Skip to main content

2-PROLETER

Page 1

PROLETER KURTULMAK YOK TEK BAŞINA ! YA HEP BERABER YA DA HİÇ BİRİRMİZ Cilt 1, Sayı :2

BİR SLOGANIMIZ OLSUN Geçen sayımızda okurlarımızın gözlerinden kaçmamıştır; bir sloganımız bile yoktu. Işte şimdi bir sloganımız oldu. "KURTULMAK YOK TEK BAŞINA ! YA HEP BERABER YADA HİÇ BİRİMİZ." Proletaryanın sınıfsız toplum yolundaki mücadelesinin bu günkü aşamasında burjuvazinin satınalmaya çalıştığı yada aristokrat proleterler yaratarak proletaryayı kendi sınıfından yoldaşlarını arkadan hançerletmek isteklerine uyarı niteliğindeki bu sloganımızın başka bir yönü de kollektif mücadelenin öne çıkarılmasıdır. Proletarya doğuşundan bu güne mücadelesini ne zaman örgütlü mücadeleye dayandırdıysa o derece başarılara ulaşmıştır. Proletaryanın en büyük silahı

MART 2004

onun örgütsel birliği ve gücüdür. Bu güç karşısında duracak hiçbir engel yoktur. BİR HABER Haberimiz Zaman Gazetesi'nin 20 şubatta yayınlanan nüshasından alınmıştır. Haber aynen şöyle: " CAM GREVİ SANAYİCİYİ İTHALATA YÖNELTTİ" "Cam sektöründe 13 işletmede başlatılan ve iki kez ertelenen grevin ülke ihracatını ve ekonomisini tehdit eder boyuta ulaşmasından endişe ediliyor. Cam grevinden direkt etkilenen otomotiv, ilaç, beyaz eşya, gıda, dayanıklı tüketim malları sektörlerinin üretimde sıkıntı yaşadığı belirtilerek ithalat seçenekleri üzerinde durulmaya başlandığı bildirilmekte... "Şişe Cam Ev Eşyası Grup Başkanı Gülsüm Azeri' de ücretlere ortalama %32.4 zam önerdiklerini belirterek ''Bugün el sıkışılmış olsa temmuzda brüt ücret bir milyar yediyüz 1


seksenüç milyon, işçinin eline net birmilyar ikiyüz otuz milyon lira geçecek.' dedi. "TİM başkanı vekili Adnan Ulubaş da grev nedeniyle yurt dışından ithalat girişimlerinin başladığını belirterek ''Endonozya ve Çin'den cam getirilmesiyle ilgili faaliyetler başladı.' dedi." Bilindiği gibi işçi sınıfının ekonomik mücadelesinin bir aracı olan GREV. Toplumsal kuruluşunun siyasi mücadelelerininde zaman zman bir aracı olmuştur. Bu mücadeleyi gerek burjuvazinin kendisi gerek onun örgütlü gücü devletin aracılığıyla GREV KIRICILIKLARI yaşanmaktadır. proletaryanın mücadelesinin sadece yaşadığı ülke ile sınırlı kalmayışının bir başka göstergesi olan bu türden olaylar Türkiyeli yoldaşlarının mücadelesini destek verecek diğer ulus proletaryalarının enternasyonalist dayanışması bu açıdanda zorunludur. Mücadelenin uluslar arası "global" boyutu bir başka yönüyle de böyledir. "Proletaryanın kurtuluşu yerel ve ulusal bir sorun değil, toplumsal bir sorundur ve 2

bütün ülkelerin işçilerinin ortak mücdelesini gerektirir. Bu sorunun çözülmesi sürecinde kurulacak olan proleterlerin yerel ve ulusal iktidarları dünya proletaryasının uluslararası gücünün bir parçasıdır ve bu iktidarlar hiçbir şekilde proletaryanın toplumsal köleliğiyle bağdaşamaz, bağdaşmaz. Proleterler, yeni sınıf ayrıcalıkları elde etmek için değil, tüm sınıf ayrıcalıklarını ortadan kaldırmak için mücadele ederler." (İşçi Sınıfı Partisi Program Taslağı1) SEÇİM 28 Mart 2004'de bir "seçim" yapılacak. Oy'ların "çoğunluğu"nu alanlar seçilmiş olacaklar. (İran'da Mart ayında yapılan Milletvekili seçimlerinde reformcuların seçimlere boykot ve halkın seçimlere itibar etmemeleri sonucu toplam seçmenlerin %30'unun seçimlere katılarak bu oranın içinden 'çoğunluğu' alan parti seçimlerden rakiplerine 'fark atarak'seçilmiş oldular.) Ne müthiş benzerlikler var hayatta. Mollası, Kovboyu fark etmiyor. Birileri de Türkiye de "%30 oy"ile TBMM de %60 ile iktidarda değiller mi?


Biz bu yazımızda seçileceklerin seçilmeleri konusunda birkaç söz etmek istiyoruz. "Yerel Seçim" Belediye Başkanlığı. Belediye meclis Üyeleri Seçimleri, Muhtarlıklar ve Azalarının Seçimi. İlgili yasa uyarınca adı geçen seçimlerde aday olmak isteyenler adaylık "vasıflarına" sahipseler: 1-Partilerden aday gösterilerek, 2-Bağımsız aday olarak. Yüksek Seçim Kuruluna başvurabilirler. Burjuvazinin tarih sahnesine çıkışındaki şiarı "eşitlik, özgürlük, kardeşlik" olmuştur. Burjuvazi bu şiarını iktidarı ele aldıktan sonra, toplumsal egemenliğini kurduktan sonra işine geldiği gibi anlamaya başlamıştır. Kendi iktidarını ayakta tutmak ve daha da pekiştirmek için her yöntemi denemekten kendini alamamıştır. Işçi sınıfı ve ezilen halklar bilinç düzeylerinin elverdiği ölçüde sınırlı örgütlü güçleriyle kendi sınıf çıkarlarını savunmaya çalışmışlardır.

SİYASİ PARTİLER ADAYLARINI NASIL BELİRLİYORLAR? Siyasi partiler adaylarını genel olarak iki şekilde belirliyorlar: a- Ön seçim yöntemi: partinin delelegelerinin oylarıyla seçilen adaylar arasında yapılan seçimle. b- Partinin yönetim kurullarının belirledi adaylar arasından parti üst yönetiminin kararıyla belirlenmektedir. Partilerin hangi yöntemle belirlediğinin pek önemli olmadığı aday tespitinden sonra adaylar seçmenin önüne konarak "seçmen" hakkını kullanmaya "zorlanmaya" çalışılmaktadır. Bu "zorlama" seçime oykullanmaya gitmeyenlere cezai yaptırımlar söz konusudur.bu uygulanıp uygulanmasada yasal olarak böyle bir zorlama vardır. NİÇİN "BAŞKA İDEOLOJİK DÜŞÜNCELERE" SAHİP OLANLAR BİR GECEDE "TAM KARŞITI" İDEOLOJİK DÜŞÜNCEYE SAHİP BİR PARTİYE KATILARAK ADAY OLABİLİYORLAR? Bu partilerin ve bu tür adayların siyasi yapıları gereği ahlaki davranışlarına uygun 3


düşen bir tavırla böyle fırıldakvari dönüşümlere katılmakla siyasi arenalarını renklendirmektedirler. TENCERE DİBİN KARA, SENİNKİ BENDEN KARA Burjuva partilerinin hemen hemen hepsinde yaşanan kulvar değiştirme operasyonları siyasi yaşamın her alanında görülebilmektedir. Seçimlerde aday olma aşamasından tutun milletvekili seçilmiş olmasına rağmen yine kulvar değiştirmeler yaşanabilmektedir ve bu durumun her parti tarafından benimsenmiş olmasıdır. Bundan dolayıdır ki bir önceki seçimde "solcu" bir partiden seçilmiş olan bir aday "dincigerici" bir partiden aday olabilmektedir. Seçmenin önüne konan bu adayları da "zorla" seçtirmektedirler.

"DEMOKRATİK GÜÇ BİRLİĞİ" Beş siyasi partinin, içlerinde "solcusosyalistler"inde bulunduğu, 4

adı üstünde güçsüzlerin birleşerek "bir araya toplanarak" oluştukları "güç" le 28 mart seçimlerine hızla hazırlanmaktadırlar. Işçi sınıfından kopuk, herbirinin farklı biçimlerdeki burjuva siyasi düşünceleriyle işçi sınıfının toplumsal mücadelesini, bilinç ve mücadele yeteneğini saptırmaya çalışan, zafere götürecek yolunu farklı mecralara çekmeye çalışan bir tutum ile burjuvazinin işçi sınıfı ve emekçi halk içerisindeki bu uzantıları kendileri ve diğer yandaşlarıyla çıkar çatışmalarına devam etmektedirler. Kimileri geçmiş dönemlerde yaptıkları belediye başkanlıklarını böbürlenerek anlatırken, bir kısmı da adaylıklarının başka partilerin güçlerini böldüğünü, siyasi pastada ne kadar "gücü" olduğunu böbürlenerek anlatmaktadırlar. Bu gün proletaryanın kendi siyasetinin burjuvazi tarafından kabul görmüşlüğünün bir ifadesi olan bu görüntülerde şaşılacak bir durum yoktur. Onlar proletaryanın ideolojik ve siyasi etkileri altında çektikleri acıdan kurtuluşun ışığı altında


gözleri kamaşarak bu ışığın çekim gücü altında kalmışlardır. Yoksullaşan ve aşağılanan diğer toplum kesimleri işçi sınıfı etrafında hızla toplanma sürecine girmişlerdir. Proletarya kendi siyasetini diğer sınıflara kabul ettirmeyi başarmış iş bu siyasetini yönlendirmeye kalmıştır. Proletarya kendi öncüsünü yarattığı ve örgütlediği gün ipleri de eline alacaktır. Bütün sorun örgütlenmek ve örgütlemektir. PROLETARYANIN SINIF TAVRI Proletarya kendi şehircilik ve yönetim anlayışına uygun tavrıyla kendi seçimini yaparak sınıfının gücünü gösterecektir. O şimdiden kendi SOVYETLERINI kurarak kendi geleceğini yönetmek için mücadelesini daha ileri taşıyacaktır. Bunun içindir ki sınıfın tek tek bütün bireyleriyle örgütsel bağlarını kurmaya, onun sınıfsal taleplerini sözde değil, yerinde, zamanında hayata geçirerek insanca yaşamayı insanlığa sağlayacak önlemlerini ve çabalarını

gösterecektir. Işte o zaman gerçek çözümlerin hayata geçtiği daha net görülecektir. Işte o zaman: -Çeşmelerinden içmeye uygun suları, -Geçmeye uygun, aydınlık yolları, -Otobüsü, Metrosu, Dolmuşu, Taksisi, -Hastanesi, ambulansı, -Doktoru, ebesi, hemşiresi -İlacı, panzehiri, -Üniversitesi , okulu -İşi, aşı, -Sıcak yuvası, -Odunu, kömürü -Tertemiz bahçeleri, parkları, denizi, gölü -Spor alanları, -Yokluğu, yoksulluğu ortadan kalkacaktır. Proletarya kendi siyasi ve ekonomik taleplerini hayata geçirdiği ölçüde sorunları çözecek insanlığı acılardan, yokluk ve yoksulluktan kurtaracaktır. Bu gün hiçbir siyasi parti ve grubun talepleri işçi sınıfının talepleriyle örtüşmemektedir. Proletarya kendi mücadelesinin önünü açacak eylem ve tavırlardan yana olacak, emperyalistlerin ve 5


onların yardakçılarının yalakası olmayacaktır. Onların projesine, kredisine, askerine, topuna güvenerek kendi geleceği üzerine hayaller kurmayacaktır. MEDENİYET YENİR Mİ? Burdur’da yaptığı seçim mitinginde kendisine “pancar fiyatları ne olacak?” diye soran üreticiyi “ben burada medeniyet diyorum sen pancarla uğraşıyorsun” diye azarlayan Başbakan Recep Efendi tarihte, ekmek isteyen Fransız yoksullarına “ekmek bulamadınızsa pasta yiyin” diyen kraliçenin kulaklarını çınlattı. Aç insan için ekmek altından değerlidir. Fransız kraliçesi ömründe hiç ekmek yemediği için yoksulların çok daha değerli bir şey istediğini sanarak ekmek bulamadıysanız pasta yiyin diyordu. Recep Efendi de milyonlarca köylünün tek geçim kaynağı olan pancar üretiminin ne demek olduğunu bilmediği için onlara medeniyetle ilgilenin diyor. Buyurun köylü kardeşler Recep Beyin medeniyetine kaşık çatal sallayın 6

doyduysanız ağzınızı silin afiyet olsun. Afyonda mazotun pahalı olduğunu söyleyen köylü kadına öfkeyle “bedava mı verelim” diye bağırıyordu. Emekçiler karşısında Kasımpaşalı raconu kesen Recep Efendi mazotu kimlerin bedava kullandığını çok iyi bilir, başta kendisi olmak üzere kapitalistlerin tümü devlet destekli enerji kullanarak sübvanse edilir. Yani kapitalistlerin enerji maliyetleri halkın sırtına yüklenir. Emekçi sınıflara efelenmek dayılanmak sermayenin tüm yöneticilerinde bir güç gösterisidir. Geçtiğimiz yaz Adana da Tarım Bakanı Sami Güçlü, İMF politikaları sonucu gittikçe yoksullaşan tarım emekçilerine “gözünüzü toprak doyursun” diyordu. “SİZCE BEBEĞİ KİM ÖLDÜRDÜ?” Bir firmada şöför olan Ahmet Gündal (26) bir buçuk yıl önce 17 yaşındaki Banu Memiş ile dini nikahla yaşamaya başladı. Genç çiftin hayatı Gündal’ın trafik kazası geçirmesiyle altüst oldu.


Bacağına platin takılan Gündal yürümekte bile zorluk çekmeye başlamasıyla işinden oldu. İşsizlikten zor günler geçiren çift Ümraniye de bir apartmanın kömürlüğüne yerleşti. 29 Aralık 2003’te Zeynep Kamil Kadın ve Doğum Hastanesi’nde erken doğum sonucu bir çocukları olan çiftin bundan sonraki hikayesi şöyle; 17 gün hastanede tutulan bebek ve annesi taburcu edildikten sonra 2 milyarlık fatura çıkarıldı. Ödeyemeyince senet karşılığı eşini ve çocuğunu kurtaran Gündal 3 gün sonra bebeğin fenalaşıp morarmasıyla tekrar hastaneye geldi. Zaturreye bağlı kan pıhtılaşması teşhisi konan bebek için O RH Negatif kan bulunması istendi. Anne Kızılay Kan Merkezine gitti. 86 milyon kan parası istendi. Paraları olmadığı için ailenin yalvarmalarını kaile almayan Kızılay Kan Merkezi ve Hastane ölen 26 günlük bebeğin cenazesinide 4 milyarlık bir fatura karşılığı alabileceklerini aileye bildirdi. (26,02,2004 Milliyet) Günlük yaşamımızda sıkça karşılaştığımız ,

gazetelerin üçüncü dördüncü sayfalarında rastladığımız benzeri binlerce olayda, sakat kalma ölüm vb. olaylarda bize doğrudan dokunmadığı sürece üzerinde durup düşünmeyiz bile. İsterseniz biraz kafamızı kurcalayalım sizce burada adı bile bilinmeyen bu bebeği kim öldürmüş olabilir? a) Anne ve babası neden mi? Be adam hem yoksul hem işsizsin birde utanmadan çocuk yapmaya kalkmışsınız. Öyle değil mi kardeşler? b) Taksiratı bu kadardır. Allah yanına almıştır. Neden mi? Allah masumları sever, günah işlemeye zaman bulamayan bu sübyanı tertemiz olduğundan muhabbet etmek için yanına çağırdı. Dindar kardeşlerim sakın bana öfkelenmesinler ben sadece bebeğin neden ölmüş olabileceğini düşünüyorum ama eğer bu taksiratsa başka türlü olabilir mi? c) Kızılay muhtacın zor gününde yanındadır deniliyordu bizlere bunun için askerde bedavadan ihtiyaç sahipleri kullansın diye kanımızı vermiştik. Hiç kimse parası yok diye hastanede 7


rehin kalmayacak, zorla senet imzalatılmayacak demişlerdi. Yoksa bütün bunlar yalanmıydı. Bunların yalan olduğunu başımıza gelince mi anlayacağız. Paran yoksa ekmek yok, hastane yok, adalet yok. Kapitalist düzen yani paranın egemen olduğu düzen parası olmayanlara ölme hakkını mı tanıyor? Ne dersizin? d) Bebeğin katili belki de sensin neden mi? Senin başına da bunun benzeri bir çok olay geliyor. Çevrene şöyle bir baksan benzerlerini görürsün. Gırtlağına keskin bir bıçak dayanıp cüzdanın istendiğinde bıçağın sahibinin birkaç yıl önce soğuk bir kış günü boya sandığını zorla taşıyan cılız bir çocuğa ne kadar benzediğini korkudan fark edemiyorsun bile, belki uzun süre iş bulamadığı için sabah çıktığı evine geri dönmek için gecenin basmasını bekleyen bitkin bir işsizin umutsuz gözlerini hiç fark etmedin ama uzatmağa gerek yok senin bencilliğin, tek benciliğin, boş vermişliğin, uyuşukluğun, adam sendeciliğin, tembelliğin,pembe burjuva yalanların peşinden sürüklenip 8

giden rezil ahlakın, bu ölümlerin acıların sürmesini sağlamıyor mu? Katili bulabildin mi zeka küpü. “MEHMETCİK FEDAKARDIR!” 27.02.2004 Tarihli Milliyet’ten bir haber: “Afla toksinli pekmezler askeri kurumlara satıldı.” Semas Gıda nın sahibi Reşat Gürkan , yüksek oranda afla toksin bulunan ve ihracı reddedilen 5 bin ton incirden üretilen pekmez ve pekmez şurubunun askeri kurumlara satıldığını söyledi. Gürkan “Gencecik insanlara içinde kanserojen madde bulunan pekmez yedirildi” dedi. Kahraman ordumuzun vatansever generalleri, subaylarının biraz para almaları göze mi batıyor? Yiğit Mehmetçiğin subaylarının, generallerinin cebi birkaç yüz bin dolar görmüş bunun sözümü olur. ALLAH BAŞBAKANIMIZI ELE GÜNE MUHTAÇ ETMESİN: Recep Tayyip Erdoğan geçtiğimiz günlerde 5.8 milyar maaş aldığını bununla


geçinemediği için Ülker grubunun bayiliğini de yaptığını söylemişti. Tüm giderleri devletçe karşılanan Recep Bey’in bilindiği gibi çocukları da ABD de hayırsever iş adamları tarafından okutuluyordu. Geçinmenin ne denli zor olduğunu emekçiler iyi bilir. 5.8 milyarcık nedir ki Allah bu yoksul Başbakanımızı hiç olmazsa Ülker grubundan başkalarına da muhtaç eylemesin yoksa dış devletlere karşı rezil oluruz. İŞSİZLERE BİZİM RECEP’ TEN TAVSİYE Ağrı’da üniversite diplomalarını gösterip işsiz olduklarını iş bulamadıklarını söyleyen gençlere Recep Tayyip Efendi kükredi “ne işi taşı sıksanız suyunu çıkarırsınız” dedi. Üniversiteli gençlere böylece yeni bir iş kapısı gösterilmiş oldu. Taş ocaklarında taş kırıp suyunu çıkarmak. Taş ocağı neredemi e okadarını da kendiniz bulun canım Recep her işe koşacak değil ya : Hani benim Recebim diye bağıracağınıza taş ocaklarının yolunu tutsanız iyi ederiniz. “TÖVBE RÜŞVET ALMADIM”

06.03.2004 Tarihli gazetelerde Rüşvet alan ve veren eğer şikayet edilir yada suçüstü yakalanırsa tövbe vallahi bir daha yapmayacağız derlerse hiçbir cezaya çarptırılmayacakları yönünde yasal düzenlemeye gidildiğini yazıyordu. Eh doğrusu da bu yakışırdı. Burjuva devletinde rüşvet vermeden iş gördürmenin mümkün olmadığını herkes bilir. Halktan ikinci bir vergi gibi rüşvet alınırken bu güne kadar göstermelikte olsa birkaç gariban beceriksiz hırsız burjuva devletinin namusunu kurtarmak için yakalanıyormuş gibi yapılıyordu. Şimdi yeni yasayla en azından bu salaklar da yakalanmayacak yada bismillahi rahmani rahim diyen rüşvet yiyici serbest bırakılacak. Emekçi kardeşler sakın ola ki bu devlete işiniz düşmesin ellerini ovuşturmuş sizi bekliyorlar yolunacak kazlar geliyor diye. BURJUVA DÜZENİNDE ÇÜRÜME Son yıllarda “Dünya düzeni” kategorileştirmesini oldukça sık duymaktayız. Hiç kuşkusuz sözü edilen dünyanın burjuva temelde biçimlenişidir. Bunun 9


büyük patronu da ABD emperyalizmi. Düzenin adınıda onlar koydu: “Yeni Dünya Düzeni” . Şimdilerde de “Büyük Ortadoğu Projesi” ile meşguller. Onların düzeni oldukça uzun bir dönemler zincirinde değişik evrelerden geçerek bu günkü çürümekte olduğu aşamaya, emperyalizm dönemine ulaştı. Tarih öncesi olan ilkel birikim ile hazırlanıp, eski kapitalizm1 sonrasında mali sermayenin egemen olduğu son evreye ulaştı. Emperyalizmde tarih öncesindeki bazı ögeler gibi rantiyeci,asalak özellikler egemen duruma geldi. Egemen sermayenin niteliği tefeciliktir. Mali sermaye tefeci 1

“Dünyanın hiçbir yerinde ekonominin birçok dalında serbest rekabet olmadan tekeller, kapitalizm olmamıştır, hiçbir zamanda olmayacaktır. Böyle bir sistem kurmak, yaşamdan kopuk, yanlış bir sistem kurmak demektir. Marks’ın manüfaktür hakkında, manüfaktürün kitlesel küçük işletme üzerinde bir üst yapı olduğunu söylemesi gibi, emperyalizm ve mali sermayecilikte eski kapitalizm üzerinde bir üst yapıdır. Tepesi yükseldiğinde eski kapitalizm su yüzüne çıkar. Eski kapitalizm olmadan bütünlüklü bir emperyalizm olduğu görüşünü savunmak, arzulanan gerçek saymak demektir.” (Lenin Seçme Eserler Cilt 8 sayfa 353) 10

sermayedir. IMF ve Dünya bankası gibi katıksız tefeci kuruluşlar bunların en ünlüleri. Literatürlerinden ülke kavramını silip “Yükselen Pazarlar”2 dedikleri devletlere krediler verip, “istikrar programları” hazırlayarak alacakları faizleri garanti altına almaya çalışmaktalar. Bunun için programlarının bir maddesi “faiz dışı fazla” yaratılmasıdır. Tekelci kapitalizmin özelliklerinden olan “kupon kırpıcılık”tır onların düzeninde egemen olan. Borsa da oynamak gittikçe yaygınlaşır. Nasıl tarih öncesinde tefeci sermaye üretim üzerinde egemen idiyse, bu günde IMF bu yolla bağımlı ülkelerin üretimleri üzerinde egemenlik kurmakta. Bunun en göze batan kanıtları, “IMF programları” na muhatap ülke hükümetlerinin harfiyen uyup, istenen yasaları çıkarmasıdır. Buralardaki “burjuva muhalefet” bu egemenliği “üç kağıt” (faiz, borsa, döviz ) olarak niteler. Üretim yok diye sızlanır. Şafağındaki tefecinin para 2

“Türkiye’yi de içeren ve “Yükselen Pazarlar” diye nitelenen ülkeler grubu için altın bir yıl oldu 2003” (Osman Uluguay Milliyet 23/02/2004)


tutkusu ve onun muazzam rolü vardı, gün batımında ise düşük ölçekte aynı rol ve güç kendini göstermekte. Kapitalizm ve kapitalistteki yegane amaç olan değişimdeğeri tutkusunu Balzac şu satırlar ile anlatır. “Mahalle papazı dua okumaya gelip de Grandet haçı, şamdanları, gümüş kutsal su kabını görünce gözleri canlandı, gümüş kaba dikildi kaldı, burnunun ucundaki o kabarcık da son kez kımıldadı. Papaz, İsanın tasvirini öpmesi için altın yaldızlı haçı onun dudaklarına yaklaştırınca Grandet bunu yakalamak üzere çılgınca atıldı, bu son çabası onun canına mal oldu.” (EuGenie Grandet. Balzac sayfa 181) Kapitalizmin son çılgınlığında tefecilik oluyor. Bizim “dini bütün” kapitalistlerimizde para uğruna, domuz yağı ve domuz eti satmaktalar. Bunlardan en çok alışveriş yapanların “islamcı çevreler” olduğu düşünülürse tam bir kapitalist olarak hareket ettiklerini, kalplerinde para aşkının Tanrı aşkından üstün olduğunu görürüz.

Bu iki ruhluluğun, iki yüzlülüğün yanında metaların kullanım-değeri değişimdeğeri uğruna feda edilmektedir. Günümüzde bunun örneklerine sıkça rastlıyoruz. Metaların kullanım değerinin (ki bu onların dilinde kalitesidir.) bozulması yığınların sağlığını gittikçe daha çok tehtid ediyor. Kapitalist metaın kullanımdeğeri ile değişim değeri taşıyıcısı olduğu için ilgilenir. Kalite üzerine kopardıkları bunca gürültü ve gösterişin altında değişim-değeri avcılığı gizlidir. İşçilerin temel tüketim araçları arasında yer alan metaların kullanım-değeri ilgili burjuva basınına yansıyan gözleyemedikleri gerçekler, kapitalistlerin asıl neyin peşinde olduklarını gösteriyor. İşte bazıları3 : Ekmek , “İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü 1882 ekmek fırınında denetim yaptı koşullara uygun olmadığı saptanan 1353 fırından 108’i faaliyetten men edildi. Yetkililer sayının yüksek çıkmasının endişe verici 3

“Kadköy de bir fırında patlamanın ardından yangın çıktı. İçerde uyuyan 4 işçi kapıdaki kepenkleri kıramayınca ‘imdat’ diye diye yanarak öldü.”(Milliyet 10/03/2004) 11


olduğunu ve toplum sağlığını tehdit ettiğini söylediler” (Milliyet 24/02/2004) Yağ:”Manisa4 da kanserojen madde içerdiği için 5 yıldır bekletilen 642 ton pamuk çekirdeğinin yemeklik sıvı yağ yapılarak “DAMLA” markasıyla piyasaya sürüldüğü iddiaları üzerine başlatılan soruşturma kapsamında tahlil edilen numunelerde alfatoksinlere rastlanmadı. (Milliyet 21/02/2004) Et:”Yaşar Gıda Grubu BaşkanıAhmet Argen, İzmir’de domuz etinden kaynaklanan Trişinellozis hastalığının , ucuz etin sağlıksız olduğunu ıspatladığını savundu.”(Milliyet Ege 17/02/2004) Konut5:”müteahhit faciası Konya da 11 katlı Zümrüt Apartmanı çöktü. Onlarca kişi 4

Yargıtay kanserojen özellikli aflatoksin içeren pul biberleri sattıkları gerekçesiyle haksız rekabetten men edilen şirketlerin itirazını reddetti. Böylece 1996’da ortaya atılan iddiaların ardından 2001’de açılan davada biberlerin alfatoksin içerdiği kesinleşmesine rağmen tüketiciye satıldığı ortaya çıktı. “ (Gökçer Tahinlioğlu) Bu olay hukukun egemen sınıfın hukuka ve hukukçunun onların hizmetinde olduğunu gösteriyor. Milliyet 10/03/2004 5 Almanya da 100 Euro’ya bina yıkımı izlettiriliyor.!!! 12

enkaz altında, ilk incelemeler yıkılışın nedeninin binadaki yapım hatası olduğunu gösteriyor.”(Milliyet 03/02/2004) Görüyoruz ki, ekmek, yağ, et, hasta ediyor, hemde öldürücü cinsinden, konut ise öldürüyor.. bir de kaliteden söz ediyorlar. Metaların kullanımdeğerinin kapitalistleri ne kadar ilgilendirdiği ortada. Maliyet fiyatı düşük tutulup yüksek oranlarda kar edilebiliyorsa, et kanser yapmış, konut öldürmüş kimin umurunda. Yaşar Grubunun Başkanı suçu ucuz etin üzerine atmış. Bunların işi maliyet hesabı yapmak. Bir söz vardır, kasap et derdinde koyun can derdinde diye. Hastalık onu pek ilgilendirmemiş, bizim pahalı etlerden yemelisiniz diyor. Ucuz et deyişinin arkasından bir rekabet savaşı gizlidir. Onlara göre bu tip şeyleri küçük burjuvalar yapmaktadır. Bu ise “haksız rekabettir” onlara karşı. Kendileri böyle şeyler yapamadıkları için bir yığın zorluk çekmektedirler. Sanki İngiltere de ortaya çıkan “Deli Dana Hastalığı” kapitalist üretimin bir ürünü değilmiş


gibi. Kendilerini aklamaya çalışmaktadırlar. Konya da Zümrüt Apartmanının çöküşü sonrasında burjuva basın “hırsızlar”, “müteahhit cinayeti” , manşetleri ile çıktı. Köşe yazarları “derin” tahliller yaptılar. Kimi ahlak vaazları verd, hukukun zaaflarını sıraladı, kimisi “gelişmişülke” olmamaya çıkardı faturayı.6 Konya da apartmanın çöküşünün, İzmir’de yangınlarının, Moskova’da yüzme havuzunun çatısının çökmesinin nedenlri, oyunu kuralına göre oynamamaktan kaynaklanıyordu onlar için. “Sistemde” hata arayanlar ise 6

“Rantçı ve katil müteahhit bir sebep değil sonuçtur aslında... kaderci ve para eksenli toplumsal yaşamın sonucu.” (Melih Aşık 05/02/2004 Milliyet) “yalova da çöken sitelerin müteahhitleri halen yeni ihalelere giriyor ve toplumda saygın birer kişi olarak dolaşmaya devam ediyor.” (Aynı yerden) “Sadece para meselesi değil, pahalı konutlar depremlerde sahiplerine mezar oluyor. Mesele çok büyük Türkiye’nin “gelişmiş ülke” olması için nüfusumuzdaki köylü oranının yüzde onunun altına düşmesi lazım. Önümüzdeki 15-20 yıl içinde kabaca 20 milyon insan daha köyünü bırakıp şehirlere göçecek! Bunlara iş, eğitim, sağlık ... ve tabii konut lazım! En az beş milyon konut. Müthiş rant ve kar alanı!” (Taha Akyol Milliyet 05/02/2004)

ondaki çarpıklık ve bozukluklardan yakınıyordu. “Saf” bir kapitalizm olsa (adam kayırma, rüşvet, dolandırıcılık olmasa) bunları yapamaz dık. 1998 krizi Asyada yaşananlardan sonra kapitalizmin ABD merkezli IMF ekonomistleri suçlu olarak buralardaki “ahbap çavuş kapitalistlerini” göstermişlerdi. Yani adam kayırmanın, kollanmanın, rüşvetin bol olduğu, bir kapitalizmin bunları yarattığını söylüyorlardı. Halbuki kriz öncesinin de bu ülkeler onların model ülkeleriydiler. Bizdeki burjuva eleştiriciler, kendi düzenlerine toz kondurmuyorlar. Burjuva dar kafalılığı bu sınırların dışına çıkmaya, düzenin temelleinin eleştirisine engeldir. Onların ufku burjuva düzenin sınırları içinde biter. Çünkü bu sınırların ötesine geçmekonların sonu demektir. Hastalıksaçan tüketim araçları, mezar olan eğlence yerleri ve konutlar, kapitalist üretimin ürünü olan metalardır. Kapitalist üretimin, üreticileri, kapitalistler, değer yasasının egemenliği altındadır, onun yasalarına boyun eğerler. Canlarının istediği gibi, keyfi ve iradi bir davranışta 13


bulunamazlar. Bu yasa, maliyetleri olabildiğince düşürüp, mümkün olan artıdeğeri sızdırmayı dayatır. Hammadde kullanımında cimri, canlı emek kullanımında hovardadır kapitalist. Kapitalist üretim tarzının şu yada bu durumu değildir. Mütheahhite eksik demir kullandıran, Cafe’lri elyaf ile kaplatan, zehirli yağ ürettiren, ekmeği sağlıksız koşullarda çıkartan bizzat kendisidir. Kapitalizmin dünya kapitalizmi haline gelişi çağımızda ,ortaya çıkan uluslar arası toplumsal iş bölümü ve rekabet, Konya ve Moskova da binaların kendiliğinden, Bağdat’ta ise Tom Hauk füzeleriyle yıkılmasını dayattı. “Yükselen Pazarların” işçi sınıfının ve sömürülen emekçilerin sefaletini ve emperyalist burjuvazinin zenginliğini üretiyor, dünyanın burjuva düzeni. Emperyalist merkezlein tekelci kapitalizminin azami karlarının kaynaklarından biride bağımlı ülkelerdeki sömürüdür. Çürüyen, can çekişen kapitalizm üretici güçleri tahrip ediyor. Bunu amansız rekabet savaşını , emperyalist savaşı, ilhak ve işgallerle devam 14

ettirerek yapmkta. Gelişmesinin son sınırındaki kapitalizm, çevre kirliliğini, doğayı tahrip etmesinide son sınıra getirip dayattı. Dünyada yaşam sona doğru yaklaşıyor: “Kıyamet kapıda. Pentegon’un hazırlattığı, Bush’un halktan gizlediği küresel ısınma raporuna göre , 2007’de Hollanda’nın bir bölümü yok olacak, İngiltere Sibirya’ya dönecek. (Milliyet 23/02/2004) “Nitekim Bush Mart 2002’de küresel ısınmaya yolaçan gazların emisyonunu 10 yıl içinde % 5.2 azaltılmasınıöngören Kyato protokolünü imzalamayacağını açıklamış, bu gazların yüzde 36 sının emisyonundan sorumlu olan ülkelerin ekonomik çıkarlarını çevre sorunlarının önünde tutmayı yeğlemişti.” (Milliyet 29/02/2004) 1997 yılında “Yeni bir Amerikan Yüzyılı Projesi” hazırlayıp, bunun ilk bölümünü oluşturan “Büyük Ortadoğu Projesi” ni uygulamakla meşgul olan ABD’nin emperyalist burjuvalarının böyle “kıyamet alametlei” ile uğraşacakları zamanları yok. Dünyanın yaşanır olması onlar için düzenlerinin varlığı ile


eşanlamlıdır. Tam bir çılgınlık içinde cinnet geçirerek dünyada yaşamın sona ermesini görmezden gelebiliyorlar. Gelmekte zorundadırlar. Dünya kapitalizminin kendisidir bu sonu hazırlayan. Bu durum karşısında burjuva çevreler faturayı bilim ve teknolojiye çıkarıyorlar. Bununlla burjuva üretim biçimi korunup suçtan Arındırılıyor. Her şeyde olduğu gibi bilim ve teknolojide sermayenin hizmetinde çağımızda. Kapitalist kullanımları bu sonları hazırlıyor. Nasıl teknolojinin üretim sürecindeki uygulaması, makine ve makineler sistemi canlı emeği yutan bir canavar halini alıyorsa , burada da dünyanın sonu ile karşı karşıyayız. Burjuva düzeninde çürüme son safhaya varmış durumunda bunun işaretlerini burjuva ekonomi politiğini görmekteyiz. Kapitalistler “sürdürülebilir büyüme” ve “sürdürülebilir borç” istiyorlar.7 7

“IMF’nin ‘Yükselen Pazar’ konumunaki ülkelerin kurumsal yapılarını da hesaba katarak bu ülkeler için belirlediği sürdürülebilir bir borç /GSYİ oranı %25 , oysa bu ülkelerin şu andaki ortalama borç/GSYİoranları %20 dolayında, yani IMF’nin ‘sürdürülebilir’

Bunun için IMF istikrar programları hazırlıyor, “Büyük Ortadoğu Projesi” yaparak “sürdürülebilir yönetimler” kurmak ile meşguller. İstikrar programları içine düştükleri istikrarsızlığın “süerdürülebilir büyüme” hedefleri birikim ve kar oranlarının düştüğünün, krizlerin kaçınılmazlığının itirafıdır. Burjuva ekonomi politiği sınıfının hizmetinde, hiçbir bilimsel örtüye gerek duymadan kapitalistin gündelik çıkarlarının dili ile işini görüyor. İşini gördüğü kavram ve ilkeler (“sürdürülebilir bir borç”, süerdürülebilir bir büyüme”, “yükselen pazarlar”, “gelişen piyasalar”, “uluslar arası mali piyasalar”)8 bunu gösteriyor. Ekonomi politik biliminde bunlar olurken , ekonomi politikçide kapitalistlerin ücretli çalışanı haline geldi. Kapitalizm nasıl doktor, avukat, öğretmeni, ücretlisi haline getirerek mesleklerinin saydığı oranın çok üzerinde” (Osman Uluguay Milliyet 25/02/2004) 8 burjuva ekonomi politiğini “piyasalar” “uluslar arası mali piyasalar “ kavramları kapitalist sınıfın yeni adlarıdır. Sanki Marksist teorinin kapitqlist üretim ilişkilerinin kişileşmiş ifadesidir. Önermesi doğrulanmak istenmektedir. 15


yarattığı kutsallıklarına son verdi ise ekonomistide öyle yaptı. Günümüzde en ünlü ve otorite sahibi olanları IMF’nin baş ekonomistliğini yapanlardır. “Bu uyarının yayınlandığı dönemde IMF’nin baş ekonomisti olan Kenneth Regoft gibi bu durumun yüksek borçlu ülkede en geç yeni krizlere yol açacağını görenler, bu ülkelerin borcunun yeniden yapılandırılması için bir formül arıyorlar ama kolay bulunamayacağınında farkındalar.” (sman Uluguay Milliyet 20/02/2004) Kapitalizmin diğer sorunlarının yanında, bağımlı ülkelerin (“yüksek borçlu ülkeler”) borçlar sorunu ile ilgilenerek alacaklı emperyalist kapitalistlerin ücretli çalışanı ekonomi-politikçinin baş uğraşı haline geldi. Borçlar sorunu bu yazının sınırları içinde cevaplanamayacak bir konudur. Onu başlı başına incelemek gerekir. Ekonomistler bu alacakların garantiye alınması işini başlıca kaygıları ve teorilerinin merkezi haline getiren ücretliekonomistler, bilimden ne kadar uzaklaştıklarını 16

göstermekteler. Burjuvazinin devrimler çağında sözcüleri sefil bir yaşam Bastrıller’i sık sık ziyaret ederek geçirdiler. İlk gecikmiş burjuva devrimi ya Almanya’da üniversite kürsülerine yerleştiler . tarihsel gelişim onları kapitalistin ücretlisi yaptı. Böylece bilimsel dürüstlükleride ortadan kalktı. IMF gibi bir tefeci kuruluşun baş ekonomisti herhalde efendilerinin çıkarlarına aykırı hareket etmeyecektir. Bu durum ile ilgili olarak Poul Krugman şunları söylüyor. “Buna rağmen kriz Asya ülkelerini vurduğunda bu ülkelerin politikaları büyük ölçüde Washington –yani IMF ve ABD Hazinesi tarafından dikte edilmiştir. Ve bu kuruluşları yönetenler çok bilgili insanlardır. Tarihin hiçbir döneminde bu kadar çok sayıda birinci sınıf iktisatçı böylesine yetkili konularda bulunmamıştır. Bu olağanüstü zeki adamlar yeni gelişen piyasa ekonomilerine niçin ülkelerindeki politikaların tam tersi olarak değerlendirilebilecek politikaları önerdiler?”(Poul Krugman Bunalım Ekonomisinin Geri Dönüşü S.110-11) bu “çok bilgili


insanlar” ve “olağanüstü zeki adam” ‘lar bilgi ve zekalarını ücretli çalışan oldukları efendilerini sunuyorlar. Bu artık onların işidir. Poul Krugman gibi bir iktisatçı dahi (sermayenin anavatanından ve “yeni gelişen piyasa ekonomilerinde” birbirine tamamen zıt ekonomi politikalar sunma) çelişkisine işaret etmek zorunda kalmıştır. Bu çelişki emperyalist burjuvazi ile sömürge bağımlılığı yada sermaye ihraçları ile “gelişen piyasa ekonomisi” dedikleri ülkelerin sömürülen emekçi sınıflarının çıkarlarının çatıştığının ifadesidir. Nasıl küçük burjuva sosyalizmi parayı kaldırıp onun temeli meta üretimini muhafaza etmek istemiş, kapitalizme karşı bütün tumturaklı (emek-para teorisi) sözlerinin altında yapabildiği onun postunu dövmekten başka bir şey olmamış ise bu gün de “anti-emperyalist” bir dünya görüşü ve bununla sınırlı programı ile başka bir şey yapmış olmamaktadır. Bir “üst yapı” olduğunu gördüğümüz emperyalizmin temeline (serbest rekabet, eski kapitalizme karşı işçi sınıfının

programı ile mücadele etmek mümkündür. Bugünkü “antiemperyalist” tavırlarda öne çıkan IMF karşıtlığıdır. Uzan gibi bir tekelci sermaye grubu dahi böyle bir çatışma içinde görünüp, IMF’yi kovmaktan söz etmekte. Emperyalist bir kuruluşa , bir devlete yada bunların metalarına (CocaCola-Hamburger) karşı olmak ve bununla sınırlı kalmak daha sonrakisüreçte yine onlara veya başkalarına bağımlı kalmayı getirmekte. Tarih örneklerle doludur. Tarihsel koşullar bu tip gelişmelerin yaşanmasını zorunlu kılmakta. Önemli olan bunları işçi sınıfının kurtuluş mücadelesine hizmet eder duruma getirebilmektedir. Burjuva düzen sınırları içinde emperyalist ilişkilerden kopuşlar, başta ulusal kurtuluş hareketleri ile mümkün olmakta. Bunların emperyalizme karşıt ve altanatif olması, burjuva sınırlar içinde mümkün olmakta. Burjuva dünyasının dışında olan tek çözüm işçi sınıfının siyasi iktidarı fethi ile başlayan sosyalist toplumsal devrimdir. Sömürgeci , saldırgan Amerikan emperyalist 17


burjuvazisinin “Büyük Ortaduğu Projesi” çürüyen kapitalizmin krizini çözme ile amacını taşımakta Amerikan burjuvazisinin bu projesi için, Türk burjuvasinin dışişleri bakanı Abdullah Gül şunları söylüyor: “Amerikalılar bu büyük Ortadoğu projelerini ortaya atmadan , biz bunları konuştuk. Daha sonra da ön toplantımızda ön fikir yürüttük ve ben hep şunu söyledim. Hükümetimizle de Sayın Başbakanımızla da kendi bölgemizin sorunlarını kendimiz sahiplenelim ve kendimiz çözelim. Kendi halkımızın mutluluğunu kendi ülkemizin güvenliğini kendi ülkelerimizin kalkınmasını, fikirlerin serbestleşmesi, demokratikleşme, şeffaflaşma, bütün bu konuları bizim gücümüzle , bizim insiyatifimizle ele alarak gerçekleştirelim. Biz hep bunları uzun süredir söylüyoruz ve Türkiye bunları gerçekleştiriyor. Aslında Türkiye bölgesinde büyük reformlar yapıyor. Körfez ülkeleride yapıyor. Bu açıdan büyük ortadoğudan bunlar kastediliyorsa, bölgelerin kendi insiyatifi ile yapılıyor. Ama 18

eğer buna dışardan destek olunacaksa olunabilir.” (Abdullah Gül Dışişleri Bakanı Milliyet 13/03/2004) Projenin sahibi Amerikan emperyalist burjuvazisinin “dışardan destek” almasının ne olduğunu görmekteyiz. Hem yanlış söylüyorum projenin sahibi, Türk islam burjuvazisinin bugünkü iktidardaki sözcüleriymiş, Abdullah Gül bu düşünceler aslında bizim demekle uşağın efendisinin hizmetine iradesini nasıl sunduğunu göstermekte. Amerikan burjuvazisininideologlarından eski ABD başkanı Jimy Carter’in ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinsky ise proje için şunları söylüyor: “Bu durum Başkan George Bush’un tasarladığı ABD’nin ve G-8 de yer alan müttefiklerinin Ortadoğu’da kadınlara eşit haklar , siyasi hak ve özgürlükler , daha fazla şeffaflık ve eğitim hakkının yerleştirilmesi için atacağı adımları sıralayan “Büyük Ortadoğu Projesi” için aynen geçerli oldu. Projede öngörülen yenilikler arasında bölgede serbest ticaret


sınırlarının oluşturulması, küçük işyerlerine mali destek sağlanması ve seçimler sırasında yardımı da içeriyor.” (Zbigniew Brezezınsky.The New York Times ABD, 10 mart 2004.Aktaran Cumhuriyet 15/03/2004) “Amerikalı” efendiler bunları söylemeden amerikancı uşak düşünüp söylüyormuş. Kraldan çok kralcı olmakta sınır olmadığı anlaşılıyor. Bu gün Irak’ın sömürgeleştirilip, Irak halkının köleleştirilmesi, ulus ve milliyetlerin birbirini bogazlamaya başlaması bu “dışardan destek” almaya “desteğin” hizmet ettiği hedefi göstermekte. Her iki cephedende , kral ve kralcı taraftarlardanda “dışardan destek”e kuşku ile bakanlar var: “amaçlar ‘Büyük Ortadoğu’da demokrasinin, barışın siyasal ,sosyal ve ekonomik reformların gerçekleştirilmesine yardımcı olmaktır. Ama bu nasıl olacak? Demokratik gelenekleri bulunmayan çoğu despotlarca yönetilen , modernleşmeye karşı direnen ülkelerle dolu bir bölgede bu projenin başarı şansı nedir?

ABD’nintanınmış strateji uzmanlarından Dr.Judith Yapl doğru bir tespit yaptı.”Bu dönüşümü dışardan empoze edemezsiniz. Bunu içeriden gelmesi lazım. Bu da zaman alacaktır.” (Sami Kohen Milliyet 20/03/2004) Dünyaya “düzen” hazırlayan ve uygulamaya koyan emperyalist burjuvazi Ortadoğu için proje hazırlayıp uygulamak için teröre başvurduğunda “dışardan” mı? Yoksa “içerden” mi? Olduğu müdahalemi ettiği yoksa bu düzenin bir parçası olarak mı senoryada rol aldığıdır sorunun özü. Emperyalist burjuvazi “küresel kapitalizmi” çağında dünya kapitalizminin öğesi olarak hareket etmekte. BOP’a karşı çıkanların bazılarıda “ulus devletlerin” yok edileceği endişesini taşımakta. Ekonomik temel kendine uygun çatıyı (devlet, hukuk, kültür) oluşturur. Çürüyen kapitalizm kendine uygun üst yapıyı oluşturmakla meşgul bu günlerde. Demokrasi ve özgürlük “taşıyıcıları” olarakta “geçici anayasa” da “şeriat hukuku”na yer açarak, burjuva hukukunu söyledikleri gibi savunma yerine, ekonomik 19


çıkarlarının (Irak’ın işgali) devamı için feodal gericilikle uyuştuklarını gösterdiler. Ağızlarda sakız yaptıkları burjuva norm ve kriterlerini yerleştirmek için savaşmıyorlar. Burjuvazi tamamına yakın kesimlri ile (emperyalist burjuvazi, sömürge burjuvazisi, küçük burjuvazinin bir kesimi) bunların hakim kılınmasından yana olduğu görülüyor. Sadece yol ve kullanılan araçlarda anlaşamıyorlar. Emperyalist burjuvazi arasında henüz kaynaşma yok. Onların deyimi ile “dünya tek kutuplu” hale geldi. Burjuva devletlerin kendi içinde kutuplaşmasının ilk işaretleri olmakla birlikte henüz açığa çıkmış görünmüyor. Emperyalist burjuvazi , burjuva anlamda dahi ciddi bir muhalefet ile karşılaşmıyor, bu sömürü ve yağma savaşında işçi sınıfı hareketi ise henüz kendi ayakları üzerinde doğrulabilmiş değil. Buna rağmen burjuvazi düzenini yürütemiyor. Bir çok temel koşulu – “sürdürülebilir büyüme”, “sürdürülebilir yönetim”, “sürdürülebilir borç”sürdürülemiyor. Bunun için 20

sürekli bir kaygı içinde çürüyen düzenini yeniden kurma ihtiyacını duyuyor. 20 mart 2004 Irak işgalinin birinci yıldönümünde , burjuvazi tanrıları – “Düzen” , “özelmülkiyet”, “aile”-nı dünyaya yerleştirmek için ,BOP’ni geliştirdiğini söylemekte. Geçici bir geriye savrulma yaşansada tanrıları işçisınıfının saldırısı altında iken çoktan meşruluğu... tartışılır hale gelen bir sınıf olarak siyasal eylemindeki sivriliğinin yokolmuşluğu görülmekte. Bunun için gittiği her yerde geçici güçler ile ittifak yapıp uyuşmakta. Bu gün bazıları ile zaman zaman çatışma içinde görünsede tarkat şeh ve liderleri ile tam bir anlaşma içinde hareket ediyor. Onlara “gerici yönetim” içinde yer vermekte. Doğa toprakta çürüyen tohumlardan yenilenme hazırlığı içinde, baharın ilk günlerinde burjuva düzeni de çürümesi ile yeni bir toplumu (sosyalizmi) hazırlamakta. 21 Mart 2004 Necati IŞIK


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook
2-PROLETER by sol yayin - Issuu