içindeki diyalog kanallarının kapatılmasını hedeflediğini vurgulayarak şunları ifade etti: Bu anlamda sürdürülen dolaylı ilişkilerin giderek İmralı’da doğrudan bir görüşme ilişkisi düzeyine çıkması ve

daha sonra da Oslo’da resmi görüşmelerin yapılması sürecine yükselmesi, bizim tarafımızdan anlamlı görülmüş ve değer biçilmiştir. Şimdi Türk basınında ve hatta bazı Kürt siyasetçileri tarafından PKK-MİT görüşmeleri diye tanımlanmaktadır ama biz MİT’le değil, devletle görüşmeler yaptık. Bizimle görüşme yapan he-


14-15_Layout 2 2/20/12 8:49 AM Page 2

20-29 ŞUBAT 2012 Halkın Günlüğü

15

vekili Recep Özel’in Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nda değişiklik teklifinin görüşmeleri 16 Şubat Perşembe günü saat 17.30’da başladı. PKK-devlet görüşmeleri üzerine yapılan tartışmaların damga vurduğu görüşmeler sabah saat 06.00 civarında son buldu. MHP teklifin tümü üzerindeki oylamanın açık yapılması için önerge verdi. Elektronik olarak yapılan oylama sonucuna göre 329 milletvekilinin 266’ı sı kabul oyu vererek teklifi yasalaştırdı. 63 milletvekili ret oyu kullandı. Kabul edilen kanun teklifi, “MİT mensuplarının veya Başbakan tarafından özel bir görevi ifa etmek üzere görevlendirilenler ifadesi, ‘MİT mensuplarının veya belirli bir görevi ifade etmek üzere kamu görevlileri arasından Başbakan tarafından görevlendirilenler...” olarak değiştirilerek yasalaşmış oldu. Adalet Komisyonu’nda eklenen geçici maddeyle de teklifin şu an devam eden soruşturmalar için de geçerli olması sağlandı.

Adana ve Hatay’da MİT’e operasyon MİT’çilerin ifadeye çağrılmasının yankıları devam ederken MİT’çilere yönelik bir operasyon da Adana ve Hatay’da yapıldı. MİT’çilere yönelik yapılan operasyon sonrası Adana Cumhuriyet Başsavcılığı yazılı bir açıklama yaparak Suriye uyruklu Hüseyin Mustafa Harmuş ve Mustafa Kassum’un Hatay’ın Suriye güvenlik güçlerine teslim edilmesi üzerine soruşturma başlatıldığını ifade etti. Soruşturmadaki suçlama “Siyasi casusluk ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” olarak açıklanırken, aralarında 1 MİT mensubunun da bulunduğu toplam 5 kişinin gözaltına alındığı ifade edildi.

Filler tepiniyor

MİT tasarısı yasalaştı MİT’çilerin ifadeye çağrılması sonrası yaşanan ‘krizi’ ortadan kaldırmak için MİT ile ilgili yeni bir tasarı hazırlayan AKP, 4 maddelik kanun teklifini meclisten geçirdi. Kanun teklifinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanmasıyla söz konusu tasarı yasalaşmış oldu. Meclis Genel Kurulu’nda AKP Isparta Millet-

görüştük yet, hiçbir zaman, “biz MİT’çiyiz, MİT olarak sizinle görüşmeye geldik” dememiştir. TC devleti adına görüşme yapan heyetler olarak tanımışızdır. O heyetin içinde kimin MİT mensubu, kimin başka kurumun mensubu olduğunu biz bilemeyiz ama bizimle devletin bilgisi dahilinde ve devlet adına masaya oturan heyetlerle görüşmeler yaptık.”

MİT’çilere yönelik ifadeye çağırma ve sonrasında Hatay ve Adana’da yapılan operasyon dolayısıyla çok yönlü tartışmalar başladı. Kimileri yaşananın Cemaat ile AKP arasında açığa çıkan bir çatışma olduğunu, kimileri ise İsrail tarafından kurulan bir tuzağın olduğunu, kendini bilmez bir savcının işgüzarlığı vb yorumlarda bulundu. Meselenin kriminal boyutunun bilinçli bir şekilde öne çıkarıldığı ve tam bir manipülasyon politikasının güdüldüğü aşikardır. Söz konusu olaylar ister tek merkezden yönetilen bir oyunun parçaları olsun, isterse hakim sınıflar arasındaki ‘saray kavgası’ olsun, tüm bu yaşananların halkımıza herhangi bir getirisinin olmadığı açıktır. Devrimci-demokratik-yurtsever güçlere karşı sürdürülen tutuklama furyası karşısında sürekli ‘yargı bağımsız’lığından dem vuran AKP’nin söz konusu kendi gerici çıkarları olunca yargıya nasıl müdahale ettiği, bu olay özgülünde bir kez daha ortaya çıkmıştır. Mevcut devlet gerçekliğini doğru bir tarzda analiz ettiğimiz takdirde hakim sınıflar arasındaki çelişkiler, bu kliklerin kendi iç çekişmeleri ve MİT özgülünde yaşanan soruna benzer durumların süreklilik arz edeceği bilinen bir gerçektir. Hakim sınıflar arasında cereyan eden böylesi çelişki-çatışkıların devrimci mücadelenin lehine çevrilmesi ise komünistdevrimci hareketin görevidir. MİT üzerinden yaşanan gerilimin üstü örtülmeye çalışılmaktadır. Süreçten kimlerin, nasıl bir sonuçla çıkacağı önümüzdeki süreçte ortaya çıkacaktır. Meselenin kriminal boyutuna hapsolmadan halkın asli sorunlarını gündemleştirmek, bu gündemler etrafında örgütlenmek kafalarımızı meşgul eden yön olmalıdır.

TUTSAK PARTİZAN

≫ cafer çakmak

DEVRİMCİ İKTİDAR PRATİĞİNİ GÜÇLENDİRELİM

P

roleter sınıf bakış açısıyla toplumsal olguları değerlendirmek ve devrimci pratiğe girmek için gerici sistemden kopmak zorunludur. Kopuşun anlamı şudur: Militanca kendini devrimin çıkarları uğruna mücadeleye adamak. Mücadele büyük bedeller gerektirir. Bedel ödemeyi göze alamayan devrimcilik yapamaz. Bir ayağı sürekli gerici sistemin serptiği çamurun içinde olanlar, dar sınırlara hapsolanlar ileri çıkamazlar; ileri çıkma gibi bir düşünceleri de yoktur. Devrimci mücadelenin gerekleri en başa alındığı zaman bireyin kendine göre hesabı olmazolamaz. Eğer birey hesaplamalarını ailesi, sevgilisi, yaşamı ve çevresi üzerinde yapmaya başlamışsa; ya da tüm bu kendisiyle sınırlı zaaflı dünyasından ayrılamamışsa gerçek bir devrimciliğe adım atamamıştır. Komünistler kendilerini işçi sınıfının devrimci iktidarı uğruna mücadeleye adarlarken hesapsızdırlar. Onlar kendilerini değil, mücadelenin ihtiyaçlarını esas aldıkları için bu böyledir. Hiç kuşkusuz komünist duruş günlük yaşamın mücadele dinamikleri içinde anlam bulur, ideolojik netlik, sarsılmaz pratik kararlılık, siyasi ve ahlaki sorumluluk gerektirir. Hiçbir zorluktan kaçınmamalarının arkasındaki düşünsel felsefi temel doğru kavranmadığı zaman dönemin dayattığı görevler asla kaldırılamaz. Daha iyi anlamak için unutulmaz devrimci deneyimlerinden önderlerimizin, partimizin savaş ve direniş geleneğini unutmamak ve yararlanmak gerekir. Aralık 1995’te partimizin 4. Genel Sekreteri Komünist Önder Cüneyt Kahraman’ı belirlenen noktada karşılamaya giden gerilla birliği sorunsuz buluşmanın sevinciyle birlikte farklı bir şeyle karşılaşmışlardı. Gerilla birliği noktaya vardığında karşılarında tüm teçhizatıyla kuşanmış bir gerilla bulmuşlardı. Cüneyt kahraman yoldaş Mart l994’te çatışmada göğsüne isabet eden, tüfek bombası denilen 45 kalibrelik mermiyle ölümcül yara aldıktan sonra ülke dışına çıkmıştı. Uzun bir tedavi sürecinde doktorları Cüneyt Kahraman yoldaşa hızlı yürümeyi bile yasaklarken o doğa şartlarının en zor olduğu gerilla alanına dönmüştü. Hem de yaraları tam iyileşmediği için daha rahat taşıyabileceği dipçiksiz, hafif silahından tutalım da, tabancasına, karlı havada giyilen beyazlık elbiseden tutalım da telsize kadar tüm teçhizatıyla dönmüştü. Güven verici, sabırsızca, yerinde duramayacak kadar enerji dolu duruşuyla komutanları, kendisini almaya gelen gerilla birliğine “ee hadi ne duruyoruz” direktifiyle karşılamıştı. Çünkü partinin en ağır görevlerinin onu beklediğinin bilincindeydi. Gerilla birliğinin komutanları için getirdikleri teçhizatlar ise bir fazlalık olarak taşınarak geri getiriliyordu. Komünist önder C. Kahraman yoldaştan, pratik tarzından kısa bir kesit aktarmamızın önemi şudur: Birincisi; devrime adanmanın özlü ifadesiyken, ikincisi; devrimci iktidar hedefli partimizin tüm kadro, savaşçı, sempatizanları ve tüm kurumlarıyla savaşa göre şekillenmenin nasıl olması gerektiğinin en berrak ifadesidir. Cüneyt yoldaş büyük sağlık sorunlarıyla boğuşurken, acılar bedenini sararken bile mücadelenin ihtiyaçlarını en öne koyabilmiş olmanın ne demek olduğunu göstermiştir. Bizlere şunu demektedir: Elimizde bulunan ve karşılaştığınız tüm olanakları mücadelenin zaferi ve gelişimi uğruna kullanmayı asla unutmayın. Adanmış olmanın anlamı budur. Kendini devrime adayanlar verilen bu devrimci dersleri unutmayacaklardır. İdeolojik ve pratik olarak gerici sistemden

köklü kopuş, ifadesini değişmek ve değiştirmekte bulur. Sancılı ve zorlu görevin büyük emekle başarıldığı unutulmamalıdır. Devrimci sınıf çıkarları uğruna sonsuz bir enerji ve bağlılıkla çalışmak, pratik savaş bölgesinden 1,5 yılı geçkin ayrı olmasına rağmen Cüneyt Kahraman yoldaş döndüğünde gerilla alanlarında bulunan yoldaşlarından daha ayrıntılı, geniş ve derin düşünmesinin ve hazırlıklı olmasının ideolojik, felsefi temeli gerici sistemden köklü kopuş, Marksist ideolojik düşünüş ve pratiğin tutarlı uyumundadır. Diğer bir dersi ise şudur: Nerede, hangi alanlarda olunursa olunsun partinin iktidar perspektifine hizmet edecek, tüm mücadele alan ve araçların bütünlüklü kavranmasıdır. Ana halkaya bağlı olarak tüm halkaların kendi görev ve sorumluluklarını yeterince kavrayamamasının altındaki ideolojik zayıflık komünist hareketi çürüten bir öze sahiptir. Dönem dönem parçalı düşünmenin zararlarına dair partimiz eleştiriler yürütmektedir. Hayati derecede önemli olan parçalı düşünme ve davranma sorunu öz olarak devrimci iktidar mücadelesinden kopmak; amaca ulaşmada partinin rolü ve ana görevlerin kavranmamasıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu anlamıyla gerici sistemden kopuş olmadan amaç ve araçlarla tam olarak uyumlulaşmak olanaksızdır. Sadece kendi bulundukları alanlarla sınırlı düşünüp davranan mücadele tarzı, tasfiyeciliğin en açık biçimlerinden biridir. Dar alanlara sıkışmış, kendini tekrar eden, sınırları aşmayan, yeni değerler yaratma ruhunu yitiren, çerçevesi çizilmiş işi yapan, ama yaptığı çalışmanın devrimci iktidar hedefinde oynadığı rolün farkında bile olmayan kavrayış, tasfiyeciliğin derinleştiği günümüzde devrimci biçimsel görünümlerini bile taşıyamaz durumuna gelmiştir. Her militan, Cüneyt Kahraman yoldaş gibi önderlerimizin kabına sığmaz atılım ruhlarını, pratik tarzlarını ne derece kendi mücadeleleriyle pratikleştirdiklerini düşünmek zorundadırlar. Yıllarca aynı çember içinde dolanan, kendini taşımakta zorlanan tarz ve yönelim mücadeleyi geliştiremez, yeni değerler kazandıramaz. Bilakis büyük bedel ve özverilerle ortaya çıkarılmış değerlerin çürütülmesinde rol oynarlar. Tasfiyeciliği darbelemek için araçları devrimci iktidar perspektifinden uzaklaştıran sağcı, rahatına düşkün, bürokrat, pasifist eğilimi tasfiye etmek zorunludur. Her devrimcinin görev bilinci ve sorumluluğu Marksist ideoloji ve siyasi iktidar kavrayışıyla orantılıdır. İktidar bilincinden uzaklaşıldı mı bir kez, sistem içi çalışmaları bile alengirli, abartılı kavramlarla büyük devrimci çalışmalar olarak sunulur. Oportünizmin tarzıdır bu, ama gerçekte yapılan ise devrimden uzaklaşma, egemen sınıflarla bütünleşmedir. Ayrım ustaca yapılmadan ileri gidilemez. Militanlıktan uzaklaşan pasifist, oportünist tarzı yıkmanın tek yolu, gerçeklere sadece gerçeklere bağlı olarak araçları devrimci amaca uygun kullanmaktır. Bu başarılmadığı oranda masa başı lafazanlıkla örülü masa başı devrimcilik boylanıp gider. İnfaz edilmeyi, işkenceyi, gözaltında kaybedilmeyi, hapishaneyi ve büyük saldırıları göze almayan bir devrimcilik mümkün değildir. “Faşizmi döktüğü kanda boğacağız” sloganının anlamı sonsuz bir inançla dayatılan ölümün içinde zaferi kazanabileceğimizin tarihsel gerçekliğidir. Partimizin devrimci iktidar bilinci ve gelenekleri tasfiyeci oportünist eğilimlere karşı devrimci olana tutunmayı emrediyor. Bu görevden asla kaçınmayacağız.


16-17_Layout 2 2/20/12 8:52 AM Page 1

16

dünya haber

Halkın Günlüğü 20-29 ŞUBAT 2012

Arap Birliği’nden uşaklık andı Arap Birliği toplantısı ABD ve AB emperyalistlerinin istemlerini aynen onayladı. BM Genel Kurulu da bu kararın altına imza attı. Şimdi gözler tasarıyı kesin bir dille reddeden Suriye ile Rusya ve Çin’in tavrına dikildi. Tasarı açık bir dille işgal çağrısı yapıyor

“Arap Baharı” olarak adlandırılan ve bir yılı geride bırakan Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde cereyan eden ve an itibariyle Suriye’de yoğun bir iç çatışmaya dönüşen süreç emperyalizmin kendi gerici çıkarları ekseninde şekillendirilmeye devam ediliyor. Başta ABD ve AB emperyalistleri ve TC ile beraber Arap Birliği Suriye’ye yönelik bir işgal hazırlığının hummalı çalışmasını yapıyorlar.

Aşırı demokrasi çatışması Her sözün başında Tunus, Mısır, Libya sözünün geçmesi tesadüfi değil elbette. Son dönem yapılandırma, askeri saldırıların uzun bir aralığından sonra ilk bu ülkelerde gündeme geldi. İzlenen strateji öz olarak farklılık arzetmese de, biçimsel değişiklikler göze çarpmıştı. Halkın bu ülkelerdeki diktatörlerine karşı beslediği tepki ve açığa çıkan enerji bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirildi. Zaten bölge yönetimleriyle arasındaki ilişkileri ve izleyeceği taktik politikaları yeniden gözden geçiren batılı emperyalistler sahnenin arkasından öne doğru gelerek, rollerini üstlendiler. Demokrasi mizanseni yeniden sahnedeydi.

Tunus’ta otokratik yapının devamlılığı garanti altına alınırken, parlamento biraz daha cilalanarak özenti cumhuriyetler ilan edildi. Mısır ise bu sürecin içinden hala çıkamadı. Ne zaman roller yerine oturacak konusu da şimdilik cevap bekliyor. Ancak kurt, kapandan kolay kurtulamaz, en azından bacağından vazgeçmek zorunda. Ancak burada bir fark var kapana sıkışan bacak değil kellenin kendisi. Libya’daysa halk Kaddafi öncesi ve sonrası değerlendirmesinde mağlup olduğunun farkına varır gibi oldu. Fakat ne yapacağı konusu halen muğlaklığını koruyor. Çatışmalar devam ediyor. Yeni uşaklar, görevlerini üstlenerek bastırma çalışmalarına ağırlık vermiş durumda. Efendilerinden aldıkları desteğin diyetinin öyle kolay ödenemeyeceği açık. Uzun süreli bir sömürü politikası şimdiden önlerinde duruyor.

Amaçlananın Ortadoğu ve Kuzey Afrika sınırlarında yeni bir denge politikası gütmek ve emperyalistlerin ihtiyaçları ekseninde yeniden yapılandırmak olunca, parmağın değmediği ülke bırakmayacakları açık. Doğru önderliğe sahip güçlü taban hareketlerinin olmaması da bu durumun daha kolay uygulanmasına yol açıyor. Dünya dengeleri yeniden kurulurken, bu dengede bozukluk yaratanlar hedef olmak durumunda. Oradaki yönetimin hangi araç ve yöntemle işbaşında olduğu teferruat olmanın ötesine geçmez ve geçmedi. Paylaşım savaşları ve bölgesel savaşlara bakmak, bunların nedenleri üzerinde biraz detaya inmek, gerçeği görmeyi getirir. Bugün yaşananlar da bu durumu onaylamaya yeter.

Suriye’ye “bahar” gelmedi “Arap Baharı”ndan bu yana bir türlü mev-

sim değişikliğinin gerçekleşmediği Suriye’de Şam yönetimiyle “Özgür Suriye Ordusu” arasındaki çatışmalar devam ediyor. Arap Birliği geçtiğimiz hafta üye ülkelerin dışişleri bakanlarıyla yaptığı toplantıda Birleşmiş Milletler (BM)’e barış gücü oluşturma çağrısı yaptı. Mısır’ın başkenti Kahire’de yapılan toplantı sonunda 14 maddelik bir karar taslağı üzerinde uzlaşıya varıldı. Karar metnine Lübnan ve Cezayir çekimser oy kullandı. “Barış gücü” oluşturulması kararının dışında Tunus’ta bir konferans örgütlenmesi kararı da alındı. Ayrıca Suriye’yle olan ilişkilerin de askıya alındığı toplantıda gözlemci heyetin görevi sona erdirilirken daha önce alınan yaptırım kararlarının etkili bir şekilde uygulanması istendi.

Arap Birliği’nin almış olduğu kararlar Suriye Daimi Temsilcisi ve Kahire Büyükelçisi Yusuf Ahmet tarafından kesin bir dille reddedildi. Yusuf Ahmet gıyabında alınacak kararla hiçbir ilgisinin olmadığını ilan etti.

Anayasa taslağı hazır Beşar Esad tarafından yeni anayasa taslağı hazırlaması için görevlendirilen komisyon taslağın bir nüshasını Esad’a iletti. Esad, yeni anayasa taslağı hazırlamakla görevlendirdiği heyet üyeleriyle bir araya gelerek, halk oylamasına sunulmadan önce Halk Meclisi’ne gönderilmesi amacıyla, hazırlanan taslağın bir nüshasını teslim aldı. Şam yönetimi 22 Şubat tarihinde yeni anayasa taslağını referanduma sunacağını ifade ediyor. Tabii ki gelişmelerin hangi seyirde izleyeceği belirleyici olacak.

Tasarı BM’de onaylandı BM’de Suriye ile ilgili karar tasarısı karar altına alınırken Rusya ve Çin’in tasarıya

karşı tavrı ise henüz netlik kazanmadı. BM Genel Kurulu Suriye gündemiyle yaptığı toplantıda 137’ye karşı 17 oyla Arap Birliği’nin hazırladığı tasarıyı kabul etti. Daha önce alınan kararları veto eden Rusya ve Çin tarafından BM Genel Kurulu’nda karar altına alınan tasarı hakkında henüz bir açıklama gelmedi.

Suriye’nin BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Beşşar Caferi Arap Birliği tarafından hazırlanan karar tasarısının oylamasına geçmeden önce söz alarak tasarıya karşı oy kullanılması yönünde çağrıda bulundu. Caferi, yaşanan olayların Suriye’nin iç siyasi işleyişine karşı geliştiğini ve devletin asayişi sağlama hakkının olduğunu ifade etti. Anayasa değişikliğinin referanduma sunulacağına değinen Caferi, “Bu referandumdan 10 gün önce bu tür bir karar tasarısının BM Genel Kurulu’na sunulması siyasi amaçlıdır” dedi. Ayrıca Caferi, bu tasarının kabulünün askeri saldırı içinde zemin oluşturduğunu söyledi.

Suriye’ye askeri müdahele Arap Birliği Suriye’ye karşı “barış gücü” oluşturma çağrısında bulunuyor. Bu çağrı elbette çatışmasızlık yaratma gibi bir amaç taşımıyor. Bilakis ABD ve AB ekseninde daha sağlam temelleri atılacak bir uşaklık politikasının yaşama geçmesini istiyor. Bu gücün oluşması güçler dengesiyle ilgili olmakla birlikte, bölgedeki çıkarlar en nihayetinde bölgesel bir çatışmanın iç çelişkilerini de taşıyor. Ayrıca bu gücün girişine Suriye tarafından izin verilmediği takdirde çatışmaların olması kaçınılmazdır. Zira hedeflenen de bu. Askeri saldırının yumaşatılmış hali “barış gücü” olarak ifadelendiriliyor.


16-17_Layout 2 2/20/12 8:52 AM Page 2

dünya 17

20-29 ŞUBAT 2012 Halkın Günlüğü

Nasıl isterseniz? Tasarıda yer alan hususlar kısaca şöyle sıralanabilir:

Yunanistan yaşadığı krizle birlikte batağın içerisine sürüklendi. AB ve IMF’nin bütün şartlarını kabul eden Yunan hükümeti yüz binlerce emekçinin işsiz kalmasını onayladı. Emekçiler sokakları işgal etti Yunanistan sonu belli olmayan bir sürece girdi. Zira ikinci kemer sıkma politikaları çerçevesinde AB ve IMF’nin 130 Milyar Euro borç karşılığında Yunanistan’a koşullu olarak dayattığı ekonomik önlem paketinin tümü kabul edildi. Kazanılmış birçok hakkın gasp edilmesi ve ek yaptırımların hayata geçirilmesi anlamına gelen bu önlemlerden sonra Yunan işçi ve emekçilerini daha ne tür saldırıların beklediği belli değilken, belli olan tek şey var; hayata geçirilen politikalardan anlaşılacağı gibi AB emperyalistlerinin verdikleri kredileri fazlasıyla alacak olmalarıdır. Bu politikaların hayata geçirilmesinde en karlı AB emperyalistleri çıkacak, dolayısıyla onlara kapıları açan Yunan egemenleri de payına düşeni alacaklar. Egemenler için işler şimdilik yolunda. AB tarafından Yunanista’na başbakan olarak atanan Lukas Papadimos emperyalist efendilerinin gözünü arkada bırakmıyor. AB emperyalistleri tarafından Yunanistan’a atanan teknokrat Başbakan Papadimos, AB emperyalistlerin alacaklarını birinci elden tahsil etmek için Yunan işçi ve emekçilerini iliklerine kadar sömürmekte kararlı. Papadimos başkanlığındaki ‘Ulusal’ Birlik Hükümeti ikinci kemer sıkma politikalarını hayata geçirmek için hummalı bir çalışma içine girdi. Bu yeni ekonomik ‘tasarruf’ politikalarına Yunan halkını razı etmek için Başbakan Papadimos, “ya paket onaylanır ya batarız”, “AB’den çıkarız ve üçüncü dünya ülkesi oluruz” sözlerini sarf etti. ‘Ulusal’ Birlik Hükümeti’ni oluşturan PASOK ve Yeni Demokrasi başkanları ise AB ve IMF’nin dayattığı politikaları yasalaştırma uğruna kendi partilerinden fire vermemek için milletvekillerini tehdit etmekle meşguldüler. Hükümet cephesinde bunlar yaşanırken Yunanistan İşçi Sendikaları Konfederasyo-

- İş deneyimine sahip olmayan kişilerin ücreti 633 Euro’dan 430’a indirilecek. - 25 yaşından daha genç işçilere verilen asgari ücret 430 Euro olurken, yeni işe başlayan işçilere ise asgari ücret 345 Euro’ya indirilecek. - Örgütlü iş kollarında toplu sözleşmeler fiili olarak ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. İşkollarında yeniden yapılacak toplu sözleşmelerle belirlenen asgari ücretin 494 Euro olarak belirlencektehdit olarak kullanılacak. Toplu sözleşmelerdeki miktarın aşağıya çekilmesiyle ve üst sınırın ise 600 Euro olarak hedeflenmesi yeni imzalanacak sözleşmelerin içini boşaltmaya yönelik bir hamle olarak değerlendiriliyor. -Şu anda en düşük emekli maaşı 486 Euro olarak belirlenerek, emekliler açlık sınırın altında yaşamaya mahkum edilecek.

nu (GSEE) Mücadeleci İşçiler Cephesi (PAME) ve Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (ADEDY) yaptıkları çağrıyla AB ve IMF’nin dayattığı yıkım politikalarını meclisten geçmesini engellemek için 48 saatlik Genel Grev kararı aldıklarını duyurdular. İktidarı oluşturan PASOK ve Yeni Demokrasi AB emperyalistlerine uşaklıkta kusur etmemek için mecliste birbiriyle yarışırken dışarıda binlerce işçi ve emekçi iş bırakarak caddelerde yürüyüşler düzenliyor, mecliste uşaklıkta sınır tanımayan milletvekillerini ıslıklıyorlardı. 10 ve 11 Şubat günleri hayata geçirilen genel grev tüm ülkede metal, sağlık, enerji, taşıma, eğitim, kamu hizmetleri veren kuruluşlarda, gümrüklerde, limanlarda ve tersanelerde etkili oldu. Bu iki gün boyunca yapılan protestolarda fazla olaylar yaşanmadı. Anlaşılan protestocular tüm enerjisini oylamanın yapıldığı 12 Şubat Pazar gününe saklıyorlardı. Beklenen oldu. İkinci kemer sıkma politikaları mecliste oylandığı saatlerde binlerce işçi emekçi ve gençlik, meclisin bulunduğu Sintagma Meydanı’na doğru yürüyüşe geçti. Polis iki gün önce sönük geçen protesto ey-

lemlerine kanmış olmalı ki güvenlik önlemelerini sadece meclis civarında almıştı. Emekçilerin Sintagma Meydanı’na ulaşmasıyla birlikte çatışmalar da başladı. Burada başlayan çatışmalar ara sokaklara yayılarak gün boyu sürdü. Polis her zamanki gibi kitleyi dağıtmak için yoğun olarak gaz bombası kullandı. Karanlığın çökmesiyle birlikte eylemlerin şiddeti arttı. Polis artık meclisin etrafında güvenlik almakla yetindi. Sokakları tutuşturan sadece anarşistler değildi. Farklı politik örgütlerden eylemciler banka ve karakolları hedef aldılar. Molotof kokteylleriyle 10 civarında banka, birkaç karakol ve mağaza yakıldı. Yaşanan çatışmalarda 100 civarında polis ve eylemcilerden yaralananlar oldu. Yine 100’e yakın eylemci ise gözaltına alındı. Tüm şiddetli tepkilere rağmen kemer sıkma politikaları meclisten geçti. Ama hükümet cephesinde her şey güllük gülistanlık değildi. Sokağın tepkisini dikkate alan PASOK’tan 19 milletvekili (12’si ‘hayır’oyu kullandı. 7’si oylamaya katılmadı) Yeni Demokrasi’den 20 milletvekili hükümet aleyhine tutum takındıkları için meclis grubundan ihraç edildiler.

- Asgari ücretin azaltılmasıyla sigorta fonlarında yaşanacak kayıp yıllık 2,5 milyar Euro’ya denk düşecek, bu da direkt emekli maaşlarıyla ödenekleri etkileyecek aynı zamanda daha sonraki yıllarda yapılacak ödemelerin bugünden kısılmasını ve çökmesini sağlayacak. - Vasıfsız bir işçinin günlük ücretinin yüzde 55’i olarak hesaplanacak işsizlik ödenekleri de aynı oranlarla aşağıya çekilecek. Sigorta fonlarından karşılanan annelik yardımı, çocuk yardımı gibi temel çalışma hakları ve sosyal haklar tümüyle kölelik ücretleri sınırlarına çekilecek ve yeniden yapılandırmayla tüm emekçilerin hakları harcamaların eşitlenmesi adına tırpanlanarak gasp edilecek. - İlk etapta 15 bin memur işten atılacak ve bu rakam kademeli olarak 150 bine çıkarılacak. Bu yıkım politikalarına “dur” diyecek olan Yunan işçi ve emekçilerinden başkası değil. Yunan işçi sınıfı çaresiz değil. Çelişkilerin çok derin yaşanmasına rağmen ve aynı zamanda devlete karşı ortaya konulan şiddetli tepkilere rağmen kazanımların olmaması, beraberinde karamsarlığı da getiriyor. Bu durum Yunan işçi sınıfın kaderi değildir. Bu bir yanılsamadır. Bu yanılsamaya kaynaklık eden durum, ortaya konulan tepkiler büyük olmasına rağmen örgütlülükten ve süreklilikten uzak olmasıdır. Aynı zamanda örgütlü olan kesimlerin de işçi ve emekçi iktidarı perspektifinden yoksun olmalarıdır.

Yoldaş Artemio esir düştü Peru’da Maoist güçlerle düşman ordu arasında çıkan çatışmada Peru Komünist Partisi yöneticisi Yoldaş Artemio yaralı olarak esir alındı Peru’da devlet güçleriyle Peru Komünist Partisi (PKP) gerillaları arasında çatışma çıktı. Peru devlet yetkilileri-

nin verdiği bilgiye göre PKP’nin lideri Artemio bu çatışma sonrası yaralı olarak esir alındı. Asıl adı Florindo Jose Flores olan 50 yaşındaki Artemio’nun göğsünden ve bacağından yaralandığı kaydedildi. Peru Savunma Bakanı Alberto Otarola, Artemio’nun Puerto Pizana Köyü’nde devlet güçleriyle girdikleri çatışmada yaralandığını ifade ederken, bir yerel gazeteci Artemio’yu bir işbirlikçinin teslim ettiğini öne sürdü.

Peru Savunma Bakanı Otarola, Artemio’nun sağ kolu kopmuş halde bulunduğunu ve tedavi altına alındığını açıkladı. Hastanede vücudundan iki kurşun çıkarılan Artemio’nun ayrıca kollarında şarapnel parçaları olduğu kaydedildi. Olayla ilgili açıklama yapan emekli eski yarbay Humala, ABD’nin dilini kullanarak “Görev tamamlandı” dedi. ABD, yüzlerce gerillaya liderlik eden Artemio’nun başına 5 milyon dolar ödül koymuştu.


18-19_Layout 2 2/20/12 8:57 AM Page 1

18

f

güncel

EKSEN

20-29 ŞUBAT 2012 Halkın Günlüğü

≫ ahmet hacalişi k.

II.PAYLAŞIM SAVAŞI ÖNCESİ GÜÇLER DENGESİ (2)

F

RANSA: 1.Paylaşım Savaşı’ndan sonra oluşan statükoyu muhafaza etmek isteyen Fransa’nın yaklaşan fırtına karşısındaki durumu çok sıkıntılıydı. Zira savaştan çok zarar görmüş, ekonomiyi istikrara kavuşturamamış ve işçi sınıfının yükselen direnişi yoğunlaşmıştı. 1926’dan sonra sanayisi olağanüstü bir gelişme gösteren ve1929 krizinden sisteme daha az bağımlı olduğu için az etkilenen Fransız ekonomisi 1933’den sonra çökmeye başladı. İhracat malları giderek daha az rekabet edebilir duruma düştüğü için ithalat yüzde 60, ihracat ise yüzde 70 düştü. 1938’de sanayi üretimi on yıl öncesinin ancak yüzde 83’ü, çelik verimi yüzde 64’ü, inşaat yüzde 61’i olarak gerçekleşti. En korkuncu ise ulusal gelirin 1929’dakinden yüzde 18 daha az olmasıydı. Ekonomi hızla zayıflar ve Almanya hızla silahlanırken askeri gücünü yeterli düzeyde artırması mümkün değildi. Sınıf mücadeleleriyle bölünen Fransız toplumu 1930’da tam bir çöküntü yaşıyor ve iç savaş eşiğinde bir toplum izlenimi veriyordu. Fransa askeri ve ekonomik olarak bu kadar çaresiz durumdayken İtalya ile Habeşistan bunalımında girişilen ve İtalya’yı Almanya karşısında müttefik olmaktan çıkarıp düşman haline getiren kavga, Fransa’nın gerisinde yeni bir faşist gücün kurulma ihtimalini beraberinde getiren İspanya İç Savaşı’nın başlaması ve Belçika’nın tarafsızlığa kayması diplomatik ve stratejik olarak sarsıntı yarattı. İthal kömüre yüzde 30, bakıra yüzde 100, petrole yüzde 99, kauçuğa yüzde 100 ve hayati önem taşıyan başka hammaddelere bağımlılığı olan ve bunları İngiltere’den temin eden Fransa ekonomik nedenlerle ileride Almanya‘yla çıkacak bir savaş için İngiltere ile ittifak yapmak zorunda kaldı. İNGİLTERE: İngiltere 1930’lu yılların sonlarında epey büyük bir güç ve stratejik olarak pek çok üstünlüğe sahipti. Ancak konumu 20 yıl öncesine göre daha az güvenliydi.1920’lerdeki imalat verimi yavaşlamış, ekonomisi 1929 krizinden kökünden sarsılmıştı. İngiltere ihracatının yüzde 40’ını oluşturan tekstil üretimi üçte iki oranında, yüzde 10’unu bulan kömür beşte bir oranında, çelik üretimi 1929-1932 arasında yüzde 45, pik demir üretimi yüzde 53 azalıp, dünya ticareti içindeki payı yüzde 14,15’den 1937’de yüzde 9,8’e düşmüştü. Almanya’nın hızla silahlandığı 1930’lu yıllarda İngiltere ekonomik sorunlar nedeniyle savunma harcamalarında 1938’e kadar artışa gitmedi. Bunda askeri çevrelerin “hayati çıkarların” aynı anda Almanya, Japonya ve İtalya’ya karşı savunulamayacağı ve muhtemel müttefikler bulma ve yatıştırma diplomasisi izlenmesi gerektiği şeklindeki görüşlerinin de rolü vardı. Ekonomisi zayıf düşmüş ve stratejik olarak aşırı genişlemiş olan imparatorluğun Uzakdoğu’da, Akdeniz’de ve Avrupa’nın içindeki tehditlere karşı yatıştırma diplomasisine ihtiyaç vardı. Ancak toplu durum değişmişti. Japonya ve İtalya karşı safa geçtiği gibi kanat güç SSCB’de anti-faşist ortaklık talebi savsaklandığı için ihtiyatlı davranıyordu. Dikkat çekici olan bir önemli durum ise Amerika’nın 1935’lere kadar, İngiltere’nin Almanya ve Japonya’ya verilecek bir bölüm tavizlerle yatıştırma çabalarına karşı çıkan, askeri taahhütten kaçınan, İngiltere’nin Almanya’ya karşı askeri açıdan güçlenebilmek için borç almasını engelleyen böylece stratejisini bozan politikalarıydı. Sonuç olarak İngilizler 1930’ların sonlarında çözümü bulunmayan diplomatik ve stratejik bir açmaz içinde bulunuyordu.

RUSYA: Savaş öncesi Rusya’nın gücü 1914-1918 çatışması ve iç savaş yüzünden korkunç derecede azalmıştı. Nüfusu 1914’de 171 milyonken 1921’de 132 milyona inmişti. Polonya, Finlandiya ve Baltık devletlerinin kaybıyla pek çok sanayi kuruluşu, demiryolları ve çiftlikleri elden gitmiş, uzayan iç savaş geri kalanları tahrip etmişti. İmalattaki gerileme 1920’de,1913’deki verimin yüzde 13’üne inmişti. Savaş öncesinin yüzde 1,6’sı kadar demir cevheri, yüzde 2,4’ü kadar pik demir, yüzde 4’ü kadar çelik ve yüzde 5’i kadar pamuk üretiliyordu. Kişi başı ulusal gelir yüzde 60’tan fazla gerileyerek dehşet verici bir düzeye inmişti. New Economic Politicy (NEP) politikasıyla 1926’ya gelindiğinde tarım ve sanayi verimi savaş öncesi düzeye çıktı. Ancak sanayinin gelişimini sağlamak ve düşman bir dünyada güçlü ordu oluşturmak için gerekli sermaye birikimini yaratabilmek üzere 1929’da tarımda sıkıntılı bir kolektifleştirme hayata geçirildi. Böylece GSMH’nin yüzde 25’i gibi büyük bir kaynak sanayi yatırımları için kullanılarak ekonomide olağanüstü gelişme sağlandı. Tarım kesiminde çalışanların oranı 1928-1940 arasında yüzde 71’den yüzde 51’e düşerken bu nüfusa hızla eğitim verildi. Bu dönemde hem Batının hem de Japonların saldırılarına kapalı olan Uralların ötesinde elektrik santralleri, çelik fabrikaları ve başka fabrikalar kuruldu.1928-1937 arasında ulusal gelir 24,4 milyar rubleden 93,3 milyar rubleye, kömür verimi 35,4 milyon tondan 128 milyon tona, çelik üretimi 4 milyon tondan 17,7 milyon tona yükselmiş, traktör sayısı 40 kat artmıştı.1930’ların sonuna gelindiğinde sanayi verimi Fransa, İtalya, Japonya ve İngiltere’ninkini geçmişti. Savaştan çıkan ve olası düşmanların kendisine tehdit yönelttiğini bilen SSCB, 1920’li yıllardan itibaren savunma bütçesine büyük pay ayırdı. Rusya’nın bir “tehlike bölgesinden” geçmekte olduğunu ve bunun en az 1919-1922 yılları kadar büyük bir tehdit yarattığının farkında olan Stalin sanayi veriminde ve ulusal gelirdeki artışla birlikte hızlı bir silahlanma politikası izledi. Japonya’nın Mançurya’daki saldırganlığı ve Alman yayılmacı emelleri yüzünden kaygıya düşen Stalin’in önünde, birbirlerinden binlerce mil uzakta harekât alanlarında yapılacak iki cepheli savaş ihtimali vardı. Diğer yandan düzenli ordu 1934’den sonra büyüme gösterse de kapsamlı eğitim programına rağmen savaş aygıtlarını yönetecek eğitimli personelden yoksundu. İlaveten 1937’de yüksek rütbeli subayların yüzde 80’inin tasfiye edilmesi de önemli bir zafiyet teşkil ediyordu. Bu iç ve dış koşullarda SSCB’nin güvenliği tehlikedeydi ve Stalin, güvenliği Batı ile birlikte sağlayacak politikalara ağırlık verdi. İspanya İç Savaşı’nda izlenen politikayı da bu politikanın sonucu olarak görmek gerekir. Moskova İspanya’da zafere ulaşacak sosyalist cumhuriyetin İngiltere ve Fransa’yı sağa doğru iteceğinden ve aynı zamanda Rusya’yı Franco’nun destekçisi olan İtalya ve Almanya ile açık bir çatışmaya sokacağından korkuyordu. Fransa ve Çekoslovakya ile 1935 tarihli anlaşmaya rağmen Almanya karşısında “halk cephesi” oluşturma çabalarının İngilizler tarafından engellenmesi, 1938 Münih anlaşmasıyla İngiliz, Fransız ve İtalyan’ların Almanya’nın Çekoslovakya işgaline göz yummaları, Stalin’in Batının esas niyetinin Almanya’yı doğuya yöneltme olduğu şüphesini doğruladı. Stalin’in silahlanma için zaman kazanmak amacıyla ideolojik düşmanıyla “yatıştırma siyaseti” politikası izlemesine neden oldu. BİRLEŞİK DEVLETLER: 1.Paylaşım savaşından kazançlı çıkan Amerika 1920’li yıllarda son derece güçlüydü. Zaten en büyük mamul mallar ve yi-

yecek maddesi üreticisiyken buna ek olarak dünyadaki en büyük mali güç ve borç veren ülke haline geldi. Ancak 1930’lu bunalımlı yıllarda Büyük Güçlerin hepsinden daha çok geriledi. GSMH 1929’da 98,4 milyar dolarken 1932’de bu miktarın yarısına düştü. Hemen hemen 15 milyon işçi işini kaybetti. İhracatının değeri 5,24 milyar dolardan 1,61 milyar dolara düştü. Dünya ticaret içindeki payı yüzde 13,8’den yüzde 10’un altına düştü. Münih bunalımının olduğu 1938’de ABD’nin dünya imalat verimi içindeki payı yüzde 43,3’den yüzde 28,7’ye kadar düşmüştü. Çok büyük bir kapasite fazlasına sahip, ağır yapısal sorunları olmayan ama ekonomik bunalım nedeniyle yetersiz kullanılan Amerikan ekonomisi talepte görülen ve 1937-1938 yıllarındaki durgunluğun da olumsuz yönde etkilediği düşüşler yüzünden savaşa giderken durgunluk içinde olan uyuyan bir devdi. TOPLU SAVAŞ Amerika’yı yozlaşmış, melez bir devlet olarak gören Hitler, işgallerine yeniden başlamak için 1940’lar ortalarına kadar bekleyemeyeceğini zira o takdirde askeri dengenin İngiliz-Fransız-Amerikan kampından yana bozulacağının farkındaydı. Keza Japonya’da aynı şekilde, harekete geçmemesi halinde 1944’e gelindiğinde deniz gücünün Amerika’nın yüzde 30’una kadar gerileyeceğini hesaplıyordu. Her iki devlette, giderek daha büyük ölçüde süper güçlerin gölgesi altına giren bir dünyada, orta siklet bir devlet olmaktan kurtulmak için kısa sürede harekete geçmek için güçlü bir stratejik sebebe sahipti. Böylece savaş başladığında İngiltere ve Fransa bir kez daha kendilerini Almanya karşısında buldular ve İngiltere Manş’ın ötesine kuvvet yollarken İngilizFransız donanması da denizden ablukaya başladı. Ancak önceki savaşın aksine doğu cephesinin olmayışı ve SSCB-Alman anlaşması ile Rusya’dan akan hammaddeler ablukanın etkisini önlüyordu.1940’a gelindiğinde savaşın tarafları birbirlerine kesin bir üstünlük kuramayacak durumdaydı. Hitler’in Haziran 1941’de Rusya’yı istila için aldığı karar savaşı tüm boyutlarıyla değiştirdi. Bunun stratejik olarak anlamı Almanya’nın çeşitli cephelerde çatışmak zorunda kalması ve böylece 1914-1917’deki açmazına geri dönmesiydi. Almanya Moskova kapılarına dayandığında, 1941 Nisan ayında imzalanan SSCB-Japonya tarafsızlık anlaşması Stalin’in imdadına yetişti. Stalin’i iki cephede birden savaşmaktan kurtardığı gibi iyi eğitimli, kışa dayanıklı tümenlerini Sibirya’dan çekerek Batıya sevkine yaradı. Savaşın kaderini değiştiren ikinci bir olay da Japonya’nın güney harekâtına girişmesi oldu. Batı’nın Japonya ile olan ticarete ambargo koyması ve varlığını dondurması yüzünden Güneydoğu Asya’daki petrol ve hammadde kaynaklarının ele geçirilmemesi halinde birkaç ay içinde ekonomik yıkıma uğrayacağını anlayan Japonya kaçınılmaz olarak işgale giriştiğinde Amerikalıların seyredeceğini düşünmediğinden 1941 Aralık ayında Pear Harbor’a da saldırdı. Bu saldırı ve Hitler’in Amerika’ya savaş ilanı savaşı dünya çapında bir savaş haline getirdi. Hiç kuşkusuz sanayi verimliliği tek başına askeri yeterlilik sağlayamazdı ama ABD’nin savaşa girmesiyle malzeme ve verimlilik tabanı, faşist saldırganlığa karşı ezici güç oluşturacak kaynakları ve imkânları müttefiklere sağladı. Böylece bir yıl sonra, Tocgueville’nin daha 1835’de iki kutuplu dünyanın doğacağına dair yaptığı tahmin de doğrulanmış oldu. DEVAM EDECEK

İran’da nükleer gelişme İran yüzde 20 oranında zenginleştirilmiş ilk yerli uranyumunu reaktöre pompaladı. Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK)’na seslenerek, “tesislerimiz araştırma yapmaya açıktır” dedi İran ilk zenginleştirilmiş uranyumu reaktöre pompaladı. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad İran İslam Devriminin yıldönümünde nükleer programla ilgili gelişmeleri duyuracağını açıklamıştı. 15 Şubat’ta Natanz’da bulunan tesislerde ilk yüzde 20 oranında zenginleştirilmiş uranyumdan elde edilen nükleer yakıt Ahmedinejad’ın katıldığı törenle Tahran’daki araştırma reaktörüne pompalandı. İran ayrıca yeni nesil santrifüj geliştirildiğini de duyurdu. Uranyumu 3,5 oranında daha hızlı zenginleştirecek santrifüjleri Natanz’daki tesislerine yerleştiriyor. İran uluslararası piyasalardan yakıt teminin yasaklanması üzerine kendi yakıtını üretme yönünde karar almış ve uranyum zenginleştirme programını yürürlüğe koymuştu. İran’ın nükleer tesisleri için Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK)’nun silah yapıldığını iddia ettiği raporuna “ABD’nin komplosudur” şeklinde açıklama yapan İran yönetimi, “barışçıl nükleer program kimsenin tekelinde değildir” açıklamasında bulundu. Atom bombası kaç insanı öldürür İsrail, İran’ın nükleer tesislerine saldırı düzenleyeceği yönünde tehditte bulunurken, Ahmedinejad nükleer programdan geri adım atmayacaklarını duyurdu. Nükleer tesislerde yapılan deneme sonrası konuşan Ahmedinejad ‘’Atom bombasını sahip ülkeler atom bombasına karşı çıkıyor. On binlerce atom bombası stoklayan bu ülkeler, atom bombasına karşı olduklarını ilan ediyor. Onlar kendileriyle dalga geçiyorlar, tarih de onlarla dalga geçecek. Bir atom bombası 500 bin insanı öldürüyor, on binden fazla bomba ne kadar insan öldürür? Kendileri, atom bombalarıyla yeryüzünü birkaç kez altüst edebileceklerini söylüyor.” diye konuştu.


18-19_Layout 2 2/20/12 8:57 AM Page 2

kültür sanat 19

20-29 ŞUBAT 2012 Halkın Günlüğü

Grup Yorum’a biletix engeli Biletix firması Grup Yorum’un konser biletlerini satmama kararı alırken, Biletix’e karşı internetten örgütlenen boykotla birlikte, firma yetkilileri geri adım atarak biletleri satmaktan mutluluk duyacaklarını açıkladı

‘Sana mı düştü yargı kararını değerlendirmek’

Konser organizatörü Ali Şenol yaptığı açıklamada: “Biletix’le muhatap olan kişi, kurum benim. Biz kendilerinden bir açıklama beklerken özellikle sosyal medyada yoğunlaşan tepkiler üzerine genel bir açıklama yapma gereği hissediyorlar” diye konuştu. Şirketin bu yaklaşımının etik bir davranış olmadığını açıklayan Şenol, kurumun bulunduğu sıkıntıdan dolayı zaman kazanmaya çalıştığını ifade etti. Şenol açıklamasını “Üstelik o açıklamada saçma bir şey var: ‘Yargı kararını bekliyoruz’. Hangi yargı kararını kastediyorsunuz? Sana mı düştü yargı kararını değerlendirmek? Neye dayanarak Grup Yorum’un biletini satmıyorsunuz? Size kim böyle bir yetki veriyor?” sözleriyle sonlandırdı.

Grup Yorum’un Bursa’da düzenleyeceği konser öncesi Biletix’e başvuran konser organizatörü Ali Şenol’un verdiği bilgiye göre Biletix firmasının Grup Yorum biletlerini satmama kararı aldığı öğrenildi. Şirket yetkilileri tarafından Grup Yorum konserlerinden elde edilen gelirin “terör örgütüne yardım” için kullanıldığının öne sürüldüğü açıklandı. Bu kararın geçtiğimiz haftalarda Malatya’da ‘terör örgütüne üye olmak ve örgüt propagandası’ yapmakla suçlanan 6 öğrenciye verilen cezalarda, mahkemenin Grup Yorum konserine ait biletlerin satılmasını suç delili olarak sayması sonrası gelmesi dikkat çekti.

Biletix geri adım attı Yaşanan gelişmeler ve tepkiler üzerine Biletix firması 16 Şubat’ta bir açıklama yaparak geri adım attı.

Biletix boykot edildi Karara tepki duyarak internette sosyal ağ içerisinde 13 Şubat’ta örgütlenen Grup Yorum dinleyicileri Biletix’i boykot etme kararı aldı. Twitter’da boykotbiletix etiketiyle örgütlenen kampanyada Biletix firması yaşanan tepkiler üzerine bir açıklama yap-

mak zorunda kaldı. “Tavrımız net değil konuya dair hukuki inceleme yapıyoruz” denilen açıklamada karara tepkili olan ve firmayı boykot eden kitlenin oyalanmaya çalışılması gözlerden kaçmadı. Biletix’in yaptığı açıklamada şu ifadeler kullanıldı: “Grup Yorum konser biletlerinin satışına ambar-

go koyduğumuza yönelik açıklama ve yorumlar, hiçbir doğruluk payı içermemektedir. …Konuyla ilgili yargı kararı incelenerek satışın önünde hukuki bir engel olup olmadığının netleşmesinin ardından, her ticari işletme gibi organizasyonla ilgili son kararımızı alarak uygulamaya koyacağız.”

Ragıp Zarakolu için “Kitaplar ses veriyor” Belge Yayınları sahibi Ragıp Zarakolu’nun serbest bırakılması için her hafta yayınevinin Sultanahmet’te Binbirdirek İşhanı’nda bulunan yerinde “Kitaplar Ses Veriyor” başlığını taşıyan etkinlikler örgütleniyor. Cumartesi günleri 13.0014.00 saatleri arasında yapılacak etkinlikler kapsamında her hafta bir yazar kitaplarından okumalar gerçekleştiriyor. Etkinlikler kapsamında ya-

zar Doğan Akhanlı, kitaplarını 11 Şubat’ta seslendirdi. Ragıp Zarakolu’yla dayanışmak için ülkemize gelen Doğan Akhanlı, kitaplarından bazı bölümler okurken, ilgiyle izlendi.

rından bölümler okuduğu etkinliğe ilgi büyüktü.

Vedat Türkali kitaplarından bölümler okudu

Üç ayı aşkın süredir tutuklu bulunan Ragıp Zarakolu için düzenlenen etkinliklerle ilgili yapılan açıklamada,”Kitaplara ses vermek ve haksız tutuklamalara karşı sesimizi yükseltmek için kitapseverleri davet ediyoruz” denildi.

Bu etkinliklerden ikincisi 18 Şubat’ta Vedat Türkali’nin katılımıyla yapıldı. Vedat Türkali’nin kitapla-

Kitap okuma etkinliklerinin Ragıp Zarakolu serbest bırakılıncaya kadar devam edeceği açıklandı.

Biletix’in internet sitesinden yapılan açıklamaya göre şirketin Grup Yorum bileti satmak yönündeki hukuki incelemesini tamamladığı ve grubun biletlerini satmakta sakınca görmediği ifade edildi. Biletix, “Geçmişte olduğu gibi gelecekte de, Grup Yorum konserlerinin biletlerini satmaktan mutluluk duyacağımızı kamuoyuna bir kez daha arz ederiz” denildi.

Gelecek Uzun Sürer YÇKM’de gösterimde Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi (YÇKM) kültür ve sanat alanındaki çalışmalarını halkla buluşturmaya devam ediyor. Yönetmenliğini ve senaristliğini Özcan Alper’in yaptığı Gelecek Uzun Sürer filmi 17 Şubat Cuma gününden itibaren YÇKM Sinema Salonu’nda gösterilecek. YÇKM kültür sanat alanındaki çalışmalarına Gelecek Uzun Sürer filminin gösterimiyle devam ediyor. 17 Şubat Cuma günü saat 19.30’da ilk gösterimi yapılan filmin ikinci gösterimi 18 Şubat Cumartesi günü saat 18.00’de yapıldı.

Filmin seansları şöyle:

Arşiv çalışmasına destek olalım Gazetemiz, DHF ve YÇKM tarafından ortak bir çalışmayla hazırlanan yazılı arşiv çalışmaları devam ediyor. Dünden bugüne Yeni Demokrasi güçleri tarafından yayınlanan gazete, dergi, broşür, bildiri vb. bütün materyallerin internet ortamına aktarılmasını amaçlayan çalışmaların büyük kısmı tamamlanmış durumda. Arşiv çalışmasının tamamlanan kısmı gazetemizin ve DHF’nin internet sitelerinde yayınlanmaya başlandı. Arşiv çalışmasının eksikliklerinin giderilmesi için isimleri belirlenen yayınların temini için DHF üye, taraftar ve dostlarına yönelik bir açıklama yayınlandı. Arşiv çalışmasında

eksik kalan yayınların isimleri şu şekilde: Partizan Gençlik 6, 11, 13 ve 16 numaralı sayılar, Partizan Sesi 39 ve 41 numaralı sayılar, Spartaküs 2. sayı dışındaki sayılar

Gençlik döneminde İstanbul yerelinde yayınlanan dergi, toplam 3 sayı. Yeni Halk Demokrasisi Dergisi 1992 yılında yayınlanan tek sayı.

Yeni Demokrasi - Özel Sayı 2, 6, 7, 8, 9, 10 ve 11 numaralı özel sayılar,

Tohum Dergisi YÇKM tarafından yayınlanan kültür-sanat dergisi.

Yeni Demokrat Gençlik 16. sayı,

Tutsak Partizan Dergisi 1993 - 1995 yıllarında yayınlanan 10 sayı çıkan tutsak dergisi.

Kazanılacak Dünya 9, 13, 15, 16, 17 ve 32 numaralı sayılar dışındaki sayılar, Aydınlık Yol Dergisi Partizan Gençlik döneminde Ankara yerelinde yayınlanan dergi, toplam 3 sayı. İsyan Ateşi Dergisi Partizan

Kardelen Dergisi 1996 - 1999 yıllarında yayınlanan 3 sayı çıkan tutsak dergisi. Not: 1980 öncesinde merkezi ve bölgesel olarak yayınlanan tüm gazete, dergi, fotoğraf ve görsel materyaller vs...

20 -24 Şubat tarihleri arasında yapılacak hafta içi gösterimlerin saatleri: 19.30 25 Şubat Cumartesi ile 26 Şubat Pazar saat: 14.00 ve 18.00 Başlıca rollerini Gaye Gürsel, Durukan Ordu ve Sarkis Seropyan’ın oynadığı filmin konusu kısaca şöyle: Müzik araştırmaları ve ağıt derlemeleri yapmak üzere Amed’e giden Sumru, araştırmalarına yardımcı olmak üzere şehrin sokaklarında korsan CD satarak yaşamını sürdüren Ahmet’le tanışır. Köyleri yakılan ya da yakınları katledilen ailelerle yapılan röportajlar üzerinden gelişen filmde Sumru’nun esas hedefinin kaybolan sevgilisinin akıbetini öğrenmek olduğunu anlarız. Bu yolculuk Sumru’yu Hakkari’ye kadar götürecektir…


20-21_Layout 2 2/20/12 9:14 AM Page 1

söz, e

20 kadın dosya

Halkın Günlüğü 20-29 ŞUBAT 2012

Kadın mücadelesi ve Emekçi kadının sadece çalışma hakları için değil, erkeklerle eşit politik haklar ve yaşamın her alanında söz, yetki, karar hakkını da elde edebilmenin direnme ve kazanma günüdür, 8 Mart’ın özü…

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün önemi tarihsel ve sınıfsal özünden gelmektedir. 129 tekstil işçisi kadının yarattığı 8 Mart’ın direniş azmi-kazanım mücadelesinin özü, verdiği tarihsel mücadelenin sınıfsal karakterinden doğmaktadır. Bu mücadele özüne sarılıp, direnişleri sınıfsal bağıyla güçlendirmek günümüz koşullarının da en önemli ihtiyacıdır. Tekstil işçisi kadınların 1800’lü yıllarda emek sömürüsüne karşı verdikleri mücadelenin, kadının kurtuluşunu sınıfsal kurtuluşla birleştiren özünü kavramak, bugün 8 Mart’ı sahiplenişimizde önemli bir yer tutmaktadır. Ancak bu önemdeki öze sahip çıkılarak New York’lu, Chicago’lu ve Manhattan’daki direnişçi tekstil işçisi kadınların anısına uygun 8 Martlar yaratırız. Egemen erkek sistemin böl-yönet politikalarıyla Türk-Kürt, Alevi-Sunni, Laz-Çerkez, Ermeni-Süryani, Rum-Yunan, BulgarHırvat, Hristiyan-Müslüman, siyahi-beyaz, Arap-Yahudi savaşları, çatışkıları tırmandırılıyor. Buna bağlı kadrolu-kadrosuz, çalışan-taşeron, sendikalı-sendikasız, sigortalı-sigortasız, güvenceli-güvencesiz, türbanlı-türbansız, anti laik-laik, dindar-dinsiz, namuslu-namussuz, diyerek en nihayetinde kadın-erkek de birbirine rakipleştirilerek sömürü düzeni yenileniyor. İnsanlar en sevildikleri tarafından en yakını erkek tarafından namus, töre adına, sevgi ve aşk uğruna, aldatan olduğu için öldürtülüyorsa, bunun kaynağına ulaşmak sorunun özünü ortaya çıkarır. Bu bağlamda 8 Mart’ın özünden kopmak ya da ırkçı, ayrımcı-cinsiyetçi bir yaklaşımla 8 Mart’ı ele almaktan kurtuluruz. Başka yaklaşım, 129 dokuma direnişçisi

kadının yarattığı şanlı mücadele tarihine haksızlık olur. 8 Mart ödenen bu bedellerle çalışma koşullarını, insanca yaşama düzeyine eriştirmede birlik, dayanışma ve mücadeleyle kazanılmış bir gündür. Emekçi kadının sadece çalışma hakları için değil, erkeklerle eşit politik haklar ve yaşamın her alanında söz, yetki, karar hakkını da elde edebilmesinin direnme ve kazanma günüdür, 8 Mart’ın özü…

Kilitli kapıları yanık bedenleri açtı! Amerikalı işçi kadınlar; çalışan emekçilerin, patronları tarafından köhne düzenin sürmesi için iliğine kadar sömürdükleri insanların kurtuluşu için de başkaldırdıkları bir gündür 8 Mart... Hiçbir gücün çarpıtmasıyla içi boşaltılamayacak bir öze sahiptir 8 Mart. Çalışma ve yaşamsal hakları için 1857 yılında ABD’nin New York şehrinde Cotton tekstil fabrikasında

kadın işçilerin örgütledikleri grev bu sınıfsal özünden dolayı egemenlerin hala tedirgin etmektedir her 8 Mart’larda... Fabrikanın etrafını kuşatan ABD egemenleri, patronun grev kırıcılarıyla da barikat kurup, direnişçi kadınların diğer işçilerle bağlantılarını kesip, başka grevlerin örgütlenmesini engelle-

Yasalarla engelleyemezsiniz!

Direnişin adı

Clara’nın sözüyle, “Proleter kadın... yalnızca iktisadi ve kültürel yaşam çıkarlarını savunmak için seçim hakkına ihtiyaç duymuyor. Seçim hakkına örneğin kendi sınıfının erkek dünyasına karşı mücadele etmek için değil, bilakis her şeyden önce kapitalistler sınıfına karşı mücadele etmek için ihtiyaç duyuyor. Ve dolayısıyla o, burjuva topluma, kapitalist iktisat düzenine dayanak olmak için toplumsal reformu talep etmiyor. Hayır! Biz erkekle eşit politik hakları, bu toplumu devirmek, parçalamak için; yasal engellerle engellenmeden birlikte çalışmak için talep ediyoruz.”

Korkunun topluma hakim geldiği yerde suç ve suçlu üreten bir sistem sürekli kendini en büyük emek değeri üzerinden var ediyor. Yani ezilen ve emeği görülmeyen kadının toprakta gömülül canı vardır, yaşamda adı yoktur. Bundandır ki, direniş kadındır, mücadele kızıldır.

1800’li yıllarda kölece çalışma ve yaşam

koşullarına karşı çıkarak başkaldırı ve direnişi çalıştıkları fabrikalarda kadınlar grevle örgütlediler. Mücadelenin simgesi işçi kadınlar, sömürü, zulüm ve vahşeti dayatanlara korku saldı ve günümüzde de aynı şekilde salmaya devam ediyor. İnsanca yaşam için eşit haklar elde etmenin onurlu mücadelesini veren 8 Mart direnişinin öncüsü dokuma, tekstil, tütün işçilerinin direnişleriyle süregelen bu mücadeleler ve mücadeleleri bastırma harekatları 21. yüzyılda şekilsel olarak değişmiş olsa da öz olarak devam ettiğini TEKEL direnişinde gördük. Her fırsatta değişik reform ve açılım aldatmacalarıyla ve AKP’nin ‘eşit

işe eşit ücret’ kandırmacılarıyla sürdürülüyor. Devletin yıllarca yasakladığı ve en sonunda kendi “makul ölçüsü”nde kabul ettiği 1 Mayıs’ı “tatil” ilan etmesi yaklaşımındaki oyun 8 Mart’ı da beklemektedir. Burjuva-feodal erkek egemen sistemin tarihi bellek silimi ve devrimci-komünist mücadelelerle ve bedellerle kazanılmış günlerin içini boşaltması, yenilenmiş model saldırılar olarak her gün yineleniyor. 8 Mart’ın özüne yönelik bu saldırılara çalışan emekçilerin ve ezilen halkların birlikte vereceği örğütlü mücadele iradesiyle cevap olmalıyız. 8 Mart bizimdir!

Bir kadın açlığından, içinde bulunduğu durumdan ve kendisini bekleyen ölümle ilgili araç ve madde kullanmanın zararlarının neler olduğunu bilmiyorsa, neden ve sonucundan habersizse, dans eder durur. Yine kadın içsel, dışsal, kamusal, özel alan özgürlüklerini doğru


20-21_Layout 2 2/20/12 9:14 AM Page 2

20-29 ŞUBAT 2012 Halkın Günlüğü

8 Mart

21

uğruna can verdiler. Greve katılan işçi kadınlar kilitlenen kapıları yanık bedenleriyle açtılar. Yüzyıllardır her 8 Mart’ta dayanışmanın, birlikte mücadelenin ve direnerek kazanmanın sembolü olarak anıla geldiler. 8 Mart böylece hem kadın hem kızıl rengini aldı.

8 Mart’ın kızıllığı direniştir! Egemen sınıfların 8 Mart’ı, ezilen emekçilerin çalışma koşullarını iyileştirme kazanımlarının boşa düşürmesi de bu sınıfsal özden gelmektedir. ‘Kadınlara çiçek dağıtma günü’ ve ‘dünya kadın günü’ haline getirmek için her türlü dezenformasyona başvurmaları da bundandır. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kökünden koparma saldırılarına karşı direnişler her dönem sürdü/sürüyor. Dünyanın birçok ülkesinde ve ülkemizde de ezilen emekçi kadınlar, alanlara çıkarak, tüm engellemelere ve saldırılara karşılık 8 Mart’ın kızıllığına sahip çıktı.

Kadının devrimci mücadelesi ve 8 Mart

1.

B L M

mek için kapıların kilitlendiği 8 Mart’lar aynı anlayışla günümüzde de engellenmektedir… Sömürü ve talan düzenine karşı başka grevlerin yayılmasını önlemek amaçlı kilitlenen fabrika kapıları bugün de başka krizleriyle kitleniyor. Fabrika işçilerinin grevi başlatmasından kısa bir süre sonra sözüm ona sebebi belli olmayan bir yangınla içeride direnen kadınlardan 129 kadın direniş kızıllığıyla yanarak mücadeleleri

Tarihi özünden koparılmak istenen ve kızıllığını 129 kadın işçinin direnişte yanarak can vermesiyle alan 8 Mart’ın önemini sınıfsal mücadelede bilinciyle kavramak önemli bir ayrışım çizgisidir. Clara Zetkin’in 8 Mart’ı devrimci mücadeleki sahiplenişinin önemini de belirtmiliyiz. Danimarka’nın Kopenhag şehrinde 1910 yılı Ağustos ayında toplanan 2. Enternasyonal’de Clara Zetkin’in önerisiyle “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak enternasyonalist bir güne kavuştu. İşçi sınıfının ve kadın mücadelesinin birbirinden koparılamaz bağlarla ilişkisini o günden beri koruyan ve burjuva-feodal erkek egemenliğinin “kadınlar kurtulacaksa benim verdiğim haklarla kurtulur” anlayışından koparak sistemin kadına bakışını parçalamıştır. Kadının politikleşmesi ve örgütlü mücadeleyle kurtuluş perspektifinin gellişmesinde 8 Mart’ın önemi oldukça büyüktür. Kadının örgütlü mücadelesi; başta egemen zihniyetin anlayışına dümen kıran erkeğin ve dolayısıyla egemen iktidarın da kurulu düzenini sarsmaktadır. Bundan dolayı erkeği koruyan, kollayan sistemin de korkulu rüyası büyümektedir, büyüdükçe de saldırısı artmaktadır. Bu açıdan kadın mücadelesinin öznesi olan kadın, sınıfsal mücadeleyle perspektifini birleştirdikçe mücadelenin gücü de o oranda artıyor.

ÖNCÜ KADIN

≫ rojda demir

DEVRİM SÖZÜ PRATİĞİMİZDİR elişki öğretisinin kavrayışıyla teori-pratik bütünlüğü her birimizin yaşam felsefesinin temelini oluşturuyor. Buna madde-bilinç, ekonomi-siyaset ve alt yapı-üst yapı ilişkilerini de eklediğimizde çok karışık gibi görünen durum açığa çıkar. Bu duruma yaklaşımımız ya niteliğe eriştiren ya da geriye iten noktaya çeker bizi. İlerleyebilmemiz ise, her birimizin büyük hedefimizle aynı tutarlılıkta atmış olduğumuz küçük adımların güncel durumla uyumudur esasında. Bunun esasında da, yaşam alışkanlıklarımızdan kurtulup, devrimci olanla bağ kurma ve devrimci yaşamı sürdürme arasında çok yakınan alakası olduğunu belirtelim. Mevcut güncel durumu değiştirmenin yolu da bireyin öncelikle kendinde uyguladığı ve gününde kendini değiştirme, ilerleme ve hedefe aldığı bilimsel topyekün nitel bir seviyeyi yakalama isteğidir. Bunun da adı geri olana karşı, ileri olan devrimci kültürü yaratma çabası ve iradesidir. Şikâyetçi olduğumuz, yakındığımız mevcut durumu değiştirmektir devrimci yaşam.

Ç

Kadının ezilmişlikten çıkmak istemesi en doğal hakkı, bunun için harekete geçmesi ilk temel adımdır. Kadın kendisini bağlayan en etkin zincirin ilk halkasını kırmakla başlayacaktır. Ama gel görelim ki, politikleşmek adına yola koyulan biz kadınlar, gerçekten bizi kuşatan ve bağlayan bu zincirlerden ne kadar kurtulabiliyoruz. Öz örgütlülüklerimizde devrimle kurtuluş mücadelesine katılan kadınlar olarak, esas iktidarı hedeflemede ne kadar büyük cüret gösteriyoruz? Demokratik Halk Devrimi’ni başarabilmek için öncü-önder ilişkilenişlerimizde, kadının ezilmişliğinden kurtulabilmesini hangi politik nitel seviye ile birleştiriyoruz? Eğer bunu kendimizi yani kadın kimliğimizi devrimcileştirmeden yapıyor isek, eninde sonunda tüm çabamızın akacağı yer sistemin yedeğindeki erkek egemen sistemin feodal çukuru olur. Çünkü gerçek kurtuluşun özgürlük mücadelesi birilerini putlaştırmak ve birilerine yedeklenmekle asla olmaz. Özgürlük ve bağımsızlık adından da anlaşıldığı üzere, hiçbir bağımlılık ve biat etmeyi kabul etmez. Maoist önder iradeye bağlılık, davada kararlılık esas, ancak ‘önder’ kişiye tapınmacılık politikleşmenin en büyük düşmanıdır. Siyasi mücadelenin doğasına aykırıdır. Bu açıdan kadın mücadelesi ya da halkların devrimci savaş çizgisi bir bireyin durumuna bağlanamaz. Nasıl ki, her türlü gericilikle mücadele eden devrimci kadınlarız, mücadeleyi ahlak, na-

mus, töre gibi geleneksel kavramlarla tanımlamıyor isek, özgürlüğümüzü de, mücadelemizi de birilerine yedekleyip, askıya alamayız. Çünkü mücadelenin zaferi; sürekli olması, nesnel durumu değiştirme ve güncel politikalarla birleştirme başarısıdır. Yani devrimci-komünist kadın olmanın gereği örgütlü mücadeleyle yarattığımız pratiğin bizleri özgürleştirmesidir. Edindiğimiz devrimci mücadele kimliğinin savaşçısı olma ısrarı da yine kurtuluşa giden zaferin başarısıdır. Bunun mücadelede çok güzel örnekleri var. Sayısızca militan devrimci kadının insanlığın kurtuluşu yolundaki ilerleyişindeki önemini biliyoruz. En yakındaki erkeğe karşı başkaldırısıyla başlayıp halk savaşı siperlerinde dahi erkek şovenizmine karşı ikinci cins olma mücadelesini esaslı ilerleten ve devrimci savaşı kesintisiz sürdüren bir tarihimiz mevcuttur. Özellikle mücadelenin gerilediği süreçlerde gerek demokratik alanda, gerekse silahlı mücadele saflarında öne çıkıp, mücadeleyi yeni nitel aşamaya uygun yürüten kadın yoldaşlar hep vardık/varız/var olacağız… Sistem içişleştirmeye, tasfiyeciliğe, oportünizme, revizyonizme karşı Demokratik Halk İktidarı yürüyüşünde kadının kızıl mücadelesini yürütenlere yakın tarihten örnek verelim. Didar yani Aycan Tato, Meral Yakar’dan devraldığı kızıl mücadele bayrağını halk savaşı saflarında yükselten yoldaşlarımızdandır. Deniz ve Mahir adlı ikiz çocuklarını memede bırakıp, tekrar silahına sarılan Didar yoldaş Maoist Komünist Partisi isim değişikliği sürecinden sonra da ilk şehidimizdir. Devrim sözünü önündeki tüm engelleri bir bir aşarak nitel savaşçı olmanın gereğini, memede bıraktığı ikiz çocuklarına rağmen pratikte hayata geçiren yoldaş Aycan Tato mücadelemizde yaşayacaktır. Kadının ikinci cins olması bilakis onun mücadele azmini ezen egemen iktidara karşı bilenmiş tavır ve tutumuyla yakından ilgili olduğu kadar, devrimci mücadele saflarında yedeklemeye çalışan erkek şovenizmine karşı militan kadın çıkışıyla da bir o kadar ilgilidir. Burada devrimci-komünist insanın en çok dikkat edeceği nokta sistemin çok boyutlu sürdürdüğü tasfiyecilik ve revizyonizmden ayırımı net koymaktadır. Büyük Proleter Kültür Devrimin üçüncü nitel yeni bilge taktik ve manevra üstünlüğünü teoride belirtildiği şekilde pratikte de başarabilmektir. Didar yoldaş misali geleceği kazanma ve çocuklarımıza güzel bir gelecek bırakmak için mücadelemizi ve politik kimliklerimizi nitel bir seviyeye ulaştırma savaşımımızı sürdürelim.

kadındır, mücadele kızıldır! ve bilinçli ele alamamışsa, boyun eğmek zorunda kalıyor. Edilgenlik ve bağımlılık ve esirlik ilişkisi içerisindeki tutsaklık içinde döner kalır. Kendi başına ayakta kalmak, mücadele etmek için gereksinim duyduğu doğuştan gelen görme, algılama, güvenme, bilince çıkarma ve harekete geçme vb yetilerini de köreltir… İnsanın insana vahşeti nerede hüküm sürmüşse önce kadın hedefe alınmıştır. Çünkü en ezilen olarak sömürüye ve kendisine uygulanan vahşete karşı gelişi “kendi rızası”yla ana erkil iktidarını koruyamaması ve bu doğal yaşam seviyesini birilerine teslim etmesinin bedelini yaşamın her alanında ödemesi de yine egemen iktidar

meselesidir. Bu bakımdan 8 Mart’ı ele alırken, cinsiyetlerin birbirine düşmanlaştırılmadığı, yabancılaştırılmadığı bir eksende değerlendirmek gerekir. Erkek egemen sistemi devirmek için kadını iktidarlaştırmadan mücadelenin öznesi yapma, erkek de düşmanlaşmadan/düşmanlaştırılmadan kadın mücadelesine omuz vermelidir. Cins, ulus, inanç, sınıf bileşenlerinin tüm ezilen emekçilerenin kuracağı demokratik halk iktidarı yolunda yürüyenleri Demokratik Kadan Hareketi saflarında 8 Mart alanlarına çağırıyoruz. Omuz omuza, eşit ve yaşanılabilir bir yaşam için yaratacağımız özgür bir dünya için 8 Mart’ta 129 işçi kadının direniş mücadelesiyle ve kazanma iradesiyle alanlarda buluşalım.

Değerli dostumuz Medine Karaboğa siroz hastalığı sonucu 13 Şubat tarihinde aramızdan ayrıldı. Ailesi ve yakınlarına başsağlığı diliyoruz…

Halkın Günlüğü Gazetesi Gazi ve Alibeyköy Halkın Günlüğü okurları


22-23_Layout 2 2/20/12 9:11 AM Page 1

22 çeviri

Halkın Günlüğü 20-29 ŞUBAT 2012

Maoistleri yok etme gerekçesiyle yürütülmekte olan, esas amacı ise kabile halklarını köylerinden etmek olan bu savaş, maden, su ve ormanlarımızı talan etmek isteyen büyük tekellerin talebiyle başlatılmıştır

Hindistan’ın Maoistleri:

Kısa Bir Bakış fRita Khanna Bu yazının amacı, konuya ilişkin fazla bilgi sahibi olmayan ve/veya ana akım medyanın propagandası yüzünden kafası karışmış kimseleri Hindistan’daki Maoist harekete, bu hareketin amaçlarına ve yöntemlerine dair bilgilendirmektir. Bu yazının amacı Hindistan’daki üretim ilişkilerine dair fikir belirtmek, ya da komünist devrimciler arasında strateji ve taktiklere dair dönmekte olan tartışmalarda taraf olmak değildir. Yazımın hedef kitlesi, örneğin, Maoistlerin neden temiz içme suyu için mücadele eden STK’lar gibi hareket etmektense devlete karşı politik şiddet eylemleri gerçekleştirmekte olduklarını merak edenlerdir. Hindistan devleti, ülkenin pek çok yerinde Maoist devrimcilere ve onların önderliğindeki halk kitlelerine karşı acımasız bir savaş başlatmış durumda. Uzun soluklu olacağa benzeyen bu savaşın ilk çatışmaları çoktan başlamıştır. Devlet bu savaş için, başta Chhattisgarh, Orissa ve Jharkand olmak üzere, iç ve doğu Hindistan’ın pek çok bölgesine 75,000 kadar güvenlik görevlisi konuşlandırmayı amaçlıyor. Halka karşı yürütülen savaş için hava kuvvetleri, paramiliter çeteler ve özel eğitim almış KOBRA kuvvetleri de harekete geçiriliyor. Hava kuvvetleri lojistik destek çalışmalarına çoktan başlamış durumda. Başbakan Manmohan Singh ve İçişleri Bakanı P. Chidambaram’ın sözlerine göre Maoistler “Hindistan’ın iç güvenliğine en büyük tehdit”i ve “ülkenin ‘kalkınma’ sürecinin önündeki en büyük engel”i teşkil ediyorlar. Ana akım medya da bu söylemleri bağrına basmış görünüyor. Televizyon programlarında ve yazılı basın organlarında Maoistlere karşı çılgın bir savaş çığırtkanlığı yükseliyor. Devletin böylesi bir savaşta yer alması halinde ülkenin en yoksul kesimlerinin hedef tahtasına oturtulacağı ise kimsenin umurunda değildir. Bu, sahiden de devletin kendi halkına karşı vermekte olduğu bir savaşa dönüşüyor! Maoistlerin önderliğinde gelişmekte olan halk ayaklanmasının temelinde yüzyıllardır süre gelmiş olan vahşi sömürü koşullarının olduğu gerçeğini görünürde, pek de çekimserce, kabul eden devlet propaganda organları yine de bizi Maoistlerin vahşi, kana susamış haydutlar olduğuna inandırmak için

uğraşıyor. Devletin açıklamasına göre, Maoistler kontrolleri altına aldıkları alanları kaybetmemek için her türlü kirli oyuna başvurabilirler, buna devlet eliyle gerçekleştirilmek istenen kalkınma projelerine silahla direnmek ve kendilerine karşı çıkanları infaz etmek de dahildir. Yine bu propaganda uyarınca Maoistlerin ideolojisinin sıradan halkı korkutmaktan, demokratik yollarla seçilmiş hükümeti zorla yıkmaktan ve toplumun dokusunu tahrip etmekten ibaret olduğunu öğreniyoruz. Devlet ve medya, Maoistlerin genel tabanının, bunların ardı sıra takılmış üç beş romantik aydının haricinde, yoksul, cahil, kandırılmış ve beyni yıkanmış kabilelerden ibaret olduğuna inanmamızı da istiyor. Bizimki gibi bir toplumda yaşayan, sağduyu sahibi ve aklı başında bir kimsenin Maoistleri gönüllü olarak destekleyemeyeceği fikrini yaygınlaştırıyorlar. Ama bu çizilen tablo gerçekleri ne kadar yansıtıyor? Maoistler yoksulları zulme ve sömürüye karşı örgütlerken daha eşitlikçi, zenginliğin üç beş asalağın çıkarlarınca değil tüm emekçilerin çıkarlarınca bölüşüldüğü, bir toplum düzenini kurmayı amaçlıyor olabilirler mi? Devlet, Maoistleri yok etme bahanesinin arkasına sığınarak, yoksulların mücadelesini bastırmayı amaçlıyor olabilir mi? Devlet, bizim adımıza, bizim kardeşlerimize karşı kirli bir savaş yürütüyorken zenginlerin ceplerini doldurmaktan başka bir çıkarı yok mu yoksa?

1. BÖLÜM

daha öte amaçlara sahip olması gerektiğini savunuyorlar. Maoistlere göre yoksul ve sömürülen yığınlar kendi demokratik özyönetim organlarını oluşturmalı ve ülkenin çeşitli yerlerinde kendi iktidarlarını tesis etmelidirler. Çünkü eğer kitleler iktidarı ellerinde bulundurmazlarsa düzenin kendilerine attığı reform kırıntılarına tamah etmekten başka bir çareleri olmayacaktır. İşte bu yüzden Maoistler yoksulları mevcut devlete karşı savaşabilmeleri için örgütlüyor ve silahlandırıyorlar. Maoistlere göre şu anki Hindistan devleti çok uluslu tekellerin ve toprak ağalarının, yani genel olarak zenginlerin devletidir.

Kim bu Maoistler?

Maoistlerin ve onların önderliğindeki yığınların vermekte olduğu savaş, oldukça zorlu ve asimetrik koşullarda gelişen bir savaş. Zenginlerin yanında bürokratlar, polis teşkilatı ve askeriye var. Dahası, devletin ve ana akım medyanın iddia ettiğinin aksine, Maoistler bireysel terörizme karşı çıkıyor, bu tarz eylemleri açıkça eleştiriyorlar. Yapmaya çalıştıkları şey, hakim sınıfların şiddetine ve baskıcı devlet mekanizmasına direnebilecek silahlı bir halk hareketini örgütlemektir.

Maoist hareket, çoğunlukla toplumun en yoksul kesimi olan Dalitlerden ve kabile halklarından oluşan devrimci bir harekettir. Çoğunlukla Hindistan’ın emekçi halk yığınlarından gelen bu kimselerin niyeti, zenginlerin saldırılarına karşı direnebilmeleri için yoksulları örgütlemek ve silahlandırmak. Bu yolda, bir kitle hareketinin salt ücret artışı, kaliteli sağlık ve dürüst kamu hizmetleri gibi birkaç özel meseleye eğilmekten

Hindistan’daki Maoist hareket, Hindistan Komünist Partisi (Marksist)’in de Hindistan Komünist Partisi ve Devrimci Sosyalist Parti gibi reformist ve uzlaşmacı bir hatta olduğunu söyleyerek bu yapıdan kopan radikal işçiler tarafından 1960’larda kuruldu. Hareketin çok zengin bir geçmişi olduğu söylenebilir. Şu anki Hindistan Komünist Partisi (Maoist), aynı hattaki kimi örgütlerin birleşmesi sonucunda 2004’te kuruldu.

Bu kriz anında, devletin sormamızı istemediği soruları sormakla yükümlüyüz. Maoist devrimcilere, onların ideolojilerine, planlarına ve programlarına dair gerçekte ne biliyoruz? Devlet neden kendi halkına karşı savaşma ihtiyacını hissediyor? Maoistler sahiden kalkınmayı engelliyorlar mı? Sahi, kim bu Maoistler, ne istiyorlar? Gelin, bu soruları tek tek ele alalım.

Hindistan’ın gelişememesinin sebebi Maoistler mi? Hindistan’ın şu anki durumu nedir? Rakamlara göre hızla büyümekte olan bu ülke, aynı zamanda eşi benzeri görülmemiş bir yoksulluğun ve eşitsizliğin kol gezdiği bir yer. 24 milyardere ev sahipliği yapan Hindistan (Forbes dergisine göre Asya’nın ikinci en çok milyarder barındıran ülkesidir) aynı zamanda geceleri aç karınla gözlerini yummak zorunda olan 230.000.000 insanın da vatanıdır (Kaynak: Dünya Açlık Raporu). Öyle bir ülkeden söz ediyoruz ki, %9’luk bir ekonomik büyüme oranına sahip olmasına rağmen kendi halkını besleyememektedir. Halkın %50’si yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır ve üç yaş altı çocukların %47’si normalin altı kilodadır (Kaynak: Dünya Bankası Raporu: Yetersiz Beslenen Çocuklar: Reforma Bir Davetiye). “Bilişim ekonomisinin bu merkezinde” nüfusun yalnızca %11’inin yükseköğretim kurumlarına erişimi vardır ve öğrencilerin %50’si, çalışmaları gerektiğinden, ilkokulu terk etmek zorunda kalmaktadır (Kaynak: Eğitim Verileri, İnsani Gelişim Bakanlığı). Bu, sadece Maoistlerin kontrolündeki bölgelerin değil, Hindistan’ın tamamının gerçekliğidir. O zaman nasıl oluyor da Hindistan’ın gelişimine Maoistlerin ket vurduğu söylenebiliyor? Ki, Maoistler kesinlikle “kalkınmaya” karşı değiller. Onların şiddetle karşı çıktıkları şey, yoksullara yıkım ve sefalet anlamına gelen “zenginlerin yararına kalkınmadır.” Mesela Chhattisgarh’ın Dandakaranya bölgesine helikopter pistlerinin yapılmasına karşı di-


22-23_Layout 2 2/20/12 9:11 AM Page 2

çeviri 23

20-29 ŞUBAT 2012 Halkın Günlüğü

Toprağı işleyene verilmesi ve ağalık düzeninin ortadan kaldırılması Hindistan nüfusunun %60’tan fazlası tarımsal üretimle geçinmektedir. Ama buradaki temel üretim aracı olan toprak bir avuç toprak ağasının ve zengin köylünün denetimindedir. NSS raporlarına göre köylülerin %60’ı topraksızdır. Kırsaldaki egemenler, bürokratlar ve yolsuz siyasetçilerle olan yakın ilişkileri sayesinde, toprak reformunun gerçekleştirilmesine engel olmuşlardır. Geçtiğimiz 40 yılda topraksız ve yoksul köylülüğün kırsal nüfusa oranı %66’dan %80’e yükselmiştir. Diğer yandan en varlıklı %10, bugün 1951’dekinden daha fazla toprağa sahiptir (Kaynak: NSS raporu). Maoist devrimciler mevcut durumu değiştirmeyi, toprağı hakça bölüştürmeyi amaçlıyorlar. Bu uğurda da yoksul ve topraksız köylülerle tarım emekçilerini devlete karşı silahlandırmaktan geri durmuyorlar.

Bizim devlet adamlarına

değil komünistlere ihtiyacımız var

Tefecilerin ve bezirganların sultasının son bulması Hindistan kırsalında borçlanma katmerleşerek artıyor. Devletin elini çekmesiyle birlikte kırsaldaki kamusal bankalar kapanıyor. Kamu kurumlarından kredi çekme olanağı elinden alınan köylüler gitgide tefecilere (ki çoğu aynı zamanda toprak ağası ya da zengin köylüdür bunların) muhtaç hale getiriliyorlar. Vicdandan nasibini almamış bezirganlar da köylülerin derdine dert katıyorlar. Yoksul köylülere, fahiş fiyatlardan kelepir mallar satıyorlar. Dahası, köylülerin hasadını yok paraya satın alıp şehirlerde azami fiyattan satarak palazlanıyorlar.

reniyor, ancak burada devletin göz ardı ettiği tarımsal üretim alanında halkla birlikte sulama tankları ve kuyular inşa ediyorlar. Devlet, sürekli olarak, Maoistleri okulları havaya uçurmakla itham ediyor. Oysa gizlenen şey, patlatılan bu okul binalarının okul olarak değil devlet tarafından karakol olarak kullanılmakta olduğudur.

Maoistler ne tür değişiklikler talep ediyorlar? Bu değişiklikleri neden talep ediyorlar? Reformlarla yetinilmemesi, tüm baskı ve sömürü mekanizmasının alaşağı edilmesi Yukarıda bahsi geçen tüm acıların yanı sıra, Hindistan, binlerce Müslümanın göz göre göre faşist Hindu çeteleri tarafından katledilebildiği bir ülkedir (Bu kıyımların en korkuncu 2002’de Gujarat’ta gerçekleşmişti). Bu katliamlar gerçekleşirken yetkililer başka tarafa bakarlar. Yanlış anlaşılmamalıdır, bunlar kesinlikle üç beş kötücül unsurun komplosu değildir, Hindistan’daki mevcut toplumsal ve ekonomik yapı, karakteri itibariyle, emekçi yığınlara zengin muktedirler tarafından uygulanacak baskıyı garanti altına alan bir araçtır. Hindistan devleti halkın gözünü korkutmak, ayaklanmasını engellemek için düzenli olarak katliamlara başvurmayı adet haline getirmiştir. Maoistler kimi reformlarla yetinmeyi değil, bu baskı mekanizmasının tümünü değiştirmeyi amaçlıyorlar.

Bu durumun bir sonucu olarak yoksul köylüler krediye ihtiyaç duyuyorlar. Doğal olarak tefeciler ve çeşitli finansal teşekküller bu durumdan istifade ediyorlar. Köylülere verilen borçta uygulanan faizin aylık %5’e vardığı durumların olduğu biliniyor. BBC Haber’e göre 1997’den bu yana Hindistan’da bu borç batağından kurtulmak için başka çare bulamayan 200.000’i aşkın çiftçi intihar etmiş. Maoistler bunu değiştirmek istiyorlar.

Prachanda: Barış ve anayasa konularında uzlaşmak bir hataydı

Basnet/Kiran Pun 20 Ocak, Katmandu: Maoist başkan Pushpa Kamal Dahal, geçtiğimiz Perşembe (12 Ocak) günü gerçekleştirilen bir parti-içi toplantıda barış ve yeni anayasanın yazımı meselelerinde, partisinin iradesine ve ilkelerine karşı çıkarak parlamenter partilerle uzlaşmasının yanlış olduğunu, artık böyle bir hattı izlemeyeceğini belirtti.

Kast sisteminin ve dokunulmazlığın ortadan kaldırılması

Maoist önderlerden biri, Dahal’ın Khanna’daki bir kadro eğitim toplantısında şöyle söylediğini iddia ediyor: “Parlamenter partiler bizi barış ve anayasa yazımı süreçlerinden hızla geçmeye zorladılar. Saflarımızda farklı fikirlerin olduğunu biliyorlardı ve bundan istifade ederek bize kendi iradelerini dayattılar. Şu andan itibaren kendilerine yönelik tavrımız daha sert olacaktır.”

Hindistan’da kast sisteminin dimdik ayakta olduğu bilinen bir gerçektir. Bu sistem halkı ekonomik olarak yoksulluğun pençelerinde tuttuğu gibi, politik olarak da kitlelerin temel demokratik haklarını ellerinden alıyor. Kimi içme suyu kaynaklarına, meslek dallarına, okullara vs. erişimi dahi engellenen alt kastlar, insanlık onurundan ve haysiyetten dahi mahrum bırakılıyorlar. Planlama Komisyonu tarafından tahsis edilen bir uzmanlar heyetinin araştırmasına göre köylerin %70’inde alt kastlardan kişiler ibadethanelere giremiyorlar, %50’sinde ise bu insanların temiz içme suyu kaynaklarından istifade etmeleri yasak (Kaynak: Uzmanlar Heyetinin Planlama Komisyonu’na Sunduğu Rapor).

Dahal’ın dediğine göre Kongre ve Birleşik Marksist Leninist (BML) partileri Halk Kurtuluş Ordusu (HKO)’nun entegrasyonu ve yeni anayasa yazımı süreçlerini hızlıca geçiştirdiler ve bu süreçte kendi iradelerini dayatmaya çalışarak Maoistlerden uzlaşı üzerine uzlaşı talep ettiler. Bu süreçte aralarında Janardian Sharma ve Nanada Kishor Pun’un da bulunduğu parti önderleriyle konuştuğunu söyleyen Dahal, bu önderlere “adil entegrasyon” ve “doğrudan seçim sistemine dayalı, başkanlık sistemine sahip bir parlamento” taleplerini yükseltmelerini söylemiş olduğunu belirtiyor.

Ulusal Dalit Hakları Komisyonu’nun raporuna göre her gün Dalitlere yönelik ortalama 27 adet şiddet suçu işleniyor (cinayet, kaçırma ve tecavüz gibi). Kırsal bölgelerdeki zengin köylüler genellikle üst kastlara mensuplar. Halkın geri kalanını tahakküm altına almak için Brahmin ideolojisini kullanıyorlar. Aynısı tüccarlar, maden sahipleri, tefeciler ve müteahhitler için de geçerli. Kısacası, kırsal yaşantıya üst kastlar yön vermeye devam ediyor. Paralı askerlerden oluşan kendi özel ordularıyla adeta derebeyleri gibi yaşam sürüyorlar. Maoistler üst kastların bu tahakkümünü kırmak ve Dalitler ile Adivasiler için eşit haklar istiyorlar.

Üst düzey bir kadronun aktardığına göre Dahal “bu stratejimiz Kongre ve BML partilerini paniğe sürüklemişti” diyor. Dahası, Dahal’ın barış ve anayasa yazımı meselelerini ele alırken partinin temel ilkelerini çiğnemiş olduğunu da kabul ettiği söyleniyor. Dahal’ın “kimi meselelerde uzlaşmış olduğum doğrudur, ancak tamamen uzlaşmış olduğum, partinin tüm temel ilkelerini çiğnemiş olduğum söylenemez. Aslında en önemli sorunlarımız henüz çözüme kavuşturulmuş değil” dediği aktarılıyor.

Yoldaşlarına, partinin “anti-emperyalist, yayılmacılık karşıtı bir halk anayasası talebinde” bir bütün olarak direteceğini ve şayet bu amaca mevcut yollarla ulaşılamazsa kentlerde toplu ayaklanmaya hazır olunması gerektiğini söyledi. Partinin kadro eğitim programı geçtiğimiz Perşembe günü başladı ve önümüzdeki iki hafta boyunca sürecek. Programın amacı, yeni sona eren merkez komite toplantısında alınan kararlar uyarınca partinin o anki stratejisini kadrolara aktarmak. Program esnasında başkan Yardımcısı Mohan Baidya kadrolara partinin en temel iki mesele konusunda birlik halinde olduğunu söyledi: “anti-emperyalist ve yayılmacılık karşıtı bir federal demokratik halk anayasasının” yazımı ve devrim için zeminin hazırlanması. Bir katılımcı Baidya’nın şu sözlerini aktarıyor “Chungbang toplantımızda ortaya konan federal demokratik cumhuriyet hattı artık güncelliğini yitirmiştir. Kharipati toplantımızda alınan karar, artık bununla yetinmeyeceğimiz yönündedir. Yeni hedef federal demokratik halk cumhuriyetidir.” Baidya’nın Dahal’a Nepal komünist hareketine bağlı kalma ve devrimi gerçekleştirmek için çaba sarf etme çağrısında bulunduğu söyleniyor. Baidya’nın Dahal’a “parlamenter partilerin isteklerine boyun eğerek bir devlet adamına dönüşeceğine proletaryanın önderi ol ve devrime önderlik et” dediği aktarılıyor. Parti hiyerarşisinde üçüncü kabul edilen Başbakan Baburam Bhattarai’nin de partinin bir halk anayasasını uygulamaya koymak için elinden geleni yapacağını, bunun başarıya ulaşmaması halinde iktidarı zapt edecek bir devrimin kaçınılmaz olacağını belirttiği söyleniyor. Ayrıca kadrolara, partinin böyle bir talebi olması halinde hükümetten çekilmeye de hazır oldukları güvencesini verdiği söyleniyor. Üst düzey bir kadronun aktardığına göre Bhattarai “ama daha iyi seçeneğimiz olmadıkça hükümette kalmamız daha doğrudur” dedi.


24_Layout 2 2/20/12 9:23 AM Page 1

Halkın Günlüğü

1 YILLIK ABONELİK ÜCRETİ: Yurtiçi 54 TL Yurtdışı 108 EURO HESAP NUMARALARI Ertaş ÖZTÜRK adına İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (TL) 1002 30000 1153314 İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (Euro) 1002 301000 1107308 İş Ban. İst. Aksaray Şubesi: (CHF) 1142699 İş Bank. İst. Aksaray Şubesi: (Sterlin) TR110006400000210021174906 KARDELEN BASIM-YAYIM REKLAM GÖSTERİ ORGANİZASYON LİMİTED ŞİRKETİ Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Hıdır Gürz Yayın Türü: 10 Günlük Siyasi Gazete-Bölgesel SüreliYönetim Yeri: Büyükparmakkapı Sokak NO: 22 Kat: 5 BEYOĞLU/İSTANBUL

Teknik Hazırlık: Kardelen Yayımcılık Mahmut Şevket Paşa Mah. Sivas Sok. No:2 Kat:3 Okmeydanı/İSTANBUL Tel-Fax: (0212) 238 37 96

Baskı: SM. Matbaacılık Adres: Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sokak NO:10 A- Blok Yenibosna Bahçelievler-İST Tel ( 0212) 654 94 18

ROJANEYA GEL

Yasemîn

Çîftçî

Ji çeteyan re bihur tune

Di çend rojê derbas bûyî de çeteyan êriş bir ser gel û DHF’ê.Di piştî vê êriş birinê di çalakiya ku bi pêşevaniya saziyên demokrat,şoreşger û pêşveçûyî ve pêk hat de sedan kesî ji çete û dewleta ku wan xweyî dike re bertekên xwe anîn ziman.

T

axên kedkar bi xizaniya xwe ve bi giranî hêsta çerxên vê pergala kedxwarî dike.Bi taybetî jî ev taxana bi potansiyela xwe ve ji bo bûyîna navenda têkoşîna şoreşger ve vê taybetmendiya xwe dîsa ji saziya xwe ya civakî-aborî hildide.Ev rewşa ji bo çînên serwêr jî dibe wek tehdîdek mezin.Ji bo vê ye ku dewlet di van deran de rewşê xerab pêk dîne ku bila ev taxên kedkar cudatiya aborî û çandî ji bo berjewendiyên xwe bi kar bînin.Bi rastî jî dewlet di van taxên kedkar de gel teşvîqê bikaranîna esrar û eroyînê dike,fuhûşê zêde dike,rê nîşanê çeteyan dide.Bi vî awayî gel kaşê di nava rêxistiniyeke paşvemayî û pûçbûna civakiyê dike. Di nava rojên derbasbûyîde li Taxa Gaziyê taxa ku potansiyela şoreşgera hêjî sax e(ev taxa ji ber nasnameya

xwe a şoreşger û dijber di sala 1995’an de komkujiyek derbas kir) çeteyên ku bi destê dewletê derdikevin holê êriş birin ser gel û DHF’ê.Piştî vê êrişa ku Federasyona Mafên Demokratîk(DHF) ji xwe re kiribû hedef gelek sazî ji bo vê rewşê şermezar bikin hatin arekî.Bi banga DHF’ê ve gelek saziyên şoreşger,demokrat û peşveçûyî hatin arekî û ji bo hemberê çetebûnê û dejenerebûnê li Taxa Gaziyê bi sedan kesî çalakî pêk anî.Di vê meşa hevkar de hemû saziyan ji bo hemberê van çeteyî bûna ên ku destê dewletê pêk tên banga têkoşîna hevpar kirin. Girseyê ku li Rawestgeha Qereqola Kevn hat arekî pankarta bi dirûşmeya ‘’Em bihur nadin çeteyî bûn û dejenere bûn ê’’ve heta Rewestgeha Cemevî’yê meş pêk anîn.Di piştî vê meşê girse li derê cemeviyê kom bû û li ser navê girsê daxûyaniyek pêk hat.Di daxûya-

niyê de hat îfadekirin ku’’ev çetedarên ku an bi eşkere an jî bi veşarî pişgiriyên dewletê hildidin,êriş li ser gel û şoreşgeran pêk dînin’’û “wê ji van çetedaran hesab bê pirsîn”. Di vê daxûyaniya çapemeni de êrşên ku pêk hatin hat veguhêstin û cîh dan van îfadeyan:”Ev bûyera carek dîsa nîşanê me dide ku di taxa me de kê rê nişanê çeteyî bûnê dide,kê piştgirîyê dide van çeteyan,kê li van çeteyan xwedî derdikeve,kê van çeteyan derdixe hemberê gel.Em dizanin ku taxên kedkarên ku şoreşger,demokrat û welatparêz tê de dijîn sazbûna çeteyî bûna ku bi destê dewletê pêk tê di vir de ne tesaduf e.Nirxên ku gelê Gazîyê û saziyên şoreşgerên ku bedel dayînên giran ve saz kirin e,dewlet gelek salê bi polîtîkayên dejenereyî bûnê û bi çeteyî bûnê ve dixwaze tune bike”.

nemir e Endamê Partiya Komunîst a Marksîst Lenînîst(MLKP)Yasemîn Çîftçî li Stenbolê navçeya Sancaktepe’yê roja 9’ê Sibat’ê bi teqîna bombeyê jiyana xwe dest da.Çîftçî li Stenbol’ê gelek semtan û li Edenê li ser mezelê wê hat bîranîn.Li ser vê bûyera ku Yasemîn Çiftçî tev li kerwanan nemiran bû MLKP’ê daxûyaniyek pêk anî û cîh da van îfadeyan: Yasemîn Çîftçî a me,rêhevala me Zîlana partiya me şeva 9’ê Sibat’ê li ser karê xwe yê şoreşê meşiya nemir bûnê.Êşa me mezin e hêrsa me zebt nabe,ev îradeya me ya vê rêyê de tek neçûyî ye.Dijminê faşîst,înkarker,mêtinger tirsa wî ya ji ber şoreşgerê ku xwe nava têkoşîna azad de ji nû ve şîn dike,refên xwe teng dike mafdar e.Çimkî ala ku rêhevala Zîlan bilind kiriye destê nû de nin.” “Rêhevala Zîlan dema ku ji bo çalakiya hemberê dijminê karkeran,xizanan,jinan,ciwanan û gelên me biçûya encamê bombe teqîna bêwext al dewrê rêhevalên xwe kir.Ji zû ve hîn bibû ku ji mirinê re meydan bike.Waha meşiya nemirbûnê”.


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook
HG-31 by sol yayin - Issuu